İSTİF HATASI GÖZLE GÖRÜLÜR İSE TAŞIYAN GÖNDERENİ UYARMALIDIR

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi E. 2003/6234, K. 2003/9575

DAVA : Taraflar arasında görülen davada Beyoğlu Asliye 2.Ticaret Mahkemesi’nce verilen 07.11.2002 tarih ve 2001/232 – 2002/518 sayılı kararın Yargıtay’ca incelenmesi davalı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, dava dışı E… Mühendislik Danışmanlık San. ve Tic.Ltd.Şti.’nin Türkiye/Tuzla’dan Hollanda’ya göndereceği motor botun nakliyesinin müvekkili şirket tarafından nakliyat sigorta poliçesi ile sigorta örtüsü altına alındığını, davalı şirketin taşımacılığını yaptığı sigortalı motor botun hasarlı olarak tahliye edildiğini belirterek, ( 4.461.446.298 ) TL’nin faiziyle birlikte davalıdan rücuan tahsilini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, motor botun araca yüklenmesinin uzmanlık gerektiren bir iş olup, gönderen tarafından yapıldığını, bir hasar var ise bunun yükleme hatasından kaynaklandığını, ekspertizin Türkiye’nin kabul ettiği gözetim şirketlerinden birine yaptırılmadığını, taşınan malın CMR sigortası kapsamında olduğunu belirterek, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, iddia, savunma, dosyadaki kanıtlar ve bilirkişi raporuna nazaran, taşıma senedinde bildirilen malın ağırlığı ve niteliği gereği araca davalı taşıyıcı tarafından yüklenmediği, ancak araca yüklenen motor botun kontrolünde ve istifinde bir noksanlık olmadığının davalının taşıma senedine CMR 9/2.maddesine uygun çekince dermeyan etmemesinden anlaşıldığı, davalı taşıyıcının istife nezaret mecburiyeti ve yüklemenin sefere uygun olarak yapılmasını istemesi mükellefiyeti bulunduğunu, bunların değerlendirilmesinden motor botun araca yüklenmesi esnasında hasarlanmadığının ortaya çıktığı, varma yerinde mal alıcısının ihtirazi kayıtlı taşınan motor botu tesellüm ettiği, taşıyıcının meydana gelen zarardan sorumlu olduğu, yabancı ülkelerde hasar ekspertizlerinin mahalli ekspertiz birliklerine kayıtlı eksperler veya ekspertiz büroları kanalıyla yapılıp, bunların tazmin ettiği hasar belgelerinin geçerli bulunduğu, davalının asıl taşıyıcı olup CMR Konvansiyonu’nun 36. maddesine göre davanın davalıya ikame edilebileceği gerekçeleriyle, davanın kısmen kabulü ile ( 3.948.251.532 ) TL’nın faiziyle birlikte davalıdan tahsiline, fazlaya ilişkin istemin reddine karar verilmiştir.

Karar davalı vekilince temyiz edilmiştir.

1-Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davalı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.

2-Dava, karayoluyla uluslararası nakli davalı tarafından üstlenilen emtianın taşıma esnasında hasarlanması nedeniyle sigortalısına hasar bedelini ödeyen sigortacının, sigortalısının haklarına halef olarak açtığı tazminat istemine ilişkin bulunmaktadır.

Uyuşmazlığa uygulanması gereken Karayolu ve Milletlerarası Mal Nakliyatı Mukavelesi İle İlgili Anlaşma ( CMR )’nin 17/1. maddesi uyarınca kural olarak taşıyıcı malları teslim aldığı andan teslim edilinceye kadar, bunların tamamen veya kısmen kaybından ve vukubulacak hasardan mesul ise de, aynı Konvansiyon’un 17/4-c maddesi uyarınca, malların gönderici, alıcı veya bunlar adına hareket eden şahıslar tarafından taşınması, yüklenmesi, istif edilmesi veya boşaltılması nedeniyle oluşan hasarlardan dolayı taşıyıcının ibra edileceği belirtilmiştir. Davaya konu uyuşmazlıkta, yüklemenin gönderen tarafından yapıldığı anlaşılmaktadır. Yukarıda açıklanmaya çalışıldığı üzere, gönderenin taşıması üstlenilen motorbotun istifini yanlış yapmış olması haline anılan hükümler uyarınca, taşıyıcının tazminatla sorumlu tutulması düşünülemezse de, yükleme ve istif hatasının, ayrıca bir araştırmaya gerek duyulmaksızın kolaylıkla fark edilebileceği hallerde, taşıyıcının durumu gönderene duyurarak onu uyarması M.K’nun 2.maddesinde yer alan dürüstlük ilkesinin bir gereğidir. Dolayısıyla uyarının yapılmadığı hallerde, zararın gönderen ile taşıyıcı arasında B.K.nun 44 nün maddesi uyarınca paylaştırılması uygun olur. ( Bkz.Doç.Dr.Sabih ARKAN, Karada Yapılan Eşya Taşımalarında Taşıyıcının sorumluluğu, 1982 Ankara, sayfa 124 ). Bu durumda mahkemece, zararın öncellikle istif hatasından mı, yoksa taşıma kusurundan mı kaynaklandığı tartışmasız bir şekilde ortaya konulduktan sonra, eğer zararlı sonuç istif hatasından kaynaklanmışsa, yukarıda açılanmaya çalışıldığı üzere, davalı taşıyıcının müterafik kusur oranı belirlenerek, oluşacak sonuç çerçevesinde bir karar verilmesi gerekirken, noksan değerlendirmeye dayanan bilirkişi raporu doğrultusunda hüküm tesisi hatalı olmuştur.

3-Yine, sigortalı ile davacı arasındaki sigorta poliçesinde toplam sigorta bedeli üzerinde % 3 tenzili muafiyet uygulanması öngörülmüş olup, hükme dayanak alınan bilirkişi raporunda bu muafiyet hükmünün dikkate alınmamış olması da yanlış olmuş ve kararın açıklanan nedenle davalı yararına bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Yukarda ( 1 ) nolu bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin sair temyiz itirazlarını reddine, ( 2 ) ve ( 3 ) numaralı bentlerde açıklanan nedenlerle temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davalı yararına BOZULMASI, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 20.10.2003 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

İŞVEREN, AĞIR VE TEHLİKELİ İŞTE ÇALIŞTIRACAĞI İŞÇİYİ MUTLAKA SAĞLIK KONTROLÜNDEN GEÇİRMELİDİR

(… Davanın yasal dayanağı 506 sayılı Yasanın 41. maddesidir. Anılan yasa maddesine göre, işverenin Kuruma karşı parasal sorumluluğunun doğması için çalışma mevzuatı uyarınca, işçi yönünden sağlık raporu alınması gerekdiği halde böyle bir rapor alınmaksızın veya eldeki rapora aykırı olarak bünyece elverişli bulunmadığı işte sigortalı çalıştırılmış olması ve sigortalının hastalığının bu işe girişinden önce var olduğunun saptanması veya böyle bir işte çalıştırılması sonucu meydana gelmesi gibi koşullarının yanında, ayrıca, bu hastalık nedeniyle Kurumca 506 sayılı Yasanın 32 ve devamındaki maddelerde düzenlenmiş bulunan Hastalık Sigortası hükümleri gereğince masraf yapılmış olması ve nihayet Kurumun bu gidernerine neden olan hastalık olayı ile işverenin anılan rapor alma yükümlülüğünü yerine getirmemesi arasında uygun illiyet (neden-sonuç) bağlantısı bulunması şartı vardır. Dosyadaki bilgi ve belgeler ve özellikle de müfettiş raporu içeriği itibarıyle sonuç olaya baktığımızda, işverenin, dava dışı “G. İnş. Elekt. Taahhüt. Nak. Ltd. Şti.” olup, yapımını üstlendiği, “C. Akın İlköğretim Okulu Ek Bina İnşaatı İşyeri”nin 13.08.1998’de kapsama alındığı işe başlama tarihinin 13.08.1998, geçici ve kesin kabul tarihinin ise, 20.09.1999 tarihi olduğu, dava dışı sigortalı C. için anılan işyerinden 10.05.1999-31.08.1999 arası dönemde 111 gün bildirim yapıldığı, söz konusu şirketten düzenlenen 07.09.1999 tarihli vizite kağıdına istinaden dava dışı sigortalının Erzurum Atatürk Üniversitesi Kardiyoloji Bölümü’nde 07.09.1999-21.09.1999 arası dönemde yatarak tedavi gördüğü ve kendisine davaya konu edilen 2754,98 TL harcama yapıldığı, bildirime konu işyerinin inşaat işi olup ağır ve tehlikeli işler kapsamında bulunduğu ve sigortalıya ilişkin olarak “işe elverişli ve dayanıklı” olduğuna dair rapor alınmadığı anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere, çalışma mevzuatı uyarınca, özellikle, 1475 sayılı Yasanın 79. maddesinde de öngörüldüğü üzere, işverenin ağır ve tehlikeli işte çalıştıracağı işçiyi işe alırken sağlık muayenesinden geçirerek, bu “işlere elverişli ve dayanıklı” olduğuna, diğer bir anlatımla, çalışmasına engel, herhangi bir hastalığının bulunup bulunmadığına ilişkin rapor almadan işe kabulü ve çalıştırması yasaktır. Anılan maddedeki yasağın, yani, işverenin, belirtildiği üzere, rapor alma yükümünü yerine getirmeyerek, sözü edilen yasa maddesine aykırı davranışının müeyyidesi ise, 506 sayılı Yasanın 41. maddesinde düzenlenmiş olup, yasaya aykırı davranışının yaptırımının söz konusu olduğu bu halde, kusura dayalı sorumluluk ilkesi yer almamıştır. Gerçekten de 41. maddenin içeriğine baktığımızda, bu gibi durumlarda “… rapor alınması gerektiği halde, böyle bir rapor alınmaksızın… bünyece elverişli bulunmadığı işte çalıştırılan sigortalının, işe girişinden önce var olduğu tespit edilen… hastalığı için Kurumca yapılan hastalık sigortası masraflarının tümü işverence ödettirilir.” Hükmünün yer aldığı ve kusur indiriminin yapılmayacağı açıkça görülmektedir. Öyleyse, işveren tamamen kusursuz olsa bile, Kurunca yapılan masrafların tümünden sorumlu olacaktır. Açıklanan bu maddi ve hukuki olgular gözetildiğinde, bu konudaki yükümlülüğün ve uyulmamasının sorumluğunun işverene ait olduğu anlaşılmaktadır. Mahkemece, davacı Atakan Ayhan Alkan’ın işveren, ya da, işveren vekili sıfatının bulunup bulunmadığı yönünde bir araştırma yapmaksızın, yazılı biçimde karar verilmesi, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

O halde, davacı ve karşı davalı A. avukatının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…” Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davacı vekili

HUKUK GENEL KURURU KARARI

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanat ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ

Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterien nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Husus Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 8/3. fıkrası uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 15.10.2014 gününde oybirliği ile karar verildi.

İŞÇİNİN İŞVERENDEN ALACAĞINA İLİŞKİN YAPILAN İBRA SÖZLEŞMESİNİN GEÇERLİLİK ŞARTLARI

İbraname, iş sözleşmesinin herhangi bir nedenle sona ermesi durumunda işçinin  iş hukuku ve iş sözleşmesinden kaynaklanan her türlü hak ve alacağını aldığına dair işveren tarafından imzalattırılan belgeye denir.

İbranamenin geçerlilik koşulları Türk Borçlar Kanunu’nun 420. Maddesinde açıkça düzenlenmiştir.

TBK m.420

Hizmet sözleşmelerine sadece işçi aleyhine konulan ceza koşulu geçersizdir.

İşçinin işverenden alacağına ilişkin ibra sözleşmesinin yazılı olması, ibra tarihi itibarıyla sözleşmenin sona ermesinden başlayarak en az bir aylık sürenin geçmiş bulunması, ibra konusu alacağın türünün ve miktarının açıkça belirtilmesi, ödemenin hak tutarına nazaran noksansız ve banka aracılığıyla yapılması şarttır. Bu unsurları taşımayan ibra sözleşmeleri veya ibraname kesin olarak hükümsüzdür.

Hakkın gerçek tutarda ödendiğini ihtiva etmeyen ibra sözleşmeleri veya ibra beyanını muhtevi diğer ödeme belgeleri, içerdikleri miktarla sınırlı olarak makbuz hükmündedir. Bu hâlde dahi, ödemelerin banka aracılığıyla yapılmış olması zorunludur.

İkinci ve üçüncü fıkra hükümleri, destekten yoksun kalanlar ile işçinin diğer yakınlarının isteyebilecekleri dâhil, hizmet sözleşmesinden doğan bütün tazminat alacaklarına da uygulanır.

İbranamenin Geçerlilik Şartları

  1. İbraname yazılı olmalıdır.
  • İbraname iş sözleşmesinin sona ermesinden itibaren en az 1 aylık sürenin sonunda yapılması gerekir.
  • İbra konusu alacağın türünün ve miktarının açıkça belirtilmesi gerekir.
  • İbra konusu alacakların noksansız olarak banka kanalıyla ödenmiş olması gerekir.

Bu şartları taşımayan ibranameler kanun hükmü uyarınca geçersiz sayılır. Ancak işçinin bir ibranameyi imzalarken bazı haklar açısından ihtirazı kayıt koyması halinde Yargıtay bu şekilde kayıt içeren ibranamelerin, işçinin ihtirazı kayıt koyduğu alacaklar açısından geçerli olmayacağına hükmetmektedir. Yani işçi ibranameye ihtirazı kayıt koyduğu hususları daha sonra dava konusu yapabilir.

Konuyla alakalı Yargıtay kararlarına değinmekte fayda var.

Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 24.09.2014 tarihli kararında:

“…İş ilişkisinde borcun ibra yoluyla sona ermesi ise 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 420 inci maddesinde öngörülmüştür. Sözü edilen hükme göre, işçinin işverenden alacağına ilişkin ibra sözleşmesinin yazılı olması, ibra tarihi itibarıyla sözleşmenin sona ermesinden başlayarak en az bir aylık sürenin geçmiş bulunması, ibra konusu alacağın türünün ve miktarının açıkça belirtilmesi, ödemenin hak tutarına nazaran noksansız ve banka aracılığıyla yapılması şarttır. Bu unsurları taşımayan ibra sözleşmeleri veya ibraname kesin olarak hükümsüzdür. Hakkın gerçek tutarda ödendiğini ihtiva etmeyen ibra sözleşmeleri veya ibra beyanını muhtevi diğer ödeme belgeleri, içerdikleri miktarla sınırlı olarak makbuz hükmündedir. Bu halde dahi, ödemelerin banka aracılığıyla yapılmış olması gerekir. Hemen belirtelim ki bir aylık bekleme süresi ibra sözleşmelerinin düzenlenme zamanı ile ilgili olup ifayı ilgilendiren bir durum değildir. Başka bir anlatımla işçinin fesih ile muaccel hale gelen kıdem tazminatı, ihbar tazminatı ve izin ücreti gibi haklarının ödeme tarihi bir ay süreyle ertelenmiş değildir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun değinilen maddesinde, işverence yapılacak olan ödemelerin banka yoluyla yapılması zorunluluğunun getirilmesi, ibranamenin geçerliliği noktasında sonuca etkilidir. Ancak banka dışı yollarla yapılan ödemelerde de borç ibra yerine tamamen veya kısmen ifa yoluyla sona ermiş olur. Miktar içeren ibra sözleşmelerinde ise, alacağın tamamen ödenmiş olması durumunda borç ifa yoluyla sona ermiş olur. Buna karşın kısmi ödeme hallerinde, Dairemizin kökleşmiş içtihatlarında ibraya değer verilmemekte ve yapılan ödemenin makbuz hükmünde olduğu kabul edilmektedir. Miktar içeren ibranamenin çalışırken alınmış olması makbuz etkisini ortadan kaldırmaz.

İbranamede yer almayan işçilik alacakları bakımından, borcun sona erdiği söylenemez. İbranamede yer alan işçilik alacaklarının bir kısmı yönünden savunma ile çelişkinin varlığı ibranameyi bütünüyle geçersiz kılmaz. Savunma ile çelişmeyen kısımlar yönünden ibra iradesine değer verilmelidir. Başka bir anlatımla, bu gibi durumlarda ibranamenin bölünebilir etkisinden söz edilebilir. Bir ibraname bazı alacaklar bakımından makbuz hükmünde sayılırken, bazı işçilik hak ve alacakları bakımından ise çelişki sebebiyle geçersizlikten söz edilebilir…” (E:2014/571 K:2014/10264 KT: 24.09.2014)

Yargıtay 7. Hukuk Dairesi’nin 01.07.2013 tarihli kararında

” …Taraflar arasında düzenlenen ibranamenin geçerliliği konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır. Somut olayda, davacının iş akdinin sona ermesinden sonra imzaladığı tarihsiz ve davaya konu iş kanunundan doğan ücretler, fazla çalışma ücreti, hafta tatili ile ulusal bayram ve genel tatil ücretleri ile yıllık izin ücretine dair hiçbir hak ve alacağının kalmadığının yazılı olduğu, davacının bu ibranamenin altına el yazısı ile Eylül, Ekim maaş hak edişlerimi almadım, ihbar- kıdem ve yıllık izin hak edişlerimi almadım, ödenmesi kaydıyla ihtirazi kaydını düşerek imzaladığı sabittir.

