GÜMRÜK VEYA MAHKEMELERCE EL KONULAN İTHAL ARAÇLARLA İLGİLİ YENİ AF YASASI VE BAŞVURUYA DAİR BİLİNMESİ GEREKENLER

Gerek Gümrük vergilerinin eksik ödenmesi sebebiyle ceza soruşturması başlatılan araçların, gerek de Gümrük Kanunu’na göre izne tabi olmasına rağmen izin alınmaksızın sıfırmış gibi yurda sokulan ikinci el araçların iyi niyetli sahiplerinin mağduriyetinin önüne geçilmek için af yasası çıkarılmıştı malumunuz. Ancak ilk af yasasının tüm araç sahiplerini kapsamaması sebebiyle yaşanan mağduriyetlerin önüne geçilebilmek adına yeni bir af daha yürürlüğe girdi.

Gümrük tarafından el konulan veya Savcılık/Mahkeme tarafından tedbir konulan araçların sahiplerine iadesine yönelik yönetmelikler 09.08.2019 tarihli 30857 sayılı resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe girdi. Peki şimdi ne olacak? Yönetmelik ne diyor ve aftan yararlanmak için neler yapmak gerekiyor?

Her iki yönetmeliği ayrı ayrı incelemekte fayda var..

4458 sayılı yasaya aykırılık sebebiyle Gümrük tarafından el konulan araçlarla ilgili çıkarılan;

GÜMRÜK KANUNUNA GÖRE MÜLKİYETİN KAMUYA GEÇİRİLMESİ

KARARINA KONU KARA TAŞITLARININ SAHİPLERİNE

İADESİ HAKKINDA YÖNETMELİK

Amaç ve kapsam

MADDE 1 – (1) Bu Yönetmeliğin amacı; 27/10/1999 tarihli ve 4458 sayılı Gümrük Kanununun 235 inci maddesine istinaden mevcut bir soruşturma kapsamında bulunan veya el konularak mülkiyetin kamuya geçirilmesi kararı verilen ve henüz tasfiyesi tamamlanmamış olan araçlar hakkında Kanunun geçici 10 uncu maddesi çerçevesinde yapılacak işlemlere ilişkin usul ve esasları belirlemektir.

(2) Bu Yönetmelik, Kanunun 235 inci maddesi uyarınca mevcut bir soruşturma kapsamında bulunan veya el konularak mülkiyetin kamuya geçirilmesi kararı verilen ve henüz tasfiyesi tamamlanmamış olan kara taşıtlarını kapsar.

Yönetmeliğin birinci maddesi ile af kapsamındaki araçların hangileri olduğu belirtilmiş, 4. Maddede ise başvuru şekli ve uyulması gereken süreler açıklanmıştır.

Başvuru şekli ve süresi

MADDE 4 – (1) Kanunun 235 inci maddesi uyarınca mevcut bir soruşturma kapsamında bulunan veya el konularak mülkiyetin kamuya geçirilmesi kararı verilen kara ulaşım araçları ile ilgili olarak Kanunun geçici 10 uncu maddesi hükümlerinden yararlanmak isteyen kişilerin, Ek’te yer alan Başvuru Formu ile 31/12/2019 tarihi mesai saati bitimine kadar mülkiyetin kamuya geçirilmesi kararını veren gümrük idaresine, soruşturma aşamasındaki araçlar için serbest dolaşıma giriş işlemlerinin tamamlandığı gümrük idaresine başvuruda bulunmaları şarttır.

(2) Başvuru formunda, aracın tescil belgesi bilgilerine, başvuru yapan kişinin açık adres ve iletişim bilgilerine, ilk iktisapla ilgili işlemleri gerçekleştiren vergi dairesi bilgisine, varsa mülkiyetin kamuya geçirilmesi kararı örneğine, araca el konulmasına ilişkin evrak suretine yer verilir.

(3) İlk iktisabın gerçekleştiği yer vergi dairesi bilgisi, motorlu taşıtlar vergisi ile görevli herhangi bir vergi dairesinden aracın tescil belgesi ibraz edilmek suretiyle öğrenilir.

(4) Başvurunun iadeli taahhütlü posta veya Acele Posta Servisi yoluyla yapılması durumunda başvuru belgelerinin postaya verildiği tarih, normal posta ile veya şahsen yapılması hâlinde ise başvuruda bulunulan idarenin genel evrak kayıtlarına intikal ettiği tarih başvuru tarihi olarak dikkate alınır.

(5) Yapılan inceleme sonucu gerekli şartları sağlamadığı anlaşılan başvurular, eksikliklerin 31/12/2019 tarihine kadar tamamlanması halinde kabul edilir.

5607 sayılı yasaya aykırılık sebebiyle el konulan veya hakkında ihtiyati tedbir kararı verilen araçlarla ilgili çıkarılan;

5607 SAYILI KAÇAKÇILIKLA MÜCADELE KANUNUNA GÖRE GÜMRÜK

VERGİLERİNİN EKSİK ÖDENMESİ NEDENİYLE BAŞLATILAN BİR

SORUŞTURMA VEYA KOVUŞTURMAYA KONU KARA

TAŞITLARININ SAHİPLERİNE İADESİNE İLİŞKİN

USUL VE ESASLAR HAKKINDA YÖNETMELİK

Amaç ve kapsam

MADDE 1 – (1) Bu Yönetmeliğin amacı; 21/3/2007 tarihli ve 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanununun geçici 11 inci maddesine istinaden, gümrük vergilerinin kısmen eksik ödenmesi nedeniyle Kanunun 3 üncü maddesinin ikinci fıkrası uyarınca başlatılan bir soruşturmaya veya kovuşturmaya konu kara taşıtlarının, sahiplerine iadesine ilişkin usul ve esasları belirlemektir.

(2) Bu Yönetmelik, gümrük vergilerinin kısmen eksik ödenmesi nedeniyle Kanunun 3 üncü maddesinin ikinci fıkrası uyarınca başlatılan bir soruşturmaya veya kovuşturmaya konu müsadere kararı verilmemiş ve henüz tasfiyesi tamamlanmamış olan kara taşıtlarını kapsar.

Görüleceği üzere, bir soruşturma veya kovuşturmaya konu araçlar, bu yönetmeliğin kapsamına alınmıştır. Bu yönetmeliğe göre yapılacak af başvurusunun şekli ve süresine ilişkin 4. Madde ise;

Başvuru şekli ve süresi

MADDE 4 – (1) Kanunun geçici 11 inci maddesinden yararlanmak isteyen kişilerin Ek’te yer alan Başvuru Formu ile 31/12/2019 tarihi mesai saati bitimine kadar ilgili gümrük idaresine başvuruda bulunmaları şarttır.

(2) Başvuru formunda, aracın tescil belgesi bilgilerine, başvuru yapan kişinin açık adres ve iletişim bilgilerine, ilk iktisapla ilgili işlemleri gerçekleştiren vergi dairesi bilgisine, varsa el koyma kararı örneğine, araca el konulmasına ilişkin evrak suretine yer verilir.

(3) İlk iktisabın gerçekleştiği yer vergi dairesi bilgisi, motorlu taşıtlar vergisi ile görevli herhangi bir vergi dairesinden aracın tescil belgesi ibraz edilmek suretiyle öğrenilir.

(4) Başvurunun iadeli taahhütlü posta veya Acele Posta Servisi yoluyla yapılması durumunda başvuru formunun postaya verildiği, normal posta ile veya şahsen yapılması halinde ise başvuruda bulunulan idarenin evrak kayıtlarına intikal ettiği tarih, başvuru tarihi olarak dikkate alınır.

(5) Yapılan inceleme sonucu gerekli şartları sağlamadığı anlaşılan başvurular, eksikliklerin 31/12/2019 tarihi mesai saati bitimine kadar tamamlanması halinde, kabul edilir.

Her iki yönetmeliğin ortak özelliği, başvuru için belirlenen son tarihin aynı olmasıdır. Buna göre, araç sahipleri 31.12.2019 tarihine kadar ilgili Gümrük Müdürlüğü’ne başvurmak zorundadırlar. Başvuru üzerine, Gümrük Müdürlüğü tarafından ne kadar ötv ödenmesi gerektiğine ilişkin yapılan bildirimi müteakip 1 ay içinde bildirilen ötv nin ödenmesi gerekmektedir. Aksi halde bu aftan yararlanma hakkı ortadan kalkmaktadır.

Benzer bir durumla karşı karşıya kalmış iseniz, aracınız üzerindeki tedbir, satılamaz/devredilemez veya el koyma kararını kaldırmak için bu konuda uzman bürolardan hukuki yardım almanız, hak kaybı yaşamamanız açısından hayati öneme sahiptir.

                                                           Stj. Av. Ahmet Güllük & Av. Selçuk ENER

LİMİTED ŞİRKET ORTAKLARININ VE KANUNİ TEMSİLCİLERİN VERGİSEL SORUMLULUĞU

TTK madde 573/1 limited şirketin tanımını şöyle yapmıştır:

 Limited şirket, bir veya daha çok gerçek veya tüzel kişi tarafından bir ticaret unvanı altında kurulur; esas sermayesi belirli olup, bu sermaye esas sermaye paylarının toplamından oluşur.

