AVUKATIN YARGI GİDERLERİNİ ÜSTLENMESİ, MESLEKTAŞLAR ARASINDA HAKSIZ REKABETE YOL AÇACAK OLMASI NEDENİYLE MESLEK ETİĞİNE AYKIRIDIR.

TTB Disiplin Kararı, E:2018/134, K:2018/445, T:27/04/2018

Şikâyetli avukat hakkında, “Masrafların kendisi tarafından karşılanacağı vaadi ile dava açtığı; şikâyetçilerin yeni, kendisinin önceki müvekkili ile yaptığı avukatlık sözleşmesinde avukatlık ücretinin %2 olarak kararlaştırılmasına rağmen, sonradan bu kısmı karalayarak müvekkilinden paraf almaksızın bu oranı %18 olarak değiştirdiği” iddiası üzerine başlatılan disiplin kovuşturmasında, eylem sabit görülerek ceza tayin edilmiştir.

Şikâyetli önceki savunmalarında özetle; aynı katta komşusu tarafından aralarındaki husumet nedeniyle yönlendirme yapılarak azledildiğini ve müvekkilinin başka bir avukata gönderildiğini, müvekkilinin,  kardeşinin eski iş arkadaşı olduğunu, 2006 yılından beri çeşitli davalarına baktığını, ofisine kendi yakınıymış gibi girip çıktığını, bu kişinin kaza geçirdiğini haber vermesi üzerine birkaç kez geçmiş olsun ziyaretine gittiğini, WhatsApp’tan kaza kayıtlarını tarafına gönderdiğini, ceza davasına vekâlet sunduğunu, ailenin başkaca davalarına da katıldığını, aileyi yakından tanıdığını, işi kimsenin temin etmediğini, daha sonra tazminat davası açılması için tarafına yazılı talimat verildiğini, masrafların kardeşi tarafından borç olarak verildiğini, davayı açtığını, şikâyetçilerden Avukat B.Ç.’nin elinden işini aldığını, dava açarken ve icraya koyarken baroya ihbarda bulunduğunu, şikâyetçilerin hangi vekâletnameye istinaden şikâyetçi olduklarını, vekâlette yetkilerinin bulunmadığını, tarafına verilen talimat gereği davayı açtığını, K.A. aleyhine vekâlet ücreti alacağı için … 5. İcra Müdürlüğünün 2016/ 5763 sayılı icra takibini yaptığını, borca itiraz edilmesi nedeni ile … 2.Tüketici Mahkemesinin 2016/ 497 esas sayılı davasını açtığını, icra dosyasında sehven kardeşi tarafından yapılan dava masrafı olan 1.286 TL’yi talep ettiğini, 28.04.2017 tarihli dilekçe ile İcra Müdürlüğüne ve 2.Tüketici Mahkemesi dosyasına bilgi verdiğini beyan etmiştir.

İncelenen dosya kapsamından Baro Yönetim Kurulu’nun 28.03.2017 günlü toplantısında şikâyetli hakkında Avukatlık Kanunu’nun 34, 134, Türkiye Barolar Birliği Meslek Kuralları’nın 4 ve 42. maddeleri uyarınca değerlendirilmek üzere disiplin kovuşturması açılmasına karar verdiği,

Şikâyetli avukatın, müvekkili K.A. tarafından … 15. Noterliğinin 25.03.2016 gün ve 06670 yevmiye sayılı azilnamesi ile görülen lüzum üzerine azledildiği,

… 15. Noterliğinin 01.03.2017 tarihli cevabi yazısında azlin 29.03.2016 günü şikâyetli avukata bizzat tebliğ edildiğinin bildirildiği,

Şikâyetli Avukatın davacı K.A. vekili olarak … 1. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2016/416 esas sayılı davası ile 25.03.2016 tarihinde maddi ve manevi tazminat davası açtığı ve davanın derdest olduğu, şikâyetlinin 15.04.2016 tarihli dilekçesi ile “Azil Yiyen Vekil” sıfatı ile cevaba cevap dilekçesi sunduğu,

Şikâyetçi avukatların 28.04.2016 tarihinde K.A. tarafından vekil tayin edildikleri ve 02.05.2016 günü vekâletnamenin … 1. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2016/416 dosyasına sunulduğu,

Şikâyetli Avukatın … 5. İcra Müdürlüğünün 2016/5763 esas sayılı dosyası ile K.A. aleyhine 13.05.2016 tarihinde 10.800 TL vekâlet ücreti ile 1.286 TL dava masrafı olmak üzere toplam 13.368 TL için ilamsız icra takibi yaptığı,

K.A.’nın 24.05.2016 tarihli dilekçe ile takibe ve borca itiraz ettiği, İcra Müdürlüğünce 31.05.2016 günü takibin durdurulmasına karar verildiği, şikâyetlinin … 2. Tüketici Mahkemesinin 2016/497 esasına kayden itirazın iptali davası açtığı; 23.06.2017 tarihli bilirkişi raporunda şikâyetlinin alması gereken vekâlet ücreti miktarının 6.950 TL olduğunu belirtildiği, davanın derdest olduğu,

Baro Disiplin Kurulu’nun “…Şikâyetli avukat savunma kapsamında dava masraflarının kardeşi tarafından borç karşılığında karşılandığını belirtmiş ancak … 5. İcra Müdürlüğünün 2016/5763 esas sayılı dosyası ile 1.286 TL dava masrafını da kendi adına takip konusu yapmış, … 2. Tüketici Mahkemesinin 2016/497 esas sayılı dosyasının dava dilekçesinde “kendi param ile masraf yaparak davayı açtım. ” şeklindeki beyanı ile dava masraflarının kendisi tarafından yapıldığını ikrar etmiştir.” gerekçesiyle şikâyetli hakkında ceza tayin edildiği,

Şikâyetlinin disiplin sicil özetinde, eylem tarihi itibariyle tekerrüre esas ceza olmadığı,

Şikâyetli avukatın 27.12.2017 kayıt tarihli itiraz dilekçesinde özetle; önceki savunmalarını tekrarla, suç kastı olmadığından Baro Disiplin Kurulu kararının kaldırılmasını talep ettiği,

İtiraz dilekçesinin şikâyetçilere usulüne uygun tebliğ edildiği, şikâyetçi avukatların itiraza cevap vermedikleri görülmüştür.

