ÖNCELİKLE KİŞİLERİN CAN VE MAL GÜVENLİĞİNİ SAĞLAMAK AMACIYLA YAPILMASI GEREKEN TRAFİK DENETİMLERİNİ, YOL KULLANICILARINA CEZA VERMEK AMACIYLA BİLGİLENDİRME YAPMADAN KURAL İHLALİ YAPMASINI BEKLEMEK, TRAFİK KURALLARININ KONULUŞ AMACINA UYGUN OLMADIĞI GİBİ ARAÇ SÜRÜCÜLERİNE TUZAK KURULMASI ANLAMINA GELECEKTİR Kİ BU BURUM, ÇAĞDAŞ HUKUK DEVLETİ İLKELERİYLE BAĞDAŞMAZ VE KABUL EDİLEMEZ.

Yargıtay 7. C.D., E: 2014/2954, K: 2014/14281, T: 08/07/2014

Dava ve Karar: 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 51/2-b maddesine aykırı davranmak eyleminden dolayı F. A. hakkında Alaşehir Trafik Denetleme Birim Amirliğinin 27/05/2013 tarihli ve GT-525573 sayılı idari para cezası karar tutanağı ile uygulanan 343,00 Türk lirası idari para cezasına yönelik başvurunun kabulü ile idari para cezası karar tutanağının iptaline dair Alaşehir Sulh Ceza Mahkemesinin 05/07/2013 tarihli ve 2013/493 değişik iş sayılı kararının Adalet Bakanlığınca kanun yararına bozulmasının istenmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 06.01.2014 gün ve 2013/406441 sayılı istem yazısıyla Dairemize gönderilen dosya incelendi:

YargıtayCumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma talep yazısı şöyledir;

<2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 51/2-b maddesine aykırı davranmak eyleminden dolayı F. A. hakkında Alaşehir Trafik Denetleme Birim Amirliğinin 27/05/2013 tarihli ve GT-525573 sayılı idari para cezası karar tutanağı ile uygulanan 343,00 Türk lirası idari para cezasına yönelik başvurunun kabulü ile idari para cezası karar tutanağının iptaline dair Alaşehir Sulh Ceza Mahkemesinin 05/07/2013 tarihli ve 2013/493 değişik iş sayılı kararını kapsayan dosya incelendi.

Alaşehir Sulh Ceza Mahkemesince, radar kontrolü yapılan yerde radar işaretinin bulunmadığı, gerekli yasal uyarılar usulüne uygun şekilde yapılmadan kesilen para cezalarının hukuki mesnedinin bulunmadığı gerekçesiyle muteriz hakkındaki idari para cezasının iptaline karar verilmiş ise de;

<2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun <Hız sınırları> başlıklı 50. maddesinin 3 ve 4. fıkralarında yer alan, <(3) En çok ve en az hız sınırlarını gösteren işaret levhaları, gerekli görülen yerlere, ilgili kuruluşlarca konulur. (4) Bu Kanunla yetki verilen kuruluşlar tarafından yönetmelikte belirtilen hız sınırları yol ve trafik durumuna göre azaltılabilir veya çoğaltılabilir. Bu hallerde durum trafik işaretleri ile belirtilir ve uygun vasıtalarla duyurulur.> şeklindeki ve aynı Kanun’un <Hız sınırlarına uyma> başlıklı 51. maddesinin 1 ve 2. fıkralarında yer alan, <(1) Sürücüler, aksine bir karar alınıp işaretlenmemişse yönetmelikte belirtilen hız sınırlarını aşmamak zorundadırlar. (2) (Değişik fıkra: 08/01/2003 – 4785 S.K./4. md.) Hız ölçen teknik cihaz veya çeşitli teknik usullerle yapılan tespit sonucu hız sınırlarını yüzde ondan yüzde otuza (otuz dahil) kadar aşan sürücülere 64 700 000 lira, yüzde otuzdan fazla aşan sürücülere 131 900 000 lira para cezası uygulanır.> şeklindeki düzenlemeler ile yine bu Kanun’a dayanılarak çıkarılan Karayolları Trafik Yönetmeliğinin <Hız sınırları> başlıklı 100. maddesinin 1. fıkrasında yer alan, <(Değişik madde:01.09.2010 – 27689 S.R.G. Yön./II.mad)

Karayolları Trafik Kanununda ve bu Yönetmelikte yazılı kayıt ve şartlar dışında ve aksine bir işaret bulunmadıkça yol durumlarına göre römorksuz araç cinsleri için saatteki asgari ve azami hız sınırları aşağıda gösterilmiştir.> biçimindeki düzenleme ve aynı Yönetmeliğin <Hız sınırlarına uyma ve hızın gerekli şartlara uygunluğunu sağlama> başlıklı 101. maddesinin 1, 2 ve 6. fıkralarında yer alan, <(1) Sürücüler aksine bir karar alınıp işaretlenmemişse bu Yönetmeliğin 100 üncü maddesinde belirtilen hız sınırlarını aşmamak zorundadırlar. (2) Araç sürülürken yapılan hız, radar ve benzeri teknik cihazlarla ölçülebileceği gibi kronometre veya değişik usullerle de ölçülerek tespit edilebilir. (6) Hız tahdidini belirleyen aksine bir işaret bulunmayan yerleşim birimleri içinden veya civarından geçen şehirdışı karayollarının bu kesimlerinde, can ve mal güvenliği açısından, karşıdan karşıya geçişler bir fiziki engelle yasaklanmış veya alt ve üst geçitlerle belirlenmiş ise ve hız yapmak yaya ve taşıt trafiği açısından bir engel teşkil etmiyorsa, taşıt sürücüleri yol ve trafik durumunu dikkate alarak yönetmeliğin kendilerine tayin etmiş olduğu azami hız sınırları içerisinde seyredebilirler.> şeklindeki düzenleme dikkate alındığında, ne 2918 sayılı Karayolları Trafik Kânunu’nda ne de Karayolları Trafik Yönetmeliği’nde radarla hız denetimi yapılacak yerlerde denetim yapıldığına dair ikaz levhası ve işaretleme bulundurulmasına ilişkin herhangi bir hüküm bulunmadığı, yukarıda izah edilmeye çalışıldığı üzere aksine bir karar alınıp işaretleme yapılmadıkça sürücülerin yönetmelikle belirlenen hız sınırlarını aşmamak zorunda oldukları, somut olayda muterizin yerleşim yeri içerisinde otomobil araçlar için belirlenmiş olan 50 km/saat hız sınırını %10 dan daha fazla aşmak suretiyle 71 km/saat hızla gittiğinin radar cihazı ile tespit edilmiş olunması karşısında, itirazın reddi yerine, yazılı gerekçeyle kabulüne karar verilmesinde isabet görülmemiştir.

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309. maddesi uyarınca Alaşehir Sulh Ceza Mahkemesinin 05/07/2013 tarihli ve 2013/493 değişik iş sayılı kararının bozulmasının istenilmesi arz ve dosya birlikte takdim olunur.>

I- Olay:

Alaşehir İlçesi Süleyman Demirel Caddesi üzerinde görevlilerce 27.05.2013 tarihinde radar aletiyle yapılan hız kontrolünde saat 14.54 de kabahatli F. A.’nın hız limitini aştığı tespit edilmiş ve hakkında aynı tarihte 525573 seri nolu tutanak ile 343.00TL idari para cezası uygulanmıştır. Kabahatli F. bu idari para cezasının iptali içinaynı gün Alaşehir Sulh Ceza Mahkemesine başvuruda bulunmuştur. Sulh Ceza Mahkemesince, yapılan inceleme sonucunda <Muteriz hakkında hız ihlali sebebiyle idari para cezası verildiği, ancak radar kontrolü yapılan yerde radar işaretinin bulunmadığı, gerekli yasal uyarılar usulüne uygun bir şekilde yapılmadan kesilen para cezalarının hukuki mesnedinin bulunmayacağı gözetilerek yapılan itirazın haklı olduğu kanaatine varılarak, usul ve yasaya aykırı idari yaptırım kararının 5326 sayılı yasanın 28/8-b fıkrası uyarınca kaldırılmasına dair aşağıdaki şekilde hüküm kurmak gerekmiştir.> şeklindeki gerekçeyle başvuru haklı bulunarak idari para cezası tutanağının iptaline karar verilmiştir. Bu karara karşı, Emniyet Genel Müdürlüğünün, mahkemenin gerekçesinin kanuna aykırı olduğuna ilişkin müracaatı üzerine kanun yararına bozma talebinde bulunulmuştur.

II- Kanun Yararına Bozma Talebine İlişkin Uyuşmazlığın Kapsamı:

2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nda ne de Karayolları Trafik Yönetmeliğinde radarla hız denetimi yapılacak yerlerde, bu denetimin yapıldığına dair ikaz levhası ve işaretleme bulundurulması konusunda herhangi bir hüküm yer almadığı halde <radar işaretinin bulunmadığı ve gerekli yasal uyarıların usulüne uygun yapılmadığı> gerekçesiyle <idari yaptırım kararının kaldırılması> yönündeki Mahkeme hükmünün kanuna aykırı olduğuna ilişkindir.

III- Hukuksal değerlendirme:

Anayasamızın 2’nci maddesi hükmüne göre <Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.> Anayasa Mahkemesinin yerleşmiş içtihatlarına göre (örneğin 27.03.1986-E:85/31-K:86/111, 08.11.1991-E:91/9-K:91/36 tarihli ve sayılı kararlar) <Hukuk devleti her eylem ve işlemi hukuka uygun, insan haklarına saygı gösteren, her alanda adaletli bir düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına hakim kılan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayıp yargı denetimine açık olan, yasaların üstünde yasa koyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve Anayasa bulunduğu bilincinden uzaklaştığında geçersiz kalacağını bilen bir devlettir.>

Kısaca, hukuk devleti <faaliyetlerinde hukuk kurallarına bağlı olan, vatandaşlarına hukukî güvenlik sağlayan devlet> demektir.

Hukuk devleti, hukuka bağlı olan devlet demek olduğuna göre, devletin üç erkinden biri olan yürütme organının da hukuk kurallarıyla bağlı bulunduğu kuşkusuzdur.

Yürütme organı bakımından, idarî faaliyetlerinin belirliliği ve önceden bilinebilirliği zorunludur. Hukuk devletinde idarenin eylem ve işlemlerinin idare edilenler tarafından önceden tahmin edilebilir olması gerekir. İdari işlem ve eylemlerde idare bu yetkisini tüzük ve yönetmelik gibi genel kurallarla düzenlemek ve bu düzenlemelere uymak zorundadır. Buna <düzenli idare ilkesi> denir. Keza, yine idarî faaliyetlerin belirliliği ilkesi nedeniyle idarenin, istikrar kazanmış uygulamalarından vazgeçmemesi gerekir.

Yine hukuk devleti ilkesi, devletin <kişi hak ve özgürlüklerini, kamu düzen ve güvenliğini, kamu sağlığını ve çevreyi, ekonomik düzeni, toplum barışını ve düzenini, genel ahlâka ilişkin kuralları ihlal eden eylemleri yani suç ve kabahatleri, ulusal ve evrensel hukuk çerçevesinde, ödetme görev ve yükümlülüğü bulunmaktadır. Ancak Devletin, esasen ve öncelikle bu kuralların ihlalini önleme görevi bulunduğunun kabulü gerekir. Başka bir deyişle, hukuk devletinin bir erki olan idarenin görevi, öncelikle bireylerin kuralları ihlal etmesini bekleyip cezalandırma yoluna gitmesi değil, kurallara uygun davranma düzeyini ve alışkanlığını geliştirmek olmalıdır. Bu husus <iyi idare ilkelerinin> de bir gereğidir. Keza idarenin (Yürütmenin) iyi idare ilkeleriyle bağlı olması da hukuk devletinin bir gereğidir. Nitekimülkemizin de üyesi olduğu Avrupa Konseyinin Bakanlar Komitesinin 20 Haziran 2007 tarihli ve 999 sayılı Bakan Temsilcileri toplantısında, <İYİ İDARE KONUSUNDA ÜYE DEVLETLERE CM/REC(2007)7 SAYILI TAVSİYE KARARI> kabul edilmiştir.

Mezkur Tavsiye Kararının <Açıklık İlkesi> başlıklı 10 uncu maddesinde;

<1.İdare açıklık ilkesine uygun faaliyette bulunur.

2.İdare, karar ve işlemlerinden özel kişileri, resmi belgelerin yayınlanması da dahil olabilecek şekilde uygun araçlarla haberdar eder.

3.Kişisel verilerin korumasına ilişkin kurallara uygun olarak resmi belgelere erişim hakkını tanır.

4. Açıklık ilkesi, yasayla korunmuş gizliliğe zarar veremez.>

Hükmü bulunmaktadır.

Bu arada Avrupa Konseyinin Bakanlar Komitesi kararlarının hukuki niteliğini de izah etme gereği bulunmaktadır: Avrupa Konseyinin hukuksal etkinliği, sözleşmeler ve tavsiye kararları biçiminde ortaya çıkmaktadır. <Bakanlar Komitesi Tavsiye Kararı> Bakanlar Komitesinin, Avrupa Konseyi Statüsünün 15/b hükmüne dayanan, ulusal yasa koyuculara ve idarelere ölçü getiren, üye devletlerin hükümetlerine yönelik kararıdır.

 Bağlayıcı olmamakla birlikte, kararların uzlaşma ile alınması ve Komite’nin hükümetleri <tavsiyeler doğrultusunda karar alıp almadıklarını bildirmeye> davet etmesi yöntemi tavsiyelerin dikkate alınmasını sağlamaktadır. Zaman zaman Danıştay, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tavsiyelerini, kararlarında gerekçeyi desteklemek için kullanmaktadır. Örneğin, bir gazetecinin sarı basın kartı istemi idarece gerekçesiz bir işlemle reddedilmiştir. Danıştay, ret kararının gerekçeli olması zorunluluğunu kabul ederken diğer nedenlerle birlikte Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin tavsiye kararına da atıf yapmıştır. (DİDDGK, E:1995/769-K:1997/525, 17.10.1997, DD, 95, 1998, s.87). (Kaynak: Onur KARAHANOĞLULLARI, İdarenin Hukukla Kavranması: Yasallık ve İdari İşlemler, 2. Bası, Ankara 2012, Turhan Kitabevi, s.107, 395)

Konumuza ilişkin iç hukuk düzenlemesi şöyledir:

3152 sayılı İçişleri Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunun 2 nci maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi hükmüyle <Karayollarında trafik düzenini sağlamak ve denetlemek> görevi İçişleri Bakanlığına tevdi edilmiştir. Aynı Kanunun 33 üncü maddesi hükmüyle de İçişleri Bakanlığı <kanunla yerine getirmekle yükümlü oldukları hizmetleri; tüzük, yönetmelik, tebliğ, genelge ve diğer idari metinlerle düzenlemek> ile görevli ve yetkili kılınmıştır.

İçişleri Bakanlığının bu <düzenleme görev ve yetkisi> dahilinde, Trafik Denetimlerinde ve Trafik Kazalarında Alınacak Önlemlere İlişkin Yönerge hazırlanarak 31.10.2011 tarihli Bakan onayıyla yürürlüğe konulmuştur. <Trafik denetimlerinde; denetim öncesi, denetim anı ve sonrasında, trafik kazalarında ise; kaza mahalline intikal ve sonrasında yapılacak iş ve işlemlerin usul ve esasları ile trafiği yönetme ve düzenleme hareketlerini belirlemek> amacıyla çıkarılmıştır.

Yönergenin;

<Radarla hız denetiminde dikkat edilecek hususlar> başlıklı 34. maddesinin 1. fıkrasının (ç) bendinde şu kurala yer verilmiştir.

<Sabit denetim yapılması durumunda radar aracı, karayolunun her iki yönünden kolayca görülebilecek ve trafiği tehlikeye düşürmeyecek şekilde konuşlandırılır.”

<Yol kullanıcılarının bilgilendirilmesi> başlıklı 47 nci maddesi aynen aşağıdaki şekildedir:

<(1)Trafik kurallarına uyma düzeyini arttırmak, trafik güvenliğini sağlamak ve yol kullanıcılarını bilgilendirip, bilinçlendirmek amacıyla, denetimin karayolunun hangi kesimlerinde, hangi sürelerde yapılacağı ve hangi konularda yoğunlaştırılacağı ve bunlarla ilgili risk bilgileri, neden-sonuç ilişkileri ve denetim sonuçlarının açıklanmasında ulusal ve yerel medya ile diğer iletişim araçlarından azami ölçüde faydalanılır.>

Görüldüğü gibi İçişleri Bakanlığı bu Yönerge hükmüyle <trafik kurallarına uyma düzeyini arttırmak, trafik güvenliğini sağlamak ve yol kullanıcılarını bilgilendirip, bilinçlendirmek> amacıyla trafik denetimlerinin;

– Karayolunun hangi kesimlerinde ve hangi sürelerde yapılacağı,

– Hangi konularda yoğunlaştırılacağı,

Hususlarında ulusal ve yerel medya ile diğer iletişim araçlarından azami ölçüde faydalanılmasını öngörmüştür.

Böylece, İçişleri Bakanlığı tarafından tesis edilmiş olan bir düzenleyici idari işlemle <trafik denetimlerinin karayolunun hangi kesimlerinde, hangi sürelerde yapılacağı ve hangi konularda yoğunlaştırılacağı hususlarında ulusal ve yerel medya ile diğer iletişim araçlarından da azami ölçüde faydalanılmak suretiyle yol kullanıcılarının (özellikle sürücülerin) bilgilendirilmesine> ilişkin bir düzenleme ihdas ettiği görülmektedir.

Sözü edilen bu düzenlemelerin, Avrupa Konseyinin Bakanlar Komitesinin Bakan Temsilcileri toplantısında kabul ettiği yukarıda gün ve sayısı yazılı <iyi idare konusundaki> tavsiye kararının 10. maddesinin 1. ve 2. fıkra hükümlerine uygun bulunmaktadır.

Yönergenin 3152 sayılı Kanunun 29 uncu maddesi hükmüne göre İçişleri Bakanlığının bağlı kuruluşları olan ve mahsus kanunları uyarınca da bu Bakanlığın sevk ve idaresi altında bulunan genel kolluk kuvvetleri içinde yer alan trafik zabıtasını bağladığı da tartışmasızdır.

Bu açıklamalar ışığında somut olayın değerlendirilmesine gelince:

Yönergenin34/1-ç ve 47 nci maddesi hükümleri karşısında <radarla hız denetiminin karayolunun hangi kesiminde ve hangi sürelerde yapılacağı> hususunda yol kullanıcılarının bilgilendirilmesi gerektiği kabul edilmelidir. Bu husus aynı zamanda Avrupa Konseyinin Bakanlar Komitesinin Bakan Temsilcileri tarafından kabul edilen tavsiye kararının iyi idare ilkelerinden olarak kabul edilen <açıklık ve uygun araçlarla haberdar etme> ilkelerinin de bir gereğidir.

Yönergenin 47 nci maddesi hükmüne göre, idare bu bilgilendirme faaliyetinde“ulusal ve yerel medya ile diğer iletişim araçlarından> azami ölçüde faydalanacaktır. İdarenin <yol kullanıcılarını her koşulda bilgilendirmek> ile yükümlü tutulduğu, bu amaçla <ulusal ve yerel medya ile diğer iletişim araçlarında da azami ölçüde yararlanma cihetine gidebileceği sonucuna varılması gerekmektedir. İdare öncelikle kendi mutat vasıta ve yöntemleriyle bilgilendirme yapacaktır. Zira <karayolundan yararlananlara, yol, trafik durumu ve yakın çevre ile ilgili gerekli bilgileri vermek, yasaklama ve kısıtlamaları bildirmek suretiyle trafik düzen ve güvenliğini sağlamak amacına yönelik olarak karayollarında uygulanacak trafik işaretlerinin, standart, anlam, nicelik ve nitelikleri ile diğer esaslar”, 19.06.1985 tarihli ve 18789 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Trafik İşaretleri Hakkında Yönetmelik ile düzenlenmiştir. Dolayısıyla, Trafik Denetimlerinde ve Trafik Kazalarında Alınacak Önlemlere İlişkin Yönergenin 47 nci kapsamındaki bilgilendirmenin, bu Yönetmelikteki usul ve esaslara göre konulacak <trafik işaret levhaları> ile yapılması gerekmektedir. Bu yöntem dışında gerekiyorsa medya ve diğer iletişim araçlarından da yararlanacaktır. Dolayısıyla, bahse konu Yönerge hükmü uyarınca, <radarla hız denetiminin karayolunun hangi kesiminde ve hangi sürelerde yapılacağı> konularında sürücülerin, her şeyden önce trafik işaret levhalarıyla bilgilendirilmesi zorunludur.