Davacının ibranamede yazılı diğer alacaklarını almaması halinde bu alacakları da ihtirazi kayıtta göstermesi gerekeceği tabiidir. İbranamenin imzalanması ile ilgili olarak ileri sürülmüş bir irade fesadı hali iddiası da söz konusu değildir. Bu durumda davacının ihtirazi kayıtta yer almayan ve ibraname metninde yazılan diğer işçilik alacakları olan genel tatil, hafta tatili ve fazla çalışma ücret alacaklarını almış olduğunu kabulü gerekir. Bu durum değerlendirilerek hüküm verilmesi gerekirken mahkemenin hatalı kabul ile ibranamedeki ihtirazi kayda değer vermeyip hafta tatili dışındaki alacak taleplerinin tamamının kabulü hatalı olup bozma nedenidir…” (E:2013/5298 K:2013/12359 KT:01.07.2013)

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin 31.05.2011 tarihli kararında:

“…Somut olayda ibranamede kıdem ve ihbar tazminatı isim olarak zikredilmiş ancak rakam olarak belirtilmemiştir. Öte yandan davacının kendi isteği ile işten ayrıldığının yazılı olmasına rağmen kıdem ve ihbar tazminatına yer verilmesi, bir yandan fazla mesai yapmayıp hafta tatilleri ile bayram ve genel tatillerde çalışmadığı belirtilirken bir yandan yapılan çalışmaların karşılığının alındığının belirtilmesinden dolayı savunma ile ibraname çelişmektedir. Bu nedenle Dairemizin istikrar kazanmış uygulamasına göre bu tür bir ibranameye değer verilemez. Mahkemece davacının ibraname ile reddedilen istekleri bakımından toplanan delillere ve dosya kapsamına göre bir değerlendirme yapılarak karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi hatalı olup, bozmayı gerektirmiştir…” (E:2009/11556 K:2011/16205 KT:31.05.2011)

Yargıtay 22. Hukuk Dairesi’nin 02.05.2014 tarihli kararında:

“…07.01.2010 tarihinde istifa eden davacı, dilekçesinde işyerinden 22.01.2010 tarihinde işyerinden ayrılacağını beyan etmiş olup, 22.01.2010 ayrılma tarihini belirten ibraname ile dava konusu alacaklarını aldığını belirtmiştir. Söz konusu ibranamenin imzası inkar edilmemiş, ancak boş olarak işverence alındığı, sonradan doldurulduğu iddia edilmiştir. Yargılama sırasında dinlenen davacı tanıklarının ibranamenin boş olarak alındığı yönünde beyanları bulunmamaktadır. Mahkemece ibraname dikkate alınmadan hüküm kurulmuştur. Davalı tarafından cevap dilekçesinde, işyerinde yasal çalışma sürelerinin aşılmadığı, ancak çalışma yapılması halinde fazla mesai, hafta tatili ve ulusal bayram genel tatil ücretlerinin ödendiği savunulmuştur. Belirtilen savunma ile ibraname içeriği çelişkili değildir. Açıklandığı şekilde hukuki geçerliliği bulunan ibraname gereği dava konusu taleplerin reddi gerekirken yazılı şekilde hüküm altına alınması hatalı olup bozmayı gerektirmiştir…” (E:2013/8782 K:2014/10921 KT:02.05.2014)

Yargıtay 22. Hukuk Dairesi’nin 30.04.2014 tarihli kararında:

“…İş sözleşmesinin 31.03.2007 tarihinde son bulduğu ihtilafsızdır. İçeriğinin de tüm çalışma süresine ilişkin olduğu, ihbar ve kıdem tazminatları ile fazla çalışma, ulusal bayram ve genel tatil alacaklarım aldığını belirtilen ibraname davalı delilleri arasında dosyaya sunulmuş, işçinin dava konusu ettiği tüm hak ve alacaklarının ödendiği savunulmuştur. Yargılama sırasında işçi tarafından ibraname üzerindeki imza inkar edilmemiş, bir irade fesadı hali de iddia ve ispat olunmamıştır. Mahkemece ibranameye değer verilerek dava konusu taleplerin reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması hatalı olup bozmayı gerektirmiştir…” (E:2013/9163 K:2014/10580 KT:30.04.2014)

Yargıtay 22. Hukuk Dairesi’nin 30.04.2014 tarihli kararında:

“…Dosyaya ibraz edilen ibranamede davacı 01.05.2002-28.02.2006 tarihleri arasındaki çalışması karşılığı kıdem ve ihbar tazminatları yönünden miktar belirtilmek suretiyle fazla çalışına ve yıllık izin ücreti alacaklarını miktar belirtmeden aldığını belirterek işvereni ibra etmiştir. Duruşmada alınan beyanında ibranamedeki imzanın kendisine ait olduğunu ne zaman ne şekilde imzaladığını hatırlamadığını, kıdem ve ihbar tazminatı ödenmediğini, makbuzlarındaki imzanın da kendisine ait olduğunu, ücret ödemelerinde boş olarak para makbuzu başlıklı belgeler imzalatıldığını beyan etmiştir. Davacı tarafından ibranamenin iradesi fesadı ile imzalandığı iddia ve ispat edilememiş olmasına göre davacının dava konusu işçilik alacaklarından davalı işvereni ibra ettiğini kabulü gerekir. Mahkemece ibranameye değer verilerek davanın reddi yerine karar yerinde ibranamenin geçerliliği tartışılmadan davanın kabulüne karar verilmesi hatalıdır. Mahkemece eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir…” (E:2013/9162 K:2014/10579 KT:30.04.2014)

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin 12.03.2012 tarihli kararında:

“…Somut olayda, 28/11/2007 tarihli 35707 yevmiye numaralı ibraname Ankara 16. Noteri huzurunda imzalanmıştır. 1512 sayılı Noterlik Kanunu’nun 82. maddesine göre, yapılan ibraname işlemi aksi sabit oluncaya kadar geçerlidir. İbranamenin aksi ise eşdeğer bir belge ile ispatlanamamıştır. Buna göre söz konusu ibranameye değer verilerek ibraname kapsamında yer alan taleplerin reddine karar verilmesi gerekirken kabulüne karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir…” (E: 2009/46682 K:2012/8104 KT:12.03.2012)

Yargıtay 7. Hukuk Dairesi’nin 10.09.2014 tarihli kararında:

“…Somut olayda davacının imzasını havi, iş akdinin fesih tarihi olan 15.11.2012 tarihli “İbra vc Feragatname” başlıklı belgeden, hangi alacağın ne miktarda olduğu ve ne surette ödendiği belirtilmeden, davacının bazı işçilik alacakları yönünden davalıyı ibra ettiği anlaşılmaktadır. Söz konusu ibraname yukarıda da belirtildiği üzere, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu 420. maddesi çerçevesinde geçerli bir ibraname olmayıp, mahkemece bu husus göz önüne alınmadan yazılı gerekçe ile fazla mesai, milli bayram ve genel tatil ücreti ile yıllık izin ücreti alacakları yönünden davanın reddine karar verilmiş olması hatalı olup bozma nedenidir…” (E:2014/9763 K:2014/16629 KT:10.09.2014)

Yargıtay 22. Hukuk Dairesi’nin 24.01.2018 tarihli kararında:

“…İşçi ve işveren arasında işverenin borçlarının sona erdirilmesine yönelik olarak Türk Borçlar Kanunu’nun yürürlüğü öncesinde yapılan ibra sözleşmeleri yönünden geçersizlik sorunu aşağıdaki ilkeler dahilinde değerlendirilmelidir:

a-)-Dairemizin kökleşmiş içtihatları çerçevesinde, iş ilişkisi devam ederken düzenlenen ibra sözleşmeleri geçersizdir. İşçi bu dönemde tamamen işverene bağımlı durumdadır ve iş güvencesi hükümlerine rağmen iş ilişkisinin devamını sağlamak veya bir kısım işçilik alacaklarına bir an önce kavuşabilmek için iradesi dışında ibra sözleşmesi imzalamaya yönelmesi mümkün olup, Dairemizin kararlılık kazanmış uygulaması bu yöndedir.

b-)-İbranamenin tarih içermemesi ve içeriğinden de fesih tarihinden sonra düzenlendiğinin açıkça anlaşılamaması durumunda ibranameye değer verilemez.

c-) İbra sözleşmesi yapılırken taraflardan birinin esaslı hataya düşmesi, diğer tarafın veya üçüncü şahsın hile ya da korkutmasıyla karşılaşması halinde, ibra iradesinden söz edilemez.

d-)-İbra sözleşmesi, varlığı tartışmasız olan bir borcun sona erdirilmesine dair bir yol olmakla, varlığı şüpheli ya da tartışmalı olan borçların ibra yoluyla sona ermesi mümkün değildir. Bu nedenle, işçinin hak kazanmadığı ileri sürülen bir borcun ibraya konu olması düşünülemez. Savunma ve işverenin diğer kayıtları ile çelişen ibra sözleşmelerinin geçersiz olduğu kabul edilmelidir.

e-)-Miktar içeren ibra sözleşmelerinde ise, alacağın tamamen ödenmiş olması durumunda borç ifa yoluyla sona ermiş olur. Buna karşın kısmi ödeme hallerinde, Dairemizin kökleşmiş içtihatlarında ibraya değer verilmemekte ve yapılan ödemenin makbuz hükmünde olduğu kabul edilmektedir. Miktar içeren ibranamenin çalışırken alınmış olması makbuz etkisini ortadan kaldırmaz.

f-)-Miktar içermeyen ibra sözleşmelerinde ise, geçerlilik sorunu titizlikle ele alınmalıdır. İrade fesadı denetimi yapılmalı ve somut olayın özelliklerine göre ibranamenin geçerliliği konusunda çözümler aranmalıdır. Fesihten sonra düzenlenen ve alacak kalemlerinin tek tek sayıldığı ibranamede, irade fesadı haller ileri sürülüp kanıtlanmadığı sürece ibra iradesi geçerli sayılmalıdır.

g-)-Yine, işçinin ibranamede yasal haklarını saklı tuttuğuna dair ihtirazi kayda yer vermesi ibra iradesinin bulunmadığını gösterir.

h-)-İbranamede yer almayan işçilik alacakları bakımından, borcun sona erdiği söylenemez. İbranamede yer alan işçilik alacaklarının bir kısmı yönünden savunma ile çelişkinin varlığı ibranameyi bütünüyle geçersiz kılmaz. Savunma ile çelişmeyen kısımlar yönünden ibra iradesine değer verilmelidir. Başka bir anlatımla, bu gibi durumlarda ibranamenin bölünebilir etkisinden söz edilebilir. Bir ibraname bazı alacaklar bakımından makbuz hükmünde sayılırken, bazı işçilik hak ve alacakları bakımından ise çelişki sebebiyle geçersizlikten söz edilebilir. Aynı ibranamede çelişki bulunmayan ve miktar içermeyen kalemler bakımından ise borç ibra yoluyla sona ermiş sayılabilir…” (E:2017/16451 K:2018/1291 KT:24.01.2018)

 

Yargıtay kararlarında da görüleceği üzere ibranamenin geçerlilik şartlarını taşımaması durumunda ibraname dikkate alınmayacaktır. İbranameye işçi tarafından ihtirazı kayıt konulmaması ise işçinin hak ve alacaklarını aldığını kabul ettiği anlamına geldiği ve bu hususları dava konusu yapılamayacağına dair karar vermiştir.

TAŞIYICININ SORUMLULUĞUNUN MALIN TESLİMİYLE DOĞAR

T.C.

YARGITAY

11. HUKUK DAİRESİ

E. 2006/8977

K. 2007/11784

T. 25.9.2007

DAVA : Taraflar arasında görülen davada ( Ankara Asliye Beşinci Ticaret Mahkemesi )’nce verilen 16.02.2006 tarih ve 2000/596-2006/54 sayılı kararın Yargıtay’ca incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için tetkik hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, asıl davada, davalıya ait patlayıcı madde yükünün Ankara’dan Hırvatistan’a taşınmasının müvekkili tarafından üstlenildiği halde İtalya’dan transit geçiş izninin davalı tarafından alınmaması nedeniyle emtianın alıcıya teslim edilmeden davalıya geri getirildiğini, bu nedenle davalı tarafından navlun bedeli ve bekleme ücretinin ödenmediğini ileri sürerek, 4.266.589.500 TL’nin temerrüt faizi ile birlikte davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, transit geçişe ilişkin izinlerin davacı tarafından alınmasının kararlaştırıldığını, ancak davacı tarafından İtalya’dan gerekli iznin alınmaması nedeniyle emtianın alıcıya teslim edilmeden geri getirildiğini, bu nedenle müvekkilinin emtiayı başka bir taşıyıcı ile alıcıya gönderdiğini savunarak, asıl davanın reddine, karşı davada ise, davacının edimini yerine getirmemesi nedeniyle müvekkilinin zarara uğradığını ileri sürerek, 14.216 USD’nin ve 5.481.274.250 TL’nin temerrüt faizi ile birlikte davacıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.

Davacı vekili, karşı davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, iddia, savunma, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna göre, davacıya ait patlayıcı madde yükünün transit geçiş izinlerinin davacı tarafından alınacağının kararlaştırıldığı, ancak davacının gerekli izni almaması nedeniyle malın alıcıya ulaştırılmadan geri getirildiği, davacının kendi kusuru ile edimini yerine getirmediği, bu durumda navlun ve bekleme ücreti alacağı talebinde bulunamayacağı gerekçesiyle, asıl davanın reddine, malın davacının kusuru nedeniyle alıcıya geç teslim edilmesi nedeniyle CMR Konvansiyonu’nun 23/5. maddesi hükmünce davacının navlun ücreti kadar sorumlu olduğu gerekçesiyle, karşı davanın kısmen kabulüne, 1.533,04 YTL’nin temerrüt faizi ile davacıdan tahsiline karar verilmiştir.

Kararı, taraf vekilleri temyiz etmiştir.

1- Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davacı-karşı davalı vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.

2- Dava, uluslararası taşıma sözleşmesinden doğan tazminat istemine ilişkindir.

Davalı-karşı davacıya ait patlayıcı madde yükünün davacı-karşı davalı tarafından Türkiye’den Hırvatistan’a taşıma işinin yüklenildiği halde, davacı-karşı davalının İtalya devletinden gerekli izinleri alamamış olması nedeniyle emtia alıcısına teslim edilmeden davalı-karşı davacıya geri getirilmiştir.

Mahkemece benimsenen bilirkişi raporu doğrultusunda CMR Sözleşmesi’nin 23/5. maddesi uyarınca yükün gecikmesi nedeniyle davacı taşıyıcının taşıma ücretini geçmemek üzere tazminattan sorumlu olduğu sonucuna varılmıştır.

Taşıyıcının CMR uyarınca sorumluluğu, emtianın alıcıya tesliminden sonra söz konusu olacağı için, malların alıcıya hiç teslim edilmemesi durumunda sözleşmeye aykırılık nedeniyle söz konusu olacak sorumluluğun CMR hükümlerine göre deği1, genel hükümler çerçevesinde belirlenmesi gerekir.

Bu durumda, taşımanın hiç yapılmamış olması nedeniyle davalı-karşı davacının taşımayı başka bir firmaya daha yüksek bir navlun bedeli ile yaptırmak zorunda kaldığı gözönüne alınarak, oluşan zararın genel hükümler çerçevesinde değerlendirilerek oluşacak sonuca göre bir karar vermek gerekirken, somut olaya uygulanması mümkün olmayan gecikme halinde zararın tazminine ilişkin CMR’nin 23/5. maddesi gereğince taşıma ücretiyle sınırlı sorumluluğa dair hüküm kurulması doğru görülmemiş, kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Yukarıda 1 nolu bentte açıklanan nedenle davacı-karşı davalı vekilinin tüm temyiz itirazlarının REDDİNE, 2 nolu bentte açıklanan nedenle davalı-karşı davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davalı-karşı davacı yararına ( BOZULMASINA ), ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz eden davalı-karşı davacıya iadesine, 25.09.2007 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

MEMURUN GÖREVİNİ İFA EDERKEN KURUMU ZARARA UĞRATMASI HALİNDE DAVA GENEL MAHKEMELERDE GÖRÜLÜR

YARGITAY 10. Hukuk Dairesi

2014/23278 E.

2014/26073 K.

“İçtihat Metni”
Mahkemesi : Mersin 4. İş Mahkemesi
Tarihi : 10.07.2014
No : 201/991-2014/294

Dava, hak sahiplerini görmeksizin reçete düzenleyerek haksız sağlık harcamalarına neden olduğu iddiasıyla davalı hakkında kurum alacağının tahsili için yapılan icra takibine itirazın iptali ve icra inkar tazminatı istemine ilişkindir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Hükmün, davacı Kurum vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi N.E.tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
Sağlık Ocağında doktor olarak görev yapan davalı tarafından, bir kısım sigortalı veya hak sahipleri adına rapor edilen ilaçların, sigortalıların bilgisi dışında tanzim edildiği ve bu nedenle uğranılan Kurum zararının tahsiline ilişkin takibe, davalı tarafça yapılan itirazın iptaline ilişkin olan davada, Mahkemece red kararı verilmiştir.
Dava, görevli memurun görevini ifa sırasında kusurlu eylemi nedeniyle uğranılan Kurum zararının tahsiline ilişkin olup, bu konuda, gerek 506 sayılı Yasada, gerekse 5510 sayılı Yasada bir hüküm bulunmamaktadır.
Görev konusu, kamu düzeni ile ilgili olup, Mahkemelerce yargılamanın her aşamasında re’sen ele alınması gereken bir husustur.
İş Mahkemeleri, 5521 sayılı Kanun ile kurulmuş istisnai nitelikte özel mahkemeler olup, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 106’ncı maddesi ile, mülga 506 sayılı Kanunun 134’üncü maddesinde, bu Kanun uygulamasından doğan uyuşmazlıkların yetkili iş mahkemelerinde görüleceği, 5510 sayılı Kanun’un 101’inci maddesinde de, aksine hüküm bulunmayan hallerde, 5510 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıkların iş mahkemelerinde görüleceği düzenlenmiştir. Taraflar arasındaki görevin ifası sırasında kusurlu eylemden kaynaklanan bu davanın yasal dayanağı Borçlar Kanununun 49 ve devamı maddeleri olduğundan davanın iş mahkemelerinde değil genel mahkemelerde görülmesi gerekir.
Açıklanan sebeplerle görevsizlik kararı verilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
O halde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 09.12.2014 gününde oybirliğiyle karar verildi.

