SEN DE HAYALLERİNİ SİGORTALI BİR İŞE DEĞİŞEN “Y” KUŞAĞI MISIN?

1980 ile 1999 arası doğan Y kuşağı, nüfusun %25’ini oluşturuyormuş. Yani ben ve muhtemelen bu yazıyı okuyan çoğu insan..

Çok arada kalmış bir kuşak bizimki.

Hayallerimiz ve ona ulaşmak için sahip olduğumuz imkanlar, birbirini neredeyse hiç tutmamış.

Hem yokluğu görmüş, hem varlığın ne demek olduğunu anlamış ama orta gelir tuzağından da bir türlü çıkamamışız. O yüzden, zengin olduğunu sanmış ama aslında hep fakir kalmışız.

Çıktığı kabuğu beğenmemiş ama imrendiğimize de hep bir beden ufak kalmışız.

“Aman sigortalı bir işin olsun” baskısıyla büyütmüşler bizi. O yüzden olsa gerek, ticarete hep mesafeli bakmışız. Korkak denemelerimizden de genelde babalarmız haklı çıkmış.

“Boşver oğlum, ticaret bize göre değil.”

X kuşağı nasıl bir yokluk çekmişse artık, işsizlik korkusu, onu hayal kurmaktan bile soğutmuş.

Gerçi biz hayal kurduk da ne oldu? Her geçen yıl, bir kısmını gömmedik mi umutlarımızın?

İnsan ömrü iki dönemmiş. İlki ikincinin beklentisiyle, ikincisi ise ilkinin pişmanlığıyla geçermiş.

İlk yarıyı çok iyi oynadığımız söylenemez Taktiği bile biz belirlemedik zaten. Bize “oku” dediler 16 sene okuduk. Gir bir işe de “çalış” dediler, kendi işimiz gibi çalıştık. Azcık “piş” dediler ama dibimiz tuttu nerdeyse de dönüp bakan olmadı.

Ee sonra? dedik demesine ama sesimizi duyan bile olmadı. Sonrasını kimse düşünmedi aslında. En büyük hayal, sigortalı bir işe girip çalışmaktı çünkü 90’lı yıllarda. Biz bile bundan fazlasının gerçek olabileceğine inanmadık.

Aslında Y kuşağı, hiçbir zaman özgür falan da olamadı. Bunun bedelini de hayallerinden vazgeçerek ödedi. İşte bu yüzden biz, çocuklarımıza öyle mal mülk falan değil ama, “hayallerini yaşamasına fırsat vermeyi” miras olarak bırakacağız sanki..

Keşke bilmese miydik bu kadar acaba? Görmese miydik dünyanın her yerini? Hatta o hamburgeri hiçbir zaman yemeseydik de hep ekmek arasıyla mı yetinseydik?

Keşke..

Belki o zaman boyumuzdan büyük hayaller kurmazdık böyle.. Belki yetinmeyi hala biliyor olurduk..

Bu kadar okumasaydık, belki yere düşen burnumuzu da eğilip alırdık. Ne ego kalırdı o zaman, ne kendini beğenmişlik.

En azından “Vav” olabilmeyi bilirdik.

Ama biz fazlasıyla okuduk ve bildik. O yüzden hayal kurmayı da fazlasıyla öğrendik işte..

“Çok bilme sen bakayım çocuk” diyeceklerine, “bilmemek mutluluktur” deselerdi ya.. Belki o zaman öğrenmemeyi de denerdik…

Av. Selçuk ENER

KÜRSÜDEN BAKINCA ALAÇATI GİBİ Mİ GÖRÜNÜYOR?

Ne kadar da güneşli bir Ekim sabahıydı halbuki bugün.. Düştüm yola, açtım müziği Büyükçekmece adliyesine gidiyorum… İdari sınır olarak İstanbul’a bağlı ama Keşan’a bağlansa niye demez kimse.. O kadar uzak bir yerde Çekmece adliyesi..

Beylikdüzü’nü geçtikten sonra bir inişi var ki Çekmece’nin.. Sanki Bodrum’a giriyorsun.. Radyoda bir anda Zeki Müren beliriyor.. Gördüğün Albatros değil de Halikarnas sanki..

Yüzde hafif tebessüm, arzuhalci ablaların abilerin “Dilekçe yazılır” pankartlarının arasında alkışlarla giriyorsun adliyeye.. Sen mektepliysen ben de alaylıyım der gibi bir bakışları var avukatlara..

