EŞİNİN YANINDA ÜCRETSİZ ÇALIŞMA SEBEBİYLE SİGORTALI OLMANIN OLANAKLI OLMADIĞI

T.C
YARGITAY
10. Hukuk Dairesi
Esas No. 2018/11184
Karar No. 2018/7280
Tarihi: 01.10.2018

Mahkemesi: İş Mahkemesi

DAVA: Dava, Kurumca iptal edilen hizmetlerinin geçerli olduğunun tespiti ile sağlık giderlerine ilişkin yürütülen icra takibine ilişkin borcun olmadığının tespiti ve icra yoluyla tahsil edilen 1. 500,00 TL alacağın istirdatı istemine ilişkindir.

Mahkemece, ilamda belirtilen gerekçelerle davanın kabulüne karar verilmiştir. Hükmün, davalı Kurum vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi … tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar  okunduktan sonra, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

Davacının 13/09/2005 – 25/05/2006 tarihleri arasında eşi Bilal Kılıç’a ait … Alüminyum PVC Doğrama unvanlı işyerinde çalıştığı süreler davalı Kurum tarafından fiili çalışmaya dayanmadığı gerekçesiyle 26.02.2014 tarihli Kurum raporu ile iptal edildiği, iptal sonrası … 26. İcra Müdürlüğü’nün 2014/17253 sayılı dosyasından, 1.945,51 TL sağlık yardımının, 1.497,44 TL işlemiş faiziyle birlikte davacıya takip başlatıldığı ve davacının bu kapsamda, 1. 500,00 TL ödemede bulunduğu böylelikle davacının, Kurum işleminin iptali ile Kurum’a borçlu olmadığının tespiti ve istirdat isteminin bulunduğu eldeki davada, 26.02.2014 tarihli Kurum Raporu’nda davacının 26.02.2014 tarihli imzalı beyanında, eşinden ücret almadan çalıştığını açıkça dile getirdiği anlaşılmaktadır. Mahkemece, 11.08.2006 tarihli görev emrine dayalı olarak 2014 yılında ve işyerinin kapanmasından uzun süre sonra çalışmanın iptaline yönelik rapor düzenlenmesi; davalı Kurumun, vatandaşların temel sosyal güvenlik hakkını koruma misyonuna uygun bir yaklaşım olarak değerlendirilmesinin mümkün bulunmadığı gibi; salt eşine ait işyerinde geçmiş olmasının, yöntemince bildirimi yapılan çalışmanın iptalini gerektirmediği; davacının eşine ait işyerindeki çalışma öncesi ve sonrasındaki zorunlu sigortalı konumundaki çalışma ve prim ödeme süreleri; dinlenen tanıkların eylemli çalışmayı ortaya koyan beyanları ve ceza yargılamasındaki beraat kararının dayanağı kanıtlara dayanılarak yazılı gerekçeyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Davanın yasal dayanaklarından, 506 sayılı Kanunun 2. maddesi hükmüne göre; bir hizmet akdine dayanarak bir veya birkaç işveren tarafından çalıştırılan kimse anılan Kanun kapsamında sigortalı sayılır. Bir başka anlatımla, sigortalı ile işveren arasındaki iş ilişkisinin hizmet akdine dayanması gerekir. 506 sayılı Kanunu’nun 3. maddesinde (01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren ve 506 sayılı Kanunu yürürlükten kaldıran 5510 sayılı Kanunu’nun 6. maddesinde de sigortalı sayılmayanlar tahdidi olarak sayılmış olup, bunların arasında 506 sayılı Kanunun 3-l-B maddesinde “işverenin ücretsiz çalışan eşi”nin sigortalı sayılamayacağı belirtilmiştir.

Yukarıda anlatılanlar ışığında, davacının, 26.02.2014 tarihinde Kurum’a verdiği imzalı beyanda, ücretsiz olarak eşinin yanında çalıştığını dile getirmesi karşısında davacının sigortalı sayılamayacağı gözetilerek davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.

Bu maddi ve hukuki olgular göz önünde bulundurulmaksızın, eksik inceleme ve hatalı değerlendirme sonucu, yazılı şekilde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

O hâlde, davalı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır

SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 01.10.2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.

KAZADA YARALANAN BİR KİŞİNİN YARALANMA DERECESİNE VE GEÇİRDİĞİ TEDAVİ SÜRECİNE GÖRE RUHSAL BÜTÜNLÜĞÜ BOZULAN ANNE VE BABAYA MANEVİ TAZMİNAT VERİLEBİLİR

21. Hukuk Dairesi 2014/19308 E. , 2015/1377 K.
“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ : İş Mahkemesi

Davacılar, iş kazası sonucu maluliyetten doğan maddi ve manevi tazminatın ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.
Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde, isteğin kısmen kabulüne karar vermiştir.
Hükmün, davalılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.

K A R A R

1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle, kanuni geciktirici nedenlere göre davalıların aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki sair temyiz itirazlarının reddine,
2-Dava, sigortalının iş kazasından sürekli iş göremezliği nedeniyle kendisi ile anne ve babasının maddi ve manevi zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.
Mahkemece, davacı sigortalı yararına 17.693,33 TL maddi ve 5.000,00 TL manevi, davacı anne ve baba yararına ayrı ayrı 2.500,00 TL manevi tazminatların dava tarihinden itibaren yasal faizi ile davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili ile davacılara ödenmesine karar verilmiştir.
Dosya kapsamındaki bilgi ve belgelerden; davacı sigortalının davalılardan K….Metal Galvaniz San ve Tic. Ltd. Şti.’ye ait işyerinde eksantrik preste çalıştığı sırada sağ el işaret parmağını kalıp ile pres başlığı arasına sıkıştırması sonucu parmağının ortaya yakın kısmından kopması suretiyle iş kazası geçirdiği, SGK Maluliyet Daire Başkanlığı raporunda sigortalının sürekli iş göremezlik oranın % 4.2 olduğunun belirtildiği anlaşılmaktadır.
Zararlandırıcı olay ve dava tarihlerinde yürürlükte bulunan 818 Sayılı Borçlar Kanununun 47. maddesine göre manevi tazminat isteme hakkı doğrudan doğruya cismani zarara maruz kalan kişiye aittir. Yansıma yoluyla aynı eylem nedeniyle üzüntü duyanlar manevi tazminat isteyemezler. Hal böyle olunca doğrudan doğruya cismani zarara maruz kalan yalnızca maddi sağlık bütünlüğü ihlal edilen kişi midir? Zarar kavramına (B.K. 46 ve 47) ruhsal bütünlüğün ihlali, sinir bozukluğu veya hastalığı gibi hallerin girdiği bu maddelerde sadece maddi sağlık bütünlüğünün değil, ruhsal ve sinirsel bütünlüğünde korunduğu doktrinde ve Yargıtay kararlarında kabul edilmektedir. Öyleyse, bir kişinin cismani zarara uğraması sonucunda, onun (ana, baba, karı, koca ve çocuklar gibi) çok yakınlarından birinin de aynı eylem nedeniyle ruhsal ve sinirsel sağlık bütünlüğünün ağır şekilde bozulmuşsa, onların da manevi tazminat isteyebilecekleri kabul edilmelidir. Nitekim,
kaza sonucu ağır yaralanan ve 2 kez ameliyata rağmen iyileşmeyen çocuklarının durumu sebebiyle ruhsal bütünlüğü bozulan anne ve babanın (H.G.K. 26.4.1995 gün ve 1995/11-122, 1995/430) ve haksız eylem sonucu ağır yaralanan ve iktidarsız kalan kocanın karısının manevi tazminat isteyebileceklerine (H.G.K. 23.9.1987 gün ve 1987/9-183 1987/655) ilişkin Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararları aynı esaslara dayanmaktadır.
Karar tarihinde yürürlükte bulunan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 56.maddesi ile bu konu yeniden düzenlenmiş olunup özetle “ağır bedensel zarar yada ölüm halinde zarar görenin veya ölenin yakınlarına da manevi tazminat olarak uygun bir miktar para ödenmesine karar verilebilineceği”hükmü getirilmiştir. Bu yeni düzenlenme ile 818 sayılı Borçlar Kanununun yürürlülük zamanında içtihatlarla düzenlenen husus yasa koyucu tarafından açıklığa kavuşturulmuş ve yaralanan sigortalının yakınlarının manevi tazminat davası bakımından haksahipliği durumu ön şartı olarak “ağır bedensel”zarar koşulunu getirmiştir.
Somut olaya gelince; zararlandırıcı olay ve dava tarihlerinde yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu ile karar tarihinde yürürlükte bulunan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu, yukarıda açıklanan ilkeler ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararları ışığında, iş kazası nedeniyle sağlık bütünlüğü bozulan sigortalının anne ve babasının manevi tazminat talep etme hakkının bulunduğu düşünülse dahi, olayın özelliğine, yaralanmanın niteliğine, meslekte kazanma gücündeki kayıp oranına ve özellikle sigortalının yaralanmasının ağır bedensel zarar oluşturmamasına göre davacı anne ve baba yararına manevi tazminat verilemeyeceğinin anlaşılması karşısında bu davacıların manevi tazminat istemlerinin reddine karar vermek gerekirken, yazılı şekilde kabulüne karar verilmesi doğru olmamıştır.
3-Öte yandan, davanın kısmen kabulüne karar verilmesine rağmen kendilerini vekil ile temsil ettiren davalılar yararına vekalet ücretinin eksik ve hatalı tespit edildiği anlaşılmaktadır. Davacı sigortalı yönünden red edilen maddi tazminat miktarının katsayı değişikliği veya takdiri bir indirim nedenine dayanmadığının anlaşılmasına göre davalılar yararına red edilen miktar üzerinden nisbi vekalet ücretine hükmedilmesi ile, davacı sigortalı için manevi tazminatın red edilen miktarı yönünden Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi’nin 10/2. maddesi dikkate alınarak vekalet ücreti takdir edilmesi gerekirken, hatalı ve eksik ücret takdir edilmesi doğru olmamıştır.
Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular göz önünde tutulmaksızın, yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.
O halde, davalıların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davalılara iadesine, 27/01/2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.

