BAROLAR MI DOĞRU YOLDA BAROLAR BİRLİĞİ Mİ?

Son günlerde Barolar Birliği’ne ve özellikle Metin Feyzioğlu’na yönelik sağnağa çeviren bir eleştiri yağmuru var. Öyle ki, olağanüstü genel kurula gitme çağrısına kadar varan bir alçak basınç dalgası. Peki neydi bu tartışmaların müsebbibi? Ne Yaptı Metin Feyzioğlu da bu tepkilere maruz kaldı ama hala duruşundan ve kararlılığından ödün vermiyor?

Hatırlayalım..

Tarih; 30 Mayıs 2019 .. Yargı Reformu Strateji Belgesi açıklanıyor. Metin Feyzioğlu, avukatlara yeşil pasaport verileceğinin açıklandığı sırada Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasına alkışla karşılık veriyor. Bu durum taraflar arasındaki buzların eridiği şeklinde yorumlanırken, bir kesim tarafından da iktidara gereksiz yakınlık ve aynı zamanda bağımsızlığın kaybı olarak yorumlanıyor. Peki neydi bu yargı reformu stratejisi? Neden üstünde bu kadar duruyor Feyzioğlu?

Temcit pilavı misali

Yargı reformu; “adı olan ama pek işlev kazanamayan yenilikler bütünü” olmuştur şimdiye dek. İfade özgürlüğü, hakim ve savcılara coğrafi teminat, avukatlara yeşil pasaport, tutukluluğa sınırlama gibi konularda dönem dönem bu vaatlerde bulunulur ama hayata nedense geçemez. Seçim yatırımı mı dersiniz yoksa isteyip de yapamamak mı bilemem ama hayata geçemediğini söyleyebilirim. Son yargı reformu stratejisinde umutlar diğerlerine göre daha fazla yeşerdi nedense. Hayata geçeceğine en çok inananların başında da Barolar Birliği Başkanı geliyor. Bir bildiği vardı elbet. Yargı reformunun hayata geçip geçmeyeceğini, eski reform teşebbüslerinin tekerrüründen ibaret mi olacağı yoksa şeytanın bacağını mı kıracağını hep birlikte göreceğiz. Ama 7 Ağustos’ta Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, “meclisin ilk işinin yargı reformunu hayata geçirmek olacağını” söyledi. Muhtemelen de böyle olacak. Bu da mı gol değil demeyeceğiz gibi duruyor bu sefer…

Adli yıl açılışı kargaşası ve genel kurul çağrısı

Adli yıl açılışının Beştepe’de yapılacağı açıklandıktan sonra, içlerinde İstanbul ve Ankara’nın da bulunduğu kırkın üzerinde Baro törene katılmama kararı aldıklarını ve törene katılacağını açıklayan Barolar Birliği’ni kınadıklarını deklare ettiler. Sadece törene katılmakla kalmayıp Barolar Birliği’ni olağanüstü genel kurula da çağırdılar. Baroların tutumunun gerekçesinin özü şuydu:

“Bağımsız yargının yürütmenin evinde adli yıl açılışı yapması kabullenilemez. Kuvvetler ayrılığı, bu misafirperverliğe samimiyet penceresinden bakamaz.”

Haklı mıydı barolar yoksa abartılıyor muydu konu? Merak ettim ve instagram hesabımdan bir anket yaptım. Barolar mı haklı TBB mi diye.. Katılım genele teşmil edilemez belki ama inanın 56/44 çıktı sonuç Barolar lehine.. Salt çoğunluğu aramıyordum çoğunluk ne diyor onu merak ediyordum ama (ezici)çoğunluğun hemfikir olamadığını gördüm.

Aksi görüşte olanlara saygı duymakla birlikte naçizane fikrim;

Birilerine rağmen hele ki iktidara rağmen bir şeyler yapmaya çalışmak havanda su dökmek gibi olur. İletişim neredeyse tüm sorunları aşar. Bir amaç uğruna, ortak menfaatler uğruna bir araya gelmiyor muyuz hiç? Çanakkale’de, Sakarya’da ya da Afrin’de Cerablus’ta sırt sırta çarpışırken herkes aynı takımı mı tutuyordu ya da herkes şucu muydu ya da bucu muydu? Mesele devletse gerisi teferruat deyip omuz omuza çarpışmadık mı? Konu dış siyaset olunca iç kavgalarımızı bırakıp tek vücut olmuyor muyuz? Peki iç meselelerde neden ortak menfaatler uğruna bir araya gelip bir şeyler yapmayalım?

