Belki de aradığınız cevabı yazılarımızda bulabilirsiniz.

Yardıma mı ihtiyacınız var?

HUKUKİ BİLGİLER

İSPATLANAMAYAN DÖNEM İÇİN FAZLA ÇALIŞMA ÜCRETİNE HÜKMEDİLEMEZ

T.C.
Yargıtay
22. Hukuk Dairesi

Esas No:2013/32473
Karar No:2015/8259
K. Tarihi:26.2.2015

Davacı İsteminin Özeti:
Davacı vekili, davacının, davalıya ait işyerinde aşçı olarak çalıştığını, iş sözleşmesinin işveren tarafından haklı neden olmaksızın feshedildiğini belirterek, müvekkilinin ihbar ve kıdem tazminatı, yıllık izin ücreti, asgari geçim indirimi, fazla mesai, hafta tatili ve genel tatil ücreti alacaklarının tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalı Cevabının Özeti:
Davalı vekili, davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savunmuştur.
Mahkeme Kararının Özeti:
Mahkemece, istekler kısmen hüküm altına alınmıştır.
Temyiz:
Kararı davalı vekili temyiz etmiştir.
Gerekçe:
1-Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.
2-İhbar ve kıdem tazminatına esas ücretin tespiti hususunda hükme esas bilirkişi raporunda açıklık bulunmadığından, ücrete ilave edilen yemek yardımı miktarı, piyasa rayici araştırılarak tespit edilmek üzere hükmün bozulması gerekmiştir.
3-Davacı işçinin fazla çalışma yapıp yapmadığı hususu taraflar arasında uyuşmazlık konusudur.
Fazla çalışma yaptığını iddia eden işçi bu iddiasını ispatla yükümlüdür. İşçinin imzasını taşıyan bordro sahteliği ispat edilinceye kadar kesin delil niteliğindedir. Bir başka anlatımla bordronun sahteliği ileri sürülüp ispatlanmadıkça, imzalı bordroda görünen fazla çalışma alacağının ödendiği varsayılır.
Fazla çalışmanın ispatı konusunda iş yeri kayıtları, özellikle işyerine giriş çıkışı gösteren belgeler, iş yeri iç yazışmaları, delil niteliğindedir. Ancak, fazla çalışmanın bu tür yazılı belgelerle ispatlanamaması durumunda tarafların dinletmiş oldukları şahit beyanları ile sonuca gidilmesi gerekir. Bunun dışında herkesçe bilinen genel bazı vakıalar da bu noktada gözönüne alınabilir. İşçinin fiilen yaptığı işin niteliği ve yoğunluğuna göre de fazla çalışma olup olmadığı araştırılmalıdır.
İmzalı ücret bordrolarında fazla çalışma ücreti ödendiği anlaşılıyorsa, işçi tarafından gerçekte daha fazla çalışma yaptığının ileri sürülmesi mümkün değildir. Ancak, işçinin fazla çalışma alacağının daha fazla olduğu yönündeki ihtirazi kaydının bulunması halinde, bordroda görünenden daha fazla çalışmanın ispatı her türlü delille söz konusu olabilir. Buna karşın, bordroların imzalı ve ihtirazi kayıtsız olması durumunda dahi, işçinin geçerli bir yazılı belge ile bordroda yazılı olandan daha fazla çalışmayı yazılı delille ispatlaması gerekir.
Somut olayda, davacının çalıştığı döneme ilişkin olarak çalışma gün ve saatlerini gösterir puantaj kayıt davalı işverence sunulmamıştır. Bu durumda fazla mesai ücreti talebinin tanık anlatımlarına göre belirlenmesi gerekir. Yargılama sırasında dinlenen davacı tanıklarının bir tanesi davacının komşusu olup işyerinde çalışmadığından, davacının çalışma saatlerini bilebilecek durumda değildir. Diğer tanık ise işyerinde bekçi olarak 2007-2009 yılları arasında çalıştığını beyan etmiştir. Davacının bu tarihler dışındaki çalışma saatlerine ilişkin delili bulunmamaktadır. Diğer bir deyişle sadece bu dönem için çalışma düzenini kanıtlayabilmiştir. Bu nedenle dava konusu fazla çalışma ücreti, sadece ispatlanabilen dönem için yapılan hesaplamaya göre hüküm altına alınmalıdır. Yazılı şekilde hatalı bilirkişi raporuna göre hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir.
Sonuç:
Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı sebepten dolayı BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine 26.02.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

MECBURİ DAVA ARKADAŞLIĞI DIŞINDA ISLAH YOLUYLA DAHİ DAVADAKİ TARAF DEĞİŞTİRİLEMEZ

Yargıtay 17. Hukuk Dairesi

Esas No:2015/14900 Karar No:2016/2847

Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın husumetten reddine ve kabulüne dair verilen kararın süresi içinde dahili davalı … vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği düşünüldü:
– K A R A R –
Davacı vekili, müvekkiline kasko sigortalı aracın seyir halinde iken rögar kapağına bastığı anda kapağın yerinden çıkarak aracın altına girmesi ve aracın savrularak yola ters şekilde durması sonucu araçta oluşan 6.000,00 TL hasar bedelinin 17/08/2012 tarihinde sigortalısına ödendiğini, idare mahkemesinde açılan davada görevsizlik kararı verildiğini beyanla, 6.000,00 TL hasar bedelinin ödeme tarihinden itibaren davalı belediyeden rücuen tahsilini talep etmiş, dahili dava dilekçesiyle …’nün davalı sıfatıyla davaya dahil edilmesini talep etmiştir. 
Davalı … vekili, idari yargının görevli olduğunu, müvekkilinin sorumluluğunda olan ızgara kapaklarının bakım ve onarımının periyodik olarak yapıldığını, trafik yoğunluğu ve istiap haddini aşan ağır tonajlı araçlar nedeniyle zaman zaman kapak kilitlerinin gevşeyebildiğini, yoldaki olumsuzluğun tespit edilmesiyle o yere ulaşana kadar geçecek en kısa süre zarfında dahi trafik kazalarının meydana geldiğini, talebin fahiş olduğunu, davacıya sigortalı aracın aşırı hızlı seyrettiğini beyanla davanın reddini savunmuştur. 
Dahili davalı … vekili, kazaya yağmur suyu ızgarasının neden olduğunun tespit edildiğini, yağmur suyu kanalları ve ızgaralarının yapım, bakım ve işletmesinin … Fen İşleri Dairesi Başkanlığı Yol Bakım ve Onarım Müdürlüğünün sorumluluğunda olduğunu, yolların bakım ve onarımı müvekkilinin yetki ve sorumluluğunda olmadığını, davanın zamanaşımına uğradığını beyanla davanın reddini savunmuştur. 
Mahkemece, toplanan deliller ve benimsenen bilirkişi raporuna göre, davanın davalı ……..yönünden; pasif husumet ehliyeti eksikliği nedeniyle reddine, davalı İSKİ yönünden davanın kabulü ile; 6.000,00 TL’nin 17/08/2012 tarihinde itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı İSKİ’den alınarak davacıya verilmesine karar verilmiş; hüküm, dahili davalı … vekili tarafından temyiz edilmiştir.
1-Dava trafik kazasından kaynaklanan hizmet kusuruna dayanan rücuen tazminat istemine ilişkindir.
Davacı dava dilekçesinde davasını sadece …’na yöneltmiş, aleyhine hüküm kurulan ve ayrı tüzel kişiliği bulunan … dava açılırken davalı olarak gösterilmemiş, dahili dava dilekçesinin tebliği suretiyle davaya davalı sıfatıyla dahil edilmiş ve mahkemece hükmedilen tazminattan sorumluluğuna karar verilmiştir. 
Oysa, Türk hukuk sisteminde hüküm sadece davada taraf olanlara yönelik olarak verilebilir. Bu kural uyarınca, dava dilekçesinde davalı olarak gösterilmeyen taraf, dava açıldıktan sonra ek bir dilekçe ile davaya dahil edilemeyeceği gibi “mecburi dava arkadaşlığı” dışında ıslah yolu ile dahi taraf değiştirilemez. İhbar olunan kimse HUMK’nin 49.maddesi vd. (6100 s. HMK’nin 64. ve 69. maddeleri) uyarınca davada davalı sıfatını kazanamayacağı gibi, bu kişi aleyhine hüküm de kurulamaz. Buna göre, aleyhinde davacı tarafından usulen açılmış ve harcı yatırılmış bir dava olmadığı ve davalı … ile arasında mecburi dava arkadaşlığı olmadığı halde … aleyhine hüküm kurulması doğru görülmediğinden, kararın dahili davalı … yararına bozulması gerekmiştir.
2- Bozma sebep ve şekline göre dahili davalı … vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesine bu aşamada gerek görülmemiştir.
SONUÇ:Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle hükmün BOZULMASINA, (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle dahili davalı … vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, 07/03/2016 gününde oybirliğiyle karar verildi.

LİMİTED ŞİRKET ORTAKLARININ VE KANUNİ TEMSİLCİLERİN VERGİSEL SORUMLULUĞU

TTK madde 573/1 limited şirketin tanımını şöyle yapmıştır:

 Limited şirket, bir veya daha çok gerçek veya tüzel kişi tarafından bir ticaret unvanı altında kurulur; esas sermayesi belirli olup, bu sermaye esas sermaye paylarının toplamından oluşur.

Ortakların sorumluluğu ise TTK’ nın 573/2 ve 602. maddede şu şekilde açıklanmıştır:

 Ortaklar, şirket borçlarından sorumlu olmayıp, sadece taahhüt ettikleri esas sermaye paylarını ödemekle ve şirket sözleşmesinde öngörülen ek ödeme ve yan edim yükümlülüklerini yerine getirmekle yükümlüdürler.(TTK. M 573/2)

Şirket, borç ve yükümlülükleri dolayısıyla sadece malvarlığıyla sorumludur.(TTK m.602)

Kanun maddesine göre; ortaklar şirket borçlarından sorumlu olmayıp sadece taahhüt ettikleri sermaye paylarını ödemekle yükümlüdür. Yani ortakların bu sorumluluğu şirkete karşıdır. TTK’nın 602. maddesi de; “şirket, borçlarından dolayı sadece malvarlığıyla sorumludur” diyerek şirketten alacağı olan kişilerin alacaklarını tahsil etmek amacıyla ortaklara gitmesi engellemiştir.

Yukarıda sayılan bu genel kaidenin istisnası ise şirketin amme borçlarıdır.

LİMİTED ŞİRKET ORTAKLARININ VERGİ(AMME) BORÇLARINDAN DOĞAN SORUMLULUĞU

Limited şirketin borçlarından dolayı ortakların sorumlu olmadığının istisnası şirketin amme borçları hususunda karşımıza çıkmaktadır.

6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanununun (“AATUHK”) 35. maddesinin 1. fıkrasında ortakların şirketin amme borçlarından doğan sorumluluğunu şöyle açıklamıştır:

Limited şirket ortakları, şirketten tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan amme alacağından sermaye hisseleri oranında doğrudan doğruya sorumlu olurlar ve bu Kanun hükümleri gereğince takibe tabi tutulurlar.

Kanun maddesine göre şirketin amme borçlarından ortaklar sermaye hisseleri oranında doğrudan şahsi malvarlığıyla sorumludurlar. Ancak ortakların sorumluluğuna gidebilmek için; Şirketten tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen ya da şirketten tahsil edilemeyeceği anlaşılan bir amme alacağı olması gerekir.

İlgili maddede, 2008 yılında 5766 sayılı yasanın 3. Maddesi ile önemli bir değişiklik yapılmış ve şirket ortaklarına karşı takibat yapabilmek için, amme alacağının şirket malvarlığından tahsil edilememesi şartı ortadan kaldırılmıştır. Değişiklik öncesinde, amme alacağından ötürü şirket ortaklarına gidebilmek için, şirkete karşı tahsilat girişiminde bulunmak ve bu yolları tüketmek gerekiyordu. Nitekim Danıştay’ın;

Danıştay 4.Dairesi ‘nin 12.11.1996 tarihli kararında :

“…Kamu alacağının Limited şirketten tahsil edilememesi halinde ortaklar hakkında ödeme emri düzenlenmesi gerekir…”( 1996/2933 E. 1996/4117 K.  12.11.1996 KT.)

Danıştay 7.Dairesi’nin 02.02.1994 tarihli kararında:

”…Asıl borçlu limited şirketten tahsil olanağı kalmadığı yolunda bir saptama yapılmadan şirket ortağından amme alacağının tahsili amacıyla düzenlenen ödeme emri yasal değildir…” ( 1992/3524 E. 1994/395 K. 02.02.1994 T.)

Şeklindeki kararlarından da bu durum açıkça görülmekteydi. Ancak 2008 tarihli değişiklikten sonra, şirketten tahsil edilemeyeceğinin anlaşılması dahi ortakların şahsi malvarlığına gidebilmek için yeterli sayılmıştır. Buna göre, şirketten tahsilat yapılamadığının kanıtlanmasına da gerek kalmamıştır.

6183 sayılı kanunun 35. maddesinin 2. ve 3. fıkraları ise şöyledir:

(Ek fıkra: 4/6/2008-5766/3 md.) Ortağın şirketteki sermaye payını devretmesi halinde, payı devreden ve devralan şahıslar devir öncesine ait amme alacaklarının ödenmesinden birinci fıkra hükmüne göre müteselsilen sorumlu tutulur.