İSKİ İLE DAVACI ARASINDAKİ HAKSIZ FİİLDEN KAYNAKLANAN DAVADA ADLİ YARGI GÖREVLİDİR

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi

E. 2006/7390 K. 2007/9712 T. 25.6.2007

DAVA : Taraflar arasında görülen davada İstanbul Asliye 4. Hukuk Mahkemesi’nce verilen 20.04.2006 tarih ve 2006/22 83 sayılı kararın Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin sûresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, davalının hava durumuna ilişkin uyarılara rağmen mazgalları ve yağmur suyu tahliye ızgaraların bakımını gereği gibi yapmaması sonucu meydana gelen su baskını sonrasında müvekkili nezdindeki sigortalı işyerinin zarara uğradığını, sigorta tazminatının ödendiğini, rücu koşullarının oluştuğunu ileri sürerek, 10.985 YTL’nın faiziyle tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, davada idari yargının görevli olduğunu, müvekkilinin hiçbir sorumluluğunun bulunmadığını tazminatın fahiş olduğunu savunarak, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, iddia, savunma, toplanan kanıtlar ve tüm dosya kapsamına göre, somut olayda hizmet kusura bulunup bulunmadığının araştırılması gerektiği, davada idare mahkemesinin görevli olduğu gerekçesiyle,dava dilekçesinin görev nedeniyle reddine, görevli mahkemenin idari yargı olduğuna karar verilmiştir.

Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.

Dava, iş yeri sigorta poliçesinden kaynaklanan rücuan tazminat istemine ilişkindir.

TTK’nın 18. maddesinde kendi kuruluş kanundan gereğince özel hukuk hükümleri dairesinde idare edilmek ve ticari şekilde işletilmek üzere devlet, vilayet, belediye gibi kamu tüzel kişileri tarafından kurulu teşekkül ve müesseselerin dahi tacir sayılacakları belirtilmiş, aynı Yasanın 12/11. maddesinde su, gaz, elektrik dağıtım, telefon, radyo ile haberleşme ve yayın yapma gibi işlerle uğraşan müesseselerin ticarethane sayılacakları hükme bağlanmıştır.

Davalı İSKİ’nin kuruluşu hakkındaki 2560 Sayılı Kanun’da bu kurumun genel kurul, yönetim kurulu ve genel müdürlük ile yönetileceği denetçileri vasıtasıyla denetim yapılacağı, yıllık faaliyet ve yatırımlarının bilançolarda belirlenip, genel kurulun onayına sunulacağı ve bütçesinin kamu iktisadi teşebbüslerinde uygulanan bütçe formülüne göre düzenleneceği açıklandığına göre bu kuruluşun özel hukuk hükümlerine göre idare edilen bir kamu kuruluşu olduğunun kabulü gerekir.

Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu da 2560 Sayılı Kanuna tabi olan İSKİ’nin gördüğü hizmet kamu hizmeti ise de faaliyetini özel hukuk kuralları altında yapması itibariyle TTK’nın 18/1. maddesi anlamında tacir sayılacağını ve tacir olan davalı ile davacı arasındaki haksız fiilden kaynaklanan ( TTK’nın 3. maddesi ) davaya bakma görevinin adli yargının görevine girdiğini YHGK’nın 21.09.1983 gün ve Esas 1980/11-2721 Karar, 1983/323 sayılı kararında benimsenmiştir.

Her ne kadar 12.2.1959 gün 1958-17 E. 1959-15 K. sayılı idari eylemlerle ilgili bir içtihadı birleştirme kararı varsa da 23.11.1981 tarihinde yürürlüğe giren 2560 Sayılı Yasanın hükümleri karşısında bu İçtihadı Birleştirme Kararının İSKİ bakımından uygulama alanının kalmadığı sonucuna varılmalıdır. Bu hususlar, YHGK’nın 29.11.1995 gün 1995/11647,1043 K. sayılı içtihadında aynen benimsenmiştir.

O halde, tacir olan İSKİ ile davacının sigortalısı arasında haksız fiilden kaynaklanan davaya bakma görevinin adli yargıya ait olduğu dikkate alınarak, işin esasına girilmesi, taraf kanıtlarının toplanarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiş, kararın bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 25.06.2007 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

MESLEKTE KAZANMA GÜCÜ KAYBI ORANI BELİRLENMEDEN HÜKÜM KURULMASI USUL VE YASAYA AYKIRIDIR

YARGITAY 10. HUKUK DAİRESİ

T. 3.7.2006 E. 2006/3357 K. 2006/10142

• SİGORTA YARDIMLARININ RÜCUAN TAHSİLİ ( Sigortalı Tarafından Açılan Maddi Tazminat Davasında Kesinleşen Hesap Öğeleri Dikkate Alınarak Sürekli İş Göremezlik Oranına Göre Hesap Raporunda Yapılacak Uyarlama İle Karar Vermek Gereği )

• KONTROL KAYDI SONUCUNUN BEKLENMESİ ZORUNLULUĞU ( Kazanma Gücü Kaybında Bir Değişiklik Olduğunun Belirlenmesi Halinde Sigortalı Tarafından Açılan Maddi Tazminat Davasında Kesinleşen Hesap Öğeleri Dikkate Alınması Gereği )