 Dosya kapsamından, şikâyetli avukatın müvekkili K.A. adına maddi ve manevi tazminat istemli dava açtığı, dava masraflarını şikâyetli avukatın karşıladığı, müvekkilinin şikâyetli avukatı azletmesi üzerine şikâyetlinin müvekkili aleyhine avukatlık ücreti ve dava masrafının tahsili bakımından icra takibi yaptığı, itiraz üzerine duran takibin devamı için Tüketici mahkemesinde açtığı itirazın iptali dava dilekçesinde dava masraflarını kendi parası ile karşıladığını, kimsenin masraf vermediğini beyan ettiği, dava masraflarını kendisinin karşıladığına dair ikrarının bulunduğu anlaşılmıştır.

Türkiye Barolar Birliği Disiplin Kurulu’nun bugüne kadar istikrar bulmuş kararlarında belirtildiği üzere, “Yargı giderlerinin üstlenilmesi meslektaşlar arasında haksız rekabete yol açacak meslek etiğine aykırı bir davranıştır.” Çünkü zorunlu yapılan giderler hariç tüm yargı giderlerinin avukat tarafından karşılanmasının avukatın yararına, diğer meslektaşları aleyhine haksız rekabet yaratacağı, bu nedenle mesleki dayanışmaya zarar vereceği tartışmasızdır.

 Bu nedenlerle eylemin disiplin suçu olduğuna ilişkin Baro Disiplin Kurulu’nca yapılan hukuksal değerlendirme isabetli olmakla itirazın reddi ile kararın onanması gerekmiştir.

Gereği düşünüldü:

 1-Şikâyetli avukatın itirazının reddine, … Barosu Disiplin Kurulu’nun Şikâyetlinin “Uyarma Cezası ile Cezalandırılmasına” ilişkin 31.07.2017 gün ve 2017/9 Esas, 2017/53 Karar sayılı kararının ONANMASINA,

2-Kurulumuz kararının tebliğini izleyen günden itibaren 60 gün içerisinde Ankara İdare Mahkemesinde dava yolu açık olmak üzere oy birliği ile karar verildi.

AÇIK SENET OLARAK BİLİNEN SONRADAN DOLDURULAN BOŞ SENEDİN ANLAŞMAYA AYKIRI OLARAK DOLDURULDUĞUNUN İSPATI YAZILI DELİL İLE YAPILMAKTADIR.

Yargıtay 19. H.D., E:2019/1061 K: 2020/1355 T: 07/07/2020

Dava: Taraflar arasında görülmekte olan menfi tespit davasının ilk derece mahkemesinde yapılan yargılaması sonunda verilen kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine … Hukuk Dairesi tarafından verilen istinaf talebinin esastan kabulüne ve buna göre yeniden hükmün kurulmasına ilişkin hükmün davacı vekilince duruşmalı olarak temyiz edilmesi üzerine ilgililere çağrı kağıdı gönderilmişti. Belli günde davacı vekili Av. … ve davalı vekili Av. Ş… K…’ın geldiği görülmüş olmakla duruşmaya başlanarak hazır bulunan taraf vekillerinin sözlü açıklamaları dinlenildikten ve temyiz dilekçesinin süresinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü.

Karar: Davacı vekili, davacının dava dışı …’den aldığı 13.500,00 TL borcuna karşılık boş senedi imzalayarak dava dışı …’e teminat olarak verdiğini, davacının …’e olan borcunu ödediği için bedelsiz kalan senedin iadesini beklerken bu senedin davalı tarafından icra takibine konulduğunu, davacı ile davalı arasında hiç bir ticari ilişki bulunmadığını, davacının davalıyı tanımadığını, davalının davaya konu senedi ne şekilde ele geçirdiğinin meçhul olduğunu, davalının davaya ve takibe konu senette haklı hamil olmadığını, bu hususta savcılığa suç duyurusunda bulunulduğunu ileri sürerek davaya konu senede dayalı başlatılan takip nedeniyle davacının davalıya borçlu olmadığının tespiti ile davacı lehine icra tazminatına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, davaya konu senedin kambiyo senedi olduğunu davacının dava dışı 3. Kişi ile olan ilişkisine yönelik iddialarının davalıya bağlamayacağını davacının senedin teminat senedi olduğu ve boş olarak verildiği, anlaşmaya aykırı doldurulduğu iddialarının yazılı delil ile ispat etmesi gerektiğini, davacının davalının senedi iktisabında kötüniyetli ve ağır kusurlu olduğunu ispat etmesi gerekirken bu yönde bir iddiasının dahi bulunmadığını savunarak davanın reddi ile tazminata karar verilmesini istemiştir.

İlk derece mahkemesince, yapılan yargılama, toplanan deliller ve benimsenen bilirkişi raporuna göre, davacı ile davalı arasında ticari ilişki olmadığı, davacının dava dışı 3. kişiye borçlu olduğu, boş senedin anlaşmaya aykırı doldurulduğu iddiasının yazılı delil ile kanıtlanması gerekse de taraflar arasında ticari ilişki olmadığından senedin anlaşmaya aykırı doldurulması çerçevesinde değerlendirilmesine olanak bulunmadığı, sorunun davalının yetkili hamil olup olmadığı noktasında olduğu, taraflar arasında ticari ilişki olmadığı gibi davacının ticari ilişki içinde olduğu dava dışı 3. kişi tarafından davalıya yapılmış bir ciroda bulunmadığından davalının senedi elinde bulunmakta haklı olmadığı yetkili hamil olmadığı senet bedelini davacıdan talep edemeyeceği gerekçesiyle davanın kabulüne, davaya konu senet nedeniyle davacının davalıya borçlu olmadığının tespitine, kötüniyet tazminatı isteğinin reddine karar verilmiş, hüküm davalı vekili tarafından istinaf edilmiştir.

