HAKSIZ YERE TUTUKLANAN KİŞİLER DEVLETTEN MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT TALEP EDEBİLİR

 

HAKSIZ YERE TUTUKLANAN KİŞİLER DEVLETTEN MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT TALEP EDEBİLİR

Sonradan beraat ettiği bir dava sebebiyle tutuklu kalmış olanlar!!

24 saat içinde hakim önüne çıkarılmayanlar!!

Kanuna uygun tutuklandığı halde makul sürede hakim huzuruna çıkarılmayanlar!!

Kanuna uygun yakalanmasına veya tutuklanmasına rağmen sonradan hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verilenler!!

Bu sebeplerle Devletten tazminat isteyebileceğinizi biliyor muydunuz??

Kanunun aradığı şartların tamamı bulunmadan uygulanan bir tutuklama, haklı bir koruma tedbiri değildir.

Kanun dışı yakalanan ve tutuklanan kişilere tazminat ödenmesi hakkında 466 sayılı Kanun, 15 Mayıs 1964 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 466 sayılı Kanun’un 01.06.2005 tarihinde yürürlükten kaldırılmasıyla, onun yerini 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141-144 maddeleri almış olup, 141.maddede “haksız tutuklama nedeniyle tazminat davası” açma koşulları, 142.maddede dava açma süresi, görevli mahkeme ve dilekçenin şekli ile kanıtların neler olacağı açıklanmıştır.

Ceza Muhakemesi Kanunumuzun 141. maddesine göre haksız tutuklama nedeniyle tazminat isteminde bulunabilecek kişiler; Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen,  Kanuni gözaltı süresi içinde hakim önüne çıkarılmayan, Kanuna uygun olarak tutuklandığı halde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen, Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen, yakalanmaları veya tutuklanmaları yakınlarına bildirilmeyen ve benzeri muamelelere maruz kalanlardır. Bu kişiler maddi ve manevi her türlü zararlarını Devletten isteyebilirler.

 

Haksız olarak yakalanan ve tutuklanan kişiler karar veya hükümlerin kesinleştiğinin kendilerine tebliğinden itibaren üç ay içinde ve her halde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabilir”

 

Tazminat isteminin görülüp karara bağlanacağı görevli ve yetkili mahkeme ise zarara uğrayanın oturduğu yer ağır ceza mahkemesi ve eğer o yer ağır ceza mahkemesi tazminat konusu işlemle ilişkili ise ve aynı yerde başka bir ağır ceza dairesi yoksa, en yakın yer ağır ceza mahkemesidir. Mahkeme, bu husustaki kararını duruşmalı olarak verir.

 

Peki tazminatın konusunu oluşturacak kalemler nelerdir? Kişi

* Maddi zarar olarak;

  1. a) Tutuklu kaldığı sürede çalışamamaktan ve işyerinin kapalı kalmasından dolayı kazanç kayıplarını;
  2. b) Uzun süreli tutuklanma nedeniyle işten çıkarılmışsa, işverenden alamadığı ücreti, ikramiye ve sosyal yardımları ile yoksun kaldığı kıdem tazminatını;
  3. c) Haksız tutuklanan kişinin herhangi bir işi ve kazancı olmasa bile, tutuklu kaldığı süreye göre asgari ücretten hesaplanacak tazminatını;
  4. d) Ceza mahkemesinde avukatla temsil edilmişse, avukata ödediği vekalet ücretini;
  5. e) Tutuklu kaldığı sürede cezaevinde yaptığı masrafları;
  6. f) Ve maddi anlamda “her türlü zararlarını” isteyebilecektir.

 

* Manevi zarar olarak ise; kendisinin veya yakınlarının bu olay nedeniyle duyduğu acı, elem ve üzüntüyü karşılayacak bir miktar parayı talep edebilecektir.

 

            Önemli bir hususa daha değinmek isteriz ki; tutuklu kaldığı sürede çalışamamaktan ve işyerinin kapalı kalmasından dolayı kazanç kayıpları maddi tazminatın konusu yapılabilmektedir. Ancak çalışmayan veya sigortalı olarak gösterilmeden çalışan birisinin kazanç kaybı nasıl hesaplanacaktır:

“…Dava, 466 sayılı kanun uyarınca maddi ve manevi tazminat talebine ilişkindir. Herhangi bir işte çalışmayan şahısların maddi tazminat hesabında asgari ücret esas alınmaktadır…” (Yargıtay 8. CD. E. 2001/13893, K. 2001/17507) Yargıtay kararından da görüleceği üzere bu kişilerin hesapları asgari ücret üzerinden yapılacaktır.