Öncelikle kişilerin can ve mal güvenliğini sağlamak amacıyla yapılması gereken trafik denetimlerini, yol kullanıcılarına ceza vermek amacıyla bilgilendirme yapmadankural ihlali yapmasını beklemek, trafik kurallarının konuluş amacına uygun olmadığı gibi araç sürücülerine tuzak kurulması anlamına gelecektir ki bu durum, çağdaş hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmaz ve kabul edilemez.

IV- Sonuç ve karar:

Yukarıda açıklanan nedenlerle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma isteği yerinde görülmediğinden REDDİNE 08.07.2014 günü oybirliği ile karar verildi.

VAKIF ÜNİVERSİTESİNİN BAŞARISIZ OLUNAN DERSLER İÇİN ÖĞRENCİDEN İKİNCİ KEZ ÜCRET TAHSİL ETMESİ SEBEPSİZ ZENGİNLEŞME TEŞKİL EDER. BU DURUMDA SEBEPSİZ ZENGİNLEŞİLEN TUTARIN DAVACIYA İADESİ GEREKMEKTEDİR.

Yargıtay 3. H.D., E: 2013/6535, K: 2013/9400, T: 06.06.2013

Davacı vekili davacının vakıf üniversitesinde güz yarıyılı döneminde eğitim aldığını ve eğitim ücretinin ödenmesine rağmen başarısız olunan dersler nedeni ile davacıdan 2. kez tahsilat yapıldığını, belirterek bedelin davalıdan tahsilini istemektedir. Güz yarı yılı döneminde davacının davalı üniversiteye eğitim ücreti toplamından daha fazla bedel ödediği, bu kapsamda davalı üniversitenin davacıdan haksız yere bedel tahsil ettiği anlaşılmaktadır. Haksız yere davacıdan tahsil edilen bedelin davalı üniversite yönünden sebepsiz zenginleşme teşkil eder ve sebepsiz zenginleşilen tutarın davacıya iadesi gerekir.

DAVA: Taraflar arasında görülen alacak davasının yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir.

KARAR: Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

SONUÇ: Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, yerinde bulunmayan bütün temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA, 06.06.2013 günü oybirliğiyle karar verildi.

YEREL MAHKEME İLAMI

TÜRK MİLLETİ ADINA

GEREKÇELİ KARAR

T.C.

İSTANBUL

4. TÜKETİCİ MAHKEMESİ

ESAS NO : 2009/172 Esas

KARAR NO : 2012/868

HAKİM : GÜLGÜN BAL 26004

KATİP : FATİH BİLGEHAN COŞAR 135254

DAVACI : G. A.

VEKİLİ : Av. YASEMİN BAL – Kordonboyu Mah. Ankara Cad. No: 169C İç Kapı No: 1 Kartal/ İSTANBUL

DAVALI : T.C. HALİÇ ÜNİVERSİTESİ

DAVA : Alacak

DAVA TARİHİ : 25/03/2009

KARAR TARİHİ : 04/10/2012

GEREKÇELİ KARARIN YAZILDIĞI TARİH : 31/10/2012

Mahkememizde görülmekte bulunan Alacak davasının yapılan açık yargılamasının sonunda,

GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:

Davacı vekili 25.03.2009 tarihli dilekçesi ile, davacının davalı üniversitede öğrenci olduğunu, yıllık eğitim ücretini ödediği halde davacının başarısız olduğu dersler için yeniden ücret ödemek zorunda kaldığını, davalı üniversitenin bu uygulamasına yönelik olarak başvuru üzerine TC. Yüksek Öğretim Kurulu Başkanlığının 15/09/2009 tarihli kararı ile eğitim öğretim yılı için alınan ücret dışında öğrencilerden başarısız ders ve alt sınıf ders ücretlerinin yeniden alınmasının uygun olmadığını belirtildiğini, bu kapsamda davacıdan 13.530,00 TL fazladan tahsilat yapıldığını belirterek 13.530,00 TL’nin tahsil edildiği tarihlerden itibaren işleyecek faiziyle birlikte davalıdan tahsilini istemiştir.

Davalı vekili 04.03.2010 havale tarihli cevap dilekçesini tekrarlayarak özetle; uyuşmazlığın TC. Haliç Universitesi’nin idari tasarrufuna yönelik olduğunu, bu nedenle idari yargının görevli olduğunu, davanın görev yönünden reddi gerektiğini, davacının taleplerini 16.02.2009 tarihinde yürürlüğe giren TC. Haliç Üniversitesi ön lisans ve lisan eğitim ve öğretim sınav yönetmeliği hükümleri karşısında haksız ve dayanaksız olduğunu, ayrıca 2541 sayılı yasa ile Vakıf Yüksek Öğretim Kurumları yönetmelik hükümleri gereği vakıf Üniversitelerinde eğitim, öğretim ücretlerini belirleme ve uygulama yetkisinin doğrudan üniversite mütevelli heyetinde olduğunu, belirterek dayanaksız olan davanın reddini istemiştir.

Haliç Üniversitesi Rektörlüğü’nün 23/12/2010 ve 24/12/2010 tarihli yazılarında davacının 06/09/2005 tarihinde üniversiteye kayıt yaptırdığı 12/07/2010 tarihinde mezun olduğu belirtilerek eğitim – öğretim aldığı yıllarda ödediği ücretlere ilişkin belgeler mahkememize gönderilmiştir.

Davacı vekili, davacının başarısız olduğu dersler ile yaptığı ödemelere ilişkin belgeler, Yüksek Öğretim Kurumu Başkanlığı Genel Kurulu’nun 15/09/2008 tarihli kararını dosyaya sunmuştur.

İddia ve savunmanın değerlendirilmesi; dava tarihi itibari ile davacının davalıdan alacaklı olup olmadığının tespiti, alacaklı ise tutarının hesaplanması bakımından dosya üzerinde bilirkişi incelemesi yapılmasına karar verilmiş, mahkemece resen seçilen bilirkişi, Marmara Üniversitesi, İ.İ.B.F bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Hanefi Ayboğa dosya üzerinde yaptığı inceleme sonunda 12/12/2011 havale tarihli raporunu sunmuştur.

Bilirkişi raporunda özetle; 2005, 2008 yılları eğitim dönemi ile 2009 yılı güz yarı yıl ücreti toplamının 42.780,00 TL olduğunu, davacı tarafın toplam ödeme tutarının ise 50.252,00 TL olduğunu, bu kapsamda davacının davalıya 7.472,00 TL fazla ödeme yaptığını, belirtmiştir.

Bilirkişi raporu hükme dayanak yapacak yeterliliktedir.

2457 sayılı Yüksek Öğretim Kanununun 10. Maddesinde ” vakıflar tarafından kurulacak yüksek öğretim kurumları çalışmalarının devlet yüksek öğretim kurumları gibi her ders yılı sonunda yüksek öğretim kuruluna sorarlar, bu kurumlar mali, idari ve ekonomik gibi konularda yüksek öğretim kurulunun gözetime ve denetimine tabidirler.” denilmektedir.

Davacı vekili tarafından dosyaya sunulan Yüksek Öğretim Kurulu Başkanlığı’nın genel kurulunun 15.09.2008 tarihli kararında ” 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanununun ek 10 maddesine göre mali, idari ve ekonomik konularda kurulun gözetim ve denetimine tabi olan vakıf yüksek öğretim kuramlarında okuyan öğrencilerden kayıt yaptırdıkları dönem ve eğitim – öğretim yılı için ücret alındığı, bir üst sınıfa geçen ve bir önceki eğitim – öğretim yılı dönemi için ücret ödemiş olan öğrencilerden daha önce alıp da başaramadığı ve yeniden alması gereken ücretleri daha önce alınmış / ödenmiş olan alt sınıf dersleri için bir ücret alınmasının uygun olmadığına karar verilmiştir.” denilmektedir.

Somut uyuşmazlığın yukarıdaki hükümler ışığında incelenmesi gerekir. Davacı vekili davacının davalı eğitim kurumunda 2005- 2008 ile 2009 güz yarıyılı döneminde eğitim aldığını ve eğitim ücretinin ödenmesine rağmen başarısız olunan dersler nedeni ile davacıdan 2. kez tahsilat yapıldığını, belirterek toplam 13.530,00 TL’nin davalıdan tahsilini istemektedir. 2005 – 2008 yılları ile 2009 güz yarı yılı döneminde eğitim ücreti toplamı 42.780.00 TL olduğu halde davacının davalı Üniversiteye toplam 50.252,00 TL ödediği, bu kapsamda davalı üniversitenin 7.472,00 TL ‘yi davacıdan haksız yere tahsil ettiği anlaşılmaktadır. Haksız yere davacıdan tahsil edilen 7.472,00 TL davalı üniversite yönünden sebepsiz zenginleşme teşkil eder ve sebepsiz zengileşilen tutarın davacıya iadesi gerekir. Toplanan kanıtlara göre davanın kısmen kabulü ile 7.472,00 TL alacağın dava tarihinden itibaren değişken yasal faiz oranı uygulanmak sureti ile hesaplanacak işlemiş faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine, davacının fazlaya yönelik isteminin reddine, karar vermek gerekmiştir.

HÜKÜM:

1- Davanın kısmen kabulü ile 7.472,00 TL alacağın dava tarihinden itibaren değişken yasal faiz oranı uygulanmak sureti ile hesaplanacak işlemiş faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine, davacının fazlaya yönelik isteminin reddine,

2- 21,15 TL Başvuru harcı ile 443,85 TL Karar harcı olmak üzere toplam 465,00 TL harcın davalıdan alınarak hazineye gelir kaydına,

3- Kabul edilen kısım üzerinden avukatlık asgari ücret tarifesi gereği hesap ve taktir olunan 896,65 TL vekalet ücretinin davalıdan alınarak davacıya verilmesine,

4- Red edilen kısım üzerinden avukatlık asgari ücret tarifesi gereği hesap ve taktir olunan 727,00 TL vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine,

4- Kabul ve red olunan kısımlar dikkate alınarak davacı tarafından yapıldığı belgelen 643,00 TL yargılama giderinden 355,00 TL nin davalıdan alınarak davacıya verilmesine, kalan kısmın davacı üzerinde bırakılmasına,

Davacı vekilinin yüzüne karşı davalı vekilinin yokluğunda gerekçeli kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde mahkememize verilecek dilekçe ile kararın temyizi için Yargıtaya başvurulabileceğine dair verilen karar açıkça okunup gerekçenin başlıca noktaları usulen anlatıldı. 04/10/2012

ŞEYTAN, DECCAL DEMEK HAKARET SAYILMAKTADIR.

Yargıtay 16. Ceza Dairesi  2016/1780 E.,  2016/3567 K.

Dosya incelenerek gereği düşünüldü:

Sanık hakkında TCK’nın 53. maddesi uyarınca belirli hakları kullanmaktan yoksun bırakılmasına karar verilmemiş ise de; hapis cezasının kanuni sonucu olan bu hususun infaz aşamasında gözetilmesi mümkün görüldüğünden bozma nedeni yapılmamıştır.

Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre sanığın yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle hükmün ONANMASINA, 24.05.2016 tarihinde üye …’un karşı oyu ve oyçokluğu ile karar verildi.

KARŞI OY:

1- Sanık vekili tarafından ibraz edilen ve duruşmada dinlenen ses bandı içeriğinin Yargıtay denetimine olanak sağlayacak şekilde yazılı hale getirilerek dosyada bulundurulmaması,

2- Sanığın ana muhalefet partisi olan …’nin …İl Başkanı olup siyasi bir kişiliktir. Mağdur ise seçimle göreve gelmiş olan Ülkemizin Cumhurbaşkanıdır. Cumhurbaşkanı siyasi bir düşünceyi temsil eden bir siyasi parti başkanlığından seçimle göreve gelmesi ve halen aynı siyasi düşüncenin manevi temsilcisi olarak algılanması nedeniyle önceki Cumhurbaşkanlarından farklı olarak devleti temsil makamında bulunmak yanında fiilen siyasi bir kimlik taşımaktadır. Sanık 25.03.2015 tarihli Kayseri Ülker Gazetesinde yayınlanan konuşmasında; genel olarak mağdurun ülke yönetimiyle ilgili politika faaliyetlerini eleştirmiş ve bu mahiyetteki konuşması sırasında “… tüm müslüman ülkelerini karıştıran bir deccal kendisi bir şeytan …” şeklinde sözler sarf ettiği tahmin edilmektedir.

Anayasanın 26. ve AİHS’nin 10. maddesi düşünce açıklamayı ve ifade özgürlüğünü teminat altına almıştır. AİHM’nin sözleşmenin 10. maddesinin siyasi kişilerin ve devlet başkanlarının eleştirilmesi konularında uygulanmasına ilişkin vermiş olduğu kararlar, bu maddelerin yorum ve açıklanmasında yol gösterici olacaktır.

… – İspanya davasındaki gerekçesine göre;

İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun vazgeçilmez esasını ve bu toplumun gelişiminin ve her bireyin kendini geliştirmesinin temel koşulunu oluşturmaktadır. 10. maddenin 2. fıkrasının hükümleri saklı kalmak kaydıyla ifade özgürlüğü, sadece kabul edilen zararsız ya da farklı olan bilgi ya da düşünceler için değil ama ayrıca hoşa gitmeyen, sarsıcı ya da rahatsız edici olanlar için de geçerlidir: bunlar, demokratik toplumun onlarsız olamayacağı çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gereğidir. 10. maddede açıklandığı gibi bu özgürlüğe yapılan sınırlamaların her halde dar yorumlanması gerekmektedir ve herhangi bir sınırlama gereksiniminin ikna edici bir biçimde ortaya koyulması gerekmektedir.

… Türkiye davasındaki gerekçesine göre;

Bir siyaset adamı, özellikle de kendisi eleştiriye yol açabilecek halka açık konuşmalar yaptığı zaman daha fazla hoşgörü göstermelidir. Elbette siyaset adamının namını koruma hakkı vardır, hatta özel yaşamının dışında bile, fakat ifade özgürlüğüne getirilen istisnalar dar bir yorumu zorunlu kıldığından, bu korumanın gerektirdikleri ile siyasi sorunların özgürce tartışılmasının getirdiği yararlar denge içerisinde olmalıdır.

…davasındaki gerekçesine göre;

Başvurucu (Sanığın) üzerinde “defol git, geri zekalı” yazan bir levhayı Cumhurbaşkanlığı kortejinin geçeceği sırada kaldırması şeklindeki eyleminden dolayı verilen mahkumiyet kararında; “10. maddenin 2. fıkrasının, siyasi söylem ve tartışma alanında – ifade özgürlüğünün en üst düzeyde önem taşıdığı – ve kamuyu ilgilendiren genel nitelikli sorunlara ilişkin alanlarda ifade özgürlüğüne sınırlama getirilmesine kesinlikle izin vermediğini hatırlatmaktadır.” Bir siyasetçiye siyasetçi olması dolayısıyla yöneltilen eleştirinin sınırları, sıradan bir kişiye yöneltilen eleştirinin sınırlarından daha geniştir: ikincisinin aksine birincisi zorunlu ve bilinçli olarak fiillerini ve davranışlarını vatandaşların ve gazetecilerin dikkatli bir kontrolüne açık bırakmaktadır; dolayısıyla(siyasetçinin) daha fazla hoşgörülü olması gerekmektedir. Mahkeme diğer taraftan, Cumhurbaşkanı tarafından kullanılan ve medyada geniş şekilde yer alan, ardından da geniş bir kitle tarafından daha çok mizahi amaçlarla kullanılan kaba bir ifadeyi kendi hesabına kullanan başvuranın, eleştirisini densizlik sayılabilecek bir hiciv yoluyla ifade etme yolunu seçtiği kanısına varmaktadır. Oysa Mahkeme, hicvin, temelinde yatan gerçekliği abartılı ve bozulmuş bir şekilde sunan sanatsal bir ifade ve sosyal bir yorumlama şekli olduğunu ve doğal olarak tahrik etme ve kışkırtma amacı güttüğünü daha önce birçok defa ifade etmiştir. Bu nedenle, bir sanatçının veya herhangi başka bir kişinin kendisini bu şekilde ifade etme hakkına yapılan her türlü müdahaleyi daha özenli bir şekilde incelemek gerekmektedir.

Mahkeme, somut olayda olduğu gibi, başvuranın davranışına benzer davranışları cezalandırmanın demokratik toplumların olmazsa olmazı olan genel nitelikli tartışmalarda çok önemli bir rol oynayan toplumsal tartışmalara ilişkin hiciv yoluyla yapılan çıkışlar üzerinde caydırıcı bir etki doğruma ihtimali olduğu kanaatindedir.

Yukarıdaki açıklamalar ve somut davanın kendine has koşulları dikkate alındığında ve devlet başkanına hakaret sebebiyle verilen mahkumiyetin yararını ve başvuran üzerindeki etkisini tarttıktan sonra Mahkeme, kamu yetkililerinin cezalandırma yoluna başvurmalarının hedeflenen amaç ile orantılı olmadığına ve dolayısıyla demokratik bir toplumda gerekli olmadığına karar vermiştir.” gerekçesiyle Fransa Yerel Mahkemesince verilen kararın “ifade özgürlüğünün ihlali” olduğuna karar vermiştir.

Düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün araçlarından biri de eleştiridir. Eleştirinin doğasından kaynaklanan sertlik suç oluşturmaz, eleştiri övgü olmadığına göre, sert, kırıcı ve incitici olması da doğaldır. Anayasanın 104/1. maddesine göre devletin birliğini temsil eden Cumhurbaşkanı da özgürlükçü parlamenter rejimlerde ve özellikle siyasi bir görüşün temsilcisi gibi algılanması durumunda diğer kurum ve kişiler gibi eleştiriye açıktır. Bir devletin demokrasi düzeyi, devletin, toplumun ve bireylerinin gelişimi için, en uç fikir ve düşüncelere dahil her türlü tartışmayı güven altına alabilmesiyle ölçülebilir. Bir devletin tüm yurttaşları, hapse girme ya da Ceza Mahkemelerinde yargılanma korkusu olmadan düşüncelerini ifade edebildiklerinde gerçekten ifade özgürlüğünden söz edebiliriz.

Bu açıklamalar ışığında sanığın Cumhurbaşkanına yönelik olarak söylediği tahmin edilen sözlerin konuşmanın bütünlüğü nazara alındığında Cumhurbaşkanının şeref ve haysiyetini incitici olmayıp, politikasının yanlışlığını vurgulamak için kullanılmıştır. Bu nedenle somut olayda Cumhurbaşkanına yönelik sözler hakaret niteliğinde olmayıp ağır eleştiri kapsamında kalmakla sanığın beraatine karar verilmesi gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde mahkumiyet kararı verilmesi,

Kabul ve uygulamaya göre ise;

3- TCK’nın 61. maddesinde sayılan nedenlerden bulunmayan aksine suçun unsuru olarak değerlendirilmesi gereken “sözlerin niteliği, mağdur ve mağdura sempatisi olanlar tarafından algılanış tarzı ve sanığın suç işleme kastından bahsedilerek yasal ve yeterli olmayan gerekçeyle temel cezanın alt sınırdan ayrılmak suretiyle belirlenmesi,

Gerekçeleriyle hükmün bozulması gerektiği düşüncesinde olduğumdan sayın çoğunluğun görüşüne katılmıyorum.

TEHİR-İ İCRA PROSEDÜRÜ

Hükmü kanun yoluna götüren borçlunun, ilamın icrasının durdurulması için teminat karşılığında Bölge Adliye Mahkemeleri’nden veya Yargıtay’dan icranın durdurulması kararı alması gerekir. Zira aşağıda paylaşılan (HMK-367) maddesinden de anlaşılacağı üzere temyiz kararın icrasını durdurmaz. Dolayısıyla icranın durdurulması için bu prosedüre ihtiyaç duyulacaktır.

İlam niteliğinde belgeye dayalı gerçekleştirilen takiplerde icranın geri bırakılması borçlunun yerel mahkemede verilen hükmü temyiz etmesi sonucu bu süre içerisinde alacaklının alacağı elde etmesini engelleyen, icra takibinde yer alan her türlü işlemi durduran yoldur.