Bölge adliye mahkemesince; tüm dosya kapsamına göre, açığa senet düzenlenmesinin mümkün olduğu, senedin anlaşmaya aykırı olarak doldurulduğu iddiasının yazılı delille ispat edilmesi gerektiği, davacının dayandığı savcılık dosyası ile icra hukuk mahkemesi dosyasının bu iddiayı ispat edecek nitelikte bulunmadığından ilk derece mahkemesince davanın reddine karar verilmesi gerekirken davanın kabulüne karar verilmesinin hatalı olduğu gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf başvurusunun esastan kabulü ile ilk derece mahkemesi kararı kaldırılarak davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına ve özellikle istinaf mahkemesinin gerekçeli kararının “E) İstinaf Nedenlerinin Değerlendirilmesi ve Gerekçe” başlıklı bölümünün birinci paragrafında davalının istinaf başvurusunun kabul nedenlerini ayrıntılı olarak açıkladıktan sonra ikinci paragrafta “… ilk derece mahkemesinin vakıa ve hukuki değerlendirmesinde usul ve yasa yönünden yasaya aykırılık bulunmadığı” sözcüklerinin yazılmasının maddi hataya müstenit olarak yazıldığının anlaşılmasına göre ve maddi hataya müstenit olarak yazılan bu sözcüklerin doğru olmaması nedeniyle bu sözcüklerin çıkarılarak yerine “ilk derece mahkemesinin vakıa ve hukuki değerlendirmesinde usul ve yasaya aykırılık bulunduğu” sözcükleri eklenerek gerekçedeki bu maddi hatanın düzeltilmesine, … Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesi’nin 2017/1917 esas ve 2018/1767 karar sayılı ve 14.12.2018 tarihli kararının gerekçesinin yukarıda açıklandığı şekilde HMK’nın 370. maddesinin 4. fıkrası uyarınca düzeltilerek onanmasına karar vermek gerekmiştir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle … Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesi’nin 2017/1917 esas ve 2018/1767 karar sayılı ve 14.12.2018 tarihli kararının gerekçesinin HMK’nın 370. maddesinin 4. fıkrası uyarınca DÜZELTİLEREK ONANMASINA, dosyanın … Asliye Hukuk Mahkemesi’ne, karardan bir örneğin bilgi için … Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesi’ne gönderilmesine, vekili Yargıtay duruşmasında hazır bulunan davacı yararına takdir edilen 2.540,00 TL duruşma vekalet ücretinin davalıdan alınarak davacıya verilmesine, peşin harcın istek halinde temyiz eden davacıya iadesine, 07.07.2020 gününde oybirliğiyle karar verildi.

KİŞİNİN İZNİ OLMADAN TELEFON NUMARASININ BAŞKA BİR KİŞİYE VERİLMESİ KİŞİSEL VERİLERİ HUKUKA AYKIRI OLARAK VERME VEYA ELEGEÇİRME SUÇUNUN İŞLENMİŞ OLDUĞU KABUL EDİLİR.

Yargıtay 12. C.D., E: 2014/607, K: 2014/16665 T: 07.07.2014

Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçundan sanıkların beraatlerine ilişkin hükümler, katılan vekili tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü:

Belirli veya belirlenebilir bir kişiye ait her türlü bilginin, başkasına verilmesi, yayılması ya da ele geçirilmesi, TCK’nın 136/1. maddesinde “Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme” başlığı altında suç olarak tanımlanmış olup, eylemin; kamu görevlisi tarafından ve görevinin verdiği yetki kötüye kullanılmak ya da belli bir meslek ve sanatın sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle gerçekleşmesi hali, aynı Kanunun 137. maddesinde cezada artırım nedeni olarak öngörülmüştür.

Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçunun maddi konusunu oluşturan “kişisel veri” kavramından, kişinin, yetkisiz üçüncü kişilerin bilgisine sunmadığı, istediğinde başka kişilere açıklayarak ancak sınırlı bir çevre ile paylaştığı nüfus bilgileri (T.C. kimlik numarası, adı, soyadı, doğum yeri ve tarihi, anne ve baba adı gibi), adli sicil kaydı, yerleşim yeri, eğitim durumu, mesleği, banka hesap bilgileri, telefon numarası, elektronik posta adresi, kan grubu, medeni hali, parmak izi, DNA’sı, saç, tükürük, tırnak gibi biyolojik örnekleri, cinsel ve ahlaki eğilimi, sağlık bilgileri, etnik kökeni, siyasi, felsefi ve dini görüşü, sendikal bağlantıları gibi kişinin kimliğini belirleyen veya belirlenebilir kılan, kişiyi toplumda yer alan diğer bireylerden ayıran ve onun niteliklerini ortaya koymaya elverişli, gerçek kişiye ait her türlü bilginin anlaşılması gerekir. Herkes tarafından bilinen ve/veya kolaylıkla ulaşılması ve bilinmesi mümkün olan kişisel bilgiler de, yasal anlamda “kişisel veri” olarak kabul edilmekte ise de, anılan maddenin uygulama alanının amaçlanandan fazla genişletilerek, uygulamada belirsizlik ve hemen her eylemin suç oluşturması gibi olumsuz sonuçların doğmaması için, maddenin uygulamasında, somut olayın özellikleri dikkate alınarak titizlikle değerlendirme yapılması, olayda herhangi bir hukuk dalı tarafından kabul edilebilecek bir hukuka uygunluk nedeni veya bu kapsamda nazara alınabilecek bir hususun bulunup bulunmadığının saptanması ve sanığın eylemiyle hukuka aykırı hareket ettiğini bildiği ya da bilebilecek durumda olduğunun da ayrıca tespit edilmesi gerekir.

TCK’nın 136/1. maddesinin, “Bu madde hükmü ile hukuka uygun olarak kaydedilmiş olsun veya olmasın, kişisel verileri hukuka aykırı olarak başkalarına vermek, yaymak veya ele geçirmek, bağımsız bir suç olarak tanımlanmıştır.” şeklindeki gerekçesinden de anlaşılacağı üzere, kişisel verilerin, “verildiği”, “yayıldığı” veya “ele geçirildiği”nin kabul edilebilmesi için, kişisel verilerin kaydedilmiş halde bulunması, kaydedilmiş haliyle başkalarına verilmesi, yayılması ya da ele geçirilmesi gerekir. Kişisel verilerin kaydedilmeden önce öğrenilmesi, hafızada tutulan kişisel verilerin başkalarına açıklanması, kişisel verilere salt duyu organları aracılığıyla vakıf olunması, ancak TCK’nın 134/1. maddesinin 1. cümlesinde düzenlenen özel hayatın gizliliğini ihlal suçu kapsamında değerlendirilebilir.