• MESLEKTE KAZANMA GÜCÜ KAYBI ( Oranı Belirlenmeden Eksik İnceleme ve Araştırma Sonucu Hüküm Kurulması Usul ve Yasaya Aykırı Olduğu )
506/m.26

ÖZET : Dava; 03.01.2002 tarihli iş kazası sonucu sürekli iş göremez duruma giren sigortalıya yapılan sosyal sigorta yardımlarının davalı işverenden rücuan tahsili istemine ilişkin olup, davanın yasal dayanağı 506 sayılı Yasanın 26. maddesidir. Dosya içerisinde bulunan gelir bağlama kararında, sigortalıda oluşan %18 meslekte kazanma gücü kaybı oranı bakımından, 01.04.2005 tarihinde kontrol kaydı bulunmasına, giderek bu durumun gerek rücu alacağına gerekse tavanı oluşturan miktara doğrudan etkili bulunması karşısında, kontrol sonucu araştırılarak, kazanma gücü kaybında bir değişiklik olduğunun belirlenmesi halinde, sigortalı tarafından açılan maddi tazminat davasında kesinleşen hesap öğeleri dikkate alınarak sürekli iş göremezlik oranına göre hesap raporunda yapılacak uyarlama ile karar vermek gerekirken, sigortalının kesinleşen meslekte kazanma gücü kaybı oranı belirlenmeden eksik inceleme ve araştırma sonucu yazılı olduğu şekilde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

DAVA : Davacı, iş kazası sonucu sürekli iş göremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.

Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde isteği hüküm altına almıştır. Hükmün, davalılardan B. Çiklet ve Gıda San. A.Ş. Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi M. Ş. tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi:

KARAR : 1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.

2- Dava; 03.01.2002 tarihli iş kazası sonucu sürekli iş göremez duruma giren sigortalıya yapılan sosyal sigorta yardımlarının davalı işverenden rücuan tahsili istemine ilişkin olup, davanın yasal dayanağı 506 sayılı Yasanın 26. maddesidir.

Dosya içerisinde bulunan gelir bağlama kararında, sigortalıda oluşan % 18 meslekte kazanma gücü kaybı oranı bakımından. 01.04.2005 tarihinde kontrol kaydı bulunmasına, giderek bu durumun, gerek rücu alacağına gerekse tavanı oluşturan miktara doğrudan etkili bulunması karşısında, kontrol sonucu araştırılarak, kazanma gücü kaybında bir değişiklik olduğunun belirlenmesi halinde, sigortalı tarafından açılan maddi tazminat davasında kesinleşen hesap öğeleri dikkate alınarak sürekli iş göremezlik oranına göre hesap raporunda yapılacak uyarlama ile karar vermek gerekirken, sigortalının kesinleşen meslekte kazanma gücü kaybı oranı belirlenmeden eksik inceleme ve araştırma sonucu yazılı olduğu şekilde hüküm kurulması. usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

O halde, davalının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davalılardan B. Çiklet ve Gıda San.A.Ş.’ye iadesine. 03.07.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.

KASKO SİGORTA SÖZLEŞMESİNDEN KAYNAKLANAN ALACAĞIN TAHSİLİ

T.C.
YARGITAY
11. HUKUK DAİRESİ

E. 2004/3959
K. 2005/462
T. 31.1.2005

• KASKO SİGORTA POLİÇESİNE DAYALI ALACAK DAVASI ( Meydana Gelen Trafik Kazası Nedeniyle Araçta Oluşan Hasar Bedelinin Sigortacıdan İstenmesi )
• REHİNLİ MALI SİGORTA ETTİRME ( Bir Başkasının Rehinli Malı Rehin Alan Hesabına ve Onun Lehine Sigorta Ettirmesi Halinde Tazminat Talep Etme Hakkının Öncelikle Rehin Sahibine Ait Olması )
• SİGORTADAN TAZMİNAT İSTEME HAKKI ( Rehinli Malı Rehin Alan Hesabına Sigorta Ettirenin Tazminat İsteyebilmesi İçin Sigortalı Malın Dain ve Mürtehini Olan ve Lehine Sigorta Edilenin Açık Muvafakatini Almasının Gerekmesi )
• AKTİF HUSUMET EHLİYETİ ( Rehinli Malı Rehin Alan Hesabına Sigorta Ettirenin Tazminat İsteyebilmesi için Sigortalı Malın Dain ve Mürtehini Olan ve Lehine Sigorta Edilenin Açık Muvafakatini Alması )
• DAİN VE MÜRTEHİN SIFATI ( Rehinli Malı Sigorta Ettiren Üçüncü Kişinin Sigortadan Tazminat İsteyebilmesi İçin Bu Sıfata Haiz Lehine Sigota Edilenin Açık Muvafatini Almasının Gerekmesi )
6762/m.1269,1270
ÖZET : Malı rehin alan kimse sıfatıyla o mal üzerindeki menfaatini kendi adına sigorta ettirebileceği gibi, bir başkasının da rehin konusu malı rehin alan hesabına ve onun lehine sigorta ettirmesi mümkündür. Böyle bir durumda sigortalı konumunda olan rehin hakkı sahibi olduğundan sigorta şirketinden tazminat talep etmek hakkının da öncelikle ona ait olması gerekir ve sigorta ettiren ancak sigortalı malın dain ve mürtehini olan ve lehine sigorta edilenin açık muvafakatini almak ve o surette sigortadan, şayet kendi menfaati de zedelendiği takdirde, tazminat istemek hakkına sahip olur. Somut olayda, dain ve mürtehin sıfatı bulunan dava dışı bankanın, tazminatın davacıya ödenmesine muvafakati olup olmadığı konusu araştırılmamıştır. O halde mahkemece, bu muvafakatin olup olmadığının araştırılması, bankanın muvafakati sağlandığı takdirde yargılamaya devam edilerek davanın sonuçlandırılması, aksi halde davanın aktif husumet ehliyeti yokluğundan reddine karar verilmesi gerekir.

DAVA : Taraflar arasında görülen davada İstanbul Asliye 6. Hukuk Mahkemesi’nce verilen 09.07.2003 tarih ve 2002/256-2003/444 sayılı kararın Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi Ata Durak tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, müvekkilinin kış şartlarının etkisiyle aracının hakimiyetini kaybederek park halindeki 34 UT 2311 plakalı araca çarptığını, ancak davalı kasko sigorta şirketi yetkili servisinin yönlendirmesi sonucu müvekkilinin çelişkili hasar ihbarlarında bulunduğunu, davalının da bu nedenle ve gerçeğe aykırı iddialarla hasar bedelini ödemediğini ileri sürerek, ( 2.686.665.300 ) TL.nın temerrüt faiziyle birlikte davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, davacının her defasında birbirinden farklı beyanlarda bulunduğunu, dava dilekçesinde ayrıca plaka bildirdiğini, Poliçe Genel Şartlarının B-1.5.5. ve A-1.5. maddeleri ile TTK.nun 1292/3. maddesi uyarınca rizikonun teminat içinde kaldığını ispat külfetinin sigortalıya geçtiğini ve müvekkilinden ödeme yapmasının beklenemeyeceğini, genel şartların C.2.2 maddesi uyarınca sigorta poliçesinin yasal süresi içinde iptal edildiğini savunarak, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davacının davalı şirkete hitaben yazdığı tarihsiz iki müracaatının birisinde “aracının hakimiyetini kaybederek bariyerlere vurduğunu” ifade ederken diğerinde “aracının kayıp yolda duraklayan bir kamyona arkadan vurduğunu”, dava dilekçesinde ise ” park halindeki bir araca çarptığını” ifade ettiği, Poliçe Genel şartlarının B-1 ve TTK.nun 1290-1292. maddeleri uyarınca davacının birbirini doğrulamayan beyanları nedeniyle ispat yükümlülüğünün yer değiştirdiği, sigortalının plakasını bildiği aracı sigortacıya bildirmeyerek rücu hakkını engellediği ve doğru beyanda bulunduğu ispat edemediği gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.

Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.

1- Dava, kasko sigorta sözleşmesinden kaynaklanan alacağın tahsili istemine ilişkindir. TTK.nun 1269. maddesi uyarınca malı rehin alan kimse sıfatıyla o mal üzerindeki menfaatini kendi adına sigorta ettirebileceği gibi, aynı yasanın 1270. maddesi uyarınca bir başkasının da rehin konusu malı rehin alan hesabına ve onun lehine sigorta ettirmesi mümkündür. Böyle bir durumda sigortalı konumunda olan rehin hakkı sahibi olduğundan sigorta şirketinden tazminat talep etmek hakkının da öncelikle ona ait olması gerekir ve sigorta ettiren ancak sigortalı malın dain ve mürtehini olan ve lehine sigorta edilenin açık muvafakatini almak ve o surette sigortadan, şayet kendi menfaati de zedelendiği takdirde, tazminat istemek hakkına sahip olur. Somut olayda, dain ve mürtehin sıfatı bulunan dava dışı bankanın, tazminatın davacıya ödenmesine muvafakati olup olmadığı konusu araştırılmamıştır. O halde mahkemece, bu muvafakatin olup olmadığının araştırılması, bankanın muvafakati sağlandığı takdirde yargılamaya devam edilerek davanın sonuçlandırılması, aksi halde davanın aktif husumet ehliyeti yokluğundan reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir.

2- Bozma neden ve şekline göre, davacı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik gerek görülmemiştir.

SONUÇ : Yukarıda ( 1 ) nolu bentte açıklanan nedenlerle kararın BOZULMASINA, ( 2 ) nolu bentte açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığını, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 31.01.2005 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

TRAFİK KAZASI TESPİT TUTANAĞI RESMİ DELİLDİR

T.C. YARGITAY 11. HUKUK DAİRESİ

E. 2005/13254 K. 2007/394 T. 18.1.2007

DAVA : Taraflar arasında görülen davada Ankara Asliye 2.Hukuk Mahkemesi’nce verilen 21.07.2005 tarih ve 2004/497-2005/285 sayılı kararın Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi Deyiş Cesur tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

KARAR : Davacı vekilinin TTK.nun 1301. maddesi hükmüne dayalı olarak davalılar aleyhine açtığı rücu davası sonucunda mahkemece, davanın reddine dair verilen karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, kasko sigorta poliçesinden kaynaklanan rücuen tazminat istemine ilişkindir.

Kaza tespit tutanağında, davalı otobüs sürücüsünün sola dönüş kurallarına uymadan sola döndüğü, sigortalı araç sürücüsünün de arkadan çarptığı, davalı sürücünün %100 kusurlu olduğu tespit edilmiş iken, bilirkişi raporunda, davalı otobüs sürücüsünün işaret verip sola dönüş yaptığı, sigortalı araç sürücüsünün takip mesafesini gözetmeksizin arakadan çarptığı, davalı otobüs sürücüsünün kusursuz olduğu tespit edilmiştir. Kaza tespit tutanağı aksi kanıtlanıncaya kadar geçerli bir belge olup, aksi aynı derecede delillerle kanıtlanmalıdır. Dosya kapsamından, davalı tanıklarının anlatımları dışında davalı lehine delil yoktur.

Bu durumda mahkemece, kaza tespit tutanağı ile bilirkişi raporu arasındaki olayın oluş biçimi ve kusur isnadına ilişkin çelişkiyi giderecek biçimde mevcut delillere göre üç kişilik uzman bilirkişi kurulundan rapor alınarak sonucuna göre karar vermek gerekirken yazılı olduğu şekilde çelişki giderilmeden karar verilmesi doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 18.01.2007 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

SİGORTA PRİMLERİNİN EKSİK ÖDENMESİ VE ÜCRET TESPİTİ DAVASI

SİGORTA PRİMLERİNİN EKSİK ÖDENMESİ VE ÜCRET TESPİTİ DAVASI

Günümüzde artık o kadar normal hale geldi ki, sigorta primlerinin asgari ücret üzerinden ödenmesi, gerçek ücret üzerinden ödenmesini bir lütuf olarak görmeye başladık.Yaptığınız iş nitelikli de olsa, 5-10 bin TL maaş da alsanız, sigorta primlerini asgari ücret üzerinden ödüyor işveren.Peki yasa ne diyor ve bu durumda işçinin ne gibi hakları var?

5510 sayılı Kanun’un 80. Maddesi ile sigorta primine esas kazançlar açıkça sayılmıştır.Buna göre;

Prime esas kazançların hesabında;

1) Hak edilen ücretlerin,

2) Prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkaktan o ay içinde yapılan ödemelerin ve işverenler tarafından sigortalılar için özel sağlık sigortalarına ve bireysel emeklilik sistemine ödenen tutarların,

3) İdare veya yargı mercilerince verilen karar gereğince yukarıdaki (1) ve (2) numaralı alt bentlerde belirtilen kazançlar niteliğinde olmak üzere sigortalılara o ay içinde yapılan ödemelerin, brüt toplamı esas alınır

Görüldüğü üzere, işçinin aldığı çıplak ücretin dışında, para ile ölçülebilir bazı menfaatlerin de sigorta primine esas tutulduğu görülmektedir.

Yüksek  Mahkeme yakın zamana kadar yerleşik içtihatlarında, ücret tespiti için yazılı delil aramakta, yazılı delil ile ispat edilemeyen hallerde ücret tespitine ilişkin taleplerin reddine karar vermekteydi.Ancak son zamanlarda içtihadında değişikliğe giderek, işçi alacakları davalarında öngördüğü ücret araştırması yönteminin, sigorta primine esas gerçek ücretin tespiti davalarında da uygulanması gerektiğini belirtmektedir.

Nitekim bu yönde verdiği 17.10.2017 tarihli kararında;

“…Davanın yasal dayanağı olan 5510 sayılı Yasa’nın 80. maddesinde ( 506 sayılı Yasanın 77. maddesi)prime esas gerçek ücretin esas alınması koşuldur. Gerçek ücretin işçinin yaşı, kıdemi, meslek durumu dikkate alınarak, emsal işi yapan işçilerin aldığı ücret göz önünde tutularak belirlenmesi gerektiği Yargıtay’ın yerleşmiş görüşlerindendir.

Dosyadaki kayıt ve belgelerden; davacının 01.01.2010- 9.10.2011 arası 1197374 sicil numaralı, 10.10.2011- 29.07.2013 tarihleri arasında1214215 sicil numaralı davalıya ait işyerlerinde sigortalı olarak çalıştığı,davalı ve bordro tanıklarının dinlendiği, davacının mağaza müdürü olduğunu beyan ettikleri, bordro tanıklarının davacının maaşına ilişkin bilgileri olmayıp davalı tanığı ve davacı tanıkları ile davalı işverenin davacının son ücretinin davacının dava dilekçesinde belirttiği gibi 1500 TL olduğunu beyan ettikleri, TÜİK’ ten yapılan emsal ücret araştırmasına cevabında perakende hizmet müdürü meslek grubunda 2010/11. ay aylık ortalama brüt ücreti 2203 TL olduğunun belirtildiği anlaşılmıştır.