Ortakların sorumluluğu ise TTK’ nın 573/2 ve 602. maddede şu şekilde açıklanmıştır:

 Ortaklar, şirket borçlarından sorumlu olmayıp, sadece taahhüt ettikleri esas sermaye paylarını ödemekle ve şirket sözleşmesinde öngörülen ek ödeme ve yan edim yükümlülüklerini yerine getirmekle yükümlüdürler.(TTK. M 573/2)

Şirket, borç ve yükümlülükleri dolayısıyla sadece malvarlığıyla sorumludur.(TTK m.602)

Kanun maddesine göre; ortaklar şirket borçlarından sorumlu olmayıp sadece taahhüt ettikleri sermaye paylarını ödemekle yükümlüdür. Yani ortakların bu sorumluluğu şirkete karşıdır. TTK’nın 602. maddesi de; “şirket, borçlarından dolayı sadece malvarlığıyla sorumludur” diyerek şirketten alacağı olan kişilerin alacaklarını tahsil etmek amacıyla ortaklara gitmesi engellemiştir.

Yukarıda sayılan bu genel kaidenin istisnası ise şirketin amme borçlarıdır.

LİMİTED ŞİRKET ORTAKLARININ VERGİ(AMME) BORÇLARINDAN DOĞAN SORUMLULUĞU

Limited şirketin borçlarından dolayı ortakların sorumlu olmadığının istisnası şirketin amme borçları hususunda karşımıza çıkmaktadır.

6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanununun (“AATUHK”) 35. maddesinin 1. fıkrasında ortakların şirketin amme borçlarından doğan sorumluluğunu şöyle açıklamıştır:

Limited şirket ortakları, şirketten tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan amme alacağından sermaye hisseleri oranında doğrudan doğruya sorumlu olurlar ve bu Kanun hükümleri gereğince takibe tabi tutulurlar.

Kanun maddesine göre şirketin amme borçlarından ortaklar sermaye hisseleri oranında doğrudan şahsi malvarlığıyla sorumludurlar. Ancak ortakların sorumluluğuna gidebilmek için; Şirketten tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen ya da şirketten tahsil edilemeyeceği anlaşılan bir amme alacağı olması gerekir.

İlgili maddede, 2008 yılında 5766 sayılı yasanın 3. Maddesi ile önemli bir değişiklik yapılmış ve şirket ortaklarına karşı takibat yapabilmek için, amme alacağının şirket malvarlığından tahsil edilememesi şartı ortadan kaldırılmıştır. Değişiklik öncesinde, amme alacağından ötürü şirket ortaklarına gidebilmek için, şirkete karşı tahsilat girişiminde bulunmak ve bu yolları tüketmek gerekiyordu. Nitekim Danıştay’ın;

Danıştay 4.Dairesi ‘nin 12.11.1996 tarihli kararında :

“…Kamu alacağının Limited şirketten tahsil edilememesi halinde ortaklar hakkında ödeme emri düzenlenmesi gerekir…”( 1996/2933 E. 1996/4117 K.  12.11.1996 KT.)

Danıştay 7.Dairesi’nin 02.02.1994 tarihli kararında:

”…Asıl borçlu limited şirketten tahsil olanağı kalmadığı yolunda bir saptama yapılmadan şirket ortağından amme alacağının tahsili amacıyla düzenlenen ödeme emri yasal değildir…” ( 1992/3524 E. 1994/395 K. 02.02.1994 T.)

Şeklindeki kararlarından da bu durum açıkça görülmekteydi. Ancak 2008 tarihli değişiklikten sonra, şirketten tahsil edilemeyeceğinin anlaşılması dahi ortakların şahsi malvarlığına gidebilmek için yeterli sayılmıştır. Buna göre, şirketten tahsilat yapılamadığının kanıtlanmasına da gerek kalmamıştır.

6183 sayılı kanunun 35. maddesinin 2. ve 3. fıkraları ise şöyledir:

(Ek fıkra: 4/6/2008-5766/3 md.) Ortağın şirketteki sermaye payını devretmesi halinde, payı devreden ve devralan şahıslar devir öncesine ait amme alacaklarının ödenmesinden birinci fıkra hükmüne göre müteselsilen sorumlu tutulur.

 (Ek fıkra: 4/6/2008-5766/3 md.) Amme alacağının doğduğu ve ödenmesi gerektiği zamanlarda pay sahiplerinin farklı şahıslar olmaları halinde bu şahıslar, amme alacağının ödenmesinden birinci fıkra hükmüne göre müteselsilen sorumlu tutulur.

Kanunun 35/2 maddesine göre ortağın sermaye payını devretmesi halinde payı devreden ve devralan şahısların devir öncesinde doğmuş olan amme alacaklarının ödenmesinden birinci fıkra hükmüne göre müteselsilen sorumlu olduklarını düzenlemektedir. 3. fıkrada ise, amme alacağının doğduğu ve ödenmesi gerektiği zamanlarda pay sahiplerinin farklı kişiler olması durumunda, bu kişiler söz konusu amme alacaklarının ödenmesinden birinci fıkra hükmüne göre müteselsilen sorumludurlar.

Danıştay 11.Dairesi, 13.04.1995 tarihli kararında :

 “…Limited şirket ortağı ve kanuni temsilcisi, ortaklık payını devretmeden önceki dönemlere ait şirket borçlarından sorumludur…”      (1995/965 E. 1995/1136 K. 13.04.1995 KT.)

KANUNİ TEMSİLCİNİN VERGİ(AMME) BORÇLARINDAN DOLAYI SORUMLULUĞU

Kanuni Temsilcilerin sorumluluğu, Vergi Usul Kanunu’nun 10. maddesinde ve 6183 sayılı A.A.T.U.H.K.’nun mükerrer 35. maddesinde düzenlenmiştir.

Vergi Usul Kanunu’nun kanuni temsilcilerin ödevi başlıklı 10. maddesine göre:

Tüzel kişilerle küçüklerin ve kısıtlıların, Vakıflar ve cemaatlar gibi tüzel kişiliği olmayan teşekküllerin mükellef veya vergi sorumlusu olmaları halinde bunlara düşen ödevler kanuni temsilcileri, tüzel kişiliği olmayan teşekkülleri idare edenler ve varsa bunların temsilcileri tarafından yerine getirilir.

(Değişik: 3/12/1988-3505/2 md.) Yukarıda yazılı olanların bu ödevleri yerine getirmemeleri yüzünden mükelleflerin veya vergi sorumlularının varlığından tamamen veya kısmen alınmayan vergi ve buna bağlı alacaklar, kanuni ödevleri yerine getirmeyenlerin varlıklarından alınır. Bu hüküm Türkiye’de bulunmayan mükelleflerin Türkiye’deki temsilcileri hakkında da uygulanır.

Temsilciler veya teşekkülü idare edenler bu suretle ödedikleri vergiler için asıl mükelleflere rücu edebilirler.

Tüzel kişilerin tasfiye haline girmiş veya tasfiye edilmiş olmaları, kanuni temsilcilerin tasfiyeye giriş tarihinden önceki zamanlara ait sorumluluklarını da kaldırmaz.

6183 sayılı kanunun mükerrer 35. maddesine göre:

Tüzel kişilerle küçüklerin ve kısıtlıların, vakıflar ve cemaatler gibi tüzel kişiliği olmayan teşekküllerin mal varlığından tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan amme alacakları, kanuni temsilcilerin ve tüzel kişiliği olmayan teşekkülü idare edenlerin şahsi mal varlıklarından bu Kanun hükümlerine göre tahsil edilir.

Bu madde hükmü, yabancı şahıs veya kurumların Türkiye’deki mümessilleri hakkında da uygulanır.

 Tüzel kişilerin tasfiye haline girmiş veya tasfiye edilmiş olmaları, kanuni temsilcilerin tasfiyeye giriş tarihinden önceki zamanlara ait sorumluluklarını kaldırmaz.