ZAMANAŞIMINA UĞRAMIŞ BONO BORÇ İLİŞKİSİNİN İSPATI AÇISINDAN YAZILI DELİL BAŞLANGICIDIR

YARGITAY 19. HD. E: 2016/15620 K: 2018/448

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

– KARAR –

Davacı vekili, davacının davalı borçludan altı adet bonoya dayalı toplam 6.000,00 TL alacağı bulunduğunu, bunun tahsili amacıyla … 2. İcra Müdürlüğü’nün 2014/7529 Esas sayılı dosyası ile icra takibi yapıldığını, davalı tarafın haksız itirazı üzerine takibin durduğunu ileri sürerek itirazın iptaline, davalının asıl alacağın %20’sinden aşağı olmamak üzere icra inkar tazminatına mahkum edilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. 
Davalı vekili, takibe konu senetlerin 3 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğunu, alacağını talep edemeyeceğini ayrıca davacı tarafa borçları olmadığını belirterek, davanın reddini savunmuştur. 
Mahkemece, kambiyo senedi niteliğindeki bonolara dayanılarak kambiyo senedine özgü takip yapılabilmesi için 3 yıllık zamanaşımı süresi mevcut olduğu ancak bu süre geçtikten sonra, alacaklı tarafın bu senetlere dayanarak normal takip yapmasına engel bir usul hükmünün bulunmadığı, davalı tarafından senetlerdeki imzalara itiraz edilmediği ve borcun ödendiğine dair bir delil de sunulmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne kararı verilmiş, hüküm davalı vekilince temyiz edilmiştir.
Dava zamanaşımına uğramış bonodan kaynaklanan alacağın tahsiline yönelik icra takibine yapılan itirazın iptali istemine ilişkindir. Zamanaşımına uğramış bono yazılı delil başlangıcı teşkil ettiğinden ve dava konusu bonolarda da davacı lehtar davalı keşideci olduğundan taraflar arasındaki temel borç ilişkisinin varlığı tanık dahil her türlü delille kanıtlanabilir. Bu konuda ispat yükü davacıda olup mahkemece davacıya temel borç ilişkisini kanıtlaması yönünde delillerini ibraz için süre verip tüm deliller toplandıktan sonra bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı gerekçeyle yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde davalıya iadesine, 07/02/2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.

HACİZ-SATIŞ AVANSI

T.C.
YARGITAY
19. HUKUK DAİRESİ
E. 2004/4104
K. 2005/1055
T. 10.2.2005



DAVA : Taraflar arasındaki sıra cetveline itiraz davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalılar vekillerince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, borçluya ait aracın satışından sonra düzenlenen sıra cetvelinde davalılara pay ayrıldığını, süresinde satış istemeyerek haczi düşen davalıya pay ayrılamayacağını ileri sürerek sıra cetvelinin iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Mercii Hakimliğince davalıların haciz tarihinden itibaren 1 yıl içinde araçların satışını istemediği, bu nedenle hacizlerinin düştüğü gerekçesiyle sıra cetvelinin iptaline karar verilmiş, karar davalılar vekillerince temyiz edilmiştir.

Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere ve özellikle davalı alacaklı Dış Ticaret Bankası A.Ş.’nın ihtiyati haczinin kesin hacze dönüştüğü tarihten itibaren 1 yıl içinde satış talebinde bulunmamış olmasına, Akbank A.Ş. 6.3.2003 tarihinde satış talep etmişse de satış için gerekli masrafı vermediğinden satış talebinin usulüne uygun kabul edilmemesinde bir usulsüzlük bulunmamasına göre,

SONUÇ : Davalılar vekillerinin yerinde görülmeyen bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan İcra Mahkemesi kararının İİK’nun 366.maddesi uyarınca ONANMASINA, fazla ödenen peşin harcın istek halinde iadesine, 10.2.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.

ZAMANAŞIMI YOLU İLE TAŞINMAZ MÜLKİYETİNİN KAZANILMASI

Türk Medeni Kanunu’muzun 705. maddesine göre bir taşınmazın mülkiyetinin kazanılması tescil ile olmaktadır. Taşınmaz mülkiyetinin kazanılması ise birçok yoldan gerçekleşebilmektedir. Bunlardan bazılarına değinecek olursak;

1-) Taşınmaz Mülkiyetinin Hukuki İşlemle Kazanılması

Taşınmaz mülkiyetinin hukuki işlemle kazanılması tarafların arasında yapmış oldukları taşınmaz mülkiyetinin devrini amaçlayan sözleşmelerin geçerli olmasına bağlıdır. Taşınmaz mülkiyetinin devrini amaçlayan sözleşmeler ise resmî şekilde düzenlenmelidir. Resmi şekilden kasıt ise; taşınmaz mülkiyeti ile ilgili işlemlerin tapuda gerçekleştirilmesidir.

2-) Taşınmaz Mülkiyetinin İşgal Yolu İle Kazanılması

İkinci olarak taşınmaz mülkiyeti işgal yolu ile de kazanılabilmektedir. Ancak işgal yolu ile kazanımın olabilmesi için, tapu kütüğüne kayıtlı bir taşınmazın kaydının malikin istemiyle terkin edilmiş olmasına bağlıdır. Tapulu taşınmazlar işgal yoluyla kazanılması için sahipsiz olması gerekmektedir. İşgal yolu ile kazanım için herhangi bir zamanaşımı süresi şartı aranmamaktadır.

3-) Taşınmaz Mülkiyetinin Kazandırıcı Zamanaşımı Yolu İle Kazanılması

Bir diğer kazanım yolu ise kazandırıcı zamanaşımıdır. Olağan zamanaşımı ile kazanım ve olağanüstü zamanaşımı ile kazanım olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Olağan zamanaşımı ile kazanımda; geçerli bir hukukî sebep olmaksızın tapu kütüğüne malik olarak yazılan kişi, taşınmaz üzerindeki zilyetliğini davasız ve aralıksız olarak on yıl süreyle ve iyi niyetle sürdürürse, zilyet olduğu taşınmazın mülkiyetini kazanır ve tescilini talep edebilir. Olağanüstü zamanaşımı ile kazanımda ise; tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişinin mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir. Tescil davası, Hazineye ve ilgili kamu tüzel kişilerine veya varsa tapuda malik gözüken kişinin mirasçılarına karşı açılır.

Şunu da belirtmekte fayda var ki; sahipsiz yerler ile yararı kamuya ait mallar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Aksi ispatlanmadıkça, yararı kamuya ait sular ile kayalar, tepeler, dağlar, buzullar gibi tarıma elverişli olmayan yerler ve bunlardan çıkan kaynaklar, kimsenin mülkiyetinde değildir ve hiçbir şekilde özel mülkiyete konu olamaz. Bu nedenle kazandırıcı zamanaşımı ile mülkiyetin iktisabına konu edilemezler.

Taşınmaz mülkiyetinin tescilini isteme hakkına sahip olanlar ise Medeni Kanunumuzun 716. maddesinde şöyle belirtilmiştir:

“Mülkiyetin kazanılmasına esas olacak bir hukukî sebebe dayanarak malikten mülkiyetin kendi adına tescilini istemek hususunda kişisel hakka sahip olan kimse, malikin kaçınması hâlinde hâkimden, mülkiyetin hükmen geçirilmesini isteyebilir.

Bir taşınmazın mülkiyetini işgal, miras, kamulaştırma, cebrî icra veya mahkeme kararına dayanarak kazanan kişi tescili doğrudan doğruya yaptırabilir.

Bir taşınmazın mülkiyetinde eşler arasındaki mal rejimi dolayısıyla meydana gelen değişiklikler, eşlerden birinin istemiyle tapu kütüğüne doğrudan tescil olunur.

            Görüleceği üzere taşınmaz mülkiyeti çeşitli şekillerde kazanılabilmekte, ancak bazı şartların kesin olarak yerine getirilmiş olması da gerekmektedir. Bu şartların eksikliği halinde taşınmaz mülkiyetinin kazanılamayacağı unutulmamalıdır.

                                                Av. Mehmet ÇELİK & Av. Selçuk ENER

İPOTEKLİ TAŞINMAZ MALİKİNE KARŞI TAKİP

T.C.

YARGITAY

12. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/7311

K. 2012/20917

T. 18.6.2012

DAVA : Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki şikayetçi tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi Şerife Ayyıldız tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği düşünüldü:

KARAR : İ.İ.K.nun 150/ı maddesi uyarınca, ipotek akit tablosu, kayıtsız şartsız bir para borcu ikrarını içermese bile, borçlu cari hesap veya kısa, orta, uzun vadeli krediler şeklinde işleyen nakdi veya gayrinakdi bir krediyi kullandıran taraf (alacaklı ), krediyi kullanan tarafa ait cari hesabın kesilmesine veya kısa, orta, uzun vadeli kredi hesabının muaccel kılınmasına dair hesap özetinin veya gayrinakdi kredinin ödenmiş olması sebebiyle tazmin talebinin noter marifetiyle krediyi kullanan tarafa(borçluya )gönderildiğine dair noterden tasdikli bir sureti icra müdürlüğüne ibraz ederse icra müdürü İ.İ.K.nun 149. maddesine göre işlem yapar. Bu madde hükmüne göre ise “İcra müdürü, ibraz edilen ipotek akit tablosunun kayıtsız şartsız bir para borcu ikrarını ihtiva ettiğini ve alacağın muaccel olduğunu anlarsa, borçluya ve taşınmaz üçüncü kişi tarafından rehnedilmiş veya taşınmazın mülkiyeti 3. şahsa geçmişse ayrıca bunlara birer icra emri gönderir.”

Somut olayda; kredi borçlusu Mahmut A. ve ipotek veren 3.kişi Hüseyin A. hakkında ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla ilamlı icra takibi başlatıldığı, takip tarihinden önce 19.3.2009 tarihinde ipotekli taşınmazın şikayetçi Kübra Y.’a tapudan satış yoluyla devredildiği, ancak adı geçen hakkında takip yapılmadığı ve icra emri tebliğ edilmediği görülmektedir.

Yukarıda özetlenen İ.İ.K.nun 149. madde hükmüne göre, icra takibinin asıl kredi borçlusu (lehine ipotek verilen )aleyhine açılması asıldır. Takip sonunda üçüncü kişinin taşınmazının paraya çevrilmesi söz konusu olduğundan, o kişi hakkında da takip yapılması gerekir. Şu hale göre ipotek veren üçüncü kişiyle asıl borçlu arasında zorunlu takip arkadaşlığı vardır. Bu husus mahkemece re’sen gözönünde bulundurulmalıdır. Sadece asıl borçlu hakkında takip yapıldığı için ipotek verenin sonradan takip edilerek bu iki takibin birleştirilmesi mümkündür. Bu nedenle, mahkemece; alacaklıya, ipotekli taşınmaz maliki 3.kişi şikayetçi hakkında da takip başlatıp, daha sonra da bu takip dosyasıyla birleştirilmesi konusunda mehil verilmesi, bu işlemlerin yerine getirilmemesi halinde takibin tümüyle iptaline karar verilmelidir.

Öte yandan, ipotekli taşınmaz maliki 3.kişi şikayetçi hakkında yapılmış bir takip bulunmadığına göre takibe devam edilmesi ve hakkında takip olmayan 3.kişiye ait taşınmazın satışı mümkün olmadığından, yapılan ihale de yok hükmündedir. Kaldı ki ipotekli taşınmaz maliki 3.kişi şikayetçiye satış ilanı da tebliğ edilmemiştir.

İ.İ.K.nun 127. maddesi gereğince, satış ilanının birer suretinin borçlu ve alacaklı dışındaki tapu sicilinde kayıtlı bulunan alakadarlara tebliği zorunludur. Şikayetçi, ipotekli taşınmaz maliki olduğundan kendisine satış ilanı tebliği gereken tapu sicilindeki ilgililerdedir. Bu işlemin yapılmaması tek başına ihalenin feshi nedenidir.

O halde mahkemece şikayetin kabul edilerek ihalenin feshine karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle istemin reddi yönünde hüküm tesisi isabetsizdir.

SONUÇ : Şikayetçinin temyiz itirazlarının kabulüyle mahkeme kararının yukarda yazılı sebeplerle İ.İ.K. 366 ve H.U.M.K.’nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA ), ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 18.06.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

İŞ GÖREMEZLİK ORANINDAKİ DEĞİŞİKLİKLERİN KARARLARA YANSITILMASI ZORUNLUDUR

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU

T. 23.3.2005 E. 2005/10-129 K. 2005/197

DAVA : Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kartal 1. İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 21.10.2003 gün ve 2002/593-450 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 13.4.2004 gün ve 2004/2151-3130 sayılı ilamı ile;

(…İş kazası sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemelerin 506 sayılı Yasa’nın 26. maddesi uyarınca tazminine yönelik ilk rücu davasının yargılaması sürecinde davalının sigortalının meslekte kazanma güç kaybı oranına itirazı üzerine Sosyal Sigortalar Yüksek Sağlık Kurulunca sigortalının sürekli işgöremezlik oranı % 16 olarak tespit edilmiş, % 15,22 sürekli işgöremezlik oranı gözetilerek yapılan gerçek zarar tavanı hesabına dayalı kabul hükmü, Yargıtay 10. Hukuk Dairesince sürekli işgöremezlik oranındaki artışın, ileride açılacak davalarda gerçek zarar tavanına yansıtılması olanağı bulunduğu uyarısına yer verilerek onanmıştır.

Eldeki davada ise, sigortalının yükselen % 16 sürekli işgöremezlik oranı gözetilerek belirlenen peşin değerli gelirlerdeki artışın tazmini istemi, “maluliyet oranı davacı Sosyal Sigortalar Kurumu ve sigortalı yönünden % 15,20 olarak kesinleşmiştir. Bu maluliyet oranına gerek davacı gerekse sigortalı itiraz etmemiştir. Davalının itirazı üzerine maluliyet % 16 olarak saptanmıştır. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu hükümlerine göre itiraz sonucu itiraz edenin itiraz ettiğinden daha fazla kusur ile sorumlu tutulması söz konusu değildir. Bu nedenle maluliyetin artışının talep edilmesi söz konusu değildir” gerekçesiyle kısmen kabule karar verilmiştir.

506 sayılı Yasa’nın 25 ve 109. maddelerinde sürekli işgöremezlik oranına her zaman için itiraz ve yeniden kontrol olanağı öngörülmüş olup, yapılan inceleme sonucunda ortaya çıkan değişikliklerin gelir bağlama kararlarına yansıtılması zorunluluğu öngörülmüş, bu anlamda itirazda bulunan ilgilinin sıfatı yönünden herhangi bir sınırlamaya yer verilmediği gibi, yasa kapsamında güvence altına alınan temel sigortalılık haklarının gerçeğe uygun olarak tespiti ve bununla uyumlu hak sağlanması, yasanın ve Sosyal Hukuk Devletinin gereklerindendir.

Sıralanan maddi ve hukuki gerekçeler ışığında, ilk rücu davasına ilişkin kararın onanmasına yönelik ilamdaki uyarı doğrultusunda gerekli hesaplama yapılmaksızın yazılı gerekçelerle hüküm kurulmuş olması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O halde, davacı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır… )

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, 23.3.2005 gününde, oybirliği ile karar verildi.

TAKİPSİZLİK SEBEBİYLE DAVANIN AÇILMAMIŞ SAYILMASINA KARAR VERİLDİĞİNDE, ZAMANAŞIMI HİÇ KESİLMEMİŞ OLUR

T.C.
Yargıtay
17. Hukuk Dairesi

Esas No:2014/22600
Karar No:2014/19040
K. Tarihi:

MAHKEMESİ : Van 1. Asliye Hukuk Mahkemesi
TARİHİ : 13/05/2014
NUMARASI : 2012/306-2014/208

Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine dair verilen hükmün süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği düşünüldü:
-K A R A R-
Davacı vekili, davalıya trafik sigortalı aracın, müvekkiline ait araca çarparak hasarladığını, davalının sigortalısının olayda asli kusurlu olduğunu, ihbara rağmen davalının zararı karşılamadığını, müvekkilinin aracını hasarlı şekilde 10.750 TL’sına sattığını, aracın piyasa değerinin 25.000 TL, davalının poliçe limitinin 12.000 TL olduğunu belirterek, 12.000 TL’nın kaza tarihinden işleyecek yasal faiziyle davalıdan tahsilini talep etmiştir.
Davalı vekili, davanın zamanaşımına uğradığını, davacının aynı konuda müvekkili aleyhinde Van 3.Asliye Hukuk Mahkemesinin 2009/419 Esas sayılı dosyasında açtığı davanın derdest olduğunu, poliçe limitinin 12.500 TL olup, davacı aracının daha önce bir başka plaka ile 3.kişi adına kayıtlı olduğu dönemde (3.9.2007 tarihinde) pert edildiğini ve o tarihteki kasko sigorta şirketince hasarlı şekilde satıldığını, sonradan toparlattırılarak plaka değişikliğiyle piyasaya çıkarıldığını, bu nedenle aracın piyasa değerinin talebin çok altında kaldığını, aynı zamanda aracın önceki hasarı ile bu kazada meydana geldiği ileri sürülen hasarların benzerlik gösterdiğini, müvekkiline sigortalı araçtaki hasar ile davacı aracındaki hasarların uyuşmadığını, kaza tutanağında anlatılan oluşa göre araçlarda bu hasarların oluşmayacağını, oluş şeklinin de teknik olarak mümkün görülmediğini kabul anlamına gelmemek şartıyla sigortalının %50 oranında kusurlu olabileceğini, temerrüde düşmediklerini, uzman bilirkişilerce inceleme yapılması gerektiğini belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava, trafik kazasından kaynaklanan maddi tazminat istemine ilişkindir. 2918 sayılı KTK’nun 109/1 maddesine göre, motorlu araç kazalarından doğan maddi zararların tazminine ilişkin talepler, zarar görenin, zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak 2 yıl ve herhalde, kaza gününden başlayarak 10 yıl içinde zamanaşımına uğrar.
Somut olayda, davaya konu trafik kazası 21.10.2008 tarihinde meydana gelmiş; kazaya karışan araç sürücüleri arasında maddi hasarlı trafik kazası tespit tutanağı düzenlenmiştir. Davalı, karşı aracın Z.. şirketidir. Davacı aracında meydana gelen hasar bedelinin tazmini istemiyle 14.6.2012 tarihinde bu davayı açmıştır.
Davalı vekili, süresinde verdiği cevap dilekçesinde zamanaşımı definde bulunarak davanın zamanaşımı nedeniyle reddini savunmuştur. Mahkemece, davalının zamanaşımı defi hakkında olumlu veya olumsuz hiçbir karar verilmemiştir.
Davacı tarafça, işbu davadan önce, Van 3.Asliye Hukuk Mahkemesinin 2009/419-2010/405 sayılı dosyasında 11.9.2009 tarihinde işbu davanın davalı G… Sigorta A.Ş ile karşı aracın sürücüsü (aynı zamanda işleteni olan) Y. B. hakkında aynı sebebe dayanarak 13.000 TL araç hasarının tahsili istemiyle maddi tazminat davası açılmış ise de; davacı tarafın davasını takip etmemesi nedeniyle HUMK’nun 409/5.maddesi gereğince 22.10.2010 tarihinde davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir. Davanın açılmamış sayılması kararı ile dava hiç açılmamış gibi, dava açılması ile kazanılan haklar ortadan kalkmış olur. Artık o dava sebebiyle zamanaşımının kesildiğinden bahsedilemez. 
Somut olayda; kaza tarihinden işbu davanın açıldığı 14.6.2012 tarihine kadar 2 yıllık zamanaşımı süresi geçmiştir. Bu durumda mahkemece, davalı vekilinin zamanaşımı definin kabulü ile davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken işin esasına girilerek yazılı olduğu biçimde davanın esastan reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyizi tirazının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, bozma sebebine ve şekline göre davacı vekilinin sair temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine 18.12.2014 gününde oybirliğiyle karar verildi. 