 (Ek fıkra: 4/6/2008-5766/3 md.) Amme alacağının doğduğu ve ödenmesi gerektiği zamanlarda pay sahiplerinin farklı şahıslar olmaları halinde bu şahıslar, amme alacağının ödenmesinden birinci fıkra hükmüne göre müteselsilen sorumlu tutulur.

Kanunun 35/2 maddesine göre ortağın sermaye payını devretmesi halinde payı devreden ve devralan şahısların devir öncesinde doğmuş olan amme alacaklarının ödenmesinden birinci fıkra hükmüne göre müteselsilen sorumlu olduklarını düzenlemektedir. 3. fıkrada ise, amme alacağının doğduğu ve ödenmesi gerektiği zamanlarda pay sahiplerinin farklı kişiler olması durumunda, bu kişiler söz konusu amme alacaklarının ödenmesinden birinci fıkra hükmüne göre müteselsilen sorumludurlar.

Danıştay 11.Dairesi, 13.04.1995 tarihli kararında :

 “…Limited şirket ortağı ve kanuni temsilcisi, ortaklık payını devretmeden önceki dönemlere ait şirket borçlarından sorumludur…”      (1995/965 E. 1995/1136 K. 13.04.1995 KT.)

KANUNİ TEMSİLCİNİN VERGİ(AMME) BORÇLARINDAN DOLAYI SORUMLULUĞU

Kanuni Temsilcilerin sorumluluğu, Vergi Usul Kanunu’nun 10. maddesinde ve 6183 sayılı A.A.T.U.H.K.’nun mükerrer 35. maddesinde düzenlenmiştir.

Vergi Usul Kanunu’nun kanuni temsilcilerin ödevi başlıklı 10. maddesine göre:

Tüzel kişilerle küçüklerin ve kısıtlıların, Vakıflar ve cemaatlar gibi tüzel kişiliği olmayan teşekküllerin mükellef veya vergi sorumlusu olmaları halinde bunlara düşen ödevler kanuni temsilcileri, tüzel kişiliği olmayan teşekkülleri idare edenler ve varsa bunların temsilcileri tarafından yerine getirilir.

(Değişik: 3/12/1988-3505/2 md.) Yukarıda yazılı olanların bu ödevleri yerine getirmemeleri yüzünden mükelleflerin veya vergi sorumlularının varlığından tamamen veya kısmen alınmayan vergi ve buna bağlı alacaklar, kanuni ödevleri yerine getirmeyenlerin varlıklarından alınır. Bu hüküm Türkiye’de bulunmayan mükelleflerin Türkiye’deki temsilcileri hakkında da uygulanır.

Temsilciler veya teşekkülü idare edenler bu suretle ödedikleri vergiler için asıl mükelleflere rücu edebilirler.

Tüzel kişilerin tasfiye haline girmiş veya tasfiye edilmiş olmaları, kanuni temsilcilerin tasfiyeye giriş tarihinden önceki zamanlara ait sorumluluklarını da kaldırmaz.

6183 sayılı kanunun mükerrer 35. maddesine göre:

Tüzel kişilerle küçüklerin ve kısıtlıların, vakıflar ve cemaatler gibi tüzel kişiliği olmayan teşekküllerin mal varlığından tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan amme alacakları, kanuni temsilcilerin ve tüzel kişiliği olmayan teşekkülü idare edenlerin şahsi mal varlıklarından bu Kanun hükümlerine göre tahsil edilir.

Bu madde hükmü, yabancı şahıs veya kurumların Türkiye’deki mümessilleri hakkında da uygulanır.

 Tüzel kişilerin tasfiye haline girmiş veya tasfiye edilmiş olmaları, kanuni temsilcilerin tasfiyeye giriş tarihinden önceki zamanlara ait sorumluluklarını kaldırmaz.

 Temsilciler, teşekkülü idare edenler veya mümessiller, bu madde gereğince ödedikleri tutarlar için asıl amme borçlusuna rücu edebilirler

Belirtilen kanun maddeleri benzer nitelikte oluşturulmuştur. Ancak aradaki fark şöyledir:

“…6118 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkındaki Kanun’a 4108 sayılı Kanun ile eklenmiş mükerrer 35. maddenin gerekçesinin son cümlesinde: “…Bu itibarla amme borçlusunun mal varlığından alınamayan bu tür alacakların kanuni temsilcilerinin, teşekkülü idare edenlerin veya yabancı şahıs veya kurum mümessillerinin mal varlığından 6183 sayılı Kanun hükümlerine göre tahsilini temin etmek ve Vergi Usul Kanunu kapsamına giren vergi ve buna bağlı alacaklarda sorumlu olan bu şahısların diğer amme alacaklarının ödenmesinden de sorumlu olmalarını sağlamak amacıyla 6183 sayılı Kanun’a mükerrer 35 inci madde eklenmiştir.” ifadesi yer almaktadır. Kanun koyucu, kanuni temsilcilerin 213 sayılı Vergi Usul Kanunu kapsamında olmayan diğer amme borçlarından da sorumlu tutulmasının sağlanması için böyle bir düzenleme ihdas etmiştir. Ayrıca, Vergi Usul Kanunu’nda kanuni temsilciler için öngörülen sorumluluk, 6183 sayılı Kanun’da düzenlenen sorumluluğa göre özel hüküm niteliği taşımaktadır. Bu sebeplerle, kanuni temsilcilerin sorumluluğu konusunda, vergi aslı ile buna bağlı alacaklar ve vergi cezaları için Vergi Usul Kanunu’nun 10. maddesinin, diğer amme alacakları için ise 6183 sayılı Kanun’un mükerrer 35. maddesinin uygulanması icap etmektedir.” [KANUNİ TEMSİLCİLERİN AMME BORÇLARINDAN SORUMLULUĞU: KUSURLU SORUMLULUK v. KUSURSUZ SORUMLULUK* Ahmet Emrah GEÇER** TBB DERGİSİ 2017 syf.121]

Bu hükümlere göre limited şirketierin kanuni temsilcilerinin görevlerini yerine getirmemeleri sonucu meydana gelen ve şirketin malvarlığından alınamayan vergi ve buna bağlı alacaklar ile vergi cezası kanuni temsilcinin malvarlığından tahsil edilir. Kanuni temsilcinin malvarlığına müracaat edilebilmesi için kasıt ve ihmalin bulunup bulunmaması önemli değildir. Kanuni temsilci şirketin borcunun tamamından sorumludur. Birden fazla kanuni temsilci varsa temsilciler şirketin borcundan müteselsilen sorumludurlar.

Kanuni temsilci ödediği borç miktarınca şirkete rücu edebilir.

“…Danıştay VDDGK’nun 26.01.2001, E.2000/261-K.2001/31 sayılı Kararı’nda, “6183 sayılı Kanun’un Mükerrer 35. maddesi, Vergi Usul Kanunu kapsamında olmayan kamu alacağının tahsili amacıyla düzenlendiğinden, vergi ve buna bağlı alacaklarda bu kanun hükmünün uygulanma olanağı bulunmamaktadır.” Gerekçesiyle belirtildiği üzere, her iki hüküm arasında bir çatışma da bulunmamaktadır. Bu bakımdan, doktrin ve uygulama tarafından da kabul edildiği üzere, 6183 sayılı Kanun Mükerrer 35. madde ile VUK m.10’un bir arada uygulanmalarının mümkün olduğunu ifade etmek yanlış olmayacaktır…” [YARGI KARARLARI IŞIĞINDA TÜZEL KİŞİLERİN KANUNİ TEMSİLCİLERİNİN VERGİSEL SORUMLULUĞU- Yüksek Lisans Tezi- Elif KURDOĞLU – Ankara 2011- 145. dipnot]

Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu’nun 30.04.2014 tarihli kararında:

“…Bozma kararına uymayan Vergi Mahkemesi kararıyla; ilk kararında yer alan hukuksal nedenler ve gerekçeye ek olarak 213 sayılı Kanun’un 10. maddesindeki hükümden de anlaşılacağı üzere kanuni temsilciler, yerine getirmeleri gereken şirkete ait vergisel ödevlerin yerine getirilmemesi nedeniyle sorumlu tutuldukları halde limited şirket ortakları doğrudan doğruya sorumlu tutulduğundan ve kanuni temsilciler borcun tamamından müteselsilen sorumlu oldukları halde ortakların sorumluluğu sermaye payına isabet eden borçlarla sınırlanmış olup, kanuni temsilcilere rücu olanağı sağlanmış iken ortaklara böyle imkan tanınmadığından, iki ayrı sorumluluk durumunun aralarında sıralama yapılmasını gerektirecek nitelikte olmadığı gibi Yasa’da da böyle bir öncelik sıralaması yapılmadığı gerekçesiyle ısrar etmiştir. Israr kararı davacı tarafından temyiz edilmiş ve asıl borçlu şirket ve şirketin kanuni temsilcisi takip edilmeden, ortaklığından dolayı sorumluluğu nedeniyle takip edilemeyeceği ileri sürülerek bozulması istenmiştir.

Karar: Vergi mahkemesinin kararının ısrar hükmü aynı hukuksal nedenler ve gerekçe ile Kurulumuzca da uygun bulunmuş ve temyiz dilekçesinde ileri sürülen iddialar kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.…” (2014/144 E.  2014/307 K. 30.04.2014 KT.)

                                                     Stj. Av. Ahmet GÜLLÜK & Av. Selçuk ENER

MEMURUN GÖREVİNİ İFA EDERKEN KURUMU ZARARA UĞRATMASI HALİNDE DAVA GENEL MAHKEMELERDE GÖRÜLÜR

Yargıtay 10. Hukuk Dairesi

Esas No:2014/23278 Karar No:2014/26073

Dava, hak sahiplerini görmeksizin reçete düzenleyerek haksız sağlık harcamalarına neden olduğu iddiasıyla davalı hakkında kurum alacağının tahsili için yapılan icra takibine itirazın iptali ve icra inkar tazminatı istemine ilişkindir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Hükmün, davacı Kurum vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi N.E.tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi. 
Sağlık Ocağında doktor olarak görev yapan davalı tarafından, bir kısım sigortalı veya hak sahipleri adına rapor edilen ilaçların, sigortalıların bilgisi dışında tanzim edildiği ve bu nedenle uğranılan Kurum zararının tahsiline ilişkin takibe, davalı tarafça yapılan itirazın iptaline ilişkin olan davada, Mahkemece red kararı verilmiştir.
Dava, görevli memurun görevini ifa sırasında kusurlu eylemi nedeniyle uğranılan Kurum zararının tahsiline ilişkin olup, bu konuda, gerek 506 sayılı Yasada, gerekse 5510 sayılı Yasada bir hüküm bulunmamaktadır.
Görev konusu, kamu düzeni ile ilgili olup, Mahkemelerce yargılamanın her aşamasında re’sen ele alınması gereken bir husustur.
İş Mahkemeleri, 5521 sayılı Kanun ile kurulmuş istisnai nitelikte özel mahkemeler olup, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 106’ncı maddesi ile, mülga 506 sayılı Kanunun 134’üncü maddesinde, bu Kanun uygulamasından doğan uyuşmazlıkların yetkili iş mahkemelerinde görüleceği, 5510 sayılı Kanun’un 101’inci maddesinde de, aksine hüküm bulunmayan hallerde, 5510 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıkların iş mahkemelerinde görüleceği düzenlenmiştir. Taraflar arasındaki görevin ifası sırasında kusurlu eylemden kaynaklanan bu davanın yasal dayanağı Borçlar Kanununun 49 ve devamı maddeleri olduğundan davanın iş mahkemelerinde değil genel mahkemelerde görülmesi gerekir.
Açıklanan sebeplerle görevsizlik kararı verilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
O halde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır. 
SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 09.12.2014 gününde oybirliğiyle karar verildi.

