YASA YÜRÜRLÜĞE GİRDİ! İŞÇİ ÇIKARMA YASAĞI, ÜCRETSİZ İZİN VE NAKİT DESTEĞİ

Coronavirüs salgınının ekonomik tahribatları en çok iş hukuku alanında görüldü malum. Öyle bir dönem ki yaşadığımız, işçi karşısında güçlü denen işveren de en az işçi kadar çaresiz halde. İşverenin de bu ekonomik depreme direnebilmesi için peş peşe ekonomik tedbir paketleri uygulamaya kondu. İşçinin olduğu kadar işverenin de ayakta kalabilmesi gerekiyor.

Coronavirüs nedeniyle alınan ekonomik tedbirlere bir yenisi de dün eklendi. 17.04.2020 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 7244 sayılı “YENİ KORONAVİRÜS (COVID-19) SALGINININ EKONOMİK VE SOSYAL HAYATA ETKİLERİNİN AZALTILMASI HAKKINDA KANUN İLE BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN” uyarınca, işçi çıkarmak 3 ay boyunca yasaklandı.

Sözleşme serbestisi ilkesine ters düşen ve işverenin iş akdini sona erdirme hakkını geçici süreliğine elinden alan bu düzenlemenin detayları neydi peki?

Öncelikle kısa çalıma ödeneği hayata geçirildi bilindiği üzere. Neydi kısa çalışma ödeneği peki? İşsizlik sigortasına tabi işçilerin, iş akdinin sona ermesine gerek olmadan, 3 ay süreliğine işsizlik maaşı alabilmesiydi en basit haliyle. Hatta ödenmesi için iş akdinin devam etmesi şarttı. Çünkü istihdamın devamlılığıydı amaç. Hatta işsizlik maaşına hak kazanmak için aranan şartlardan geriye dönük 3 yıl içinde en az 600 gün prim ödenmesi koşulu da esnetilerek 450 ye düşürülmüştü. Tabi şartlardaki esneme bile yetmedi işçilerin tamamının mağduriyetini gidermeye. Bu noktada, en azından geçici olan bu dönem için, geriye dönük 3 yıl içinde en az 450 gün prim ödeme şartı aranmasaydı ya da son 60 gündür sigortalı olma şartı. Kanaatimce salgının ülkemizde görülmeye başladığı 10 Mart tarihi milat alınabilirdi. Bu tarih itibariyle sigortalı olarak bir iş akdine tabi çalışanların kısa çalışma ödeneğinden yararlandırılması, başkaca düzenlemelere de gerek bırakmayacaktı.

Kısa çalışma ödeneğinin kapsamadığı işçiler ve bu süreçte işten çıkarılanlar için de bir ekonomik desteğe ihtiyaç vardı ki o da dün yürürlüğe giren 7244 sayılı yasada yerini buldu.

Kanunun 7. Maddesi ile 4447 sayılı İşsizlik Sigortası Kanunu’na eklenen geçici madde ile,

  • 15.03.2020 tarihinden sonra işten çıkarılanlara ve
  • Kısa çalışma ödeneğinden yararlanamayanlara

Günlük 39,24 TL ve aylık 1.177,20 TL ücret desteği sağlanacak. Böylelikle, salgın nedeniyle faaliyeti kısmen veya tamamen duran iş yerlerinde çalışan işçilerin artık tamamını kapsayan ekonomik destek sağlanmış oldu.

ÜCRETSİZ İZİN İÇİN İŞÇİNİN RIZASI ARANMAYACAK

Ücretsiz izne çıkarma, iş şartlarında ağırlaşma olarak kabul edildiğinden, işçinin yazılı onayı olmadıkça uygulanamaz. Genel kural budur. Ancak 7244 sayılı yasanın 9. Maddesi ile 4857 sayılı İş Kanunu’na eklenen geçici madde ile; işverenin işçinin rızasına gerek duymadan işçiyi 3 aya kadar ücretsiz izne çıkarabileceği hükmü getirildi. Hatta işçinin ücretsiz izne çıkmayı kabul etmemesinin, işçi açısından haklı fesih sebebi olamayacağı da yasada yer aldı.