Yargı reformu hayata geçtiğinde, gelecek nesil 2019 Adli Yıl açılışının Beştepe’de yapıldığını mı hatırlayacak, yoksa yeşil pasaportun Metin Feyzioğlu zamanında verildiğini mi? Kuvvetler ayrılığına inanan hakim ve savcılar, yürütmenin evinde adli yıl açılışına mı üzülecek yoksa çocuğunun okula başladığı yerde mezun olduğuna mı sevinecek?

Ve Metin Feyzioğlu..

Beştepe’de kuru pasta yiyip yürütme ağzıyla konuşan başkan olarak mı anılacak yoksa ne iktidarların, ne Baro Başkanlarının yapamadığını yapan Başkan olarak mı? Ha avukatların haklarını koruyacak ve genişletecek reformları yaparken muhalif duruşunu koruyacak ve iktidara rağmen bunları gerçekleştirecek biri varsa, yönetim kadrosuna şimdiden talibim..

Eleştirelim evet ama öldürmeyelim.. Bazı kararların doğruluğunu alındığında değil, dönüp geriye baktığımızda anlayabiliriz. Çok pişman oldu bu memleket telafisi imkansız kararlar almaktan.. İhtiyatlı olmaktan, bekleyip görmekten sanırım çok bir şey kaybetmeyiz..

Sabır acıdır; amma meyvesi tatlıdır. Jean J. Rousseau”

                                                                                               Av. Arb. Selçuk ENER

ARABULUCULUK MU PARABULUCULUK MU?

2018 yılının başıyla birlikte Arabuluculuk dava şatı haline geldi malum.. Ama sadece işçi-işveren ilişkisinden kaynaklı ihtilaflarda.. Sonrasında ticari uyuşmazlıklar da kapsama alındı ve devamının gelmesi bekleniyor. Arabuluculuk müessesesi dava şartı haline geleceği zaman, sadece zaman kaybı, prosedürden ibaret, yargıya bir katkısı olmayacak diyenlerin sayısı epey fazla idi.. Hatta kursuna gidip sınavına girmeye bile tenezzül etmedi çoğu meslektaş.. Ama gelinen noktada, arabulucu başına ayda düşen dosya sayısını görünce iştah kabardı ve “neden sınav açılmıyor” nidaları yükselmeye başladı bir anda.. 😊

Aslında mesleğe bakış açısının göstergesiydi şimdi sınava hücum eden kimi kesimin bu tavrı.. Olaya arabulmak, toplumsal barışa katkı sağlamak, yargının iş yükünü azaltmak, kişisel gelişime önem verip insanların anlaşma iradelerini kuvvetlendirmek veya bu iradeyi kazandırmak gibi gailesi olmayan kişilerin sektöre girmesine de karşıyım baştan belirteyim.. Üstüne alınmayan herkesi tebrik eder, meslekteki başarılarının devamını dilerim..

Anlaşma oranının düşük olması, arabuluculuğun başarılı olmadığı anlamına gelmez. 1.000 dosyadan 1 dosya bile anlaşma ile sonuçlansa, bu 1 uyuşmazlığın yargıya taşınmaması, en az 2 kişinin el sıkışması, bir küslüğün son bulması, bir düşmanlığın daha başlamadan bitmesi anlamına gelir..

Hiç yoksa; bir sıfırdan büyüktür.

Gelelim arabuluculukta anlaşma oranının nasıl artacağına..

Eğitim boyunca sistematik teknikler kullanarak tarafların çözüm bulmasına yardımcı olunması, sürecin tıkandığı yerde ikili görüşmeler ve açık uçlu sorularla anlaşma zeminin aranması ve son çare olarak arabulucunun bir çözüm önerisini taraflara sunması gerektiğini öğrendik.. Peki doğru mu? Kesinlikle… Yeterli mi? Hayır..

Kişisel Gelişim Bilmeden Bir Arpa Boyu Yol Alamayız..