SÖZLEŞMENİN DEĞİŞEN KOŞULLARA UYARLANMASI

Hukukumuzda sözleşmeye bağlılık ilkesi(ahde vefa) gereğince taraflar, sözleşmeye bağlı olarak edimlerini yerine getirmekle yükümlüdür. Ancak ahde vefa ilkesinin, Türk Medeni Kanunu’nun 2. Maddesinde yer alan dürüstlük kuralına göre uygulanması gerekir. Sözleşme kurulduktan sonra hal ve şartlar değişebilir, sözleşmedeki denge bir taraf aleyhine olacak şekilde bozulabilir. Bu durumda dürüstlük kuralı gereği sözleşmenin yeni şartlara uyarlanması taraflarca istenebilir. Ahde vefa ilkesinin istisnasını işlem temelinin çökmesi teorisi oluşturur.

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 138. Maddesi, sözleşmenin değişen koşullara uyarlanma ilkesini aşırı ifa güçlüğü başlığı altında düzenlenmiştir. İlgili kanunun gerekçesinde söz konusu madde ve uygulama esası, işlem temelinin çökmesi teorisiyle açıklamıştır.

III. Aşırı ifa güçlüğü

TBK m. 138

Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır.

Türk Borçlar Kanunu’nun 138’inci maddesi Türk Borçlar Kanunu Tasarısı’nın 137’inci maddesine tekabül eder. 137’inci madde olarak hükmün gerekçesine de yer ayrılmalıdır: “818 sayılı Borçlar Kanununda yer verilmeyen, “III. Aşırı ifa güçlüğü” kenar başlıklı yeni bir maddedir. Tasarının tek fıkradan oluşan 137’nci maddesinde, aşırı ifa güçlüğü düzenlenmektedir. Bu yeni düzenleme, öğreti ve uygulamada sözleşmeye bağlılık (ahde vefa) ilkesinin istisnalarından biri olarak kabul edilen, işlem temelinin çökmesine ilişkindir. İmkânsızlık kavramından farklı olan aşırı ifa güçlüğüne dayanan uyarlama isteminin temeli, Türk Medenî Kanununun 2nci maddesinde öngörülen dürüstlük kurallarıdır.

Ancak, sözleşmenin değişen koşullara uyarlanması ya da dönme hakkının kullanılması, Tasarının 137’nci maddesinde belirtilen şu dört koşulun birlikte gerçekleşmesine bağlıdır:

 1. Sözleşmenin yapıldığı sırada, taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum ortaya çıkmış̧ olmalıdır.

 2. Bu durum, borçludan kaynaklanmamış̧ olmalıdır.

 3. Bu durum, sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirmiş olmalıdır.

4. Borçlu, borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olmalıdır.

Maddeye göre, uyarlamanın bütün koşulları gerçekleşmişse borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteyebilir. Bunun mümkün olmaması halinde borçlu, sözleşmeden dönebilir; sürekli edimli sözleşmelerde ise kural olarak, fesih hakkını kullanır”. [Dr. Özlem TÜZÜNER – Arş. Gör. Kerem Öz  * Aşırı İfa Güçlüğüne İlişkin İçtihat İncelemesi* syf. 428 dipnot 9.]

İşlem temelinin çökmesi kavramı altında değerlendirilen aşırı ifa güçlüğü, sözleşmenin yapılmasına temel oluşturan olguların, sözleşmenin kurulması sırasında tarafların öngöremeyecekleri, hesaba katmalarının beklenemeyeceği olağanüstü durumların ortaya çıkmasıyla esaslı şekilde değişmesini, sözleşmede edimler arasında kurulan dengenin alt üst olmasını, borçlu için sözleşme koşullarında borcun ifasının dürüstlük kuralına aykırı düşecek ölçüde ağırlaşmasını ifade etmektedir. [Havutçu Ayşe, “İfa Engelleri ve İfa Engellerine Bağlanan Hukuki Sonuçlar”, Prof. Dr. Cevdet Yavuz’a Armağan, İstanbul 2011, s. 335]

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 138. Maddesinde ve gerekçesinde yazan şartlar:

 Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülemeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durumun varlığı gerekmektedir.

Bu hükme göre sözleşme koşullarında meydana gelen değişiklik öngörülemez olmalıdır.
Uyarlamayı doğuran koşullar, sözleşmenin kurulmasından sonra meydana gelmiş olmalı ve hakimden uyarlamayı talep eden tarafın, sözleşmenin yapıldığı sırada gerçekleşen olayları öngörememiş ya da öngörülmesinin borçludan beklenemeyecek olması gerekir. Hakim olayda neyin öngörülebilir neyin öngörülemez olduğunu değerlendirirken tarafların ve somut koşulların durumuna bakar.

• Durumun Borçludan Kaynaklanmamış Olması

Buna göre beklenmeyen olağanüstü bir durumun, uyarlama isteyen taraftan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkması gerekmektedir. Taraflar olağanüstü durumun meydana gelmesi için çaba sarf etmişlerse uyarlama talebinde bulunamayacaklardır.

• Tarafların Yüklendikleri Edimler Arasındaki Dengenin Dürüstlük Kuralına Aykırı Şekilde Borçlu Aleyhine Aşırı Ölçüde Bozulmuş Olması

Sonradan meydana gelen ve sözleşmenin koşullarında değişiklik yaratan olay, edimler arası eşitlik ve dengeyi önemli ölçüde bozmuş olmalı ve edimler arasında objektif yönden ağır bir oransızlık meydana gelmiş olmalıdır. Meydana gelen öngörülemez olayların sözleşmenin devamını zora sokması gerekmekte sözleşmenin aynı şekilde devam etmesinde uyarlama talep eden taraf açısından fayda bulunmaması gerekmektedir.

• Borçlu Edimini Henüz İfa Etmemiş veya İfanın Aşırı Ölçüde Güçleşmesinden Doğan Haklar Saklı Tutularak İfa Edilmiş Olması

Hakimden uyarlama talep edecek taraf madde hükmüne göre edimini henüz ifa etmemiş olmalıdır. Eğer uyarlama taraf edecek taraf sözleşmede meydana gelen öngörülemez koşullara rağmen edimini ifa etmişse artık uyarlama söz konusu olmayacaktır. Çünkü bu durum edimin ifa edilmesinde dürüstlük kuralına aykırı olacak bir güçlüğün söz konusu olmadığını gösterecektir. Ancak uyarlama talep edecek taraf sözleşmeden kaynaklanan edimini ifa ederken bir ihtirazı kayıt koymuşsa ifanın aşırı ölçüde güçlenmesinden doğan haklarını saklı tutmuş sayılacaktır.

Bu şartların oluşması durumunda borçlu hakimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanması talep edebilir. Bunun mümkün olmaması halinde sözleşmeden dönebilir, sürekli edimli sözleşmelerde ise fesih hakkını kullanır.  

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 17.09.1997 tarihli kararında:

“…Ahde vefa ilkesine göre; sözleşme yapıldığı andaki gibi aynen uygulanmalı ve hükümlerine riayet olunmalıdır. Sözleşmeye bağlılık ilkesi hukuki güvenlik, doğruluk ve dürüstlük kuralının bir gereği olarak, sözleşme hukukunun temel ilkelerinden biridir. Karşılıklı edimleri içeren sözleşmelerde, edimler arasında mevcut olan denge şartların olağanüstü değişmesiyle büyük ölçüde tarafların biri aleyhine katlanılamayacak derecede bozulabilir.

Buna göre akit yapıldığı sırasında mevcut bulunan şartlar önemli surette değişmişse, artık taraflar sözleşme ile bağlı olmamalıdır. Bu görüş doktrinde “Emprevizyon Teorisi” adıyla anılır. (Tekinay/-Akman/Burcuoğlu/Altop, Tekinay Borçlar Hukuku, Genel Hükümler 7.Bası.İst. 1993 sh: 1005) İşte edimler arasındaki dengeyi aşırı derece bozan olağanüstü haller harp, ülkeyi sarsan ekonomik krizler, enflasyon grafiğindeki olağanüstü yükselmeler, şok devalüasyon, para değerinin önemli ölçüde düşmesi gibi hallerde sözleşmeye bağlılık ile sözleşme adaleti ilkeleri arasında bir çelişki hasıl olur ve artık sözleşmeye sıkı sıkı bağlı kalma adalet, hakkaniyet ve objektif hüsnüniyet (MK. Md.2/2) kaidelerine aykırı bir durum yaratır hale gelir. Bu adaletsiz sonuçları bertaraf etmek için, bugün İsviçre-Türk Hukuku’nda çoğunlukla dayanılan esas, dürüstlük kuralı uyarınca çözüm bulunmasıdır. Karşılıklı edimleri içeren sözleşmelerde edimler arasındaki dengenin, olağanüstü değişmeler yüzünden alt üst olması, borcun ifasını güçleştirmesi ve belki de imkansız hale gelmesi durumunda “işlem temelinin çökmesi” gündeme gelir. Bu gibi hallerde emprevizyon veya Clausula Rebus Sic Stantibus kuramı çerçevesinde kurulmuş olan bir sözleşmede değişikliklerin yapılması için hakimin sözleşmeye müdahalesi istenebilecektir. Hakim bu gibi hallerde ya sözleşmeyi ortadan kaldıracak ya da sözleşme koşullarının olağanüstü olgulara uyarlanmasına ve böylece sözleşmede bozulmuş olan dengeyi yeniden sağlayacaktır. Öğreti ve uygulamada tarafların yaptığı akitte, önceden açık veya kapalı olarak koşulların olağanüstü ölçüde değişmesi işlem temelinin kısmen veya tamamen çökmesi halinde, adalet, doğruluk ve dürüstlük kurallarına dayanarak “Akdi Uyarlama” benimsenmiştir.(Bkz. Kemal Tahir Gürsoy, Hususi Hukukta Clausula Rebus Sic Stantibus, Emprevizyon Nazariyesi 1950, sh: 50 vd, Kemalettin Birsen, Medeni Hukuk Desleri, 1945 sh: 73 vd; Ferit Hakkı Saymen, Türk Medeni Hukuk Cilt 1, Umumi Prensipler, 1948, sh; 284 vd, Borçlar Hukuku Tekinay/Akman/Burcuoğlu/Altop 7. Bas, İst 1993 sh: 1005, M. Kemal Oğuzman Borçlar Hukuku Dersleri cilt 1,4. Bası İst, 1987 sh; 123, İbrahim Kaplan Hakimin sözleşmenin müdahalesi, sözleşmenin yorumu, sözleşmenin tamamlanması, sözleşmenin değişen hal ve şartlara uyarlanması Ank 1987 sh: 113 ve 114, Hatemi/Serozan/Arpacı, Borçlar Hukuka Özel Bölüm İst. 1992 sh: 186 vd, Hukukta Beklenmeyen Hal ve Uyarlama, Prof. Dr. Haluk Burcuoğlu İst. 1995 Sh: 4 vd, Y.H.G.K’nun 3.2.1998 gün Esas No : 1987/11 – 411 K.1988/66, Y.H.G.K.’nun 1.7.1992 gün Esas No : 1992/13 – 360 K.1992/425, Y.13.H.D.’nin 6.4.1995 gün Esas No : 1995/145 Karar No : 1995/3339 sayılı içtihatları) Sırası gelmişken hemen belirtelim ki; bu davalarda hakimin göz önünde tutacağı temel esaslar genel hatları ile şunlar olabilir. Sözleşmeye bağlılık ve saygı esastır, uyarlama daima yardımcı çözüm olarak düşünülmelidir. Karar verilirken sözleşmeye yönelik ve bağlantılı değerlendirmeler yapılmalı, özellikle tarafların farazi iradeleri yani taraflar sözleşmede açık kalmış hukuki meseleyi sözleşmenin  kadı sırasında düzenlemiş olsalardı doğru ve menkul düşünen taraflar olarak neyi kararlaştırabileceklerinin tespitine önem verilmelidir…” (E:1997/11460 K:1997:651 KT: 17.09.1997)

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 12.11.2014 tarihli kararında:

“…Türkiye’de yıllardan beri ekonomik paketler açılmakta, ancak istikrarlı bir ekonomiye kavuşamamaktadır. Devalüasyonların ülkemiz açısından önceden tahmin edilemeyecek bir keyfiyet olmadığı, kur politikalarının her an değişebileceği bir gerçektir. Devalüasyon ve ekonomik krizlerin aniden oluşmadığı, piyasadaki belli ekonomik darboğazlardan sonra meydana geldiği bilinmektedir. Ülkemizde 1958 yılından beri devalüasyonlar ilan edilmekte sık sık para ayarlamaları yapılmakta,Türk parasının değeri dolar ve diğer yabancı paralar karşısında düşürülmektedir. Ülkemizdeki istikrarsız ekonomik durum davacı tarafından tahmin olunabilecek bir keyfiyettir…”(E:2014/1614 K:2014/900 KT: 12.11.2014)

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 17.11.2003 tarihli kararında:

“…Davacı tacirin ekonomik kriz işaretlerinin ortaya çıktığı bir dönemde yabancı para üzerinden kira sözleşmesi yapması nedeniyle basiretli bir tacir gibi davranmadığı sonucuna varılmalıdır. TTK’nın 18/1. maddesinde A.Ş.’lerin tacir oldukları açıklanmıştır. Aynı Yasa’nın 20/II. maddesine göre de her tacirin ticaretine ait faaliyetlerinde basiretli bir iş adamı gibi hareket etmesi gerekir. Basiretli bir iş adamı gibi davranma yükümü aslında objektif bir özen ölçüsü getirmekte ve tacirin ticari işletmesiyle ilgili faaliyetlerinde, kendi yetenek ve imkanlarına göre ondan beklenebilecek özeni değil, aynı ticaret dalında faaliyet gösteren tedbirli, öngörülü bir tacirden beklenen özeni göstermesinin gerekli olduğu kabul edilmektedir. Gerekli tedbirleri almadan sözleşme yapan ve borç altına giren tacirin alabileceği tedbirle önleyebileceği bir imkansızlığa dayanması kabul edilebilecek bir durum değildir. Ülkemizde 1958 yılından beri devalüasyonlar ilan edilmekte, sık sık para ayarlamaları yapılmakta, Türk parasının değeri dolar ve diğer yabancı paralar karşısında düşürülmektedir. Dolayısıyla ülkemizdeki istikrarsız ekonomik durum tacir olan taraflarca tahmin olunabilecek bir keyfiyettir. Somut olayda uyarlamanın koşullarından olan öngörülmezlik unsuru oluşmamıştır…”(E:2003/3979 K:2003/10988 KT:17.11.2003)

Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 17.12.2015 tarihli kararında:

“…Sözleşmenin edimleri arasındaki dengeyi bozan olağanüstü hallere harp, ülkeyi sarsan ekonomik krizler, enflasyon grafiğindeki aşırı yükselmeler, şok devalüasyon, para değerinin Önemli ölçüde düşmesi gibi, sözleşmeye bağlılığın beklenemeyeceği durumlar örnek olarak gösterilebilir.
Karşılıklı sözleşmelerde edimler arasındaki dengenin olağanüstü değişmeler yüzünden alt üst olması, borcun ifasını güçlendirmesi durumunda “işlem temelinin çökmesi” gündeme gelir, işte bu bağlamda hakim, somut olayın verilerine göre alacaklı yararına borçlunun edimini yükseltmeye veya borçlu yararına onun tamamen veya kısmen edim yükümlülüğünden kurtulmasına karar verilebilir ve müdahale ederek sözleşmeyi değişen koşullara uyarlar.

