LİMİTED ŞİRKET MÜDÜRÜ ŞİRKETİN İŞÇİSİ DEĞİL YÖNETİM ORGANIDIR

T.C. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi

Esas No: 2014/3752 Karar No: 2014/5833

Karar: Taraflar arasındaki sözleşmenin, hizmet sözleşmesi ve davalının işçi sayılıp sayılmayacağı ve mahkemenin görevli olup, olmayacağı noktasında uyuşmazlık bulunmaktadır.

Ortak sıfatı taşımayan davalı limited şirketin genel müdürü olan davacının, iş akdinin tazminat gerektirecek şekilde feshedildiğinden ve işçilik haklarının ödenmediğinden bahisle şirkete karşı ilamsız icra takibine başvurduğu, davalı şirketin borca itirazı üzerine takibin durması ile de açtığı itirazın iptali davasında, şirket ile müdür arasındaki ilişkinin niteliği ve dolayısı ile görevli mahkemenin belirlenmesi öncelikle çözümlenmesi gereken sorundur.

Genel olarak tüzel kişiler, hak ehliyetine sahip kişiler olarak, yaradılışı gereği insana özgü niteliklere bağlı durumlar dışındaki bütün haklara sahip olabilirler. Keza fiil ehliyetine sahiptirler, dolayısı ile kendi eylemleri sonucu hak sahibi olabilir, sahip oldukları hakları kullanabilir ve bunlar üzerinde tasarrufta bulunabilirler. Tüzel kişi soyut bir varlık olduğuna göre onun iradesini oluşturacak ve oluşan iradeyi açıklayacak organları vardır. Hukuk düzeni organların belirli kişi veya kişilerden oluştuğunu kabul etmiştir. Tüzel kişide genel kurul, yönetim kurulu ve denetim kurulu gibi organlar bulunur. Genel kurul ortakların oluşturduğu karar organı iken, seçimle oluşan yönetim kurulu temsil denetim kurulu ise denetim organıdır. Limited şirketin icra işlerini yapmak ve ortaklığı ortaklarından seçilebileceği gibi, ortak olmayan kişilerden de seçilebilir. (TTK m.540, 541) Limited ortaklık sözleşmesinde ortaklığın idare ve temsili ayrıntılı biçimde gösterilebilir. Sözleşmede aksi kararlaştırılmış olmadıkça, ortaklar hep birlikte müdürlük sıfatıyla ortaklık işlerini idare ve temsile yetkilidir. Bu durumda limited şirketin ortak müdürleri organ olmaları nedeniyle yönetim hakkı, emir ve talimat yetkisini kullanabilir. İşçiye özgü şahsi bağımlılık unsuru ortak müdürlerde görünmez, Şirketi doğrudan doğruya işveren olarak temsil ederler. Bu nedenlerle ortak müdürlerin konumunu iş yasası kapsamında değerlendirme olanağı yoktur.

Ortak olan ile olmayan müdür arasında yetki ve sorumluluk açısından hiçbir fark yoktur. Çünkü ortak olan müdür ile olmayan müdür sıfatın geri alınması hali hariç aynı hükümlere tabi tutulmuştur.

Türk doktrininde ortak olmayan müdürlerin limited ortaklığın organı değil, ticari mümessili olduğu görüşü ileri sürülmüş ise de, (Arslanlı/ Domaniç, 622; Eriş 2, 1576) bu görüşe katılma olanağı yoktur. Çünkü TTK.m.540 ve 541 hükümleri uygulanarak “müdür” olarak tayin olunan kimse “müdür”dür ve müdürlere ilişkin hükümlere tabidir. (TTK.m.542, c.2) Ticari mümessil veya vekiller BK.m.449 vd. Hükümleri uyarınca sıfat kazanırlar. TTK.m.545 hükmü ise iç ilişkiye ait olup, BK.m.449.f.I hükmünü değiştirmemiştir. Şöyle ki, ticari mümessil yetkilerini kullanan ve limited ortaklık tarafından isimleri benimsenen bir kişi ortaklık genel kurulu tarafından tayin edilmiş olmasa bile BK. m.449 f.I ve 2 uyarınca

ticari mümessildir. Ticari mümessilin ortaklık genel kurulunu toplantıya çağırma, müdürleri tescil ve ilan ettirme, tasfiyeyi icra gibi ortaklık hukukuna özgü yetkilere sahip değildir. Öyle ise, ortak olmayan müdür ile ticari mümessil ve vekil, tayin, azil ve yetkilerinin nitelikleri açısından farklı hükümlere tabidir. (Poray/Tekinalp/Çamoğlu, Ortaklıklar ve Kooperatif Hukuku, 11.basım, s.958/959) Bu durum karşısında ortak olmayan müdürler de limited şirketin organı sayılır. Şirketin işverenidir ve şirketle aralarındaki ilişkiyi iş sözleşmesi kapsamında değerlendirme ve müdürleri işçi sayma olanağı yoktur.

Somut olayda; davacı 13.07.2005 tarihli ortaklar kurulu kararı ile imzalanan genel müdürlük sözleşmesi uyarınca şirketin tüm sorumluluğunu üstlenmiş olup, şirket organı sıfatı ile tüm ekonomik ve hukuki meselelerde sorumluluğun kendisine ait olmak üzere şirketi temsil etmekle yükümlü olduğu belirtilmiştir. Ayrıca genel müdür olarak şirketin tüm işlerini bir tacirden beklenen titizlikle yerine getirmek zorunda olduğu da ifade edilmiş olup, organ niteliğine sahip olması nedeniyle, yönetim hakkı, emir ve talimat yetkisine haizdir, işçiye özgü şahsi bağımlılık unsuru somut olayda gerçekleşmemiştir. Şirketi doğrudan olarak temsil eden davacının konumu iş kanunu kapsamında değerlendirilemez. Davaya bakma görevinin Ticaret Mahkemesine ait olduğu gözetilmeden işin esasına gidilerek karar verilmesi hatalı olup, bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ

Açıklanan sebepler ile temyiz edilen kararın BOZULMASINA, bozma nedenine göre tarafların sair temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına, 25.02.2014 gününde oybirliği ile karar verildi.

TİCARİ KREDİ UYUŞMAZLIKLARI ASLİYE TİCARET MAHKEMESİNDE GÖRÜLÜR

T.C. Yargıtay 13. Hukuk Dairesi

Esas No:2017/9458
Karar No:2017/12669

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi(Tüketici Mahkemesi Sıfatıyla)

Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.