 Temsilciler, teşekkülü idare edenler veya mümessiller, bu madde gereğince ödedikleri tutarlar için asıl amme borçlusuna rücu edebilirler

Belirtilen kanun maddeleri benzer nitelikte oluşturulmuştur. Ancak aradaki fark şöyledir:

“…6118 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkındaki Kanun’a 4108 sayılı Kanun ile eklenmiş mükerrer 35. maddenin gerekçesinin son cümlesinde: “…Bu itibarla amme borçlusunun mal varlığından alınamayan bu tür alacakların kanuni temsilcilerinin, teşekkülü idare edenlerin veya yabancı şahıs veya kurum mümessillerinin mal varlığından 6183 sayılı Kanun hükümlerine göre tahsilini temin etmek ve Vergi Usul Kanunu kapsamına giren vergi ve buna bağlı alacaklarda sorumlu olan bu şahısların diğer amme alacaklarının ödenmesinden de sorumlu olmalarını sağlamak amacıyla 6183 sayılı Kanun’a mükerrer 35 inci madde eklenmiştir.” ifadesi yer almaktadır. Kanun koyucu, kanuni temsilcilerin 213 sayılı Vergi Usul Kanunu kapsamında olmayan diğer amme borçlarından da sorumlu tutulmasının sağlanması için böyle bir düzenleme ihdas etmiştir. Ayrıca, Vergi Usul Kanunu’nda kanuni temsilciler için öngörülen sorumluluk, 6183 sayılı Kanun’da düzenlenen sorumluluğa göre özel hüküm niteliği taşımaktadır. Bu sebeplerle, kanuni temsilcilerin sorumluluğu konusunda, vergi aslı ile buna bağlı alacaklar ve vergi cezaları için Vergi Usul Kanunu’nun 10. maddesinin, diğer amme alacakları için ise 6183 sayılı Kanun’un mükerrer 35. maddesinin uygulanması icap etmektedir.” [KANUNİ TEMSİLCİLERİN AMME BORÇLARINDAN SORUMLULUĞU: KUSURLU SORUMLULUK v. KUSURSUZ SORUMLULUK* Ahmet Emrah GEÇER** TBB DERGİSİ 2017 syf.121]

Bu hükümlere göre limited şirketierin kanuni temsilcilerinin görevlerini yerine getirmemeleri sonucu meydana gelen ve şirketin malvarlığından alınamayan vergi ve buna bağlı alacaklar ile vergi cezası kanuni temsilcinin malvarlığından tahsil edilir. Kanuni temsilcinin malvarlığına müracaat edilebilmesi için kasıt ve ihmalin bulunup bulunmaması önemli değildir. Kanuni temsilci şirketin borcunun tamamından sorumludur. Birden fazla kanuni temsilci varsa temsilciler şirketin borcundan müteselsilen sorumludurlar.

Kanuni temsilci ödediği borç miktarınca şirkete rücu edebilir.

“…Danıştay VDDGK’nun 26.01.2001, E.2000/261-K.2001/31 sayılı Kararı’nda, “6183 sayılı Kanun’un Mükerrer 35. maddesi, Vergi Usul Kanunu kapsamında olmayan kamu alacağının tahsili amacıyla düzenlendiğinden, vergi ve buna bağlı alacaklarda bu kanun hükmünün uygulanma olanağı bulunmamaktadır.” Gerekçesiyle belirtildiği üzere, her iki hüküm arasında bir çatışma da bulunmamaktadır. Bu bakımdan, doktrin ve uygulama tarafından da kabul edildiği üzere, 6183 sayılı Kanun Mükerrer 35. madde ile VUK m.10’un bir arada uygulanmalarının mümkün olduğunu ifade etmek yanlış olmayacaktır…” [YARGI KARARLARI IŞIĞINDA TÜZEL KİŞİLERİN KANUNİ TEMSİLCİLERİNİN VERGİSEL SORUMLULUĞU- Yüksek Lisans Tezi- Elif KURDOĞLU – Ankara 2011- 145. dipnot]

Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu’nun 30.04.2014 tarihli kararında:

“…Bozma kararına uymayan Vergi Mahkemesi kararıyla; ilk kararında yer alan hukuksal nedenler ve gerekçeye ek olarak 213 sayılı Kanun’un 10. maddesindeki hükümden de anlaşılacağı üzere kanuni temsilciler, yerine getirmeleri gereken şirkete ait vergisel ödevlerin yerine getirilmemesi nedeniyle sorumlu tutuldukları halde limited şirket ortakları doğrudan doğruya sorumlu tutulduğundan ve kanuni temsilciler borcun tamamından müteselsilen sorumlu oldukları halde ortakların sorumluluğu sermaye payına isabet eden borçlarla sınırlanmış olup, kanuni temsilcilere rücu olanağı sağlanmış iken ortaklara böyle imkan tanınmadığından, iki ayrı sorumluluk durumunun aralarında sıralama yapılmasını gerektirecek nitelikte olmadığı gibi Yasa’da da böyle bir öncelik sıralaması yapılmadığı gerekçesiyle ısrar etmiştir. Israr kararı davacı tarafından temyiz edilmiş ve asıl borçlu şirket ve şirketin kanuni temsilcisi takip edilmeden, ortaklığından dolayı sorumluluğu nedeniyle takip edilemeyeceği ileri sürülerek bozulması istenmiştir.

Karar: Vergi mahkemesinin kararının ısrar hükmü aynı hukuksal nedenler ve gerekçe ile Kurulumuzca da uygun bulunmuş ve temyiz dilekçesinde ileri sürülen iddialar kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.…” (2014/144 E.  2014/307 K. 30.04.2014 KT.)

                                                     Stj. Av. Ahmet GÜLLÜK & Av. Selçuk ENER

ENGELLİ BORÇLANDIRILMADAN ONUN ADINA ÖTV İNDİRİMİNDEN FAYDALANMAK SURETİYLE ARAÇ ALIMINA VESAYET MAKAMINCA İZİN VERİLMEMESİ MÜLKİYET HAKKININ İHLALİDİR

Engelli vatandaşlar açısından araç alımı konusunda bazı kolaylıklar bulunmaktadır. Bu kolaylıkların başında araç alımında ÖTV indiriminden faydalanabilmek gelmektedir. İndirim oranı engelli bireyin sahip olduğu rapor oranına göre değişiklik göstermektedir. Ancak ÖTV indiriminden faydalanılarak araç alınabilmesi için engelli rapor oranının en az yüzde 40 olması gerekmektedir. Eğer ki engelli rapor oranı yüzde 90 ve üzeri ise ÖTV indiriminden tamamen faydalanılabilmektedir.

            Engelli bireyler; binek otomobil, panelvan veya kamyonet gibi araçları alırken 5 yılda bir ÖTV indiriminden faydalanabilme hakkına sahiptir. Ancak bu 5 yıllık süre dolmadan ÖTV indiriminden faydalanılarak alınan araç satılır ise söz konusu aracın ÖTV’sinin Maliye’ye ödenmesi gerekmektedir. Araç, her ne kadar ÖTV’si ödenerek satılmış olsa dahi 5 yıllık süre dolmadığından bahisle yeniden ÖTV indiriminden faydalanılarak araç alınamamaktadır. Görüleceği üzere bu durumda da 5 yıllık süre geçerliliğini korumaktadır.

            Peki, engellinin ulaşımını kolaylaştırmak adına engelli birey borç altına sokulmadan aracın parasının vasi tarafından ödenerek alındığı durumlarda da ÖTV indiriminden faydalanılabilmesi mümkün müdür?

Bu konuya ilişkin Anayasa Mahkemesi yakın zamanda emsal nitelikte bir karara imza atmıştır. Somut olaya göre engelli bireyin vasisi, vasisi olduğu kişinin ulaşımını kolaylaştırmak ve istifadesine sunmak amacıyla ÖTV indiriminden faydalanmak suretiyle araç alabilmek adına vesayet makamından izin talebinde bulunmuştur. Ancak vesayet makamı tarafından izin talebi reddedilmiştir. Hal böyle olunca olay Anayasa Mahkemesi’ne taşınmış; başvurucu mülkiyet hakkının, maddi ve manevi varlığın korunması hakları ile hukuk devleti ilkesi, seyahat ve sözleşme hürriyetlerinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Anayasa Mahkemesi ise, engelli birey borçlandırılmadan onun ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla araç satın alınmasına Mahkemece izin verilmemesini mülkiyet hakkının ihlali olarak değerlendirmiştir.

            Görüleceği üzere; engelli birey borç altına girmeden onun kullanımına sunulmak üzere araç alınmak istendiği durumlarda da süre şartına uyulmak kaydı ile ÖTV indiriminden faydalanılarak araç alımının mümkün olabileceği Anayasa Mahkemesi kararı ile hükme bağlanmıştır. Söz konusu Anayasa Mahkemesi’nin 2015/17884 başvuru numaralı ve 07.03.2019 tarihli kararının ilgili kısımları şu şekildedir:

Av. Mehmet ÇELİK & Av. Selçuk ENER

2016 YILINDA İTHAL CEP TELEFONLARINDAN ALINAN HAKSIZ ÖTV ve İADE PROSEDÜRÜ

2016 YILINDA İTHAL CEP TELEFONLARINDAN ALINAN HAKSIZ ÖTV ve İADE PROSEDÜRÜ

Özel Tüketim Vergisi(ÖTV) Avrupa Birliği kalite standartları baz alınarak 2002 yılında yasalaşarak yürürlüğe girmiştir. Menkul mallar üzerinden alınan ÖTV, kişi başına düşen milli gelirin artması ve ekonominin de gelişmesi ile her yıl artan oranlarla günümüze kadar gelmiştir.  ÖTV kapsamına giren başlıca menkul mallar şunlardır: cep telefonu, motorlu taşıtalar, saç spreyleri, gazeteler ve periyodik yayınlar, Silahlar, değerli takılar, klima cihazları, çamaşır makineleri…

Görüldüğü üzere hayatımızda kullandığımız neredeyse tüm taşınabilir mallar üzerinden ödenen özel tüketim vergisinin konusu Özel Tüketim Vergisi Kanunun ilk maddesinde düzenlenmiştir:

“Bu Kanuna ekli;

  1. a) (I) sayılı listedeki malların ithalatçıları veya rafineriler dahil imal edenler tarafından teslimi,
  2. b) (II) sayılı listedeki mallardan kayıt ve tescile tâbi olanların ilk iktisabı,
  3. c) (II) sayılı listedeki mallardan kayıt ve tescile tâbi olmayanlar ile (III) ve (IV) sayılı listelerdeki malların ithalatı veya imal ya da inşa edenler tarafından teslimi,
  4. d) (I), (III) ve (IV) sayılı listelerdeki mallar ile (II) sayılı listedeki mallardan kayıt ve tescile tâbi olmayanların özel tüketim vergisi uygulanmadan önce müzayede yoluyla satışı,

Bir defaya mahsus olmak üzere özel tüketim vergisine tâbidir.” Söz konusu maddede belirtilen listelerde ÖTV’ye tabi olan gayrimenkul mallar yer almakta ve ne kadar oranda vergi ödeneceği belirtilmektedir.