Her talep vukuunda sözleşmeyi değişen hal ve şarlara uydurmak mümkün değildir. Aksi halde özel hukuk sistemimizde geçerli olan “irade özgürlüğü” “sözleşme serbestisi” ve “sözleşmeye bağlılık” ilkelerinden sapma tehlikesi ortaya çıkar. Sözleşmeye müdahale müessesi istisnai tali (ikinci derecede) yardımcı niteliktedir.

Sözleşme kurulduktan sonra ifası sırasında ortaya çıkan olaylar olağan üstü ve objektif nitelikte olmalıdır. Yine değişen hal ve şartlar nedeni ile tarafların yüklendikleri edimler arasındaki denge aşırı ölçüde ve açık biçimde bozulmuş olması şarttır. Uyarlama isteyen davacı fevkalade hal ve şartların çıkmasına kendi kusuru ile sebebiyet vermemelidir. Değişen hal ve şartlar taraflar bakımından önceden öngörülebilir; beklenebilir; olağan ve hesaba katılabilen nitelikte olmamalı veya olaylar, öngörülebilir olmakla beraber bunların sözleşmeye etkileri kapsam ve biçim bakımından bu derece tahmin edilmemelidir.

Somut olayda; Davada dayanılan ve hükme esas alınan 01.02.2011 başlangıç tarihli 3 yıl süreli kira sözleşmesine ilişkin uyuşmazlık bulunmamaktadır. Kira sözleşmesinde kira parası aylık 3000,00-TL olarak belirlemiş, sözleşmenin 4. maddesinde artış hükmünün ‘’her yıl dönem başı %10 oranında artırım ve 3 yılın sonunda ise sözleşmenin devam edip etmeyeceği, artış miktarları ve kira süresi hakkında yeniden görüşülüp belirleneceği’’ kararlaştırılmıştır. Kira bedelinin indirilmesi talep edilen dönemde yukarda anlatıldığı gibi ekonomik koşullarda olağanüstü değişmeler olmaması, işlem temelinin çökmesi ile ilgili bir delil sunulmaması, yine kiralananın bulunduğu semte özgü ekonomik koşullarda olağandışı bir değişiklik yaşanmaması karşısında uyarlama koşullarının gerçekleşmediği anlaşıldığından bu nedenle kira bedelinden indirim istenemeyeceğinden davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde kira bedelinden indirim yapılması doğru değildir…”(E:2015/997
K:2015/11223 KT:17.12.2015)

Sonuç olarak; aslolan sözleşme serbestisidir. Genel kaide, hakimin tarafların iradesine saygı duyarak sözleşmeye mümkün olduğu kadar az müdahale etmesidir. Ancak sözleşme kurulduktan sonra öyle olaylar meydana gelir ki, sözleşmenin aynen ifası taraflardan biri için ağır sonuçlar doğurabilir. Bu durumda yukarıda belirtilen şartların gerçekleşmesi halinde, sözleşmenin değişen koşullara uyarlanması hakimden istenebilecektir.

                                                                                   Stj. Av. Ahmet GÜLLÜK & Av. Selçuk ENER

KIYMET TAKDİRİNE İTİRAZ EDENİN YATIRMASI GEREKEN MASRAF MAHKEMECE BELİRLENMEMİŞSE İHALENİN FESHİ SIRF BU SEBEPLE İSTENEBİLİR

T.C. YARGITAY
12.Hukuk Dairesi

Esas: 2008/2117
Karar: 2008/4720
Karar Tarihi: 13.03.2008

Dava: Mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

Karar: Borçlu vekili icra mahkemesine yaptığı 23.07.2007 tarihli başvurusunda, kıymet taktirine itiraza ilişkin icra mahkemesinin ret kararının doğru olmadığını ve sair şikayet nedenlerini ileri sürerek İstanbul 10. İcra Müdürlüğü’nün 2006/86 talimat sayılı dosyasından yapılan 16.07.2007 tarihli taşınmaz ihalesinin feshini talep etmiştir. Olayda uygulanması gereken İİK.’nun 134/2. maddesi uyarınca <…İhalenin feshi talebi üzerine tetkik mercii talep tarihinden itibaren yirmi gün içinde duruşma yapar ve taraflar gelmeseler bile icap eden kararı verir.>

Öte yandan, kıymet takdirine itiraz üzerine verilen kararlar kesin olmakla birlikte anılan hükümler ihalenin feshi aşamasında incelenebilir. Borçlunun kıymet takdirine itirazının İstanbul 2. icra Mahkemesi’nin 09.04.2007 tarih ve 2007/513-749 sayılı kararı İİK.’nun 128/a maddesi uyarınca 7 günlük sürede masraf yatılmadığından reddedildiği anlaşılmaktadır. İİK.’nun 128/a-1. maddesi son cümlesinde (şikayetin tarihinden itibaren yedi gün içinde gerekli masraf ve ücretin mahkeme veznesine yatırılması halinde yeniden bilirkişi incelemesi yaptırılabilir.) hükmüne yer verilmiştir. Bu hükmün uygulanabilmesi için borçlunun yatırması gereken miktarın mahkemece belirlenmiş olması gereklidir.

Bu durumda mahkemece İİK.’nun 134/2. maddesi uyarınca duruşma açılıp, taraf teşkili sağlandıktan ve delilleri toplandıktan ve özellikle kıymet takdirine itiraza ilişkin İstanbul 2. İcra Mahkemesi’nin 09.04.2007 tarih ve 2007/513-749 sayılı kararı yukarıda yapılan açıklamalar doğrultusunda değerlendirildikten sonra oluşacak sonuca göre ihalenin feshi istemi hakkında bir karar verilmesi gerekirken, evrak üzerinde ve eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.

Sonuç: Borçlu vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK 366 ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, 11.03.2008 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)

HAKSIZ FİİLDEN KAYNAKLANAN TAZMİNAT

T.C.

YARGITAY

7. HUKUK DAİRESİ

E. 2009/4902

K. 2009/5522

T. 24.11.2009

.

DAVA : Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen hükmün Yargıtay’ca incelenmesi davacı tarafından istenilmekle, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dosya incelendi, dosyada belgeler okundu. Tetkik Hakiminin açıklamaları dinlendi. Gereği görüşüldü:

KARAR : Dava haksız fiilden kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir.

Mahkemece, davalı İSKİ yönünden yargı yolu bakımından davaya bakmakla görevli olmadığı gerekçe gösterilerek davanın görev yönünden reddine karar verilmiş ise de, varılan sonuç davanın niteliğine ve tarafların sıfatına uygun düşmemiştir.

Türk Ticaret Kanunu’nun 18. maddesi hükmünde, kendi kuruluş kanunları gereğince hususi hukuk hükümleri dairesinde idare edilmek veya ticari şekilde işletilmek üzere Devlet, Vilayet, Belediye gibi kamu tüzel kişilikleri tarafından kurulan teşekkül ve müesseselerin dahi tacir sayılacakları belirtilmiş, aynı Kanunun 12/11 maddesi hükmünde de; su, gaz, elektrik dağıtım, telefon, radyo ile haberleşme ve yayın yapma gibi işlerle uğraşan müesseselerin ticarethane sayılacakları hükme bağlanmıştır.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin su ve kanalizasyon hizmetlerini yürütmek ve bu amaçla gereken her türlü tesisi kurmak, kurulu olanları devralmak ve bir elden işletmek üzere, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı, müstakil bütçeli, kamu tüzel kişiliğini haiz bir kuruluş olarak 2560 Sayılı Kanun’la kurulmuş olan davalı İSKİ Genel Müdürlüğü’nün anılan Kanun hükümlerine göre Genel Kurul, Yönetim Kurulu, Denetçiler ve Genel Müdürlükten oluşan organları vasıtasıyla yönetilmesi, yıllık faaliyet ve yatırımlarının bilançolarla belirlenip, bütçesinin Kamu İktisadi Teşekküllerinde uygulanan bütçe formülüne göre düzenlenmesi ve genel kurul onayına sunulması, yönetim ve denetim kurullarının Genel Kurul kararıyla ibra edilmesi, işlemlerinin 2886 sayılı Devlet İhale, 1050 sayılı Muhasebei Ummiye Kanunları ile bunların ek ve tadillerine tabi olmaması, alım, satım ve ihalelerinde uygulanacak esas ve usullerin ayrı bir yönetmelikle belirlenmesi dikkate alındığında özel hukuk hükümlerine göre idare edilen bir kamu kuruluşu olduğunu kabul etmek gerekir.

Yukarıda açıklanan hükümler dikkate alındığında, tacir sayılan ve faaliyetlerini özel hukuk hükümlerine göre yürüten davalı İSKİ Genel Müdürlüğü aleyhine açılacak davaların adli yargı yerinde görülmesi gerektiği kuşkusuzdur. Verilen hizmetin kamu hizmeti olması bu olguyu değiştirecek bir neden değildir.

SONUÇ : Hal böyle olunca, mahkemece yukarıda açıklanan maddi ve hukuki olgular dikkate alınarak, davalı İSKİ yönünden de davanın esası hakkında bir karar verilmesi gerekirken yazılı bir şekilde hüküm kurulması isabetsiz, davacı tarafın temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde görüldüğ ünden kabulü ile hükmün BOZULMASINA, bozma nedenine sair temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, peşin ödenen 82,80.-TL. harcın istek halinde davacı tarafa iadesine, 24.11.2009 gününde oybirliğiyle karar verildi.

FAZLA ÇALIŞMA ÜCRETİ ALACAĞINDA TAKDİRİ İNDİRİM SINIRI

T.C.
YARGITAY
9. HUKUK DAİRESİ
E. 2017/6387
K. 2018/8929
T. 17.4.2018

DAVA : Davacı, fazla mesai ücreti alacağının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

Yerel mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Hüküm süresi içinde taraflar avukatlarınca temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : A-) Davacı İsteminin Özeti:

Davacı vekili, davacının davalı şirketin Bursa şubesinde 09.04.2007-10.09.2013 tarihleri arasında çalıştığını, normal mesainin 08:30-18:00 saatleri arasında olmasına rağmen ara dinlenmesi yapmaksızın akşam en erken mesaisinin saat 21:00/21:30’da sona erdiğini, fazla mesai ücretlerinin ödenmediğini ileri sürerek fazla mesai ücreti alacağını istemiştir.

B-) Davalı Cevabının Özeti:

Davalı vekili,davacının iddia ettiği şekilde bir fazla mesai yapmasının hayatın olağan akışına aykırı olduğunu, davacının hizmet sözleşmesinin ücret başlıklı 8.maddesiyle günlük 3 saate kadar yapılacak fazla mesailerin ve hafta tatili çalışmalarının ücretine dahil olduğunu kabul ettiğini, bunların haricinde aylık brüt ücret dışında kalan ve davacının belirli dönemlerde işin gereği olarak yapmış olduğu fazla mesailerin dahi eksiksiz olarak ödendiğini veya davacıya izin kullandırıldığını, bordrolarda fazla mesailere karşılık alacak ödemelerinin belirtildiğini, davacının bordroları ihtirazı kayıtsız olarak imzaladığını, davacının talebinin zamanaşımına uğradığını savunarak, davanın reddini istemiştir.

C-) Yerel Mahkeme Kararının Özeti:

Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak,davalı işyerinde çalıştığı dönemde fazla mesai yaptığı ancak davacının izin, mazeret ve hastalık gibi sebeplerle çalışamayacağı günler olabileceği gerekçesiyle hesaplanan fazla mesai alacağından %50 oranında taktiri indirim yapılarak davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

D-) Temyiz:

Kararı taraflar temyiz etmiştir.

E-) Gerekçe:

1-) Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre davalının tüm, davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2-) Fazla çalışmaların uzun bir süre için hesaplanması ve miktarın yüksek çıkması halinde Yargıtay’ca son yıllarda karineye dayalı makul indirim (taktiri indirim) yapılması gerektiği istikrarlı uygulama halini almıştır. Yapılacak indirim, işçinin çalışma şekline ve işin düzenlenmesine ve hesaplanan fazla çalışma miktarına göre takdir edilmelidir. Hakkın özünü ortadan kaldıracak oranda bir indirime gidilmemelidir (Yargıtay 9.HD. 21.03.2012 gün, 2009/48913 E, 2012/9400 K)

Somut uyuşmazlıkda, davacının fazla çalışma yaptığı tanık beyanlarına göre belirlenmiş olup hesaplanan fazla mesai alacağından hastalık, mazeret, izin, hafta tatili gibi sebeplerle zaman zaman çalışma yapamaması olasılığı karşısında takdiri indirim yapılması yerinde ise de, hakkın özünü etkileyecek şekilde % 50 oranında fazla indirim yapılması isabetsizdir. Mahkemece hakkın özünü etkilemeyecek oranda daha makul bir indirime gidilmelidir.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın, yukarda yazılı sebepten dolayı BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istenmesi halinde ilgiliye iadesine, 17.04.2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

270 SAATLİK FAZLA ÇALIŞMANIN DA ÜCRETE TABİ OLDUĞUNUN KABULÜ GEREKİR

T.C.

YARGITAY

7. HUKUK DAİRESİ

E. 2013/15738

K. 2014/2397

T. 5.2.2014

DAVA : Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen hükmün Yargıtay’ca incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldı, dosya incelendi, gereği görüşüldü:

KARAR : 1-Dosyadaki yazılara, hükmün Dairemizce de benimsenmiş bulunan yasal ve hukuksal gerekçeleriyle dayandığı maddi delillere ve özellikle bu delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, davalı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki temyiz itirazlarının reddine

2-Davacı, iş aktinin hiçbir gerekçe gösterilmeden 4857 sayılı İş Kanununun 25/2.h maddesine göre feshedildiğini, her gün sabah 07:00’den akşam 19:00’a kadar çalıştığını, cumartesi ve pazar çalıştığını, her gün 4 saat fazla mesai yaptığını ileri sürerek kıdem ve ihbar tazminatı ile fazla çalışmave yıllık izin ücretinin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı, davacının hizmet aktine aykırı davranışlarda bulunması, mesai saatlerinde izinsiz olarak işyerini terketmesi, tedbirsiz davranarak işyerine ait araca zarar vermesi nedeniyle haklı gerekçeyle işten çıkarıldığını, müvekkili ile davacı arasında 01.01.2010 tarihinde belirli süreli iş akti imzalandığını, belirli süreli iş akti devam ederken işveren tarafından haklı nedenle fesih halinde kıdem ve ihbar tazminatı talep edilemeyeceğini, davacının yıllık izin ücreti ve fazla mesai alacağının bulunmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, davanın kısmen kabulüne, birleşen davanın derdestlik nedeni ile reddine karar verilmiştir.

Fazla çalışma ücretlerinin hesabı konusunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmaktadır.

Fazla çalışmaların aylık ücret içinde ödendiğinin öngörülmesi ve buna uygun ödeme yapılması halinde, yıllık 270 saatlik fazla çalışma süresinin ispatlanan fazla çalışmalardan indirilmesi gerekir.

Somut olayda,01.01.2010 tarihinde taraflar arasında imzalanan sözleşmenin 2. Maddesine göre, işçinin ücretine aylık kanuni fazla mesai ücreti de dahildir.

Mahkemece hükme esas alınan 12.4.2012 tarihli bilirkişi raporunda davacının 1.1.2010-21.9.2010 tarihleri arasında toplam 324 saat fazla çalışma yapıldığının kabulüyle hesaplama yapılmıştır

Bu durumda iş sözleşmesinin imzalandığı tarih olan 1.1.2010 ile iş akdinin sona erdiği 21.09.2010 tarihleri arasında (324 saat-270 saat)=54 saat fazla çalışma saati üzerinden hesaplama yapılarak sonuca varılması gerekirken sözleşmedeki bu madde gözardı edilerek yazılı şekilde karar verilmiş olması hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

O halde davalı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve karar bozulmalıdır.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı nedenlerle BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde davalıya iadesine, 05.02.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

İCRA TAKİBİ BAŞLADIKTAN SONRA İHTİYATİ HACZİN KALDIRILMASI İCRA HUKUK MAHKEMESİNDEN İSTENİR

T.C.

YARGITAY

9. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/4891

K. 2012/3111

T. 13.2.2012

DAVA : Davacı vekili, davacının Üsküdar 4. İş Mahkemesinin 2011/1 Esas, 2011/239 karar sayılı ilamı ile işçilik alacaklarının belirlendiğini, borçlu şirketin borcu ödemekten kaçınmaya çalışmasından dolayı alacaklarının tahsilinin tehlike altında olduğunu, alacağın tahsili için borçlunun borca yetecek kadar taşınır ve taşınmaz malları ile 3. kişideki hak ve alacaklarına İİK’nun 257. maddesi uyarınca ihtiyati haciz konulmasına karar verilmesini istemiştir.

Dosya üzerinde yapılan inceleme sonunda, işçilik alacaklarının kesinleşmeyen karara dayandığı, işçi alacağı olması ve ilama dayanması nedeni ile teminat olmaksızın istemin kabulüne karar verilmiştir.

Davalı vekilinin tehiri icra kararı için icra dosyasına teminat mektubu koyduklarını, alacağın tamamının garanti altında olduğu ve ihtiyati haczin kaldırılması istemi ile yaptığı itiraz üzerine duruşmalı olarak yapılan yargılama sonunda, takibe konu alacağın teminat altına alındığı gerekçesi ile İİK.’nun 259/2 maddesi uyarınca itirazın kabulüne ve ihtiyati haciz kararının kaldırılmasına karar verilmiştir.