“…Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç aylık süreyi geçmemek üzere işveren işçiyi tamamen veya kısmen ücretsiz izne ayırabilir. Bu madde kapsamında ücretsiz izne ayrılmak, işçiye haklı nedene dayanarak sözleşmeyi fesih hakkı vermez.”

İŞÇİ ÇIKARMAK 3 AY SÜREYLE YASAKLANDI

İstihdamın devamlılığını sağlamak adına işçiye ekonomik destek vererek hedeflenen amaç, işçi çıkarmanın önüne geçmekti. Nitekim bu husus da 7244 sayılı yasayla yasal düzenlemeye kavuştu. Kısa çalışma ödeneği ve ücretsiz izne ayrılanlar için verilen nakdi destek ile en azından 3 ay süreyle işçinin işverene bir külfeti olmayacağından bu 3 ay içinde işçi çıkarmanın da haklı bir nedeni kalmayacaktı. Buna rağmen işverenlerin haksız da olsa fesih yoluna gidememeleri adına 7244 sayılı yasanın 9. Maddesiyle 17.04.2020 tarihinden itibaren 3 ay süreyle işçi çıkarmak yasaklandı.

Peki hiçbir türlü işçi çıkaramayacak mı işveren?

Yasa koyucu burada bir istisna getirdi. İşçinin ahlak ve iyi niyet kurallarıyla bağdaşmayan halleri ve benzeri sebeplerle fesih yolunu açık bıraktı. Doğru da yaptı. Fesih yasağını fırsat bilip işverene küfreden ya da başka bir işçiyi taciz eden bir işçi için işverene fesih hakkı tanımamak doğru olmazdı hak verirsiniz.

Her sektör için geçerli mi bu yasak peki?

Bu Kanunun kapsamında olup olmadığına bakılmaksızın her türlü iş veya hizmet sözleşmesi, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç ay süreyle 25 inci maddenin birinci fıkrasının (II) numaralı bendinde ve diğer kanunların ilgili hükümlerinde yer alan ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller ve benzeri sebepler dışında işveren tarafından feshedilemez.”

Düzenleme, üzerine ayrıca konuşmaya gerek bırakmayacak kadar açık farkındaysanız. Yani yasa koyucu diyor ki; ekonomik olarak gereken destek verildi. İşçinin işveren üzerindeki ekonomik yükü 3 aylığına üzerinden alındı. O halde ister İş Kanunu’na, ister Borçlar Kanunu’na, ister Deniz İş Kanunu’na ya da Basın İş Kanunu’na tabi olsun, HERKES AMA HERKES için geçerlidir diyor bu yasak.

Yeri gelmişken, yazılarımda mümkün olduğunca hukuki terimlerden kaçınarak hukukçu olmayanların da anlayabileceği bir dil kullanmaya özen gösteriyorum. Hukuki terimlerin yerine seçtiğim yeni Türkçe kelimelerin aynı anlamı tam karşılayamaması zaman zaman mümkün olabilir. Burada da affınıza sığınıyorum. Kafanıza takılan soruları sormaktan çekinmeyin lütfen.

                                                                                        Av. Arb. Selçuk ENER

YURT DIŞINDA ÇALIŞAN İŞÇİLER HANGİ ÜLKE KANUNLARINA TABİDİR?

Özellikle inşaat sektöründe faaliyet gösteren Türk müteahitler, Türkiye’den götürdükleri işçiyi, götürdükleri ülkede kurdukları bir işyerinin çalışanı olarak göstermekte ve bu sayede kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, ulusal bayram ve genel tatil günü ücretleri, fazla mesai ücretleri gibi yükümlülüklerden kurtulmaya çalışmaktadır. Artık yaygınlaşan bu uygulama Yargıtay’ın da gözünden kaçmamış ve bu konuda işverenin Türkiye’deki şirketi de işçinin alacaklarından sorumludur demeye başlamıştır. Bu hususu net ortaya koyan ve bu konudaki görüşünü içeren Yargıtay 22. Hukuk Dairesi’nin 2016/9339 E. 2019/16564 K. ve 18.09.2019 tarihli kararı dikkat çekicidir:

“Yurt dışında hizmet alanında faaliyet yürütmek için bulunduğu ülke mevzuatına göre işyeri açan veişveren olan Türk vatandaşlarının, bu işyerinde çalışmak üzere Türkiye’den çalışmak üzere Türk vatandaşıgerçek kişileri işçi sıfatı ile götürdükleri ve bunun genelde Türkiye İş Kurumu vasıtası ile yapıldığıbilinmektedir. Ancak çoğu zaman Türk vatandaşı işçiler Türkiye bağlantılı şirketler vasıtası ile kurum kayıtlarıyerine getirilmeden turist vizesi ile çalıştırmak üzere götürülmekte ve yurt dışındaki ülke mevzuatı ile kurulanşirket işçisi olarak çalıştırılmaktadır. İş hukukunun emredicilik yönü ve işçinin korunması ilkesi uyarıncayabancılık unsuru taşıyan bu tür uyuşmazlıklarda açıklandığı gibi Türk vatandaşı olan işçinin kamu düzeni dedikkate alınarak yurt dışına gönderilmesinde gönderen kişi yada şirketin yurt dışındaki yabancı şirket ileorganik bağı delillendirildiğinde Türk İş Hukuku uygulanmakta ve organik bağ içinde olan Türkiye’de kişi veyakişiler işçinin işvereni kabul edilerek sorumlu tutulmaktadır.”

Görüldüğü üzere, sırf işçilik alacaklarından kurtulmak adına Türk işverenlerce, işçilerin başka ülkede mukim şirketlerin çalışanı olarak gösterilmesi, Türk hukukunun uygulanmasına engel değildir. Dolayısıyla, işten ayrılma sürecinde, işverenin aksi yönde yönlendirmelerine itibar edilmeyerek bu konuda uzman bir hukukçudan destek almanız hak kaybı yaşamamanız açısından hayati öneme sahiptir.

Av. Arb. Selçuk ENER

PRİME ESAS KAZANCIN TESPİTİ, HİZMET TESPİTİ TALEBİNİN DOĞAL SONUCUDUR. ANCAK KAZANÇ, SENETLE İSPAT SINIRININ ÜZERİNDE İSE YAZILI DELİL DIŞINDA İSPATI MÜMKÜN DEĞİLDİR.

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU
Esas : 2015/843 Karar : 2018/126
 Tarih : 7.02.2018

  • HMK 222. Madde
  • Ticari Defterlerin İbrazı ve Delil Olması

Dava, hizmet ve prime esas kazancın tespiti istemine ilişkindir.

Davacı vekili müvekkilinin davalı işveren nezdinde 18.04.2005 tarihinde operasyon sorumlusu olarak işe başladığını, 04.08.2009 tarihinde davalı şirket tarafından işten çıkarılana kadar fasılasız olarak çalıştığını, ancak işe giriş tarihinin 18.04.2005 tarihi yerine 01.10.2005 tarihi olarak bildirildiğini, ayrıca işten çıkış tarihinin 04.08.2009 tarihi olması gerekirken Kurum kayıtlarında 01.10.2009 olarak göründüğünü, öte yandan aylık net ücretinin 1.500 TL olduğu halde primlerin asgari ücret üzerinden yatırıldığını ileri sürerek müvekkilinin eksik gösterilen 18.04.2005 ile 04.08.2009 tarihleri arası çalışmalarının tespitine, eksik yatırılan primlerin tamamlattırılmasına karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekili eksik ödenen prim alacağından Kurumun sorumlu olmadığını, bu nedenle söz konusu talep yönünden Kuruma husumet yöneltilemeyeceğini, davacının çalışmaları bakımından ise asıl olanın resmî Kurum kayıtları olduğunu, Kurum kayıtlarında görünmeyen bir çalışmanın 5510 sayılı Kanuna tabi sigortalı çalışma olarak kabul edilmesinin mümkün bulunmadığını, ayrıca Kurum davanın açılmasına sebebiyet vermediğinden Kurum aleyhine vekalet ücretine hükmedilmemesi gerektiğini belirterek davanın reddinin gerektiğini savunmuştur.