 

Manevi tazminatın miktarı belirlenirken ise dikkat edilmesi gereken hususlar şu Yargıtay kararı ile hükme bağlanmıştır:

“…466 Sayılı Yasaya göre manevi tazminat talebinde bulunan davacı hakkında, objektif bir kriter olmamakla birlikte hükmedilecek manevi tazminatın davacının sosyal ve ekonomik durumuna hal ve mevkiin icabına, tutuklu kaldığı süre ve benzeri hususlar gözetilmek suretiyle, zenginleşme sonucu doğurmayacak şekilde hak ve mesafet kurallarına uygun makul ve makbul bir miktar olarak tayin ve tespiti gerekir…” (Yargıtay 11.CD. E. 2004/4610, K. 2005/1116)

 

Ayrıca “…Haksız tutuklama nedeniyle 466 sayılı Yasa uyarınca hükmedilen maddi ve manevi tazminatlara, sorumluluk hukukunda faiz zarar kapsamına dahil olduğundan ve istem halinde zararı doğuran fiil ya da işlem gününden başlayarak faizin hükme bağlanması zorunlu bulunduğundan, ayrıca faize hükmedilmesini yasaklayıcı bir kural bulunmadığından, istem halinde yasal faiz yürütülmelidir.” (Yargıtay CGK. E. 2005/1-88, K. 2005/98) kararına binaen haksız olarak yakalanan ve tutuklanan kişi faiz isteminde de bulunabilecektir.

 

                                                                                                        ENER AVUKATLIK BÜROSU

 

 

           

 

 

CEZA AVUKATI OLMAK…

Bugün enteresan bir ceza duruşmasına girdim. 15 sanıklı bir ceza davası. Salonda kravatsız kimse yoktu.. Sanıkların hepsi Yeminli Mali Müşavir… 10 yılın üzerinde vergi müfettişliği yapmış, ülke genelindeki sayıları sınırlı ve herkesin ulaşamayacağı bir ünvana sahip insanlar topluluğu kısacası. Salon mübarek şampiyonlar ligi 🙂 Mesleği burada bırakmayalım dedim bir an.. 🙂 O derece yani 🙂 Ben de bu saygın insanlardan ikisinin müdafii olarak katıldım duruşmaya.. Müdafaa edecek bir suç yoktu esasen ortada. Hiçbir sanık da yaptığının suç olduğunun farkında değil ayrıca. Daha önce emsal hiçbir karar olmayan, savcı, hakim, avukat hepimizin ilk kez karşılaştığı bir dava.  Herkes sırayla anlattı meramını. Hakime hanım da karşısındakinin saygınlığına itibar edercesine hiç  sözlerini kesmedi. Hiçbir sanık da gereksiz bir laf etmesi aslında..

Öyle bir suç düşünün ki; maddi unsuru belirsiz… Öngördüğü seçimlik hareketlerden birinin ucu nereye çekerseniz oraya gider açıklıkta… Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilmesine rağmen inat yaparcasına getirilmiş bir düzenleme.. Şimdiye kadar hiç uygulanmamış bile.. Sanki son kullanma tarihi geçiyormuş da kullanalım boşa gitmesin dercesine ihbarda bulunulmuş idarece…

Mesleğimin önemli anlarından biriydi sanırım. Çünkü kalp atışlarım rekora koşuyordu 🙂 Dayanak mevzuatın tarihçesinden, Anayasa ve Ceza Hukukunun temel prensiplerine aykırılığa kadar irdelediğim ve somut norm denetimine tabi tutulması talebimi de içeren bir oldukça kazuistik bir savunma…

Ben konuştum, herkes dinledi.. Öyle ki, sonrasına bir tek “Gereği Düşünüldü” demek kaldı… Peki ya karar ne çıktı dersiniz???