Bu açıklamalar ışığında somut olay incelendiğinde, sanık Turgut’un, ayrıldığı kız arkadaşı olan şikayetçinin, kendisinde kayıtlı olan kişisel veri niteliğindeki telefon numarasını, şikayetçinin rızası dışında diğer sanık Onur’a verdiği olayda; şikayetçinin telefon numarasını hukuka aykırı olarak yayan sanık Turgut ile telefon numarasını hukuka aykırı olarak ele geçiren sanık Onur’un eyleminin, TCK’nın 136/1. maddesine uyan verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçunu oluşturacağı gözetilmeden, ayrı ayrı mahkumiyetleri yerine, “telefon numarası vermek şeklinde gerçekleşen eylemin kişisel verilerin ele geçirilmesi ve yayılması olarak değerlendirilemeyeceği” biçimindeki isabetsiz gerekçeyle beraatlerine karar verilmesi,

Kanuna aykırı olup, katılan vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, hükmün bu sebepten dolayı 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen uygulanmakta olan 1412 sayılı CMUK’un 321. maddesi gereğince isteme aykırı olarak BOZULMASINA, 07.07.2014 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY YAZISI:

Sanık Turgut’un, kendisinde kayıtlı katılana ait telefon numarasını diğer sanık Onur’a vermesi şeklinde gerçekleşen olayda, mahalli mahkemenin kişisel verileri verme ve ele geçirme suçunun oluşmadığına dair beraat kararı, dairemiz çoğunluğunca eylem TCK’nun 136/1. maddesi kapsamında kişisel verileri hukuka aykırı olarak verme ve ele geçirme olarak değerlendirilip hüküm bozulmuştur. Biz aşağıdaki gerekçelerle bozma içeren düşünceye katılmıyoruz.

İtiraz gerekçelerimiz; Türk Ceza Kanunu’nda kişisel verilerle ilgili bir tanım ve sınırlandırmanın yapılmaması nedeniyle kişisel verilerle ilgili maddeler suçta ve cezada kanunilik ilkesini ihlal ettiğinden Anayasa’ya aykırı oldukları, tanım yapılmamasının sınırlarını suçta ve cezada kanunilik ve belirlilik ilkesi nazara alınarak belirlenmesi ve son olarak ta eylemin özel kanunlardaki düzenlemeler nazara alınarak çözümlenmesi ve bu haliyle ceza hukuku alanında değerlendirilemeyeceği başlıklarında olacaktır.

Bunlar;

1-Yürürlükteki mevzuatta kişisel veri tanımının yapılmadığı gözetildiğinde kişisel verilerle ilgili suçların düzenlendiği TCK’nın 135 ve 136. maddeleri suçta ve cezada kanunilik ve belirlilik (açıklık) ilkesine uymadığından Anayasa’ya aykırıdırlar. Kişisel verilerle ilgili suç düzenlemeleri ilk olarak 01 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK’nın 135, 136 ve 138. maddeleri ile ceza mevzuatımıza girmiştir. TCK’nın 135. maddesinde kişisel verilerin kaydedilmesi, 136. maddesinde verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme, 138. maddesinde ise verileri yok etmeme suçu düzenlenmiştir.

Kişisel verilerin kaydedilmesinin düzenlendiği 135. maddenin gerekçesinde “Suçun konusu kişisel verilerdir. Gerçek kişiyle ilgili her türlü bilgi, kişisel veri olarak kabul edilmelidir.” şeklinde bir açıklama bulunmaktadır.

Peki, kişiyle ilgili her türlü bilgiler nelerdir. Bunların bir kısmını sıralayacak olursak:

Kişinin; Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası, adı, soyadı, doğum tarihi, doğum yeri, nüfusa kayıtlı olunan yer (İl, İlçe, mahalle veya köy), anne ve baba adı, medeni hali (Evli, bekâr, boşanmış), nüfusa kayıtlı olduğu cilt ve aile sıra no, kan grubu, evlenme tarihi, boşanma tarihi ve mahkeme kararı bilgileri, adı-soyadı veya diğer kayıt düzeltmeleri, vatandaşlıktan çıkarılma bilgileri, evlatlık ilişkisi, adresi, dini, bitirilen okullar (ilk-orta-yüksek), hastalıkları, hastalıkları ile ilgili tahlil sonuçları (DNA bilgileri), mali durumu (servet, aldığı ücretler), ahlaki eğilimleri, zaafları, çevre ile ilişkileri, hatıra, anı ve günlükle ilgili defterindeki bilgileri, siyası görüşü (oy verdiği partiler, üye olduğu dernekler), alışkanlıkları, sevdiği kitaplar veya gazeteler, alışveriş eğilimleri, vergi numarası, e posta adresi ve şifresi, banka bilgileri, bilgisayarının IP numarası, emeklilik ve kurum sicil numarası, aldığı ödüller, parmak izi, avuç içi izleri, mektupları, yazıları, kitapları, telefon numaraları, mesajları, fiziki kimliği (boy, kilo, engellilik durumu, ten rengi, göz rengi, saç rengi ve şekli, sesi, genel görünüm, ayak ve beden numarası ) ve çok daha fazla bilgi kişisel veri kapsamında değerlendirilebilecektir.

Acaba bu kadar bilgilerden hangilerinin kaydı veri olarak kabul edilip kayda alınması (TCK, m.135) ve hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçu olarak (TCK, 136) kabul edilip üst sınırı 4 yıla kadar hapis cezası ile bu suçları işleyenler cezalandırılacaktır. Bilgilerden de anlaşılacağı gibi, bunların büyük bir çoğunluğu herkes tarafından bilinmektedir. O halde herkes tarafından maruf ve meşhur olan kişiyle ilgili bir bilgiyi kaydetmenin, birisine vermenin veya yaymanın suç olarak cezalandırılması nasıl olacaktır. İşte burada karşımıza bu suçları işleyenler bakımından tanım yapılmamasının zararı olan suçta ve cezada kanunilik ve belirlilik ilkesinin ihlali çıkmaktadır. (Veli Özer Özbek, Mehmet Nihat Kambur, Koray Doğan, Pınar Bacaksız, İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku, Özel Hükümler, 2.B, Ankara 2011, s.517)

Anayasa Mahkemesi suçta ve cezada kanunilik ve belirlilik ilkesine bağlı kalınmasının gerekliliğine kararlarında vurgular yapmaktadır. (Anayasa Mahkemesinin, 7.7.2011/69-116 sayılı kararı)

Bilimsel görüşlere baktığımızda da belirlilik ilkesinin önemli ve vazgeçilmez bir ilke olduğu kabul edilmektedir. (Mahmut Koca, İlhan Üzülmez, Türk Ceza Kanunu Genel Hükümler, 6.Baskı, Ankara 2013, s.51)

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de verdiği birçok kararında belirlilik ilkesinin suç içeren hükümlerde bulunmasını aramıştır. (İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi; Sunday Times/Birleşik Krallık Kararı; 6.11.1980/6538/74; ATAD, 23 Kasım 1999, Arblade ve Leloup Kararı, C.369/96 ve376/96, Zikreden MANACOR-DA, 115, Avrupa Birliği Ceza Hukukunun Esasları, Ümit Kocasakal, İstanbul 2004, s. 157; Osman Doğru, Atilla Nalbant, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi, Açıklama ve Önemli Kararlar, Ankara 2013, s.269)

İşte veri tanımının yapılmaması nedeniyle suçta ve cezada kanunilik ve açıklık ilkesi gereği veri ile ilgili suç düzenlemeleri Anayasaya aykırıdır. Bu hususun mahalli mahkemece, temyiz incelemesi yapan dairemizce de Anayasaya aykırı olduğu ve iptali gerekçesiyle Anayasa Mahkemesine götürülmesi gerekirdi.