Bu kadar moralli geldim adliyeye..  Duruşma saati 9:55.. Ama hakimimiz değişmiş yine.. Mahkeme seviyor-sevmiyor / tek-çift /Hızır idi Yunus idi diye bölünmüş.. İlk derin nefesi aldıktan sonra fay hattına yakın bir yere kurdukları sığınaktan bozma duruşma salonuna indim ve mahkeme heyetinin UYAPla sınavını izlemeye başladım.. En son hakim pes etti, “odama gidelim orada yapalım” dedi..

Bu olumsuz başlangıcın hakim üzerinde yarattığı stres ve gerginlik anlaşılabilir bir durum ama günün geri kalanını zehir etmek için de yeterli bir sebep değildi bence..

Derken sıra bize geldi ve duruşmaya girdik.. Üç tane davalı var. 300 Spartalı misali savaşıyorum.. Artık hakim değişmelerine alıştık orası ayrı ama yeni hakim dosyayı incelemiştir düşüncesiyle beş dakika beyanda bulunduktan sonra, “dosyayı inceleyemedim avukat bey, yazılı beyanda bulunun celse arası inceleyeyim” şeklindeki karşılıklarda artış yaşandığı için haklı olarak sordum. Dosyayı inceleme fırsatı buldunuz mu? Tabii ki inceledim isterseniz karar bile veririm dedi.. Uslu bir çocuk olursak sanki şirinleri de görebilirsiniz der gibi 😊

Neyse ki hakimin dosyayı incelemiş olmasına sevindim ve başladık konuşmaya.. Hatta hazır olan davalılar sözlü yargılamaya bile geçelim deyince meslektaşları kucaklayasım geldi.. Sanki “Barış Pınarı Harekatı”na biz de adliyeden katılmışız gibi bir kenetlenmişlik duygulandırdı beni.. Ama bir davalı gelmediği için mecburen erteledik duruşmayı.

Yeri gelmişken sözlü yargılama safhasının yazılı yargılama usulüne tabi davalar açısından pratikte çok da bir faydası olmadığı, tam aksine yargılamayı uzatma amacıyla hareket eden kötü niyetli davalılar açısından güzel bir silah olduğu kanaatindeyim..

Duruşmayı erteledik ertelenmesine ama hakim bey ne güzel bir ay sonrasında bir güne erteleyelim demişti ki, o gün farklı mahkemelerde iki tane duruşmam olması sebebiyle uygun başka bir gün olup olmadığını sordum.. “O zaman şubat ayına bırakıyorum” dedi ve zapta geçirmeye başladı.. Tam bu sırada “karar aşamasındaki bir dosya için şubat çok geç olur hakim bey, en azından kasım ayındaki günde son işe bırakalım da biz yetişmeye çalışalım” dedim ama nafile..

Karşılığında aldığım cevap manidardı..

“Avukatlara gün beğendiremiyoruz maalesef o yüzden duruşma günü hususunda bir kere soruyorum uymazsa ben uygun bir gün veriyorum, pazarlık etmiyorum..”

Bir pasif lora müptelasının boş tebessümüyle öylece hakime baktım.. 😊 Bazen konuşmak ya da cevap vermek hakikaten manasızca olur ama eğer o durumda hakime üslubunun ve söyleminin ne kadar yanlış olduğunu uygun bir dille ifade etmezseniz, aynı hatayı ilerleyen zamanlarda yeniden yapacaktır. Ben de tutamadım yine dilimi, söyleyeceğimi söyledim ama kızarcasına değil tabi. Gayet sakin bir ses tonuyla yaptığının hiç de doğru olmadığını ifade ettim..

Anladı mı anlamak istedi mi bilemem ama; avukatların da hakimler gibi haftanın beş günü adliyelere gelip gittiğini, duruşmalara hakimler gibi avukatların da girdiğini, nasıl bir hakimin birden fazla dosyası varsa bir avukatın da birden fazla müvekkili olduğunu, bu yüzden duruşma günlerinin çakışabileceğini, her avukatın yanında onlarca avukat çalışmadığını, davaların bir an önce bitmesinin en çok avukatların arzusu olduğunu anlatmak lazım..