Davacı vekili, ihtiyati haciz kararının kaldırılması kararını 6100 sayılı HMK’nun geçici 3/1 maddesi uyarınca süresinde kanun yoluna getirmiş olup, Dairemizin Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 341, geçici 3 ve İcra İflas Kanunu’nun 265/son maddeleri uyarınca kanun yoluna tabi ihtiyati haczin kaldırılması kararını denetleme görevi olduğu anlaşılmakla dava dosyası için Tetkik Hakimi B. Kar tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : İcra İflas Kanunu’nun 257. Maddesine göre “Borçlunun muayyen yerleşim yeri yoksa veya borçlu taahhütlerinden kurtulmak maksadıyla mallarını gizlemeğe, kaçırmağa veya kendisi kaçmağa hazırlanır yahut kaçar ya da bu maksatla alacaklının haklarını ihlal eden hileli işlemlerde bulunursa, rehinle temin edilmemiş ve vadesi gelmiş bir para borcunun alacaklısı, borçlunun yedinde veya üçüncü şahısta olan taşınır ve taşınmaz mallarını ve alacaklarıyla diğer haklarını ihtiyaten haczettirebilir”. Aynı kanunun takip eden 258. Maddesinde ise, “ihtiyati hacze 50 nci maddeye göre yetkili mahkeme tarafından karar verileceği, alacaklı alacağı ve icabında haciz sebepleri hakkında mahkemeye kanaat getirecek deliller göstermeğe mecbur olduğu belirtilmiş, 265 maddesinde de “borçlunun kendisi dinlenmeden verilen ihtiyati haczin dayandığı sebeplere, mahkemenin yetkisine ve teminata karşı; huzuriyle yapılan hacizlerde haczin tatbiki, aksi halde haciz tutanağının kendisine tebliği tarihinden itibaren yedi gün içinde mahkemeye müracaatla itiraz edebileceği, itiraz üzerine verilen karara karşı istinaf yoluna başvurulabileceği, Bölge adliye mahkemesinin bu başvuruyu öncelikle inceleyeceği ve verdiği kararın kesin olduğu” düzenlenmiştir.

İhtiyati haciz kararı vermede yetkili ve görevli mahkeme İcra ve İflas Kanunu’nun 50. maddesinde düzelenmiş olup buna göre “Para veya teminat borcu için takip hususunda Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun yetkiye dair hükümleri kıyas yolu ile tatbik olunur”.

Dava tarihinde yürürlükte ve kıyasen uygulanacak olan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ise 290. maddesinde ise açıkça “İhtiyati tedbirin, dava açılmadan önce, esas hakkında görevli ve yetkili olan mahkemeden; dava açıldıktan sonra ise ancak asıl davanın görüldüğü mahkemeden talep edileceği” belirtilmiştir.

Keza, İİK’nun 266. Maddesi uyarınca “Borçlu, para veya mahkemece kabul edilecek rehin veya esham yahut tahvilat depo etmek veya taşınmaz rehin yahut muteber bir banka kefaleti göstermek şartı ile ihtiyati haczin kaldırılmasını mahkemeden isteyebilir. Takibe başlandıktan sonra bu yetki, icra mahkemesine geçer”.

İcra Hakimliğinin görevi, talebin İİK.nun 266. maddesinde yazılı olan ihtiyatı haczin teminat karşılığında kaldırılmasına yönelik olması halinde ve takibe başlanmasından sonra ileri sürülmesi haline münhasırdır.

Dosya içeriğine göre davacı vekili, davalı borçlu işverenin taşınır ve taşınmaz malları ile üçüncü kişilerdeki hak ve alacaklarına davacının kesinleşmeyen işçilik alacaklarının belirlenen miktarı kadar ihtiyati haciz konmasına karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece bu istek kabul edilmiştir. Ancak ihtiyati haciz isteyen davacı işçi vekili aracılığı ile itiraz eden davalı işveren aleyhine 05.10.2011 tarihinde icra takibine başlamış ve 12.10.2011 tarihinde de alınan ihtiyati haciz kararının uygulanmasını talep etmiştir.

İtiraz eden davalı işveren vekili, icra takibi aşamasında, icra dosyasına teminat koyduklarını belirterek ihtiyati haczin kaldırılmasını istemiştir.

İtiraz İİK.nun 266. maddesinde yazılı olan ihtiyati haczin teminat karşılığında kaldırılmasına yönelik olup, takibe başlanmasından sonra ileri sürüldüğünden, yetkili ve görevli mahkeme anılan madde uyarınca icra Hukuk Mahkemesi’dir.

Mahkemece itirazın kaldırılmasına yönelik uyuşmazlığı çözümlenmesi için dosyanın yetkili ve görevli Üsküdar İcra Mahkemesine gönderilmesi gerekirken, görevsizlik kararı yerine yazılı şekilde ihtiyati haczin kararının kaldırılmasına karar vermesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı nedenden dolayı BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine 13.02.2012 tarihinde İİK.’nun 265. Maddesi uyarınca kesin olarak, 13.02.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

TACİRLER ARASINDAKİ SÖZLEŞMEYİ MÜTESELSİL KEFİL OLARAK İMZALAYAN KİŞİ SÖZLEŞMEDEKİ YETKİ KAYDIYLA DA BAĞLIDIR

Yargıtay 19. Hukuk Dairesi

Esas No:2014/11550, Karar No:2015/1636

MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi

Taraflar arasındaki ihtiyati haciz kararına itirazın incelenmesi sonunda kararda yazılı nedenlerden dolayı itirazın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde ihtiyati haciz isteyen vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

– K A R A R –

İhtiyati haciz isteyen vekili, çek, fatura ve … sözleşmesine istinaden ihtiyati haciz talebinde bulunmuş, istem uygun görülerek, mahkemece ihtiyati haciz kararı verilmiştir.
İhtiyati hacze itiraz edenler vekili, müvekkillerinin yerleşim yerinin … olduğunu belirterek, yetkisizlik nedeniyle ihtiyati haczin kaldırılmasını talep etmiştir.
Mahkemece, ihtiyati haiz kararının çek ve … sözleşmesi ile alacak bildirim formu ve faturaya dayalı olarak verildiğini, çekin keşide yeri …. ve muhatap bankanın da … olması nedeniyle çeke göre mahkemenin yetkili olmadığı, ancak …. sözleşmesindeki yetki şartının bu sözleşmenin tarafı olan …. İnş. Ltd. Şti’ni bağlayacağı, sözleşmeye kefil olan ve aynı zamanda çekte ciranta konumunda bulunan … bakımından ise HMK’nun 17. maddesi uyarınca yetki sözleşmesinin tacir sıfatının bulunmaması nedeniyle geçersiz olduğu gerekçesiyle itiraz eden borçlu … bakımından yetki itirazının kabulü ile ihtiyati haczin kaldırılmasına, diğer borçlular yönünden yetki itirazının sözleşmedeki yetki şartı nedeniyle reddine karar verilmiş, kararı ihtiyati haciz isteyen vekili temyiz etmiştir.
Taraflar arasındaki 2.7.2013 tarihli …. sözleşmesinin 29’uncu maddesinde … mahkemelerinin yetkili olacağı öngörülmüştür. Yetki kaydı, müteselsil kefil sıfatıyla sözleşmeyi imzalayan … tacir olmasa bile, tacirler arasındaki yetki sözleşmesi 6102 sayılı TTK’nun 7.maddesinde öngörülen teselsül karinesinedeniyle muteriz …’ı bağlar. Bu durumda sözleşmenin 29’uncu maddesi uyarınca İstanbul mahkemelerinin yetkili olduğu gözetilmeden, yetki itirazının kabulü ile … hakkındaki ihtiyati haczin kaldırılmasına karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenle kararın BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde iadesine, 10.02.2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.

AYIPLI MAL VEYA AYIPLI HİZMET KARŞISINDA TÜKETİCİNİN SAHİP OLDUĞU HAKLAR

Ayıplı mal, tüketiciye teslimi anında, taraflarca kararlaştırılmış olan örnek ya da modele uygun olmaması ya da objektif olarak sahip olması gereken özellikleri taşımaması nedeniyle sözleşmeye aykırı olan malı ifade etmektedir.

Satıcı, malı satış sözleşmesine uygun olarak tüketiciye teslim etmekle yükümlüdür. Satıcı, kendisinden kaynaklanmayan reklam yoluyla yapılan açıklamalardan haberdar olmadığını ve haberdar olmasının da kendisinden beklenemeyeceğini veya yapılan açıklamanın içeriğinin satış sözleşmesinin inikadı anında düzeltilmiş olduğunu veya satış sözleşmesi kurulma kararının bu açıklama ile nedensellik bağı içinde olmadığını ispatladığı takdirde açıklamanın içeriği ile bağlı olmaz.

Teslim tarihinden itibaren altı ay içinde ortaya çıkan ayıpların, teslim tarihinde var olduğu kabul edilir. Bu durumda malın ayıplı olmadığının ispatı satıcıya aittir. Tüketicinin, sözleşmenin kurulduğu tarihte ayıptan haberdar olduğu veya haberdar olmasının kendisinden beklendiği hâllerde, sözleşmeye aykırılık söz konusu olmaz.

Satışa sunulacak ayıplı mal üzerine ya da ambalajına, üretici, ithalatçı veya satıcı tarafından tüketicinin kolaylıkla okuyabileceği şekilde malın ayıbına ilişkin açıklayıcı bilgiyi içeren bir etiket konulur.

Malın ayıplı olduğunun anlaşılması durumunda tüketici;

a) Satılanı geri vermeye hazır olduğunu bildirerek sözleşmeden dönme,

b) Satılanı alıkoyup ayıp oranında satış bedelinden indirim isteme,

c) Aşırı bir masraf gerektirmediği takdirde, bütün masrafları satıcıya ait olmak üzere satılanın ücretsiz onarılmasını isteme,

ç) İmkân varsa, satılanın ayıpsız bir misli ile değiştirilmesini isteme seçimlik haklarından birini kullanabilir. Satıcı, tüketicinin tercih ettiği bu talebi yerine getirmekle yükümlüdür.

Ücretsiz onarım veya malın ayıpsız misli ile değiştirilmesi hakları üretici veya ithalatçıya karşı da kullanılabilir. Ücretsiz onarım veya malın ayıpsız misli ile değiştirilmesinin satıcı için orantısız güçlükleri beraberinde getirecek olması hâlinde tüketici, sözleşmeden dönme veya ayıp oranında bedelden indirim haklarından birini kullanabilir.

Kanunlarda veya taraflar arasındaki sözleşmede daha uzun bir süre belirlenmediği takdirde, ayıplı maldan sorumluluk, ayıp daha sonra ortaya çıkmış olsa bile, malın tüketiciye teslim tarihinden itibaren 2 yıllık zamanaşımına tabidir. Bu süre konut veya tatil amaçlı taşınmaz mallarda taşınmazın teslim tarihinden itibaren 5 yıldır. İkinci el satışlarda satıcının ayıplı maldan sorumluluğu 1 yıldan, konut veya tatil amaçlı taşınmaz mallarda ise 3 yıldan az olamaz. Ayıp, ağır kusur ya da hile ile gizlenmişse zamanaşımı hükümleri uygulanmaz.

Ayıplı hizmet ise, sözleşmede belirlenen süre içinde başlamaması veya taraflarca kararlaştırılmış olan ve objektif olarak sahip olması gereken özellikleri taşımaması nedeniyle sözleşmeye aykırı olan hizmettir. Sağlayıcı, hizmeti sözleşmeye uygun olarak ifa etmekle yükümlüdür.

Hizmetin ayıplı ifa edildiği durumlarda tüketici, hizmetin yeniden görülmesi, hizmet sonucu ortaya çıkan eserin ücretsiz onarımı, ayıp oranında bedelden indirim veya sözleşmeden dönme haklarından birini sağlayıcıya karşı kullanmakta serbesttir. Sağlayıcı, tüketicinin tercih ettiği bu talebi yerine getirmekle yükümlüdür. Seçimlik hakların kullanılması nedeniyle ortaya çıkan tüm masraflar sağlayıcı tarafından karşılanır. Tüketici, bu seçimlik haklarından biri ile birlikte Türk Borçlar Kanunu hükümleri uyarınca tazminat da talep edebilir. Ücretsiz onarım veya hizmetin yeniden görülmesinin sağlayıcı için orantısız güçlükleri beraberinde getirecek olması hâlinde tüketici bu hakları kullanamaz.

Kanunlarda veya taraflar arasındaki sözleşmede daha uzun bir süre belirlenmediği takdirde, ayıplı hizmetten sorumluluk, ayıp daha sonra ortaya çıkmış olsa bile, hizmetin ifası tarihinden itibaren iki yıllık zamanaşımına tabidir. Ayıp, ağır kusur ya da hile ile gizlenmişse zamanaşımı hükümleri uygulanmaz.

               Av. Mehmet ÇELİK & Av. Selçuk ENER

DAVADA AÇIKÇA YEMİN DELİLİNE DAYANILDIĞI BELİRTİLMEMİŞSE “SAİR HER TÜRLÜ DELİL” GİBİ İBARELER YEMİN DELİLİNİ KAPSAMAZ


YARGITAY İÇTİHADI BİRLEŞTİRME GENEL KURULU

E. 2015/2 K. 2017/1 T. 03.03.2017

DAVA : I. GİRİŞ

A. İÇTİHATLARI BİRLEŞTİRME KONUSUNDAKİ BAŞVURU

Av. Fatih Karamercan 19.11.2014 tarihli dilekçesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK.) yürürlüğe girmesinden sonra açılmış olan davalarda “sair deliller-her türlü delil -vs. deliller” ibarelerinin kullanılması halinde tarafların “yemin” deliline de dayandıklarının kabul edilip edilemeyeceği, bu kapsamda hâkimin ispat yükü üzerinde olan tarafa yemin teklif etme hakkını hatırlatmasının gerekip gerekmediği konusunda Daireler arasında ortaya çıkan görüş ayrılıklarının birleştirilmesini istemiştir.

B. YARGITAY BİRİNCİ BAŞKANLIK KURULUNUN KARARI VE İÇTİHADI BİRLEŞTİRMENİN KONUSU

Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 10/12/2015 tarih ve 215/a sayılı Kararı ile;

Aşağıda I-C’de belirtilen kararlar arasında görüş aykırılığı bulunduğu ve farklı uygulamaların sürdürüldüğü sonucuna varıldığından; aykırılığın Hukuk İçtihatları Birleştirme Genel Kurulunca giderilmesi gerektiğine, görüşme tarihi daha sonra Birinci Başkanlıkca belirlenmek üzere, raportör üye olarak Adem Albayrak’ın görevlendirilmesine karar verilmiştir.

İçtihadı Birleştirme konusu ise “6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden sonra açılmış olan davalarda tarafların dava ve cevap dilekçeleri ile delil listelerinde “sair deliller, her türlü delil ve sair deliller” gibi ibarelerin bulunması halinde tarafların yemin deliline başvurmuş sayılıp sayılamayacakları ve bu kapsamda hâkimin ispat yükü kendisine düşen tarafa ‘yemin teklifinde bulunma hakkı’nı hatırlatıp hatırlatamayacağı” olarak belirlenmiştir.

C. GÖRÜŞ AYKIRILIĞININ GİDERİLMESİ İSTEMİNE KONU KARARLAR

İkinci Hukuk Dairesinin 22.01.2014 gün ve E: 2013/18501 K: 2014/1181, 09.07.2014 gün ve E: 2014/1250 K:2014/15971; Üçüncü Hukuk Dairesinin 13.01.2014 gün ve E: 2013/15600 K: 2014/120,17.03.2014 gün ve E: 2013/20098 K:2014/4088,06.05.2014 gün ve E: 2013/21392 K: 2014/6953,02.06.2014 gün ve E: 2014/778 K:2014/8653, 09.06.2014 gün ve E: 2014/8565 K: 2014/9130, 16.06.2014 gün ve E: 2014/8179 K:2014/9604; Altıncı Hukuk Dairesinin 03.04.2014 gün ve E: 2013/12712 K:2014/4351, 13.05.2014 gün ve E: 2014/3745 K.2014/6156, 22.05.2014 gün ve E: 2014/4790 K:20I4/6638, 26.05.2014 gün ve E: 2013/15347 K:2014/6797, 12.06.2014 gün ve E: 2013/15109 K:2014/7768, 18.06.2014 gün ve E; 2014/5796 K:2014/8060, 30.06.2014 gün ve E: 2014/7009 K:2014/8663,25.09.2014 gün ve E:2014/8874 K:2014/10427; Onüçüncü Hukuk Dairesinin 12.03.2014 gün ve E: 2013/28263 K:2014/6977, 09.04.2014 gün ve E: 2013/2811 K: 2014/10835, 27.05.2014 gün ve E: 2014/2672 K;2014/16451, 05.06.2014 gün ve E: 2014/12325 K; 2014/17833, 15.09,2014 gün ve E: 2014/8855 K: 2014/27028; Ondokuzuncu Hukuk Dairesinin 24.04.2013 gün ve E: 2013/4822 K: 2013/7308, 12.05.2014 gün ve E:2014/4906 K:2014/9037, 02.06.2014 gün ve E: 2014/6872 K:2014/I0385,05.06.2014 gün ve E: 2014/7406 K: 2014/10611, 22.09.2014 gün ve E: 2014/9471 K: 2014/13860; Yirmiüçüncü Hukuk Dairesinin 04.02.2014 gün ve E: 2013/6432 K: 2014/703,01.04.2014 gün ve E: 2013/8570 fi: 2014/2465 sayılı kararları.

D. GÖRÜŞ AYKIRILIĞININ GİDERİLMESİ İSTEMİNE KONU KARARLARDA BELİRTİLEN GÖRÜŞLERİN ÖZETLERİ

1. İçtihatların Birleştirilmesi Konusu Kapsamında Kullanılan İbarelerin Yemin Deliline Dayanma Olgusunu Kapsayacağı Görüşünde Olan Daireler

Üçüncü Hukuk Dairesi, Altıncı Hukuk Dairesi ve Onüçüncü Hukuk Dairesi konuyla ilgili olarak Yargıtay Birinci Başkanlığına bildirdikleri görüşlerinde özetle içtihadı birleştirme konusu edilen hususta tarafların dilekçelerinde “sair deliller-her türlü delil-vs. deliller” gibi ibareleri kullanmalarının “delillerin hasredilmesi” kuralına aykırı olmadığı, bu çerçevede hâkimin ilgili tarafa yemin teklif etme hakkını hatırlatmasının davayı aydınlatma ödevi (HMK. m.31) içinde kaldığı ve bu suretle savunma hakkının kısıtlanması ve daraltılması suretiyle hak kaybına sebebiyet verilmemiş olacağı belirtilmiştir.