2-Ceza hukuku uygulamasında kişisel veri kavramının sınırlarının çizilmesi gerekir.

Suç içeren bu hükümlerdeki belirsizliği, suçla orantılı ceza uygulanmasının gerekliliği ilkesini taşımadığını gören bilim adamları suç olarak kabul edilebilecek kişisel verilerin kaydının sadece TCK’nın 135/2. maddesindeki bilgilerin (Kişilerin, siyasî, felsefî veya dinî görüşler, ırkî kökenler, ahlâkî eğilimler, cinsel yaşamları, sağlık durumları veya sendikal bağlantılarına ilişkin bilgiler) veri olarak kabul edilebileceği, bunların dışındaki bilgilerin suç kapsamında değerlendirilemeyeceği yönünde bilimsel görüşler ileri sürmüşlerdir. (Zeki Hafızoğulları, Muharrem Özen, Özel Hayata ve Hayatın Gizli Alanına Karşı Suçlar, Ankara Barosu Dergisi, Yıl 67, sayı 4, 2009, s.9)

Herkes tarafından bilinen veya kolaylıkla bilinmesi mümkün verileri bu kapsamda kabul etmek, maddenin kapsamının dayanılmaz ölçüde genişletmek anlamına geleceğinden ”kişisel veri” kavramını bu anlamda dar yorumlamakta zorunluluk vardır. (Hakan Hakeri, Tıp Hukuku, Ankara, 5.B, 2012, s.755)

Kişisel verilerin ceza hukuku anlamında suç konusu olabilmeleri, hassas kişisel bilgiler (veriler) hariç, şu şekilde bir sınırlamaya tabi tutarak suçta ve cezada kanunilik ve belirlilik ilkesine uymayan hükmü kısmen adaletli bir uygulamaya sokabiliriz. O da suç düzenlemelerinin yer aldığı bölüm başlığından hareketle özel hayata ve hayatın gizli alanına ait olup, kişinin başkaları ile paylaşmadığı ve alenileştirmediği kişisel bilgiler olarak anlamak gerekir.

Buna göre kişilerin ırkı, etnik kökeni, siyasi düşüncesi, felsefi inancı, dini, mezhebi veya diğer inançları, dernek, vakıf ya da sendika üyeliği, sağlığı veya cinsel hayatı ile ilgili verilerinin kaydı, bir başkasına verilmesi veya ele geçirilmesi bunlar hassas veriler oldukları için mutlak olarak cezai yaptırımlarla korunmaları gereken kişisel verilerdir.

Bu kapsamda kişilerle ilgili bilginin; ilgili kişi tarafından alenileştirilmemiş, üçüncü kişilerle paylaşılmamış, bilinmesinin kişinin yaşam şekline, ekonomik ve finansal ve bilişim alanına zarar verme ihtimali bulunan bilgiler olması halinde kişisel verilerle ilgili suçların konusunu oluşturmalı. Bunun dışında kalan kişilerle ilgili diğer bilgiler ise ancak kullanılış amacına göre hakaret, dolandırıcılık gibi suçların konusu olmalı ve hukuki ve idari yollarla korunmalıdır.

Ceza hukukunun konusu olabilecek kişisel verilerin sınırları bu şekilde çizilmiş olsaydı, telefon numarasının bu kapsamda yani kişisel veri olarak değerlendirilemeyeceği anlaşılacaktı.

3-Dava konusu olayda, TCK’nın 136. maddesi anlamında kişisel veriyi verme veya ele geçirme söz konusu değildir.

Katılan daha önce telefon numarasını rızasıyla sanık Turgut’a vermiştir. Halen kanunlaşmayı bekleyen Kişisel Verileri Koruma Kanun tasarısının 5. maddesi, ilgili kişisinin kendisi tarafından alenileştirilmiş bilginin ilgili kişinin açık rızası aranmaksızın işlenebileceğini kabul etmiştir. Bir eylemin suç olarak kabul edilip cezalandırılabilmesi için o eylemin toplumda en azından haksızlık oluşturduğu veya hoş karşılanmadığına dair bir kanının bulunması gerekir.

Telefon numarasının verilmesi veya alınmasını yasaklayan açık bir düzenleme bulunmayan bir alanda yorumla suç oluşturulmaktadır. Birisine telefon numarası vermenin ve almanın suç olduğunu kabul ile eylem kamu adına soruşturulan bir suç olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu suçlarda ilgilinin rızası önemli değildir (TCK, m.26/2), suç soruşturması ve kovuşturması şikâyete tabi olmadığından mağdurun üzerinde tasarrufta bulunabileceği bir hakkın var olduğu söylenemez. Bu suçlar bakımından bireyin değil, kamunun menfaatlerinin ağır bastığı kabul edilmiştir. Dolayısıyla bu suç bakımından ilgilinin rızası hukuka uygunluk sebebi değildir. (Veli Özer Özbek, Mehmet Nihat Kambur, Koray Doğan, Pınar Bacaksız, İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku, Özel Hükümler, 2.B,Ankara 2011, s.521)

Katılan şu aşamada şöyle bir beyanda bulunsa, “telefonumun verilmesi veya ele geçirilmesi nedeniyle yapılan kovuşturma nedeniyle şikayetçi değilim ” beyanı karşısında bu kovuşturmayı kamu adına takip ettirmede kamu menfaatlerinin ağır bastığı hangi durum vardır?

Tüm açıkladığımız bu nedenlerden dolayı mahalli mahkemenin beraat kararının yerinde olduğunu düşündüğümüzden sayın çoğunluğun telefon numarasını alma veya vermeyi TCK 136. madde kapsamında suç olarak değerlendiren görüşüne katılmıyoruz.