 Somut olayda, davalı işveren ile davalı tanığı ve aynı zamanda bordro tanığı olan davacı tanıklarının beyanlarına göre davacının en son 1500 TL ücret aldığı, bu ücretin TÜİK’ in belirlediği emsal ücret miktarından yüksek olduğu ve davacının mağaza müdürü olup mağaza müdürünün asgari ücretle çalışmasının hayatın olağan akışına aykırı olduğu nazara alınmaksızın davacının prime esas kazancının reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir…” (Yargıtay 21. HD., E. 2016/6299, K. 2017/7954)

Şeklindeki ifadelere yer verdiği görülmekte, bu davalarda yerleşik kanaatinden caydığı anlaşılmaktadır.

Sonuç olarak; eğer nitelikli bir işte çalışan tecrübeli bir işçiyseniz ve sigorta primleriniz asgari ücret üzerinden ödeniyorsa, dava yoluyla gerçek ücretinizin tespitini ve eksik sigorta primlerinizin tamamlanmasını talep edebilirsiniz.

ENER AVUKATLIK BÜROSU

 

ZORUNLU VE İHTİYARİ DAVA ARKADAŞLIĞI

Bir davanın birden fazla kişi tarafından veya birden fazla kişi aleyhine açılabilmesi için, aynı tarafta yer alanlar arasında hukuksal bir bağlantının bulunması gerekir. Hukukumuzda, bu bağlantıya dava arkadaşlığı denilmektedir.

6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunumuzun 57 vd maddelerinde düzenlenen dava arkadaşlığı; zorunlu ve ihtiyari dava arkadaşlığı olmak üzere iki ana başlık altında toplanmaktadır. Zorunlu dava arkadaşlığı da, yine kendi içinde maddi ve şekli  dava arkadaşlığı olmak üzere ikili ayrımla düzenlenmektedir.

6100 Sayılı Kanunumuz 57. maddesinde hangi hallerde ihtiyari dava arkadaşlığının oluşabileceğini düzenlemiştir:

“Birden çok kişi, aşağıdaki hâllerde birlikte dava açabilecekleri gibi aleyhlerine de birlikte dava açılabilir:

  1. a) Davacılar veya davalılar arasında dava konusu olan hak veya borcun, elbirliği ile mülkiyet dışındaki bir sebeple ortak olması.
  2. b) Ortak bir işlemle hepsinin yararına bir hak doğmuş olması veya kendilerinin bu şekilde yükümlülük altına girmeleri.
  3. c) Davaların temelini oluşturan vakıaların ve hukuki sebeplerin aynı veya birbirine benzer olması.

Madde metninden de anlaşılacağı üzere yukarıda sayılan haller mevcut olduğu durumlarda davacılar davalı aleyhine birlikte dava açabileceği gibi davacı birden fazla davalı aleyhine de tek bir dava açabilir. Ancak ihtiyari dava arkadaşlığında, mecburi dava arkadaşlığında olduğu gibi zorunluluk mevcut değildir. Yani davacılar ayrı ayrı dava açabileceği gibi; davacı birden fazla davalı adına ayrı ayrı dava açabilir.

Kanunumuzun 58. maddesi ise ihtiyari dava arkadaşlığında, davaların birbirinden bağımsız olduğunu ve dava arkadaşlarının her birinin, diğerinden bağımsız olarak hareket ettiğini belirtmektedir.

Mecburi dava arkadaşlığında durum biraz farklıdır. Şöyle ki 59. Madde mecburi dava arkadaşlığının tanımını yapmaktadır:

Maddi hukuka göre, bir hakkın birden fazla kimse tarafından birlikte kullanılması veya birden fazla kimseye karşı birlikte ileri sürülmesi ve tamamı hakkında tek hüküm verilmesi gereken hâllerde, mecburi dava arkadaşlığı vardır.” Örnek olarak; elbirliğiyle mülkiyetin söz konusu olduğu durumlarda birlikte dava açılması veya aleyhlerine karşı tek bir dava açılması, kiracıların kiralanan taşınmazdan tahliyesinin talep edildiği davada tüm kiracıların davalı olarak belirtilmiş olması, TMK 286. maddeye göre açılan nesebin reddi davası anne ile çocuğa karşı birlikte açılması, adi ortaklıkta ortaklık tarafından açılan davaların bütün ortaklar tarafından birlikte açılması, asıl borçlu ile ipotek veren üçüncü kişiye karşı açılacak davanın bu kişilere karşı birlikte açılması…

Dava konusu olan hak, birden fazla kişi arasında ortak olup da, bu hukuki ilişki hakkında mahkemece bütün ilgililer için aynı şekilde ve tek bir karar verilmesi gereken hallerde dava arkadaşlığı maddi bakımdan zorunludur. Zorunlu dava arkadaşlığında; dava arkadaşları arasındaki ilişki çok sıkı olduğundan, davada birlikte hareket etmek durumundadırlar. Mahkeme ise, dava sonunda zorunlu dava arkadaşlarının hepsi hakkında tek bir karar verecektir. Zorunlu dava arkadaşlığında dava konusu olan hak tektir ve dava arkadaşı sayısı kadar müddeabbih bulunmamaktadır.  

Bazı hallerde ise, birden fazla kişiye karşı birlikte dava açılmasında maddi bir zorunluluk olmadığı halde kanun; gerçeğin daha iyi ortaya çıkmasını, taraflar arasındaki hukuki ilişkinin doğru sonuca bağlanmasını sağlamak için, birden fazla kişiye karşı dava açılmasını usulen zorunlu kılmıştır ki, bu durumda şekli bakımdan zorunlu dava arkadaşlığı söz konusudur. Böyle bir davada, dava arkadaşları hakkında tek bir karar verilmesi veya dava arkadaşlarının hep birlikte ve aynı şekilde hareket etme zorunluluğunun varlığından söz edilemez.

Bu hususlarda Yargıtay’ımızca verilmiş kararlar şu şekildedir:

“…takip kredinin asıl borçlusu olan … takipte borçlu olarak gösterilmemiş olup asıl borçlu ile ipotek veren üçüncü kişi arasında şekli bakımdan zorunlu takip arkadaşlığı olduğundan bu hususun mahkemece re’sen gözetilmesi, alacaklının talebi halinde HMK 124. maddesine göre bu borçlunun takibe dahil edilmesi için alacaklıya süre verilmesi sonucuna göre hüküm tesisi gereklidir. Ayrıca asıl borçlu ve ipotek veren şikayetçiye hesap kat ihtarının gönderildiği dosya arasındaki noter belgesinden anlaşılıyor ise de bu borçlulara hesap kat ihtarının usulünce tebliğ edilip edilmediği de araştırılmamış olup bu husus İİK 150/ı maddesine göre ipoteğin paraya çevrilmesi yolu ile ilamlı icra takibinde icra emri gönderilmesi için zorunlu bir şarttır…” (Yargıtay 12HD. E 2017/437, K. 2017 4106)

 