FACEBOOK VE WHATSAPP KAYITLARI ANCAK HESABIN SAHİBİ TARAFINDAN VEYA AYNI PAYLAŞIM ORTAMINDA BULUNAN KİŞİLERCE DELİL OLARAK KULLANILABİLİR

FACEBOOK VE WHATSAPP KAYITLARI ANCAK HESABIN SAHİBİ TARAFINDAN VEYA AYNI PAYLAŞIM ORTAMINDA BULUNAN KİŞİLERCE DELİL OLARAK KULLANILABİLİR

Bir yargılama faaliyetinde, taraflar ileri sürdükleri olguları ispatla mükelleftir. Bu kapsamda davanın tarafı olan kişiler, iddia ettikleri bu olguları ispata yarayan delilleri mahkemeye sunacaktır ve başka yerde bulunan deliller var ise getirilmesini mahkemeden isteyecektir. Nitekim HMK 194/1’ de bu hususa dikkat çekilmektedir: Taraflar, dayandıkları vakıaları, ispata elverişli şekilde somutlaştırmalıdırlar.”

Tarafların dayanmış olduğu bu deliller, hukuka uygun elde edilmiş olabileceği gibi hukuka aykırı olarak da elde edilmiş olabilir. Hukuka uygun delil; elde edilmesi sırasında hukuki açıdan herhangi bir sorun bulunmayan delili ifade ederken hukuka aykırı delil ise kanuna aykırı olarak elde edilmiş delilleri ifade etmektedir. Anayasamızın 38. Maddesinin 6. fıkrasında; “Kanuna aykırı elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez”. şeklinde hukuka aykırı elde edilmiş delilin vakıanın ispatında kullanılamayacağı hükme bağlanmıştır.  Benzer şekilde HMK 189/2’ de bu husus düzenlenmiştir; “Hukuka aykırı olarak elde edilmiş olan deliller, mahkeme tarafından bir vakıanın ispatında dikkate alınamaz.” Söz konusu iki madde birlikte değerlendirilecek olursa açıkça hukuka aykırı olarak elde edilen delil, kim tarafından elde edilmiş olursa olsun delil olarak kullanılamayacaktır. Çünkü kişisel temel hak ve özgürlükler ile toplumsal değerlerin, davanın sonuca ulaşması için yapılan etkinlikler sırasında da, korunması zorunludur. Aynı şekilde hukuka aykırı delil sayesinde elde edilen deliller de hukuka aykırı olarak kabul edilecek ve yargılama faaliyetinde kullanılamayacaktır.

Hal böyle olunca sunulan delillerin mahkemece kabul edilmesi için, o delilin usulsüz ve hukuka aykırı olarak yaratılmamış olması ve hukuka aykırı biçimde elde edilmemesi şarttır. Burada sözü geçen hukuka aykırılıklardan birisi de özel hayata yapılan haksız müdahaledir. Özel hayatın gizliliği diye ifade edilen ve sadece bireyi ilgilendiren alana hiçbir şekilde müdahale edilemez. Sosyal medya hesapları da tarafların özel hayatı kapsamında değerlendirilebilecek bir alandır. Bu platformlarda yapılan paylaşımların da, ancak hesabın sahibi veya aynı paylaşım ortamında bulunan kişilerce delil olarak kullanımının mümkün olduğu düşünülebilecektir.

Bu konudaki Yargıtay kararı da şu şekildedir:

“…Sosyal medya hesaplarında yapılan paylaşımların, ancak hesabın sahibi veya aynı paylaşım ortamında (facebook/whatsapp) bulunan kişilerce delil olarak kullanımının mümkün olduğu düşünülebilecektir. Diğer bir anlatımla, sahte profil oluşturup paylaşımlarda bulunmak veya kişi profillerinde hesap sahibinin bilgisi, muvafakatı ve izni olmaksızın yapılan paylaşımların delil olarak sunulması halinde, bunların 6100 Sayılı HMK’ nın 189/2. maddesi kapsamında hukuka aykırı delil kabul edilmesi gerekir.

Hal böyle olunca, mahkemece; davacı nafaka yükümlüsü tarafından sunulan delillerin bir bölümünün hukuka aykırı olarak elde edilmiş olduğu, diğer delillerin ise hukuka aykırı bir şekilde yaratılmış olduğu gözetilerek, dosya kapsamındaki diğer delillerle de ispat edilemeyen nafakanın kaldırılması davasının reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile DAVANIN KABULÜNE KARAR VERİLMİŞ OLMASI USUL VE YASAYA AYKIRIDIR…” (
Yargıtay 3. Hukuk Dairesi E. 2016/14742, K. 2017/2577)

KAÇAKÇILIK SEBEBİYLE EL KONULAN ARAÇLAR SAHİPLERİNE İADE EDİLİYOR.