Davalı … Nakl. ve Tic. Ltd. Şti. vekili davacının 01.10.2005 tarihinde muhasebe elemanı olarak işe başladığını, 04.08.2009 tarihinde ise kendi isteğiyle işten ayrıldığını, ancak davacının işe dönme ihtimali gözetilerek mağdur olmaması için 01.10.2009 tarihine kadar sigorta kaydının devam ettirildiğini, davacının çalıştığı sürede asgari ücret aldığını, davacı tarafından dosyaya sunulan maaş yazısının gerçek bir belge olup olmadığının belli olmadığını, ancak çalışanların bankalar nezdinde kredibilitesini yüksek tutmak için maaşları ile uyuşmayan yüksek tutarlı belgeler düzenlendiğini iddia ederek davanın reddine karar verilmesi gerektiğini bildirmiştir.

Mahkemece tanık beyanlarına göre davacının davalı işveren nezdinde 02.05.2005 ile 04.08.2009 tarihleri arasındaki çalışmasının gerçek ve devamlı olduğu,
öte yandan davalı şirketin antet ve kaşesinin bulunduğu, ilgili makama hitaben yazılan ve gün kısmı boş bırakılan Mart 2009 tarihli yazıda davacının net 1.500,00 TL maaş aldığının belirtildiği,
yine dava dilekçesi ekindeki ekstrede davacının 1.500,00 TL maaş aldığının kayıtlı olduğu,
tanık beyanlarına göre davacının en son 1.500,00 TL ücret ile çalıştığı, emsal ücret yazı cevabına göre davacının ortalama net ücretinin 1.000,00-1.500,00 TL olabileceğinin bildirildiği,
buna göre asgari ücretin üzerindeki miktarlar için yazılı delil aranma koşulunun somut olayda gerçekleşmediği,
davacının nakliye şirketinde ithalat-ihracat operasyon sorumlusu sıfatı ile çalışması, işyerindeki kıdemi, davacı ve davalı tanık beyanları, bankaya verilen maaş yazısı, emsal ücret, muhasebe kaydı olduğu ileri sürülen belge birlikte değerlendirildiğinde davacının en son ücretinin net 1.500,00 TL olup, buna göre aylık ve günlük brüt ücretlerinin belirlenip oranlama yapılmak sureti ile 2009 yılı ve öncesine ilişkin prime esas kazanç miktarının tespitine karar verileceğine kanaat getirildiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Davalı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekili ve davalı … Nakl. ve Tic. Ltd. Şti. vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.

Yerel Mahkemece önceki karardaki gerekçeler tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme kararı davalı Kurum vekili ve davalı … Nakl. ve Tic. Ltd. Şti vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, somut olay bakımından davacının prime esas kazancının tespitinde mahkemece yapılan araştırmanın yeterli olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

Davanın yasal dayanağını, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun Geçici 7’nci maddesi uyarınca, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 79’uncu maddesinin onuncu fıkrası teşkil etmektedir.

Anılan maddede
“Yönetmelikle tespit edilen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları Kurumca tespit edilemeyen sigortalılar, çalıştıklarını, hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak 5 yıl içerisinde mahkemeye başvurarak alacakları ilam ile ispatlayabilirlerse, bunların mahkeme kararında belirtilen aylık kazanç toplamları ile prim ödeme gün sayıları nazara alınır” hükmü yer almaktadır.

Bilindiği üzere, belli bir dönemdeki çalışmaların tespiti istemini içeren hizmet tespiti davası dava dilekçesinde açıkça belirtilmiş olmasa da, 506 sayılı Kanun’un 79’uncu maddesinin onuncu fıkrasında da düzenlendiği üzere, özünde prime esas kazançlarının ve prim ödeme gün sayılarının tespiti talebini de içerir. Mahkemenin hizmet tespitine ilişkin ilamı ise işverenin Kuruma vermediği bildirgeler yerine geçecek belge niteliğindedir. Bu nedenle mahkeme dava sonunda vereceği kararda tespit edilen dönem için aylar itibariyle prim ödeme gün sayıları ile 506 sayılı Kanun’un 77’nci maddesine göre hesaplanacak olan “o dönemdeki” bir günlük ücreti de belirtecektir.