“…davalılar arasında zorunlu dava arkadaşlığı bulunmadığı açıktır. Ancak işveren tek bir işlemle, “Başvuruya Davet” bildirimi ile tüm davalılardan iş sözleşmelerini 27.06.2011 tarihine kadar yenilemelerini istemiş, davalılar ise birlikte aynı gün aynı noterden ihtarnameler çekerek iş akitlerini yenilemeyeceklerini bildirdiklerinden davalıların ortak işlemle yükümlülük altına sokuldukları; dolayısıyla davaların temelini oluşturan vakıalar ve hukuki sebeplerin aynı olduğu, buna göre davalılar arasında ihtiyari dava arkadaşlığı bulunduğu, ayrıca davaların ayrılmasına karar verilmesi gerektiği yönünde emredici düzenleme bulunmayıp, mahkemenin takdirine bırakılmış olması ve iş mahkemelerinin kuruluş amacının işçilerin hakkını yargı yerleri olan mahkemelerden daha çabuk, kolay ve ucuz bir yolla alabilmelerini, davaların çabukluk ve kolaylıkla yürütülmesi sağlamak olduğu da dikkate alındığında, her davalı açısından ayrı ayrı yargılama yapılmasının usul ekonomisine de uygun düşmeyeceği ve direnme kararını temyiz edenler gözetildiğinde mahkemenin davaların birlikte görülmesi gerektiği yönündeki kabulünün isabetli olduğu sonucuna varılmıştır…” (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E.2013/22-1565, K.2015/1092)

                                                                                                                  ENER AVUKATLIK BÜROSU

 

KREDİ ÇEKECEK EMEKLİLERE YARGITAY İKAZI

                                           KREDİ ÇEKECEK EMEKLİLERE YARGITAY İKAZI

            İcra ve İflas Kanunumuz alacaklıya, borçludan alacağını tahsil edebilmesi için çeşitli imkanlar sunmuştur. Bunlardan biri de haciz yolu ile takiptir. Alacaklıya tanınan bu imkan İİK’ nın 78 vd. maddelerince hükme bağlanmıştır 78. maddede alacaklının ne zaman haciz isteyebileceği ve ne kadar müddeti olduğu belirtilmektedir: “Ödeme emrindeki müddet geçtikten ve borçlu itiraz etmiş ise itirazı kaldırıldıktan sonra mal beyanını beklemeksizin alacaklı haciz konmasını isteyebilir.Haciz isteme hakkı ödeme emrinin tebliğinden itibaren 1 yıldır. Bu süre zarfında alacağının tahsili için haciz istemeyen alacaklının haciz isteme hakkı düşer. Fakat borçlunun her malı alacaklı tarafından haczedilemez. Kanun bazı hallerde borçluyu da gözetmektedir.

Kanunumuz haczi caiz olmayan malların yanında kısmen haczi caiz olan malları da saymıştır. Haczi caiz olmayan mallar kati suretle alacaklı tarafından haczedilemeyecek malları ifade etmektedir ve İİK madde 82’de nelerin haczedilemeyen mallar olduğu sayılmıştır. 83. madde ise “Maaşlar, tahsisat ve her nevi ücretler, intifa hakları ve hasılatı, ilama müstenit olmayan nafakalar, tekaüt maaşları, sigortalar veya tekaüt sandıkları tarafından tahsis edilen iratlar, borçlu ve ailesinin geçinmeleri için icra memurunca lüzumlu olarak takdir edilen miktar tenzil edildikten sonra haczolunabilir.” demek suretiyle kısmen haczi caiz olan malları saymaktadır. Aynı maddenin devamında; haczolunacak miktarın maddede sayılan malların veya hakların dörtte birinden az olamayacağını belirtilmektedir.

İİK’ nın 83/a maddesindeki “İİK’ nın 82 ve 83. maddelerinde yazılan mal ve hakların haczolunabileceğine dair önceden yapılan anlaşmalar muteber değildir” hükmü, söz konusu maddelerde sayılı malların ve hakların haczedilebileceği hususundaki anlaşmaların geçersiz olacağını bize göstermektedir. Fakat 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun 93/1.maddesinde, “bu fıkraya göre haczi yasaklanan gelir, aylık ve ödeneklerin haczedilmesine dair taleplerin, borçlunun muvafakati yok ise, icra müdürü tarafından reddedileceği” düzenlemesine yer verilmiştir. Bu hükmün İİK’ nın 83/a maddesine göre daha özel düzenleme içerdiği ve borçlu haczedilmesi mümkün olmayan mal ve haklarla ilgili olarak bu hakkından vazgeçebileceği, sözleşme hukukuna göre bu yasağın kesin olmadığı anlaşılmaktadır. Ancak uygulamada birçok sorun yaşanmaktadır. Bu sorunların son zamanlarda gündemde olanı ise kredi taksitlerinin emekli maaşından kesilip kesilemeyeceğidir. Yargıtay 13. Hukuk Dairesi 2015/12436 Esas ve 2017/1233 Karar sayılı ilamında; emekli maaşlarına, kredi çekerken kişinin muvafakat vermesi halinde kredi taksitlerinin emekli maaşından kesilebileceğini konulabileceğini hükme bağlamıştır:

“…Davacının bankadan aldığı kredi borcunu sözleşme şartlarına uygun olarak ödememesi halinde sözleşme gereğince kullandırılan kredinin teminatı olarak maaşından kesinti yapılmasını kabul etmesi ve diğer teminat öngören hükümlerin sözleşmeye konulmasına rıza göstermesinin haksız şart olarak kabulü mümkün değildir. Zira davacı yürürlükteki bu Yasaları bilerek sözleşmenin sözleşmeyi imzalamış olup, serbest iradesi ile sözleşme şartlarına uygun olarak kredi borcu taksitlerinin …’den aldığı maaşından kesilmesi için talimat verdiğine göre artık sözleşmenin söz konusu hükmünün müzakere edilerek kararlaştırılmadığı söylenemez. Ayrıca bankanın yaptığı işlemin sözleşmeden doğan hak ve yükümlülüklerin dürüstlük kuralına aykırı düşecek şekilde tüketici aleyhine dengesizliğe neden olduğu kabul edilemez. Davacının bankadan kullandığı kredi borcunu sözleşme şartlarına uygun olarak ödemesi zorunludur. Davacının taksitlerin maaşından ödenmesini ihtirazı kayıtsız kabul edip daha sonra dava açıp kesinti bedelini geri istemesi hakkın kötüye kullanılması olup iyiniyet kurallarıyla bağdaşmaz. ( TMK m.2 ) Tüketici haklı bir sebep olmadan sözleşmeyi tek taraflı feshedemez, ifası yapılmış bedellerin iadesini isteyemez, bu şekilde edimin tek taraflı geri istenmesi de hukuken himaye göremez. Aksi halde; kredi isteyen kişinin mali durumu ve maaş gelirine göre borcunun ödenebileceği güvencesiyle kredi veren bankanın alacağının imkansızlaşması, kötü niyetli bir kredi borçlusunun borcunu hiç ödememesi gibi bir sonuç doğacaktır. Başka bir deyişle yeni Kanun’un yürürlük tarihi olan 28.02.2009 tarihinden sonra kullanılan kredilerde emekli maaşından kesinti yapılmasına yönelik muvafakatlerin önceden verildiği gerekçesiyle geçersizliğinden ve haksız şart teşkil ettiğinden bahsedilemez…”

    Sonuç olarak; emeklilerin, kredi çekerken dikkatli olmaları, kredi taksitlerinin emekli maaşlarından çekilebileceğine dair verdikleri muvafakatin sonradan geri alınamayacağını bilmeleri gerekmektedir.

                                                     ENER AVUKATLIK BÜROSU

SİGORTA HUKUKU GENEL BİLGİLER

 

SİGORTA HUKUKU GENEL BİLGİLER

İnsanlar günlük yaşamda bir sürü risk ile karşı karşıyadır. Büyük küçük fark etmeksizin her birey bir risk taşıyıcısı konumundadır. Bu nedenle kişiler can ve mal güvenliğine gelebilecek zararlara karşı sigorta şirketleriyle sigorta sözleşmesi akdetmekte ve gerçekleşen riskler sonucunda kendilerini bu risklere karşı güvence altına almaktadır. Böylece sigorta ettirenin sigorta primi ödemesi karşılığında sigorta şirketleri bu risklerin sonucunu üstlenmektedir. Bu nedenle sigorta sözleşmeleri iki tarafa da borç yükleyen sözleşmelerdir.