SİTEDE TOPLU YAPI YÖNETİMİ YOKSA KAT MÜLKİYETİ HÜKÜMLERİ UYGULANMAZ

Yargıtay 20. Hukuk Dairesi E: 2016/9819 K: 2016/10385

Dava; ortak gider alacağının tahsili istemine ilişkindir. 
… 4. Sulh Hukuk Mahkemesince, söz konusu sitede henüz toplu yapı yönetimine geçilmediğinden uyuşmazlığa kat mülkiyeti hükümleri yerine genel hükümlerin uygulanması gerektiği gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmiştir.
… 2. Asliye Hukuk Mahkemesi ise dava konusu yönetim planının 2010 yılında düzenlendiği, mevcut kanuna göre söz konusu yönetimde toplu yapı yönetimi olduğu, toplu yapının bütün bölüm maliklerince kabul edildiği yönetim planından anlaşıldığından toplu yapı şerhinin sadece bildirici mahiyette olup, şerhin inşai nitelikte olmadığı, şerhin bulunmamasından kat maliklerince kabul edilen toplu yapı yönetimini ortadan kaldırmayacağı tüm bu sebeplerle Kat Mülkiyeti Kanunu hükümleri uygulanması gerektiği gerekçesiyle görevsizlik yönünde hüküm kurulmuştur.
HMK’nın 2/1. maddesinde “Dava konusunun değer ve miktarına bakılmaksızın malvarlığı haklarına ilişkin davalarla, şahıs varlığına ilişkin davalarda görevli mahkeme, aksine bir düzenleme bulunmadıkça asliye hukuk mahkemesidir.” hükmü yer almaktadır.
Diğer taraftan, 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanununun Ek 1. maddesinde ise bu Kanunun uygulanmasından doğacak her türlü anlaşmazlığa sulh mahkemelerinde bakılacağı hükmüne yer verilmiştir.
Somut uyuşmazlıkta; davacı vekili, davalının … … Konut İmar Turizm Ulaşım San. ve Tic. A.Ş. tarafından yapılmış olan İkitelli …4. Etap Sitesinden ilgili daireyi satış vaadi sözleşmesi ile satın aldığı, söz konusu sitenin … 4. Etap Site Yönetimi adıyla tüzel kişiliğe sahip olduğu ve dört farklı bölgeye ayrıldığı, dava konusu sitenin; kapıcılık, temizlik, çevre düzenleme ve bakımı, peyzaj, güvenlik, kapıcı gibi tüm hizmetler mevcut site yönetimi tarafından verildiği, davalı satış vaadi sözleşmesi hükümlerine aykırı olarak ödenmesi gereken aidat ortak gider avanslarını ödemediğinden hakkında icra takibi başlatıldığı, başlatılan bu icra takiplerine davalının itiraz ettiğini ileri sürerek ödenmeyen aidat ortak gider avansı ve gecikme cezaları ile toplam borcun şimdilik 100,00.-TL asıl alacak ve temerrüt tarihinden itibaren % 10 gecikme tazminatı olmak üzere işlemiş ve işleyecek faizi ile birlikte davalıdan tahsil edilmesini talep etmiştir.
Dosya içindeki bilgi ve belgelere göre; davaya konu sitenin birden fazla parsel üzerinde kurulu olduğu ve 5711 sayılı Kanunun 22. maddesi ile Kat Mülkiyeti Kanununa eklenen 66. ve 
devamı maddelerinde düzenlenen Toplu Yapılara İlişkin Özel Hükümlere göre sitede henüz toplu yapı yönetimine geçilmediği anlaşılmaktadır. Bu nedenle, uyuşmazlıkta Kat Mülkiyeti Kanunu hükümlerinin değil, genel hükümlerin uygulanması gerektiğinden görev hususu da genel hükümler çerçevesinde belirlenmelidir. Bu nedenle davanın 10/07/2015 tarihinde açıldığı da göz önünde tutularak uyuşmazlığın, asliye hukuk mahkemesinde görülüp sonuçlandırılması gerekmektedir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle; 6100 sayılı HMK’nın 21 ve 22. maddeleri gereğince … 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin YARGI YERİ OLARAK BELİRLENMESİNE 10/11/2016 gününde oy birliğiyle karar verildi.

TRAFİK SİGORTACISI TARAFINDAN ÖDENEN TAZMİNATIN RÜCUEN TAHSİLİ DAVASINDA GÖREVLİ MAHKEME ASLİYE TİCARET MAHKEMESİDİR.

T.C.
Yargıtay
17. Hukuk Dairesi

Esas No:2013/16531
Karar No:2013/15062
K. Tarihi:5.11.2013

Davacı vekili, davalıya ait aracın müvekkili şirkete zorunlu mali sorumluluk sigorta poliçesi ile sigortalı olduğunu, aracın karıştığı kaza sonucu zarar gören aracın da davacıya kasko sigortalı olduğunu, kasko sigorta poliçesinden zarar gören araç için ödenen miktarın zorunlu mali sorumluluk sigorta poliçesinden alacak kaydedildiğini, davalıya ait araç sürücüsünün alkollü olarak kazaya neden olması nedeniyle rücu hakkının doğduğunu belirterek 21.261 TL tazminatın ödeme tarihinden işleyecek avans faizi ile davalıdan tahsilini talep etmiştir.

Mahkemece 6102 sayılı TTK’nın 4. ve 5.maddelerinde ticari davaların sayıldığını, buna göre sözkonusu uyuşmazlığın ticari dava niteliğinde olmadığı gerekçesiyle görevsizlik nedeniyle davanın dava şartı yokluğundan reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, trafik sigortacısı tarafından zarar görenlere ödenen tazminatın rücuen tahsili istemine ilişkin itirazın iptali davasıdır.

Türk Ticaret Kanunu’nun 4. maddesinde, bu kanundan doğan hukuk “davalarının” ticari dava sayıldığı, aynı kanunun 5. maddesinin 2. fıkrasında, bir yerde ticaret mahkemesi varsa asliye hukuk mahkemesinin vazifesi içinde bulunan ve bu kanunun 4. maddesi hükmünce ticari sayılan “davalara” ticaret mahkemesinde bakılacağı hususları düzenlenmiştir.

Türk Ticaret Kanunu’nun 3. maddesinde, “Bu Kanun’da düzenlenen hususlarla bir ticari işletmeyi ilgilendiren bütün işlem ve fiiller ticari işlerdendir.” düzenlenmiştir.

Türk Ticaret Kanunu’nun 1483 ve devamı maddelerinde “zorunlu sorumluluk sigortalar” düzenlenmiştir.

Bir hukuki işlemin veya fiilin Türk Ticaret Kanun’u kapsamında kaldığının kabul edilmesi için yasanın amacı içerisinde yukarıda tanımları verilen bu kanunda düzenlenen hususlarla bir ticari işletmeyi ilgilendiren bir hukuki işlemin veya fiilin olması gerekir.

Dava konusu olayda, talebin trafik kazası nedeniyle zarar görenlere davacı trafik sigortacısı tarafından ödenen tazminatın rücuen tahsili istemine ilişkin olduğu, davanın, Türk Ticaret Kanunu’nun 1483 vd. Maddelerinde sayılan hususlardan olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda uyuşmazlığın Asliye Ticaret Mahkemesi görevine girdiği dikkate alınarak davanın esasına girilerek tarafların delillerinin toplanması iddia ve savunmalarının değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu şekilde davanın görevsizlik nedeniyle reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.

SONUÇ

Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine 05.11.2013 gününde oybirliğiyle karar verildi.

SÜREKLİ BAKIMA MUHTAÇ DEĞİLSE 22 YAŞINI GEÇEN KADIN VEYA KIZ ÇOCUĞU DESTEKTEN YOKSUN KALMA TAZMİNATI ALAMAZ

Yargıtay 17. Hukuk Dairesi

Esas No:2015/6443 Karar No:2017/10930
K

MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi
Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne karar verilmiştir. Hükmün süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği düşünüldü:
-K A R A R-
Davacı vekili; davacının desteği …’un sürücüsü olduğu davalı … şirketince … ile sigortalı olan… plakalı araçla Temmuz 2010 tarihinde …-… ilçesinde meydana gelen trafik kazasında vefat ettiğini; davacının annesi olan …’un ölümü ile desteğinden mahrum kaldığını, bu desteğin mirascılarının davacı ile davacının oğlu … olduğunu, davacı …’nın kaza tarihinde eşinden boşanmış ve bir çocuğu ile annesinin evine sığınmış durumda olduğu için vefat eden …’un davacının desteği olduğunu, zira tüm masraflarının annesi tarafından karşılandığını, … teminat limitinin 2010 yılı için 175.000,00 TL olduğunu, davalı … şirketine 20/01/2011 tarihinde ihbarda bulunduklarını ödeme de yapılmadığı için davalının 04/02/2011 tarihinde temerrüte düştüğünü ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla … …’dan şimdilik 2.000,00 TL destekten yoksun kalma tazminatının temerrüt tarihi olan 04/02/2011 tarihinden itibaren avans faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davacı vekili 11/08/2014 tarihli dilekçesi ile birlikte raporda belirtilen 135.733,71 TL’yi kabul ederek bu miktarı tamamlayacak şekilde davasını ıslah etmiş ve ıslah harcını da aynı tarihte yatırdığı anlaşılmıştır.
Davalı özetle kazanın davacının desteğinin kusurundan kaynaklandığını belirterek davanın reddini talep etmiştir.
Mahkemece, iddia, savunma, toplanan delillere göre davanın kabulü ile; 135.733,71 TL destekten yoksun kalma tazminatının 04/02/2011 tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine
(davalı … şirketinin poliçe teminat limitiyle sınırlı olmak kaydıyla) karar verilmiştir. Hüküm süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 
Davanın konusu trafik kazasından kaynaklı meydana gelen davacının desteğinin vefatı nedeni ile davacının destekten yoksun kalma talebine ilişkin maddi tazminat talebidir.
1-)Dosya içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davalı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.
2-)Dava, destekten yoksun kalma tazminatı talebine ilişkindir.Dairemizin yerleşmiş içtihatlarına göre; çocuklar için destekten yoksun kalacakları sürenin belirlenmesinde yaşları, okuldaki eğitim durumları, içinde yaşadıkları sosyal ve ekonomik koşulların ayrı ayrı değerlendirilmesi, … öğrenim yapacaklar ise, 25 yaşının doldurulmasına kadar; … öğrenim yapmamakta ise yerleşik ve kabul gören uygulamaya göre, erkek çocukları için 18 yaşın, kız çocukları için 22 yaşın desteğin sona ereceği yaş olarak kabul edilerek hesaplama yapılması gerekmektedir.
Somut olayda; hükme esas alınan bilirkişi raporunda belirtildiği üzere davacı kaza tarihinde 29 yaşındadır. Davacı eşinden boşanmış ve bir çocuğu ile birlikte kaza tarihinde desteği olan vefat eden annesi ile birlikte yaşamaktadır. Bilirkişi raporunda takdir mahkemeye bırakılmak ile; eşinden ayrılıp çocuğu ile ailesinin yanına yerleşen bir kadının annesinin vefatı nedeniyle destekten yoksun kalma tazminatı talep edebileceği sosyal hayatta da buna benzer pek çok vakıa da dul kadının ve çocuğunun ihtiyaçlarının ailesi tarafından karşılandığı gerekçesi ile destekten yoksun kalma tazminatı hesaplanmıştır. Dosya kapsamında davacının, desteği olan ve kazada vefat eden davacının annesinin sürekli bakımına muhtaç olduğuna dair(engelli vs olduğunu gösteren) bilgi ve belge bulunmamaktadır. Bu durumda desteğin kızı olan davacının desteğinden alacağı destek 22 yaşında sona ereceğinden davacı yönünden destekten yoksun kalma zararına ilişkin maddi tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm verilmesi doğru olmamış bozmayı gerektirmiştir.
3-)Kabule göre de; davacının desteğinin sürücüsü olduğu araç hususi araç olup yasal faize hükmedilmesi gerekir iken ticari faize hükmedilmesi de hatalı olmuştur.
SONUÇ: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine, (2) ve (3) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davalıya geri verilmesine 23.11.2017 gününde oybirliğiyle karar verildi. 

İRADE SAKATLIĞI HALLERİ

Türk Borçlar Kanunu’muzun ilk maddesine göre; sözleşme, tarafların iradelerini karşılıklı ve birbirine uygun olarak açıklamalarıyla kurulur. Yani bir sözleşmenin temeli irade açıklamalarıdır. Bir taraf sözleşmenin kurulması adına öneride bulunur iken diğer taraf bu öneriyi kabul ettiğini açıkladığında bu iki taraf arasında bir sözleşme kurulmuş olur. Söz konusu kabul beyanı, her şeyden önce sağlıklı bir irade ile verilmiş olmalıdır. Ancak sözleşmenin kurulması adına büyük önem taşıyan kabul beyanları her zaman sağlıklı bir irade ile verilememektedir. İşte bu gibi hallerde Borçlar Hukuku’nun en geniş uygulama alanı bulan irade sakatlığı halleri gündeme gelmektedir. Peki, nedir bu irade sakatlığı halleri?

            Öncelikle irade sakatlığının ne olduğu tanımlayacak olursak; irade sakatlığı, sözleşme görüşmeleri esnasında, tarafların iradelerinin oluşumu veya açıklanması aşamasında ortaya çıkan bozukluklardır. İrade sakatlığı halleri üç tanedir: Yanılma(Hata), Hile(Aldatma) ve Korkutma(İkrah).

A-) HATA(YANILMA)

            Sözleşmesel ilişkilerde bir taraf, sözleşmenin şeklinde, sözleşmenin konusunda, sözleşme yapmak istediği kişide hataya düşerse ve söz konusu hata esaslı ise ortada bir irade sakatlığı halinin bulunduğu söylenebilecektir. Hangi hallerin esaslı yanılma sayılacağı, kanunumuzun 31. maddesinde örnekleme yolu ile sayılmıştır:

  • Yanılan, kurulmasını istediği sözleşmeden başka bir sözleşme için iradesini açıklamışsa,
  • Yanılan, istediğinden başka bir konu için iradesini açıklamışsa,
  • Yanılan, sözleşme yapma iradesini, gerçekte sözleşme yapmak istediği kişiden başkasına açıklamışsa,
  • Yanılan, sözleşmeyi yaparken belirli nitelikleri olan bir kişiyi dikkate almasına karşın başka bir kişi için iradesini açıklamışsa,
  • Yanılan, gerçekte üstlenmek istediğinden önemli ölçüde fazla bir edim için veya gerçekte istediğinden önemli ölçüde az bir karşı edim için iradesini açıklamışsa.