Kişisel gelişim ve insan etkileme sanatına hayatına adamış biri olarak söylemeliyim ki; kişisel gelişim tekniklerini bilmeden, insan düşünce ve davranışlarının nasıl şekillendiğini anlamadan, bilinçaltına inerek subliminal mesajlar ile 3-5 cümle sonrasının zeminini hazırlamadan süreci akışına bırakarak başarı bekleyemeyiz.. Unutmayın ki, anlaşmaya değil, “şeytan görsün yüzünü” demeye gelen iki kişinin arasındaki buz dağını eritmeye çalışıyorsunuz. Taraflardan empati yapmasını istemeyin, empati yapması gerektiği mesajını bilinçaltına verin. Unutmayın ki, insan dayatılan her şeye düşünmeden “hayır” cevabını verir. Çünkü bilinçaltı düşünmez ve hayır cevabını veren odur. Bilincin devreye girmesini sağlarsanız kişinin düşünmesini de sağlarsınız. Ve insan düşünerek mantığını devreye sokmuş olur. Mantık; saçma hareketlere karşıdır. Gereksiz kavga, tartışmak, kötü geçmişi tekrarlamak, ihtilafı uzatmak, davaya gitmek, mantığın değil, olumsuz duyguların esir aldığı bir beynin istekleridir ve pişmanlığa meyillidir..

Arabuluculuk sürecinde taraflar gerildiğinde veya sesler yükseldiğinde ne yaparsınız?

Gerilime ortak olup “nerede olduğunuzu unutmayın, anlaşmıyorsanız anlaşmayın canım, böyle bağıramazsınız” diye tepki mi verirdiniz otoriteyi sağlamak için?

Ateşi söndürmek için su mu tercih edersiniz, yoksa kolonya mı? Kolonya da serinletir evet ama yanarken değil.. Bağırmak ve gerilmek, zaten gergin taraflarda işe yaramaz. Ama taraflar sakinken onları mantıklı düşünmeye davet etmek için, anlaşmanın en makul yol ve amaç olabileceğini anlatmak için, aksinin hiç kimseye faydası olmayacağını göstermek için yüksek perdede (aman yüksek sesle karıştırmayın lütfen) gezinebilirsiniz. Hatta geçmiş tecrübelerinizden bahsedip anlaşmadığı için sonra defalarca pişman olan hayali müvekkillerinizden de bahsedebilirsiniz.

Kevin Hogan’ı ve Joseph Murphy’yi atlamayın..

Kevin HOGAN’ın “İstediğiniz kişiye 8 dakikada nasıl evet dedirtirsiniz?” kitabını herkese şiddetle tavsiye ediyorum. İnsan satın alma kararını nasıl verir? İnsanı, satış danışmanının sadece ona bir şeyler satmaya uğraşan kişi olduğunu düşünmekten nasıl vazgeçirebilirsiniz? Bilinçaltı bilinmeyene ve yeniliğe karşıdır. Bu yüzden hemen hemen her yeni teklife kapalıdır. Geçmiş tecrübelerinden harmanladığı bir fikir vardır ve bu ekseriyetle “hayır”dır. Aynı şey arabuluculuğun tarafları için de geçerlidir. Daha önce zaten isteyip de alamadığı alacaklarını alamayan işçinin, yine işverenden istediğini alamayacağını düşünmesi, onu anlaşmamaya ve “hayır” demeye itecektir. Öyle ki, zaten anlaşamayacağı için, talebinde de hakkaniyetli olmayacaktır. Aynı şey işveren için de geçerlidir. Maaşı ödeyerek tüm sorumluluğunu yerine getirdiğini düşünen işveren, işçinin daha fazlasını istemesinde yatan sebebin aç gözlülük olduğunu düşündüğü için zaten çoğu zaman anlaşmamak için gelir. Ama siz, tecrübesizliğin ya da bilinçaltının esir aldığı beyinleri temizleyemezseniz, bilinci devreye sokup düşünmesini sağlayamazsanız, empati yapmalarını sağlayamazsanız, geriye yapılacak tek bir şey kalır.

Anlaşmama tutanağının hazırlanması!