6502 SAYILI TKHK’YA KONU SÖZLEŞMELER VE TÜKETİCİ HUKUKUNDA AYIPLI MAL VEYA HİZMET KARŞISINDA TÜKETİCİNİN SAHİP OLDUĞU SEÇİMLİK HAKLAR

2013 yılında yürürlüğe giren 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun (TKHK) hukukumuzda kendine münhasır yeni bir alanın oluşmasına sebebiyet vermiştir. Bu yazımızda biz de bu kanunla beraber hayatımıza giren sözleşmelerden ve tüketicinin bu sözleşmelerde taahhüt edilen mal veya hizmetlerin ayıplı ifası karşısında başvurabileceği seçimlik haklardan bahsedeceğiz.

Tüketici sözleşmelerinin tarafları girişimciler ve tüketicilerdir. Girişimciler hizmet sağlayıcılar, tüketiciler ise hizmeti talep ederek bunun karşılığında bir bedel ödemeyi kabul eden kişilerdir.  Buradan doğacak uyuşmazlıklara ilişkin davalarda görevli mahkeme Tüketici Mahkemeleridir.

“6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 3/1-k maddesinde tüketicinin; “ticari veya mesleki olmayan amaçlarla hareket eden gerçek veya tüzel kişiyi” ifade edeceği, 3/1-l maddesinde ise tüketici işleminin; “mal veya hizmet piyasalarında kamu tüzel kişileri de dâhil olmak üzere ticari veya mesleki amaçlarla hareket eden veya onun adına ya da hesabına hareket eden gerçek veya tüzel kişiler ile tüketiciler arasında kurulan, eser, taşıma, simsarlık, sigorta, vekâlet, bankacılık ve benzeri sözleşmeler de dâhil olmak üzere her türlü sözleşme ve hukuki işlemi” ifade edeceği düzenlenmiş, aynı kanunun 73/1 maddesinde de; tüketici işlemleri ile tüketiciye yönelik uygulamalardan doğabilecek uyuşmazlıklara ilişkin davalara bakmaya tüketici mahkemelerinin görevli olduğu hüküm altına alınmıştır.”

         (Yargıtay 11. Hukuk Dairesi E: 2015/14275, K: 2016/27, T:11.01.2016)

Tüketici sözleşmeleri, Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un dördüncü kısmında beş ayrı bölüm olarak düzenlenmektedir. İlgili Kanuna göre bu sözleşmeler aşağıda sıralanmaktadır.

  • Taksitle satış sözleşmeleri (TKHK m. 17),
  • Tüketici kredisi sözleşmeleri (TKHK m. 22),
  • Konut finasmanı sözleşmeleri (TKHK m. 32),
  • Ön ödemeli konut satış sözleşmeleri (TKHK m. 40)
  • TKHK m. 47 vd düzenlenen diğer tüketici sözleşmeleridir.

Bir de ayıplı mal dediğimiz bir kavram vardır ki Roma’dan bu yana hukuk literatürünün içerisindeki aktif kavramlardan bir tanesidir. Sözleşmeye konu olan malın ayıplı olması durumunda satıcının sorumlu tutulması ilk olarak Roma’da “Ius Civile” denen kanununda düzenlenmiştir. Ayıplı malın tanımı TKHK’nın 8. Maddesinde şu şekilde yapılır:

“Ayıplı mal, tüketiciye teslimi anında, taraflarca kararlaştırılmış olan örnek ya da modele uygun olmaması ya da objektif olarak sahip olması gereken özellikleri taşımaması nedeniyle sözleşmeye aykırı olan maldır.

 Ambalajında, etiketinde, tanıtma ve kullanma kılavuzunda, internet portalında ya da reklam ve ilanlarında yer alan özelliklerinden bir veya birden fazlasını taşımayan; satıcı tarafından bildirilen veya teknik düzenlemesinde tespit edilen niteliğe aykırı olan; muadili olan malların kullanım amacını karşılamayan, tüketicinin makul olarak beklediği faydaları azaltan veya ortadan kaldıran maddi, hukuki veya ekonomik eksiklikler içeren mallar da ayıplı olarak kabul edilir.”

Nitekim aşağıdaki Yargıtay kararında da söz konusu kavramın tanım ve kapsamı belirtilmiştir.

“Anılan maddenin birinci fıkrasında; “Ambalajında, etiketinde, tanıtma ve kullanma kılavuzunda yer alan veya satıcı tarafından vaat edilen veya standardında tespit edilen nitelik ve/veya niceliğine aykırı olan ya da tahsis veya kullanım amacı bakımından değerini veya tüketicinin ondan beklediği faydaları azaltan veya ortadan kaldıran maddi, hukuki veya ekonomik eksiklikler içeren mal veya hizmetler, ayıplı mal veya ayıplı hizmet olarak kabul edilir.” denilmekte, devam eden fıkralarda ise buna ilişkin biçimsel koşullar sayılmaktadır. Ayıp; yasa ya da sözleşmede öngörülen unsurlardan birinin veya birkaçının eksikliği ya da olmaması gereken vasıfların olmasıdır.”

   (Yargıtay 13. HD E: 2016/28270, K: 2019/11433, T: 25.11.2019)

Ayıplı maldan kimin sorumlu tutulacağı (TKHK-9)’da açıklanmaktadır. İlgili düzenlemeye göre satıcı, malı satış sözleşmesine uygun olarak tüketiciye teslim etmekle yükümlüdür. Teslim tarihinden itibaren altı ay içerisinde ortaya çıkan ayıpların teslim tarihinde de var olduğu kabul edilir. Bu durumda malın ayıplı olmadığının ispatı satıcıya aittir. Ancak tüketici, sözleşmenin kurulduğu tarihte ayıptan haberdar ise veya haberdar olması kendisinden beklenir bir hal söz konusu ise sözleşmeye aykırılıktan bahsedilemez. Bunlar dışındaki ayıplara karşı ise tüketicinin seçimlik hakları kanunda güvence altına alınmıştır.

“Maddeye göre, tüketici kendisine sağlanan mal ve hizmetle ilgili ayıplı olup olmama konusunda gerekli muayeneyi (denetimi) yapacak ve bu muayene sonucu, mal ya da hizmetle ilgili saptadığı ayıpları, mal veya hizmetin sağlanmasından itibaren ihbar süreleri içinde, kendisine mal ya da hizmet sağlayan sözleşmenin tarafına bildirecektir. Bu bildirim (ayıp ihbarı) ödevi ihmal edildiğinde, tüketici, ayıba dayalı yasal haklarını kaybedecektir. 6098 Sayılı TBK.’nun bu konudaki 223. (818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 198/2’de) maddesinde ifade edildiği gibi, ayıp ihbarının yapılmaması, tüketicinin ifa konusu mal ya da hizmeti, bulunduğu hal üzere kabul ettiği sonucunu doğuracak ve bu yönde gerçekleşen varsayımın aksi, hiçbir suretle kanıtlanamayacaktır.”