 

Yukarıda da bahsettiğimiz üzere bu oranlar ekonominin gelişmesine ve milli gelirin artmasına bağlı olarak artmaktadır. Ancak bazı gayrimenkul mallar için sınırlandırmalar söz konusu olabilmektedir. Bunlardan bir tanesi de cep telefonlarıdır. Özel Tüketim Vergisi Kanunu’na ekli (IV) Sayılı Liste uyarınca cep telefonları %25 ÖTV’ ye tabi tutulmaktadır. ÖTV Kanunu’na 2009’da eklenen geçici 6. madde ile 31.12.2023’e kadar cep telefonları için asgari bir ÖTV uygulamasına geçilmiştir. Buna göre, ÖTV Kanununa ekli (IV) sayılı listede yer alan cep telefonları için listede belirlenen orana göre hesaplanan verginin, bunların her biri için 40 TL’den az olmaması gerekiyor. Bakanlar Kurulu’nun bu tutarı sıfıra kadar indirmeye veya üç katına kadar artırmaya yetkisi olduğu da aynı maddede hüküm altına alınmıştır. İlgili düzenleme şu şekildedir:

“(5904 sayılı Kanunun 19 uncu maddesiyle eklenen geçici madde Yürürlük; 03.07.2009) 31/12/2023 tarihine kadar, bu Kanuna ekli (IV) sayılı listede yer alan 8517.12.00.00.11 G.T.İ.P. numaralı malların (cep telefonları) karşısında gösterilen orana göre hesaplanan verginin, bu malların her bir adedi için 40 Türk Lirasından az olması halinde, orana göre hesaplanan vergi yerine her bir adet için 40 Türk Lirası [6745 sayılı Kanunun 53 üncü maddesiyle ile 7.9.2016 Tarihinden İtibaren 160 TL olarak belirlenmiştir.] vergi alınır. Bakanlar Kurulu bu tutarı sıfıra kadar indirmeye, üç katına kadar artırmaya yetkilidir.

 

Bakanlar Kurulu’ da bu yetkisini kullanarak 12.10.2011 tarihinde 2011/2304 sayılı kararıyla alınması gereken asgari vergiyi 100 TL’ ye çıkarmış, daha sonra 01.01.2014 tarih 28869 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 2013/5761 sayılı Bakanlar Kurulu kararı uyarınca bu rakam 120 TL olarak belirlenmiştir. Buraya kadar Bakanlar Kurulu vergi artırımlarında herhangi bir hukuka aykırı davranışta bulunmamıştır. Çünkü ilk olarak belirlenen 40 TL’nin üç katı 120 TL yapmaktadır ve sınıra ulaşılmıştır.

 

01.01.2016-07.09.2016 TARİHLERİ ARASINDA TELEFON BAŞINA ALINAN 160 TL VERGİNİN 40 TL’Sİ HUKUKA AYKIRIDIR.

01.01.2016 tarihinde Bakanlar Kurulu 120 TL’ yi de aşarak alınması gereken asgari vergiyi 160 TL’ye çıkartmıştır. Bu artırım ile Bakanlar Kurulu sahip olduğu 3 kata kadar artırma yetkisini aşmıştır. Durumun fark edilmesi üzerine yasa ile düzenleme yapılmış ve ilgili yasa 07.09.2016 tarihinde yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Ancak kanunun yürürlük tarihi olan 07.09.2016 tarihinden 01.01.2016 tarihine kadar olan dönemde alınan telefon başına 40 TL verginin hukuka aykırılığı ortadan kalkmamış olup iadesi gerekmektedir.

 

ÖDENEN FAZLA VERGİLERİN İADESİNİ TALEP EDEBİLİRSİNİZ

2016 yılının ilk 8 ayında fazla ödenene telefon başına 40 TL’nin iadesini önce idareden, talebin reddi halinde dava yoluyla mahkemeden istemeniz mümkün. Tabi iade süreci ve idari davalar uzmanlık gerektiren alanlar olup hak kaybına uğramamanız açısından bu alanda uzman hukukçulara danışmanızı tavsiye ederiz.

 

ENER AVUKATLIK BÜROSU

EL KONULAN ARAÇLARI NASIL GERİ ALACAKSINIZ?

 EL KONULAN ARAÇLARI NASIL GERİ ALACAKSINIZ?

İthal araçlarla ilgili iyi niyetli araç sahiplerine araçlarının iadesi ve el koyma kararının kaldırılması ile ilgili yürütülen çalışmalar sonucu ilgili yönetmelik Resmi Gazete’de yayımlandı. İlk maddesinde yönetmeliğin kapsamı belirtilmiştir: “..el konularak mülkiyetin kamuya geçirilmesi kararı verilmiş ve henüz tasfiyesi tamamlanmamış olan araçları kapsar.”

Bu yönetmelikten yararlanmak isteyen kişilerin nasıl başvuruda bulunacağı ve süresinin ne kadar olduğu konusuna açıklık getirmek gerekirse; ilgili yönetmeliğin 4. Maddesi; …31/7/2017 tarihi mesai saati bitimine kadar mülkiyetin kamuya geçirilmesi kararını veren gümrük idaresine EK-1’de yer alan dilekçe ile başvuruda bulunmaları şarttır.

(2) Başvuru dilekçesinde, aracın tescil belgesi bilgilerine, başvuru yapan kişinin açık adres ve iletişim bilgilerine, ilk iktisapla ilgili işlemleri gerçekleştiren vergi dairesi bilgisine, varsa mülkiyetin kamuya geçirilmesi kararı örneğine, araca el konulmasına ilişkin evrak suretine yer verilir.

(3) İlk iktisabın gerçekleştiği yer vergi dairesi bilgisi, motorlu taşıtlar vergisi ile görevli herhangi bir vergi dairesinden aracın tescil belgesi ibraz edilmek suretiyle öğrenilir…” şeklindedir. Buradan da anlaşılacağı üzere aracın maliki, 31.07.2017 tarihine kadar maddede sayılan evrakları başvuru dilekçesine ekleyerek hangi gümrük idaresi kamuya geçirme kararını vermiş ise oraya başvurması gerekir.

 

Başvuruyu alan gümrük idaresi, ilk olarak başvurunun gerekli şartları taşıyıp taşımadığını inceleyecektir. Eğer eksiklik yoksa veya eksikler 31.07.2017 tarihine kadar giderilmiş ise başvuru kabul edilir. Eğer tasfiye devam ediyor ise işlemler yönetmeliğinin yürürlüğe girdiği tarihten 31.07.2017 tarihine kadar durdurulur. Başvurunun değerlendirilme aşamasından sonra ne olacağı ise ilgili yönetmeliğin 5. maddesinin 3. fıkrasında düzenlenmiştir: “İlk iktisabın serbest dolaşıma girişten sonra gerçekleştiğinin anlaşılması halinde, gümrük idaresince üç gün içinde, başvuru sahibi tarafından bildirilen aracın ilk iktisabı ile ilgili işlemleri gerçekleştiren vergi dairesinden, aracın ilk iktisabında ödenen özel tüketim vergisinin bildirilmesi istenir.”

 

Bu madde uyarınca istenen özel tüketim vergisi tutarı, ilgili vergi dairelerince üç gün içinde gümrük idaresine bildirilir. Bu hususta devam eden işlemler, söz konusu araçların ilk iktisabında ödenen vergilerde bir eksiklik tespit edilmesi halinde, gerekli vergi tarhiyatının yapılmasına ve ceza uygulamasına engel teşkil etmez.

 

Yönetmeliğin 7. maddesinde ödenecek tutarın tespiti ve ödemenin nasıl yapılacağı düzenlenmiştir: (1) İlk iktisabın, serbest dolaşıma girişte gerçekleşmesi halinde aracın ithalatında ödenen özel tüketim vergisi tutarı, serbest dolaşıma girişten sonra gerçekleşmesi halinde ise ilgili vergi dairesi tarafından bildirilen ödenen özel tüketim vergisi tutarı esas alınarak hesaplanan %25’lik tutar, başvuru sahibine ilgili gümrük idaresince posta, elektronik posta, faks ve benzeri iletişim yolları ile bildirilir.