MADDE 367: “Temyiz, kararın icrasını durdurmaz. İcra ve İflas Kanununun icranın geri bırakılmasıyla ilgili 36. maddesi hükmü saklıdır. Nafaka kararlarında icranın geri bırakılmasına karar verilemez.

Kişiler hukuku, aile hukuku ve taşınmaz mal ile ilgili ayni haklara ilişkin kararlar kesinleşmedikçe yerine getirilemez.”

Aynı şekilde tehir-i icra prosedürünün iyi anlaşılması açısından (İİK-36) maddesinin de paylaşılması faydalı olacaktır.

(İİİK-36): “İlâma karşı istinaf veya temyiz yoluna başvuran borçlu, hükmolunan para veya eşyanın resmî bir mercie depo edildiğini ispat eder yahut hükmolunan para veya eşya kıymetinde icra mahkemesi tarafından kabul edilecek taşınır rehni veya esham veya tahvilât veya taşınmaz rehni veya muteber banka kefaleti gösterirse veya borçlunun hükmolunan para ve eşyayı karşılayacak malı mahcuz ise icranın geri bırakılması için bölge adliye mahkemesi veya Yargıtaydan karar alınmak üzere icra müdürü tarafından kendisine uygun bir süre verilir. Bu süre ancak zorunluluk hâlinde uzatılabilir.

Borçlu, Devlet veya adlî yardımdan yararlanan bir kimse ise teminat gösterme zorunluluğu yoktur. Ücreti ilgililer tarafından verilirse bölge adliye mahkemesi veya Yargıtayca icranın geri bırakılması hakkındaki karar icra dairesine en uygun vasıtalarla bildirilir.

Nafaka hükümlerinde böyle bir süre verilemez.

Bölge adliye mahkemesince başvurunun haklı görülmesi hâlinde teminatın geri verilip verilmeyeceğine karar verilir. Yargıtayca hükmün bozulması hâlinde borçlunun başvurusu üzerine, bozmanın mahiyetine göre teminatın geri verilip verilmeyeceğine mahkemece kesin olarak karar verilir.

Bölge adliye mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmesi veya Yargıtayca hükmün onanması hâlinde alacaklının istemi üzerine başkaca işleme gerek kalmaksızın teminata konu olan para alacaklıya ödenir. Mal ve haklar ise, malın türüne göre icra dairesince paraya çevrilir. İlâm alacaklısının teminat üzerinde rüçhan hakkı vardır.”

Borçluya icra emri tebliğ edildikten sonra borçlu icraya konu olan dava dosyasını icranın geri bırakılması talepli olarak temyiz ettiğine dair bir derkenar alır ve derkenarla birlikte icra dosyasına talep açar.

İcra emrinin tebliği üzerine borçlu yedi gün içinde dilekçe ile icra mahkemesine başvurarak borcun zamanaşımına uğradığı veya imhal veya itfa edildiği itirazında bulunabilir. Aksi halde yedi gün geçtikten sonra borçlu icra emrinin tebliğinden önceki sebeplere dayanarak, icra mahkemesinden icranın geri bırakılmasını isteyemez ve borcu ödemek zorunda kalır. İcra emrinin tebliğinden sonraki devrede gerçekleşen itfa, imhal, veya zamanaşımına dayanan geri bırakma istekleri yedi günlük sınırlamaya tabi değildir, her zaman yapılabilir. Yargıtay’a göre tehir-i icra ( icranın geri bırakılması) kararının bu 7 günlük süre içerisinde istenmesi şart değildir. Bu süre dolduktan sonra da icranın geri bırakılması talep edilebilir. Ancak sürenin dolması, alacaklıya haciz talep etme hakkı vereceğinden, müvekkilin zor duruma düşmemesi açısından mehil vesikasının bu yedi günlük süre içerisinde alınmasında fayda vardır.

Derkenarla birlikte icra dosyasına talep açılmasının ardından icranın geri bırakılması kararını BAM’dan alabilmek için dosyaya teminat sunulmalıdır. Borçlu teminat için belirlenen rakamı nakit yatırabilir, banka teminat mektubu veya nakde çevrilebilecek gayrimenkul göstererek de yapabilir. Ancak gayrimenkul göstererek yapması halinde bu gayrimenkul üzerinde haciz bulunmamalıdır.

Mehil vesikasında, borçluya BAM’dan icrayı geri bırakma kararı getirmesi için, karar tarihinden itibaren veya dosya Yargıtay’a gönderilmemiş ise, gönderilme tarihinden itibaren başlamak üzere 30-60 veya 90 günlük süre verilir. Sürenin takdiri icra müdürlüğündedir. Mehlin hangi tarihten itibaren başladığı ve ne kadarlık süre verildiği hususu bu noktada önemlidir. Bazı durumlarda, Dosyanın Yargıtay’a gönderilme tarihinden itibaren başlamak üzere 60 günlük süre verilmesine karar verilmekte fakat dosya Yargıtay’a önceki bir tarihte gönderilmiş ise, bu 60 günlük süre dolmuş veya sürenin dolmasına çok az kalmış olabilmektedir.

Bu gibi bir durum söz konusu ise, borçlu vekilinin, dosya BAM’a zaten gönderilmiş ise, bu durumu icra müdürüne sözlü olarak belirtmesi ve karar tarihinden itibaren başlamak üzere mehil verilmesini talep etmesi yerinde olacaktır. Alınan mehil vesikası, dosya Yargıtay’a henüz gönderilmemişse, Yargıtay’a gönderilmek üzere mahkeme dosyasına ibraz edilecektir. Eğer dosya Yargıtay’a gönderilmiş ise, bu kez mehil vesikasını, icranın geri bırakılması talebini içeren bir üst yazı talebi ile, yine yerel mahkeme eliyle Yargıtay’a göndermek gerekecektir. BAM öncelikle tehir-i icra talebinin bulunup bulunmadığını, talep var ise, icra müdürlüğünce verilen mehil vesikasını inceler. Eğer mehil henüz dolmamışsa, dosyada icranın geri bırakması kararı verir ve bu kararı yerel mahkemeye gönderir.

“…Alacaklının icra mahkemesine yaptığı başvuruda, icra müdürlüğünce borçluya tehiri icra kararı getirmesi için verilen mehil süresi içerisinde kararın getirilmemesi nedeniyle alacaklının talebi ile icra müdürlüğünün 14.8.2015 tarihli kararında, dosyaya yatırılan nakit teminatın alacaklıya ödenmesine karar verildiğini ancak, mehil süresinin dolmasından sonra borçlu tarafından sunulan tehiri icra kararı gereğince borçlunun talebi üzerine icra müdürlüğünce takibin durdurulduğunu ve 14.8.2015 tarihli kararın uygulanmasına yer olmadığına karar verildiğini, ancak icra müdürünün kendi kararından dönemeyeceğini ve şartları oluşmasına rağmen dosyadaki nakit teminatın alacaklıya ödenmemesine ilişkin kararın yerinde olmadığını ileri sürerek icra müdürlüğünün 19.8.2015 tarihli takibin durdurulmasına dair kararının iptalini talep ettiği, mahkemece; icra müdürlüğünce verilen karardan kendiliğinden dönülemeyeceği gerekçesiyle istemin kabulüne karar verildiği anlaşılmaktadır.

Somut olayda; alacaklı tarafından borçlu aleyhine … … 26. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin tazminat konulu ilamına dayalı olarak ilamlı icra takibi başlatıldığı, takip dayanağı ilamın borçlu tarafından tehiri icra talepli olarak temyiz edildiği, borçlu vekiline 13.4.2015 tarihli 90 günlük mehil vesikası verildiği, bilahare borçlunun talebi üzerine 13.7.2015 tarihinden itibaren 30 günlük ek mehil vesikası verildiği, ek mehil süresi içinde 12.8.2015 tarihinde Yargıtay 15. Hukuk Dairesi’nce icranın geri bırakılmasına karar verildiği anlaşılmaktadır.

Her ne kadar icra müdürlüğü kendi kararından vazgeçemez ise de, şikayete konu işlemin icra mahkemesince denetlenerek usulüne uygun olup olmadığının belirlenmesi gerekmektedir. Bu nedenle mahkemece salt bu gerekçeyle sonuca gidilmesi yerinde olmayıp, icranın geri bırakılması kararı üzerine icra dairesinin ilamın icrasını Yargıtay’ın esas hakkındaki temyiz incelemesinin sonuçlanmasına kadar geri bırakması gerektiğinden, borçlunun tehiri icra kararı sunması üzerine icra müdürlüğünce takibin durdurulmasına ve nakit teminatın alacaklıya ödenmesine ilişkin kararın uygulanmamasına yönelik işleminin hukuka uygun olduğunun kabulü ile, alacaklının bu kararın iptali istemi ile ilgili şikayetinin reddine karar verilmesi gerekirken istemin kabulü yönünde hüküm tesisi isabetsizdir…”

(Yargıtay 12. Hukuk Dairesi 2018/2590 E., 2018/4635 K.)

Yukarıdaki Yargıtay kararında da görüleceği üzere ek mehil, önceki sürenin bitiminden itibaren başlamaktadır.

“…Somut olayda; alacaklı tarafından borçlu aleyhine genel haciz yolu ile ilamsız icra takibi başlatıldığı, borçlunun itirazı üzerine itirazın iptali davası açıldığı, itirazın iptali davasının kabulüne karar verildiği bu kararın borçlu tarafından 11.08.2015 tarihinde tehiri icra talepli olarak temyiz edildiği, borçlu vekiline 26.8.2015 tarihinden itibaren 90 gün mehil verildiği, mehil süresi içinde 26.10.2015 tarihinde Yargıtay 9. Hukuk Dairesince icranın geri bırakılmasına karar verildiği anlaşılmaktadır. İİK 36. maddesinin birinci fıkrası uyarınca icra müdürlüğünün tehiri icra kararı getirilmesi için verdiği mehil içinde takip durur ve hiç bir icra takip işlemi yapılamaz. Bu sebeple alacaklının mehil içinde 1.9.2015 tarihinde haciz ihbarnamesi gönderme talebinin icra müdürlüğünce reddine dair kararı hukuka uygun olup alacaklının bu kararın iptali istemi ile ilgili şikayetin reddine karar verilmesi gerekirken tehiri icra kararı almak için getirilen teminat mektubunun şarta bağlı olduğu gerekçesi ile istemin kabulü isabetsizdir…”

(Yargıtay 12. HD E. 2016/19385 K. 2017/11050 T. 20.9.2017)

Av. Bilge İŞ & Av. Selçuk ENER

BORCUN KARARLAŞTIRILAN GÜNDEKİ DÖVİZ KURU ÜZERİNDEN ÖDENMİŞ OLMASI HALİNDE KUR FARKI İSTENEMEYECEĞİ KUŞKUSUZDUR. NE VAR Kİ, KARARLAŞTIRILAN GÜNDE ÖDENMESİ GEREKEN DÖVİZ KARŞILIĞI BORCUN, VERGİ USUL KANUNU GEREĞİNCE ZORUNLU OLARAK TL ÜZERİNDEN FATURALANDIRILIP ÖDEME GÜNÜ YERİNE DAHA SONRAKİ BİR GÜNDE ÖDENMESİ HALİNDE İSE FİİLİ ÖDEME GÜNÜNDEKİ KUR İLE SÖZLEŞME UYARINCA ÖDENMESİ GEREKEN TARİHTEKİ KUR ARASINDAKİ KUR FARKININ İSTENEBİLECEĞİNİN KABULÜ GEREKİR.

Yargıtay 19. H.D., E: 2012/9853, K: 2013/14066, T: 18.09.2013

DAVA : Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne kısmen reddine yönelik olarak verilen hükmün taraf vekillerince duruşmalı olarak temyiz edilmesi üzerine ilgililere çağrı kağıdı gönderilmişti. Belli günde davacı vekili ve davalı vekilinin gelmiş olmalarıyla duruşmaya başlanarak hazır bulunan avukatların sözlü açıklamaları dinlenildikten ve temyiz dilekçelerinin süresinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

KARAR : Davacı vekili, taraflar arasındaki anlaşmaya göre davalı şirketin müvekkiline alüminyum profil imal edeceğini, yapılan anlaşmaya göre vadenin 90 gün olarak belirlendiğini, müvekkil tarafından sipariş edilen alüminyum profilleri için toplam profil alım miktarının 5 tonu bulması halinde kalıp bedellerinin talep edilmeyeceğinin kabul ve taahhüt edildiğini, kur farkından dolayı davalı şirketin müvekkilinden 46.038,98 TL fazla tahsilat sağlandığını, ayrıca davalının taahhüdüne aykırı olarak 17.999,19 TL kalıp bedelini de aldığını ileri sürerek davalının müvekkilinden haksız olarak tahsil ettiği 46.038,98 TL kur farkı bedeli ile 17.999.19 TL kalıp bedeli olmak üzere toplam 64.038,17 TL’nin yasal faiziyle tahsilini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece yapılan yargılama, toplanan deliller, benimsenen bilirkişi kurulu raporuna göre davalının kur farkı faturalarını tanzim ederek tahsilat yapmasının yerinde olduğu, teklif mektubundaki şartlarına göre alınan mal miktarlarının 15 tonu geçmiş olmasından dolayı kalıp faturası tutarı olan 17.999,19 TL’nin davacıya iadesinin gerektiği gerekçeleriyle davanın kısmen kabulüne 17.999,19 TL alacağın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan alınıp davacıya verilmesine, fazlaya dair istemin reddine karar verilmiş, hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiştir.

Taraflar arasında ihtilafsız olan 2.6.2008 tarihli teklif mektubunun “Profil Kesim İşçiliği” kenar başlıklı bölümünün 1. paragrafında; “Alüminyum profilleriniz için toplam profil alım miktarınızın 15 tonu geçmesinden itibaren ilgili kalıbın bedeli, müteakip profil alımlarınızdaki faturalar üzerinden amortismanlar halinde tarafınıza geri ödenecektir İfadelerine yer verilmiş aynı bölümün 2. paragrafında ise; “Alüminyum profilleriniz için toplam profil alım miktarınız tek seferde 15 tonu bulması halinde kalıp bedelleri tarafınızdan talep edilmeyecektir.” denilmiştir.

“Ödeme Şekli” başlıklı bölümde, “Profil alımlarınızın %50’si sipariş anında, geri kalan miktar sipariş teslim anında tahsil edilecektir. Eğer ödemeleriniz vadeli alacaksa, karşılıklı görüşmeyle tutarı belirlenecek olan teminat mektubu tarafınızdan tahsil edilecektir.” ifadelerine yer verilmiştir.

Bu durumda mahkemece kalıp bedeliyle ilgili uyuşmazlığın çözümlenmesinde teklif mektubunun “profil kesim işçiliği” başlıklı bölümde yer alan teklif mektubu hükmünün yorumlanması gerekmektedir. Bu hükmün yorumlanması hakimin bilgi ve tecrübesiyle çözümleyeceği hususlardan olduğundan bu konuda bilirkişiye başvurulamaz. O halde mahkemece teklif mektubundaki 15 tonluk kalıp bedeline dair sorumluluk sınırının farklı kalıpları da içeren toplam profil alım miktarına göre mi yoksa her kalıp için 15 tonluk sınırın mı gözetilmesi gerektiği hakim tarafından değerlendirilip yorumlanmalıdır. Teklif mektubunun anılan bölümünde “ilgili kalıbın bedeli sözcüklerine yer verilmesi karşısında her kalıpla ilgili olarak 15 tonluk alım yapılması halinde kalıp bedelinin alınmayacağı şeklindeki yorum tarzının somut olaya uygun düşeceği gözetilmelidir. Nitekim davalı vekilinin 23.3.2010 havale tarihli delil listesi ekindeki “Enerji Elektronik için Yapılan Kalıplar” başlıklı belgede davaya konu profillerin altı ayrı çeşit kalıpla üretildiği belirtilmiştir. Mahkemece davalının bu altı çeşit kalıbı üretip üretmediği araştırılıp her bir kalıpla ilgili olarak üretilen profil miktarları saptandıktan sonra yukarda açıklanan yorum tarzına uygun biçimde bir yorum yapılarak kalıp bedelleriyle ilgili uyuşmazlığın çözümlenmesi gerekmektedir.

Kur farkıyla ilgili uyuşmazlığa gelince; teklif mektubunda kalıp bedelinin Euro, profil ve işçilik bedellerinin ise usd üzerinden kararlaştırıldığı ve ödeme şekli başlıklı bölümde ödemelerin ne şekilde yapılacağı açıkça belirtilmiştir. Buna göre borcun kararlaştırılan gündeki döviz kuru üzerinden ödenmiş olması halinde kur farkı istenemeyeceği kuşkusuzdur. Ne var ki, kararlaştırılan günde ödenmesi gereken döviz karşılığı borcun, Vergi Usul Kanunu gereğince zorunlu olarak TL üzerinden faturalandırılıp ödeme günü yerine daha sonraki bir günde ödenmesi halinde ise fiili ödeme günündeki kur ile sözleşme uyarınca ödenmesi gereken tarihteki kur arasındaki kur farkının istenebileceğinin kabulü gerekir. Bu hususlarda ilgili bilirkişi kurulu kök ve ek raporları yeterli araştırma ve incelemeyi içermediği gibi Yargıtay denetimine de elverişli bulunmamaktadır.

Bu durumda mahkemece yukarda belirtilen ilkeler gözetilerek araştırma ve inceleme yapılıp iddia ve savunma çerçevesinde konusunda uzman kişilerden oluşturulacak üç kişilik bilirkişi heyetinden ayrıntılı ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınıp deliller hep birlikte değerlendirildikten sonra varılacak uygun sonuç dairesinde bir karar verilmesi gerekirken eksik incelemeyle yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan sebeplerle hükmün taraflar yararına BOZULMASINA, vekilleri Yargıtay duruşmasında hazır bulunan taraflar yararına 990 TL duruşma vekalet ücretinin tarafların yek diğerinden alınarak bir diğerine verilmesine, peşin harcın istenmesi halinde iadesine, 18.09.2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

TEMİZLİK İŞÇİSİ OLAN KADIN İŞÇİYE, BAŞKA ERKEK ÇALIŞAN OLMASINA RAĞMEN ERKEKLER TUVALETİNİN TEMİZLEMESİNİN SÖYLENMESİ ÜZERİNE İŞÇİNİN BU İSTEĞİ GERÇEKLEŞTİRMEMESİ SONUCU İŞVEREN TARAFINDAN YAPILAN FESİH HAKSIZ FESİHTİR.

Yargıtay 9. H.D., E:2017/19636, K: 2018/2931, T: 15/02/2018

A) Davacı İsteminin Özeti:

Davacı vekili, davacının davalı işverene ait iş yerinde temizlik elemanı olarak 20/12/2013 tarihinde işe başladığını, iş akdinin 03/12/2015 tarihinde noter ihtarı ile feshedildiğini, feshin gerçekten uzak ve hukuka aykırı olduğunu, geçersiz nedenle iş akdinin feshedildiğini ileri sürerek, feshin geçersizliğine ve işe iadesine karar verilmesini talep etmiştir.

B) Davalı Cevabının Özeti:

Davalı vekili, davacının dava dışı şirkette çalıştığını, temizlik işlerini yaptığını, davacının üretim alanı tuvalet temizliği ve sarf malzeme tamamlama görevini yerine getirmediğini, feshin haklı nedenle yapıldığını savunarak davanın reddini istemiştir.