Daha önce hiç avukatlık yapmamış bir hukuk mezununun, direk kürsüye çıkarılmasına karşı olduğumu defalarca söylemiştim.. Tabi ben bunu söylerken sadece hakim olmak isteyen birisi niye zorla avukatlık yapsın ki diye çıkışanlar da oldu.. Ama maalesef ki bu gerekli.. Nasıl ki, avukat stajyerleri adliyelerde hakimin yanında staj yaparak hakimliğin nasıl bir iş olduğunu ve ne gibi zorlukları olduğunu görebiliyorsa, hakim-savcı stajyerine de bu fırsatı vermeniz ya da bu zorunluluğu uygulamanız gerekiyor.. Bu sayede kürsünün her iki tarafının birbirine karşı empati yapabilmesi sağlanmış olur.. Ha düzelmiyorsa bakış açısı yine düzelmez o ayrı.. 

Sorunların çok büyük bir kısmı iletişimsizlikten ve empati kuramamaktan kaynaklanıyor.. Arabuluculuk eğitiminin avukatlara kattığı en büyük artılardan biri de bu bence.. Empati kurma yeteneği..

Hakimlerin meslek içi eğitimlerine, “avukatların meslekte yaşadığı sorunlar” ın da eklenmesi gerekiyor bence.. Çünkü empati kurması gereken asıl taraf, kürsünün diğer tarafı..

Bir sonraki ay ne kadar kazanacağını, kirayı ödeyip ödeyemeyeceğini, çocuğunu hala servise verip veremeyeceğini bilemeyen, profesyonel bir mesleğe sahip olmasına rağmen kazancıyla alay konusu olan avukatların hiç de azımsanamayacak çoğunlukta olduğunu unutmayalım… Yaşını başını almış ama hala kurumsal bir şirketin yeni personeli kadar bile para kazanamayan avukatın yaşadığı psikolojik çalkantıyı atlamayın olur mu?

Orada havalar nasıl bilmiyorum ama kürsünün bu yanı hiç de öyle Alaçatı değil haberiniz olsun..

Av. Arb. Selçuk ENER

OKUDUĞUNUZA PİŞMAN OLACAKSINIZ.. “90LAR”


Böyle zenginlik yoktu ama “annem varsa bir tane limon istedi” demeye de çekinmiyorduk o yıllarda..

Ha diyince kuş misali gidip gelemiyorduk bir yerden bir yere ama vesait yok diye kalmak da ayrı güzeldi çekyat tepelerinde..

Şimdiki gibi “olmadı bir daha” pozlarımız yoktu.. Ne güldüysen güldün işte o 36 lık filmde.. Yanmışsa da canı sağolsundu..

Belki seneye yine giderdik tatile..

Tatil dediğim de pansiyonlar vardı o zamanlar.. Bugünkü gibi ultra herşey dahil konseptlerin yerine ekmek arası vardı denize giderken. Bir de akşam barbunya pilaki salatayla..

Hiç şikayet etmedik ama.. Yemediğimiz yemeklere milyarlar vermektense, tabağın dibini ekmekle sıyırabiliyorduk ve bunu yaparken de hiç gocunmuyorduk..

Şimdininki gibi dudağı bükük selfiler yoktu belki ama hala, amca, teyze oturup beraber sıkılmadan bakabiliyorduk albümlere..

Şimdi de utanmıyoruz gerçi.. Utanmak o yılların değeriydi.. Onu da medeniyete takas ettik!

O diyeti, bu diyeti yoktu o zamanlar.. Yemek bulduğunda yemek vardı.. Haftada bir börek hatta.. Az mı el uzatıp çarşaf böreğine aşçı yamaklığı yaptık okul dönüşü.. İşim var benim uğraşamam diyemezdik..

İşimiz de yoktu zaten ama iyi ki de demedik.. Daha bir tatlıydı çünkü emek verdiğin..

Kazağı pantolona sokabiliyorduk.. Zaten ne alıyorsak bir beden büyüktü, hayallerimizden başka..

Hayallerimiz mi?

Okulu bitirip çalışmaktan ibaretti.. Çünkü başarılı gelecek tanımı oydu.. Belki bir de araba alırdık he evden sonra? “Uçtun gene” der gülerdik..

&

Sabır vardı sahi şimdinin insanlarında yeri yurdu olmayan..

Bir şarkıyı kaydedebilmek ne büyük mutluluktu.. şimdilerde youtube da bir şarkıya 30 saniye tahammül edemezken..

Ekmek kuyruğunda geçen saatler değil de, oradaki sohbetler kaldı aklımda..

İlk defa suya para verip dibi yosunlu bidonla su almaya gittiğimiz değil de, gitmişken bir top dondurma almamız hatta..