KARAR

Davacı, davalı bankanın … şubesinden 27.01.2016 tarihinde kredi kullandığını, kredinin kullanımı sırasında kendisinden 11.812,50 TL tahsis ücreti adı altında kesinti yapıldığını ileri sürerek, bunun tahsiline karar verilmesini istemiştir. 
Davalı, kredinin ticari nitelikte olduğunu savunmuş ve davanın reddini dilemiştir. 
Mahkemece, dosyaya kazandırılan bilirkişi raporuna uyularak, davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı banka vekilince temyiz edilmiştir.

1-Dava, kredinin kullanımı sırasında haksız kesildiği iddia olunan tahsis ücretinin iadesi istemine ilişkindir. Dosya kapsamından, kullananı dava dışı …. olan 19.02.2015 tarihli Genel Kredi Sözleşmesine, davacının müşterek borçlu ve müteselsil kefil sıfatıyla imza koyduğu, 27.01.2016 tarihli Proje Geri Ödeme … başlıklı belgeye göre, davacının 1.500.000 TL tutarlı kredi kullandığı, bu kredi nedeniyle de kendisinden 11.812,50 TL tahsis ücreti kesildiği anlaşılmaktadır. Davalı taraf, kredinin ticari olduğunu savunmuştur. Gerçekten de, dosya arasına alınan ve yukarıda bahsedilen belgelerden kulanılan kredinin türü belirlenememektedir. Hükme esas alınan bilirkişi raporunda da bu husus yeterince ele alınmamış, tereddüt giderilememiştir. Bilindiği üzere, görev hususu kamu düzenine ilişkin olup taraflar ileri sürmese de mahkemece resen dikkate alınması gerekir. Hal böyle olunca mahkemece, dava dosyası konusunun uzmanı bilirkişiye verilip, kredi türünün duraksamaya yer verilmeyecek şekilde belirlenmesi, ticari kredi olduğunun anlaşılması halinde, müstakil Asliye Ticaret Mahkemesi var ise davaya bakmakla Asliye Ticaret Mahkemeleri görevli olduğundan görevsizlik kararı verilmesi, müstakil Asliye Ticaret Mahkemesi yok ise ara kararı ile uyuşmazlığa Asliye Ticaret Mahkemesi sıfatı ile bakılmasına karar verilmek suretiyle inceleme yapılarak esas hakkında hüküm kurulması gerekirken, eksik inceleme ve araştırma ile yazılı şekilde karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir. 
2-Bozma nedenine göre davalının diğer temyiz itirazlarının incelenmesine gerek görülmemiştir.
SONUÇ:Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle; temyiz olunan kararın BOZULMASINA, (2) numaralı bent uyarınca davalının diğer temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, HUMK’nun 440/III-1 maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, 18/12/2017 gününde oybirliğiyle karar verildi.

DENİZ TAŞIMACILIĞINDAN KAYNAKLANAN RÜCU DAVASINDA DAVALININ AĞIR KUSURLU OLMASI HALİNDE ZAMANAŞIMI 10 YILDIR

T.C. YARGITAY 11. HUKUK DAİRESİ

E. 2001/9163 K. 2002/1142 T. 12.2.2002

DAVA : Davacı vekili, müvekkili sigorta şirketine sigortalı vinç emtiasının taşıma sırasında tamamen zayi olduğunu, hasar bedelinin sigortalıya ödenerek haklarına halef olunduğunu, ayrıca yük ilgililerinin alacağı müvekkile temlik ettiklerini, davalının ise müvekkilinin selefi ile taşıma sözleşmesi yaptığını, taşıma konusu olan vinç ve akşamının karayolu ile taşınması mümkün olmadığından denizyolu ile taşındığını ancak sigortalının izni olmadan güverteye yüklendiğini, taşıma sırasında vincin denize düşerek tam zıyaa uğradığını, zarar bedeli olan ( 2.117.986.- ) Avusturya Şilini’nin tahsili için girişilen icra takibinin davalının itirazı ile durduğunu ileri sürerek, itirazın iptali ile % 40 icra inkar tazminatının davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, davacının aktif dava ehliyeti bulunmadığını, alacağın zamanaşımına uğradığını, zayi olan vincin güvertede taşınmasının olağan olduğunu, survey raporuna göre gemiden düşen parçanın 50.000 USD değerinde olduğunun belirtildiğini, istemin fahiş olduğunu savunarak, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, iddia, savunma ve toplanan kanıtlara göre, davacının sigorta eden olarak sigortalısına ödediği bedel nedeni ile sigortalısının halefi olup, ayrıca sigortalının davalıya karşı olan tüm haklarını davacıya temlik ettiğinden davacının aktifi dava ehliyeti bulunduğu, davalının yükü taşımak için gemi temin ettiğinden taşıyıcı sayılacağı, gemi sahibinin sorumlu tutulmamasının taşıyıcının sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağı, sigortalının muvafakatı olmadan vincin güverteye yüklenmesinin bir istif hatası olup, ticari bir kusur olarak taşıyanın sorumluluğunu doğuracağı, ayrıca davalı, yükün özenli neta edildiğini de, kanıtlayamadığından emtianın kaybından sorumlu olduğu, davalının sigortalının izni olmadan yükü güvertede taşıtmasının ağır kusur olup, zamanaşımının 10 yıla uzadığı, bu nedenle, bu yöndeki savunmanın reddi gerektiği, zarar miktarının ( 2.100.000 ) Avusturya Şilini olarak belirlendiği gerekçesiyle, ( 2.100.000 ) Avusturya Şilini üzerinden itirazın iptaline karar verilmiştir.

Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.

KARAR : 1-Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına ve asıl taşıtan V… Ltd.Şti.nin dava konusu alacağı 14.01.1993 tarihindeki davacıya temlik işleminin anılan şirket vekilinin 04.03.1998 tarihinde verdiği “Temlik Beyanı” ile tamamlanmış bulunmasına göre, davalı vekilinin aktif husumete ilişkin temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.