506 sayılı Kanunun 6’ncı maddesinde ifade edildiği üzere,
sigortalı olmak hak ve yükümünden kaçınılamaz ve vazgeçilemez. Anayasal haklar arasında yer alan sosyal güvenliğin yaşama geçirilmesindeki etkisi gözetildiğinde sigortalı konumunda geçen çalışma sürelerinin saptanmasına ilişkin davalar kamu düzenine ilişkin olduğundan, özel bir duyarlılık ve özenle yürütülmesi zorunludur.

Sosyal güvenlik hakkı kamu düzenine ilişkin olduğundan bu hakka ilişkin davalarda kendiliğinden araştırma ilkesi uygulanır. Kendiliğinden araştırma ilkesinin uygulandığı davalar daha çok tarafların dava konusu üzerinde serbestçe tasarruf edemeyecekleri davalardır. Kendiliğinden araştırma ilkesinin uygulandığı davalarda hâkimin kararını (hükmünü) tarafların bildirmiş oldukları vakıalara dayandırabilmesi için onların varlığına kanaat getirmiş olması gerekir. Taraflar arasında çekişmeli olmayan vakıaları da hâkim kendiliğinden inceleme konusu yapar. Bundan başka hâkim tarafların ileri sürmedikleri vakıaları da kendiliğinden araştırıp kararını bu vakıalara dayandırabilir ve davanın ispatı için bütün delillere kendiliğinden başvurabilir.

Bu bağlamda, hak kayıplarının ve gerçeğe aykırı sigortalılık süresi edinme durumlarının önlenmesi, temel insan haklarından olan sosyal güvenlik hakkının korunabilmesi için bu tür davalarda tarafların gösterdiği kanıtlarla yetinilmeyip, gerek görüldüğünde resen araştırma yapılarak kanıt toplanabileceği de göz önünde bulundurulmalıdır.

Hizmet tespitine yönelik davalarda davacı işçinin çalışmasının gerçekliği, işin ve işyerinin kapsam ve niteliği dikkate alınarak, ücretinin ve davalı Sosyal Güvenlik Kurumuna (Devredilen SSK) davalı işveren tarafından ödenen ve ödenmesi gereken primlerin miktarının belirlenebilmesi amacıyla prime esas kazancın tespitinde, gerçek ücretin esas alınması koşuldur.

Davanın niteliği gereği çalışma olgusunun her türlü delille ispatlanabilmesine karşılık, ücretin ispatında bu denli serbestlik söz konusu değildir. Ücretin ispatında Hukuk Genel Kurulunun 2005/21-409 E., 2005/413 K.; 20.10.2010 gün ve 2010/10-480 E. 2010/523 K.; 19.10.2011 gün ve 2011/10-608 E., 2011/649 K.; 19.06.2013 gün ve 2012/10-1617 E. 2013/850 K. ve sayılı kararlarında da belirtildiği üzere, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu`nun (HUMK) 288. maddesinde (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu m. 200) yazılı sınırları aşan, ücret alma iddialarının yazılı delille kanıtlanması zorunluluğu bulunmaktadır.

Ücret miktarı HUMK’nın 288’inci (HMK m.200) maddesinde belirtilen sınırları aşıyorsa, tespiti gereken gerçek ücretin hukuksal geçerliliğe haiz olarak düzenlenmiş bulunmak kaydıyla, işçinin imzasının bulunduğu aylık ücreti gösteren para makbuzları, banka kayıtları, ticari defter kayıtları, ücret bordroları gibi belgelerle ispatı mümkündür.

Yazılı delille ispat sınırın altında kalan miktar için veya bu miktar üzerinde olsa bile varlığı iddia edilen çalışmanın öncesine ve sonrasına ait yazılı delil başlangıcı sayılabilecek belgelerin bulunması hâlinde tanık dinletilmesi mümkündür (1086 sayılı HUMK m. 292 (HMK m. 202).