O zamanlar çok dondurma yemek hastalık sebebiydi şimdinin aksine..

&

Unun beyazı, esmeri de yoktu. Ekmeksiz yemek doyurmazdı ki zaten…

Kolayı cumartesi, tatili sadece yazın, köfteyi haftasonu, hediyeyi de bir doğumgününde görürdük.. Belki de o yüzden böyle değerliydi sahip olduklarımız..

Arabaların, bebeklerin hala yep yeni durması, zor sahip olmanın kıymet bilirliğindendi..

&

Her yıl telefon değiştirmek yoktu o yıllarda.. Telefon da yoktu tabi.. Hatta sabah evden çıkınca akşam geleceğinin garantisi de.. Ama hep vaktinde evde olduk..

Kimse de korkmadı arkamızdan, sokakta bize ne olacak diye..

Dokunulmazlık yoktu o zamanlar. Herkes sever okşardı ama kimsenin şefkatinden de sual olmazdı..

O zaman pedofili de yoktu zaten.. Amcalar vardı abiler vardı ve onlar hep amca gibi, abi gibi davrandı..

O yıllarda her şey senin değildi.. Etin birinin, kemiğin ise genelde annenindi..

&

Bir daha hiç dönemedik doksanlara.. İzelle Çelik de ayrıldı zaten.. Bandanam duruyor ama..

Ateşte değilim belki ama hala delikanlıyım..

&

Sobayı 29 Ekim’de kurar, 23 Nisan’da kaldırırdık.. Hep de 23 Nisan’ı mı bulur o yağmur.. Bir müsamere yapamadık adam gibi.. O değil bir de hasta olurduk.. İşin yoksa terle babam terle..

Hastalıklar da fakirdi o zamanlar.. Üşütme vardı revaçta. Şimdiki gibi el ayak hastalığıymış, rotavirüsmüş yoktu. Varsa da biz bilmiyorduk.. Bağırsaklarımızı üşütünce patates yer, kolaya da aspirin atardık.. Geçerdi de.. Başka çaresi de yoktu ki.. Kim girecekti sıraya sabahın beşinde..

&

Doksanlarda hayat zordu ama yaşamak kolaydı aksine.. Sabah baba sobayı temizlerken yorganın altından çıkmazdık kapı açık diye.. Bir de banyoyu salonda yapar, bir süre öteki odalara geçmezdik olur biterdi..

Elektrik giderdi sık sık ama mumumuz vardı.. Sadece aydınlatmaz konuştururdu da..

Ama sonra..

Televizyon geldi ve biz sustuk…

Önce konuşmayı unuttuk sonra bakışmayı..

Bakışacak kimse, konuşacak konu kalmayınca da, insanlığımızı unuttuk..

Şimdi mi?

Daha akıllıyız evet. Organik tarımı bulduk!

Telefonla dünyanın bir ucuyla görüntülü konuşuyoruz dokunamadan sarılamadan!

Daha duyarlıyız kadınlara.. Kadına şiddete karşı çıkıyoruz günaşırı her dayaktan sonra!

Çocuklarımızı da hapishaneden bozma okullarda okutup hemen eve getiriyoruz.. Pedofiliye de epey tepki gösteriyoruz! Hatta sakıncalı kitapları toplatıyoruz kimse okumasın diye!

Ekmek de yemiyoruz, kul hakkı yetiyor zaten!

İnsanlık mı?

Onu da çıkarken doksanlara bıraktık..

Artık umursayan da kalmadı.

Av. Selçuk ENER

BAROLAR MI DOĞRU YOLDA BAROLAR BİRLİĞİ Mİ?

Son günlerde Barolar Birliği’ne ve özellikle Metin Feyzioğlu’na yönelik sağnağa çeviren bir eleştiri yağmuru var. Öyle ki, olağanüstü genel kurula gitme çağrısına kadar varan bir alçak basınç dalgası. Peki neydi bu tartışmaların müsebbibi? Ne Yaptı Metin Feyzioğlu da bu tepkilere maruz kaldı ama hala duruşundan ve kararlılığından ödün vermiyor?

Hatırlayalım..