(2) Ödeme, başvuru tarihinden itibaren bir ay içinde ilgili gümrük idaresine yapılır…”

 

 Gümrük idaresince yapılan bu ödemeyi müteakip idarece gerekli işlemler yapılarak araç, sahibine iade edilir. Aracın muhafaza altında tutulması nedeniyle ortaya çıkan masraflar başvuru sahibinden yıllık olarak 250 TL şeklinde tahsil edilir. Muhafaza altında kaldığı sürenin tam yıl olmaması halinde belirtilen miktar üzerinden aylık olarak hesaplama yapılır. Bir aydan az süreler bir ay olarak kabul edilir.

 

27.01.2017 tarihinden önce serbest dolaşıma giriş rejimine tabi tutularak ilk iktisabı gerçekleşmiş olan araçlarla ilgili olarak yönetmeliğin 9. maddesinde özel bir düzenleme getirilmiştir: (1) 27/1/2017 tarihinden önce serbest dolaşıma giriş rejimine tabi tutularak ilk iktisabı gerçekleşmiş araçlarla ilgili olarak, Kanunun 235 inci maddesi kapsamında el konularak mülkiyetin kamuya geçirilmesi kararı verilmesi gereken fiilin gümrük idaresince tespit edilmesinden önce ve dördüncü maddede belirtilen süre içinde gümrük idarelerine kendiliğinden bildirilmesi durumunda 7 nci maddede belirlenen oran %15 olarak uygulanır. Ödeme süresi içinde araca el konulmaz ve mülkiyetin kamuya geçirilmesine karar verilmez....” Maddeden de anlaşılacağı üzere sayılan şartların mevcut olduğu durumlarda %25’lik oran yerine %15’lik oran uygulanacağı hüküm altına alınmıştır. Ödeme süresi sona erene kadar da araca el konulamaz ve mülkiyeti tapuya geçirilemez.

 

Sonuç olarak; aslında sıfır gibi ithal edilerek burada satılan lüks araçların, ilk olarak menşei ülkede bir gerçek kişi veya tüzel kişi adına tescil edilmiş olması sebebiyle Türkiye’de yapılan tescilin ikinci tescili oluşturduğu Gümrükçe kabul ediliyor ve bu araçların mülkiyeti kamuya geçirilerek el koyma kararı veriliyordu. Aracın hiç yürümemesi sebebiyle Aslında sıfır olduğunun kabul edilmesi gerektiği şeklindeki hukuki tartışmaya girmeksizin, çıkarılan bu yönetmeliğin her iki tarafı da kısmen tatmin ettiği söylenebilir. ÖTV’nin sadece %25’ini (hatta 27.01.2017 öncesi için %15) ödeyerek iyi niyetli malikler, araçlarını geri alabilecekler. Uyuşmazlığın idari tarafı da, az da olsa bu araçlardan ÖTV almış olacak.

 

Yönetmeliğin ana fikri; ne şiş yansın ne kebap…

 

                                                            ENER AVUKATLIK BÜROSU

ENGELLİ BİREYLERİN ÖTV SİZ ARAÇ ALIMI

ENGELLİ BİREYLERİN ÖTV SİZ ARAÇ ALIMI

Engelli bireyleri topluma kazandırmak ve yaşam koşullarını iyileştirmek adına birtakım düzenlemeler yıllardır yapılagelmekte. Bunlardan biri de, engellilerin araç alımında ÖTV istisnasıdır. Tabi bu imkandan yararlanabilmek için belirli şartların oluşması gerekiyor. Bu şartlar engellilik oranına göre değişiklik gösteriyor. Engellilik oranı %90’ın üzerinde olanlar ile altında olanlar şeklinde bir ayrıma gidersek konuyu daha net anlatabiliriz.

 

ENGELLİLİK ORANI %90 VE ÜZERİ OLANLAR

87.03 tarife pozisyonunda yer alan, 1600 cm³ veya altında motor silindir hacmine sahip binek otomobil, panelvan, pick-up, arazi taşıtı, ATV, jeep, steyşın vagon, vb. taşıtların,

  • 87.04 tarife pozisyonunda yer alan, eşya taşımaya mahsus, 2800 cm³ veya altında motor silindir hacmine sahipvan,panelvan, kamyonet,pick-up, vb. taşıtların,
  • 87.11 tarife pozisyonunda yer alan, motor silindir hacmine bakılmaksızın, motosikletlerin

engellilik derecesi %90 veya daha fazla olan malul veya engelliler tarafından beş yılda bir defaya mahsus olmak üzere ilk iktisabı ÖTV’den müstesnadır. Bu istisnadan yararlanmak için taşıtın özel tertibatlı olması, malul veya engellinin taşıtı bizzat kullanması şartları aranmaz.

 

ENGELLİLİK ORANI %90 VE ÜZERİ İSE TAŞIT NASIL ALINIR?

Yetkili sağlık kurumlarından alınmış, engellilik derecesinin %90 veya daha fazla olduğuna dair engelli sağlık kurulu raporunun aslı veya noter onaylı örneğinin ÖTV mükellefine ibraz edilmesi suretiyle, taşıtın ilk iktisabında ÖTV uygulanmaması talep edilir. ÖTV mükellefleri, bu istisna kapsamındaki taşıt tesliminde hesaplanan ÖTV tutarını, fatura bedeline dâhil etmez, ancak fatura bedeline dâhil edilmeyen bu tutarı düzenlenen faturada “ÖTV Kanununun 7/2 Maddesi Kapsamında Hesaplanıp Fatura Bedeline Dâhil Edilmeyen ÖTV Tutarı ……………. TL’dir.” şerhi ile gösterir.

İstisna uygulanarak ilk iktisap kapsamında teslim edilen taşıtlar için de mükellefler tarafından (2A) numaralı ÖTV Beyannamesi verilir, ancak beyannamede ÖTV hesaplanmaz.

Satış faturasının, aslının aynı olduğu işletme yetkililerince imzalanarak ve kaşe tatbik edilerek onaylanmış fotokopisi ile engelli sağlık kurulu raporunun aslı veya noter onaylı örneği taşıtların ilk iktisabının yapıldığı motorlu araç ticareti yapanlar tarafından (2A) numaralı ÖTV Beyannamesinin verildiği günü takip eden günün mesai saati bitimine kadar bir dilekçe ekinde beyannamenin verildiği vergi dairesine verilir.

Vergi dairesince, beyanname ve söz konusu belgeler incelenerek istisna uygulandığını gösteren “ÖTV Ödeme Belgesi” mükellefe verilir.

Engellilik durumlarının taşıtları bizzat kullanamayacak ve sürekli olarak tekerlekli sandalye veya sedye kullanmalarını gerektirecek nitelikte olduğunu, yetkili sağlık kurumundan alınmış engelli sağlık kurulu raporuyla tevsik eden ve engellilik derecesi %90 veya daha fazla olan malul veya engelliler tarafından, beş yılda bir defaya mahsus olmak üzere ilk iktisabı ÖTV’den istisna edilmiştir. Taşıtta, ilk iktisaptan önce tekerlekli sandalye veya sedye ile binilmesine ve seyahat edilmesine uygun tertibat yaptırılması zorunludur.

 

ENGELLİLİK ORANI %90’IN ALTINDA OLANLAR

87.03 tarife pozisyonunda yer alan, 1600 cm³ veya altında motor silindir hacmine sahip binek otomobil, panelvan, pick-up, arazi taşıtı, ATV, jeep, steyşın vagon, vb. taşıtların,

  • 87.04 tarife pozisyonunda yer alan, eşya taşımaya mahsus, 2800 cm³ veya altında motor silindir hacmine sahipvan,panelvan, kamyonet,pick-up, vb. taşıtların,
  • 87.11 tarife pozisyonunda yer alan, motor silindir hacmine bakılmaksızın, motosikletlerin

bizzat kullanmak amacıyla engelliliğine uygun hareket ettirici özel tertibat yaptıran malul veya engelliler tarafından ilk iktisabı ÖTV’den müstesnadır. Bu istisnadan yararlanabilmek için taşıtın özel tertibatlı ve malul veya engelli tarafından bizzat kullanılması şarttır.

Debriyaj, fren, gaz pedalları ile vites kolu taşıtı hareket ettirici aksan olarak kabul edilir. İlk satın alımdan önce özel tertibatın kalıcı olarak yerleştirilmesi ve engellilik ile uyumlu olması gerekmektedir. Taşıtın otomatik vitesli olması, engelliliğe uygun hareket ettirici özel tertibat yaptırılması şartının aranmasına engel değildir. Öte yandan manuel vitesli araçlarda vites kolu veya debriyajı özel tertibat yapılmadan kullanamayacak durumda olanlar için otomatik vitesli taşıtlar, özel tertibatlı olarak kabul edilir. Engellinin özel tertibat yapılan taşıtları kullanabileceği hususu, ibraz edilmesi zorunlu olan sağlık raporunda açıkça belirtilmelidir.

 

ORAN %90’IN ALTINDAYSA TAŞIT NASIL ALINIR?

Özel tertibatlı veya özel tertibat yaptırılan taşıtların maluliyeti veya engelliliği ile kullanabileceğine dair engelli sağlık kurulu raporunun aslı veya noter onaylı örneği ile “H” sınıfı sürücü belgesinin ÖTV mükellefine ibraz edilmesi suretiyle, taşıtın ilk iktisabında ÖTV uygulanmaması talep edilir. ÖTV mükellefleri, bu istisna kapsamındaki taşıt tesliminde hesaplanan ÖTV tutarını, fatura bedeline dâhil etmez, ancak fatura bedeline dâhil edilmeyen bu tutarı düzenlenen faturada “ÖTV Kanununun 7/2 Maddesi Kapsamında Hesaplanıp Fatura Bedeline Dâhil Edilmeyen ÖTV Tutarı ……………. TL’dir.” şerhi ile gösterir.