2-Ancak, davalı vekili karar tarihinden itibaren dava zamanaşımı süresinin dolduğunu savunmuştur. Davacının halefi olan V… Ltd.Şti. ile davalı taşımacı arasında 13.01.1991 tarihinde imzalanan taşıma sözleşmesinde dava konusu yükün ne tür bir araçla diğer bir deyişle hangi yolla taşınacağı belirlenmiş değildir. Aksine, taşıma şeklini ( yolunu ) belirleme hakkı davalı taşımacıya tanınmıştır. Taşınan emtianın özelliği gereği davalı deniz yolunu seçmiştir. Dava konusu emtia deniz yolu ile taşındığına göre, uyuşmazlığın deniz taşıma hukuku hükümleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerekmektedir.

Bu bağlamda, davalının zamanaşımı savunmasının da, deniz yolu ile taşıma hükümleri ( TTK.nun 1016 vd.maddeleri ) gereğince irdelenip çözümlenmesi gerekirken, uyuşmazlığa uygulama olanağı bulunmayan TTK.nun 767/1-son maddesi hükümlerinin uygulanması doğru görülmemiş ve kararın bu nedenle davalı yararına bozulması gerekmiştir.

3-Bozma neden ve kapsamına göre, davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesine, şimdilik gerek görülmemiştir.

SONUÇ : Yukarıda ( 1 ) nolu bentte yazılı nedenlerle, davalı vekilinin aktif husumete ilişen temyiz itirazlarının reddine, ( 2 ) nolu bentte yazılı nedenlerle, kararın davalı yararına BOZULMASINA, ( 3 ) nolu bentte yazılı nedenlerle, davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, 250.000.000.-TL duruşma vekillik ücretinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 12.02.2002 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

KASKO SİGORTA SÖZLEŞMESİNDEN KAYNAKLANAN ALACAĞIN TAHSİLİ

T.C.
YARGITAY
11. HUKUK DAİRESİ

E. 2004/3959
K. 2005/462
T. 31.1.2005

• KASKO SİGORTA POLİÇESİNE DAYALI ALACAK DAVASI ( Meydana Gelen Trafik Kazası Nedeniyle Araçta Oluşan Hasar Bedelinin Sigortacıdan İstenmesi )
• REHİNLİ MALI SİGORTA ETTİRME ( Bir Başkasının Rehinli Malı Rehin Alan Hesabına ve Onun Lehine Sigorta Ettirmesi Halinde Tazminat Talep Etme Hakkının Öncelikle Rehin Sahibine Ait Olması )
• SİGORTADAN TAZMİNAT İSTEME HAKKI ( Rehinli Malı Rehin Alan Hesabına Sigorta Ettirenin Tazminat İsteyebilmesi İçin Sigortalı Malın Dain ve Mürtehini Olan ve Lehine Sigorta Edilenin Açık Muvafakatini Almasının Gerekmesi )
• AKTİF HUSUMET EHLİYETİ ( Rehinli Malı Rehin Alan Hesabına Sigorta Ettirenin Tazminat İsteyebilmesi için Sigortalı Malın Dain ve Mürtehini Olan ve Lehine Sigorta Edilenin Açık Muvafakatini Alması )
• DAİN VE MÜRTEHİN SIFATI ( Rehinli Malı Sigorta Ettiren Üçüncü Kişinin Sigortadan Tazminat İsteyebilmesi İçin Bu Sıfata Haiz Lehine Sigota Edilenin Açık Muvafatini Almasının Gerekmesi )
6762/m.1269,1270
ÖZET : Malı rehin alan kimse sıfatıyla o mal üzerindeki menfaatini kendi adına sigorta ettirebileceği gibi, bir başkasının da rehin konusu malı rehin alan hesabına ve onun lehine sigorta ettirmesi mümkündür. Böyle bir durumda sigortalı konumunda olan rehin hakkı sahibi olduğundan sigorta şirketinden tazminat talep etmek hakkının da öncelikle ona ait olması gerekir ve sigorta ettiren ancak sigortalı malın dain ve mürtehini olan ve lehine sigorta edilenin açık muvafakatini almak ve o surette sigortadan, şayet kendi menfaati de zedelendiği takdirde, tazminat istemek hakkına sahip olur. Somut olayda, dain ve mürtehin sıfatı bulunan dava dışı bankanın, tazminatın davacıya ödenmesine muvafakati olup olmadığı konusu araştırılmamıştır. O halde mahkemece, bu muvafakatin olup olmadığının araştırılması, bankanın muvafakati sağlandığı takdirde yargılamaya devam edilerek davanın sonuçlandırılması, aksi halde davanın aktif husumet ehliyeti yokluğundan reddine karar verilmesi gerekir.

DAVA : Taraflar arasında görülen davada İstanbul Asliye 6. Hukuk Mahkemesi’nce verilen 09.07.2003 tarih ve 2002/256-2003/444 sayılı kararın Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi Ata Durak tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, müvekkilinin kış şartlarının etkisiyle aracının hakimiyetini kaybederek park halindeki 34 UT 2311 plakalı araca çarptığını, ancak davalı kasko sigorta şirketi yetkili servisinin yönlendirmesi sonucu müvekkilinin çelişkili hasar ihbarlarında bulunduğunu, davalının da bu nedenle ve gerçeğe aykırı iddialarla hasar bedelini ödemediğini ileri sürerek, ( 2.686.665.300 ) TL.nın temerrüt faiziyle birlikte davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, davacının her defasında birbirinden farklı beyanlarda bulunduğunu, dava dilekçesinde ayrıca plaka bildirdiğini, Poliçe Genel Şartlarının B-1.5.5. ve A-1.5. maddeleri ile TTK.nun 1292/3. maddesi uyarınca rizikonun teminat içinde kaldığını ispat külfetinin sigortalıya geçtiğini ve müvekkilinden ödeme yapmasının beklenemeyeceğini, genel şartların C.2.2 maddesi uyarınca sigorta poliçesinin yasal süresi içinde iptal edildiğini savunarak, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davacının davalı şirkete hitaben yazdığı tarihsiz iki müracaatının birisinde “aracının hakimiyetini kaybederek bariyerlere vurduğunu” ifade ederken diğerinde “aracının kayıp yolda duraklayan bir kamyona arkadan vurduğunu”, dava dilekçesinde ise ” park halindeki bir araca çarptığını” ifade ettiği, Poliçe Genel şartlarının B-1 ve TTK.nun 1290-1292. maddeleri uyarınca davacının birbirini doğrulamayan beyanları nedeniyle ispat yükümlülüğünün yer değiştirdiği, sigortalının plakasını bildiği aracı sigortacıya bildirmeyerek rücu hakkını engellediği ve doğru beyanda bulunduğu ispat edemediği gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.

Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.

1- Dava, kasko sigorta sözleşmesinden kaynaklanan alacağın tahsili istemine ilişkindir. TTK.nun 1269. maddesi uyarınca malı rehin alan kimse sıfatıyla o mal üzerindeki menfaatini kendi adına sigorta ettirebileceği gibi, aynı yasanın 1270. maddesi uyarınca bir başkasının da rehin konusu malı rehin alan hesabına ve onun lehine sigorta ettirmesi mümkündür. Böyle bir durumda sigortalı konumunda olan rehin hakkı sahibi olduğundan sigorta şirketinden tazminat talep etmek hakkının da öncelikle ona ait olması gerekir ve sigorta ettiren ancak sigortalı malın dain ve mürtehini olan ve lehine sigorta edilenin açık muvafakatini almak ve o surette sigortadan, şayet kendi menfaati de zedelendiği takdirde, tazminat istemek hakkına sahip olur. Somut olayda, dain ve mürtehin sıfatı bulunan dava dışı bankanın, tazminatın davacıya ödenmesine muvafakati olup olmadığı konusu araştırılmamıştır. O halde mahkemece, bu muvafakatin olup olmadığının araştırılması, bankanın muvafakati sağlandığı takdirde yargılamaya devam edilerek davanın sonuçlandırılması, aksi halde davanın aktif husumet ehliyeti yokluğundan reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir.

2- Bozma neden ve şekline göre, davacı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik gerek görülmemiştir.

SONUÇ : Yukarıda ( 1 ) nolu bentte açıklanan nedenlerle kararın BOZULMASINA, ( 2 ) nolu bentte açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığını, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 31.01.2005 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

TACİRLER ARASINDAKİ İHTİLAF HAKSIZ FİİLDEN DAHİ KAYNAKLI OLSA TİCARİ FAİZ İSTENEBİLİR

Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, 4215/4399 T. 25.12.2006

DAVA : Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen hükmün Yargıtay’ca incelenmesi davacı tarafça istenilmiş olup, temyiz isteminin süresinde olduğu anlaşılmakla; dosya incelendi, dosyadaki belgeler okundu, raportör üyenin açıklamaları dinlendi. Gereği görüşüldü:

KARAR : 1- Dava, niteliği ve içeriği itibarıyla tacir yada tacir sayılan taraflar arasında haksız fiilden kaynaklanan ecrimisil tazminatı alacağının tahsili için başlatılan icra takibine karşı öne sürülen itirazın iptali istemine ilişkindir.

Mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiş ise de, varılan sonuç davanın niteliğine, tarafların sıfatına, dosya kapsamında toplanan delillere uygun düşmemiştir.

Toplanan ve değerlendirilen delillerden davalı şirketin davacı kurumun kiracısı iken Ankara Onuncu Sulh Hukuk Mahkemesinin 2002/87-383 Esas ve Karar sayılı ilamı ile kiralanandan tahliyesine karar verildiği ve verilen kararın 25.12.2001 tarihinde kesinleştiği, davalı şirketin bu tarihten itibaren taşınmazı haksız olarak işgal eden konumuna düştüğü ve ecrimisil tazminatı ödemeye başladığı, davacı kurumun Ankara Onuncu İcra Müdürlüğünün 2003/13200 takip sayılı dosyasında 56.546.598.121 TL ecrimisil tazminatı asıl alacak ve 11.574.938.914 TL işlemiş faiz olmak üzere toplam 68.121.537.035 TL alacağın asıl alacağa uygulanacak %64 oranındaki temerrüt faizi ile birlikte tahsili için 21.11.2003 günü icra takibine başladığı, davalı şirketin süresi içinde asıl alacağın 20.000.000 TL’si ile 11.574.938.914 TL işlemiş faize itiraz ettiği ve itiraz edilen bu alacak yönünden takibin durdurulduğu anlaşılmaktadır. Davacı kurum, itiraz edilen 20.000.000 TL asıl alacak ve 11.574.938.914 TL işlemiş faiz alacağına yönelik itirazın iptali için görülen davayı açmıştır.

3095 sayılı Kanun’un 2. maddesinin birinci fıkrasında, bir miktar paranın ödenmesinde temerrüde düşen borçlunun, sözleşme ile aksi kararlaştırılmadıkça, geçmiş günler için 1. maddede belirlenen orana göre temerrüt faizi ödemeye mecbur olduğu açıklandıktan sonra aynı maddenin ikinci fıkrasında, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankasının önceki yılın 31 Aralık günü kısa vadeli avanslar için uyguladığı faiz oranı, yukarıda açıklanan miktardan fazla ise, arada sözleşme olmasa bile ticari işlerde temerrüt faizinin bu oran üzerinden istenebileceği, söz konusu avans faiz oranı, 30 Haziran günü önceki yılın 31 Aralık günü uygulanan avans faiz oranından beş puan veya daha çok farklı ise, yılın ikinci yarısında bu oranın geçerli olacağı belirtilmiştir. Türk Ticaret Kanunu’nun 21. maddesi hükmüne göre de, tacirin borçlarının ticari olması asıldır. Anılan hükümler birlikte değerlendirildiğinde, avans faizi istenebilmesi için borçlunun tacir olması ve borcun da ticari işletmesi ile ilgili bulunmasının yeterli olduğu, alacaklının da tacir olmasının gerekmediği, alacaklının haksız eylem dahil her türlü nedenden kaynaklanan alacakları için tacir olan borçludan avans faizi oranında temerrüt faizi isteme hakkının bulunduğu sonucuna varılmaktadır.

Davaya konu olaya gelince; davalı borçlu şirket tacirdir. Haksız işgal edilen taşınmazın davalı şirketin ticari işletmesi ile ilgili olarak kullanıldığı tartışmasızdır. Bu olgu ve az yukarıda açıklanan hukuki olgular dikkate alındığında, davacı kurumun alacağına 3095 sayılı Kanun’un 2. maddesi hükmüne göre avans faizi oranında temerrüt faizi uygulanmasını isteme hakkı bulunmaktadır. Ne var ki, davacı kurum icra takibinde daha azını ve %64 oranındaki reeskont faizi uygulanmasını istemiştir.