Tarih; 30 Mayıs 2019 .. Yargı Reformu Strateji Belgesi açıklanıyor. Metin Feyzioğlu, avukatlara yeşil pasaport verileceğinin açıklandığı sırada Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasına alkışla karşılık veriyor. Bu durum taraflar arasındaki buzların eridiği şeklinde yorumlanırken, bir kesim tarafından da iktidara gereksiz yakınlık ve aynı zamanda bağımsızlığın kaybı olarak yorumlanıyor. Peki neydi bu yargı reformu stratejisi? Neden üstünde bu kadar duruyor Feyzioğlu?

Temcit pilavı misali

Yargı reformu; “adı olan ama pek işlev kazanamayan yenilikler bütünü” olmuştur şimdiye dek. İfade özgürlüğü, hakim ve savcılara coğrafi teminat, avukatlara yeşil pasaport, tutukluluğa sınırlama gibi konularda dönem dönem bu vaatlerde bulunulur ama hayata nedense geçemez. Seçim yatırımı mı dersiniz yoksa isteyip de yapamamak mı bilemem ama hayata geçemediğini söyleyebilirim. Son yargı reformu stratejisinde umutlar diğerlerine göre daha fazla yeşerdi nedense. Hayata geçeceğine en çok inananların başında da Barolar Birliği Başkanı geliyor. Bir bildiği vardı elbet. Yargı reformunun hayata geçip geçmeyeceğini, eski reform teşebbüslerinin tekerrüründen ibaret mi olacağı yoksa şeytanın bacağını mı kıracağını hep birlikte göreceğiz. Ama 7 Ağustos’ta Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, “meclisin ilk işinin yargı reformunu hayata geçirmek olacağını” söyledi. Muhtemelen de böyle olacak. Bu da mı gol değil demeyeceğiz gibi duruyor bu sefer…

Adli yıl açılışı kargaşası ve genel kurul çağrısı

Adli yıl açılışının Beştepe’de yapılacağı açıklandıktan sonra, içlerinde İstanbul ve Ankara’nın da bulunduğu kırkın üzerinde Baro törene katılmama kararı aldıklarını ve törene katılacağını açıklayan Barolar Birliği’ni kınadıklarını deklare ettiler. Sadece törene katılmakla kalmayıp Barolar Birliği’ni olağanüstü genel kurula da çağırdılar. Baroların tutumunun gerekçesinin özü şuydu:

“Bağımsız yargının yürütmenin evinde adli yıl açılışı yapması kabullenilemez. Kuvvetler ayrılığı, bu misafirperverliğe samimiyet penceresinden bakamaz.”

Haklı mıydı barolar yoksa abartılıyor muydu konu? Merak ettim ve instagram hesabımdan bir anket yaptım. Barolar mı haklı TBB mi diye.. Katılım genele teşmil edilemez belki ama inanın 56/44 çıktı sonuç Barolar lehine.. Salt çoğunluğu aramıyordum çoğunluk ne diyor onu merak ediyordum ama (ezici)çoğunluğun hemfikir olamadığını gördüm.

Aksi görüşte olanlara saygı duymakla birlikte naçizane fikrim;

Birilerine rağmen hele ki iktidara rağmen bir şeyler yapmaya çalışmak havanda su dökmek gibi olur. İletişim neredeyse tüm sorunları aşar. Bir amaç uğruna, ortak menfaatler uğruna bir araya gelmiyor muyuz hiç? Çanakkale’de, Sakarya’da ya da Afrin’de Cerablus’ta sırt sırta çarpışırken herkes aynı takımı mı tutuyordu ya da herkes şucu muydu ya da bucu muydu? Mesele devletse gerisi teferruat deyip omuz omuza çarpışmadık mı? Konu dış siyaset olunca iç kavgalarımızı bırakıp tek vücut olmuyor muyuz? Peki iç meselelerde neden ortak menfaatler uğruna bir araya gelip bir şeyler yapmayalım?

Yargı reformu hayata geçtiğinde, gelecek nesil 2019 Adli Yıl açılışının Beştepe’de yapıldığını mı hatırlayacak, yoksa yeşil pasaportun Metin Feyzioğlu zamanında verildiğini mi? Kuvvetler ayrılığına inanan hakim ve savcılar, yürütmenin evinde adli yıl açılışına mı üzülecek yoksa çocuğunun okula başladığı yerde mezun olduğuna mı sevinecek?

Ve Metin Feyzioğlu..

Beştepe’de kuru pasta yiyip yürütme ağzıyla konuşan başkan olarak mı anılacak yoksa ne iktidarların, ne Baro Başkanlarının yapamadığını yapan Başkan olarak mı? Ha avukatların haklarını koruyacak ve genişletecek reformları yaparken muhalif duruşunu koruyacak ve iktidara rağmen bunları gerçekleştirecek biri varsa, yönetim kadrosuna şimdiden talibim..