KAÇAKÇILIK SEBEBİYLE EL KONULAN ARAÇLAR SAHİPLERİNE İADE EDİLİYOR

Vergi kaçakçılığı sebebiyle yurt dışında ithal edilen binlerce araca el konulmuş ve failler hakkında ceza davası açılmıştı. Ceza davası devam ettiği sürece, aracın sahibi durumdan haberdar olmayan iyi niyetli malik olsa da, aracı üzerindeki tedbiri kaldıramıyor ve aracı üzerinde tasarrufta bulunamıyordu. Geçtiğimiz günlerde, gümrük tarafından el konulan araçların iadesine yönelik çıkan yönetmelik aslında kaçakçılığa konu araçlarla ilgili de düzenleme geleceğinin habercisiydi.
Beklenen oldu ve o yönetmelik çıktı….

 

Kaçakçılığa konu araçların sahiplerine iadesi nasıl olacak???

 

Başvuru ne zaman ve nereye yapılacak???
Ne kadar ötv ödenecek??
Tüm bu soruların cevapları yönetmelikte mevcut. Yönetmeliğe ulaşmak için; http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2017/05/20170509-6.htm

 

ENER AVUKATLIK BÜROSU

 

ADLİ ARAMA VE ÖNLEME ARAMASI ARASINDAKİ FARK

 ADLİ ARAMA VE ÖNLEME ARAMASI ARASINDAKİ FARK

Arama, hukuki açıdan saklanan sanığın yakalanması, suç belgelerinin ele geçirilmesi ya da zor alımı gereken şeylere el konulması için kolluk güçlerince yapılan araştırma işlemi şeklinde tanımlanmaktadır.

Adli arama ve önleme araması olmak üzere 2 şekilde gerçekleştirilmektedir. Ortada suç işlendiğine veya suça teşebbüs edildiğine dair herhangi bir ihbar ya da şüphe uyandırıcı delil bulunmaması hallerinde, PVSK’ nın 9. Maddesine göre kolluk kuvvetleri önleme araması yapabilmektedir: “Polis, tehlikenin veya suç işlenmesinin önlenmesi amacıyla usulüne göre verilmiş sulh ceza hakiminin kararı veya bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde mülki amirin vereceği yazılı emirle; kişilerin üstlerini, araçlarını, özel kağıtlarını ve eşyasını arar; alınması gereken tedbirleri alır, suç delillerini koruma altına alarak 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerine göre gerekli işlemleri yapar. Arama talep yazısında, arama için makul sebeplerin oluştuğunun gerekçeleriyle birlikte gösterilmesi gerekir.” Maddede belirtildiği üzere; bu aramanın kapsamı kişilerin üstleri, araçları, özel kağıtları ve eşyası ile sınırlandırılmıştır. Arama en kısa zaman içinde sonuçlandırılmalı ve arama yapacak kişi aranılacak kişi ile aynı cinsiyette olması gerekmektedir.

Önleme araması, suç ortaya çıkmadan, suçu engellemeye yönelik yapılan arama iken; adli arama ise; ortada suç işlendiğine dair bir ihbar veya basit şüphe mevcut iken yapılan aramadır. Nitekim CMK’nın 116. Maddesi “Yakalanabileceği veya suç delillerinin elde edilebileceği hususunda makul şüphe varsa; şüphelinin veya sanığın üstü, eşyası, konutu, işyeri veya ona ait diğer yerler aranabilir.” şeklinde adli aramanın tanımını ve kapsamını belirtmiştir. Aynı zamanda önleme araması ile temel farklar da bu madde metninden anlaşılmaktadır.

Öncelikle önleme aramasında suç belirsiz iken adli aramada suç oluşmuştur yani ortada makul bir şüphe mevcuttur. Ayrıca adli aramanın kapsamı önleme aramasına nazaran daha geniştir. Usulü ise; CMK 119. Maddesinde düzenlenmiştir: “Hâkim kararı üzerine veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısının, Cumhuriyet savcısına ulaşılamadığı hallerde ise kolluk amirinin yazılı emri ile kolluk görevlileri arama yapabilirler. Ancak, konutta, işyerinde ve kamuya açık olmayan kapalı alanlarda arama, hâkim kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısının yazılı emri ile yapılabilir. Kolluk amirinin yazılı emri ile yapılan arama sonuçları Cumhuriyet Başsavcılığına derhal bildirilir.”