SONUÇ : Hal böyle olunca, mahkemece 20.000.000 TL asıl alacak ile birlikte, reeskont faiz oranına göre hesaplanan işlemiş faiz alacağına yönelik davalı itirazının iptaline karar verilmesi gerekirken yasal faize göre hesap yapan bilirkişi raporu esas alınarak ve itiraz edilen 20.000.000 TL asıl alacak yönünden de dava açıldığı gözardı edilerek yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsiz, davacı tarafın temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde görüldüğünden kabulü ile hükmün ( BOZULMASINA ), peşin alınan harcın istek halinde davacı tarafa iadesine, 25.12.2006 gününde oybirliği ile karar verildi.

KAMBİYO SENEDİNE DAYALI AÇILAN İSTİRDAT DAVASINDA GÖREVLİ MAHKEME ASLİYE TİCARET MAHKEMESİDİR

T.C. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi

E: 2016/12020 K: 2017/4154 K. T.: 11.09.2017

Taraflar arasında görülen davada sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

Davacı vekili; müvekkilinin tahditli plaka sınıfına giren “M” plakalı minibüs sahibi olduğunu, oturma kapasiteli minibüslerin yerine 18+9 yolcu kapasiteli otobüslere geçilme kararı alındığını, bu karar sonrasında müvekkili tarafından yeni araç alınarak davalı kooperatif üyeleri tarafından işletilen halk otobüsleri ile aynı anda toplu taşıma hizmeti vermeye başladıklarını, davalı kooperatif üyeleri ile oluşan uyuşmazlıklar neticesinde müvekkilinin de üyesi olduğu arasında protokoller düzenlendiğini, bu protokoller çerçevesinde müvekkili tarafından 38.100,00 TL’lik bono keşide edilerek davalılara verildiğini ve bono bedelinin ödenerek bononun geri alındığını, ancak protokollere rağmen davalı kooperatif üyeleri tarafından açılan dava sonucunda Koordinasyon Kurulu kararının kararıyla iptal edildiğini, bu durumda protokollerde ön görülen amaçların ortadan kalktığını, protokolün karşı tarafı olan kooperatif ve üyelerinin edimlerini yerine getirmediğini ileri sürerek 38.100,00 TL’nin ödeme tarihinden itibaren işleyecek faizi ile birlikte davalılardan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalılar, davaya cevap vermemiştir.

Mahkemece, tüm dosya kapsamına göre; davacının davaya konu senet bedelini davalılara ödeyerek senedi geri aldığını ispatlayamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.

1- Dava, davacı tarafından dava dışı keşide edilen bono için davalılara ödendiği ileri sürülen 38.100,00 TL’nin istirdadı istemine ilişkin olup, mahkemece, yazılı şekilde davanın reddine karar verilmiştir.

Dava tarihinde yürürlükte olan 6100 sayılı HMK’nın 1/1. maddesi uyarınca mahkemelerin görevi, kanunla düzenlenir ve göreve ilişkin kurallar, kamu düzenine ilişkindir. Dava tarihinde yürürlükte olan 6102 sayılı TTK’nın 4. maddesi uyarınca Ticaret Kanunu’nda düzenlenmiş olan hususlardan doğan hukuk davaları ticari dava sayılır. TTK’nın 5/1 maddesi uyarınca, ticari davalar ile ticari nitelikteki çekişmesiz yargı işleri dava olunan şeyin değerine veya tutarına bakılmaksızın asliye ticaret mahkemesinde görülür. TTK’nın 5/3. maddesi “Asliye ticaret mahkemesi ile asliye hukuk mahkemesi ve diğer hukuk mahkemeleri arasındaki ilişki görev ilişkisi olup, bu durumda göreve ilişkin usul hükümleri uygulanır.” hükmünü haizdir.

Somut olayda, kambiyo senedinden kaynaklanan istirdat istemi ticari dava niteliğinde olduğundan, davaya bakmakla ticaret mahkemeleri görevlidir. Dava şartı olan görev hususunun kamu düzenine ilişkin olup, yargılamanın her aşamasında re’sen göz önünde bulundurulması gerektiğinden mahkemece işbu davanın mutlak ticari dava olması nedeniyle davaya bakma görevinin ticaret mahkemesine ait olduğu nazara alınmaksızın işin esasına girilerek yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir.

2- Bozma sebep ve şekline göre, davacı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik gerek görülmemiştir.

SONUÇ: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle mahkeme kararının BOZULMASINA, (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, ödediği peşin temyiz harcının isteği halinde temyiz edene iadesine, 11/09/2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

BONODA ZAMANAŞIMI SÜRELERİ

Zamanaşımı, bir hakkın varlığını ortadan kaldırmamakla birlikte, aradan belli bir süre geçmesi sebebiyle artık talep edilememesi anlamına gelmemektedir. Hak düşürücü süreden farklı olarak hakim tarafından resen dikkate alınamayacaktır. Borçlu tarafından iler sürülmesi gereken bir def’idir. Poliçe, bono ve çekten oluşan kambiyo senetleri için de TTK’da zamanaşımı süreleri düzenlenmiştir. Bu yazımızda, kambiyo senetlerinden sadece bonoyu ele alarak bonoyla ilgili zamanaşımı sürelerinden bahsedeceğiz.

Zamanaşımı Süreleri (TTK m.749)

Bonoda 3 türlü zamanaşımı süresi vardır.

Düzenleyene Karşı İleri Sürülecek Talepler Yönünden:

Vadesi gelmiş fakat ödenmeyen bir bononun hamili, düzenleyene karşı kambiyo senetlerine mahsus icra yoluyla takip talebinde bulunabilir. Hamilin düzenleyene(asıl borçlu) karşı ileri süreceği talepler yönünden zamanaşımı süresi 3 yıldır. Düzenleyen için zamanaşımı süresi vadeden itibaren işlemeye başlar. Örneğin; vadesi 01.01.2019 olan bir bono sebebiyle bono alacaklısı, 01.01.2022 tarihine dek (01.01.2022 günü dahil) talepte bulunabilecektir. Aksi halde zamanaşımı geçmiş olur. .(TTK m.749/1)