C) İlk Derece Mahkemesi Kararının Özeti:

İlk derece mahkemesince,”büro temizlik görevini yapmakta iken üretim bölümü erkekler tuvaleti temizlik görevinin verildiği, davacının ise bu görevi temizlik işine bakan erkek çalışana verilmesinin uygun olacağını belirtip yapmak istemediği, yaptığı takdirde adaba, ahlaka aykırı durumla karşılaşma ihtimalinin söz konusu olabileceğini ifade ettiği ancak işverenin kabul etmeyip davacının verilen görevi yapmasını istediği, davacı bu görevi yapmak istemeyince iş akdini feshettiği, işyerinde temizlik işinde çalışan erkek personel bulunmasına rağmen bayan olan davacıya erkekler tuvaleti temizliği görevinin verilmesi, davacının bundan kaynaklanacak sıkıntılarını ve sorunları iletmesine rağmen ısrarla erkekler tuvaletinin temizlik işini yapması istendiğinden, bunun iş kanununa, ve bu tür olaylarla ilgili yargıtayın yerleşik içtihatlarıyla vurgulanan iş hukuku ilkelerine aykırı olduğu” gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

D) Bölge Adliye Mahkemesi Kararının Özeti :

Bölge adliye mahkemesince, davacı işçinin davalı işyerinde temizlik işçisi olarak görev yaptığı, görevleri arasında üretim alanı tuvaletlerinin temizliği ve sarf malzeme tamamlama işinin de bulunduğu, davacı işçi hakkında değişik tarihlerde yapmakla ödevli olduğu görevlerin hatırlatıldığı nedeniyle tutanak tutulduğu, davacının ihtarname ile erkek tuvaletinin temizliği esnasında geri dönüşü olmayan problem yaşayabileceği korkusunu ileri sürdüğü, davalının gerek ihtarlar gerekse tanık beyanları ile buna karşı önlemleri aldığını ortaya koyduğu gibi davacı tarafından bu önlemlerin alınmadığının iddia edilmediğinin dosya içeriği ile sabit olduğu, davacının savunmalarında belirttiği sebeplerin görevini yapmamasını haklı kılmadığı, 30.11.2015 tarihinde davacının iş akdinin feshedildiği, iş akdinin fesih nedeninin 4857 Sayılı İş Kanununun 25/II-(h) bendindeki eyleme uyduğu, davacının ödevli olduğu görevleri hatırlatıldığı halde yapmamakta ısrar ettiği, bu nedenle işverenin feshinin haklı olduğu anlaşılmakla, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yerinde olmayan gerekçe ile kabulüne karar verilmesi hatalı olduğundan HMK.nun 353/1-b-2 maddesine göre bu hatanın düzeltilmesi yoluna gidildiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

E) Temyiz başvurusu :

Bölge Adliye Mahkemesi’nin kararına karşı davacı vekili temyiz başvurusunda bulunmuştur.

F) Gerekçe:

Davacının davalıya ait işyerinde çalıştığı, davacının işyerinde kendisine verilen işleri yaptığı, ancak iş yeri yetkilisinin üretim bölümündeki erkekler tuvaletinin temizik görevini davacıya verdiği, davacının bu durumda adaba ve ahlaka aykırı bir durumla karşılaşma ihtimali bulunduğundan sıkıntı yaratabileceğini belirterek, erkekler tuvaletinin temizlik görevini temizlik işi yapan erkek çalışana verilmesinin uygun olacağını söylediği, yetkilinin kabul etmediği, temizlik yapmak zorunda olduğunu belirttiği anlaşılmıştır.

Dinlenen tanıklar; davacının temizlik personeli olarak çalıştığını, erkekler tuvaletinin temizlenme işininde kendisine verildiğini erkekler tuvaletini temizleyen erkek işçinin olduğunu ancak sonradan bu işinde davacıya verildiğini, davacıda zor durumda kaldığını, bunun üzerine işverenin davacının iş akdini feshettiğini ifade etmişlerdir.

Toplanan deliller, tanık anlatımları ve dosya kapsamından, davacının davalı şirket iş yerinde büro temizlik görevini yapmakta iken üretim bölümündeki erkekler tuvaletinin temizlik görevinin verildiği, davacının ise bu görevi temizlik işine bakan erkek çalışana verilmesinin uygun olacağını belirtip yapmak istemediği, yaptığı takdirde adaba, ahlaka aykırı durumla karşılaşma ihtimalinin söz konusu olabileceğini ifade ettiği ancak işverenin kabul etmeyip davacının verilen görevi yani erkekler tuvaletinin temizliğini yapmasını istediği, davacı bu görevi yapmak istemeyince iş akdini feshettiği anlaşılmaktadır.

Olayların gelişim biçimi, davacının büro temizliği ve çay servisi işini yapmakta iken, iş yerinde temizlik işinde çalışan erkek personel bulunmasına rağmen davacı kadın işçiye erkekler tuvaleti temizliği görevinin verilmesi, davacının bundan kaynaklanacak sıkıntılarını ve sorunları iletmesine rağmen ısrarla erkekler tuvaletinin temizlik işini yapması istendiği, davacının adaba ve ahlaka aykırı istenmeyen durumlarla karşılaşması riski bulunduğundan bu görevi kabul etmemesinin yasaya uygun ve haklı bir neden olduğu, iş yerinde temizlik işi yapan erkek personel bulunmasına rağmen ısrarla bu görevi davacıya yaptırmak istemesi ve kabul etmemesi üzerine iş akdini feshetmesinin yasaya aykırı olup fesih haksız olduğundan davanın kabulüne, feshin geçersizliğine ve davacının işe iadesine ilişkin İlk Derece Mahkemesinin kararı yerindedir.

4857 sayılı İş Yasasının 20/3 maddesi ve 6100 sayılı HMK.’un 373/2. maddeleri uyarınca Dairemizce aşağıdaki şekilde karar verilmiştir.

G) Sonuç: Yukarda açıklanan gerekçe ile

1.Bölge Adliye Mahkemesi’nin temyiz edilen kararının BOZULARAK ORTADAN KALDIRILMASINA,

2.Davalı tarafından gerçekleştirilen feshin GEÇERSİZLİĞİNE ve davacının davalı nezdindeki işyerine İŞE İADESİNE,

4.Davacının yasal süre içinde başvurusuna rağmen davalı işverence süresi içinde işe başlatılmaması halinde ödenmesi gereken tazminat miktarının davacının kıdemi, fesih nedeni dikkate alınarak takdiren davacının 4 aylık brüt ücreti tutarında BELİRLENMESİNE,

5.Davacı işçinin işe iadesi için işverene süresi içinde müracaatı halinde hak kazanılacak olan ve kararın kesinleşmesine kadar en çok 4 aya kadar ücret ve diğer haklarının davalıdan tahsilinin GEREKTİĞİNE,

6. Alınması gereken 35,90 TL. karar harcından davacının yatırdığı 31,40 TL. peşin harcın mahsubu ile 4,50 TL. bakiye karar harcının davalıdan tahsili ile hazineye irat kaydına,

7. Davacının yaptığı 213,00 TL yargılama giderinin davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine, davalının yaptığı yargılama giderinin üzerinde bırakılmasına, gider avansından kullanılmayan miktarların istekleri halinde ilgililere iadesine,

8. Davacı vekil ile temsil edildiğinden, karar tarihindeki AAÜT uyarınca belirlenen 2.180,00 TL vekalet ücretinin davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine,

9. Peşin alınan temyiz harcının isteği halinde ilgilisine iadesine,

10. Dosyanın kararı veren ilk derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 15.02.2018 tarihinde oy birliğiyle kesin olarak karar verildi.

KİRALANAN TAŞINMAZIN İCRA MAHKEMESİ MARİFETİYLE TAHLİYESİ İSTEMİNDE TEBLİĞDEN İTİBAREN 30 GÜNLÜK ÖDEME SÜRESİ DOLMADAN TAHLİYE TALEP EDİLEMEZ.

Yargıtay 6. H.D., E: 2014/9221, K: 2014/9629, T: 11/09/2014

DAVA : İcra mahkemesince verilmiş bulunan yukarıda tarih ve numarası yazılı karar, davalı tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla, dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

K A R A R

Dava, itirazın kaldırılması ve kiralananın tahliyesi istemine ilişkindir. Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş, karar davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı tarafından, haciz ve tahliye istekli olarak başlatılan icra takibi nedeni ile düzenlenen otuz gün ödeme süreli, ödeme emri davalı borçluya 12/03/2014 tarihinde tebliğ edilmiş, dava otuz günlük ödeme süresi beklenmeden 11/04/2014 tarihinde açılmıştır.

İİK’nin 269/1 maddesi göndermesi ile uygulanması gereken 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 315. maddesi uyarınca otuz günlük ödeme süresi dolmadan yapılan tahliye isteminin reddine karar verilmesi gerekirken, mahkemece yazılı gerekçe ile tahliye kararı verilmesi doğru değildir. Ayrıca davaya dayanak yazılı kira sözleşmesi de aylık kira paralarının her ayın 1 ile 5’i arası peşin olarak ödeneceği taraflarca kararlaştırıldığından, takip tarihi olan 04/03/2014 tarihinde Mart 2014 ay kirası henüz istenebilir halde bulunmadığından Mart 2014 ay kira parasının takibe konu edilmesi ve mahkemece itirazın bu ay kira bedeli üzerinden de kaldırılması da doğru değildir.

Karar bu nedenlerle bozulmalıdır.

SONUÇ

Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz itirazlarının kabulü ile 6100 sayılı HMK.ya 6217 Sayılı Kanunla eklenen geçici 3.madde hükmü gözetilerek HUMK.nın 428 ve İİK.nın 366.maddesi uyarınca kararın BOZULMASINA, istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 11.09.2014 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

KISA SÜRELİĞİNE EMANET ALINAN OTOMOBİLİN, ANLAŞILAN SÜREDE MALİKİNE İADE EDİLMEMESİ HIRSIZLIK SUÇUNU OLUŞTURUR.

Yargıtay 15. C.D., E: 2019/2063, K: 2019/4326, T: 29/04/2019

Sanıkla müştekinin ***** ***** isimli işyerinde tanıştıkları ve alkol aldıkları, birlikte işyerinden ayrıldıktan sonra, sanığın müştekiye ait 09 R **** plakalı aracı kendisinin kullanmak istediğini söylediğinde, müştekinin aracı kullanması için sanığa verdiği, seyir halinde iken sanığın müştekiye cola alır mısın dediği ve aracı durdurduğu, müştekinin araçtan inerek markete gittiği sırada sanığın araç ile ayrıldığı, daha sonra aracın sanığın kullanımında iken bulunduğu, bu şekilde sanığın dolandırıcılık suçunu işlediği iddia edilen olayda;

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 12/06/2012 tarih ve 2011/15-440 Esas, 2012/229 Karar sayılı ilamı gereğince, sanığın, müştekinin aracını kısa süreliğine kullanmak üzere alıp iade etmemesi şeklindeki eyleminin, aracın zilyetliğinin devredilmemesi nedeniyle TCK’nun 141/1. maddesinde yazılı ve 6763 sayılı Kanun’un 31. maddesi ile değişik 5271 sayılı CMK’nın 253 ve 254. maddeleri gereğince uzlaşma kapsamında yer alan hırsızlık suçunu oluşturduğu gözetilmeden, suç vasfında yanılgıya düşülmek suretiyle yazılı şekilde dolandırıcılık suçundan hüküm kurulması,

S O N U Ç

Kanuna aykırı olup, sanığın temyiz itirazları bu nedenle yerinde görüldüğünden, 5320 sayılı Kanun’un 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nın 321. maddesi uyarınca, hükümlerin BOZULMASINA29/04/2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

TASARRUF MEVDUATI SİGORTA FONUNUN, KAPATILAN ŞİRKET ALACAKLILARINA KARŞI YÜKÜMLÜLÜKLERİ

Son zamanlarda devlet tarafından el konulan şirketlere ilişkin gündemde TMSF adı sık sık duyulmaktadır. Bu durumda TMSF üzerinde özet niteliğinde derli toplu bir bilgilendirme yapmak önem arz etmektedir.

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu, tasarruf sahiplerinin haklarını yolsuzluk ve usulsüzlüklerden korumak amacı ile kurulmuş kamu tüzel kişiliğini haiz idari ve mali bağımsızlığı olan bir devlet kurumudur. 

TMSF görevlerini, 5411 Sayılı Bankacılık Kanunu,OHAL kapsamında KHK ile yapılan bazı düzenlemelerin değiştirilerek kabul edilmesine ilişkin 6758 Sayılı Kanunve ilgili diğer mevzuat ile kendisine verilen yetkiler çerçevesinde yerine getirmekte olup görevleri arasında yer alan OHAL kapsamında yürütülen kayyımlık faaliyetlerikonusu bu yazıda değerlendirilecektir.

5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nda bu durum belirtilmiştir. 

Madde 111 : “Bu Kanun ve ilgili diğer mevzuat ile verilen yetkiler çerçevesinde tasarruf sahiplerinin hak ve menfaatlerinin korunması amacıyla, mevduatın ve katılım fonlarının sigorta edilmesi, Fon bankalarının yönetilmesi, malî bünyelerinin güçlendirilmesi, yeniden yapılandırılması, devri, birleştirilmesi, satışı, tasfiyesi, Fon alacaklarının takip ve tahsili işlemlerinin yürütülmesi ve sonuçlandırılması, Fon varlık ve kaynaklarının idare edilmesi ve Kanunla verilen diğer görevlerin ifası için kamu tüzel kişiliğini haiz, idarî ve malî özerkliğe sahip Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu kurulmuştur.  

Fon görevini yaparken bağımsızdır. Fonun kararları yerindelik denetimine tâbi tutulamaz. Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, Fon Kurulunun kararlarını etkilemek amacıyla emir ve talimat veremez. 

Fon, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu Kurulu ile Başkanlıktan oluşur. Fonun merkezi İstanbul’dadır. Fon, görevli ve yetkili olduğu alanın yoğun olduğu illerde olmak ve sayısı üçü geçmemek kaydıyla Cumhurbaşkanı kararıyla yurt içi temsilcilik ve tahsilat birimleri açabilir.

Fon, 3346 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri ile Fonların Türkiye Büyük Millet Meclisince Denetlenmesinin Düzenlenmesi Hakkında Kanun, 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu ile 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu hükümlerine tâbi değildir.  

Fon, görev ve yetkilerini etkin şekilde yerine getirmek amacıyla, yeterli sayı ve nitelikte personeli istihdam eder. Fonun malları Devlet malı hükmündedir. Fonun mal, hak ve alacakları haczedilemez ve rehnedilemez.” 

TMSF; 5411 sayılı kanunun ilgili maddeleri çerçevesinde yönetim ve denetimi devredilen şirket veya şirketlerin mal ve gayrimenkullerini, hak ve varlıklarını satabilir. Olağanüstü hallerde fon kaynaklarının ihtiyaçları karşılamaması durumunda Merkez Bankası’ndan avans talep edebilir. 

 2 Eylül 2016 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan 674 sayılı KHK ile devlet tarafından el konulan şirketlerdeki kayyumların görevleri TMSF’ye devredildi. Buna göre bahse konu şirketlerin satış ve tasfiye işlemleri TMSF tarafından yapılacak. 

Aşağıda 24.11.2016 tarihinde 674 sayılı KHK ile yayımlanan 6758 sayılı kanunun ilgili maddeleri paylaşılacaktır.  

MADDE 19– (1) Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce terör örgütlerine aidiyeti, iltisakı veya irtibatı nedeniyle 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 133 üncü maddesi uyarınca kayyım atanmasına karar verilen şirketlerde görev yapan kayyımların yetkileri, hakim veya mahkeme tarafından Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredilir ve devirle birlikte kayyımların görevleri sona erer. 

(2) Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten sonra ve olağanüstü halin devamı süresince terör örgütlerine aidiyeti, iltisakı veya irtibatı nedeniyle Ceza Muhakemesi Kanununun 133 üncü maddesi uyarınca şirketlere ve bu Kanunun 13 üncü maddesi uyarınca varlıklara kayyım atanmasına karar verildiği takdirde, kayyım olarak Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu atanır. 

(3) (Değişik: 2/1/2017-KHK-680/81 md.; Değiştirilerek kabul: 1/2/2018-7072/79 md. 20/7/2016 tarihli ve 2016/9064 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla ülke genelinde ilan edilen olağanüstü hal kapsamında yürürlüğe konulan kanun hükmünde kararnameler gereğince kapatılan ve Vakıflar Genel Müdürlüğüne veya Hazineye devredilen şirketler hariç olmak üzere; birinci ve ikinci fıkra kapsamındaki şirketler, soruşturma ve kovuşturma sonuna kadar, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun gözetiminde, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun ilişkili olduğu Bakanın atadığı yöneticiler tarafından ticari teamüllere uygun olarak ve basiretli tüccar gibi yönetilir. Bu şirketlerin yöneticileri Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun ilişkili olduğu Bakan tarafından atanır ve görevden alınır. Bu şirketlerin mali durumu, ortaklık yapısı, piyasa koşulları veya diğer sorunları nedeniyle mevcut halin sürdürülebilir olmadığının tespit edilmesi durumunda, şirketin yahut varlıklarının veya 5271 sayılı Kanunun 128 inci maddesinin onuncu fıkrasında belirtilen malvarlığı değerlerinin satılmasına veya feshi ile tasfiyesine Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun ilişkili olduğu Bakan tarafından karar verilebilir. Satış ve tasfiye işlemleri ilgili şirketin yönetim kurulu veya Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından yerine getirilir. Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun ilişkili olduğu Bakan onayıyla belirlenir. 

(4) (Ek: 17/4/2017-KHK-690/73 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7077/63 md.Üçüncü fıkra kapsamında gerçekleştirilen varlık ve malvarlığı değeri satışlarına bağlı olarak elde edilen gelirden borçlar ödendikten sonra kalan tutar, şirket işlerinde kullanılabilir. Üçüncü fıkra kapsamında gerçekleştirilen fesih ve tasfiye işlemleri sonunda borçlar ödendikten sonra kalan tutar, yargılamanın kesin hükümle sonuçlandırılmasına kadar bir kamu bankasında açılan hesapta nemalandırılır. 

(5) (Ek: 17/4/2017-KHK-690/73 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7077/63 md.Üçüncü fıkra kapsamında gerçekleştirilen satış ve tasfiye işlemlerinde azınlık hisselerinin sahiplerinin rızası aranmaz. 

(6) (Ek: 17/4/2017-KHK-690/73 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7077/63 md.Kayyımlık görevi Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından yürütülen şirketler, açtıkları davalarda harçtan muaftır. 

(7) Birinci ve ikinci fıkralar uyarınca Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun kayyım olarak atanmasına karar verilen şirket, taşınmaz, hak, varlık ve alacaklar hakkında Ceza Muhakemesi Kanununun 128 inci maddesi uyarınca verilen el koyma ve tedbir kararları, kayyım yetkisinin Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devriyle birlikte kendiliğinden kalkar. 

(8) (Ek: 15/8/2017-KHK-694/180 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7078/174 md.Kayyımların yetkileri Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredilen veya Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun kayyım olarak atandığı şirketlerde, şirketin ortaklarının şirkette sahip olduğu pay oranında yeni kurulacak şirketlerde pay sahibi olmaları koşuluyla şirket yönetim organının önerisi ve Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun ilişkili olduğu Bakanın onayıyla yeni şirket kurulmasına karar verilebilir. Bu halde şirket ortaklarının yeni şirket kurulmasına ilişkin izin ve muvafakati aranmaz. Kurulacak şirketin sermayesi kayyımların yetkileri Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredilen veya Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun kayyım olarak atandığı şirket tarafından ayni veya nakdi olarak karşılanır. Yeni şirket kuruluşuna ilişkin hususlar şirketlerin yönetim organlarınca hazırlanır ve Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun ilişkili olduğu Bakanın onayına sunulur. Bakanın onayıyla kuruluş gerçekleşir ve tescile tabi tüm hususlar her türlü vergi, resim ve harçtan muaf olmak üzere ilgili ticaret sicilinde resen tescil ve ilan olunur. Bu fıkra uyarınca gerçekleştirilecek kuruluş işlemleri ilgili mevzuata tabi olmaksızın uygulanır. Yeni kurulan şirkette kayyımlık yetkisi bir mahkeme veya hakim kararına gerek olmaksızın Fona devredilmiş sayılır. 

(9) (Ek: 15/8/2017-KHK-694/180 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7078/174 md.Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun kayyımlık görevini yürüttüğü şirketlerin genel kurullarının yetkileri, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu hükümlerine tabi olunmaksızın Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun ilişkili olduğu Bakan tarafından kullanılabilir. 

(10) (Ek: 15/8/2017-KHK-694/180 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7078/174 md.Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun ilişkili olduğu Bakan, bu madde kapsamındaki yetkilerini kısmen veya tamamen Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu Başkanına veya Fon Kuruluna devredebilir.  