Saikte yanılma(kişiyi herhangi bir davranışı sergilemeye iten nedende yanılma) ise, esaslı yanılma sayılmaz. Yanılanın, yanıldığı saiki sözleşmenin temeli sayması ve bunun da iş ilişkilerinde geçerli dürüstlük kurallarına uygun olması hâlinde yanılma esaslı sayılır. Ancak bu durumun karşı tarafça da bilinebilir olması gerekir.

      Eğer sözleşmenin kurulması esnasında haberci veya çevirmen gibi bir aracı kullanılmışsa ve sözleşmenin kurulmasına yönelik irade, hatalı olarak iletilmişse de yanılma hükümlerine gidilebilecektir.

Yanılan, yanıldığını ileri sürmesi dürüstlük kuralı ile bağdaşmıyor ise ileri sürülemez. Özellikle diğer tarafın; sözleşmenin, yanılanın kastettiği anlamda kurulmasına razı olduğunu bildirmesi durumunda, sözleşme bu anlamda kurulmuş sayılır.

Yanılmada kusur kavramına da değinecek olursak; yanılan, yanılmasında kusurlu ise, sözleşmenin hükümsüzlüğünden doğan zararı gidermekle yükümlüdür. Ancak, diğer taraf yanılmayı biliyor veya bilmesi gerekiyorsa, tazminat istenemez.

B-) HİLE(ALDATMA)

            Bir diğer irade sakatlığı olanaldatma, yanılmadan şu açıdan farklıdır: Burada, sözleşmenin bir tarafının, diğer tarafı aldatma kastı bulunmaktadır. Hal böyle olunca hatada olduğu gibi aldatmanın esaslı olmasına gerek yoktur. Bu husus Borçlar Kanunu’muzun 36. maddesi ile hükme bağlanmıştır. Ayrıca söz konusu madde üçüncü kişilerce aldatma mevcut ise ne olacağına da düzenlemektedir:

“Taraflardan biri, diğerinin aldatması sonucu bir sözleşme yapmışsa, yanılması esaslı olmasa bile, sözleşmeyle bağlı değildir.

Üçüncü bir kişinin aldatması sonucu bir sözleşme yapan taraf, sözleşmenin yapıldığı sırada karşı tarafın aldatmayı bilmesi veya bilecek durumda olması hâlinde, sözleşmeyle bağlı değildir.”

C-) KORKUTMA(İKRAH)

Taraflardan biri, diğerinin veya üçüncü bir kişinin korkutması sonucu bir sözleşme yapmışsa, sözleşmeyle bağlı değildir. Korkutan bir üçüncü kişi olup da diğer taraf korkutmayı bilmiyorsa veya bilecek durumda değilse, sözleşmeyle bağlı kalmak istemeyen korkutulan, hakkaniyet gerektiriyorsa, diğer tarafa tazminat ödemekle yükümlüdür. İrade sakatlığı hallerinden sonuncusu olan korkutmanın şartları ise şöyledir:

  • Korkutulan kişinin içinde bulunduğu durum bakımından kendisinin veya yakınlarından birinin kişilik haklarına ya da malvarlığına yönelik ağır ve yakın bir zarar tehlikesinin bulunması,
  • Korkutulan kişinin bu zarar tehlikesine inanmakta haklı olması,
  • Bir hakkın veya kanundan doğan bir yetkinin kullanılacağı korkutmasıyla sözleşme yapıldığında, bu hakkı veya yetkiyi kullanacağını açıklayanın, diğer tarafın zor durumda kalmasından aşırı bir menfaat sağlamış olmasıdır.

İRADE SAKATLIĞININ GİDERİLMESİ

            Yanılma veya aldatma sebebiyle ya da korkutulma sonucunda sözleşme yapan taraf, yanılma veya aldatmayı öğrendiği ya da korkutmanın etkisinin ortadan kalktığı andan başlayarak bir yıl içinde sözleşme ile bağlı olmadığını bildirmez veya verdiği şeyi geri istemezse, sözleşmeyi onamış sayılır. Bu söz konusu bir yıllık süre zarfında sözleşme askıdadır. İradesi sakatlanan taraf bir yıllık süre içerisinde sözleşme ile bağlı olmadığını bildirerek iptal hakkını kullanabilir. Bu durumda taraflar vermiş oldukları şeyleri geri isteyebileceklerdir. Ancak herhangi bir bildirimde bulunulmaması sonucu; aldatma veya korkutmadan dolayı bağlayıcılığı olmayan bir sözleşmenin onanmış sayılması, tazminat hakkını ortadan kaldırmayacaktır.

Av. Mehmet ÇELİK & Av. Selçuk ENER

ZAMANAŞIMI DEFİNDEN YALNIZCA BUNU İLERİ SÜREN YARARLANIR

Yargıtay 17. H.D., 2013/1335 Esas, 2014/1535 Karar

Davacılar vekili, davalıların işleteni, sürücüsü ve zorunlu mali sorumluluk sigortacısı olduğu aracın davacıların desteği R.K.’ye çarparak ölümüne neden olduğunu belirterek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere davacı baba Y. ve anne M. için ayrı ayrı 10.000 TL maddi, 5.000 TL manevi, diğer davacılar için ayrı ayrı 2.500 TL. Manevi tazminatın davalılardan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı Yasin vekili, olay tarihinden itibaren zamanaşımı süresinin dolduğunu belirterek davanın reddinin savunmuştur. Diğer davalılar duruşmalara katılmamış, savunma yapmamıştır.
Mahkemece tüm dosya kapsamı ve toplanan delillere göre olayın 15.9.2001 tarihinde meydana geldiği davanın 27.2.2009 tarihinde açıldığı zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçesi ile davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiş hüküm davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dosya içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına, haksız fiilin gerçekleştiği tarih ile dava tarihi arasında 2918 Sayılı Yasa’nın 109/2 maddesi delaletiyle mülga 765 sayılı TCK 455/1 maddesinde öngörülen 5 yıllık zamanaşımı süresinin geçmiş bulunmasına, ceza davasında davacıların şahsi hak talep etmemiş olmasına, dayalı Yasin’in zamanaşımı defini süresinde ileri sürmüş bulunmasına göre davacı vekilinin davalı Yasin’e yönelik temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.
2- Dava trafik kazasından kaynaklanan destekten yoksun kalma ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Davalılar, davacıların desteklerinin ölümüne neden olan aracın işleteni, sürücüsü ve zorunlu mali sorumluluk sigortacısı olup zarar görenlere karşı müşterek ve müteselsil sorumludurlar. TBK’nın 155 (BK.134/1.) maddesi gereğince müteselsil borçlulardan birine karşı kesilen zamanaşımı diğerleri yönünden de kesilmiş olur, ancak zamanaşımı def’i müteselsil sorumlular için ortak savunma değildir. Zamanaşımı definden yalnızca defi ileri sürülen yararlanır. Bu nedenle davalı Y.’in zamanaşımı definde bulunması diğer davalıların da bu savunmadan yararlandırılmasını gerektirmez. Davalılar Ş. ve G Sigorta A.Ş’nin zamanaşımı savunması yokken bu davalılar hakkındaki davanın da zamanaşımı sebebi ile reddi doğru görülmemiştir.
SONUÇ
Yukarıda açıklanan nedenlerle davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, 1.100,00 TL vekâlet ücretinin davalılardan alınarak duruşmada vekille temsil olunan davacılara verilmesine, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davacılara geri verilmesine 11.2.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

YOKSULLUK NAFAKASININ YABANCI PARA İLE ÖDENMESİNE HÜKMEDİLEMEZ

T.C. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi
Esas No:2015/24571 Karar No:2016/11195

MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi
DAVA TÜRÜ : Boşanma-Boşanmaya Dair Yabancı Mahkeme Kararının Tanınması

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı-davalı kadın tarafından; kusur belirlemesi, maddi ve manevi tazminatlar ile nafakalar yönünden, davalı-davacı erkek tarafından ise; kusur belirlemesi, tazminatlar ve yoksulluk nafakası yönünden temyiz edilerek; temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılması istenilmekle; duruşma için belirlenen 07.06.2016 günü duruşmalı temyiz eden davacı … vekili Av…. ve karşı taraf temyiz eden davalı … vekili Av. … geldiler. Gelenlerin konuşması dinlendikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için duruşmadan sonraya bırakılması uygun görüldü. Bugün dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, tarafların aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir. 
2-Davacı-davalı kadının emekli olup sürekli gelir elde ettiği gibi şirket ortaklıkları ile taşınmazları bulunduğu anlaşılmaktadır. Davacı-davalı kadın yararına Türk Medeni Kanununun 175. maddesinde belirtilen yoksulluk nafakasının şartları oluşmadığı anlaşıldığından davacı-davalı kadının yoksulluk nafakası isteğinin reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmamıştır. 
3-3095 Sayılı Borçlar Kanununun 99. maddesi uyarınca borçlar ülke parası ile (Türk Lirası olarak) ödenir. Ancak taraflar arasında serbest irade ile yapılan sözleşmelerde borcun Türk Lirası dışında yabancı para ile ödenebileceği kararlaştırılabilir. Olayımızda boşanma davası içinde feri olarak istenmiş nafaka ve tazminat istekleri vardır. Bu taleplere mahkemece ancak ülke parası ile (Türk Lirası) hükmedilmesi gerekirken, yabancı ülke parası ile hükmedilmesi usul ve yasaya aykırı olmuştur. 
SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda 2. ve 3. bentlerde gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, hükmün bozma kapsamı dışında kalan temyize konu diğer bölümlerin ise 1. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, taraf vekilleri duruşmaya geldiklerinden duruşma için takdir olunan 1.350.00 TL. vekalet ücretinin ….’den alınıp…’e ve 1.350.00 TL. vekalet ücretinin de …t’den alınıp…’e verilmesine, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.

TAŞINMAZLARA İLİŞKİN SİMSARLIK SÖZLEŞMESİ YAZILI ŞEKİLDE YAPILMADIKÇA GEÇERLİ SAYILMAZ

YARGITAY

23. HUKUK DAİRESİ

Esas Numarası: 2016/3384

Karar Numarası: 2019/648

Karar Tarihi: 21.02.2019

Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik verilen hükmün süresi içinde davacı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

– K A R A R –

Davacı vekili, davalıya ait taşınmaz üzerinde kat karşılığı inşaat sözleşmesi yapılarak satımı için alıcı bulması hususunda müvekkili ile davalının anlaştıklarını, müvekkilinin aracılık hizmetini yerine getirerek davalıya ait taşınmazla ilgili kat karşılığı inşaat sözleşmesinin yapılmasını sağladığını, bu sözleşmede komisyon bedeli olarak 1 daire verileceğinin kararlaştırıldığını ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 10.000,00 TL.nin yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı vekili, davanın yüklenici firmaya yöneltilmesi gerektiğini bu nedenle husumet yönünden davanın reddi gerektiğini, davanın ticari dava olmaması nedeniyle mahkemenin görevli olmadığını, taraflar arasında düzenlenen sözleşmenin adi yazılı olduğunu ve sözleşmenin gerçekleşmediğini savunarak davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, iddia savunma, bilirkişi raporu ve dosya kapsamına göre; TBK 520/3 maddesi gereğince taşınmazlara ilişkin simsarlık sözleşmesi yazılı şekilde yapılmadıkça geçerli sayılamayacağı, davacı ile davalı arasında bu anlamda yapılmış yazılı bir sözleşme bulunmadığı, davacının adi yazılı arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin tarafı durumunda olmadığı, sözleşmenin kurulmasında aracılık yapmış olsa bile, kurulmuş geçerli bir sözleşme bulunmadığı gibi davacının tarafı olmadığı sözleşme ile kararlaştırılan ücreti isteyemeyeceği, bu nedenle de ücret talep hakkı doğmadığından davanın reddine karar verilmiştir.

Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.

Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davacı vekilinin temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı onama harcının temyiz edenden alınmasına, kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 21.02.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

VASİYETİN EHLİYETSİZLİK SEBEBİYLE İPTALİ DAVASINDA ADLİ TIP KURUMUNDAN RAPOR ALINARAK SONUCA GİDİLMELİDİR.

T.C. Yargıtay 2.Hukuk Dairesi
Esas: 2005/17880 Karar: 2006/2684


Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü. 

Dava vasiyetnamenin ehliyetsizlik sebebiyle iptali olmadığı takdirde tenkise ilişkindir. Miras bırakan vasiyetnameyi düzenlediği tarihte 81 yaşındadır. Dosya tümüyle Adli Tıp Kurumuna gönderilerek miras bırakanın bu tarihte fiil ehliyetinin bulunup bulunmadığı konusunda Adli Tıp Kurumundan rapor alınıp sonucuna göre karar verilmesinin düşünülmemesi usul ve yasaya aykırıdır. 

Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, bozma sebebine göre sair hususların incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, iş bu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliği ile karar verildi. 02.03.2006(¤¤)

İŞ HUKUKUNDA DAVA ŞARTI ARABULUCULUK

İş Hukukunda Arabuluculuk hukuki statüsüne, 12.10.2017 tarihinde kabul edilen 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun yürürlüğe girmesi ile ulaşmıştır. 