İstisna uygulanarak ilk iktisap kapsamında teslim edilen taşıtlar için de mükellefler tarafından (2A) numaralı ÖTV Beyannamesi verilir, ancak beyannamede ÖTV hesaplanmaz.

Beyannamenin verildiği günü takip eden günün mesai saati bitimine kadar bir dilekçe ekinde;

  • Alıcının (malul veya engellinin), maluliyeti veya engelliliği ile özel tertibat yaptırılan taşıtları kullanabileceğine dair engelli sağlık kurulu raporunun aslı veya noter onaylı örneği,
  • Bizzat kullanım amacıyla, taşıtın hareket ettirici aksamında engelliliğe uygun olarak tadilat yapıldığına dair teknik belgenin aslı veya noter onaylı örneği,
  • Alıcının (malul veya engellinin) “H” sınıfı sürücü belgesinin fotokopisi,
  • Satış faturasının, aslının aynı olduğu işletme yetkililerince imzalanarak ve kaşe tatbik edilerek onaylanmış fotokopisi

mükellef tarafından, beyannamenin verildiği vergi dairesine verilir. Otomatik vitesli taşıtların özel tertibatlı olarak kabul edildiği hallerde, beyannamenin verildiği vergi dairesine,  taşıtın engelliliğe uygun olarak tadil edildiğine dair teknik belge yerine taşıtın otomatik vitesli olduğuna dair uygunluk belgesinin aslı veya noter onaylı örneği verilir. Vites kutusuna ait bilgilere uygunluk belgesinde yer verilmeyen taşıtlarda, uygunluk belgesi yerine taşıtın otomatik vitesli olduğuna dair ÖTV mükellefinden yazılı beyan alınır.

Vergi dairesince beyanname ve söz konusu belgeler incelenerek, taşıtın, ibraz edilen raporda yazılı engelliliğe uygun özel tertibatlı olduğu tespit edilir. Bu tespit üzerine, istisna uygulandığını gösteren “ÖTV Ödeme Belgesi” mükellefe verilir.

Yukarıda yazılı şartları taşıyan engelli vatandaşlarımızın, araç alımlarında ÖTV den muaf olduğu unutulmamalıdır. Bazı durumlarda vergi daireleri, hakkı olmasına rağmen araç almak isteyen engellileri ÖTV den muafiyet sağlamamakta ve hak kaybına neden olmaktadır. Vergi dairesine başvuru sonucu red cevabı alanların gecikmeden Vergi Hukuku’nda ve engelli mevzuatında uzman hukukçulara danışmalarını tavsiye ediyoruz.

 

                                                                                                           ENER AVUKATLIK BÜROSU

 

 

 

 

 

BOŞ YERE İNŞAAT HARCI ÖDEMEYİN

İNŞAAT HARCINDAN MUAF OLABİLİRSİNİZ

Bilindiği üzere, belediye sınırları ve mücavir alanlar içinde yapılan her türlü bina inşaatı (ilave ve tadiller dahil) bina inşaat harcına tabidir. Belediye gelirlerinden olan inşaat harcının istisnai hallerde alınmayacağı da yine 2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu’nun “İSTİSNALAR” başlıklı EK-2 maddesinde sayılmıştır.

Uygulamada, inşaat harcından muaf olduğunun farkında olmayanların sayısı yadsınamayacak derecede çoktur. İnşaat harcından muaf tutulan hallerin başında Her türlü fabrika, değirmen, sınai nitelikteki imalathaneler ve tersaneler, organize sanayi bölgelerinde yapılan her türlü bina inşaatı … gelmektedir. Maddede sayılan fabrika deyiminin, imalat yapılan her türlü yapıyı kapsadığının kabulü gerekir. Organize sanayi bölgelerinde yer alan her türlü bina, inşaat harcından muaf tutulmuşken, fabrikalar için organize sanayi bölgesinde yer alma şartı aranmamaktadır.

İnşaat harcından muafiyet, emlak vergisi muafiyetindeki gibi bildirim şartına bağlanmamıştır. Bunun en önemli sonucu, 5 yıllık zamanaşımı süresi içerisinde geriye dönük olarak haksız yere ödenen inşaat harcının iadesinin talep edilebilmesidir. Haksız ödenen harcın iadesi prosedürüne uyarak ödediğiniz inşaat harçlarını geri alabilirsiniz.

İnşaat harcından muaf tutulan bir diğer kesim ise, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Devlet Planlama Teşkilatınca teşviki karara bağlanmış otel, motel ve benzeri turistik tesislerdir. Bu yapılar da, kanun ile inşaat harcından muaf tutulmuştur.

Maalesef, ülkemizde gerek vergi daireleri ve gerekse tapu daireleri bu maddeyi uygulamamak için elinden geleni yapmaktadırlar. Kanunun istisnaları düzenleyen ek 2 inci maddesi yukarıda da görüldüğü gibi gayet açık olduğu halde, tapu daireleri vergi dairelerinden yazı istemekte, vergi daireleri yazı vermek yerine yazılı talepleri Maliye Bakanlığına göndermekte, velhasıl sonunda mükellef de bu kadar uğraşmaktan ve sonunda bir de ceza yeme korkusundan “ne yaparsanız yapın yalnız bu konuyu çözün” diyerek bir şekilde istenen bina inşaat harcını ödeyerek kurtulmaktadır.

Böylece 80. maddede yapılan değişiklikle 5302 sayılı İl Özel İdare Kanunu uyarınca alınacak ücretler de artık alınmayacaktır.

Danıştay verdiği bir kararla, uzun zamandır ihtilaf konusu olan bina inşaat harcı ve özel idare harçlarının ne zaman ve ne şekilde alınmayacağını açıkladığı gibi, istisna olduğunu da kesin olarak belirtilmiş olmaktadır. Ancak, ifraz ve tevhit harçları, plan ve proje harçları ödenecektir.

Organize Sanayi Bölgesi ile küçük sanat sitelerinde yapılan yapı ve tesisler için bina inşaat harcı ve yapı kullanma izin harcı ödenmeyecektir.

Vergi hukukunda uzmanlaşmış büromuzdan konu ile alakalı daha detaylı bilgi alabilirsiniz.

EMLAK VERGİSİNDEN NASIL MUAF OLUNUR?

EMLAK VERGİSİ MUAFİYETİ

Birçok kişinin bilmediği ya da fark etmediği bir konudur emlak vergisi muafiyeti. Yasada emlak vergisinden geçici muaf olanlar sırasıyla sayılmış.

İlk olarak göze çarpan; turizm işletme belgesi almış olan kişi veya şirketlerin bu amaca tahsis ettiği binalar 5 yıl süre ile emlak vergisinden muaftır. Oteller, restoranlar ve turizm işletme belgesi olan sair yapılar, faaliyete başladıkları yıldan itibaren 5 yıl süre ile emlak vergisi muafiyetinden yararlanmaktadır.

Geçici muafiyetten yararlanan diğer bir kesim ise, organize sanayi bölgeleri ile sanayi ve küçük sanat sitelerindeki binalardır. Sanayiyi teşvik amacıyla hareket eden kanun koyucu, organize sanayi bölgelerindeki binalar ile sanayi ve küçük sanat sitelerindeki binaları da, inşaatlarının sona erdiği yılı takip eden yıldan itibaren 5 yıl süre ile emlak vergisinden muaf tutmuştur.

Atlanmaması gereken ve muafiyetin olmazsa olmaz koşulu, BİLDİRİMDİR. Yasa gereği muafiyetten yararlanma hakkına sahip kişi veya kuruluşların, muafiyetten yararlanma talebini vergi dairesine bildirmesi gereklidir. Bu şartın yerine getirilmemesi halinde, muafiyet doğmaz ve geriye dönük de talep edilemez. Ancak şu var ki; inşaatın tamamlanmasının veya mevcut binanın amaca tahsis edilmesinin üzerinden 3 yıl geçmiş olsun. Kalan 2 yıl için muafiyetten yararlanmak da mümkün. İlgili vergi dairesine bildirimde bulunarak kalan 2 yıl için emlak vergisi ödeme yükümlülüğünden kurtulabilirsiniz.

Vergi hukukunda uzmanlaşmış büromuzdan konu ile ilgili daha detaylı bilgi edinebilirsiniz.