YARGITAY 12. Hukuk Dairesi’nin 18.06.2013 tarihli kararında ;
…Bononun vade tarihi itibariyle uygulanması gereken 6762 Sayılı TTK’nun 690. maddesi uyarınca poliçedeki zamanaşımına ait TTK’ nun 661 ve 663. madde hükümleri bonolar hakkında da geçerlidir. TTK’nun 661/1. maddesi; “Poliçeyi kabul edene karşı açılacak davalar, vadenin geldiği tarihten itibaren 3 yıl geçmekle zamanaşımına uğrar” şeklinde düzenlenmiştir. Buna göre poliçeyi kabul eden muhataba (bonoyu düzenleyen keşideciye) karşı yapılacak takiplerde zamanaşımı süresi vadeden itibaren 3 yıldır. İcra takip dosyasının incelenmesinde, alacaklı tarafından 04.01.2007 tarihli borçlunun ev, iş yeri ve kimlik bilgilerinin vergi dairesinden sorulması talebinden, 23.02.2011 tarihli yenileme talebi arasında takip dosyasında zamanaşımını kesen bir işlem yapılmadığı, dolayısıyla bonolar için yasada öngörülen 3 yıllık zamanaşımının gerçekleştiği anlaşılmaktadır. (E: 2013/13276  K: 2013/22909)

Hamilin Kendisinden Önce Gelen Müracaat Borçlularına Karşı İleri Süreceği Talepler Yönünden:

Vadesi geçmiş bir bononun hamili, elindeki bonoya dayanarak kendisinden önce gelen müracaat borçlularına başvurabilir. Bu başvuru için zamanaşımı süresi 1 yıldır. Hamilin müracaat borçlularına karşı ileri süreceği talepler yönünden zamanaşımı protesto tarihinden itibaren işlemeye başlar. Örneğin; protesto tarihi 01.01.2019 olan bir bono sebebiyle bono alacaklısı, 01.01.2020 tarihine dek (01.01.2020 günü dahil) talepte bulunabilecektir. Aksi halde zamanaşımı geçmiş olur.(TTK m.749/2)

Ödeyen Müracaat Borçlusunun, Kendinden Önce Gelen Müracaat Borçlularına Karşı İleri Süreceği Talepler Yönünden:

Bir bonoyu ödeyen müracaat borçlusu, kendinden önce gelen müracaat borçlularına rücu edebilir. Ancak kanun, bu ihtimaldeki zamanaşımı süresini diğer ihtimallere göre daha kısa tutmuştur. Buna göre, bono bedelini ödeyen müracaat borçlusunun, kendinden önce gelen müracaat borçlularına karşı ileri sürebileceği talepler yönünden zamanaşımı süresi, ödeme tarihinden itibaren 6 aydır.(TTK m.749/3) Örneğin; ödeme tarihi 01.01.2019 olan bir bono sebebiyle bono alacaklısı, 01.07.2019 tarihine dek (01.07.2019 günü dahil) talepte bulunabilecektir. Aksi halde zamanaşımı geçmiş olur.

Zamanaşımı sürelerinin hesabında genel kuraldan ayrılmayı gerektirir bir durum yoktur. Örneğin vadesi 21.03.2014 olan bir bononun düzenleyene karşı ileri sürülecek talepler yönünden zamanaşımı 21.03.2017 tarihinde dolar.

Zamanaşımının Kesilme Nedenleri

TTK’nın 750. maddesi zamanaşımının kesilme hallerini düzenlemiş.

TTK m.750

Maddeye göre aşağıda yazılı hallerde, bonoyla ilgili düzenlenen zamanaşımı süreleri kesilmiş olur. Zamanaşımı süresinin kesilmesiyle kesilen zamanaşımı süresi, yeniden işlemeye başlar. Zamanaşımının durmasında olduğu gibi kaldığı yerden devam etmez.

  • a)Davanın açılması
  • b)İcra takibinin yapılması
  • c)Davanın ihbarı
  • d)Alacağın iflas masasına bildirilmesi

Zamanaşımına uğramış bir bonoyla ilgili bono alacaklısı takibe girişse dahi, borçlu zamanaşımı def’ini ileri sürerek ödemeden kaçınabilir. Bu durumda, alacaklı TTK m.732 hükmüne dayanarak düzenleyene karşı, bononun zamanaşımına uğradığı tarihten itibaren 1 yıl içinde, sebepsiz zenginleşme davası açabilecektir.

TBK m.146

Alacaklının, 1 yıl içinde sebepsiz zenginleşmeye dayanarak dava açmaması veya bu süreyi kaçırması halinde, artık sadece var olan temel ilişkiye dayanarak alacağını isteme hakkına sahiptir. Örneğin, bono, bir sözleşmeye istinaden verilmiş ise, sözleşmeden kaynaklanan 10 yıllık genel zamanaşımı süresi içerisinde, dava açarak alacağını düzenleyenden talep edebilecektir.

                                                                                            Stj. Av. Ahmet GÜLLÜK

                                                                                               Av. Selçuk ENER

LİMİTED ŞİRKET MÜDÜRÜ ŞİRKETİN İŞÇİSİ DEĞİL YÖNETİM ORGANIDIR

Ortak sıfatı taşımayan davalı limited şirketin genel müdürü olan davacının, iş akdinin tazminat gerektirecek şekilde feshedildiğinden ve işçilik haklarının ödenmediğinden bahisle şirkete karşı ilamsız icra takibine başvurduğu, davalı şirketin borca itirazı üzerine takibin durması ile de açtığı itirazın iptali davasında, şirket ile müdür arasındaki ilişkinin niteliği ve dolayısı ile görevli mahkemenin belirlenmesi öncelikle çözümlenmesi gereken sorundur.

Genel olarak tüzel kişiler, hak ehliyetine sahip kişiler olarak, yaradılışı gereği insana özgü niteliklere bağlı durumlar dışındaki bütün haklara sahip olabilirler. Keza fiil ehliyetine sahiptirler, dolayısı ile kendi eylemleri sonucu hak sahibi olabilir, sahip oldukları hakları kullanabilir ve bunlar üzerinde tasarrufta bulunabilirler. Tüzel kişi soyut bir varlık olduğuna göre onun iradesini oluşturacak ve oluşan iradeyi açıklayacak organları vardır. Hukuk düzeni organların belirli kişi veya kişilerden oluştuğunu kabul etmiştir. Tüzel kişide genel kurul, yönetim kurulu ve denetim kurulu gibi organlar bulunur. Genel kurul ortakların oluşturduğu karar organı iken, seçimle oluşan yönetim kurulu temsil denetim kurulu ise denetim organıdır. Limited şirketin icra işlerini yapmak ve ortaklığı ortaklarından seçilebileceği gibi, ortak olmayan kişilerden de seçilebilir. (TTK m.540, 541) Limited ortaklık sözleşmesinde ortaklığın idare ve temsili ayrıntılı biçimde gösterilebilir. Sözleşmede aksi kararlaştırılmış olmadıkça, ortaklar hep birlikte müdürlük sıfatıyla ortaklık işlerini idare ve temsile yetkilidir. Bu durumda limited şirketin ortak müdürleri organ olmaları nedeniyle yönetim hakkı, emir ve talimat yetkisini kullanabilir. İşçiye özgü şahsi bağımlılık unsuru ortak müdürlerde görünmez, Şirketi doğrudan doğruya işveren olarak temsil ederler. Bu nedenlerle ortak müdürlerin konumunu iş yasası kapsamında değerlendirme olanağı yoktur.