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun satış ve tasfiyeye ilişkin yetkileri 

MADDE 20- (1) 19/10/2005 tarihli ve 5411 sayılı Bankacılık Kanunu ile temettü hariç ortaklık hakları ile yönetim ve denetimi Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından devralınan şirketler ve bunların varlıkları ile ilgili olarak Fona verilen yetkiler, bu Kanun ile Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna verilen kayyımlık görevi ile satış veya tasfiye işlemlerinde, bu şirketlerin yahut bunların sahiplerinin Fona borçlu olup olmadığına ve varlıkları üzerinde Fon haczi bulunup bulunmadığına bakılmaksızın kıyasen uygulanır. (Değişik ikinci cümle: 5/6/2017-KHK-691/11 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7076/11 md.)  Kayyımlık yetkisi Fona devredilen veya Fonun kayyım olarak atandığı şirketleri ve ortaklık paylarını soruşturma ve kovuşturma süresince yönetmek ve temsil etmek üzere atananlar veya görevlendirilenler ile 5271 sayılı Kanunun 128 inci maddesinin onuncu fıkrasına göre malvarlığı değerlerinin yönetimi amacıyla atananlar ve bu kapsamda icra edilen iş ve işlemler hakkında 8/11/2016 tarihli ve 6755 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınması Gereken Tedbirler ile Bazı Kurum ve Kuruluşlara Dair Düzenleme Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanunun 37 nci ve 38 inci maddeleri uygulanır. Şirketlerin tasfiye işlemlerini yürütmek üzere Fon Kurulu tarafından görevlendirilen tasfiye komisyonu, adli işlemler veya davalar bakımından taraf ehliyetine sahiptir. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun kayyım olarak atandığı şirketlerin ya da bunların varlıklarının bu madde kapsamında satışından elde edilecek tutarlar yargılamanın kesin hükümle sonuçlandırılmasına kadar bir hesapta nemalandırılır. 

(2) Şirket varlıklarının ticari iktisadi bütünlük yoluyla satışına karar verilmesi halinde Fon Kurulu, geçmiş dönem borçlarını, bu borçların FETÖ/PDY terör örgütüne aidiyeti, iltisakı veya irtibatı olmayan kişilerle gerçek mal veya hizmet ilişkisine dayanması şartıyla ihale bedelinden ödemeye veya ihale alıcısına ödettirmeye yetkilidir. 

(3) Bu madde hükümleri, kapatılan kurum, kuruluş, özel radyo ve televizyonlar, gazete, dergi, yayınevi ve dağıtım kanallarının veya bunların bağlı olduğu şirketlerin Hazine tarafından devralınan varlıklarının satış ve tasfiyesini teminen Maliye Bakanlığınca Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredilmesi durumunda da uygulanır. Devredilen varlıkların satışından elde edilen tutarlar Maliye Bakanlığına aktarılır. 

Yukarıda belirtilmiş olduğu üzere 674 sayılı KHK yürürlüğe girmeden önce şirkete atanmış olan veyahut anılan KHK’nın yürürlük tarihinden sonra CMK madde 133 gereğince mahkeme tarafından kayyum atanmasına karar verilecek şirketlere ilişkin olarak, yönetim yetkilerinin TMSF’ye devredilerek şirketin varlığının TMSF kontrolünde devam edeceği belirtilmiştir. 

Ayrıca belirtilmesi gerekir ki; 22.11.2016 tarihli 678 sayılı KHK’nın 37. Maddesinde TMSF’nin kayyum olarak atandığı şirketlerin mevcut borçlarının ödenebilmesi için yine TMSF’ye verilen yetki düzenlenmiştir.  

“Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun kayyım olarak atandığı şirketlerde, şirketin doğrudan veya dolaylı borçlarının ödenmesi için öncelikle şirket lehine kefil olan ortak, yönetici veya bunlarla bağlantılı üçüncü gerçek veya tüzel kişilerin malvarlığına müracaat edilir. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu, bu kapsamda şirket borçlarının ödenmesi ya da şirket sermaye ihtiyacının karşılanmasını teminen, kefillerin varlıklarının doğrudan veya ticari ve iktisadi bütünlük yoluyla satılması konusunda yetkilidir.” 

Yukarıda paylaşılan maddede belirtilmiş olduğu üzere şirketin borçlarının ödenebilmesi adına TMSF’nin gerekli işlemleri yine şirket adına yapabilme yetkisinin mevcut olduğu belirtilmiştir. 

“Borçlu şirketin tüm varlıkları TMSF tarafından 2004 ve 6183 sayılı kanunlarda öngörülen süreçlerin dışında 4389 ve 5411 sayılı kanunlarla TMSF’nin hem alacaklı hem de icra ve iflas dairesi yetkilerine sahip olduğu ve tüm koşulları belirlediği süreçte başvurucu sürece dahil edilmeden satılmıştır. Satıştan elde edilen gelirin tamamı 5411 sayılı kanunun verdiği geçmiş dönem mal ve hizmet alacaklarının ödettirilmesi yetkisine rağmen bu yetki kullanılmaksızın diğer kamu alacakları ile TMSF’nin el konulan banka kaynaklı alacaklarına karşılık olarak ayrılmıştır. 

Bu süreçte iyi niyetli üçüncü kişi olduğu anlaşılan başvurucunun hakları gözetilmeyerek alacağını tahsil etme imkanı ortadan kaldırılmış ve devletin denetim ve gözetiminden sorumlu olduğu batan banka nedeniyle oluşan banka zararı dolaylı olarak ve kısmen başvurucuya yüklenmiştir. Belirtilen nedenlerle birlikte başvurucu aleyhine meydana getirilen hukuki belirsizlik göz önünde bulundurulduğunda, başvurucunun mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasında gözetilmesi gereken adil dengenin başvurucu aleyhine bozulduğu kanaatine ulaşılmıştır.” 

Yukarıda 01/7/2016 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 2013/865 Başvuru numaralı ve 01/6/2016 Tarihli “Tasfiye Halinde Cemtur Seyahat Turizm Limited Şirketi” tarafından yapılan başvuru paylaşılmıştır. Bu AYM kararından da anlaşılmış olduğu üzere TMSF’nin basiretli tacir gibi davranma yükümlülüğü olup kendisine, yukarıda paylaşılan kanun ve Kanun Hükmünde Kararnameler ile yüklenen sorumluluklara aykırı davranmamakla yükümlüdür. Aksi halde yukarıda emsal nitelikteki AYM kararında da belirtilmiş olduğu üzere mülkiyet hakkının ihlali gerçekleşmiş olacaktır.  

Av. Bilge İŞ & Av. Selçuk ENER

Kadının aşırı kıskançlığı, erkeğin güven sarsıcı davranışlarından kaynaklanıyorsa; kıskançlık, kadına kusur olarak yüklenemez.

Yargıtay 2. HD., E: 2019/1370, K: 2019/6652, T: 23.05.2019

MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesi
DAVA TÜRÜ : Karşılıklı Boşanma

K A R A R

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davalı-davacı kadın tarafından; kusur belirlemesi ve reddedilen tazminat talepleri yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

Taraflar arasında görülen karşılıklı boşanma davasında ilk derece mahkemesince davaların kabulüne karar verilerek ortak çocuğun velayeti davalı-davacı kadına verilmiş, baba ile kişisel ilişki tesis edilmiş; çocuk için tedbir-iştirak nafakasına, kadın için de maddi ve manevi tazminata hükmedilmiştir. Hükme karşı, erkek tarafından kadının davasının kabulü, kusur belirlemesi ve aleyhine hükmedilen tazminatlar yönünden istinaf kanun yoluna başvurulmuştur. Bölge adliye mahkemesi, erkeğin kadının kabul edilen davasına yönelik başvurusunun esastan reddine; kusur tespiti ve tazminatlara yönelik başvurunun da, tarafların eşit kusurlu olduğundan bahisle, kabulüne karar vermiş ve kadının tazminat taleplerini reddetmiştir.

İlk derece mahkemesi kararında, davacı-davalı erkeğin güven sarsıcı davranışlarının olduğu, ayrıca evlilik birliği sorumluluklarını yerine getirmediği; davalı-davacı kadının da güven sarsıcı davranışlarının olduğu belirtilerek boşanmaya neden olan olaylarda erkeğin ağır, kadının da hafif kusurlu olduğuna hükmedilmiştir. İlk derece mahkemesi hükmüne karşı erkek tarafından istinaf kanun yoluna başvurulmuş ve bölge adliye mahkemesi; erkeğin evlilik birliğini devam ettirmek istemeyerek evden ayrıldığı ve güven sarsıcı davranışlarının olduğu; kadının da güven sarsıcı davranışlarının olduğu ve aşırı kıskanç olup eşine baskı yaptığından bahisle tarafların eşit kusurlu olduğunu belirterek erkeğin kusur tespiti ile tazminatlara yönelik başvurusunu kabul etmiş ve kadının tazminat taleplerinin reddine karar vermiştir.

Bölge adliye mahkemesi hükmü sadece davalı-davacı kadın tarafından temyiz edildiğinden, bölge adliye mahkemesince erkeğe yüklenen kusurlar kadın yönünden usuli kazanılmış hak teşkil etmiştir. Bu durumda, davacı-davalı erkeğin evden ayrılarak evlilik birliğini devam ettirmek istemediği ve güven sarsıcı davranışlarının olduğu sabittir. Bölge adliye mahkemesince kadına kıskançlık nedeniyle eşine baskı yaptığı kusuru yüklenmişse de, kadının kıskançlığı erkeğin süregelen güven sarsıcı davranışlarına tepki niteliğinde olduğundan, kadına bu kusurun yüklenmesi yerinde görülmemiştir. Bu durumda; boşanmaya sebebiyet veren olaylarda gerçekleşen ve bölge adliye mahkemesince kabul edilerek erkek tarafından temyiz edilmediğinden kesinleşen kusurlara göre; evden ayrılarak evlilik birliğini devam ettirmek istemeyen ve güven sarsıcı davranışları bulunan erkek güven sarsıcı davranışları bulunan kadına göre ağır kusurludur. Gerçekleşen bu durum karşısında, boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakları zarar gören, mevcut ve beklenen menfaatleri zedelenen az kusurlu davalı-davacı kadın yararına Türk Medeni Kanunu’nun 174/1-2.maddesi gereğince uygun miktarda maddi ve manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken, erkeğin kusur belirlemesi ve tazminatlara yönelik istinaf talebinin kabul edilerek kadının maddi ve manevi tazminat taleplerinin reddi yerinde görülmemiştir.

S O N U Ç

Yukarıda gösterilen sebeplerle İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesinin 29.05.2018 tarih, 2017/1121 esas ve 2018/729 karar sayılı kararının kusur belirlemesi ve maddi-manevi tazminatlar yönünden BOZULMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, dosyanın ilgili bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine oybirliğiyle karar verildi. 23.05.2019

İŞYERİNDEKİ SİGORTALININ; KALP KRİZİ VEYA BEYİN KANAMASI GEÇİRMESİ VEYA İNTİHAR ETMESİ DE İŞ KAZASI KAPSAMINDADIR. DOLAYISIYLA BU NEDENLERLE OLUŞAN İŞ KAZASINDA SİGORTA YARDIMLARI YAPILIR.

Yargıtay 10. HD., E:2019/3234, K:2020/2115, T:09/03/2020

Mahkemesi : Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesi

K A R A R

Dava, iş kazası olduğunun tespiti istemine ilişkindir.

İlk Derece Mahkemesince, hükümde belirtilen gerekçelerle davanın kabulüne dair verilen karara karşı davalı Kurum vekili ile … vekili tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine, Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesince, istinaf başvurusunun esastan reddine dair verilen kararın temyizen incelenmesi davalı Kurum vekili ile … vekili tarafından istenilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi … tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okundu. Temyiz konusu hükme ilişkin dava, 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun Geçici 3. maddesi delaletiyle 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 438. maddesinde sayılı ve sınırlı olarak gösterilen hâllerden hiçbirine uymadığından, temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılmasına ilişkin isteğin reddine karar verildikten sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi

I-İSTEM:

Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; 14/11/2015 tarihinde davalı … tarafından verilen talimat uyarınca bal kabağını kesmek isterken elindeki bıçağın sekerek gözüne battığını ve ciddi biçimde yaralandığını söyleyerek dava konusu olayın iş kazası olduğunun tespitine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

II-CEVAP:

Davalı Kurum vekili cevap dilekçesinde özetle; yasal dayanaktan yoksun ve haksız açılan davanın reddini istemiştir.

III-MAHKEME KARARI:

A-İLK DERECE MAHKEME KARARI

“ 1-Davanın kabulü ile, Davacı …’in 14/11/2015 tarihinde meydana gelen olayın iş kazası olduğunun tespitine, ” şeklinde karar verilmiştir.

B-BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ KARARI

Mahkemece, dosya kapsamı, mevcut delil durumu çerçevesinde yapılan inceleme sonucu ilk derece mahkemesinin vakıa ve hukuki değerlendirmesinde usul ve esas yönünden yasaya aykırılık bulunmadığı anlaşıldığından davalı Kurum vekili ile … vekilinin istinaf başvurusunun Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 353/1-b.1 maddesi gereğince esastan reddine dair karar verilmiştir.

IV-TEMYİZ KANUN YOLUNA BAŞVURU VE NEDENLERİ:

Davalı işveren vekili temyiz dilekçesinde özetle; taraflar arasında iş sözleşmesinin bulunmadığını, davacının kendi işçisi olmadığını, yapmış olduğu işin iş yerindeki faaliyetle hiçbir ilgisinin bulunmadığını belirterek kararın bozulmasını istemiştir.

Davalı Kurum vekili temyiz dilekçesinde özetle;olayın iş kazası olduğunun ispat edilemediğini belirterek kararın bozulmasını istemiştir.

V-İLGİLİ HUKUK KURALLARI VE İNCELEME:

Dava, iş kazası olduğunun tespiti istemine ilişkindir.

Davaya konu olan ve tespiti istenen “iş kazası” mevzuatımızda 506 sayılı Kanunun 11-A ve 5510 sayılı Kanunun 13. maddesi ve devamı maddelerinde düzenlenmiş olup, her iki kanunda da iş kazası tanımlanmamış, kazanın hangi hal ve durumlarda iş kazası sayılacağı yer ve zaman koşulları ile sınırlandırılarak belirlenmiştir.

Eldeki davaya konu olayın meydana geldiği tarih itibari ile davanın yasal dayanağı mülga 506 sayılı Kanunun 11/A maddesidir. Anılan maddeye göre eldeki davayla ilgili olarak iş kazası;

a-)Sigortalının iş yerinde bulunduğu sırada,
b-)İşveren tarafından yürütülmekte olan iş dolayısıyla,
Hemen veya sonradan sigortalıyı bedence veya ruhça arızaya uğratan olaydır.

Olayın, işkazası olarak kabul edilebilmesi için;
A-)Olaya, maruz kalan kişinin 506 sayılı Kanunun 2. maddesi anlamında sigortalı olması,
B-)Olayın, 506 sayılı Kanunun 11/A maddesinde sayılı ve sınırlı olarak belirtilen hal ve durumlardan birinde meydana gelmesi koşuldur. Başka bir anlatımla, Olayın, iş kazası sayılabilmesi için iki koşulun birlikte gerçekleşmesi zorunludur.

Açıklanan bu madde hükmüne göre, iş kazası; maddede sayılı olarak belirtilmiş hal ve durumlardan herhangi birinde meydana gelen ve sigortalıyı hemen veya sonradan bedence veya ruhça arızaya uğratan olaydır.

Gerek uygulama ve gerek öğretide açıkça kabul edildiği ve madde metninden de anlaşıldığı üzere bu maddede sayılan haller örnekleme niteliğinde değil, sınırlayıcı niteliktedir. Bu hallerden birine girmeyen sigorta olayı iş kazası sayılamaz. Sayılan bu hallerin birlikte gerçekleşme koşulu bulunmayıp, herhangi birinin gerçekleşmiş olması gerekli ve yeterlidir.

Eş söyleyişle, iş kazası hukuksal nitelikte bir olay olup, bu olayın yukarıda açıklanan yasa maddesinde sınırlandırılan ve belirtilen hallerden herhangi birinin oluşmasıyla ortaya çıkması gerekir.

İş kazasının unsurları üzerinde de kısaca durmak gerekirse, şöyle sıralanabilir; kazaya uğrayan 506 sayılı Kanun anlamında sigortalı sayılmalı; bu sigortalı bir kazaya uğramalı ve uğranılan kaza 506 sayılı Kanunun yukarıda ayrıntısı açıklanan 11. maddesinin (A) fıkrasında sayılan hal ve durumlardan birinde meydana gelmeli; sigortalıyı hemen veya sonradan bedence veya ruhça arızaya uğratan bir olay biçiminde gerçekleşmeli; bu olay ile sigortalının uğradığı zarar arasında uygun illiyet (nedensellik) bağı bulunmalıdır.

506 sayılı Kanunun 4. maddesinde “sigortalıları çalıştıran gerçek ve tüzel kişiler” işveren olarak tanımlanmıştır. “Çalıştıran” olgusu, tespiti istenen sürelere ilişkin hizmet akdinin tarafı konumunda olan ve hizmet akdini düzenleyen “işvereni” ifade etmektedir.

Kaza tarihinden sonra yürürlüğe giren 5510 sayılı Yasa’nın 13. maddenin birinci fıkrasında ise iş kazası,

“a) Sigortalının işyerinde bulunduğu sırada,
b)(Değişik bend:17.04.2008-5754 S.K./8.mad) İşveren tarafından yürütülmekte olan iş nedeniyle sigortalı kendi adına ve hesabına bağımsız çalışıyorsa yürütmekte olduğu iş nedeniyle,
c)Bir işverene bağlı olarak çalışan sigortalının, görevli olarak işyeri dışında başka bir yere gönderilmesi nedeniyle asıl işini yapmaksızın geçen zamanlarda,
d)(Değişik bend: 17.04.2008-5754 S.K./8. mad) Bu Kanunun 4’üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamındaki emziren kadın sigortalının, iş mevzuatı gereğince çocuğuna süt vermek için ayrılan zamanlarda,
e) Sigortalıların, işverence sağlanan bir taşıtla işin yapıldığı yere gidiş gelişi sırasında meydana gelen ve sigortalıyı hemen veya sonradan bedenen ya da ruhen özüre uğratan olaydır.” şeklinde tanımlanmıştır.
İş kazası nedeniyle sosyal sigorta yardımlarının yapılabilmesi öncelikle Kurumun zararlandırıcı sigorta olayının iş kazası olduğunu kabul etmesine bağlıdır. İş kazası olgusu Kurumca kabul edilmezse somut olayda olduğu gibi sigortalının ya da hak sahiplerinin olayın iş kazası olduğunu dava yolu ile tespit ettirmesi gerekmektedir.

İş kazasını meslek hastalığından ayıran en önemli husus iş kazasının ani meydana gelen bir olay olmasıdır. Ani olayın gerçekleşmesinden sonraki bir vakitte sigortalıda bedenen veya ruhen zararlar meydana gelebilmektedir. Burada önemli olan husus meydana gelen zarar ile ani olay arasında illiyet bağının olup olmadığı meselesidir. Kanunda iş kazası tanımlanırken dıştan gelen bir etkinin varlığından bahsedilmemiştir. Bu nedenle sigortalının kalp krizi veya beyin kanaması geçirmesi ile intihar etmesi de iş kazası kapsamında değerlendirilmektedir. Burada önemli olan bir husus, olayın iş kazası sayılması ile işverenin kazanın meydana gelmesinde kusuru olup olmadığı halinin karıştırılmaması gerektiğidir. Zira bir olayın iş kazası sayılması ile işverenin kusurunun bulunması durumu aynı değildir. Önemine binaen belirtmek gerekir ki illiyet bağının varlığı için sigortalının yaptığı iş ile gerçekleşen kaza arasında bir bağ olması gerekmektedir. (Özdemir, Halil, Türk Mevzuatında İş Kazasının Tespiti Davaları, Yargıtay Dergisi, Temmuz 2018, cilt 44, sayı 3)

Yukarıdaki maddi ve hukuki olgular birlikte değerlendirildiğinde; davacıya davalının işyerinde hangi işi yaptığı, ücret alıp almadığı, alıyorsa ne kadar ücret aldığı sorularak tespit edilmeli, davalı işyerine komşu ve yakın işyerlerinde bu yeri bilen ve tanıyanlar dahi dinlenerek tanık beyanlarının sağlığı denetlenmeli ve çalışma olgusu böylece hiç bir kuşku ve duraksamaya yer bırakmayacak biçimde belirlenmelidir.
Bu maddi ve hukuki olgular göz ardı edilerek, eksik araştırma ve inceleme sonucu yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O hâlde, davalı Kurum vekili ile … vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesinin istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin kararının kaldırılarak İlk Derece Mahkemesince verilen hüküm bozulmalıdır.