7036 sayılı kanunun 3. maddesine göre 01.01.2018 tarihinden sonra;

Kanuna, bireysel veya toplu iş sözleşmesine dayanan işçi veya işveren alacağı ve tazminatı ile işe iade talebiyle açılan davalarda, arabulucuya başvurulmuş olması dava şartıdır.”

Maddeye göre işçi veya işveren alacağı ve tazminatları ile işe iade davası açmak için öncelikle arabulucuya başvurmak zorunludur.

İşçi veya işveren alacağı ve tazminatları için kanunda 5 yıllık zamanaşımı süresi mevcuttur. Bu alacak veya tazminatlar, muaccel hale gelmesinden itibaren 5 yıllık süre içinde arabulucuya başvurup talep edilebilir. İşe iade davası açmak için arabulucuya başvurma süresi ise farklı olarak 1 aydır. Bu konuya aşağıda ayrıntılı olarak değinilecektir.

Hangi Alacaklar Yönünden Arabuluculuk Dava Şartıdır?

Yine 7036 sayılı kanunun 3. maddesinin 3. fıkrasına göre:

“İş kazası veya meslek hastalığından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat ile bunlarla ilgili tespit, itiraz ve rücu davaları hakkında birinci fıkra hükmü uygulanmaz.”

Yani iş kazası veya meslek hastalığından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat talepleri ile bunlarla ilgili tespit, itiraz ve rücu davalarında arabuluculuk bir dava şartı olarak öngörülmemiştir, arabuluculuğa başvurmadan doğrudan dava açılabilir.

Yetkili Arabuluculuk Bürosu Neresidir?

7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu 3. Maddesinin 5 fıkrasında arabuluculuğa başvuru düzenlenmiştir. Anılan fıkraya göre:

 “Başvuru karşı tarafın, karşı taraf birden fazla ise bunlardan birinin yerleşim yerindeki veya işin yapıldığı yerdeki arabuluculuk bürosuna, arabuluculuk bürosu kurulmayan yerlerde ise görevlendirilen yazı işleri müdürlüğüne yapılır.”  şeklinde düzenlenmiştir.

Yani başvurucu karşı tarafın yerleşim yerindeki arabuluculuk bürosuna, karşı taraf birden fazla ise bunlardan birinin yerleşim yerindeki arabuluculuk bürosuna ya da işin yapıldığı yerdeki arabuluculuk bürosuna başvurabilir.

Anlaşamama Halinde Dava İçin Gerekli Belgeler

7036 sayılı kanunun 3. maddesinin 2. fıkrasına göre;

“Davacı, arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılamadığına ilişkin son tutanağın aslını veya arabulucu tarafından onaylanmış bir örneğini dava dilekçesine eklemek zorundadır. Bu zorunluluğa uyulmaması hâlinde mahkemece davacıya, son tutanağın bir haftalık kesin süre içinde mahkemeye sunulması gerektiği, aksi takdirde davanın usulden reddedileceği ihtarını içeren davetiye gönderilir. İhtarın gereği yerine getirilmez ise dava dilekçesi karşı tarafa tebliğe çıkarılmaksızın davanın usulden reddine karar verilir. Arabulucuya başvurulmadan dava açıldığının anlaşılması hâlinde herhangi bir işlem yapılmaksızın davanın, dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddine karar verilir.”

Yani zorunlu arabuluculuğa giren hallerde dava açılması için arabulucuda anlaşmaya varılamadığına ilişkin son tutanağın dava dilekçesinde yer alması gerekir. Son tutanak dava dilekçesine eklenmemiş ise, hakim 1 haftalık kesin süre vererek bu eksikliğin giderilmesini ister. Dava dilekçesine son tutanağın kesin süre içinde de eklenmemesi halinde dava, dava şartı yokluğu nedeniyle usulden reddedilir.


İşe İade Davalarında Arabuluculuk

4857 sayılı kanunun 20. maddesinde işe iade davasındaki arabuluculuk ve dava süreci şöyle açıklanmıştır:

“İş sözleşmesi feshedilen işçi, fesih bildiriminde sebep gösterilmediği veya gösterilen sebebin geçerli bir sebep olmadığı iddiası ile fesih bildiriminin tebliği tarihinden itibaren bir ay içinde işe iade talebiyle, İş Mahkemeleri Kanunu hükümleri uyarınca arabulucuya başvurmak zorundadır. Arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılamaması hâlinde, son tutanağın düzenlendiği tarihten itibaren, iki hafta içinde iş mahkemesinde dava açılabilir. Taraflar anlaşırlarsa uyuşmazlık aynı sürede iş mahkemesi yerine özel hakeme de götürülebilir. Arabulucuya başvurmaksızın doğrudan dava açılması sebebiyle davanın usulden reddi hâlinde ret kararı taraflara resen tebliğ edilir. Kesinleşen ret kararının da resen tebliğinden itibaren iki hafta içinde arabulucuya başvurulabilir.”

İş sözleşmesi feshedilen işçi fesih bildiriminin tebliğinden itibaren 1 ay içinde arabulucuya başvurmak zorundadır. Burada önemli olan fesih bildiriminin tebliğ tarihidir. Fesih ileri bir tarih olsa bile tebliğ tarihinden itibaren 1 aylık arabulucuya başvurma süresi başlar. Eğer arabulucuda anlaşma sağlanmaz ise, son tutanağın düzenlenmesinden itibaren 2 hafta içinde dava açmak zorunludur. Bu süre zamanaşımı süresi olmayıp hak düşürücü süredir. Yani hakim tarafından resen gözetilir. Arabulucuya başvurmadan dava açılması halinde dava, dava şartı yokluğu nedeniyle usulden reddedilir. Bu ret kararının tebliğinden itibaren 2 hafta içinde arabulucuya başvurulabilir.

İşe iade nedeniyle arabuluculuk faaliyeti sonucu tarafların anlaşmaları halinde:

4857 sayılı kanunun 21. maddesindeki (Ek fıkra: 12/10/2017-7036/12 md.) fıkraya göre:

Arabuluculuk faaliyeti sonunda tarafların, işçinin işe başlatılması konusunda anlaşmaları hâlinde;

a) İşe başlatma tarihini,

b) Üçüncü fıkrada düzenlenen ücret ve diğer hakların parasal miktarını,

c) İşçinin işe başlatılmaması durumunda ikinci fıkrada düzenlenen tazminatın parasal miktarını,

belirlemeleri zorunludur.

Aksi takdirde anlaşma sağlanamamış sayılır ve son tutanak buna göre düzenlenir.

İşçinin kararlaştırılan tarihte işe başlamaması hâlinde fesih geçerli hâle gelir ve işveren sadece bunun hukuki sonuçları ile sorumlu olur.

Tarafların İlk Toplantıya Katılmama Durumu

7036 sayılı kanunun 3. maddesinin 12.fıkrasına göre:

“Taraflardan birinin geçerli bir mazeret göstermeksizin ilk toplantıya katılmaması sebebiyle arabuluculuk faaliyetinin sona ermesi durumunda toplantıya katılmayan taraf, son tutanakta belirtilir ve bu taraf davada kısmen veya tamamen haklı çıksa bile yargılama giderinin tamamından sorumlu tutulur. Ayrıca bu taraf lehine vekalet ücretine hükmedilmez. Her iki tarafın da ilk toplantıya katılmaması sebebiyle sona eren arabuluculuk faaliyeti üzerine açılacak davalarda tarafların yaptıkları yargılama giderleri kendi üzerlerinde bırakılır.”

Arabuluculuk görüşmelerinde, ilk oturum çok önemlidir. Geçerli bir mazeret göstermeksizin ilk toplantıya katılmayan taraf, davada haklı çıksa bile yargılama giderlerinin tamamından sorumlu olur ve lehine vekalet ücretine hak kazanamaz.

Arabulucunun Görev Süresi

7036 sayılı kanunun 3. maddesinin 10.fıkrasına göre:

Arabulucu, yapılan başvuruyu görevlendirildiği tarihten itibaren üç hafta içinde sonuçlandırır. Bu süre zorunlu hâllerde arabulucu tarafından en fazla bir hafta uzatılabilir.

Arabulucuda Anlaşma Halinde Son Tutanağının Hukuki Durumu

6325 Sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunun 18. maddesinin 2.fıkrasına göre:

“Taraflar arabuluculuk faaliyeti sonunda bir anlaşmaya varırlarsa, bu anlaşma belgesinin icra edilebilirliğine ilişkin şerh verilmesini talep edebilirler. Dava açılmadan önce arabuluculuğa başvurulmuşsa, anlaşmanın icra edilebilirliğine ilişkin şerh verilmesi, arabulucunun görev yaptığı yer sulh hukuk mahkemesinden talep edilebilir. Davanın görülmesi sırasında arabuluculuğa başvurulması durumunda ise anlaşmanın icra edilebilirliğine ilişkin şerh verilmesi, davanın görüldüğü mahkemeden talep edilebilir. Bu şerhi içeren anlaşma, ilam niteliğinde belge sayılır.

Taraflar arabuluculuk sürecinde anlaşmaya vardıklarında anlaşma tutanağına icra edilebilirlik şerhi alındığı zaman, bu belge ilam niteliğinde belge kabul edilir.

Arabulucuda Anlaşılan Hususlarda Dava Açılamaz

6325 Sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunun 18. maddesinin 5.fıkrasına göre:

“Arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması hâlinde, üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamaz.

Arabuluculuk görüşmelerinde anlaşma sağlanması halinde, anlaşılan hususlar bakımından anlaşma tutanağı kesin hüküm teşkil eder ve bu hususlar dava konusu yapılamaz. “

Görüldüğü üzere; arabuluculuk süreci ve sonrası İş Davaları açısından büyük önem taşımaktadır. Arabulucuya başvurma, arabuluculuk sürecinin sonuçlanması, son tutanak tarihinden itibaren yasal sürede dava açılması gibi hususlar usul hukuku açısından elzem olup sürece müdahale edebilecek uzman hukukçulardan yardım almanız bu süreçte hak kaybı yaşamanızı önleyecektir.

Stj. Av. Ahmet GÜLLÜK & Av. Selçuk ENER

EŞİNİN YANINDA ÜCRETSİZ ÇALIŞMA SEBEBİYLE SİGORTALI OLMANIN OLANAKLI OLMADIĞI

T.C
YARGITAY
10. Hukuk Dairesi
Esas No. 2018/11184
Karar No. 2018/7280
Tarihi: 01.10.2018

Mahkemesi: İş Mahkemesi

DAVA: Dava, Kurumca iptal edilen hizmetlerinin geçerli olduğunun tespiti ile sağlık giderlerine ilişkin yürütülen icra takibine ilişkin borcun olmadığının tespiti ve icra yoluyla tahsil edilen 1. 500,00 TL alacağın istirdatı istemine ilişkindir.

Mahkemece, ilamda belirtilen gerekçelerle davanın kabulüne karar verilmiştir. Hükmün, davalı Kurum vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi … tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar  okunduktan sonra, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

Davacının 13/09/2005 – 25/05/2006 tarihleri arasında eşi Bilal Kılıç’a ait … Alüminyum PVC Doğrama unvanlı işyerinde çalıştığı süreler davalı Kurum tarafından fiili çalışmaya dayanmadığı gerekçesiyle 26.02.2014 tarihli Kurum raporu ile iptal edildiği, iptal sonrası … 26. İcra Müdürlüğü’nün 2014/17253 sayılı dosyasından, 1.945,51 TL sağlık yardımının, 1.497,44 TL işlemiş faiziyle birlikte davacıya takip başlatıldığı ve davacının bu kapsamda, 1. 500,00 TL ödemede bulunduğu böylelikle davacının, Kurum işleminin iptali ile Kurum’a borçlu olmadığının tespiti ve istirdat isteminin bulunduğu eldeki davada, 26.02.2014 tarihli Kurum Raporu’nda davacının 26.02.2014 tarihli imzalı beyanında, eşinden ücret almadan çalıştığını açıkça dile getirdiği anlaşılmaktadır. Mahkemece, 11.08.2006 tarihli görev emrine dayalı olarak 2014 yılında ve işyerinin kapanmasından uzun süre sonra çalışmanın iptaline yönelik rapor düzenlenmesi; davalı Kurumun, vatandaşların temel sosyal güvenlik hakkını koruma misyonuna uygun bir yaklaşım olarak değerlendirilmesinin mümkün bulunmadığı gibi; salt eşine ait işyerinde geçmiş olmasının, yöntemince bildirimi yapılan çalışmanın iptalini gerektirmediği; davacının eşine ait işyerindeki çalışma öncesi ve sonrasındaki zorunlu sigortalı konumundaki çalışma ve prim ödeme süreleri; dinlenen tanıkların eylemli çalışmayı ortaya koyan beyanları ve ceza yargılamasındaki beraat kararının dayanağı kanıtlara dayanılarak yazılı gerekçeyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Davanın yasal dayanaklarından, 506 sayılı Kanunun 2. maddesi hükmüne göre; bir hizmet akdine dayanarak bir veya birkaç işveren tarafından çalıştırılan kimse anılan Kanun kapsamında sigortalı sayılır. Bir başka anlatımla, sigortalı ile işveren arasındaki iş ilişkisinin hizmet akdine dayanması gerekir. 506 sayılı Kanunu’nun 3. maddesinde (01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren ve 506 sayılı Kanunu yürürlükten kaldıran 5510 sayılı Kanunu’nun 6. maddesinde de sigortalı sayılmayanlar tahdidi olarak sayılmış olup, bunların arasında 506 sayılı Kanunun 3-l-B maddesinde “işverenin ücretsiz çalışan eşi”nin sigortalı sayılamayacağı belirtilmiştir.