Eleştirelim evet ama öldürmeyelim.. Bazı kararların doğruluğunu alındığında değil, dönüp geriye baktığımızda anlayabiliriz. Çok pişman oldu bu memleket telafisi imkansız kararlar almaktan.. İhtiyatlı olmaktan, bekleyip görmekten sanırım çok bir şey kaybetmeyiz..

Sabır acıdır; amma meyvesi tatlıdır. Jean J. Rousseau”

                                                                                               Av. Arb. Selçuk ENER

ARABULUCULUK MU PARABULUCULUK MU?

2018 yılının başıyla birlikte Arabuluculuk dava şatı haline geldi malum.. Ama sadece işçi-işveren ilişkisinden kaynaklı ihtilaflarda.. Sonrasında ticari uyuşmazlıklar da kapsama alındı ve devamının gelmesi bekleniyor. Arabuluculuk müessesesi dava şartı haline geleceği zaman, sadece zaman kaybı, prosedürden ibaret, yargıya bir katkısı olmayacak diyenlerin sayısı epey fazla idi.. Hatta kursuna gidip sınavına girmeye bile tenezzül etmedi çoğu meslektaş.. Ama gelinen noktada, arabulucu başına ayda düşen dosya sayısını görünce iştah kabardı ve “neden sınav açılmıyor” nidaları yükselmeye başladı bir anda.. 😊

Aslında mesleğe bakış açısının göstergesiydi şimdi sınava hücum eden kimi kesimin bu tavrı.. Olaya arabulmak, toplumsal barışa katkı sağlamak, yargının iş yükünü azaltmak, kişisel gelişime önem verip insanların anlaşma iradelerini kuvvetlendirmek veya bu iradeyi kazandırmak gibi gailesi olmayan kişilerin sektöre girmesine de karşıyım baştan belirteyim.. Üstüne alınmayan herkesi tebrik eder, meslekteki başarılarının devamını dilerim..

Anlaşma oranının düşük olması, arabuluculuğun başarılı olmadığı anlamına gelmez. 1.000 dosyadan 1 dosya bile anlaşma ile sonuçlansa, bu 1 uyuşmazlığın yargıya taşınmaması, en az 2 kişinin el sıkışması, bir küslüğün son bulması, bir düşmanlığın daha başlamadan bitmesi anlamına gelir..

Hiç yoksa; bir sıfırdan büyüktür.

Gelelim arabuluculukta anlaşma oranının nasıl artacağına..

Eğitim boyunca sistematik teknikler kullanarak tarafların çözüm bulmasına yardımcı olunması, sürecin tıkandığı yerde ikili görüşmeler ve açık uçlu sorularla anlaşma zeminin aranması ve son çare olarak arabulucunun bir çözüm önerisini taraflara sunması gerektiğini öğrendik.. Peki doğru mu? Kesinlikle… Yeterli mi? Hayır..

Kişisel Gelişim Bilmeden Bir Arpa Boyu Yol Alamayız..

Kişisel gelişim ve insan etkileme sanatına hayatına adamış biri olarak söylemeliyim ki; kişisel gelişim tekniklerini bilmeden, insan düşünce ve davranışlarının nasıl şekillendiğini anlamadan, bilinçaltına inerek subliminal mesajlar ile 3-5 cümle sonrasının zeminini hazırlamadan süreci akışına bırakarak başarı bekleyemeyiz.. Unutmayın ki, anlaşmaya değil, “şeytan görsün yüzünü” demeye gelen iki kişinin arasındaki buz dağını eritmeye çalışıyorsunuz. Taraflardan empati yapmasını istemeyin, empati yapması gerektiği mesajını bilinçaltına verin. Unutmayın ki, insan dayatılan her şeye düşünmeden “hayır” cevabını verir. Çünkü bilinçaltı düşünmez ve hayır cevabını veren odur. Bilincin devreye girmesini sağlarsanız kişinin düşünmesini de sağlarsınız. Ve insan düşünerek mantığını devreye sokmuş olur. Mantık; saçma hareketlere karşıdır. Gereksiz kavga, tartışmak, kötü geçmişi tekrarlamak, ihtilafı uzatmak, davaya gitmek, mantığın değil, olumsuz duyguların esir aldığı bir beynin istekleridir ve pişmanlığa meyillidir..