2. İçtihatların Birleştirilmesi Konusu Kapsamında Kullanılan İbarelerin Yemin Deliline Dayanma Olgusunu Kapsamayacağı Görüşünde Olan Daireler

İkinci Hukuk Dairesi, Ondokuzuncu Hukıık Dairesi ve Yirmiüçüncü Hukuk Dairesi konuyla ilgili olarak Yargıtay Birinci Başkanlığına bildirdikleri görüşlerinde özetle içtihadı birleştirme konusu edilen hususta tarafların dilekçelerinde “sair deliller-her türlü delil-vs. deliller” gibi ibareleri kullanmalarının dava dilekçesinin içeriğine ilişkin Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 119/1-f maddesindeki “iddia edilen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceği”, cevap dilekçesinin içeriğine ilişkin 129/1-e maddesindeki “savunmanın dayanağı olarak ileri sürülen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceğinin gösterilmiş olmasına ilişkin düzenlemeler ile cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçeleri hakkında, dava ve cevap dilekçesine ilişkin hükümlerin niteliğine aykırı düşmedikçe kıyasen uygulanacağına ilişkin 136/1 maddesi kapsamında yemin deliline başvurulduğu anlamının çıkartılamayacağı; tarafların anılan Yasa kapsamında artık iddia ve savunmalarını ispat için gerektiğinde yemin deliline başvurmak istiyorlarsa bunu açıkça bildirmek zorunda oldukları belirtilmiştir.

II. ÖNSORUN

Yargıtay İçtihatları Birleştirme Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında esasa geçilmeden önce konu ile ilgili olarak çeşitli Dairelerce münferit kararlar verildiği ve bu kararların “yerleşik hal” almadığı, diğer bir deyişle müstakar uygulama haline gelmediği; Yargıtay İçtihadı Birleştirme İlke Kararı (RG. 13.07.1974 gün ve 15294 s.) uyarınca içtihatları birleştirme için gereken önşartın henüz oluşmadığı belirtilerek içtihatların birleştirilmesine gerek olup olmadığı hususu önsorun olarak gündeme getirilmiştir.

Önsoruna ilişkin olarak yapılan değerlendirmede Yargıtay Kanunu’nun “Hukuk ve Ceza Genel Kurullarının Görevleri” kenar başlıklı 15 inci maddesinin 2 nci bendine göre Yargıtay kararları ile sınırlı olmak üzere iki halde içtihatların birleştirilmesinin söz konusu olduğu ve bunların:

1. Hukuk daireleri arasında veya ceza daireleri arasında içtihat uyuşmazlıkları bulunması,

2. Yargıtay dairelerinden birinin yerleşmiş içtihadından dönmek istemesi ve benzer olaylarda birbirine uymayan kararlar vermiş bulunması,

olarak gösterildiği hususu dikkate alındığında eldeki içtihadı birleştirme konusunda başvurucunun dilekçesinde gösterilenden daha fazla karar bulunduğu ve Daireler bakımından kararlı ve sürekli uygulamanın ve dolayısıyla içtihatların birleştirilmesine ilişkin olarak aranan önşartın sağlanmış olduğuna oyçokluğu ile karar verilmiştir.

III. İÇTİHADI BİRLEŞTİRMEYLE İLGİLİ KAVRAM, KURUM VE YASAL DÜZENLEMELER

A. İÇTİHADI BİRLEŞTİRMEYLE İLGİLİ KAVRAMLAR VE KURUMLAR

1. Yemin ve Yeminin Delil Niteliği

) Kavramsal Olarak Yemin

Sözlük anlamıyla yemin (ant) “Tanrı’yı veya kutsal bilinen bir kişiyi, bir şeyi tanık göstererek bir olayı doğrulamak” demektir (Türk Dil Kurumu, Güncel Türkçe Sözlük). Hukuk terminolojisinde ise “bir kimsenin verdiği sözü temin veya sözünün doğruluğunu tasdik için kanun ile muayyen sözleri söylemesi veya hareketleri yapması” (Türk Hukuk Lügati, 3.b., Ankara 1991, s.363) olarak tanımlanmıştır.

Hukuk Muhakemeleri Kanununda tanık, bilirkişi ve taraf yeminleri ayrı müesseseler olarak düzenlenmiş fakat yeminin bir tanımı verilmemiştir. Tanık ve bilirkişi yeminleri ilgililerini doğru söylemeye yönelten birer vasıta iken, taraf yemini bir delil olarak kabul edilmiştir.

Öğretide benimsenen tanıma göre taraf yemini “taraflardan birinin, bir vakıanın doğru olup olmadığı hakkında, mahkeme önünde ve kanunun belirlediği şekilde beyanda bulunmasıdır (Yılmaz, E.: Medenî Yargılama Hukukunda Yemin, 2.b., Ankara 2012, s.25).

b) İspat, Vakıa ve Delil Kavramları

Dava konusu yapılan, bir diğer ifade ile davada talep sonucu olarak varlığı ileri sürülen sübjektif bir hakkın var olup olmadığının anlaşılması, maddi hukukun o hakkın doğumunu veya sona ermesini kendisine bağladığı vakıaların doğru olup olmadığının tespit edilmesi sonucunda mümkün olur. Dava konusu hakkın ve buna karşı yapılan savunmanın dayandığı vakıaların var olup olmadıkları hakkında mahkemeye kanaat verilmesi işlemine ispat denir (Kuru, B.: Hukuk Muhakemeleri Usulü, C.II, 6,b, İstanbul 2001, s. 6196; Postacıoğlu, İ. E./Altay, S.: Medenî Usul Hukuku Dersleri. 7.b, s. 558, n. 1069; Üstündağ, S.: Medeni Yargılama Hukuku, C.I-II, İstanbul 2000, s.612; Tanrıver, S.: Medenî Usûl Hukuku, C.I, Ankara 2016, s.741; Pekcanıtez. H./Atalay. O./Özekes, M.: Medenî Usûl Hukuku, 13.b., Ankara 2012, s.538).

Vakıa (olgu) kendisine hukuki sonuç bağlanmış olaylardır. Bir vakıanın ispatı için başvurulan araçlara ise delil (kanıt) denir.

Hukuk Muhakemeleri Kanunu delilleri senet, yemin, tanık, bilirkişi, keşif ve uzman görüşü olarak sıralamıştır. Bu sayma sınırlayıcı (tahdidi) olmayıp, kanunun belirli bir delille ispat zorunluluğu getirmediği hallerde taraflar kanunda düzenlenmemiş diğer delillere de dayanabilirler (Tanrıver, s.799). Öte yandan öğretide deliller “kesin” ve “takdiri” olarak iki grup altında mütalaa edilmektedir (Kuru, II, s.2032 vd.; Pekcanıez/Atalay/Özekes, s.606 vd.; Tanrıver, s.817). Bu kapsamda yemin, kesin delillerdendir; bir başka anlatımla yemin hakkındaki hükümlere uyulmasıyla o vakıa kesin biçimde kanıtlanmış olur.

İspat bir yükümlülük olmayıp, bir yüktür. Yük (külfet) hukuk düzeninin bir kimseye, diğer bir kimse karşısında yüklemiş olduğu davranış olup, külfet üzerine yüklenen kişi bu davranışı yerine getirmediği takdirde ya elde etmesi mümkün olan bir hakkı kazanamaz ya da böyle bir hakkı kaybeder (Eren, F.: Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, 16.b., Ankara 2014, s.45). Buna göre ispat yükü kendisine düşen taraf bunu yerine getirmek zorunda değildir fakat bunun yerine getirilmemesi halinde dava sonucunda ulaşılmaya çalışılan hakka ulaşılamayacak (Börü. L.: Medeni Usul Hukukunda İddia ve Somutlaştırma Yükü, Ankara 2016, s.66 vd.); üst paragrafta kullanılan ifade ile mahkemede bu yönde bir kanaat oluşturmak mümkün olmayacaktır.

c) Yeminin Delil Niteliği

Yukarıdaki açıklamalar ışığında değerlendirildiğinde yemin, taraflardan birinin davanın çözümünü ilgilendiren bir olayın doğru olup olmadığı konusunu, kanunda belirtilen usule uyarak, mahkeme önünde, kutsal sayılan değerlerle teyit eden ve kendisine kesin delil vasfı yüklenmiş sözlü açıklamalardır.

Bütün ispat vasıtalarında olduğu gibi yeminin de konusu davanın çözümü bakımından önem taşıyan, çekişmeli olan ve kişinin kendisinden kaynaklanan vakıalardır (HMK.m.225/1).

Bir kimsenin bir hususu bilmesi onun kendisinden kaynaklanan vakıa sayılırken (HMK.m.225/2); tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyeceği vakıalar, bir işlemin geçerliliği için, kanunen iki taraflı irade açıklamalarının yeterli görülmediği haller, yemin edecek kimsenin namus ve onurunu etkileyecek veya onu ceza soruşturması ya da kovuşturması ile karşı karşıya bırakacak vakıalar yeminin konusu olamaz (HMK.m.226).

Yemini, kendisine ispat yükü düşen taraf teklif edebilir. Kendisine ispat yükü düşmeyen tarafın, yemin teklif etmesinin hiçbir hukuki sonucu yoktur.

İçtihadı birleşleştirmeye konu olan husus taraf yeminine ilişkindir. Bu anlamda tarafın bir delili kullanabilmesi için o delile usulüne uygun şekilde dayanmış olması gerekir.

Değerlendirilmesi gereken konu, yemin deliline açıkça dayanılması gerekip gerekmediği bir başka deyişle “sair deliller”, “her türlü delil”, ve “vesair deliller” ibaresinin kullanılması halinde yemin deliline dayanıldığının kabul edilip edilemeyeceği ve yemin deliline dayanılmış olması durumunda bu hakkın hâkim tarafından tarafa hatırlatılıp hatırlatılamayacağı noktasındadır.

2. Delillerin Gösterilmesi, İbrazı ve Hâkimin Davayı Aydınlatma Ödevi

a) Delillerin Gösterilmesi ve İbrazı

Hukuk Muhakemeleri Kanunu “dava dilekçesinin içeriği” başlıklı 119 uncu maddesinin 1 inci bendinin (e) alt bendinde davacıya, iddiasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetlerini ve (f) alt bendinde de iddia ettiği her bir vakıayı hangi delillerle ispat edeceğini göstermek yükümlülüğü getirmiş; bu ilkeyi “somutlaştırma yükü ve delillerin gösterilmesi” başlıklı 194 üncü maddenin 2 sayılı bendinde ve (basit yargılama usulü bakımından) “delillerin ikamesi” başlıklı 318 inci maddenin 1 inci bendinde de tekrarlamıştır.

Benzer bir yük “cevap dilekçesinin içeriği” başlıklı 124 üncü maddenin I inci bendinin (d) ve (e) alt bentleri ile savunma sebep ve vasıtaları bakımından davalıya da yüklenmiştir.

Bu külfet, iddia ve savunma sebeplerinin yargılamanın belirli bir aşamasına kadar ileri sürülmesini, bundan sonra ileri sürülen iddia ve savunma sebeplerinin mahkemece dikkate alınamayacağını ifade eden “teksif ilkesi” ile de ilişkilidir (Tanrıver, s.362 vd.; Pekcanıtez/Atalay/Özekes, s.305 vd.).

b) Hâkimin Davayı Aydınlatma Ödevi

Hâkimin, uyuşmazlığın aydınlatılmasının zorunlu kıldığı durumlarda, maddi veya hukuki açıdan belirsiz yahut çelişkili gördüğü hususlar hakkında taraflara açıklama yaptırabilmesine, soru sorabilmesine ve delil gösterilmesini isteyebilmesine “hâkimin davayı aydınlatma ödevi” denir (HMK.m.31).

Taraflarca getirilme ilkesi (HMK.m.25) ile bağlantılı bir kurum olan hâkimin davayı aydınlatması ödevi, hâkimin iddia ve savunma ile sınırlı olarak belirsizlik ve çelişkilerin giderilmesi için öngörülmüş ve doğruya ulaşmak noktasında hâkime yüklenmiş bir görevdir (Tanrıver. s.365 vd.; Pekcanıtez/Atalay/Özekes, s.310 vd.).

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden sonra açılmış olan davalarda tarafların dava ve cevap dilekçeleri ile delil listelerinde “sair deliller, her türlü delil, ve sair deliller” gibi ibarelerin bulunması halinde tarafların yemin deliline başvurmuş sayılamayacakları ve bu kapsamda hâkimin ispat yükü kendisine düşen tarafa “yemin teklifinde bulunma hakkı”nı hatırlatamayacağı hususundadır.

3. Yemin Deliline Dayanma

Yukarıda açıklanan ilkeler çerçevesinde gerek davacı gerek davalı iddia ya da savunmasını ispatlamak bakımından vakıa ve delil ilişkisini net biçimde kurmalıdır. Bu bağlamda tarafın (diğer delillerde olduğu gibi) açıkça yemin deliline başvurması mümkündür.

Çözümlenmesi gereken sorun açıkça yemin deliline başvurmayan tarafın dilekçesinde “sair deliller, her türlü delil, ve sair deliller” gibi ibarelere yer vermesi halinde, bu ibarelerin ilgilinin yemin deliline başvurmuş sayılıp sayılamayacağı ve bu kapsamda hâkimin ispat yükü kendisine düşen tarafa “yemin teklifinde bulunma hakkı”nm hatırlatıp hatırlatamayacağı noktasında toplanmaktadır.

Konu ile ilgili olarak öğretide çeşitli görüşler ileri sürülmüştür.

Pekcanıtez/Atalay/Özekes konu hakkındaki görüşlerini şu şekilde ifade etmektedirler: “Uygulamada Yargıtay, hakimin davayı aydınlatma ödevi çerçevesinde belli bir delili hatırlatma yetkisi bulunmadığım, ancak taraf delilleri arasında yemin deliline dayanmışsa, açıkça- yemine dayanmasa dahi en azından “sair deliller” demişse sair deliller içinde yemin de yer aldığından, hakimin bu tarafa yemin teklif etme hakkı olduğunu hatırlatması gerektiği görüşündedir. Bu hatırlatmanın yapılmaması bozma sebebi sayılmıştır. Ancak gerek sair deliller ibaresinin doğuracağı sonuç, gerekse hakimin yemin hakkını hatırlatma zorunluluğunda olması artık Hukuk Muhakemeleri Kanunu düzenlemesi çerçevesinde geçerli sayılamaz. Çünkü taraf dayandığı delilleri açıkça göstermek durumundadır” (s.642).

Arslan/Yılmaz/Taşpınar Ayvaz, tarafların yemin deliline başvuracaklarını dilekçelerinde belirtmeleri gerektiğini vurgulamış ve (HMK.m. 119/1 -f, 129/1 -e) mahkemenin ancak bu ihtimalde yemin teklif etme yükümlülüğünde olduklarına dair kanaat açıklamışlardır (Arslan, R./Yılmaz. E./Taşpınar Ayvaz, S.: Medeni Usul Hukuku, Ankara 2016, s.428 vd.).

Tanrıver, tarafların dilekçelerinde yemin deliline dayandıklarını açıkça bildirmek zorunda olduğunu, aksi takdirde hâkimin tarafa herhangi bir hatırlatmada bulunamayacağını belirtmektedir (s.864-865).

Karslı, davacının dava dilekçesinde dayandığı vakıaları ispat için delilerinin de neler olduğunu yazması gerektiğini, delillerin genel ifadelerle belirtmesinin yeterli olmadığını ve hangi delillere dayanıldığının da dava dilekçesinde belirtilmesi gerektiğini söylemektedir. Yazar somutlaştırma yükünün (HMK.m. 194) de bu unsuru tamamladığı görüşündedir (Karslı, A.: Medeni Muhakeme Hukuku -6100 Sayılı HMK Hükümlerine Göre Yargıtay Kararları İşlenmiş ve Gözden Geçirilmiş-, 3. b., İstanbul 2013, s.488).

Bolayır da Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 194/2, 119/1 -f ve 129/1 -e hükümlerinden bahisle, tarafların dava ve cevap dilekçelerinde dayandıkları delilerin hangi vakıanın ispatı için gösterildiğini açıkça belirtmelerini zorunlu kıldığını; bu düzenlemelerin ilgili tarafın açıkça yemine dayanmamış olmakla birlikte dilekçesinde “sair deliller”, “her türlü deliller” ve “diğer deliller” gibi ifadelere yer vermiş olması halinde, hâkimin tarafa yemin teklif etme hakkı olduğunu hatırlatması gerektiğine ilişkin olarak Yargıtay tarafından Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlükte olduğu dönemde geliştirilmiş uygulamayı ortadan kaldırdığını, buna rağmen Yargıtay’ın önceki uygulamayı sürdürdüğünü ve bunun isabetli olmadığını belirtmektedir (Bolayır, N.: Hukuk Yargılanmasında Delillerin Toplanmasında Tarafların ve Hâkimin Rolü, İstanbul 2014, s. 382-385).

Börü, somutlaştırma yükü gereği tarafların vakıaların ispatı için dayandıkları delilleri salt dilekçelerinde göstermelerinin yeterli olmadığını; hangi delilin, hangi vakıanın ispatı için gösterildiğinin açıkça belirtilmesi gerektiğini (s.208); 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu dönemindeki “sair deliller” benzeri ibarelerin yemin ve tanık deliline de dayanıldığının kabulü şeklindeki uygulamanın 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’ndaki somutlaştırma yüküne ilişkin düzenleme çerçevesinde artık benimsenemeyeceğini; bu tür ibarelerin dilekçelerde yer alması halinde yemin deliline açıkça dayanıldığının kabul edilemeyeceğini (s.209) ifade etmektedir.