506 sayılı Kanunun 78’inci maddesinde,
prime esas günlük kazançların alt ve üst sınırlarının ne olacağı gösterilmiştir. Günlük kazancın alt sınırı HUMK’nın 288’inci (HMK m. 200) maddesinde belirtilen sınırı aşıyorsa, ücretin yazılı delille saptanması gereğinin pratikte bir önemi kalmayacaktır. Zira 506 sayılı Kanunun 78’inci maddesine göre, “…günlük kazançları alt sınırın altında olan sigortalılar ile ücretsiz çalışan sigortalıların günlük kazançları alt sınır üzerinden hesaplanır”.

Ücretin alt sınırla tespit edilen miktardan fazla olması hâlinde ise, günlük kazancın hesaplanmasında asgari ücret esas alınır.

Diğer taraftan uyuşmazlığın çözümünde ticari defterlerin delil kuvveti üzerinde de durmakta yarar vardır.

Uyuşmazlık konusu dönemde yürürlükte olan mülga 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 66’ncı maddesinde defter tutma mükellefiyeti düzenlenmiştir. İlgili maddeye göre;
“Her tacir, ticari işletmesinin iktisadi ve mali durumunu, borç ve alacak münasebetlerini ve her iş yılı içinde elde edilen neticeleri tespit etmek maksadiyle, işletmesinin mahiyet ve öneminin gerektirdiği bütün defterleri ve bilhassa, diğer kanunların hükümleri mahfuz kalmak üzere, aşağıdaki defterleri Türkçe olarak tutmaya mecburdur:
1.Tacir hükmi şahıs ise yevmiye defteri, defteri kebir, envanter defteri ve karar defteri;
2.Hususi hukuk hükümlerine göre idare edilmek veya ticari şekilde işletilmek üzere devlet, vilayet, belediyeler gibi amme hükmi şahısları tarafından kurulan ve hükmi şahsiyeti bulunmayan ticari işletmeler ile dernekler tarafından kurulan ticari işletmeler ve bunlara benzeyen ve hükmi şahsiyeti olmayan diğer ticari teşekküller, karar defteri hariç yukardaki bentte yazılı defterleri;
3.Tacir hakiki şahıs ise karar defteri hariç olmak üzere birinci bentte yazılı defterleri veya işletmesinin mahiyet ve önemine göre sadece işletme defteri.
Tacirlerin işletmeleriyle ilgili işler dolayısiyle aldıkları mektup, yazı, telgraf, fatura, cetvel, senet gibi vesika ve kâğıtlarla ödemelerini gösteren vesikaları ve yazdığı mektup, yazı ve telgrafnamelerin kopyalarını ve mukaveleleri, taahhüt ve kefalet ve sair teminat senetleri ve mahkeme ilamları gibi belgeleri muntazam bir tarzda dosya hâlinde saklamaları mecburidir.” hükmü yer almaktadır.

6762 sayılı mülga TTK’nın 80’inci maddesinde ise, defterlerin ibraz mükellefiyeti belirtilmiştir.
İlgili madde uyarınca
“ Muhakeme esnasında muhik bir menfaatin mevcudiyeti ispat olunur ve mahkeme ibraz edilmesini sübut bakımından zaruri addederse yalnız ihtilaflı meseleye mütaallik kayıtların sureti çıkarılmak veya ehlivukuf tetkikatı yaptırılmak üzere mahkeme re`sen veya taraflardan birinin talebi üzerine bunların birine yahut her ikisine ait defterlerle saklanması mecburi olan kâğıtların ibrazını emredebilir.” hükmü getirilmiştir.

Yine mülga 6762 sayılı TTK’nın 84’inci maddesinde
“ Kanuna uygun olarak veya olmıyarak tutulmuş olan ticari defterlerin münderecatı, sahibi ve halefleri aleyhinde delil sayılır. Şu kadar ki; kanuna uygun olan defterlerde sahibi lehine olan kayıtlar dahi aleyhindeki kayıtlar gibi muteber olup bunlar birbirlerinden ayrılamaz.” denilmektedir.

01/10/2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK)’nın 222’nci maddesinde ise ticari defterlerin ibrazı ve delil olması düzenlenmiştir.