VERGİ DAVALARINDA YÜRÜTMENİN DURDURULMASI ŞARTLARI

Yürütmenin Durdurulması İçin Esasa İlişkin Şartlar
İdari işlemin uygulanması durumunda telafisi güç veya imkansız zararların ortaya çıkabilecek olması ve idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması gereklidir. Bir idari işlemin yürütülmesinin durdurulması konusunda karar verilebilmesi için bu iki şartın birlikte gerçekleşmiş olması aranır. Yani işlem hem hukuka açıkça aykırı olmalı hem de telafisi güç ya da imkansız zararlar ortaya çıkarıcı nitelik taşımalıdır.
İşlemin Açıkça Hukuka Aykırı Olması
Hukuka aykırılık ilk bakışta anlaşılamayacak kadar çok çetrefil bir soruna ilişkindir. Hukuka aykırılık zaten iptal davasının esasına ilişkin bir koşuldur ve bunun ilk bakışta ya da başta anlaşılabilmesi ancak yetki unsuruna ilişkin ve çok açık tecavüzlerde veya yokluk hallerinde mümkündür. Maksat, sebep, konu ve bir ölçüde de sekil-usul unsurları yönünden hukuka aykırılık ise çoğu kez davanın son aşamalarına kadar elle tutulur bir biçimde ortaya çıkmaz.[1]
Açık hukuka aykırılık, herkesin kolayca anlayabileceği hukuki sakatlıklar olmayıp, davaya bakan hakimlerin mesleki bilgi ve deneyimlerine dayanarak, herhangi bir özel araştırma ve incelemeye gerek olmaksızın ilk bakışta görebilecekleri sakatlıklardır.[2] Bu şartın açık kanunsuzluk olarak anlaşılmaması gerekir. Bu bakımdan, işlemin açıkça hukuka aykırı olması hükmünün, davanın iptali ile sonuçlanacağının kabul edilir görünmesi, hakimde davanın esastan kabul edilme şansının büyük olduğu kanaatinin oluşması veya idari işlemin dava sonunda iptal edilmesinin olası görülmesi halleri şeklinde anlaşılması gerekir.[3] Bir başka anlatımla, dava dilekçesinde ortaya konulan nedenler ve dava dilekçesine eklenen belge ve kanıtlar, dava konusu yapılan işlemin iptalini gerektirecek nitelikte olup da, yürütmenin durdurulması kararı verilmemesi durumunda ileride verilebilecek olan bir iptal kararı etkisini yitirecek ise bu koşulun gerçekleştiği kabul edilmelidir.[4]
Hukuka aykırılık, yalnızca kanuna ve mevzuata aykırılık hali olmayıp, kanuna ve mevzuata aykırılığı kapsayan daha geniş ve genel bir kavram olup, eşitlik, adalet, hak ve nesafet kurallarını da içine alan bir kavramdır.[5]
Açıkça hukuka aykırılık şartı, dava dilekçesinin incelenmesiyle çoğu kez ortaya çıkartılamamaktadır. Davalı idarenin savunmasının gelmesiyle, davaların büyük bir çoğunluğunda açık hukuka aykırılık şartı ortaya konulabilmektedir. Davaların çok azında ise açık hukuka aykırılığın tespiti için ara kararı ya da keşif ve bilirkişi incelemesine ihtiyaç duyulmaktadır. Mahkeme, yürütmenin durdurulması istemli davalarda açık hukuka aykırılık şartını araştırırken isin esasına da girmektedir. Diğer bir anlatımla, yürütmenin durdurulması istemli davalarda yürütmenin durdurulmasına karar verilebilmesi için aranan hukuka aykırılık şartı esas dosyaların incelendiği şekilde araştırılmaktadır.
Uygulamada, eğer yürütmenin durdurulması isteminin kabulü yönünde karar verilmişse çok büyük olasılıkla esas yönünden de dava konusu işlemin iptaline ya da davanın kabulüne karar verilmektedir. Hatta çoğu kez, yürütmenin durdurulması kararlarına karşı davalı idarenin yaptığı itiraz sonucu bölge idare mahkemelerinin, yürütmenin durdurulması kararlarının kaldırılması yönündeki kararları da, ilgili mahkeme tarafından dosya hemen tekemmül ettirilerek esastan iptal ya da kabul kararı verilmesiyle, etkisiz kılınmaktadır.
Yürütmenin durdurulması kararı verilebilmesi için açık hukuka aykırılık halinin şart koşulduğu bir düzenlemede, yürütmenin durdurulması kararı verilmesi neredeyse hem imkansızdır hem de zaten gereksizdir. Çünkü bir işlemin açıkça hukuka aykırılığının tespit edilebilmesi ancak dilekçe teatileri sonucunda ortaya çıkabilmekte ve artık bu aşamada ise artık uyuşmazlığı esastan karara bağlama imkanı doğmaktadır.[6]
Bu bakımdan, davada açık hukuka aykırılık şartının aranması davanın esastan incelenmesinden başka bir şey değildir. Uygulamada da mahkemeler davanın esastan iptalle sonuçlanacağı kanaatine ulaşmadan yürütmenin durdurulmasının kabulü yönünde kararlar vermemektedirler.
Telafisi Güç Ya Da İmkansız Zararların Doğması
Telafisi güç ya da imkansız zarar, maddi bir kavram değil, eski halin geri gelmesini mümkün kılmayacak durum anlamındadır. Böyle olunca verilecek bir iptal kararının geriye yürür biçimde uygulanabilmesi, eski halin iadesi, başka bir deyişle o işlem sanki hiç yapılmamış gibi bir olgunun gerçekleşebilmesini önleyici her durum telafisi güç ya da imkansız sayılmalıdır.[7]
Verginin derhal tahsilinin ilgiliyi zor durumda bırakıp, ödediği vergi nedeniyle düştüğü darboğazı uzun yıllar atlatamadığı,[8] ekonomik hayattan çekilmesi ve iflasa kadar götürebilecek sonuçlara yol açtığı ve böylece vergi kaynağını kurutarak hazinenin de çıkarına ters düştüğü, hallerde telafisi güç veya imkansız zararın varlığından söz edilebileceği[9] ileri sürülmüşse de telafisi güç ya da imkansız zararın bu derce katı bir şekilde yorumlanmaması gerekir. Zira bu koşulda sözü edilen “zarar” deyiminden mutlaka teknik anlamda maddi veya manevi zararlar anlaşılmamakta, dava konusu işlemin yürütülmesinin durdurulmaması halinde ileride verilebilecek olan bir iptal kararının uygulaması güçleşecek ya da imkansız hale gelecek ise, bu koşulun gerçekleştiği kabul edilmelidir.[10]
İdari yargıda açılan bazı davalarda özellikle de parasal hakları içeren davalarda, açık hukuka aykırılık şartı hiç araştırılmamaktadır. Bu davalarda işlemin açık hukuka aykırı olduğu ilk bakışta görülebilir, ancak ortada telafisi güç veya imkansız bir zarar olmadığından esasa girilmeden yürütmenin durdurulması istemi reddedilmektedir.
İdarenin vergi alacağını zamanında alamaması, devletin mahvına sebep olmayacağı gibi, gecikme zammı ve gecikme faizi gibi feriler ile de, alacağının değerinde bir eksilme meydana gelmeyecektir. Ancak haksız bir verginin ödenmesi, bireyin maddi açıdan mahvına yol açılabilir. Kamunun bireylerden oluştuğu ve idarenin de kamuya hizmet için varolduğu düşünüldüğünde, idari yargıda dava açılması ile yürütmenin kendiliğinden durması gerektiği görüşünün, en azından vergisel işlemler yönünden, akla daha yatkın olduğu kanaatindeyim.
Av. Selçuk ENER

[1] İl Han ÖZAY, Günışığında Yönetim – Yargısal Korunma, İstanbul, Alfa Yayınevi, 1996, s.171. 
[2] Turgut Candan, Açıklamalı İdari Yargılama Usulü Kanunu, Adalet Yayınevi, 5. Bs., Ankara, 2012, s. 613. 
[3] Zehreddin ASLAN, İdari Yargıda Yürütmenin Durdurulması, 2. Bs., İstanbul, Alfa Basım Yayım Dağıtım, 2001, s.46. 
[4] Metin Günday, “Yürütmenin Durdurulması Kararı ve Uygulamada Karşılaşılan Bazı Sorunlar,” İdari Yargı Sempozyumu, 2001. (Çevrimiçi) http://www.danistay.gov.tr, 3 Nisan 2006. 
[5] KARAVELİOĞLU Celal, Açıklama ve Son İçtihatlarla İdari Yargılama Usulü Kanunu, Ankara: Karavelioğlu Hukuk Yayınevi, 2006, s.1289. 
[6] Celal Erkut, “İdari Yargının Yeniden Yapılandırılmasında Yargılama Hukuku Kurallarının Etkinleştirilmesi Sorunu,” İdari Yargı Sempozyumu, 2001. (Çevrimiçi) http://www.danistay.gov.tr, 3 Nisan 2006. 
[7] İl Han ÖZAY, Günışığında Yönetim – Yargısal Korunma, İstanbul, Alfa Yayınevi, 1996, s.173,174. 
[8] H. Hüseyin Bayraklı, “Türk Vergi Yargılama Hukukunda Yürütmenin Durdurulması,” Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Yıllığı, 1991, s. 137.. 
[9] Lütfi Duran, “Vergi Davasında Tahsilatın Durması ve Yürütmenin Durdurulması Önleniyor, İktisat ve Maliye, S. 2, 1983, s. 83. 
[10] Metin Günday, “Yürütmenin Durdurulması Kararı ve Uygulamada Karşılaşılan Bazı Sorunlar,” İdari Yargı Sempozyumu, 2001. (Çevrimiçi) http://www.danistay.gov.tr, 3 Nisan 2006.