Kanunda belirtilmiş usullere uyulmadan yapılan aramalar sonucu el koyulan deliller ise hukuka aykırı delil olarak nitelendirilecek ve delil olarak kullanılamayacaktır.

ENER AVUKATLIK BÜROSU

ŞARTA BAĞLI HAKARET OLMAZ

 ŞARTA BAĞLI HAKARET OLMAZ

Hakaret ancak kasten işlenebilen bir suçtur. Bundan dolayı kişinin bu fiili işlerken suçun kanuni tanımındaki unsurları bilerek ve sonucunu isteyerek hareket etmesi gerekir. Hakaret edilen kişinin ismi açıkça söylenmemiş olsa dahi anlaşılması konusunda herhangi bir tereddüte yer vermiyorsa yine suç işlenmiş sayılır. Ancak şarta bağlı hakaret olmaz. Hani tartışma sırasında, “Bak görürsün gideceğim…” diyen birine, karşındakinin; “…gitmezsen şerefsizsin!!..” derse, suç oluşur mu? Yargıtay oluşmaz diyor. İşte o karar;

                                                                                                                                             

T.C.

YARGITAY 18. CEZA DAİRESİ 2015/11227 K. 2016/14515 T. 19.9.2016

ÖZET : Katılanın sanığa göndermiş olduğu mesajda hakkını helal etmeyeceğine yönelik ifadesine sanığın “…bende hakkın varsa Allah rızası için etme, edersen şerefsizsin…” diyerek karşılık verdiğinin anlaşılması karşısında, isnadın şarta bağlı veya bir olasılık halinde dile getirildiği, hakaret etme kastıyla hareket edilmediği gözetilmeden sanığın mahkûmiyetine karar verilmesi hatalıdır.

DAVA : Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun süresi ve kararın niteliği ile suç tarihine göre dosya görüşüldü:

KARAR : Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.
Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre, yapılan incelemede;
Katılanın sanığa göndermiş olduğu mesajda hakkını helal etmeyeceğine yönelik ifadesine sanığın “…bende hakkın varsa Allah rızası için etme, edersen şerefsizsin…” diyerek karşılık verdiğinin anlaşılması karşısında, isnadın şarta bağlı veya bir olasılık halinde dile getirildiği, hakaret etme kastıyla hareket edilmediği gözetilmeden sanığın mahkûmiyetine karar verilmesi,

SONUÇ : Kanuna aykırı ve sanık S. E.’ın ve katılan H. H. O. vekilinin temyiz nedenleri yerinde görüldüğünden tebliğnamedeki isteme uygun olarak, HÜKMÜN BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 19.09.2016 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

                                                                                                                                             

Peki ya birisi; “Allah belanı versin, gün yüzü görme inşallah!!!” derse, durum değişir mi?

                                                                                                  ENER AVUKATLIK BÜROSU

SİGORTADAN MAAŞ ALMAK İÇİN BOŞANMAK SUÇ DEĞİLDİR.

YETİM MAAŞI ALANLAR DİKKAT!

Kamuoyunda dul ve yetim maaşı olarak bilinen ve ölenin eşi ile evli olmayan kızına bağlanan maaşı almak için boşanmalara rastlanmaktadır. Her ne kadar 5510 sayılı kanunun 56. Maddesinde bu şekilde anlaşmalı olarak boşandığı tespit edilen kimselerin maaşının kesileceği belirtilmiş ise de, bu kimseler hakkında SGK tarafından dolandırıcılık suçlamasıyla suç duyurusunda da bulunulmaktadır.