HMK’nın 222/3’üncü maddesi uyarınca,
açılış veya kapanış onayları bulunmayan ve içerdiği kayıtlar birbirini doğrulamayan ticari defter kayıtların sahibi aleyhine delil olacağı belirtilmiştir.

Dördüncü fıkrasında ise
“Taraflardan biri tacir olmasa dahi, tacir olan diğer tarafın ticari defterlerindeki kayıtları kabul edeceğini belirtir; ancak, karşı taraf defterlerini ibrazdan kaçınırsa, ibrazı talep eden taraf iddiasını ispat etmiş sayılır.” hükmüne yer verilmiştir.

Görüldüğü üzere tacirler tarafından tutulan defterler usulüne uygun tutulsun veya tutulmasın sahibi aleyhinde delil olarak değerlendirilebilecektir. Bu durumda işçilere ödenen ücretlere ilişkin tacirler tarafından tutulan tüm defter mahiyetindeki bilgi, belge ve kayıtlar prime esas kazancın tespitine yönelik davalarda delil niteliğine haiz olup tacir aleyhine de nitelendirilebilecektir.

Öte yandan 6100 sayılı HMK’nın 25’inci maddesi uyarınca,
kanunda öngörülen istisnalar dışında, hâkim, iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz.

Yine HMK’nın “taleple bağlılık ilkesi” başlıklı 26’ıncı maddesine göre de hâkim tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır; ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremez. Bu nedenle davaya konu talebin tam olarak tespit edilemediği veyahut kapsamının tam olarak anlaşılamadığı durumlarda davacının talebi açıklattırılarak somutlaştırılmalıdır.

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Davacı tarafından tüm çalışma süresine ilişkin prime esas kazancın tespiti talep edilmesine rağmen dava konusu dönemler yönünden aylara ve yıllara göre tespiti istenilen ücretin ne kadar olduğu ayrı ayrı açıklanmadan, aylık net ücretin 1.500,00 TL olduğu belirtilerek prime esas kazancın tespitinin talebi hatalıdır.
Bu durumda mahkemece davacının tespitini istediği prime esas kazancın aylara ve yıllara göre ne kadar olduğu ayrı ayrı açıklattırılarak davacının talebi somutlaştırılmalıdır.

Öte yandan mahkemece tanık beyanlarına itibar edilerek ve Uluslararası Nakliyeciler Derneğinden gelen emsal ücret yazı cevabına dayanılarak karar verilmiş ise de yapılan araştırma davacının gerçek ücretinin tespitinde yeterli değildir.

Ücret miktarı HMK’nın Geçici 1’inci maddesinin ikinci fıkrası delaletiyle HUMK 288’inci maddesinde (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 200’üncü maddesi) belirtilen sınırları aşıyorsa, tespiti gereken gerçek ücretin; hukuksal geçerliliğe haiz olarak düzenlenmiş bulunmak kaydıyla işçinin imzasının bulunduğu aylık ücreti gösteren para makbuzları, banka kayıtları, ticari defter kayıtları, ücret bordroları gibi belgelerle ispatı mümkün olduğundan buna göre araştırma yapılması gerekmektedir.

Hâl böyle olunca
Mahkemece imzalı ücret bordroları, ücret ödemeye dair banka dekontları, diğer ödeme belgeleri, işverenin tutmuş olduğu ticari işletmesinin iktisadi ve mali durumunu, borç ve alacak münasebetlerini gösterir ve her iş yılı içinde elde edilen neticeleri tespit etmek maksadıyla, işletmenin mahiyet ve öneminin gerektirdiği bütün defterleri, özellikle davacının delil olarak sunduğu muavin defteri vb. belgeler celp edilerek incelenmeli, tacirler tarafından tutulan defterlerin usulüne uygun tutulsun veya tutulmasın sahibi aleyhine delil olarak değerlendirilebileceği göz önünde bulundurulmalıdır.

Sonuç itibariyle, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına, bozma kararında ve yukarıda açıklanan ilave nedenlerle uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

S O N U Ç: Davalı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı ve davalı … Nakl. ve Tic. Ltd. Şti. vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen ve yukarıda açıklanan ilave nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 07.02.2018 gününde oy birliği ile karar verildi.

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.