      (Yargıtay 13. Hukuk Dairesi E: 2017/3545, K: 2020/2356, T: 18.02.2020)

Malın ayıplı olduğunun anlaşılması üzerine tüketicinin ilgili sözleşmeden doğan birtakım seçimlik hakları mevcuttur. Bu haklar ilgili kanunun 11. maddesinde şu şekilde sayılmıştır:

“(1) Malın ayıplı olduğunun anlaşılması durumunda tüketici;

a) Satılanı geri vermeye hazır olduğunu bildirerek sözleşmeden dönme,

b) Satılanı alıkoyup ayıp oranında satış bedelinden indirim isteme,

c) Aşırı bir masraf gerektirmediği takdirde, bütün masrafları satıcıya ait olmak üzere satılanın ücretsiz onarılmasını isteme,

ç) İmkân varsa, satılanın ayıpsız bir misli ile değiştirilmesini isteme, seçimlik haklarından birini kullanabilir. Satıcı, tüketicinin tercih ettiği bu talebi yerine getirmekle yükümlüdür.”

“6502 sayılı yasanın 11. maddesinde, malın ayıplı olması durumunda tüketicinin seçimlik hakları düzenlenmiştir. Bu seçimlik haklarda tüketici; bedel iadesini de içeren sözleşmeden dönme, malın ayıpsız misliyle değiştirilmesi veya ayıp oranında bedel indirimi ya da ücretsiz onarım isteme haklarına sahiptir. Satıcı, tüketicinin tercih ettiği bu talebi yerine getirmekle yükümlüdür Açıklandığı şekilde tüketici seçimlik haklarından herhangi birisini kullanabilecektir. Ne var ki tüketici bu hakkını kullanırken objektif iyi niyet kuralları içerisinde hareket etmek zorundadır.” 

    (Yargıtay 13. Hukuk Dairesi E: 2016/31073, K: 2019/6383, T: 21.05.2019)

Kanun veya taraflar arasındaki sözleşmelerde daha uzun bir süre belirlenmedikçe ayıplı maldan sorumluluk, ayıp daha sonra ortaya çıkmış olsa bile, malın tüketiciye teslim edildiği tarihten itibaren iki yıllık bir zamanaşımına tabidir. Bu zamanaşımı süresinin değişkenlik gösterdiği bazı istisnalar TKHK’nın 12. maddesinde düzenlenmiştir.

“Dava konusu taşınmazın davacıya satışı 6502 sayılı Kanun yürürlüğe girdikten sonradır. Aynı kanunun 10. maddesinde ise herhangi bir ihbar yükümlülüğü bulunmamaktadır. Yine aynı Kanunun 12. maddesinde ise zamanaşımına ilişkin olarak “Kanunlarda veya taraflar arasındaki sözleşmede daha uzun bir süre belirlenmediği takdirde, ayıplı maldan sorumluluk, ayıp daha sonra ortaya çıkmış olsa bile, malın tüketiciye teslim tarihinden itibaren iki yıllık zamanaşımına tabidir. Bu süre konut veya tatil amaçlı taşınmaz mallarda taşınmazın teslim tarihinden itibaren beş yıldır. (2) Bu Kanunun 10 uncu maddesinin üçüncü fıkrası saklı olmak üzere ikinci el satışlarda satıcının ayıplı maldan sorumluluğu bir yıldan, konut veya tatil amaçlı taşınmaz mallarda ise üç yıldan az olamaz.(3) Ayıp, ağır kusur ya da hile ile gizlenmişse zamanaşımı hükümleri uygulanmaz.” düzenlemesi yer almaktadır. Anılan düzenlemeler göz önünde bulundurulduğunda eldeki dava için zamanaşımı süresi dolmamış olup işin esasına girilerek sonucuna uygun bir karar verilmesi gerekir.”

      (Yargıtay 13. Hukuk Dairesi E: 2019/4333, K: 2020/2928, T: 27.02.2020)

Kanunda düzenlenen bir diğer bölüm ise ‘ayıplı hizmet’ bölümüdür. Genel hükümleri itibariyle “ayıplı mal” konusundaki düzenleme ile benzerlik göstermektedir. Ancak ayıplı bir malın söz konusu olduğu sözleşmeler satış sözleşmesi; ayıplı bir hizmetin söz konusu olduğu sözleşmeler ise hizmet sözleşmesi olarak nitelendirilir. Yani ayıplı mal ve ayıplı hizmeti birbirinden ayıran unsur kaynaklandıkları sözleşmelerin türündeki farklılıktır. Ayıplı hizmetten, TKHK madde 13’te, şu şekilde bahsedilir:

 “Ayıplı hizmet, sözleşmede belirlenen süre içinde başlamaması veya taraflarca kararlaştırılmış olan ve objektif olarak sahip olması gereken özellikleri taşımaması nedeniyle sözleşmeye aykırı olan hizmettir.

Hizmet sağlayıcısı tarafından bildirilen, internet portalında veya reklam ve ilanlarında yer alan özellikleri taşımayan ya da yararlanma amacı bakımından değerini veya tüketicinin ondan makul olarak beklediği faydaları azaltan veya ortadan kaldıran maddi, hukuki veya ekonomik eksiklikler içeren hizmetler ayıplıdır.”

Bu hizmet sözleşmelerinin sağlayıcısı, tıpkı satış sözleşmelerinin satıcı tarafı gibi, hizmeti sözleşmeye uygun olarak ifa ile yükümlüdür.

“Dava, davalının ayıplı hizmet sunduğu iddiası ile uğranılan zararın tazminine ilişkindir. Mahkemece, aktarmalı uçuş yapan davacının aktarma yapılacak ülkelerin vize talepleri bakımından davalı tarafça uyarılmadığı ve bu suretle ayıplı hizmet sunduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiş ise de, davalı yanca davacıya gönderilen bilet bilgileri altında “lütfen gideceğiniz ülke için vizenizin ve aktarma yapacağınız ülke için transit vizenizin olduğuna emin olunuz.” ibaresinin yer aldığı, bu haliyle davalı tarafın yeterli uyarı hizmeti ve görevini yerine getirmiş olduğu, taraflar arasındaki sözleşmenin vize hizmetini kapsamadığı, bu durumda ayıplı hizmetten bahsedilemeyeceği anlaşılmakla davanın reddine karar vermek gerekirken yukarıda yazılı gerekçe ile davanın kabulüne karar verilmesi doğru olmamış, kararın bozulması gerekmiştir.”