Yukarıda anlatılanlar ışığında, davacının, 26.02.2014 tarihinde Kurum’a verdiği imzalı beyanda, ücretsiz olarak eşinin yanında çalıştığını dile getirmesi karşısında davacının sigortalı sayılamayacağı gözetilerek davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.

Bu maddi ve hukuki olgular göz önünde bulundurulmaksızın, eksik inceleme ve hatalı değerlendirme sonucu, yazılı şekilde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

O hâlde, davalı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır

SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 01.10.2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.

İŞE İADE HÜKMÜ KESİNLEŞSE BİLE YARGILAMA GİDERİ VE VEKALET ÜCRETİ HARİÇ İLAMLI TAKİP YAPILAMAZ

T.C.
Yargıtay
12. Hukuk Dairesi


Esas No:2018/4072
Karar No:2018/9696
K. Tarihi: 

MAHKEMESİ :İcra Hukuk Mahkemesi

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkikinin borçlu tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :
Alacaklı tarafından borçlu aleyhinde işe iade ile dört aylık ücret ve işe başlatmama tazminatına ilişkin ilama dayalı olarak … icra takibi başlatılmıştır.
Borçlu vekili icra mahkemesine başvurusunda, takibin dayanağı olan … 2. İş Mahkemesinin 16/06/2015 tarih ve 2015/178 E.- 531 K. sayılı …ın eda hükmü içermediğini, tespit hükmü niteliğinde olduğunu bu nedenle infazının kabil olmadığını, … bu hali ile tespit niteliğinde olduğundan … icra takibine konu edilemeyeceğini, ayrıca tespite ilişkin ilam kesinleşmeden vekalet ücretinin istenemeyeceğini ileri sürerek takibin iptaline karar verilmesini talep ettiği mahkemece; işçinin alacağına kavuşması için … Yargıtay denetiminden geçerek kesinleşmesinin uzun zaman alacağı, bu süreçte işçinin daha fazla mağdur olacağı, ilam işe iadeye ilişkin olsa da ilgili yasalarda kesinleşmeye ilişkin şart aranmadığından, … icraya konu edilebileceği gerekçesi ile şikayetin reddine karar verildiği görülmüştür.


Para ve teminat verilmesi hakkındaki ilamların icrası İİK’nın 32 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Anılan maddede para borcuna veya teminat verilmesine dair … icra müdürlüğünce infazı usulü düzenlenmiş, İİK’nın “ilam mahiyetini haiz belgeler başlığını taşıyan 38. maddesinde ise Mahkeme huzurunda sulhler, kabuller ve para borcu ikrarını havi re’sen tanzim edilen noter senetleri ve temyiz kefaletnameleri ile icra dairesindeki kefaletler ilamların icrası hakkındaki hükümlere tabidir şeklinde düzenlemelere yer verilmiştir. 
İlgili yasa maddeleri ile yasa koyucu hangi belgelere dayanılarak … icra takibi yapılabileceğini önemine binaen titizlikle düzenlemiş, gerekli gördüğü yerlerde bunu özel kanunlarla belirleyip sınırlandırmıştır. Burada göz ardı edilmemesi gereken husus ise maddede yer verilen ilamların, icrası yorum gerektirmeyecek şekilde açık eda hükmü taşıyan ilamlar olduğu noktasıdır. Bu nedenle eda hükmü içermeyen “tespite ilişkin ilamlar icra takibine konu edilemez. Ancak, kesinleşmeleri halinde bu ilamlardaki vekalet ücreti ve yargılama giderine ilişkin likit miktarların … icra yolu ile infazı mümkündür.


Somut olayda takibe dayanak yapılan … 2. İş Mahkemesinin 16/06/2015 tarihli ve 2015/178 E.- 531 K. sayılı kararında davanın kabulü ile işverence yapılan feshin geçersizliğine ve işe iadeye karar verilerek, hükmün 3 ve 4 numaralı bentlerinde aynen “Davacının yasal sürede işe başvurmasına rağmen, işverenin süresi içinde işe başlatmaması halinde ödenmesi gereken tazminat miktarının işçinin beş aylık ücreti olarak belirlenmesine, ve “Davacının işe iade için işverene süresi içinde başvurması halinde hak kazanılacak olan ve kararın kesinleşmesine kadar doğmuş bulunan en çok dört aylık ücret ve diğer haklarının davacıya ödenmesi gerektiğinin belirlenmesine, karar verilmiş, söz konusu ilamda, tazminat ve ücret alacağına ilişkin sadece tespite ilişkin karar verilip, alacak miktarı belirtilmediği halde, alacaklı tarafından takip talebinde 6000 TL asıl alacak ve 5.400 TL ücret alacağı talep edilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu’nun 08.10.1997 tarih ve 1997/12-517 Esas, 1997/776 Karar sayılı kararında da vurgulandığı üzere, ilamların infaz edilecek kısmı hüküm bölümüdür. Diğer bir anlatımla, hükmün içeriğinin aynen infazı zorunludur. O nedenle sınırlı yetkili icra mahkemesince … infaz edilecek kısmı yorum yoluyla belirlenemez.
Bu durumda ilamın kesinleşmesi halinde likit olan yargılama giderleri ve vekalet ücreti kalemlerinin istenebilmesi dışında ilamın icra takibi yolu ile infazı mümkün değildir. Somut olayda, ilam, takip tarihinde henüz kesinleşmediği de anlaşılmaktadır.
O halde mahkemece, şikayetin kabulü ile takibin iptaline karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde şikayetin reddi yönünde hüküm tesisi isabetsizdir. 
SONUÇ : Borçlunun temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK’nun 366 ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde iadesine, … tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 11/10/2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.

EMNİYET ŞERİDİNE KAÇMA İMKANI VARKEN KAÇMAYAN SÜRÜCÜ DE MÜTERAFİK KUSURLUDUR

T.C.

YARGITAY

CEZA GENEL KURULU

E. 2003/2-17

K. 2003/13

T. 4.3.2003

DAVA : Dikkatsizlik ve tedbirsizlik sonucu yaralamaya neden olmak suçundan sanık Ferdi K.’ın beraatına ilişkin Amasya Asliye Ceza Mahkemesince 04.04.2000 gün ve 16-180 sayı ile verilen kararın o yer C. Savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 2. Ceza Dairesince 06.06.2001 gün ve 15241-10423 sayı ile;

“1- Derhal beraat kararı verilebilecek bir durum olmadığı gözetilmeyerek sanığın savunması alınmadan yazılı şekilde hüküm kurulması,

2- Trafik zaptı ve keşif sonucu verilen kusur raporuna göre sanığın idaresindeki araçla seyrederken karşısında diğer aracı gördüğünde 2 metre genişliğindeki bankete kaçmaması nedeniyle 2/8 kusur oranında kusurlu olduğu ve sözü geçen raporun oluşa uygun olduğu halde yerinde olmayan gerekçelerle sanığın kusursuz olduğu kabul edilerek beraatına karar verilmesi” isabetsizliğinden hükmün bozulmasına karar verilmiştir.

Yerel Mahkeme ise 05.03.2002 gün ve 362-168 sayı ile; “Oluşa göre sanığın sevk ve yönetimindeki TIR.ı yasa ve yönetmeliklere aykırı kullandığına dair delil bulunamamıştır. Şehirler arası yolda seyreden aracın otomobil olmayıp TIR olması ve viraj nedeni ile görüş engelinin bulunması hususları birlikte değerlendirildiğinde intikal süresinin de kısa oluşu nazara alındığında bankete kaçmaması nedeni ile sanığa kusur izafe edilmesinin adalet ve nesafet kurallarına aykırı olacağı düşünülmelidir. Kaldı ki olayın hemen akabinde düzenlenen kaza tespit tutanağında sanığa kusur izafe edilmemesi ve mağdurların sanıktan şikayetçi olamamaları da kanaatimizi doğrulamaktadır. Ayrıca her ne kadar haklı olarak bozma ilamında derhal beraat kararı halin bulunmadığından bahsedilmişse de olayın özelliklerine nazaran CMUK.nun 223/son bendine göre toplanan delillerin mahkumiyete yetmediği ve beraat kararı verilmesi gerektiği düşünüldüğünden verilen kararın netice olarak doğru olduğu” gerekçesiyle önceki hükümde direnmiştir.

Bu kararın da o yer C. Savcısı tarafından süresinde temyiz edilmesi üzerine dosya, Yargıtay C. Başsavcılığının “bozma” istekli 27.12.2002 günlü tebliğnamesi ile Birinci Başkanlığa gönderilmekle Ceza Genel Kurulunca okundu, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Özel Daire İle Yerel Mahkeme arasındaki uyuşmazlık, somut olayda;

1-Sanık hakkında sorgusu yapılmadan derhal beraat kararı verilmesi koşullarının bulunup bulunmadığı,

2- Sanığın kusurlu olup olmadığı noktalarında toplanmaktadır.

İncelenen dosya içeriğine göre;

Bozmadan sonra yapılan yargılamada, iddianame de okunmak suretiyle sanığın sorgusunun yapılarak bozma kararı gereğinin yerine getirildiği, bu suretle birinci bozma nedenine uyulduğu anlaşılmaktadır.

İkinci uyuşmazlık nedenine gelince;

Olay tarihinde Amasya-Tokat karayolunun 48. kilometresinde meydana gelen trafik kazasında sanığın yönetimindeki TIR ile mağdur Metin A. yönetimindeki otomobilin çarpışması sonucunda, otomobilde bulunan sürücü ve yolculardan Uğur Y.’ın yaralandıkları, mağdur Metin A. hakkında, tehlikeli araç kullanmak suçundan ön ödemede bulunması nedeniyle takipsizlik kararı verildiği anlaşılmaktadır.

Mağdurlar şikayetçi olmadıklarını beyan etmişlerdir.

Sanık Ferdi K. kolluk tarafından alınan ifadesinde; yönetimindeki TIR ile olay yerindeki viraja geldiğinde karşı yönden gelen otomobilin, havanın yağışlı, yolun kaygan olması ve viraja hızlı girmesi nedeniyle kendi şeridine geçtiğini, bütün çabalarına rağmen karşı yönden gelen araç ile kafa kafaya geldiklerini beyan etmiş, C. Savcılığında da benzer şekilde anlatımda bulunarak, olay sırasında fren yaptığını, kendi şeridine geçen otomobilin sol ön kapısının, kendi yönetimindeki TIR.ın sol ön tekerleğine çarptığını, olayda kusurunun olmadığını belirtmiştir.

Bozmadan önce yapılan yargılamada CYUY.nın 223/son maddesi uyarınca savunmasının alınmasından vazgeçilerek yokluğunda beraatına ilişkin hüküm kurulmuş, bozmadan sonra yapılan yargılamada yapılan sorgusunda ise, bozma ilamında belirtildiği gibi olay yerinde banket bulunmadığını, dolayısıyla bankete kaçmasının söz konusu olmadığını, karşı yönden gelen taksiyi görünce yolun en sağına kaçtığını, bütün imkanlarını kullandığını, yolun sağında şarampol olduğunu, şarampole kadar yanaştığını, karşı yönden gelen taksi kontrolünü kaybetmiş olduğundan mutlaka herhangi bir araca vuracağını, arkada bulunan iki aracın da korunmak için iyice kendi aracına yanaştıklarını, nitekim trafik kazası tespit tutanağında da kendisinin kusursuz olduğunun yazıldığını, yüklenen suçlamayı kabul etmediğini söylemiştir.

Trafik kazası tespit tutanağında; kazanın gündüz vakti saat 12.15 sıralarında meydana geldiği, havanın bulutlu ve zeminin ıslak, 2 metre genişliğinde banket, meskun mahal dışı, kaza yerine 50 metre mesafede sağa viraj ve sollama yasağı levhalarının olduğu, Taşova yönünden Amasya yönüne seyretmekte olan otomobil sürücüsü Metin A.’ın, aşırı hızlı olması nedeniyle önünde bulunan virajı alamayıp aracının sağ ön tarafından, zeminin de ıslak olmasından dolayı aracı kaydırarak direksiyon hakimiyetini kaybettiği, Amasya yönünden Taşova yönüne gitmekte olan sanık Ferdi K. yönetimindeki TIR.ın sol ön çamurluğuna çarptığı, çarpma noktasının orta şerit çizgisi üzerinde olduğu, kaza yapan araçlardan TIR.ın çarpma noktasına 40 metre mesafede, otomobilin ise 50 metre mesafede kendi şeritlerinde gidiş yönlerine göre yolun sağında durdukları, kazanın oluşunda otomobil sürücüsü Metin A.’ın, yol ve hava durumunu gözönüne almadan aşırı hızlı araç kullanması nedeniyle asli kusurlu olduğu, sanık TIR sürücüsü Ferdi K.’ın ise kusursuz olduğu kanaatine varıldığı belirtilmiştir.