Arabuluculuk sürecinde her şey sizde başlıyor ve sizde bitiyor.. İki taraf da hazır olunca hemen toplantıya başlayıp açılış konuşması mı yapıyorsunuz, yapmayın.. Başvurucu ne istiyor? isterseniz hemen ondan başlayalım diyerek karşı tarafı bir talebin altında mı bırakıyorsunuz, yapmayın.. Zorunlu arabuluculuk, katılım mecburi gibi lafları mümkünse hiç kullanmayın.. Her dayatma bir duvar örecektir çünkü taraflarda..  Özellikle de talebin muhatabı karşı tarafta.. Ne mi yapacağız peki? Anlatayım..

Cem Yılmaz’ın gösterilerini izlediyseniz, gösteriye başladığından hiç bahsetmez. Hadi başlayalım demez. Hatta tam tersine, henüz başlamadık, birazdan başlarız diyerek beklenti içine sokmaz seyirciyi ama bir yandan ince ince işlemeye ve güldürmeye başlar. Bir süre sonra ne onun başlayıp başlamadığının bir önemi kalır ne de beklentinin.. Seyirci zaten gülmeye başlamıştır..

Siz de böyle yapın.. Taraflar hazır olduğunda başlayın ama arabuluculuğa değil sohbete… Çünkü önce taraflarda almanız gereken bir gerginlik olduğunu unutmayın.. Teknikleriniz size kalmış. . Devamına dair ben ne yapıyorum söylemeyeceğim ama bu zamana kadar kimse nabzı yüksek ayrılmadı ofisten.. Sağlık olsun, kısmet değilmiş dediğimiz çok oldu ama kimse mutsuz ayrılmadı.. Herkesi anlaştırdık mı hayır ama herkese arabuluculuğun faydalı bir şey olduğunu öğrettik Allaha şükür..

Sadece şunu tavsiye ediyorum arabulucu meslektaşlara. Mış gibi yapmayın.. Hatta hayatta hiçbir şeyi mış gibi yapmayın.. Tercihlerinizi belirleyen “para” olmasın mümkünse. Çünkü merkeze neyi alırsanız, onun peşinden gidiyorsunuz. Avukatlığı ya da arabuluculuğu layıkıyla yaptığınızı hissettiğinizde, önce vicdanınızı doyuruyorsunuz. Lazım olan diğer şeyler peşinizden geliyor zaten..

Av. Arb. Selçuk ENER

HAKEM HATASI DEĞİL KURAL HATASI

Hukuku herkes kusursuz bilmek ve uygulamakla mükellef değil. Hatalar insanlar için.. En başta onu belirteyim ama öyleleri de var ki, kabullenmek mümkün değil. Hani penaltıyı “panenka” kullanıp kalecinin kucağına bırakmak gibi.. Geri vitese takacağına ileri takıp öndeki arabaya çarpmak gibi.. Kızamazsın, gülemezsin, bir şey demek istersin diyemezsin.. Nereden başlayacağını bile bilemezsin.. Derin bir nefes alıp verirken ağzını buruşturursun sadece. Öyle bir şey işte başıma gelen..

İstanbul şartlarında bir dava ortalama 1,5-2 yıl sürüyor zaten.. O da ilk derece yargılaması.. Sonra 2 yıl istinaf.. Sonrası zaten dipsiz kuyu.. Dönerse senindir misali dosyanın Ankara yolculuğu..

Bunca çetrefilli ve uzun bir serüvende, bir de bozulacağı daha en başında belli bir hatalı karar, bütün yaşama sevincini alıp götürüyor.. Neyse uzatmadan anlatayım hikayeyi..

Bakırköy’deki İş Mahkemelerinden birindeyiz.. Dosya olmuş 2 yaşında.. Yürümeye başlamış, arada kaçırsa da tuvaletini söylüyor artık.. Küçük kalan eşyaları arkadan gelenlere ayırmışız bile.. 😊

İşçilik alacakları için ilamsız takibe itiraz gelince itirazın iptali davası açmışız. Takipten sonra davadan evvel bazı alacak kalemleri ödenmiş ama sadece asıl alacaklar. Prim alacağı ise ödenmemiş.. Neyse komiser bey, dosya bilirkişiye gitti.. Gelen raporda yazan şu: Takipten sonra Kıdem tazminatı ödenmiş talep hakkı yok, bakiye ücret alacağı ödenmiş, talep hakkı yok, yıllık izin ödenmiş talep hakkı yok.. Eee ne var? Sadece prim alacağı ödenmemiş talep hakkı var.. Yav bu itirazın iptali davası, alacak davası gibi rapor olmaz.. Ama bilirkişi de hukukçu değil, suçu yok adamın nereden bilsin, takip tarihi itibariyle talep hakkı olup olmadığının araştırılıp yapılan ödemelerin toplam alacaktan mahsubu gerektiğini…

Tabi raporu görünce ben açtım ağzımı yumdum gözümü bir anda.. Meğersem esniyormuşum 😊 Şaka bir yana diyemiyorum. Çünkü gülmeden espri katmadan katlanılabilir bir şey değil bizim meslek..