Ortak olan ile olmayan müdür arasında yetki ve sorumluluk açısından hiçbir fark yoktur. Çünkü ortak olan müdür ile olmayan müdür sıfatın geri alınması hali hariç aynı hükümlere tabi tutulmuştur.

Türk doktrininde ortak olmayan müdürlerin limited ortaklığın organı değil, ticari mümessili olduğu görüşü ileri sürülmüş ise de, (Arslanlı/ Domaniç, 622; Eriş 2, 1576) bu görüşe katılma olanağı yoktur. Çünkü TTK.m.540 ve 541 hükümleri uygulanarak “müdür” olarak tayin olunan kimse “müdür”dür ve müdürlere ilişkin hükümlere tabidir. (TTK.m.542, c.2) Ticari mümessil veya vekiller BK.m.449 vd. Hükümleri uyarınca sıfat kazanırlar. TTK.m.545 hükmü ise iç ilişkiye ait olup, BK.m.449.f.I hükmünü değiştirmemiştir. Şöyle ki, ticari mümessil yetkilerini kullanan ve limited ortaklık tarafından isimleri benimsenen bir kişi ortaklık genel kurulu tarafından tayin edilmiş olmasa bile BK. m.449 f.I ve 2 uyarınca

ticari mümessildir. Ticari mümessilin ortaklık genel kurulunu toplantıya çağırma, müdürleri tescil ve ilan ettirme, tasfiyeyi icra gibi ortaklık hukukuna özgü yetkilere sahip değildir. Öyle ise, ortak olmayan müdür ile ticari mümessil ve vekil, tayin, azil ve yetkilerinin nitelikleri açısından farklı hükümlere tabidir. (Poray/Tekinalp/Çamoğlu, Ortaklıklar ve Kooperatif Hukuku, 11.basım, s.958/959) Bu durum karşısında ortak olmayan müdürler de limited şirketin organı sayılır. Şirketin işverenidir ve şirketle aralarındaki ilişkiyi iş sözleşmesi kapsamında değerlendirme ve müdürleri işçi sayma olanağı yoktur.

Somut olayda; davacı 13.07.2005 tarihli ortaklar kurulu kararı ile imzalanan genel müdürlük sözleşmesi uyarınca şirketin tüm sorumluluğunu üstlenmiş olup, şirket organı sıfatı ile tüm ekonomik ve hukuki meselelerde sorumluluğun kendisine ait olmak üzere şirketi temsil etmekle yükümlü olduğu belirtilmiştir. Ayrıca genel müdür olarak şirketin tüm işlerini bir tacirden beklenen titizlikle yerine getirmek zorunda olduğu da ifade edilmiş olup, organ niteliğine sahip olması nedeniyle, yönetim hakkı, emir ve talimat yetkisine haizdir, işçiye özgü şahsi bağımlılık unsuru somut olayda gerçekleşmemiştir. Şirketi doğrudan olarak temsil eden davacının konumu iş kanunu kapsamında değerlendirilemez. Davaya bakma görevinin Ticaret Mahkemesine ait olduğu gözetilmeden işin esasına gidilerek karar verilmesi hatalı olup, bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ

Açıklanan sebepler ile temyiz edilen kararın BOZULMASINA, bozma nedenine göre tarafların sair temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına, 25.02.2014 gününde oybirliği ile karar verildi.

KIYMETLİ EVRAKIN ZİYAI VE İPTALİ

K

TTK 645. Maddesinde kıymetli evrakın tanımı “Kıymetli evrak öyle senetlerdir ki, bunların içerdikleri hak, senetten ayrı olarak ileri sürülemediği gibi başkalarına da devredilemez.” şeklinde yapılmıştır. Buna göre kıymetli evrak, devredilebilir nitelikte bir hak içeren, bu hakkın senetsiz olarak kullanılmasının ve devrinin mümkün olmadığı senetlerdir.

Peki diyelim senede bağlı bir alacağımız var ancak senet kayboldu veya çalındı vb. hallerde bu hakkımızı nasıl ileri sürebiliriz?

Yargıtay bu durumda yiten (kaybolan), yırtılan, okunamayacak kadar tahrip olan, elden herhangi bir şekilde çıkan (meselâ, kuyuya düşen, çıkarılamayan, rüzgarda uçan) senetleri “zayi” olmuş senet olarak kabul ediyor. Senedin ana unsurları senet üzerinden anlaşılıyor fakat senet yıpranmışsa ve sahibinin elindeyse, kıymetli evrakın iptali değil TTK  448. ve 743. Maddeleri gereği yeni bir senet düzenlenmesi istenebilir.

Kıymetli evrakın zayi olduğu durumda ise yapılması gerekenler şunlardır:

1) Mahkemeden ödeme yasağı kararı talep edilebilir. Bu tedbir ile; senedin kötü niyetli üçüncü kişilerin eline geçmesi ve bunlar tarafından borçluya ibraz edilip ödeme talebinde bulunulması halinde senedi elinde bulunduran kişiye ödeme yapılması men edilmektedir. Ödemeden men kararı verilmesini meşru hamil olduğunu ispatlayan herkes isteyebilmektedir.

2) İade davası açabilir. Rızası dışında elinden çıkan senedin hamili, senedin kimde olduğunu biliyor ise istirdat davası açabilir.

3) İptal davası açabilir. TTK madde 651 de şöyle demektedir: Kıymetli evrak zayi olduğu takdirde mahkeme tarafından iptaline karar verilebilir. Kıymetli evrakın zayi olduğu veya zıyaın ortaya çıktığı anda senet üzerinde hak sahibi olan kişi, senedin iptaline karar verilmesini isteyebilir. Bu durumda iptal davası açmak için; senedin zayi olması, senetteki hakkın varlığını sürdürmesi, zayi sırasında veya ziya ortaya çıktığında hak sahibi olunması ve zayi olan senet zilyetliğini yeniden kazanmanın mümkün olmaması gerekir.