Read more

İDARİ DAVA AÇMANIN YÜRÜTMEYE ETKİSİ

İdari Dava Açmanın İşlemin Yürütülmesine Etkisi

İdari Yargıda Dava Açılmasının Vergisel İşlemin Yürütmesini Durdurmamasının Sebepleri
2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda idari işleme dava açılmasının idari işlemin yürütülmesini durdurmayacağı hükme bağlanmıştır. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun Yürütmenin Durdurulması başlıklı 27’nci maddesinde; “Danıştay’da veya idari mahkemelerde dava açılması dava edilen idari işlemin yürütülmesini durdurmaz” denilmektedir. Yani bu davalarda işlemin yürütülmesinin durması için ayrıca yürütmenin durdurulmasına karar verilmesi gerekmektedir.

Yukarıda anılan kuralın istisnası da yine aynı maddede “Vergi mahkemelerinde vergi uyuşmazlıklarından doğan davaların açılması, tarh edilen vergi, resim ve harçlar ile benzeri yükümlerin ve bunların zam ve cezalarının dava konusu edilen bölümünün tahsil işlemlerini durdurur.” şeklinde düzenleme yapılarak bu tip davalarda yürütmenin durdurulması kararı aranmaksızın tahsil işlemi durmakta ve bir istisna teşkil etmektedir. Fakat vergi, resim ve harçlardan doğan alacağın tahsili amacıyla düzenlenen ödeme emirlerine karşı dava açılması halinde ise ödeme emrinin yürütülmesi kendiliğinden durmaz.

Günümüzde vergi uyuşmazlıklarının önemli bir bölümü idari aşamada uzlaşma ve vergi hatalarının düzeltilmesi yollarıyla çözümlenmektedir. Bu aşamada çözümlenemeyen ve yargı safhasına geçen vergi uyuşmazlıkları genellikle nitelik ve nicelik olarak önemli olaylara ilişkindir. Eğer vergi mahkemelerinde dava açılmasıyla yürütmenin kendiliğinden durmasına imkan sağlanırsa, yükümlüler sırf verginin ödenmesini geciktirmek amacıyla bu yola gidebilirler.[1] Özellikle, enflasyon oranının yüksek olduğu ülkelerde, kötü niyetli davacılar, davaların sürüncemede kalmasını sağlayarak enflasyon nedeniyle aşınan para değerinden ve dava konusu vergi miktarının faizinden yararlanarak haksız menfaat sağlayabilirler.[2]

Dava esastan karara bağlanıncaya kadar, dava konusu verginin taraflardan birisi tarafından haklı veya haksız olarak kullanılması söz konusu olduğuna göre, bunun kamu hizmeti gören idare olması yeğdir. Dava sonuçlanıp yükümlü lehine karar verilse bile, yükümlünün tazminat davası açıp haksız yere tahsil edilmiş olan vergisinin dava süresince getireceği faizi tazminat olarak isteme yolu açıktır. Buna karşılık yükümlünün davası reddedildiğinde, dava esastan karara bağlanıncaya kadar geçen süre içinde yükümlü iflas edebilir ve Devlet alacağını kesin olarak kaybedebilir. Devletin iflas edeceği kabul edilemeyeceğine göre yükümlü açısından böyle bir tehlike söz konusu değildir.

İdari Yargıda Dava Açılmasının Vergisel İşlemin Yürütmesini Durdurması Gerektiği Görüşü
Ekonomik ve toplumsal yaşamın gitgide daha karmaşık bir hal alması çağımızda vergi türlerinin sayısal olarak artmasına yol açmıştır. Öte yandan vergi kanunlarında sık sık değişiklikler yapılması hem yükümlülerin, hem de vergi idaresinin mevzuatı izlemesini güçleştirmektedir. Bu nedenle uygulamada yığınla yanlışlığın yapılması kaçınılmaz olmaktadır. Yapılan yanlışlıkların bedelinin ise, hiçbir kusuru olmayan yükümlülere ödettirilmesi adil bir düzenleme değildir.

Dava açmanın yürütmeyi durdurması gerekiğini ileri sürenler, vergi yönetiminde görülen bozuklukları dayanak olarak göstermektedir. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde vergi yönetiminin iyi işlememesi, personelin yetenekli elemanlardan oluşmaması, vergisel işlemlerde yükümlüler aleyhine yapılan yanlışlıkların en önemli etkenlerindendir. Bu ülkelerde vergi yönetiminin yükümlülere, her an vergiyi kaçırmaya hazır kişiler gözüyle bakma eğilimleri, gerçeğinden çok uzaklaşmış matrah saptamalarına yol açmaktadır. Bu nedenle yargı yoluna başvurulması tahsil işlemlerini durdurmalıdır. “Devlete elini kaptıran kolunu kurtaramaz.” anlayışı da bu görüşün savunulmasında etkili olmaktadır.[3]

Diğer taraftan söz konusu kural vergi kaynağının korunması ilkesine de uygundur. Yürütmenin durdurulması, vergi yükümlüsünün kurulu düzeninin ve işinin bozulmasını önler; dava sonuna kadar ödemesi gerekip de ödemediği vergi miktarı kadar parayı kullanarak daha çok kazanabilir ve böylece yeni vergi matrahları ortaya çıkabilir.

Kanaatimiz
Yukarıda savunulan her iki görüşün de, görüldüğü üzere geçerli dayanakları vardır. İdari yargıda dava açmanın, idari işlemin yürütülmesini durdurup durdurmayacağı hususu, taraflarını oluşturan birey ve idarenin çıkarlarını değerlendirerek çözüme kavuşturulmalıdır.

Öncelikle, idarenin işlem ve eylemlerini kamu adına ve kamu hizmeti şeklinde yükümlendirilen görevinin ifası maksadıyla yapması, işlemin icrai olmasını, bir başka deyişle herhangi bir makamdan izin alınmasına gerek duyulmamasını sağlar. İdareye tanınan bu üstünlük, idarenin faaliyetlerinin sekteye uğramaması açısından zaruri ve önemlidir. Bununla birlikte idari işlemlerin sahip olduğu bu icrai kabiliyetin, iptali istemiyle dava açılmasına kadar hüküm ifade etmesi şeklinde sınırlanması da, kamu hizmetlerini önemli ölçüde sekteye uğramasına sebep olmayacaktır. Nitekim idarenin tüm eylem ve işlemlerinin hukuka uygun olduğu da düşünülemez. İdari işlemin, bireyin menfaatini ihlal ettiği ölçüde, hukuka uygunluk karinesinden uzaklaştığı kabul edilmelidir.

Davanın açılmasıyla yürütmenin kendiliğinden durması gerektiği görüşünü savunanların dayanak yaptığı gibi, idarenin de bir insan topluluğu olduğu unutulmamalıdır. Mevzuatın sürekli değişmesinin, yanlış veya hatalı uygulamalara yol açabileceği şüphesizdir. Bu açıdan, dava açılması ile yürütmenin kendiliğinden durması, bireyin menfaatinin haksız yere zedelenmesinin önüne geçecektir. Diğer yandan, iptal davası açarak yürütmenin kendiliğinden durmasını sağlamayı ve bu sayede devletin vergi alacağının gecikmesine sebep olmayı amaçlayan kötü niyetli davacıların olabileceği ihtimali de, aksi görüşün bir dayanağı olamaz.

İdarenin işlemlerinin icrai olması karşısında, keyfi ya da hukuka aykırı uygulamaların dahi, ancak mahkemenin vereceği yürütmeyi durdurma kararı ile bertaraf edilebileceğini kabul etmek, idareye, birey karşısında haksız ve adaletsiz bir üstünlük sağlayacaktır. Ayrıca mahkemelerin, malum iş yükü sebebiyle yürütmeyi durdurma taleplerini zamanında sonuçlandıramaması, verilecek yürütmeyi durdurma kararının bir anlam ifade edememesine de sebep olabilecektir.

İdarenin vergi alacağını zamanında alamaması, devletin mahvına sebep olmayacağı gibi, gecikme zammı ve gecikme faizi gibi feriler ile de, alacağının değerinde bir eksilme meydana gelmeyecektir. Ancak haksız bir verginin ödenmesi, bireyin maddi açıdan mahvına yol açılabilir. Kamunun bireylerden oluştuğu ve idarenin de kamuya hizmet için varolduğu düşünüldüğünde, idari yargıda dava açılması ile yürütmenin kendiliğinden durması gerektiği görüşünün, en azından vergisel işlemler yönünden, akla daha yatkın olduğu kanaatindeyim.
Av. Selçuk ENER

[1] M. Kamil MUTLUER, Vergi Genel Hukuku, İstanbul, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2006, s.213. 
[2] Mualla ÖNCEL, Ahmet KUMRULU, Nami ÇAĞAN, Vergi Hukuku, 21. Bs., Ankara, Turhan Kitabevi, 2012 s.198.
[3] Muammer OYTAN, Danıştay’da Görülen Davalarda Yürütmenin Durdurulması, Ankara, Ülkemiz Matbaası, 1973, s.22-23.

Read more

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.