S O N U Ç

Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesi kararının HMK’nın 373/1 maddesi gereği kaldırılarak temyiz edilen ilk derece mahkemesi hükmünün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davalılardan …’a iadesine, dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine, 09.03.2020 gününde oy birliğiyle karar verildi.

FAİZ, FAİZ TÜRLERİ, TEMERRÜT HALİNDE UYGULANACAK FAİZ ORANLARI VE ADİ/TİCARİ İŞ AYRIMI

Faiz, asıl alacağa bağlı bir feri alacak olup asıl alacağın kaderine bağlıdır. Yani asıl alacağın doğumu ile doğup asıl alacağın sona ermesiyle sona erecek olan bir alacaktır faiz alacağı (İbra sözleşmesinde tarafların sözleşmenin bitiminden sonra da faiz işlemesine devam etmesini kararlaştırmaları hali istisnadır.). Faizin feri alacak olmasının sonuçlarından biri de faizin, anapara faizinin (TBK-147/1) maddesinde belirtildiği üzere 5 yıllık zamanaşımına tabi olmasının dışında, asıl alacağın tabi olduğu zamanaşımına bağlı olmasıdır. 

Faiz dayandığı kaynak bakımından akdi faiz ve kanuni faiz olarak ikiye ayrılmaktadır. 

1- Akdi Faiz:

Sözleşme hükümleri ile belirlenen faize akdi faiz denilmektedir. Kanuna aykırı olmamak koşulu ile sözleşmede serbestçe kararlaştırılabilir. Dolayısıyla taraflar, aralarında yaptıkları sözleşmenin içeriğinde, faiz alacağının olup olmayacağını, faizin türünü, oranını ve ödeme şartlarını sözleşme serbestisi ilkesinin sınırları çerçevesinde serbestçe tayin edebilir. 

2- Kanuni Faiz:

Faiz alacağı esasen taraflar arasında yapılan sözleşme ile kararlaştırılmakla birlikte, taraflarca sözleşmede faiz alacağı kararlaştırılmamış olmakla veya faiz alacağı kararlaştırılmakla birlikte oranını belirtilmemiş olması veya taraflar arasında haksız fiil ya da sebepsiz zenginleşmede olduğu gibi herhangi bir sözleşmenin bulunmaması halinde alacağa yönelik faiz yürütülmesi ve faiz oranının belirlenmesinin kanuna dayanması durumunda kanunî faiz söz konusu olur.

Faiz niteliği bakımından ikiye ayrılmaktadır.

1- Anapara (Kapital) faizi:

Anapara faizi, alacaklının kazanç sağlamak amacıyla borçluya verdiği paraya, vade tarihine kadar belirli bir oranda, kanunî veya iradi kaynaklı işletilen faizdir. Tanımdan da anlaşılacağı üzere anapara faizi kanundan veya sözleşmeden doğabilir. 

Anapara faizi, taraflar veya kanun tarafından öngörülen vadeye kadar işler. Borçlu, anapara faizini vadesinde ödemeyip temerrüde düşerse, temerrüt anından itibaren artık kapital faizi değil, temerrüt faizi söz konusu olacaktır. 

2- Temerrüt faizi:

Öncelikle temerrüt kavramının açıklaması gerekmektedir. 

(TBK- 117) : Muaccel bir borcun borçlusu, alacaklının ihtarıyla temerrüde düşer. Borcun ifa edileceği gün, birlikte belirlenmiş veya sözleşmede saklı tutulan bir hakka dayanarak taraflardan biri usulüne uygun bir bildirimde bulunmak suretiyle belirlemişse, bugünün geçmesiyle; haksız fiilde fiilin işlendiği, sebepsiz zenginleşmede ise zenginleşmenin gerçekleştiği tarihte borçlu temerrüde düşmüş olur. Ancak sebepsiz zenginleşenin iyiniyetli olduğu hâllerde temerrüt için bildirim şarttır.

Yukarıda açıklanan kanun maddesinden de anlaşılacağı üzere temerrüt kavramının varlığının kabulü için öncelikle borcun muaccel hale gelmiş olup bu şartın sağlanmasından sonra, açık veya zımni/yazılı veya sözlü şekilde, borçluya ihtar çekilmesi gerekmektedir. Aksi taktirde borçlu temerrüde düşmemiş olacaktır ki bu durum da temerrüt faizinin alacağa işlenmesine engel olacaktır.

Görüldüğü üzere temerrüde düşülmesi için ifada gecikme yetersiz olup herhangi bir geçerlilik şartı olmayan ihtar koşuluna bağlı olarak gerçekleşmektedir. Fakat yine aynı maddenin 2. fıkrasında da görüleceği üzere ihtar çekilmesini gerektirmeyecek bazı haller vardır ki bu haller madde metninde belirtilmiştir. Aynı şekilde söz konusu maddenin emredici hüküm niteliğinde olmaması nedeniyle sözleşmede borçlunun temerrüde düşmesinde ihtar şartı aranmayacağına dair madde konulabilecektir. Yine borcun ifasının gecikmesinde borçlunun hiçbir kusurunun bulunmaması halinde de, temerrüt şartlarının gerçekleşmiş olması koşulu ile borçlu temerrüde düşecektir. (Oğuzman veÖz, 2013, sy.481; Kılıçoğlu, 2013, sy.690; Yavuz, 2015, sy.748; Eren, 2017, sy.1122; Barlas, 1991, sy.17)

Temerrüt faizi, para borcunun ödenmesinde temerrüde düşen borçlu tarafından zarar ve kusur koşulu aranmaksızın ödenmesi gereken ve temerrüt tarihinden itibaren işleyen faizdir. (Kılıçoğlu, 2013, sy.688; İnan, 1971, sy.609; Oğuzman ve Öz, 2013, sy.478; Yavuz, 2015, sy.750; Barlas, 1991, sy.60).

Haksız fiilden kaynaklanan para borçlarında borçlunun ödemek zorunda olduğu faiz alacağı, bazı yazarlar ile kimi kararlarında Yargıtay tarafından temerrüt faizinden farklı bir faiz türü olarak nitelendirilmekte ve “tazminat faizi” şeklinde adlandırılmaktadır.

Doktrinde temerrüt faizinin, alacağını zamanında alamayan alacaklının uğradığı zarara karşılık gelen götürü bir tazminat niteliğinde olduğu görüşü hâkimdir. Nitekim aşağıda paylaşılan Yargıtay kararları bunu destekler niteliktedir. 

“…Mevcut para borcunun geç ödenmesi, bu faizin ödenmesi için yeterli olup, bu hali ile gecikme faizi geç ödemeden kaynaklanan götürü bir tazminat olarak nitelendirilebilir…”

(Yargıtay H.G.K.19.06.1996 T., 1996/144 E., 1996/503 K.)

Gecikme tazminatı başlığı altında (TBK-118)’de “Temerrüde düşen borçlu, temerrüde düşmekte kusuru olmadığını ispat etmedikçe, borcun geç ifasından dolayı alacaklının uğradığı zararı gidermekle yükümlüdür.” maddesinin de paylaşılması gerekir ki işbu metinde de belirtilmiş olduğu üzere, gecikme tazminatı; asıl alacağın geç ödenmesinden kaynaklı işleyen temerrüt faizinin de geç ödenmesi nedeniyle meydana gelen götürü tazminat niteliğinde olup bu tazminat birleşik faiz yasağı kapsamında olmayacaktır. Nitekim aşağıdaki Yargıtay kararı ile de desteklenmektedir.

“… fazla ödenen temerrüt faizinin iadesi için dava açılması veya icra takibi yapılması durumunda ise fazla ödenen paranın iadesi sebepsiz zenginleşme hükümlerine dayanacağından bu hâllerde faiz talep edilebileceği…”

(Yargıtay 18. H.D., 11.02.2013 T. ve2013/1015 E., 2013/1606 K)

Kanunda temerrüt faizinin tâbi olacağı zamanaşımı süresi öngörülmemiştir. Bu durumda (TBK-146) uyarınca temerrüt faizi kural olarak, on yıllık zamanaşımı süresine tâbi olacaktır.  Bu durumun dışında faiz asıl alacağın tabi olduğu zamanaşımına tabi olduğu gerekçesiyle asıl alacağın 10 yıldan daha az sürelik zamanaşımına tabi olması halinde daha kısa olan süre uygulanacaktır.

3095 sayılı Kanun, ticari işlerde ödenecek temerrüt faizinin miktarı hakkında taraflar arasında bir anlaşmanın yapılmamış olduğu hallerde bu faizin, T.C. Merkez Bankası’nın kısa vadeli avanslar için uyguladığı faiz oranı üzerinden istenebilmesi imkanını getirmiştir. Şöyle ki;

Para borcunu içeren ticari işlerde taraflar, borçlunun temerrüde düşmesi halinde istenecek temerrüt faizi oranını da serbestçe kararlaştırabilirler. Taraflar uygulanacak temerrüt faizi oranını ayrıca belirlememişlerse, temerrüt faizi, kapital faizi oranı olan yıllık yüzde dokuz üzerinden hesaplanır.

Ticari işlerde temerrüt faizinin hesaplanması konusunda bir özellik vardır.  3095 sayılı Kanun’un 2/2. Maddesine göre, T.C. Merkez Bankasının önceki yılın 31 Aralık günü kısa vadeli avanslar için uyguladığı faiz oranı, yukarıda açıklanan miktardan fazla ise, ortada sözleşme olmasa bile ticari işlerde temerrüt faizi bu oran üzerinden istenebilir. Söz konusu avans faiz oranı, 30 Haziran günü önceki yılın 31 Aralık günü uygulanan avans faizi oranından 5 puan veya daha çok ise yılın ikinci yarısında bu oran geçerli olur(3095 sayılı kanun 2/2). 3095 sayılı Kanun’un 2/2. Maddesinin yazılış biçiminden de anlaşılacağı üzere, temerrüt faizinin kısa vadeli, avanslar için uygulanan faiz oranı üzerinden hesaplanması, alacaklının bu yönde açık bir talepte bulunmasını gerektirir. Alacaklının sadece kanuni faiz ya da ticari faiz işlemiş olması, temerrüt faizinin kısa vadeli avanslar için uygulanan faiz oranı üzerinden hesaplanabilmesi için yeterli değildir. Bu hallerde temerrüt faizi yıllık yüzde dokuz oranı üzerinden hesaplanır.

Alacaklı ile borçlu arasında yapılan sözleşmede temerrüt faizi konusunda bir düzenleme yapılmamasına karşılık kapital faizi, yüzde dokuz oranı ya da avans faizi oranından daha yüksek bir oran olarak belirlenmişse, temerrüt faizi, bu kapital faizi oranı üzerinden hesaplanır.

Adi işlerde temerrüt faizinin sözleşme ile kararlaştırılacağı hallerde oran (BK-120/1)’e göre belirlenen oranın %100 fazlasını aşamaz. Bu hüküm emredici niteliktedir. Ancak ticari işlere ilişkin olarak faiz konusunda özel bir düzenlemeye yer veren (TTK-8/1) karşısında, (BK-12-/2)’nin tacirler arasındaki ticari ilişkiler nedeniyle uygulanması söz konusu olamaz.  

Faiz Oranları

1-Anapara Faizi: 

Anapara faizinin oranı ile ilgili (TBK-88) ve 3095 sayılı kanun dikkate alınacaktır.

TBK-88: “Faiz ödeme borcunda uygulanacak yıllık faiz oranı, sözleşmede kararlaştırılmamışsa faiz borcunun doğduğu tarihte yürürlükte olan mevzuat hükümlerine göre belirlenir.

Sözleşme ile kararlaştırılacak yıllık faiz oranı, birinci fıkra uyarınca belirlenen yıllık faiz oranının yüzde elli fazlasını aşamaz.”

Eğer sözleşmede herhangi bir hüküm belirtilmemişse 3095 sayılı kanunun 1. maddesi olarak yer alan hüküm dikkate alınacaktır. 3095 sayılı kanunun 1. maddesinde “Borçlar Kanunu ve Türk Ticaret Kanunu’na göre faiz ödenmesi gereken hallerde, miktarı sözleşme ile tespit edilmemişse bu ödeme yıllık yüzde on iki oranı üzerinden yapılır.

Cumhurbaşkanı, bu oranı aylık olarak belirlemeye, yüzde onuna kadar indirmeye veya bir katına kadar artırmaya yetkilidir” şeklinde belirtilmiş olsa da 2. fıkrasında Cumhurbaşkanı’na tanınan yetkiye binaen bu oran 19/12/2005 tarihli ve 2005/9831 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla, senelik yüzde on iki olan faiz miktarı, 01 Ocak 2006 tarihinden itibaren yürürlüğe girmek üzere senelik %9’a düşürülmüştür. Anapara faizi ödenmesi gereken hallerde, faiz miktarı taraflarca sözleşmede kararlaştırılmamışsa, bu oran yıllık %9 olarak uygulanacaktır. Aynı şekilde tarafların belirlemesi ile % 50 fazlasını aşamayacağı kuralı gereği yıllık faiz oranı %13,5’i aşamayacaktır. 

2- Temerrüt Faizi oranı:

Adi işlerde temerrüt faizi oranı, (TBK-120) ile 3095 sayılı Kanunun 2 hükmü çerçevesinde belirlenir. 

(TBK-120): ”Uygulanacak yıllık temerrüt faizi oranı, sözleşmede kararlaştırılmamışsa, faiz borcunun doğduğu tarihte yürürlükte olan mevzuat hükümlerine göre belirlenir.

Sözleşme ile kararlaştırılacak yıllık temerrüt faizi oranı, birinci fıkra uyarınca belirlenen yıllık faiz oranının yüzde yüz fazlasını aşamaz. 

Akdî faiz oranı kararlaştırılmakla birlikte sözleşmede temerrüt faizi kararlaştırılmamışsa ve yıllık akdî faiz oranı da birinci fıkrada belirtilen faiz oranından fazla ise, temerrüt faizi oranı hakkında akdî faiz oranı geçerli olur.”

3095 sayılı Kanunu’nun 2. maddesinde ise “Bir miktar paranın ödenmesinde temerrüde düşen borçlu, sözleşme ile aksi kararlaştırılmadıkça, geçmiş günler için 1 inci maddede belirlenen orana göre temerrüt faizi ödemeye mecburdur.

Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankasının önceki yılın 31 Aralık günü kısa vadeli avanslar için uyguladığı faiz oranı, yukarıda açıklanan miktardan fazla ise, arada sözleşme olmasa bile ticari işlerde temerrüt faizi bu oran üzerinden istenebilir. Söz konusu avans faiz oranı, 30 Haziran günü önceki yılın 31 Aralık günü uygulanan avans faiz oranından beş puan veya daha çok farklı ise yılın ikinci yarısında bu oran geçerli olur.

Temerrüt faizi miktarının sözleşmede kararlaştırılmamış olduğu hallerde, akdi faiz miktarı yukarıdaki fıkralarda öngörülen miktarın üstünde ise, temerrüt faizi, akdi faiz miktarından az olamaz.” şeklinde belirtilmiştir.”

Buna göre sözleşmeyle aksi kararlaştırılmadıkça adi işlerde temerrüt faizi oranı yıllık %9 olarak uygulanacaktır. Kanunî temerrüt faizi oranı yıllık %9 olarak belirlendiğine göre taraflar, akdedecekleri sözleşmede temerrüt faizi oranını (TBK-120/2)’de yer alan sınırlayıcı hüküm doğrultusunda yıllık %18’i aşmayacak şekilde serbestçe kararlaştırabilecektir. 

Taraflar, akdettikleri sözleşmede anapara faizi oranını kararlaştırmış ancak temerrüt faiz oranını tespit etmemiş olabilir. Bu ihtimâlde temerrüt faizi oranının ne olacağı (TBK-120/3) ve 3905 sayılı Kanun’un 2/3. Maddesine göre belirlenecektir. Böyle bir durumda (TBK-120/3) uyarınca, sözleşmede kararlaştırılan anapara faizi oranı 3095 sayılı Kanun’da tespit edilen temerrüt faizi oranını aşmaktaysa, temerrüt faizi de akdi anapara faizi miktarı üzerinden yürütülür.

Av. Bilge İŞ & Av. Selçuk ENER

UYUŞTURUCU MADDE BULUNDURMANIN KULLANMA MAKSADINA MATUF OLDUĞUNUN BELİRLENMESİNDE ÜÇ KRİTER VARDIR. BUNLAR: FAİLİN BULUNDURDUĞU UYUŞTURUCU MADDEYİ BAŞKASINA SATMAYA YELTENMEMESİ, UYUŞTURUCU MADDEYİ KOLAY ERİŞEBİLECEĞİ YERLERDE SAKLAMASI, SADECE BİR YA DA İKİ FARKLI UYUŞTURUCU MADDEYİ BULUNDURMASI VE BU MADDELERİ BİRKAÇ AY GİBİ BİR SÜRE YETECEK MİKTARDA BULUNDURMALARIDIR. BU KRİTERLERE SAHİP OLMAYAN UYUŞTURUCU MADDE BULUNDURMA SUÇLARI, UYUŞTURUCU VEYA UYARICI MADDE İMAL VE TİCARETİ SUÇU OLARAK NİTELENDİRİLMEYE ADAYDIR.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E: 2017/9378, K: 2018/618, T: 6.12.2018

*KULLANMAK İÇİN UYUŞTURUCU MADDE BULUNDURMA SUÇU ( Sanığın Tanıktan Ele Geçirilen Eroini Sattığına İlişkin Adı Geçenin Sonradan Döndüğü Soruşturma Evresindeki Soyut Beyan ve Teşhisi Dışında Delil Bulunmadığı – Evinde Ele Geçirilen Kullanma Sınırları İçinde Kalan Suç Konusu Uyuşturucu Maddeyi Satacağına İlişkin Delil Bulunmadığından Atılı Suçun Oluştuğu )

*UYUŞTURUCU MADDE TİCARETİ ( Sanığın Tanıktan Ele Geçirilen Eroini Sattığına İlişkin Adı Geçenin Sonradan Döndüğü Beyan ve Teşhisi Dışında Delil Bulunmadığı – Evinde Ele Geçirilen Kullanma Sınırları İçinde Kalan Uyuşturucu Maddeyi Satacağına İlişkin Delil Bulunmadığından Kullanmak İçin Uyuşturucu Madde Bulundurma Suçunun Oluştuğu )

*TANIĞIN SANIKTAN UYUŞTURUCU MADDE ALDIĞI BEYANINDAN SONRADAN DÖNMESİ ( Sanığın Evinde Ele Geçirilen Kullanma Sınırları İçinde Kalan Suç Konusu Uyuşturucu Maddeyi Satacağına İlişkin Delil Bulunmadığından Kullanmak İçin Uyuşturucu Madde Bulundurma Suçunun Oluştuğu/Uyuşturucu Madde Ticareti Suçu )

*KUŞKUDAN SANIĞIN YARARLANMASI İLKESİ ( Sanığın Bir Suçtan Cezalandırılmasının Temel Koşulunun Suçun Kuşkuya Yer Vermeyen Bir Kesinlikle İspat Edilmesine Bağlı Olduğu/Gerçekleşme Şekli Kuşkulu ve Tam Olarak Aydınlatılamamış Olaylar ve İddiaların Sanığın Aleyhine Yorumlanarak Mahkumiyet Hükmü Kurulamayacağı )

5237/m.188/3-4,191

ÖZET : Dava; kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçuna ilişkindir. Tanığın kollukta, cüzdanında ele geçirilen uyuşturucu maddeyi sanıktan aldığını ifade etmesine karşın mahkemede, suç konusu eroini tanımadığı kişilerden satın aldığını söyleyip soruşturma evresindeki beyanından dönmesi, tanığın da suç konusu eroinin ele geçirilmesi sonrasında aynı gün açık kimlik ve adres bilgileri tespit edilen sanığın yakalanarak üzerinde veya evinde herhangi bir arama işlemi yapılmayıp tam dokuz gün sonra evinde görevlilerce yapılan aramada, kolayca erişilebilir yerde ve bir parça hâlinde suç konusu eroinin ele geçirilmesi, net 0,07 gram eroinin miktar itibarıyla kullanma sınırları içinde kalması, sanığın üzerinde ve ikametgâhında yapılan aramada başkaca bir uyuşturucu ya da uyarıcı madde ile uyuşturucu madde ticareti suçunu işlediğini gösterir herhangi bir bulgunun elde edilmemiş olması, sanığın aşamalarda, tanığı tanımadığını, adı geçene uyuşturucu madde satmadığını ve evinde ele geçirilen eroini kullanmak için bulundurduğunu söyleyip atılı suçlamayı kabul etmemesi birlikte değerlendirildiğinde; sanığın, tanıdan ele geçirilen eroini sattığına ilişkin adı geçenin sonradan döndüğü ve suç atma niteliğinde kalabilecek olan soruşturma evresindeki soyut beyan ve teşhisi dışında delil bulunmadığı, ayrıca evinde ele geçirilen suç konusu uyuşturucu maddeyi satacağına, başkasına vereceğine veya kullanma dışında başka bir amaçla bulundurduğuna ilişkin sanığın savunmasının aksine, her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil de bulunmadığı anlaşıldığından, sanığın sabit olan eyleminin kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir.