İptal kararı üzerine hak sahibi hakkını sadece asıl borçluya karşı senetsiz olarak ileri sürebilir. İptal davası için görevli mahkeme Asliye Ticaret Mahkemesi, yetkili mahkeme ise ödeme yeri veya hamilin yerleşim yerindeki mahkemesidir.

Eğer sizin de kıymetli evraka bağlı bir hakkınız var ve senediniz rızanız dışında elinizden çıkmış, yanmış veya kaybolmuş ise ben nasıl hakkımı alacağım diye endişe etmeden yukarıda sayılan çözüm yollarına başvurarak hakkınızı arayabilirsiniz.

BONONUN ZAYİ NEDENİYLE İPTALİ İSTEMİ

YARGITAY

11. HUKUK DAİRESİ

Esas Numarası: 2017/975

Karar Numarası: 2018/6640

Karar Tarihi: 24.10.2018

BONONUN ZAYİ NEDENİYLE İPTALİ İSTEMİ – İptal İsteminde Bulunan Kişinin, Bono Elinde İken Ziyaa Uğradığını İnandırıcı Bir Şekilde Gösteren Delilleri Mahkemeye Sunmak ve Senedin Bir Suretini İbraz Etmek veya Esas İçeriği Hakkında Bilgi Vermekle Yükümlü Olduğu – Davacı Vekilinin Bononun Vade Tarihini, Meblağını, Borçlusu ve Hamilini Bildirerek Zayi Nedeniyle İptal İsteminde Bulunduğu – Bononun Kısmen Doldurulmuş ya da Sadece İmzalanmış Olarak Tedavüle Çıkarılması Mümkün Olup, Bu Eksikliğin Senedin İbrazına Kadar Tamamlanabileceği – Düzenlenme Tarihi Yazılı Olmayan Bononun Doldurularak, Zorunlu Unsurları Tamamlanmak Suretiyle Kambiyo Senedi Vasfıyla İşlem Yapılmasının Yasaya Aykırı Olmadığı

Özeti: İptal isteminde bulunan kişinin, bono elinde iken ziyaa uğradığını inandırıcı bir şekilde gösteren delilleri mahkemeye sunmak ve senedin bir suretini ibraz etmek veya esas içeriği hakkında bilgi vermekle yükümlü olduğu düzenlenmiştir. Davacı vekili, dava dilekçesinde bononun vade tarihini, meblağını, borçlusu ve hamilini bildirerek zayi nedeniyle iptal isteminde bulunmuş, dilekçesinde dava konusu bono örneğinin davacıda bulunmadığından tanzim tarihinin tespit edilemediğini beyan etmiştir. Düzenlenme tarihi, bonoda bulunması gereken unsurlar arasında sayılmıştır. Bononun kısmen doldurulmuş ya da sadece imzalanmış olarak tedavüle çıkarılması mümkün olup, bu eksiklik senedin ibrazına kadar tamamlanabilir. Bu nedenle düzenlenme tarihi yazılı olmayan bononun doldurularak, zorunlu unsurları tamamlanmak suretiyle kambiyo senedi vasfıyla işlem yapılmasında yasaya aykırı bir durum bulunmamaktadır.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Hasımsız olarak görülen davada … … 6. Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen 21/06/2016 tarih ve 2015/1049-2016/513 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesinin davacı vekili tarafından istenildiği ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

Davacı vekili, 31/05/2015 vadeli, 5.000,00 TL meblağlı, borçlusu … , hamili … Teks. Kom. ve Kim. Mad. Tic. ve San. A.Ş. olan senedin, hamili tarafından, davacı bankanın … Ticari Şubesine tahsil için verildiğini, … Şubesine gönderilmek üzere 26/05/2015 tarihinde dava dışı … Kargo’ya teslim edildiğini, ancak kargo şirketi tarafından dava konusu senetin … şubesine teslim edilmediğini ileri sürerek dava konusu senet hakkında ödemeden men ile zayi nedeniyle iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Mahkemece iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre, … 766. madde uyarınca tanzim tarihinin senedin zorunlu unsuru olduğu, tanzim tarihi taşımayan senedin bono sayılmayacağı, davacı vekili tarafından dava konusu senedin tanzim tarihinin tespit edilemediğinin bildirildiği, … 757. maddesinde yer alan yasal koşulların oluşmadığı gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.

Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.

Dava, … md. 778/1-ı yollamasıyla … md. 759/2 dayalı, bononun zayi nedenine dayalı iptali istemine ilişkindir. … 759/2 maddesinde iptal isteminde bulunan kişinin, bono elinde iken ziyaa uğradığını inandırıcı bir şekilde gösteren delilleri mahkemeye sunmak ve senedin bir suretini ibraz etmek veya esas içeriği hakkında bilgi vermekle yükümlü olduğu düzenlenmiştir. Davacı vekili, dava dilekçesinde bononun vade tarihini, meblağını, borçlusu ve hamilini bildirerek zayi nedeniyle iptal isteminde bulunmuş, 26.02.2016 tarihli dilekçesinde dava konusu bono örneğinin davacıda bulunmadığından tanzim tarihinin tespit edilemediğini beyan etmiştir. 6102 sayılı …’nın 776/1-f maddesinde, düzenlenme tarihi, bonoda bulunması gereken unsurlar arasında sayılmıştır. Ancak, Dairemiz’in 2010/4563 – 2011/15716 , 2014/1148 – 2014/7886 ve yine 2016/1016 – 2017/3929 numaralı emsal nitelikteki ilamlarında da vurgulandığı üzere, 6102 sayılı …’nın 778/2-f maddesi atfıyla bonolara da uygulanan …’nın 680. madde hükmü uyarınca bononun kısmen doldurulmuş ya da sadece imzalanmış olarak tedavüle çıkarılması mümkün olup, bu eksiklik senedin ibrazına kadar tamamlanabilir. Bu nedenle düzenlenme tarihi yazılı olmayan bononun doldurularak, zorunlu unsurları tamamlanmak suretiyle kambiyo senedi vasfıyla işlem yapılmasında yasaya aykırı bir durum bulunmadığından, mahkemenin yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, kararın davacı yararına bozulması gerekmiştir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün davacı yararına BOZULMASINA, ödediği peşin temyiz harcının isteği halinde temyiz edene iadesine, 24/10/2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.