Yerel Mahkemece olay mahallinde 24.01.2000 tarihinde yapılan keşifte dinlenen bilirkişi Trafik Polisi Yüksel Gümüş, 08.02.2000 günlü raporunda; trafik kazası tespit tutanağındakine benzer saptamalara yer vererek, kaza yerinde yol genişliğinin 7 metre ve yolun her iki yanında da 2 metre banket olduğunu, kazanın meydana gelişinde otomobil sürücüsü Metin A.’ın, Karayolları Trafik Yasasının 52. maddesinin ( a ) ve ( b ) bentlerine göre dönemeçlere girerken, kullandığı aracın teknik özellikleri, görüş, yol ve hava durumunun gerektirdiği koşullara uygun olarak hızını uydurmak zorunda olduğu halde bu kurallara uymayıp viraja tedbirsizce girerek kazaya neden olduğundan 6/8 oranında, sanık Ferdi K.’ın ise aynı Yasanın 84. maddesinde belirlenen tali kusurlardan ( kod 5 ) seyri sırasında ön ilerisini iyi gözleyip şeridine giren aracı gördüğünde ve gidişine göre sağ tarafında 2 metre genişliğinde banket olmasına rağmen yolun en sağına çekilip emniyetli bir mesafeden tedbirini almadığı için dalgın araç kullandığından dolayı 2/8 oranında kusurlu oldukları kanaatine vardığını belirtmiştir.

Bütün bu bilgi, belge ve kanıtlar bir arada ele alınıp değerlendirildiğinde;

Trafik kazası tespit tutanağında, araçların çarpışma noktasının iki yönlü olan yolun orta şerit çizgisi üzerinde gösterildiği, bu çarpışma noktasına göre sanığın yönetimindeki aracın 40 metre mesafede, mağdurun yönetimindeki aracın ise 50 metre mesafede kendi şeritlerinde ve gidiş yönlerine göre yolun sağ tarafında durdukları anlaşılmaktadır. Her ne kadar sanık savunmasında olay yerinde banket bulunmadığını ileri sürmüşse de gerek trafik kazası tespit tutanağında gerekse, keşifte dinlenen bilirkişinin raporunda, olay yerinde yolun her iki yanında da ikişer metre banket bulunduğu belirtilmiş olup, artık bu savunmaya itibar etmek olanağı yoktur.

2918 sayılı Karayolları Trafik Yasasının “Karayollarında Trafiğin Akışı” başlıklı 46. maddesinde, “Karayollarında trafik sağdan akar.

Aksine bir işaret bulunmadıkça sürücüler:

a ) Araçlarını, gidiş yönüne göre yolun sağından, çok şeritli yollarda ise yol ve trafik durumuna göre hızının gerektirdiği şeritten sürmek,… zorundadırlar” hükmü ile;

56. maddesinin ( b ) bendinde, “Gelen trafikle karşılaşma:

Sürücüler; iki yönlü trafiğin kullanıldığı taşıt yollarında karşı yönden gelen araçların geçişini zorlaştıran bir durum varsa geçişi kolaylaştırmak için aracını sağ kenara yanaştırmaya gerektiğinde sağa yanaşıp durmaya,… zorunludurlar.” hükmü yer almaktadır.

Sanık, diğer aracın kendi şeridine geçtiğini gördüğünde yukarıda açıklanan bu kurallar doğrultusunda hareket etmemiş, 7 metre yol genişliği ve her iki yanında ikişer metre banket bulunması nedeniyle tedbir almaya elverişli bulunan kaza yerinde, herhangi bir tedbire başvurmamış ve yolun sağından gitmeyip orta şerit çizgisine yakın seyretmiştir. Trafik kazası tespit tutanağında belirtilen maddi bulgulara ve açıklanan bu oluşa göre, sanığın olayda tedbirsiz ve dikkatsiz davrandığı ve müterafık kusurunun bulunduğu açıktır. Yerel Mahkemece, keşifte dinlenen trafik polisi bilirkişinin, 2918 sayılı Yasanın 84 ve Karayolları Trafik Yönetmeliğinin 157. maddelerinde yer alan, trafik kazalarında kusurun tayinine ilişkin esaslara ve olayın oluşuna uygun olan kusur raporuna itibar edilmesi gerekirken, dosya kapsamına ve kanıtlara uymayan, hatalı değerlendirme ile sanığın kusursuz olduğunun kabul edilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu itibarla isabetsiz olan direnme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle Yerel Mahkeme direnme hükmünün BOZULMASINA, dosyanın yerine gönderilmek üzere Yargıtay C. Başsavcılığına tevdiine, 04.03.2003 tarihinde tebliğnamedeki isteme uygun olarak oybirliğiyle karar verildi.

İŞÇİNİN İSTİFA ETTİKTEN KISA SÜRE SONRA AYNI İŞYERİNDE ÇALIŞMASI HAYATIN OLAĞAN AKIŞINA AYKIRIDIR

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi

Esas No:2016/10679 Karar No:2018/11231

MAHKEMESİ :İŞ MAHKEMESİ

Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen kararın, temyizen incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmekle, temyiz talebinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

YARGITAY KARARI 

A) Davacı İsteminin Özeti:
Davacı vekili; müvekkilinin 2006-2008 yılları arasında davalı şirketin yurtdışı şantiyelerinde çalıştığını, taraflar arasındaki iş sözleşmesinin sona erdiği tarihte net 3,50 USD/saat ücreti ile çalıştığını, davacının ısınma, barınma, temizlik, aydınlatma ve günde 3 öğün yemek ihtiyacının davalı işveren tarafından karşılandığını, iş sözleşmesinin davalı tarafından sonlandırıldığını, kıdem ve ihbar tazminatının ödenmediğini ileri sürerek, kıdem tazminatı ve ihbar tazminatının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
B) Davalı Cevabının Özeti:
Davalı vekili; davacı taleplerinin zamanaşımına uğradığını, davacının şirkete ait işyerlerinde belirli projeler için belirli zamanlarda, dönemsel ve belirli süreli iş sözleşmesi ile çalıştığını, davacının çalışmasının sürekli ve kesintisiz olmadığını, davacının istifa suretiyle işten ayrıldığını, kıdem ve ihbar tazminatı için öngörülen yasal koşulların oluşmadığını, feshin tek taraflı ve haksız olduğundan söz edilemeyeceğini, davacının saat ücreti ile çalıştığını, davacının ücret bordrolarında tahakkuk eden ücretlerin cari hesap kartına yansıtıldığını ve davacının bankaya yapılan ödemelerin birbiri ile uyumlu olduğunu, davacı tarafından ihtiraz-i kayıt ileri sürülmeksizin kabul edildiğini, davacının yurtdışında çalıştığı dönem boyunca çalıştığı ülke mevzuatına tabi olduğunu ve davacının tüm haklarının çalıştığı ülke yasaları uyarınca ödendiğini savunarak, davanın reddini talep etmiştir.
C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti:
Mahkemece davanın reddine hükmedilmiştir.
D) Temyiz:
Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.
E) Gerekçe:
Davacı hizmet akdinin davalı işveren tarafından sona erdirildiğini iddia ederek kıdem ve ihbar tazminatı talep etmiş, davalı ise davacının istifa dilekçesi vererek işyerinden ayrıldığını savunmuştur.
Mahkemece biri 02.10.2007 ve diğeri 31.01.2008 tarihli olmak üzere 2 adet istifa dilekçesinin bulunduğu, istifa dilekçelerinin ilkinin davacının el yazısı ile, ikincisinin ise hazır bir formda boş bırakılan yerlerin doldurulması şeklinde doldurulduğu, her ikisinin davacı tarafından ihtiraz-i bir kayıt bulunmaksızın imzalandığı, davacı tarafından imzalara karşı herhangi bir itirazın ileri sürülmediği gerekçesiyle istifa dilekçelerine değer verilerek dava reddedilmiştir.

Somut uyuşmazlıkta, davacının iki dönem halinde 09.06.2006-07.10.2007 ile 25.10.2007-05.02.2008 tarihleri arasında davalıya ait işyerinde çalıştığı, her iki dönem sonuna ilişkin 2 adet istifa dilekçesi bulunduğu, 02.10.2007 tarihli ilk istifa dilekçesinin davacı adına el yazılı ve imzalı olduğu, davacının sebep bildirmeden çıkışının yapılmasını talep ettiği görülmüştür. 
Davacının ilk çalışma dönemine yönelik bu istifa dilekçesini sunduktan sonra 07.10.2007 tarihinde çıkışı verilmiş, ancak davacı bu çıkıştan 18 gün sonra 25.10.2007 tarihinde yine aynı işyerinde çalışmaya başlamıştır. İşçinin istifa dilekçesi verdikten kısa bir süre sonra tekrar aynı işyerinde çalışmaya başlaması hayatın olağan akışına aykırıdır. Buna göre bu istifa dilekçesi geçersizdir.
Diğer yandan davacıya ait ikinci istifa dilekçesi matbu olup, boşluk doldurulması şeklinde düzenlemiştir. Bu nedenle bu ikinci istifa dilekçesine itibar edilmesi de hatalıdır.

Bu açıklama ve tespitler karşısında Mahkemece davacının işyerinden istifa etmek suretiyle ayrılmadığının ve iş akdinin işveren tarafından feshedildiğinin kabulü ile ihbar ve kıdem tazminatı taleplerinin kabulü gerekirken, yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir. 
F) Sonuç:
Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepden dolayı BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgilisine iadesine, 21/05/2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.

BELİRSİZ ALACAK DAVASI HAKKINDA BİLİNMESİ GEREKENLER

Bazı durumlarda davacı davasını açacağı sırada dava değerini tam olarak belirleyemeyebilir. Bu gibi hallerde davacının, davasını açarken izleyeceği yol 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunumuzda gösterilmiştir.

            Öncelikle Kanunumuzun 107. “Belirsiz Alacak Ve Tespit Davası” başlıklı maddesine bakacak olursak:

“Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.

Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir.”

            Madde metninden görüleceği üzere; eğer davacı, alacağının miktarını belirleyemiyor, belirmesi kendisinden beklenemiyor veyahut alacak miktarının belirlenmesi imkânsız ise dava dilekçesinde asgari bir miktar gösterilerek dava açabilir. Burada önemli husus; alacak baştan belirlenebilir ise belirsiz alacak davası açılmasında hukuki yarar olmadığıdır. Nitekim bu durumda davanın usulden reddi gerekecektir.

“…eldeki davaya konu somut olayın özellikleri dikkate alınarak belirsiz alacak davası yönünden yapılan değerlendirmede; Asıl davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığı şüphesizdir. Uyuşmazlık konusu, kıdem tazminatı, ihbar tazminatı ve yıllık izin ücreti alacağı bakımından; talep içeriğinden de açıkça anlaşıldığı üzere, davacı çalışma süresini, en son ödenen ücreti ve kullanmadığı yıllık izin süresini belirleyebilecek durumdadır. Bu halde, kıdem tazminatı, ihbar tazminatı ve yıllık izin ücreti alacağı belirsiz alacak değildir. Dava konusu edilen alacakların belirlenebilir olmaları ve belirsiz alacak davasına konu edilemeyecekleri anlaşılmakla, asıl davanın bu alacaklar yönünden hukuki yarar yokluğundan usulden reddi gerekirken yazılı şekilde esasa girilerek karar verilmesi hatalıdır…” (Yargıtay 22. Hukuk Dairesi E. 2016/6543 E., 2016/12675 K.)

Peki, davanın açılması esnasında belir olmayan bu alacak miktarı, yargılama esnasında elde edilen bilgi ve belgelerle belirlenebilir hale geldiğinde ne olacaktır? Bu halde davacı herhangi bir yasağa tabi olmaksızın dava dilekçesinde belirtmiş olduğu talebini artırabilecek ve yargılamaya bu miktar üzerinden devam olunacaktır. Yani belirsiz alacak davasının söz konusu olduğu hallerde hâkim davacının talebi ile bağlı olmamaktadır.

Burada dikkat edilmesi gereken husus; artırım ifadesinin ıslah müessesinden farklı olduğudur. Nitekim işbu maddede geçen artırım ifadesinden kasıt; başta belirsiz olan dava değerinin artık belirlenebilir olduğundan bahisle bu miktar üzerinden yargılamaya devam olunmasının sağlanması iken, ıslah müessesinin amacı; ıslahı yapan tarafın teşmil edeceği noktadan itibaren, bütün usul işlemlerinin yapılmamış sayılması ve söz konusu işlemlerin tekrarlanmasıdır.

“…Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına, HMK’nın 107. maddesine göre belirsiz alacak davasında dava değerinin ıslaha gerek olmaksızın artırılabilecek olmasına ve arttırılan kısım yönünden zamanaşımı def’inin ileri sürülemeyecek olmasına göre, davalı vekilinin tüm temyiz itirazları yerinde değildir…” (Yargıtay 11. Hukuk Dairesi E. 2017/2457 E., 2017/4734 K.)

            Zamanaşımı hususu açısından ise durum şöyledir: Zamanaşımı, belirsiz alacak davasının açılması ile birlikte davaya konu alacağın belirlenemeyen kısmı da dâhil olmak üzere tüm alacak açısından kesilmiş olacaktır. Hal böyle olunca alacağın belirlenemeyen kısmının zamanaşımına uğraması gibi bir durum da söz konusu olmayacaktır.

            Belirsiz alacak davasının yanında kısmi dava kavramına da kısaca değinmek gerekirse; kısmi dava aynı kanunun 109. maddesinde düzenlenmiştir:

“Talep konusunun niteliği itibarıyla bölünebilir olduğu durumlarda, sadece bir kısmı da dava yoluyla ileri sürülebilir.