Arabuluculuk sürecinde taraflar gerildiğinde veya sesler yükseldiğinde ne yaparsınız?

Gerilime ortak olup “nerede olduğunuzu unutmayın, anlaşmıyorsanız anlaşmayın canım, böyle bağıramazsınız” diye tepki mi verirdiniz otoriteyi sağlamak için?

Ateşi söndürmek için su mu tercih edersiniz, yoksa kolonya mı? Kolonya da serinletir evet ama yanarken değil.. Bağırmak ve gerilmek, zaten gergin taraflarda işe yaramaz. Ama taraflar sakinken onları mantıklı düşünmeye davet etmek için, anlaşmanın en makul yol ve amaç olabileceğini anlatmak için, aksinin hiç kimseye faydası olmayacağını göstermek için yüksek perdede (aman yüksek sesle karıştırmayın lütfen) gezinebilirsiniz. Hatta geçmiş tecrübelerinizden bahsedip anlaşmadığı için sonra defalarca pişman olan hayali müvekkillerinizden de bahsedebilirsiniz.

Kevin Hogan’ı ve Joseph Murphy’yi atlamayın..

Kevin HOGAN’ın “İstediğiniz kişiye 8 dakikada nasıl evet dedirtirsiniz?” kitabını herkese şiddetle tavsiye ediyorum. İnsan satın alma kararını nasıl verir? İnsanı, satış danışmanının sadece ona bir şeyler satmaya uğraşan kişi olduğunu düşünmekten nasıl vazgeçirebilirsiniz? Bilinçaltı bilinmeyene ve yeniliğe karşıdır. Bu yüzden hemen hemen her yeni teklife kapalıdır. Geçmiş tecrübelerinden harmanladığı bir fikir vardır ve bu ekseriyetle “hayır”dır. Aynı şey arabuluculuğun tarafları için de geçerlidir. Daha önce zaten isteyip de alamadığı alacaklarını alamayan işçinin, yine işverenden istediğini alamayacağını düşünmesi, onu anlaşmamaya ve “hayır” demeye itecektir. Öyle ki, zaten anlaşamayacağı için, talebinde de hakkaniyetli olmayacaktır. Aynı şey işveren için de geçerlidir. Maaşı ödeyerek tüm sorumluluğunu yerine getirdiğini düşünen işveren, işçinin daha fazlasını istemesinde yatan sebebin aç gözlülük olduğunu düşündüğü için zaten çoğu zaman anlaşmamak için gelir. Ama siz, tecrübesizliğin ya da bilinçaltının esir aldığı beyinleri temizleyemezseniz, bilinci devreye sokup düşünmesini sağlayamazsanız, empati yapmalarını sağlayamazsanız, geriye yapılacak tek bir şey kalır.

Anlaşmama tutanağının hazırlanması!

Arabuluculuk sürecinde her şey sizde başlıyor ve sizde bitiyor.. İki taraf da hazır olunca hemen toplantıya başlayıp açılış konuşması mı yapıyorsunuz, yapmayın.. Başvurucu ne istiyor? isterseniz hemen ondan başlayalım diyerek karşı tarafı bir talebin altında mı bırakıyorsunuz, yapmayın.. Zorunlu arabuluculuk, katılım mecburi gibi lafları mümkünse hiç kullanmayın.. Her dayatma bir duvar örecektir çünkü taraflarda..  Özellikle de talebin muhatabı karşı tarafta.. Ne mi yapacağız peki? Anlatayım..

Cem Yılmaz’ın gösterilerini izlediyseniz, gösteriye başladığından hiç bahsetmez. Hadi başlayalım demez. Hatta tam tersine, henüz başlamadık, birazdan başlarız diyerek beklenti içine sokmaz seyirciyi ama bir yandan ince ince işlemeye ve güldürmeye başlar. Bir süre sonra ne onun başlayıp başlamadığının bir önemi kalır ne de beklentinin.. Seyirci zaten gülmeye başlamıştır..

Siz de böyle yapın.. Taraflar hazır olduğunda başlayın ama arabuluculuğa değil sohbete… Çünkü önce taraflarda almanız gereken bir gerginlik olduğunu unutmayın.. Teknikleriniz size kalmış. . Devamına dair ben ne yapıyorum söylemeyeceğim ama bu zamana kadar kimse nabzı yüksek ayrılmadı ofisten.. Sağlık olsun, kısmet değilmiş dediğimiz çok oldu ama kimse mutsuz ayrılmadı.. Herkesi anlaştırdık mı hayır ama herkese arabuluculuğun faydalı bir şey olduğunu öğrettik Allaha şükür..