Türk Ticaret Kanunu’nun 1401. maddesinde sigorta sözleşmesinin tanımı yapılmakta ve bazı unsurları belirtilmektedir : “Sigorta sözleşmesi, sigortacının bir prim karşılığında, kişinin para ile ölçülebilir bir menfaatini zarara uğratan tehlikenin, rizikonun, meydana gelmesi hâlinde bunu tazmin etmeyi ya da bir veya birkaç kişinin hayat süreleri sebebiyle ya da hayatlarında gerçekleşen bazı olaylar dolayısıyla bir para ödemeyi veya diğer edimlerde bulunmayı yükümlendiği sözleşmedir.” Bu tanımdan da görüleceği üzere; sigorta sözleşmeleri zarar sigortalarıyla(Mal sigortaları, Sorumluluk sigortaları) ilgili olabileceği gibi can sigortalarıyla(Hayat sigortaları, Sağlık sigortaları, Kaza sigortaları) da ilgili olabilir.

 

Öncelikle sözleşmenin tarafları; sigortacı ve sigorta ettirendir. Sigorta sözleşmelerinin konusu para ile ölçülebilir bir değer olması gerekir. Sigorta ettirenin prim ödeme borcu bulunmaktadır. Meydana gelmiş bir tehlike, riziko veya olay bulunmalıdır. Bunların neticesinde ise sigorta şirketi, aralarındaki sözleşme uyarınca bu riskin sonucunu üstlenecektir.

Sigortacı ve sigorta ettiren yanında sigortalı ve lehtar terimleriyle de karşılaşılmaktadır. Sigortalı; lehine sigorta yapılan kişidir. Sözleşmenin tarafı her ne kadar sigorta ettirenle sigorta şirketi olsa da sözleşme 3. Bir kişi lehine yapılmış olabilir. Lehtar ise; tehlike, risk veya olay meydana geldiğinde sigortacıdan sigorta bedelini talep etme hakkına sahip olan kişiyi ifade etmektedir.

Sigorta sözleşmesinin kurulması TTK’ nın 1405. maddesinde açıklanmıştır: “Sigortacı ile sigorta sözleşmesi yapmak isteyen kişinin, sözleşmenin yapılması için verdiği teklifname, teklifname tarihinden itibaren otuz gün içinde reddedilmemişse sigorta sözleşmesi kurulmuş sayılır.Sigorta sözleşmesi yapmak isteyen kişi, teklifnameyi sunduktan sonra sigorta şirketinden kabul cevabı alabilir, ret cevabı alabilir veya sigorta şirketi herhangi bir cevap vermeyebilir. Bu durumda 30 günlük süre içinde herhangi bir cevap gelmez ise sözleşme kurulmuş sayılmaktadır.

Sigorta şirketi sözleşmenin kurulmasının ardından sigorta ettirene poliçe verme yükümlülüğü altındadır. Poliçede, tarafların haklarını, temerrüde ilişkin hükümler ile genel ve varsa özel şartları içerir, rahat ve kolay okunacak biçimde düzenlenir. Bu yükümlülüğün süresi 1424. Maddede belirtilmiştir: “Sigortacı; sigorta sözleşmesi kendisi veya acentesi tarafından yapılmışsa, sözleşmenin yapılmasından itibaren yirmi dört saat, diğer hâllerde onbeş gün içinde, yetkililerce imzalanmış bir poliçeyi sigorta ettirene vermekle yükümlüdür. Sigortacı, poliçenin geç verilmesinden doğan zarardan sorumludur.

 

Sigortanın süresi ise sözleşmede taraflarca kararlaştırılabilir. Eğer taraflar böyle bir süre kararlaştırmamış ise taraf iradeleri, yerel teamül ile hal ve şartlar göz önünde bulundurularak, mahkemece belirlenir. Sigorta dönemi prim daha kısa zaman dilimlerine göre hesaplanmamış ise bu kanuna göre bir yıldır. Sözleşmeye bağlı istemlerde zamanaşımı 1411. maddede düzenlenmiştir: “Sigorta sözleşmesinden doğan bütün istemler, alacağın muaccel olduğu tarihten başlayarak iki yıl ve 1482. madde hükmü saklı kalmak üzere, sigorta tazminatına ve sigorta bedeline ilişkin istemler her halde rizikonun gerçekleştiği tarihten itibaren altı yıl geçmekle zamanaşımına uğrar.” 1482. madde ise şu şekildedir: “Sigortacıya yöneltilecek tazminat istemleri, sigorta konusu olaydan itibaren on yılda zamanaşımına uğrar.

 

Sigorta sözleşmesi kanuna, emredici hükümlere veya ahlaka aykırısı ise geçersiz sayılamaktadır. Aynı şekilde sigortalanan menfaat, sigorta sözleşmesinin kurulması anında mevcut değil ise sözleşme geçersiz olmaktadır. Ancak başta var olan menfaat sonradan ortadan kalkarsa sözleşme o andan itibaren geçersiz olacaktır.

 

Tarafların borç ve yükümlülüklerine bakacak olursak:

Sigorta ettirenin borç ve yükümlülükleri;

 

* Pirim ödeme borcu TTK 1430 (Sigorta ettiren, sözleşmeyle kararlaştırılan primi ödemekle yükümlüdür. Aksine sözleşme yoksa sigorta primi peşin ödenir. Özel kanunlardaki hükümler saklıdır.),

* Beyan yükümlülüğü TTK 1435 (Sigorta ettiren sözleşmenin yapılması sırasında bildiği veya bilmesi gereken tüm önemli hususları sigortacıya bildirmekle yükümlüdür. Sigortacıya bildirilmeyen, eksik veya yanlış bildirilen hususlar, sözleşmenin yapılmamasını veya değişik şartlarda yapılmasını gerektirecek nitelikte ise, önemli kabul edilir. Sigortacı tarafından yazılı veya sözlü olarak sorulan hususlar, aksi ispat edilinceye kadar önemli sayılır),

 

* Bildirim Yükümlülüğü TTK 1446 ((1) Sigorta ettiren rizikonun gerçekleştiğini öğrenir öğrenmez sigortacıya bildirmekle yükümlüdür. Riziko gerçekleşmesinin ihbarı, sigortacının hasarı tespit ile gereğinde zararın azaltılması veya artmasına engel olacak tedbirleri almasını sağlamaya ilişkindir.

(2) Riziko gerçekleştiğinde ihbar görevinin ihlali için kusur şartı aranmıştır. Rizikonun gerçekleştiğinin ihbar edilmemesinde bildirimin yapılmaması veya geç yapılması ödenecek tazminatta veya bedelde artışa sebep olmuş ise, kusurun ağırlığına göre sigortacının ödemekle mükellef bulunduğu tazminattan indirilir.)

* Bilgi verme ve araştırma yapılmasına izin verme yükümlülüğü TTK 1447 ((1) Sigorta ettiren, rizikonun gerçekleşmesinden sonra, sözleşme uyarınca veya sigortacının istemi üzerine, rizikonun veya tazminatın kapsamının belirlenmesinde gerekli ve sigorta ettirenden beklenebilecek olan her türlü bilgi ile belgeyi sigortacıya makul bir süre içinde sağlamak zorundadır. Ayrıca, sigorta ettiren, aldığı bilgi ve belgenin niteliğine göre, rizikonun gerçekleştiği veya diğer ilgili yerlerde sigortacının inceleme yapmasına izin vermekle ve kendisinden beklenen uygun önlemleri almakla yükümlüdür.