Dava açılırken, talep konusunun kalan kısmından açıkça feragat edilmiş olması hâli dışında, kısmi dava açılması, talep konusunun geri kalan kısmından feragat edildiği anlamına gelmez.”

            Kısmi dava ve belirsiz alacak davası arasındaki en önemli fark; kısmi alacak davasının açıldığı esnada dava değeri belirli iken belirsiz alacak davasının açıldığı esnada dava değeri belirli veya belirlenebilir değildir. Belirsiz alacak davasında dava değeri belirlenebilir olduktan sonra davacı talebini herhangi bir yasağa bağlı kalmaksızın artırabilirken kısmi davada, davacı saklı tutmuş olduğu kısmı alacağa eklemek ister ise ıslah yoluna başvurması gerekecektir.

            Bir diğer fark ise zamanaşımı hususundadır. Kısmi davanın açıldığı esnada fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmuş olması saklı tutulan kısım için zamanaşımı kesmemektedir. Zamanaşımı yalnızca dava dilekçesinde belirtilen kısım açısından kesilmektedir. Ancak yukarıda da belirttiğimiz üzere belirsiz alacak davasında durum daha farklıdır.

“…Uygulamada, fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması, dava açma tekniği bakımından, tümü ihlal ya da inkâr olunan hakkın ancak bir bölümünün dava edilmesi, diğer bölümüne ait dava ve talep hakkının bazı sebeplerle geleceğe bırakılması anlamına gelir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca benimsenmiş ilkeye göre, kısmi davada fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmuş olması, saklı tutulan kesim için zaman aşımını kesmez, zaman aşımı, alacağın yalnız kısmi dava konusu yapılan miktar için kesilir…” (Yargıtay 22. Hukuk Dairesi 2016/31213 E. , 2017/2289 K.)

Bunlara ek olarak söylemek isteriz ki; davacı, davasını belirsiz alacak davası olarak açmak istiyor ise, dava dilekçesinde netice-i talep kısmında açıkça “belirsiz alacak davası” ibaresini belirtmesi gerekmektedir. Nitekim Yargıtay kararlarında da özellikle bu hususa vurgu yapılmaktadır.

“…Dava dilekçesi nazara alındığında; Mahkeme gerekçesinin aksine davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığına dair bir ibare yer almadığı gibi HMK.’nun 107 nci maddeye de açık bir atıf yapılmadığı, fazlaya dair haklar saklı tutularak talepte bulunulduğu bu haliyle davacı vekilince HMK.’nun 109 uncu maddesine göre kısmi dava açıldığı TESPİT EDİLMİŞTİR…” (Yargıtay 7. Hukuk Dairesi 2014/14115 E. , 2014/17571 K.)

Sonuç olarak; kısmi dava ile belirsiz alacak davasının birbirine benzeyen çok yönü bulunmakla birlikte önemli farklı da barındırmaktadır. Zamanaşımı, faiz başlangıç tarihi gibi hususlar yönünden belirsiz alacak davası, kısmi davaya göre avantajlıdır. Bununla birlikte her dava açısından uygun olmaması sebebiyle, uygun olmayan bir davanın belirsiz alacak davası olarak açılması halinde davanın usulden reddi de gündeme gelebilmektedir. Dava konusunun iyi irdelenmesi ve ona göre dava türünün belirlenmesi, hak kaybı yaşanmasının önüne geçebilecektir.

                                                                 Av. Mehmet ÇELİK & Av. Selçuk ENER

İCRA MEMURUNUN İLAMA AYKIRI İŞLEMİ SÜRESİZ ŞİKAYETE TABİDİR

Yargıtay 8. Hukuk Dairesi 2017/16437 E. , 2017/16981 K.

“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ :İcra Hukuk Mahkemesi
DAVA TÜRÜ : Şikayet

Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş olup hükmün davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü.

KARAR

Borçlu vekili, müvekkili aleyhine … 2. İcra Müdürlüğü’nün 2011/1692 Esas sayılı dosyası ile ilamlı icra takibi başlatıldığını, 20/02/2015 tarihli hesap tablosu ile bakiye borç miktarının hesaplandığını, 31/03/2015 tarihinde İcra Müdürlüğüne yazılı beyanda bulunularak 20/02/2015 tarihli hesap özetinde belirtilen işlemiş faiz kısmının açıklanması, faiz hesabında hangi oranlara göre hesaplama yapıldığının müvekkili Kurum tarafından ödenmiş olan yasal kesintiler tutarının da dosya hesabından mahsubunun talep edildiğini, İcra Müdürlüğünce taleplerinin reddolunduğunu belirterek ret kararının kaldırılmasını, bakiye faiz borcunun ne kadar olduğunun tespitini, yasal kesintilerin borçtan mahsubunu talep etmiştir.
Mahkemece, şikayetin süreden reddine karar verilmiş, hüküm borçlu vekilince temyiz edilmiştir.
Borçlunun, şikayet nedenleri ilama aykırılık niteliğinde olup, bu tür şikayetler kamu düzenine ilişkin olması nedeniyle süresiz olarak İcra Mahkemesi önüne getirilebilir (HGK’nun 21.06.2000 tarih, 2000/12-1002 sayılı Kararı).
O halde; Mahkemece, şikayet yönünden işin esası incelenerek oluşacak sonuca göre bir hüküm kurulması yerine, yazılı şekilde itirazın süresinde yapılmadığı gerekçesiyle tümden reddi yönünde karar verilmesi isabetsizdir.
SONUÇ: Borçlu vekilinin temyiz itirazının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda açıklanan nedenle İİK’nun 366. ve 6100 sayılı HMK’nun Geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK’nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, taraflarca İİK’nun 366/3. maddesi gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 10 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, istek halinde peşin harcın temyiz edene iadesine, 18.12.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

İŞÇİNİN SIK SIK RAPOR ALMASI İŞ AKIŞININ BOZULMASINA NEDEN OLDUĞU İÇİN İŞ SÖZLEŞMESİNİN GEÇERLİ NEDENLE FESİH SEBEBİDIR

T.C.
YARGITAY
9. HUKUK DAİRESİ
E. 2018/4511
K. 2018/23546
T. 18.12.2018

DAVA : Yerel mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

İlk Derece Mahkemesi’nin kabul kararına karşı davalı avukatı istinaf başvurusunda bulunmuştur.

…Bölge Adliye Mahkemesi 28. Hukuk Dairesi davalı avukatının istinaf başvurusunu esastan reddetmiştir.

…Bölge Adliye Mahkemesi 28. Hukuk Dairesi’nin kararı süresi içinde davalı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, davacının davalı şirkette 01/04/2016 tarihinden 26/10/2016 tarihine kadar kabin memuru ve hostes olarak çalıştığını, davalı tarafından geçerli neden olmadan iş akdinin feshedildiğini ileri sürerek, feshin geçersizliğinin tespitini, davacının işe iadesine, işe başlatmama tazminatının 8 aylık ücreti tutarında belirlenmesine, boşta geçen süreye ilişkin 4 aylık ücret alacağının ve diğer haklarının ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı vekili, davacının davalı ortaklıkta 01/04/2016 tarihinde çalışmaya başladığını, davacının kabin memuru olarak çalışırken hastalık mazereti ile devamsızlık etmeye başladığını, 2016 yılında farklı tarihlerde toplam 15 gün hastalık mazereti ile işe gelmediğini ve 2 gün mazeretsiz devamsızlık yaptığını, bunun işyerinde olumsuzluklara, iş arkadaşlarının çalışma programlarında değişiklik yapılmasına sebebiyet verdiğini, yetersiz performans sergilemesi suretiyle iş ilişkisini çekilmez hale getirdiğini ve davacının savunmasının istendiğini, davacının savunmasının yeterli görülmemesi nedeniyle iş akdinin 10/10/2016 tarihli icra komitesi kararı ile kıdem ve ihbar tazminatı ödenerek feshedildiğini savunarak davanın reddini talep etmiştir.

İlk derece mahkemesince, davacının iş akdinin işçinin eyleminin öğrenildiği tarihten itibaren 6 günlük hak düşürücü süre ile geçerli fesih için makul sayılabilecek süre geçtikten sonra yapıldığı, işveren tarafından yapılan feshin haklı ve geçerli nedene dayanmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

İlk derece mahkemesinin kararına karşı, davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.

Davalı vekili istinaf başvurusunda; davacının iş akdi, kısa çalışma döneminde sık sık hastalık raporu alması ve hizmetinden istifade edilememesi sonucunda kıdem ve ihbar tazminatları ödenerek geçerli nedenle feshedildiğini, yerel mahkeme kararının kaldırılarak davanın reddine karar verilmesini talep ettiklerini belirtmiştir.

Bölge Adliye Mahkemesince, somut uyuşmazlıkta fesih hakkının makul süre içinde kullanılmadığından ilk derece mahkemesi kararının usul ve esas yönünden hukuka uygun olduğu gerekçesiyle, istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir

Bölge Adliye Mahkemesi’nin kararına karşı davalı vekili tarafından süresinde temyiz başvurusunda bulunulmuştur.

4857 Sayılı İş Kanunu’nun 18. maddesinde iş sözleşmesinin işveren tarafından işçinin yeterliliğinden veya davranışlarından kaynaklanan geçerli bir sebebe dayanılarak feshedilebileceği düzenlenmiştir. Söz konusu geçerli sebepler İş Kanunu’nun 25. maddesinde belirtilen derhal fesih için öngörülen nedenler yanında, bu nitelikte olmamakla birlikte, işçinin ve işyerinin normal yürüyüşünü olumsuz etkileyen hallerdir.

İşçinin yeterliliğinden veya davranışlarından kaynaklanan sebepler ancak işyerinde olumsuzluklara yol açması halinde fesih için geçerli sebep olabilirler. İş ilişkisinin sürdürülmesinin işveren açısından önemli ve makul ölçüler içinde beklenemeyeceği durumlarda, feshin geçerli sebeplere dayandığı kabul edilmelidir.

İş Kanunu’nun gerekçesinde hangi hallerin işçinin yetersizliği nedeniyle geçerli fesih hakkı bahşedeceği örnek kabilinden sayılmış olup, bunlardan biri de sık sık hastalanarak rapor almadır.

Sık sık rapor alma halinde, işveren aralıklı da olsa işçinin iş görme ediminden faydalanamayacaktır. Sık sık hastalanan ve rapor alan işçinin, bu nedenle devamsızlığının işyerinde olumsuzluklara yol açacağı açık bir olgudur. İş Kanunu’nun gerekçesinde sık sık hastalanmanın yeterlilikten kaynaklanan neden olarak örnek kabilinden sayılması, işyerinde olumsuzluklara yol açtığının kabul edilmesindendir.

Somut uyuşmazlıkta, davacının iş sözleşmesi “.göreve başladığınız 01.04.2016 tarihinden itibaren sık sık rapor aldığınız, söz konusu alışkanlıklarınız nedeniyle uçuş operasyonlarının aksamasına, işyerinde olumsuzluklara… sebep olduğunuzdan ve iş ilişkisini çekilmez hale getirdiğinizden…iş sözleşmeniz …4857 Sayılı İş Kanunu’nun 17. 18. ve 19. maddelerine uygun olarak …” feshedilmiştir.

Dosya içeriğine göre, davalı işverenlikte kabin memuru ve hostes olarak çalışan davacı işçinin çalışma süresi boyunca sık sık rapor aldığı görülmüştür.

Davacının haklı neden niteliğinde olmayan ancak sık sık rapor alma şeklindeki davranışının iş akışını bozacağı açık olup, işverenin buna katlanması beklenemez. Davacının iş sözleşmesinin feshinin haklı nedene dayanmadığı, ancak sık sık rahatsızlanarak rapor alan davacının davranışının fesih için geçerli sebep oluşturduğu anlaşılmakta olup davanın reddi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi bozma nedenidir.

4857 Sayılı İş Yasası’nın 20/3 ve 6100 Sayılı HMK.’un 373. maddeleri uyarınca Dairemizce aşağıdaki şekilde karar verilmiştir.

SONUÇ : 1. Bölge Adliye Mahkemesi ve İlk Derece Mahkemesi kararlarının BOZULARAK ORTADAN KALDIRILMASINA,

2. Davanın REDDİNE,

3. Karar tarihi itibariyle alınması gerekli olan 35,90 TL. karar ve ilam harcından peşin alınan 29,20 TL.nin mahsubu ile kalan 6,70 TL. harcın davacıdan tahsili ile hazineye irad kaydına,

4. Davacının yaptığı yargılama giderinin üzerinde bırakılmasına, davalının yaptığı 150,00 TL. yargılama giderinin davacıdan tahsili ile davalıya ödenmesine,

5. Karar tarihinde yürürlükte bulunan tarifeye göre belirlenen 2.180,00 TL. ücreti vekâletin davacıdan alınarak davalıya verilmesine,

6. Taraflarca yatırılan gider avansının varsa kullanılmayan kısmının karar kesinleştiğinde ve isteği halinde ilgilisine iadesine,

7. Yatırdığı temyiz harcının isteği halinde davalıya iadesine,

8. Dava dosyasının İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin ilgili Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,

Kesin olarak, 18.12.2018 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.