Sadece şunu tavsiye ediyorum arabulucu meslektaşlara. Mış gibi yapmayın.. Hatta hayatta hiçbir şeyi mış gibi yapmayın.. Tercihlerinizi belirleyen “para” olmasın mümkünse. Çünkü merkeze neyi alırsanız, onun peşinden gidiyorsunuz. Avukatlığı ya da arabuluculuğu layıkıyla yaptığınızı hissettiğinizde, önce vicdanınızı doyuruyorsunuz. Lazım olan diğer şeyler peşinizden geliyor zaten..

Av. Arb. Selçuk ENER

“AVUKAT KİMDİR” ANLATSANA ALLAH AŞKINA RAHATLAYALIM

 “AVUKAT KİMDİR” ANLATSANA ALLAH AŞKINA RAHATLAYALIM

Avukatın ne iş yaptığını bilen kaç kişi var ki memlekette?

Avukatın emeği neyle ölçülür, paraya ne zaman hak kazanır desem, 5365 popüler cevap alırız herhalde.. Muhtemelen de en popüler cevap; “hiçbir zaman” olur.. 😊

Avukat, adaletin olmazsa olmaz 3 sac ayağından biridir. Savunma olmazsa adalet olmaz.. Avukatı çıkarırsan sistemden, onun adı hukuk da olmaz… Ama kastettiğim bu değil aslında…

Müvekkil gözünde avukat kimdir?… Dert ortağı, sırdaşı, vekili, müdafisi, yeri gelince ablası abisi….

Avukatın ne iş yaptığını bilmediğimizden herhalde, her şeyi bilsin istiyoruz.. Beyin cerrahına gidip kalbe stent takar mısın diyebiliyor muyuz?

Ama ceza hukukunda uzman bir avukata gidip, “benim kayınvalidem bütün malı mülkü bedelsiz kaynıma verdi.. geri alsana” diyebiliyoruz.. “Uzmanlığım değil” diye cevap verince de, “e avukat değil misiniz siz?” diyoruz…

Doktora gideriz, parayı öder öyle muayene oluruz, ama avukata gelince parayı iş bitince vermek isteriz. O da eğer istediğimiz sonucu alırsak.. Doktor bile tedavi eder, şifa Allah’tan derken, avukattan sonuç garantisini nasıl bekleyebiliriz? Hiçbir avukat sonuç garantisi vermez, veremez.. Karar veren avukat değil hakimken, avukat nasıl sonuç garantisi versin?  10 Mahkemenin evet dediğine, 11. mahkeme hayır derken, neyin garantisinden bahsediyoruz? Hukukta tek doğru mu var? Okulda sınavlarda bile, cevabınız istenilenden farklı da olsa yeter ki gerekçeniz mantıklı olsun, yine puan alırsınız demedi mi hocalar? Ben Su Ürünleri Fakültesi’nde miydim o ara?

Doktor derdine çözüm bulur ya da bulmaya çalışır ve reçeteyi yazar gönderir. Ama avukatlıkta öyle mi? Müvekkilin derdiyle dertleniyorsunuz. Kötü geçen bir duruşmadan ya da aleyhe çıkan bir karardan sonra rahat uyuyabilen var mı? Ben uyuyamıyorum şahsen.. İçimden konuşurken farkında olmadan dudağımı oynatmaktan dayak yiyeceğim bir gün. Sen bana öpücük mü atıyorsun diye saldıracak birisi en sonunda 😊😊

(Bu arada doktor arkadaşlarım beni affetsin 😊 Örneği hep sizin üzerinizden verdim ama teşbihte kusur olmaz.. Allah sizi yanı başımızdan eksik etmesin. Böylesine kutsal bir mesleğe benzetebildiğim bir mesleğim olduğu için çok şanslıyım 😊)

Çok dertliyim bugün.. 😊 Her iş zor tabi ama bizimkisi de çok zor be Sebastian… O kadar hukukçu milletvekili var mecliste.. Biri de çıkıp avukatlar için erken emekliliği gündeme getirmiyor 😊 Yaşar emicemin dediğu gibi, “bıktum bu hayattan” 😊😊😊

Hepinize gülümseme dolu bir hafta sonu 😊😊

Çınar Efe’nin babası

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.