B. KONU İLE İLGİLİ YASAL DÜZENLEMELER

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu

Taraflarca getirilme ilkesi

MADDE 25- (1) Kanunda öngörülen istisnalar dışında, hâkim, iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz.

(2) Kanunla belirtilen durumlar dışında, hâkim, kendiliğinden delil toplayamaz.

Hâkimin davayı aydınlatma ödevi

MADDE 31- (1) Hâkim, uyuşmazlığın aydınlatılmasının zorunlu kıldığı durumlarda, maddi veya hukuki açıdan belirsiz yahut çelişkili gördüğü hususlar hakkında, taraflara açıklama yaptırabilir; soru sorabilir; delil gösterilmesini isteyebilir.

Dava dilekçesinin içeriği

MADDE 119- (1) Dava dilekçesinde aşağıdaki hususlar bulunur:

a) Mahkemenin adı.

b) Davacı ile davalının adı, soyadı ve adresleri.

c) Davacının Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası.

ç) Varsa tarafların kanuni temsilcilerinin ve davacı vekilinin adı, soyadı ve adresleri.

d) Davanın konusu ve malvarlığı haklarına ilişkin davalarda, dava konusunun değeri.

e) Davacının iddiasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetleri.

f) İddia edilen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceği.

g) Dayanılan hukuki sebepler.

ğ) Açık bir şekilde talep sonucu.

h) Davacının, varsa kanuni temsilcisinin veya vekilinin imzası.

(2) Birinci fıkranın (a), (d), (e), (f) ve (g) bentleri dışında kalan hususların eksik olması hâlinde, hâkim davacıya eksikliği tamamlaması için bir haftalık kesin süre verir. Bu süre içinde eksikliğin tamamlanmaması hâlinde dava açılmamış sayılır.

Cevap dilekçesinin içeriği

MADDE 129- (1) Cevap dilekçesinde aşağıdaki hususlar bulunur:

a) Mahkemenin adı.

b) Davacı ile davalının adı, soyadı ve adresleri; davalı yurt dışında ise açılan dava ile ilgili işlemlere esas olmak üzere yurt içinde göstereceği bir adres.

c) Davalının Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası.

ç) Varsa, tarafların kanuni temsilcilerinin ve davacı vekilinin adı, soyadı ve adresleri.

d) Davalının savıınmasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetleri.

e) Savunmanın dayanağı olarak ileri sürülen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceği.

f) Dayanılan hukuki sebepler.

g) Açık bir şekilde talep sonucu.

ğ) Davalının veya varsa kanuni temsilcisinin yahut vekilinin imzası.

(2) 121 inci madde hükmü cevap dilekçesi hakkında da uygulanır.

Somutlaştırma yükü ve delillerin gösterilmesi

MADDE 194- (1) Taraflar, dayandıkları vakıaları, ispata elverişli şekilde somutlaştırmalıdırlar.

(2) Tarafların, dayandıkları delilleri ve hangi delilin hangi vakıanın ispatı için gösterildiğini açıkça belirtmeleri zorunludur.

Yeminin konusu

MADDE 225- (1) Yeminin konusu, davanın çözümü bakımından önem taşıyan, çekişmeli olan ve kişinin kendisinden kaynaklanan vakıalardır. Bir kimsenin bir hususu bilmesi onun kendisinden kaynaklanan vakıa sayılır.

Delillerin ikamesi

MADDE 318- (1) Taraflar dilekçeleri ile birlikte, tüm delillerini açıkça ve hangi vakıanın delili olduğunu da belirterek bildirmek; ellerinde bulunan delillerini dilekçelerine eklemek ve başka yerlerden getirilecek belge ve dosyalar için de bunların bulunabilmesini sağlayan bilgilere dilekçelerinde yer vermek zorundadır.

IV. GEREKÇE

İçtihadı birleştirmenin konusu; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden sonra açılmış olan davalarda tarafların dava ve cevap dilekçeleri ile delil listelerinde “sair deliller, her türlü delil, ve sair deliller” gibi ibarelerin bulunması halinde tarafların yemin deliline dayandıklarının kabul edilip edilemeyeceği, bu kapsamda hakimin, ispat yükü üzerinde olan tarafa, yemin teklif etme hakkını hatırlatmasının gerekip gerekmediği hususundadır.

Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “dava dilekçesinin içeriği” kenar başlıklı 119 uncu maddesinin 1 inci fıkrasının (c) bendinde “davacının iddiasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetleri”nin, (f) fıkrasında ise “iddia edilen her bir vakıanın hangi deliller ile ispat edileceğinin” dava dilekçesinde; aynı şekilde 129 uncu maddesinin 1 inci fıkrasının (d) bendinde “davalının savunmasının dayanağı olan bütiin vakıaların sıra numarası altında açık özetleri”nin ve (e) fıkrasında da “savunmanın dayanağı olarak ileri sürülen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceğinin cevap dilekçesinde gösterilmesi gerektiği düzenlenmiş bulunmaktadır.

Öte yandan Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 136 ncı maddesinin 2 nci fıkrasında davacının cevaba cevap dilekçesi hakkında dava dilekçesine, davalının ikinci cevap dilekçesi hakkında da cevap dilekçesine ilişkin hükümlerin, niteliğine aykırı düşmediği sürece kıyasen uygulanacağı ilkesi getirilmiştir. Her bir vakıanın hangi delille ispat edileceğinin gösterilmesi zorunluluğu cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçeleri için de geçerlidir.

Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “somutlaştırma yükü ve delillerin gösterilmesi” kenar başlıklı 194 üncü maddesinde dayandıkları vakıaların, ispata elverişli şekilde somutlaştırması gerekliliği taraflara yüklenmiştir. Somutlaştırma yükü ile taraflardan, dayandıkları delilleri göstermeleri beklendiği gibi hangi delilin hangi vakıanın ispatı için gösterildiğini de açıkça göstermeleri beklenmektedir.

Mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda bulunmayan bu kural Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile getirilmiştir. Nitekim maddenin gerekçesinde de “maddenin yeni düzenleme olduğu, maddenin amacının bir yandan ispatın genel hükümleri çerçevesinde temel bir kavrama yer vermek iken, diğer yandan da uygulamada genel geçer ifadelerle somut vakıalara dayanmadan davaların açılıp yürütülmesinin önüne geçilmeye çalışıldığı vurgulanmıştır. Aynı şekilde somutlaştırma yükümlülüğünün yargılamanın sağlıklı bir şekilde yürütülmesi için zorunlu olduğu vakıaların anlaşılması için ayrıca bir araştırma yapılması ya da zaman kaybının önlenmesinin hedef alındığı,vakıaların somut olarak ileri sürülmesinin taraflar için bir yük olduğu, bu yükümlülüp yerine getinneyen tarafın sonuçlarına katlanacağı” hususu belirtilmiştir. Yukarıda yük (külfet) konusunda yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı gibi somutlaştırma bir yükümlülük değil fakat bir yüktür. Taraflar vakıa ve delil ilişkisini kurmak zorunda değildirler fakat bundan kaçınmaları dava ile elde etmeyi umdukları hukuki korumadan mahrum kalmaları sonucunu doğurur.

Bu yasal düzenlemeler ve açıklamalar birlikte değerlendirildiğinde, taraflarca hazırlama ilkesinin geçerli olduğu davalarda yasa koyucunun taraflara hangi delilin, hangi vakıanın ispatı için gösterildiğini açıkça belirtme, yani somutlaşma külfeti getirdiğini, bu düzenlemeye göre de açıkça yemin deliline dayanılmadığı takdirde, tarafın yemin teklif etme hakkının bulunmadığı sonucuna ulaşmak gerekmektedir. Tarafın “sair deliller, her türlü delil, ve sair deliller” gibi ibareleri kullanmış olması yemin deliline açıkça dayanmış olduğu biçiminde yorumlanamaz.

Bu çerçevede tarafın “sair deliller, her türlü delil, ve sair deliller” gibi ibareleri kullanmış olması halinde hâkimin taraflara yemin teklif etme hakkını hatırlatmasının mümkün bulunmadığı sonuç ve kanaatine varılmıştır.

V. SONUÇ : 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden sonra açılmış olan davalarda tarafların dava ve cevap dilekçeleri ile delil listelerinde “sair deliller, her türlü delil, ve sair deliller” gibi ibarelerin bulunması halinde tarafların yemin deliline başvurmuş sayılamayacakları ve bu kapsamda hâkimin ispat yükü kendisine düşen tarafa “yemin teklifinde bulunma hakkı”nı hatırlatamayacağına, 03.03.2017 günlü oturumda gerek önsorun gerek esas hakkında üçte ikiyi aşan oyçokluğu ile karar verilmiştir.

KARŞI OY :

Yargıtay İçtihatları Birleştirme Hukuk Genel Kurulunun; tarafların dilekçelerinde “sair deliller, her türlü delil, vs. deliller” tabirini kullanmasının, 6100 sayılı HMK döneminde, “yemin delilini” de kapsayıp kapsamayacağı hususuna ilişkin 03.0.1.2017 tarihli toplantısında, tarafların delil listesinde ayrıca ve açıkça “yemin” deliline dayanmamaları halinde, “sair deliller, her türlü delil, vs. deliller” sözcüklerinin kullanmalarının “yemin” delilini kapsamayacağına oyçokluğu ile karar verilmiştir.

1086 sayılı HUMK döneminde açılan davalar yönünden, “sair deliller, her türlü delil, vs. deliller” ibarelerinin “yemin” delilini de kapsayacağı hususunda Yargıtay Hukuk Daireleri arasında bir görüş ayrılığı bulunmamaktaydı.

Sayın çoğunluk bir takım gerekçelerle 6100 sayılı HMK döneminde, “sair deliller, her türlü delil, vs. deliller” tabirinin “yemin” delilini içermediğine karar vermiş ise de çoğunluğun bu görüşlerine katılmıyoruz. Şöyle ki;

1- Sayın Çoğunluk, HMK 119/1 -e, -f bentlerinde yer alan;

“(1) Dava dilekçesinde aşağıdaki hususlar bulunur:

e) Davacının iddiasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetleri.

f) İddia edilen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceği.

(2) Birinci fıkranın (a), (d), (e), (f) ve (g) bentleri dışında kalan hususların eksik olması halinde, hakim davacıya eksikliği tamamlaması için bir haftalık kesin süre verir. Bu süre İçinde eksikliğin tamamlanmaması halinde dava açılmamış sayılır”.

hükümleri uyarınca dava dilekçesinde, HMK 129’da yer alan mümasil hükümler uyarınca da cevap dilekçesinde, tarafların, hangi maddi vakıayı hangi delillerle ispat edileceğini, dava ve cevap dilekçlcrinde belirtmek zorunda olduklarını ifade etmişlerdir. Bununla birlikte, 119/1 (e) ve (f) bentleri ile 129.maddedeki mümasil hükümde, anılan zorunluluğa uyulmamasının müeyyidesi bulunmamaktadır.

2- Sayın çoğunluk, HMK 194′ te yer alan

” (1) Taraflar, dayandıkları vakıaları, ispata elverişli şekilde somutlaştırmalıdırlar.

(2) Tarafların, dayandıkları delilleri ve hangi delilin hangi vakıanın ispatı için gösterildiğini açıkça belirtmeleri zorunludur” hükmü ile,

HMK 318’de yer alan;

“(1) Taraflar dilekçeleri ile birlikte, tüm delillerini açıkça ve hangi vakıanın delili olduğunu da belirterek bildirmek; ellerinde bulunan delillerini dilekçelerine eklemek ve başka yerlerden getirilecek belge ve dosyalar için de bunların bulunabilmesini sağlayan bilgilere dilekçelerinde yer vermek zorundadır.”

hükümleri uyarınca, somutlaştırma yükümlülüğü çerçevesinde, tarafların yargılamada, İspata elverişli şekilde dayandıkları maddi vakıaları somutlaştırmaları, dayandıkları delilleri ve hangi delilin hangi vakıanın ispatı için gösterildiğini açıkça belirtmeleri gerektiği, bu bağlamda delil listesinde yer alan “sair deliller, her türlü delil, vs. deliller” kavramlarının kullanılmasının somutlaştırma yükümlülüğünü yerine getirmeyeceğini savunmuştur.

Herşeyden önce, yemin HMK m, 225 te kesin deliller arasında sayılmıştır. Bununla birlikte, yemin delili, davanın taraflarınca delil olarak dayanılsa bile hemen ileri sürülmemekte, diğer delillerle ispat edilememesi ve hakim tarafından da bunun ifade edilmesi ve hatırlatılması halinde delil olarak dayanılmaktadır. Bu yüzden, tarafların yargılamanın başında, yemin deliliyle hangi maddi vakıayı ispat edeceklerini söylemeleri gerekmez. Anılan nedenlerle, HMK 194 ve 318 maddeleri, yemin dışındaki deliller yönünden geçeriidir. Zaten çoğunluk da, delil listesinde yemin deliline açıkça dayanılmış olmasını yeterli görmekte, tarafların ayrıca dayanılan yemin deliliyle hangi maddi vakıayı ispat edeceğini son delil bildirme aşamasında mahkemeye bildirmesi gerektiğini düşünmemektedir. Şayet, HMK 194 ve 318 de yer alan somutlaştırma yükümünün yemin delili bakımından da geçerli olduğu düşünülecek olursa, tarafların açıkça yemin deliline dayanması yeterli olmayacak, ayrıca ve açıkça, dilekçesinde yer alan hangi maddi vakıaları yemin ile ispat etmek istediğini de belirtmesi zorunluluğu ortaya çıkacaktır. Oysa Türk hukukunda, yemin kesin delillerden olmakla birlikte, yüksek riski nedeniyle, diğer delillerle ispat edilememesi halinde, İkame delil ve yedek ispat vasıtası niteliğinde bir delil türüdür. Daha başlangıçta, tarafın yemin ile maddi vakıaları ispat edeceğini söylemesi halinde, mahkeme hakiminin, tanık, keşif, bilirkişi vs. takdiri delil yerine, kesin delil türü olan yemin deliline başvurması riski doğacağı gibi, taraflar yönünden de savunma hakkının kısıtlanması mahiyetine bürünecektir. Ayrıca, diğer delillerle ispat edilen ve edilmeyen maddi vakıalar, diğer delillerin toplanmasından sonra hakim tarafından belirleneceğinden daha yargılamanın başında hangi maddi vakıanın yemin deliliyle ispat edileceğinin delil listesinde somutlaştırılması da mümkün değildir. Diğer delillerle esasa girilmesinden sonra; hangi maddi vakıa için yemin deliline sıra geldiğini, diğer delilleri değerlendiren hakim saptayacak, taraflara bu saptadığı konularda yemin teklif edip etmeyeceklerini soracaktır. İşte bu aşamada delil listesinde “vesair delil, her türlü delil …” biçiminde delil de bildiren tarafa yemini hatırlatabilmelidir. HMK 194 ve 318 md. Hükümleri yemin delili konusunda uygulanamaz olduğundan, HMK’nm delil gösterilmesi zorunluluğuna ilişkin 119. ve 129. md, hükümleri, 6100 sayılı HUMK’nun m 179. ve 201. maddelerine paralel düzenlenmiş olmakla ve HUMK’nun yürürlüğü zamanında yerleşmiş Yargıtay içtihatlarıyla uygulanan ve bu içtihatları birleştirmeye konu olan hususun HMK’nm yürürlüğe girmesinden soma uygulanmayacağı görüşünün dayanağı bulunmamaktadır.

3- Tarafların, delil listelerinde, yemin delili yerine, her türlü kanunî/hukuki delil kavramını kullanmalarına mani yoktur. Zira, yemin dışındaki diğer kanuni delillerini zaten HMK 194, 318. md. hükümleri kapsamında somutlaştırarak bildireceklerdir, “Çoğun içinde azı da vardır” tabiri hukukun genel ilkeleri arasına girmiştir. Nitekim, Yargıtay hukuk dairelerinin yanında, HGK da bir çok kararında bu ilkeye açıkça değinmiştir. Bu ilke bir HGK kararında “… Bu cümleden olarak, çoğun içinde azı da vardır ilkesi gereğince, tapuda tescil talebi, tapu iptali talebini de içermekle birlikte; salt iptal istemi tescil talebini kapsamadığından, tescil İsteminin bulunmadığı böyle bir durumda, mahkemece tescile karar verilmesi ya da esasa ilişkin nedenlerle davanın reddedilmesi olanaklı değildir” (06.05.2009 T. 2009/1 -82 E. -161 K,), yine bir başka HGK kararında da “tapu kütüğünde veya dayanak kayıtlarında doğum tarihi yazılmış ve bu tarihte yanlışlık varsa, tapu kayıl maliki ile davacının veya murisinin aynı kişi olduğuna ilişkin açılan bu davaların “çoğun içinde azı da vardır” kuralı gereğince dinlenmesi ve tespit kararı verilmesi gerekir” (HGK 09,05.2013 T. 2012/14-1517 E.-2013/781 K.) şeklinde yansımıştır. Sonuç olarak, “her türlü hukuki delil, her türlü kanuni delil, her türlü yasal delil, sair deliller” kavramı da “yemin” delilini kapsayacak ve hakim yemin deliline sıra geldiğinde, detil listesinde bu şekilde delil bildiren tarafa yemin teklif edip etmeyeceğini hatırlatacaktır.

Yukarıda anılan sebeplerle, Yargıtay İçtihatları Birleştirme Hukuk Genel Kurulu’nun sayın çoğunluğunun görüşlerine katılmıyoruz.

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.