Yakın zamanda Yargıtay, önüne gelen böyle bir uyuşmazlıkta konuya açıklık getirerek, maaş almak için anlaşmalı olarak boşanmanın suç olmadığına hükmetti. Gerekçe olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. Maddesi gösterilmiştir. Buna göre; herkes özel ve aile yaşamına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.
Eşler boşanmadan sonra da bir arada yaşayabilirler. Kaldı ki, Türk Medeni Kanun da, en az 1 yıl evliliği sürmüş kişilerin anlaşmalı olarak boşanabileceğine imkan tanımaktadır. Mevcut yasal düzenlemeye göre mümkün bir eylemi, suç olarak nitelendirmek mümkün değildir. Yargıtay anılan kararda;

“…Evli olan sanıkların, sanık K.’un vefat eden babasından kalan yetim maaşını alabilmek için 16/04/2004 tarihinde muvaazalı olarak boşandıkları halde aynı evde birlikte yaşamaya devam edip, SGK’dan maaş almak suretiyle haksız menfaat temin etmek suretiyle kamu kurumunu dolandırdıkları iddia edilmiş ise de;
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 1. maddesine göre, sözleşmeye taraf devlet, hangi yolla olursa olsun sözleşmede öngörülen haklara riayet yükümlülüğü altındadır. Sözleşmenin 8. maddesine göre ise herkes özel ve aile yaşamına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.
……
…..
Geniş manada tanımlanan aile kavramı, anne-baba ve ister meşru; isterse gayrı meşru olsun bunların çocukları ile olan ilişkilerini içermektedir. Aile yaşamına saygı hakkı, evlilik birliği sona ermiş olsa bile, çocukla eşler arasında birlikte yaşama ve kişisel ilişki kurma hakkını da kapsamaktadır.

Herhangi bir mahkeme tarafından mutlak butlanla malul bir karar olduğuna hükmedilmediği sürece hukuken geçerli olan boşanma kararlarından sonra eski eşlerin bir arada yaşamasını yasaklayan kanuni bir düzenleme bulunmadığından; boşanmanın hileli davranış olarak kabul edilmesi mümkün değildir.

Kaldı ki, Türk Medeni Kanunu’nun 166/3 maddesinde, “evliliğin en az bir yıl sürmesi ve eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi halinde, evlilik birliğinin temelinden sarsılmış sayılacağı; hakimin tarafların iradelerini serbestçe açıkladıklarına kanaat getirmesi ve boşanmanın mali sonuçları ile çocukların durumu hususunda taraflarca kabul edilecek düzenlemeyi uygun bulması halinde de boşanmaya hükmolunacağı vurgulanmaktadır. Olaya bu açıdan bakıldığında zikredilen maddeye göre açılan boşanma davalarında yasa, boşanma gerekçesinin doğruluğunu araştırma hususunda boşanma kararını verecek hakime araştırma yetkisi vermediğinden, maaş almak amacı ile yapılan boşanmalar dahi hileli davranış olarak vasıflandırılamaz.

Üstelik 5510 sayılı Kanun’un 56. maddesinde bu durumu tespit edilen kimselerin gelir ve aylığının kesileceği ve ödenmiş tutarların geri alınacağı düzenlemesine karşın bu hususta cezai düzenlemeye yer verilmemiştir.
Bu açıklamalar çerçevesinde somut olay değerlendirildiğinde; Anayasa, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve kanuni düzenlemeler, boşanma tarihi ile maaşın alınmaya başlandığı tarih, sanık K.nin boşanma ilamı doğrultusunda icra takibine başvurarak sanık M.’dan nafaka talep etmiş olması hususları dikkate alındığında, sanıkların suç kastı ile hareket etmediklerine yönelik kabulde bir isabetsizlik görülmediğinden sair temyiz itirazlarının reddine,
….” (Yrg. 23. Ceza Dairesi, 2015/1906 E., 2015/605 K. ve 7.4.2015 Tarih)
İfadelerine yer verilmiştir.

Ceza davaları, sonuçları bakımından sizi hayatınız boyunca etkileyecek davalardır. Hukuk davaları gibi maddi kayıplardan ibaret olmadığından, bir suçtan dolayı ceza almanız ve sabıkanızın oluşu, sizi özel ve iş hayatınızda olumsuz yönde etkileyecektir. İhmale gelmeyecek derecede mühim bu davalar için, uzman ceza hukukçularından hukuki danışmanlık ve avukatlık hizmeti almanızın hayati öneme sahip olduğunu unutmayın..
Ceza davalarında uzmanlaşmış, büromuzdan ücretsiz hukuki danışmanlık hizmeti alabileceğinizi unutmayın.

Ener Avukatlık Bürosu

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.