DAVA : Uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan sanık …’nun, 5237 Sayılı TCK’nın 188/3-4, 62, 52, 53, 54, 58 ve 63. maddeleri uyarınca 12 yıl 6 ay hapis ve 100 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, hapis cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine, müsadereye ve mahsuba ilişkin Kahramanmaraş 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 15.09.2015 tarihli ve 206-299 Sayılı hükmün, sanık ve müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 21.01.2016 tarih ve 17103-271 sayı ile;

“…Sanıkta ele geçirilen 0,2 gramdan ibaret suça konu eroin maddesini kullanma dışında satma veya başkasına vermek amacıyla bulundurduğuna dair …’nın sonradan döndüğü beyanı dışında, savunmasının aksine kuşku sınırlarını aşan yeterli ve kesin delil bulunmadığı, sabit olan fiilin kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçunu oluşturduğu, hukuki durumunun buna göre tayin ve takdiri gerektiği gözetilmeden suç vasfında yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurulması…” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.

Yerel Mahkeme ise 25.03.2016 tarih ve 80-115 sayı ile;

“…Olayın sıcağı ile müdafisi huzurunda beyanı alınan tanığın samimi görülen ve bu sebeple üstünlük tanınan beyanında sanıktan uyuşturucu eroin aldığını beyan ettiği ve bu beyanı doğrultusunda sanığın evinde yapılan aramada tanığın üzerinde ele geçen uyuşturucu ile aynı neviden olan eroin maddesinin bulunmuş olmasının tanığın beyanını doğruladığı, tanık ile sanık arasında iftira atmayı gerektirir bir husumet bulunmaması, tanığın eşgalini verdiği sanığı teşhis etmiş olduğu hususları da göz önüne alındığında önceki kararda direnilmesi gerektiği…” gerekçesi ile bozmaya direnerek önceki kararda olduğu gibi sanığın mahkûmiyetine karar vermiştir.

Direnme kararına konu bu hükmün de, sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının “onama” istemli tebliğnamesi üzerine, Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, 6763 Sayılı Kanun’un 36. maddesiyle değişik CMK’nın 307. maddesi uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesince 01.03.2017 tarih ve 49-427 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

KARAR : Yerel Mahkeme ile Özel Daire arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın eyleminin uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu mu yoksa kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya kapsamından;

03.06.2015 tarihli olay, yakalama, rızaen teslim ve muhafaza altına alma tutanağına göre; Kahramanmaraş Narkotik Büro Amirliği görevlilerinin 03.06.2015 tarihinde saat 12.55 sıralarında …. Ayşe Mahallesi, Ali Paşa Caddesinde uyuşturucu madde ticareti yapma suçuna yönelik olarak gerçekleştirdikleri devriye görevi esnasında, cadde üzerinde beklerken gördükleri ve hakkında kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçundan ayrı soruşturma yapılan tanık …’nın durumundan şüphelenerek adı geçenin yanına gidip polis kimlik kartlarını gösterdikleri, üzerinde suç unsuru bulunup bulunmadığı sorulan tanık….’in cüzdandan çıkardığı beyaz kâğıda sarılı hâldeki uyuşturucu maddeyi görevlilere teslim ettiği,

12.06.2015 tarihli olay tutanağına göre; 03.06.2015 tarihinde uyuşturucu madde ile yakalanan tanık….’in suç konusu uyuşturucu maddeyi iki gün önce kullanmak amacıyla, 25 yaşlarında, beyaz tenli, kirli sakallı, kısa saçlı ve uzun boylu olan, …. Ayşe Mahallesinde oturan ve Hakan adında bir kardeşi bulunan … isimli şahıstan 15 TL karşılığında satın aldığını söylemesi üzerine, görevlilerce yapılan araştırma neticesinde söz konusu şahsın 39088445618 T.C kimlik numaralı, Veysal ve Müjgan oğlu sanık … olabileceği değerlendirilip adı geçenin bir adet fotoğrafının temin edildiği, görevlilerce 03.06.2015 tarihinde sanık …’a ait fotoğraf farklı kişilere ait fotoğraflar arasına konularak gösterildiğinde, tanığın uyuşturucu maddeyi satın aldığı kişi olarak sanık …’ı teşhis ettiği, 12.06.2015 tarihinde sanık …’ı yakalamaya yönelik yapılan çalışmalar kapsamında, sanığın Kahramanmaraş Adliyesi Denetimli Serbestlik Bürosunda saat 08.00 ilâ 12.00 arasında kamu yararına çalıştırıldığının görevlilerce öğrenildiği, aynı gün Kahramanmaraş Adliyesine gidilerek saat 12.10 sıralarında sanık …’ın yakalandığı, sanığın yapılan üst aramasında herhangi bir suç unsuruna rastlanılmadığı, konu hakkında Cumhuriyet savcılığına bilgi verildiğinde sanığın ikametgâhında arama yapılması talimatının alındığı, ardından Kahramanmaraş 2. Sulh Ceza Hakimliğinin verdiği adli arama kararına istinaden sanığın ikametgâhında 12.06.2015 tarihinde yapılan aramada; ikametin girişine göre avlunun sol tarafında bulunan tuvaletin içinde çinkoya sıkıştırılmış hâlde alüminyum folyoya sarılı bir fişek eroinin ele geçirildiği,

Kolluk tarafından düzenlenen 03.06.2015 tarihli fotoğraflı teşhis tutanağına göre; tanık …’nın görevlendirilen müdafisi eşliğinde yaptığı teşhiste, kendisine gösterilen farklı kişilere ait fotoğraflar arasından sanık …’ya ait iki numaralı fotoğrafı gösterip ele geçirilen suç konusu eroini adı geçenden aldığını belirttiği,

Adana Kriminal Polis Laboratuvarı tarafından düzenlenen 16.06.2015 ve 07.07.2015 tarihli uzmanlık raporlarına göre; tanık …’dan ele geçirilen net 0,15 gram ağırlığındaki maddenin 0,03 gram, sanık …’un ikametgâhında ele geçirilen net 0,2 gram ağırlığındaki maddenin 0,07 gram eroin olduğu,

Anlaşılmıştır.

Tanık … kollukta; üzerinde ele geçirilen uyuşturucu maddeyi kullanmak amacıyla sanık …’tan olay tarihinden iki gün önce 15 TL karşılığında satın aldığını, sanık …’ın 25 yaşlarında, beyaz tenli, kirli sakallı, kısa saçlı ve uzun boylu olduğunu, Hakan adında bir kardeşinin bulunduğunu ve …. Ayşe Mahallesinde ikamet ettiğini, mahkemede ise; suç konusu uyuşturucu maddeyi Sakarya Mahallesinde tanımadığı kişilerden satın aldığını, olay günü kendisini durduran polislerin, cüzdanında ele geçirilen eroini sanıktan aldığını söylemesini istediklerini, sanıktan uyuşturucu madde satın almadığını, emniyette alınan ifadesinde ve yaptırılan teşhiste sanığı ve kendisine gösterilen fotoğraflardaki kişileri tanımadığını söylediğini, düzenlenen tutanakların kendisine imzalattırıldığını ancak okutturulmadığını ifade etmiştir.

Sanık … kollukta ve sorguda; tanık….’i tanımadığını, tanığın üzerinde ele geçirilen uyuşturucu madde ile bir ilgisinin bulunmadığını, adı geçenin beyanlarını kabul etmediğini, kimseye uyuşturucu madde satmadığını, ikametgâhında ele geçirilen eroini kullanmak amacıyla 11.06.2015 tarihinde tanımadığı bir kişiden ( 2 ) paket hâlinde ve 40 TL karşılığında satın aldığını, bir paketini kullandığını diğer paketi ise daha sonra kullanmak amacıyla evine bıraktığını, ikametinde arama yapılmadan önce polislere kullanmak amacıyla evinde uyuşturucu madde bulundurduğunu söyleyip eroinin yerini gösterdiğini, mahkemede ise; tanık….’i tanımadığını, tanık….’in yakalanmasından dokuz gün sonra evinde arama yapıldığını, adı geçenin yakalandığı tarih ve saat itibarıyla denetimli serbestlik tedbiri nedeniyle Kahramanmaraş Adliyesinde bulunduğunu, bu nedenle söz konusu tarih ve saatte evinde olmasının mümkün olmadığını, satın aldığı uyuşturucu maddeleri tuvalette kullandığı için suç konusu eroinin de burada ele geçirildiğini, suçlamayı kabul etmediğini savunmuştur.

5237 Sayılı TCK’nın “Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti” başlıklı 188. maddesinin üçüncü ve dördüncü fıkrası suç ve hüküm tarihi itibarıyla;

“ ( 3 ) Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satan, satışa arz eden, başkalarına veren, sevk eden, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden, bulunduran kişi, on yıldan az olmamak üzere hapis ve yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır…

( 4 ) a ) Yukarıdaki fıkralarda belirtilen uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin eroin, kokain, morfin, sentetik kannabinoid ve türevleri veya bazmorfin olması,

hâlinde verilecek ceza yarı oranında artırılır.” şeklindedir.

Üçüncü fıkrada, uyuşturucu veya uyarıcı madde ticaretine ilişkin çeşitli fiiller, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Buna göre, uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satışı, satışa arzı, başkalarına verilmesi, sevki, nakli, depolanması ya da kazanç amacıyla satın alınması, kabul edilmesi veya bulundurulması suç oluşturmaktadır. Fıkradaki suçun oluşması için bu seçimlik hareketlerden herhangi birisinin yapılmış olması gerekir.

Dördüncü fıkraya göre ise, uyuşturucu maddenin eroin, kokain, morfin, sentetik kannabinoid ve türevleri veya bazmorfin olması üçüncü fıkrada tanımlanan suçun konu bakımından nitelikli unsurunu oluşturmakta ve bu fıkraya göre verilecek cezanın artırılmasını gerektirmektedir.

Aynı Kanun’un “Kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın almak, kabul etmek veya bulundurmak ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmak” başlıklı 191. maddesinin 1. fıkrası ise; “Kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alan, kabul eden veya bulunduran ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” şeklinde düzenlenmiş olup, kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın almak, kabul etmek veya bulundurmak ya da kullanmak fiilleri suç olarak tanımlanmıştır.

Uyuşturucu madde bulundurma eyleminin, kullanmak için uyuşturucu madde bulundurmak suçunu mu, yoksa uyuşturucu madde ticareti suçunu mu oluşturduğunun tespitinde belirgin rol oynayan husus, bulundurmanın amacıdır. Ceza Genel Kurulunun 15.06.2004 tarihli ve 107-136 ile 06.03.2012 tarihli ve 387-75 Sayılı kararları başta olmak üzere bir çok kararında da belirtildiği üzere, uyuşturucu madde bulundurmanın, kullanma maksadına matuf olduğunun belirlenmesinde dikkate alınması gereken ve öğreti ile uygulamada da kabul görmüş olan bazı kriterler bulunmaktadır.

Bunlardan ilki; failin bulundurduğu uyuşturucu maddeyi başkasına satma, devir veya tedarik etmek hususunda herhangi bir davranış içine girip girmediğidir.

İkinci kriter, uyuşturucu maddenin bulundurulduğu yer ve bulunduruluş biçimidir. Kişisel kullanım için uyuşturucu madde bulunduran kimse, bunu her zaman kolaylıkla erişebileceği bir yerde, örneğin genellikle evinde veya iş yerinde bulundurmaktadır. Buna karşın uyuşturucunun ev veya iş yerine uzakta, çıkarılıp alınması güç ve zaman gerektiren depo, mağara, samanlık gibi bir yere gizlemesi kullanma dışında bir amaçla bulundurulduğunu gösterebilir. Yine, uyuşturucunun çok sayıda özenli olarak hazırlanmış küçük paketçikler halinde olması, her paketçiğin içine hassas biçimde yapılan tartım sonucu aynı miktarda uyuşturucu madde konulmuş olması, uyuşturucu maddenin ele geçirildiği yerde veya yakınında, hassas terazi ve paketlemede kullanılan ambalaj malzemelerinin bulunması, kullanım dışında bir amaçla bulundurulduğu hususunda önemli bir belirtidir.

Üçüncü kriter de, bulundurulan uyuşturucu maddenin çeşit ve miktardır. Uyuşturucu madde kullanan kimse genelde bir ya da benzer etki gösteren iki değişik uyuşturucu maddeyi bulundurur. Bu nedenle değişik nitelikte ve farklı etkileri olan eroin, kokain, esrar ve amfetamin içeren tabletleri birlikte bulunduran sanığın bunları satmak amacıyla bulundurduğu kabul edilebilir. Kişisel kullanım için kabul edilebilecek miktar, kişinin fiziksel ve ruhsal yapısı ile uyuşturucu veya uyarıcı maddenin niteliğine, cinsine ve kalitesine göre değişiklik göstermekle birlikte, Adli Tıp Kurumunun mütalaalarında esrar kullananların her defasında 1-1,5 gram olmak üzere günde üç kez esrar tüketebildikleri bildirilmektedir. Esrar kullanma alışkanlığı olanların bunları göz önüne alarak, birkaç aylık ihtiyaçlarını karşılayacak miktarda esrar maddesini ihtiyaten yanlarında veya ulaşabilecekleri bir yerde bulundurabildikleri de adli dosyalara yansıyan ve bilinen bir husustur. Buna göre, esrar kullanan faillerin olağan sayılan bu süre içinde kişisel olarak kullanıp tüketebilecekleri miktarın üzerinde esrar maddesi bulundurmaları halinde, bulundurmanın kişisel kullanım amacına yönelik olmadığı kabul edilmelidir.

Öte yandan Ceza yargılamasının en önemli ilkelerinden biri olan “in dubio pro reo” yani “kuşkudan sanık yararlanır” ilkesi uyarınca, sanığın bir suçtan cezalandırılmasının temel koşulu, suçun kuşkuya yer vermeyen bir kesinlikle ispat edilmesine bağlıdır. Gerçekleşme şekli kuşkulu ve tam olarak aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural, bir suçun gerçekten işlenip işlenmediği veya işlenmiş ise gerçekleştirme biçimi konusunda kuşku belirmesi halinde uygulanabileceği gibi, suç niteliğinin belirlenmesi bakımından da geçerlidir. Ceza mahkûmiyeti, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat, hiçbir kuşku ve başka türlü bir oluşa olanak vermeyecek açıklıkta olmalıdır. Yüksek de olsa bir olasılığa dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza yargılamasının en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan, varsayıma dayalı olarak hüküm vermek anlamına gelir. O halde ceza yargılamasında mahkûmiyet, büyük veya küçük bir olasılığa değil, her türlü kuşkudan uzak bir kesinliğe dayanmalıdır. Adli hataların önüne geçilebilmesinin başka bir yolu da bulunmamaktadır.

Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;

Narkotik Büro Amirliği görevlilerince uyuşturucu madde ticareti yapma suçuna yönelik olarak 03.06.2015 tarihinde saat 12.55 sıralarında …. Ayşe Mahallesi, Ali Paşa Caddesinde gerçekleştirilen devriye görevi esnasında, şüpheli davranışları nedeniyle durdurulup cüzdanında net 0,03 gram eroin ele geçirilen tanık….’in, kollukta alınan ifadesinde suç konusu maddeyi sanıktan aldığını söylediği, adı geçenin gösterilen farklı kişilere ait fotoğraflar arasından sanığı teşhis ettiği, kimlik ve adres bilgileri tespit edilen sanığın tam dokuz gün sonra denetimli serbestlik tedbiri kapsamında adliyede çalıştığı sırada görevlilerce 12.06.2015 tarihinde yakalandığı, aynı tarihte sanığın ikametgâhında yapılan aramada bir parça hâlinde net 0,07 gram eroinin ele geçirildiği olayda;

Tanık….’in kollukta, cüzdanında ele geçirilen uyuşturucu maddeyi sanıktan aldığını ifade etmesine karşın mahkemede, suç konusu eroini tanımadığı kişilerden satın aldığını söyleyip soruşturma evresindeki beyanından dönmesi, tanık….’de suç konusu eroinin ele geçirilmesi sonrasında aynı gün açık kimlik ve adres bilgileri tespit edilen sanığın yakalanarak üzerinde veya evinde herhangi bir arama işlemi yapılmayıp tam dokuz gün sonra evinde görevlilerce yapılan aramada, kolayca erişilebilir yerde ve bir parça hâlinde suç konusu eroinin ele geçirilmesi, net 0,07 gram eroinin miktar itibarıyla kullanma sınırları içinde kalması, sanığın üzerinde ve ikametgâhında yapılan aramada başkaca bir uyuşturucu ya da uyarıcı madde ile uyuşturucu madde ticareti suçunu işlediğini gösterir herhangi bir bulgunun elde edilmemiş olması, sanığın aşamalarda, tanık….’i tanımadığını, adı geçene uyuşturucu madde satmadığını ve evinde ele geçirilen eroini kullanmak için bulundurduğunu söyleyip atılı suçlamayı kabul etmemesi birlikte değerlendirildiğinde; sanığın, tanık….’de ele geçirilen eroini sattığına ilişkin adı geçenin sonradan döndüğü ve suç atma niteliğinde kalabilecek olan soruşturma evresindeki soyut beyan ve teşhisi dışında delil bulunmadığı, ayrıca evinde ele geçirilen suç konusu uyuşturucu maddeyi satacağına, başkasına vereceğine veya kullanma dışında başka bir amaçla bulundurduğuna ilişkin sanığın savunmasının aksine, her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil de bulunmadığı anlaşıldığından, sanığın sabit olan eyleminin kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir.

Bu itibarla, Yerel Mahkemenin direnme kararına konu hükmünün, sanığın sabit olan eyleminin kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçunu oluşturduğu gözetilmeden, suç niteliğinin hatalı değerlendirilmesi suretiyle uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan mahkûmiyetine karar verilmesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1- ) Kahramanmaraş 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 25.03.2016 tarihli ve 80-115 Sayılı direnme kararına konu hükmünün, sanığın sabit olan eyleminin kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçunu oluşturduğu gözetilmeden, suç niteliğinin hatalı değerlendirilmesi suretiyle uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan mahkûmiyetine karar verilmesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,

2- ) Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 06.12.2018 tarihinde yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.

MAHKEMELERİN HER TÜRLÜ KARARLARI, HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU’NUN 97. MADDESİNİ KAPSAYACAK ŞEKİLDE GEREKÇELİ OLARAK YAZILMALIDIR.

Yargıtay 13. H.D., E: 2014/8943, K: 2015/129, T: 12/01/2015

Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.

KARAR

Davacı banka, davalının 22.12.2009 tarihli sözleşme ile tüketici kredisi kullandığı halde geri ödemediğini ileri sürerek alacağın tahsili için başlattığı icra takibine yapılan itirazın iptali ile % 40 icra inkar tazminatının tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı, davanın reddini dilemiştir.


Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş, kararın temyizi üzerine Dairemizce verilen 23/05/2013 tarih ve 2013/5206-13630 sayılı bozma ilamı ile davaya Tüketici Mahkemesi sıfatıyla bakılması gerektiği belirtilmiş, mahkemece bozma ilamına uyulmak suretiyle yapılan yargılama neticesinde yeniden davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir.


1-Anayasanın 141/III maddesi uyarınca mahkemelerin her türlü kararlarının gerekçeli olarak yazılması zorunludur. Yargılama makamları iddia ve savunmayı, taraflarca gösterilen delilleri gereği gibi incelemek ve ulaştıkları sonucu ikna edici bir gerekçeyle kararlarına yansıtmak zorundadırlar. Aksi bir durum adil bir yargılama yapıldığını göstermez. Mahkeme kararlarındaki gerekçesizlik Anayasa’nın 36. maddesinde tanımlanan “adil yargılanma hakkı“nın ihlalidir.