Hakime raporun hatalı olduğunu, alacak davası imiş gibi hesaplama ve tespit yapıldığını, itirazın iptali davalarında dava tarihinin değil takip tarihinin baz alınması gerektiğini, takipten sonra yapılan ödemelerin BK. 100 gereği önce ferilere mahsubunun gerektiğini, davalı yanca asıl alacaklar ödenmiş ise de, bu ödemeler önce ferilere gideceğinden hala ödenmemiş asıl alacak bulunduğunu, yapılması gerekenin takip tarihi itibariyle hak kazanılan alacaklara ve buna tekabül eden ferilere yönelik itirazın iptaline ve yapılan ödemelerin ödeme tarihleri baz alınarak borçtan mahsubuna karar vermekten ibaret olduğunu birkaç dakika boyunca anlattıktan sonra, hakim bey anlattıklarımı “önceki beyanlarımı tekrarla davamızın kabulüne karar verilsin” şeklinde tercüme ederek zapta geçirdi.

Sonra ne mi oldu? Hakim sadece prim alacağına yönelik itirazın iptali ile prim alacağı kadar takibe devam kararı verdi.. Ben de Guiza altı pas içinde topu ıskaladığı zamanlarda verdiğim tepkimi verdim.. Tepki veremedim yani.. Önce derin bir nefes aldım, sonra tuttum bırakmadım… Dedim şimdi ölsem gam yemem, sonra çocuk var geride yetim kalır dedim.. Neyse nefesi verdim ben.. Hakim beye bir baktım,, sanki o 3 saniyede roman yazdım bakışırken.. Öyle anlamlı baktım yani.. Kızmadım ama.. Vallahi bak.. Aklıma Ahmet KAYA’nın “öyle bir yerdeyim” şarkısı geldi.. Sonra omuzlarda terkettim salonu..

İşin en zor kısmı da, hakime anlatamadığım derdimi müvekkile anlatmaktı.. Müvekkil ne bilsin, itirazın iptalini, BK 100 ü, aslını ferisini… Anlatmaya başlarken “parayı ne zaman alırız” şeklindeki cevabını konuşmanın sonunda da tekrarladığında, beni anlamak istemediğini farkettim.. “Hayırlısı be gülüm” diyesim geldi ama ben yine derin nefesle yetindim..

Gelelim acı gerçeklere.. Burası İstanbul Bakırköy adliyesi.. Mahkemelerin iş yükünden dolayı önce tek-çift, sonra siyah-beyaz, yetmezse seviyor-sevmiyor diye ayrıldığı yer.. Burada da hata yapabilirsin ama basit hata yapamazsın.. Alacak davası-itirazın iptali davası ayrımını bilmemek olur mu? Yapma ne olursun.. Takipten sonra davadan evvel yapılan ödemeleri nasıl asıl alacağa sayarsın? Nerede kaldı BK 100? Takipten sonra yapılan ödemeler haricen tahsil hükmünde değil mi? Yapılan ödemeleri dışlayarak icra vekalet ücretine ve tahsil harcına esas miktarları da düşürmüş olmadın mı? Hem devleti hem alacaklıyı zarara soktun..

Sineye çekemezdim ve çekmedim de.. Kazandığım davayı istinafa gönderdim.. Tabi bunu sadece müvekkil için değil, hukuka aykırı bir kararı sindiremediğim için yaptım.. Yanlış hesap mutlaka bir yerlerden dönecektir ama mühim olan bu uğurda harcanan zaman, emek ve para.. Ayrıca geciken adalet adalet mi Allah aşkına? Ne diyor Orhan Gazi..

“Adaletin en kötüsü geç tecelli edenidir. Sonunda hüküm isabetli olsa da, geciken adalet zulümdür.”

Av. Selçuk ENER

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.