 (2) Bu yükümlülüğün ihlal edilmesi sebebiyle ödenecek tutar artarsa, kusurun ağırlığına göre tazminattan indirim yapılır.),

 

* Zararı önleme, azaltma rizikoyu ağırlaştırmama ve sigortacının rücu haklarını koruma yükümlülüğü TTK 1444 (Sigorta ettiren veya onun izniyle başkası, rizikonun gerçekleşme ihtimalini artırıcı veya mevcut durumu ağırlaştırıcı işlemlerde bulunursa yahut sözleşme yapılırken açıkça riziko ağırlaşması olarak kabul edilmiş bulunan hususlardan biri gerçekleşirse derhâl; bu işlemler bilgisi dışında yapılmışsa, bu hususu öğrendiği tarihten itibaren en geç on gün içinde durumu sigortacıya bildirir.)  TTK 1448 ((1) Sigorta ettiren, rizikonun gerçekleştiği veya gerçekleşme ihtimalinin yüksek olduğu durumlarda, zararın önlenmesi, azaltılması, artmasına engel olunması veya sigortacının üçüncü kişilere olan rücu haklarının korunabilmesi için, imkânlar ölçüsünde önlemler almakla yükümlüdür. Sigorta ettiren, sigortacının bu konudaki talimatlarına olabildiğince uymak zorundadır. Birden çok sigortacının varlığı ve bunların birbirlerine aykırı talimatlar vermeleri hâlinde, sigorta ettiren, bu talimatlardan zararın azaltılması ve rücu haklarının korunması bakımından en uygun olanını dikkate alır.

(2) Bu yükümlülüğe aykırılık sigortacı aleyhine bir durum yaratmışsa, kusurun ağırlığına göre tazminattan indirim yapılır.).

Sigortacının borç ve yükümlülükleri;

* Rizikoyu taşıma yükümlülüğü TTK 1421 (Aksine sözleşme yoksa, sigortacının sorumluluğu primin veya ilk taksidinin ödenmesi ile başlar; kara ve denizde eşya taşıma işlerine ilişkin sigortalarda, sigortacı, sözleşmenin yapılmasıyla sorumlu olur.),

* Aydınlatma yükümlülüğü TTK 1423 ((1)Sigortacı ve acentesi, sigorta sözleşmesinin kurulmasından önce, gerekli inceleme süresi de tanınmak şartıyla kurulacak sigorta sözleşmesine ilişkin tüm bilgileri, sigortalının haklarını, sigortalının özel olarak dikkat etmesi gereken hükümleri, gelişmelere bağlı bildirim yükümlülüklerini sigorta ettirene yazılı olarak bildirir. Ayrıca, poliçeden bağımsız olarak sözleşme süresince sigorta ilişkisi bakımından önemli sayılabilecek olayları ve gelişmeleri sigortalıya yazılı olarak açıklar.

(2) Aydınlatma açıklamasının verilmemesi hâlinde, sigorta ettiren, sözleşmenin yapılmasına on dört gün içinde itiraz etmemişse, sözleşme poliçede yazılı şartlarla yapılmış olur. Aydınlatma açıklamasının verildiğinin ispatı sigortacıya aittir),

* Sigorta poliçesi verme yükümlülüğü TTK 1424 (Sigortacı; sigorta sözleşmesi kendisi veya acentesi tarafından yapılmışsa, sözleşmenin yapılmasından itibaren yirmi dört saat, diğer hâllerde on beş gün içinde, yetkililerce imzalanmış bir poliçeyi sigorta ettirene vermekle yükümlüdür. Sigortacı poliçenin geç verilmesinden doğan zarardan sorumludur.),

* Giderleri ödeme borcu TTK 1426 (Sigortacı, sigorta ettiren, sigortalı ve lehtar tarafından, rizikonun, tazminatın veya bedel ödeme borcunun kapsamının belirlenmesi amacıyla yapılan makul giderleri, bunlar faydasız kalmış olsalar bile, ödemek zorundadır.),

 

* Tazminat ödeme borcu TTK 1429 (Sigortacı, aksine sözleşme yoksa, sigorta ettirenin, sigortalının, lehtarın ve bunların hukuken fiillerinden sorumlu bulundukları kişilerin ihmallerinden kaynaklanan zararları tazmin ile yükümlüdür. Sigorta ettiren, sigortalı ve tazminat ödenmesini sağlamak amacıyla bunların hukuken fiillerinden sorumlu oldukları kişiler, rizikonun gerçekleşmesine kasten sebep oldukları takdirde, sigortacı tazminat borcundan kurtulur ve aldığı primleri geri vermez.).

TTK kapsamında sigorta sözleşmeleri 2’ ye ayrılmaktadır:

SİGORTA SÖZLEŞMELERİ

                 ZARAR SİGORTALARI                                                                   CAN SİGORTALARI

-Mal Sigortaları                                                                                       -Hayat Sigortaları

-Sorumluluk Sigortaları                                                                        -Sağlık Sigortaları

-Kaza Sigortaları


Zarar sigortaları sigorta sözleşmesinde güvence altına alınan rizikonun meydana getirdiği zararın tazmin amaçlamaktadır.
Zarar sigortaları içinde yer alan mal sigortaları, maddî nitelik taşıyan her türlü malvarlığı değeri üzerindeki menfaatleri konu alır. Bu nedenle, yangın, kasko, tarım, inşaat, ve hırsızlık gibi sigorta branşları mal sigortası başlığı altında toplanır. Deprem, sel ve su baskını, grev-lokavt, terör, araç çarpması, duman gibi rizikolar mal varlığına karşı gerçekleşen rizikolar olduğu için mal sigortaları kapsamı içindedir. Sorumluluk sigortaları ise sigortacının, sigortalının sözleşmede öngörülen ve zarar daha sonra doğsa bile, sigorta süresi içinde gerçekleşen bir olaydan kaynaklanan sorumluluğu nedeniyle zarar görene, sigorta sözleşmesinde öngörülen miktara kadar tazminat ödemesini üstlendiği sözleşmelerdir.


Can sigortaları; insan hayatı ile ilgili olayların sigortasıdır
. Bir kişinin ölümü, kazaya uğraması, yaralanması, sakatlanması nedeniyle meslekte çalışamaz hâle gelmesi, yaşlanması gibi olaylardır. Can sigortaları içinde yer alan hayat sigortaları ölüm, çalışma gücünün kaybı veya belirlenen süre sonunda hayatta kalması gibi rizikolara karşı yapılan sigortalardır. Can sigortalarının ikinci türü olan sağlık sigortaları, hastalık hâlinin ortaya çıkması hâlinde poliçede gösterilen bedelin ödeneceği öngörülmüşse söz konusu olmaktadır. Can sigortalarının son türü ise kaza sigortalarıdır. Kaza sigortaları, sigortalının uğrayacağı kaza sonucu ölüm, sakatlık ya da iş göremezlik hâlleri için güvence sağlamaktadır.

Sigorta hukukuna ilişkin yukarıda mümkün olduğunca bazı özet ve genel bilgilere yer verilmiştir. Umarız gerek meslektaşlara iş hayatlarında, gerek de okurlara günlük hayatlarında faydalı olur. Devam eden yazılarımızda sırasıyla zarar sigortaları ve türlerini, kasko ve trafik sigortalarını, işyeri, yangın, hırsızlık sigortaları gibi sıkça karşılaşılan sigortalarla ilgili sorunlara ve günlük hayatta karşılaştığımız sigorta ile ilgili sorunlarla nasıl başa çıkabileceğimize dair bilgilere yer vereceğiz. Lütfen takipte kalın.

                                                                   ENER AVUKATLIK BÜROSU

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.