6100 sayılı HMK 297 maddesi gereğince de; hükümde, tarafların iddia ve savunmalarının özeti anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususlar, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan deliller, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi, sabit görülen vakıalarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebeplerinin yer alacağı, belirtildikten sonra, hükmün sonuç kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesinin gerekli olduğu belirtilmiştir. Mahkemece davanın kabulüne karar verilmesine rağmen, gerekçeli kararda hangi nedenler ile karar verildiğine ilişkin her hangi bir açıklama ve gerekçe bulunmadığı anlaşılmaktadır. Oysa ki mahkemelerin her türlü kararlarının gerekçeli olması Anayasa hükmü olduğu gibi kararın yukarıda belirtildiği şekilde HMK 297. maddesinde yer alan hususları kapsaması da zorunludur. İncelenen mahkeme kararının bahsi geçen yasa hükümlerine aykırı olduğu anlaşılmakla, gerekçesiz bir şekilde ve usulün 297 maddesine aykırı olarak yazılı biçimde hüküm kurulmuş olması usul ve yasaya aykırıdır. Bozmayı gerektirir.


2-Bozma nedenine göre davalının temyiz itirazlarının incelenmesine bu aşamada gerek görülmemiştir.


SONUÇ:Yukarıda birinci bentte açıklanan nedenlerle kararın BOZULMASINA, ikinci bentte belirtilen nedenle davalının temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, 12.01.2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.

SANIĞIN ,EVE YERLEŞTİRDİĞİ CİHAZ İLE KENDİSİNİ ALDATTIĞINDAN ŞÜPHELENDİĞİ EŞİNİN TELEFON KONUŞMASINI KAYDETTİĞİ OLAYDA, SANIĞIN AÇTIĞI BOŞANMA DAVASINDAKİ İDDİALARINI İSPATLAMA AMACINI TAŞIYAN EYLEMİNDE, HUKUKA AYKIRI HAREKET ETME BİLİNCİ YOKTUR.

Yargıtay 12. C.D., E: 2018/8131, K: 2019/4463, T: 03/04/2019

Mahkemesi :Asliye Ceza Mahkemesi

Suç : Hakaret, haberleşmenin gizliliğini ihlal

Hüküm : 1-Hakaret suçundan ceza verilmesine yer olmadığına dair

2-Haberleşmenin gizliliğini ihlal suçundan beraat

Hakaret suçundan ceza verilmesine yer olmadığına, haberleşmenin gizliliğini ihlal suçundan sanığın beraatine ilişkin hükümler, sanık müdafii ve katılan vekili tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü:

Sanık müdafiinin temyiz dilekçesinin içeriğinden temyiz itirazının, vekalet ücretine hükmedilmemesine yönelik olduğu kabul edilerek yapılan incelemede:

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 19.02.2013 gün ve 2011/5-137 Esas, 2013/58 sayılı kararında da belirtildiği üzere, aynı davada yargılandığı hakaret suçundan ceza verilmesine yer olmadığına, haberleşmenin gizliliğini ihlal suçundan beraate, kasten yaralama suçundan ise hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen sanık hakkında müdafii tarafından sunulan avukatlık hizmetinin bölünmesi mümkün olmadığından beraat edilen suç nedeniyle avukatlık ücretine hükmedilmemesinde bir isabetsizlik görülmemiştir.

Dosya kapsamına göre; sanığın, eve yerleştirdiği ses kayıt cihazı ile kendisi aldattığından şüphelendiği eşi katılanın telefon konuşmasını kaydettiği ve katılanı konuştuğu kişi olan tanıkla yüzleştirdiği sırada katılanın kendisini aldatmasından duyduğu öfke ile katılana hakaret ettiği iddia edilen olayda;

Katılanın tarafı olduğu haberleşme içeriklerini üçüncü kişi ya da kişilerle paylaştığı ve/veya çoğaltarak dağıttığına ilişkin hakkında bir iddia ileri sürülmeyen sanığın, katılan aleyhine açtığı boşanma davasındaki iddialarını ispatlama amacını taşıyan eyleminde, hukuka aykırı hareket etme bilinciyle davranmadığı ve katılanın kendisini aldatmasına tepki olarak atılı hakaret suçunu işlediği gözetildiğinde yerel mahkemenin beraate ve ceza verilmesine yer olmadığına ilişkin kabul ve uygulamasında bir isabetsizlik görülmemiştir.

Yapılan yargılama sonunda, yüklenen fiilin kanunda suç olarak tanımlanmamış olduğu ve eylemin haksız bir fiile tepki olarak işlenildiği gerekçeleri gösterilerek mahkemece kabul ve takdir kılınmış olduğundan, sanık müdafiinin vekalet ücreti ödenmesi gerektiğine ilişkin, katılan vekilinin sanığın cezalandırılması gerektiğine ilişkin temyiz itirazlarının reddine, ancak;

Hükmün esasını teşkil eden kısa kararda ve gerekçeli kararın hüküm fıkrasında, sanık hakkında ceza verilmesine yer olmadığına ve beraat hükmü kurulurken, uygulanan Kanun ve maddelerinin gösterilmemesi suretiyle CMK’nın 232/6. maddesine aykırı hareket edilmesi,

Kanuna aykırı olup, sanık müdafiinin ve katılan vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, hükmün bu sebepten dolayı 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen uygulanmakta olan 1412 sayılı CMUK’un 321. maddesi gereğince BOZULMASINA, ancak, yeniden yargılama gerektirmeyen bu hususun aynı Kanunun 322. maddesine göre düzeltilmesi mümkün bulunduğundan, hüküm fıkrasının 1 numaralı bendinde yer alan “BERAATİNE,” ibaresinden önce gelmek üzere, hüküm fıkrasına “CMK’nın 223/2-a maddesi gereğince” hüküm fıkrasının 2 numaralı bendinde yer alan “CEZA TERTİBİNE YER OLMADIĞINA” ibaresinden önce “CMK’nın 223/4-d maddesi gereğince” ibarelerinin yazılması ve hükümdeki diğer hususların aynen bırakılması suretiyle, sair yönleri usul ve kanuna uygun bulunan hükümlerin DÜZELTİLEREK ONANMASINA, 03.04.2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

AVANS FAİZİ İŞLENEBİLMESİ İÇİN BORÇLUNUN TACİR OLMASI VE BORCUN DA TİCARİ İŞLETME İLE İLGİLİ OLMASI YETERLİDİR, ALACAKLININ DA TACİR OLMASINA GEREK YOKTUR. ALACAKLI, HAKSIZ EYLEM DAHİL HER TÜRLÜ NEDENDEN KAYNAKLANAN ALACAKLARI İÇİN TACİR OLAN BORÇLUDAN AVANS FAİZİ İSTEYEBİLİR.

Yargıtay 7. HD., E: 2006/4215, K: 2006/4399, T: 25.12.2006

DAVA : Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen hükmün Yargıtay’ca incelenmesi davacı tarafça istenilmiş olup, temyiz isteminin süresinde olduğu anlaşılmakla; dosya incelendi, dosyadaki belgeler okundu, raportör üyenin açıklamaları dinlendi. Gereği görüşüldü:
KARAR : 1- Dava, niteliği ve içeriği itibarıyla tacir ya da tacir sayılan taraflar arasında haksız fiilden kaynaklanan ecrimisil tazminatı alacağının tahsili için başlatılan icra takibine karşı öne sürülen itirazın iptali istemine ilişkindir. Mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiş ise de, varılan sonuç davanın niteliğine, tarafların sıfatına, dosya kapsamında toplanan delillere uygun düşmemiştir. Toplanan ve değerlendirilen delillerden davalı şirketin davacı kurumun kiracısı iken Ankara Onuncu Sulh Hukuk Mahkemesinin 2002/87-383 Esas ve Karar sayılı ilamı ile kiralanandan tahliyesine karar verildiği ve verilen kararın 25.12.2001 tarihinde kesinleştiği, davalı şirketin bu tarihten itibaren taşınmazı haksız olarak işgal eden konumuna düştüğü ve ecrimisil tazminatı ödemeye başladığı, davacı kurumun Ankara Onuncu İcra Müdürlüğünün 2003/13200 takip sayılı dosyasında 56.546.598.121 TL ecrimisil tazminatı asıl alacak ve 11.574.938.914 TL işlemiş faiz olmak üzere toplam 68.121.537.035 TL alacağın asıl alacağa uygulanacak % 64 oranındaki temerrüt faizi ile birlikte tahsili için 21.11.2003 günü icra takibine başladığı, davalı şirketin süresi içinde asıl alacağın 20.000.000 TL’si ile 11.574.938.914 TL işlemiş faize itiraz ettiği ve itiraz edilen bu alacak yönünden takibin durdurulduğu anlaşılmaktadır. Davacı kurum, itiraz edilen 20.000.000 TL asıl alacak ve 11.574.938.914 TL işlemiş faiz alacağına yönelik itirazın iptali için görülen davayı açmıştır. 3095 sayılı Kanun’un 2. maddesinin birinci fıkrasında, bir miktar paranın ödenmesinde temerrüde düşen borçlunun, sözleşme ile aksi kararlaştırılmadıkça, geçmiş günler için 1. maddede belirlenen orana göre temerrüt faizi ödemeye mecbur olduğu açıklandıktan sonra aynı maddenin ikinci fıkrasında, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankasının önceki yılın 31 Aralık günü kısa vadeli avanslar için uyguladığı faiz oranı, yukarıda açıklanan miktardan fazla ise, arada sözleşme olmasa bile ticari işlerde temerrüt faizinin bu oran üzerinden istenebileceği, söz konusu avans faiz oranı, 30 Haziran günü önceki yılın 31 Aralık günü uygulanan avans faiz oranından beş puan veya daha çok farklı ise, yılın ikinci yansında bu oranın geçerli olacağı belirtilmiştir. Türk Ticaret Kanunu’nun 21. maddesi hükmüne göre de, tacirin borçlarının ticari olması asıldır. Anılan hükümler birlikte değerlendirildiğinde, avans faizi istenebilmesi için borçlunun tacir olması ve borcun da ticari işletmesi ile ilgili bulunmasının yeterli olduğu, alacaklının da tacir olmasının gerekmediği, alacaklının haksız eylem dahil her türlü nedenden kaynaklanan alacaktan için tacir olan borçludan avans faizi oranında temerrüt faizi isteme hakkının bulunduğu sonucuna varılmaktadır. Davaya konu olaya gelince; davalı borçlu şirket tacirdir. Haksız işgal edilen taşınmazın davalı şirketin ticari işletmesi ile ilgili olarak kullanıldığı tartışmasızdır. Bu olgu ve az yukarıda açıklanan hukuki olgular dikkate alındığında, davacı kurumun alacağına 3095 sayılı Kanun’un 2. maddesi hükmüne göre avans faizi oranında temerrüt faizi uygulanmasını isteme hakkı bulunmaktadır. Ne var ki, davacı kurum icra takibinde daha azını ve % 64 oranındaki reeskont faizi uygulanmasını istemiştir. Hal böyle olunca, mahkemece 20.000.000 TL asıl alacak ile birlikte, reeskont faiz oranına göre hesaplanan işlemiş faiz alacağına yönelik davalı itirazının
iptaline karar verilmesi gerekirken yasal faize göre hesap yapan bilirkişi raporu esas alınarak ve itiraz edilen 20.000.000 TL asıl alacak yönünden de dava açıldığı gözardı edilerek yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsiz, davacı tarafın temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde görüldüğünden kabulü ile hükmün (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde davacıtarafa iadesine, 25.12.2006 gününde oybirliği ile karar verildi.

AVUKATLIK ÜCRETİNİ ÖDEDİĞİNİ İDDİA EDEN MÜVEKKİL BUNU İSPATLA YÜKÜMLÜDÜR

YARGITAY 13.HD
Esas
: 2016/15736
Karar: 2017/11760
Karar Tarihi: 29/11/2017

Özet: Dava, davalıya vekaleten takip edilen dosyanın sonuçlanması üzerine ödenmeyen akdi vekalet ücretinin tahsili istemine ilişkindir. Taraflar arasında yazılı bir ücret sözleşmesinin bulunmadığı, davaya konu vekalet ücretine dayanak tapu iptal tescil davasının davacı tarafın istifasından önce sonuçlandığı dosya kapsamından anlaşılmıştır. Davalı, ücretin ödendiğini savunduğuna göre bu iddiasını ispatlamak zorundadır. Dosya kapsamından davalının bu hususta bir delil sunmadığı sabittir. Bununla birlikte davacı tarafından düzenlenen hesap özetlerinde davaya konu ücrete yer verilmemesi bu ücretin ödendiği anlamına gelmez. Mahkemenin kabulü de bu yönde olup, açıklanan nedenle mahkeme kararının onanması gerekirken zuhulen bozulduğu anlaşılmakla, davacının karar düzeltme talebinin kabulü ile bozma ilamının kaldırılarak mahkeme kararının onamasına karar verilmesi gerekmiştir.

… vekili avukat … ile … vekili avukat … aralarındaki dava hakkında … 26. Asliye Hukuk Mahkemesinden verilen 26/06/2014 tarih ve 2013/508-2014/427 sayılı hükmün Dairemizin 21/01/2016 tarih ve 2015/70-2016/1057 sayılı ilamıyla bozulmasına karar verilmişti. Süresi içinde davacı avukatınca kararın düzeltilmesi istenilmiş olmakla dosya incelendi, gereği konuşuldu.

Davacı, davalıdan aldığı vekaletle, dava dışı …i aleyhine tapu iptali ve tescil davası açıp sonuçlandırdığını, sözlü ve yazılı ihtarına rağmen vekalet ücretinin ödenmediğini ve bu nedenle 29.7.2013 tarihli ihtarla haklı olarak istifa ettiğini, Avukatlık Kanunu’nun 164. maddesine göre vekalet ücretine hak kazandığını ileri sürerek; fazlaya ilişkin hakları saklı kalarak 5.000,00TL vekalet ücreti alacağının yasal faizi ile tahsiline karar verilmesini istemiş, ıslah ile talebini 59.167,00TL’ye yükseltmiştir.

Davalı, davacının 2004 yılından itibaren şahsen ve sahibi olduğu şirketlerinin avukatlığını yaptığını ve ücretlerinin ödendiğini, davacının zaman zaman takip ettiği işlere ilişkin rapor sunduğunu, uyuşmazlığın bu raporlara göre çözümlenmesi gerektiğini, 26.1.2012 tarihli hesap özetinde dava konusu alacağa yer verilmediğini savunarak, davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, davanın kabulüne 59.167,00TL’nin dava tarihinden işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline dair verilen kararın davalı tarafından temyizi üzerine hükmün bozulmasına karar verilmiş, bu kez davacı tarafça karar düzeltme talep edilmiştir.

1- Dava, davalıya vekaleten takip edilen dosyanın sonuçlanması üzerine ödenmeyen akdi vekalet ücretinin tahsili istemine ilişkindir. Taraflar arasında yazılı bir ücret sözleşmesinin bulunmadığı, davaya konu vekalet ücretine dayanak tapu iptal tescil davasının davacı tarafın istifasından önce sonuçlandığı dosya kapsamından anlaşılmıştır. Davalı, ücretin ödendiğini savunduğuna göre bu iddiasını ispatlamak zorundadır. Dosya kapsamından davalının bu hususta bir delil sunmadığı sabittir. Bununla birlikte davacı tarafından düzenlenen hesap özetlerinde davaya konu ücrete yer verilmemesi bu ücretin ödendiği anlamına gelmez. Mahkemenin kabulü de bu yönde olup, açıklanan nedenle mahkeme kararının onanması gerekirken zuhulen bozulduğu anlaşılmakla, davacının karar düzeltme talebinin kabulü ile, Dairemizin 21.01.2016 gün ve 2015/70 Esas ve 2016/1057 Karar sayılı bozma ilamının kaldırılarak mahkeme kararının onamasına karar verilmesi gerekmiştir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacının karar düzeltme talebinin kabulü ile, Dairemizin 21.01.2016 gün ve 2015/70 Esas ve 2016/1057 Karar sayılı bozma ilamının kaldırılmasına, mahkeme kararının ONANMASINA, aşağıda dökümü yazılı 4,60 TL. kalan harcın karar düzeltme isteyene yükletilmesine, 29/11/2017 gününde oybirliği ile karar verildi.

DAHA ÖNCE ADI MAHKEME KARARIYLA DÜZELTİLENİN ADININ İKİNCİ KEZ TASHİHİNE KARAR VERİLEMEYECEĞİ VE AYNI KONUYA İLİŞKİN OLARAK NÜFUS KAYDININ DÜZELTİLMESİ DAVASININ ANCAK BİR KERE AÇILABİLECEĞİ HÜKMÜNÜN, İLK DEĞİŞİKLİK İLAN EDİLMEDİĞİ İÇİN BOZULMASI

T.C.

YARGITAY

18. HUKUK DAİRESİ

E. 2011/1371 – K. 2011/3796 – T. 22.3.2011

• NÜFUS KAYDININ DÜZELTİLMESİ ( Adın Değiştirilmesi – Daha Önce Adı Mahkeme Kararı İle Düzeltilenin Adının İkinci Kez Tashihine Karar Verilemeyeceği )

• ADIN DEĞİŞTİRİLMESİ ( Daha Önce Adı Mahkeme Kararı İle Düzeltilenin Adının İkinci Kez Tashihine Karar Verilemeyeceği – Aynı Konuya İlişkin Olarak Nüfus Kaydının Düzeltilmesi Davasının Ancak Bir Kere Açılabileceği )

• İLAN EDİLMESİ GEREKEN HÜKÜM (İsim Düzeltilmesine Dair – İlan Hususunda Karar Verilmemiş Olmasının Usul ve Yasaya Aykırılığı)

ÖZET: Bir kişinin adına ilişkin kaydın ancak bir kez düzeltilebileceği göz önünde bulundurularak, daha önce adı mahkeme kararı ile tashih edilmiş olanın adının ikinci kez tashihine karar verilmesi, isim düzeltilmesine dair hükmün ilan edilmesi gerekirken bu hususta karar verilmemiş olması usul ve yasaya aykırıdır. 

DAVA: Davacı B. T. ile Nüfus Müdürlüğü arasındaki davada Antalya 6. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen ve Yargıtay’ca incelenmeksizin kesinleşmiş bulunan 26/1/2010 gün ve 2009/391-2010/13 sayılı kararın yürürlükteki hukuka aykırı olduğu savıyla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 7/1/2011 gün ve Hukuk-2010/332364 sayılı yazısıyla kanun yararına temyiz edilerek bozulması istenilmiş olmakla, dosyadaki tüm kağıtlar okunup gereği düşünüldü: 

KARAR: Davacı B. T.’ın, davalı Nüfus Müdürlüğü aleyhine açtığı davada, velayeti altında bulunan kızının “Leman” olan isminin “Lara Leman” olarak değiştirilmesini istediği, Antalya 6. Asliye Hukuk Mahkemesinin anılan hükmü ile davanın kabulüne karar verildiği ve hükmün temyiz edilmeksizin kesinleştiği ancak, dosyada bulunan nüfus kayıt örneğinde de açıkça belli olduğu şekilde daha önce de Antalya 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 30/4/1997 tarih ve 1997/286 esas 1997/358 karar sayılı hükmü ile küçüğün “Lemay” olan isminin “Leman” olarak değiştirilmesine karar verildiği anlaşılmaktadır.

29/4/2006 tarih ve 26153 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanununun “Nüfus davaları” kenar başlığını taşıyan 36. maddesinin birinci fıkrasının ( b ) bendinde “Aynı konuya ilişkin olarak nüfus kaydının düzeltilmesi davası ancak bir kere açılabilir” hükmüne yer verilmiştir.

5490 sayılı Kanunun anılan hükmü uyarınca bir kişinin adına ilişkin kaydın ancak bir kez düzeltilebileceği gözönünde bulundurularak, daha önce adı mahkeme kararı ile tashih edilmiş olan Leman’ın adının ikinci kez tashihine karar verilmesi, yine 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 27. maddesi uyarınca isim düzeltilmesine dair hükmün ilan edilmesi gerekirken bu hususta karar verilmemiş olması usul ve yasaya aykırıdır. 

SONUÇ : Bu itibarla yukarıda açıklanan nedenlerle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün HUMK.’nun 427. maddesi gereğince sonuca etkili olmamak kaydıyla kanun yararına BOZULMASINA ve gereği yapılmak üzere kararın bir örneği ile dosyanın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine, 22.03.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi. 

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.