   (Yargıtay 11. Hukuk Dairesi E: 2016/10974, K: 2018/3073, T: 25.04.2018)

Ayıplı hizmet karşısında tüketicinin yaptığı sözleşmeden kaynaklı seçimlik hakları mevcuttur. Söz konusu haklar, aşağıda da paylaşılmış olduğu üzere, ilgili kanunun 15. Maddesinde yer bulmuştur.

“Hizmetin ayıplı ifa edildiği durumlarda tüketici, hizmetin yeniden görülmesi, hizmet sonucu ortaya çıkan eserin ücretsiz onarımı, ayıp oranında bedelden indirim veya sözleşmeden dönme haklarından birini sağlayıcıya karşı kullanmakta serbesttir. Sağlayıcı, tüketicinin tercih ettiği bu talebi yerine getirmekle yükümlüdür. Seçimlik hakların kullanılması nedeniyle ortaya çıkan tüm masraflar sağlayıcı tarafından karşılanır. Tüketici, bu seçimlik haklarından biri ile birlikte Türk Borçlar Kanunu hükümleri uyarınca tazminat da talep edebilir.”

“…yapacak oldukları seyahat nedeniyle, gidiş ve dönüş olmak üzere, toplam 40.000 uçuş mili ve 870,00 TL vergi ücreti karşılığında davalı şirketten bilet satın aldıklarını ancak biletlerin davalı şirketçe, davacılara hiçbir bilgi verilmeden iptal edildiğini, davacıların sahip oldukları uçuş milleriyle ücretsiz olarak seyahat edebilecekken davalı şirketin ihmali sebebiyle toplam 5.715,32 TL ödeyerek yeniden bilet satın almak zorunda kaldıklarını, ayıplı hizmetten kaynaklanan seçimlik hakları doğrultusunda zikredilen bilet bedelinin davacılara iadesi gerektiğini ancak bilet bedelinin iadesi için davalı şirkete başvurmuşsalar da sonuç alamadıklarını ileri sürerek, 5,715,32 TL maddi ve ….000,00 TL manevi tazminatın 07…..2014 tarihinden itibaren işleyecek olan yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir…Mahkemece iddia, savunma ve bilirkişi raporu doğrultusunda, davalı şirketin edimini ayıplı olarak ifa ettiği ve davacılarca ayıbın yasal süre içerisinde şirkete bildirildiği bu nedenle davacıların ayıplı ifadan kaynaklanan seçimlik hakları doğrultusunda bilet bedellerinin iadesini talep edebilecekleri ancak somut olayda manevi tazminat şartlarının oluşmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilerek 5.715,32 TL maddi tazminatın temerrüt tarihi olan ……..2014 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizli birlikte davalıdan tahsiline ve manevi tazminat talebinin reddine karar verilmiştir.”

    (Yargıtay 11. Hukuk Dairesi E:2016/14617, K: 2018/5796, T: 27.09.2018)

Ayıplı hizmet konusunda zamanaşımı TKHK’nın 16. maddesinde düzenlenmektedir. Söz ettiğimiz maddeye göre kanunlarda veya tarafların yapmış olduğu sözleşmede daha uzun bir süre belirlenmediği takdirde, ayıplı hizmetten sorumluluk, ayıp daha sonra ortaya çıkmış olsa bile, hizmetin ifasından itibaren iki yıllık zamanaşımına tabidir. Ayrıca ayıp, ağır kusur ya da hileyle gizlenmişse zamanaşımı hükümleri uygulanmaz.

Yukarıda, tüketicinin ayıplı mal veya hizmet karşısında sahip olduğu seçimlik haklardan ve 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’da güvence altına alınan sözleşme türlerinden kısaca bahsetmeye çalıştık. Bu tür davaların uzmanlık gerektiren davalar olması nedeniyle bir avukattan yardım alınması sürecin iyi yönetilmesi açısından gerekli olacaktır.

Stj. Av. Dilara AÇIKEL & Av. Bilge İŞ & Av. Selçuk ENER

ÜNİVERSİTEYE KAYDINI YAPTIRDIKTAN SONRA SİLDİREN DAVACININ ÜCRET İADESİ TALEBİ, ÜCRET ÖDEMENİN KARŞILIĞI OLAN EĞİTİM ÖĞRETİM HİZMETİNDEN HENÜZ YARARLANMAMASI NEDENİYLE HAKLI OLUP, ÜCRETİN İADESİ GEREKİR.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 2012/13-1932 E. ,  2013/787 K., 29.05.2013 T.

Taraflar arasındaki “itirazın iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İzmir 1.Tüketici Mahkemesi’nce davanın kabulüne dair verilen 08.12.2011 gün ve 480-1250 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 13.Hukuk Dairesi 27.03.2012 gün ve 1662-8377 sayılı ilamı ile;
(…Davacı, davalı Yaşar Üniversitesine 02.09.2010’da kaydını yaptırdığını, 1 yıllık eğitimin ilk taksidi olan 7.050,00TL yi peşin ödediğini, kendi isteği ile 13.09.2010’da kaydını sildirdiğini, davalı tarafa gönderdiği ihtara rağmen peşin ödenen bu bedelin iade edilmediğini, bu sebeple yürütülen icra takibine davalının itiraz ettiğini ileri sürerek, itirazın iptali ile takibin devamına karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı, davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm davalı vekilince temyiz edilmiştir.
Somut olayda, mahkemece davalı Üniversitenin eğitim dönemi başlamadan kaydın sildirildiği, bu sebeple kayıt sırasında imzalanan taahhütnamenin ücret iadesine ilişkin hükmünün işlerlik kazanmayacağı gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiş ise de; 02.09.2010 tarih, 2010/815 karar sayılı 2010-2011 Eğitim-Öğrenim Yılında Yükseköğretim Kurumlarında Cari Hizmet Maliyetlerine Öğrenci Katkısı Olarak Alınacak Katkı Payları ile İkinci Öğrenim Ücretlerinin Tespitine dair Bakanlar Kurulu Kararının 27. maddesinde “Lisans yerleştirme sınavının kazanıldığı yıl kayıt yaptırıp kendi isteği ile kaydını sildiren öğrencileri katkı payı ve öğrenim ücretleri geri ödenemez” hükmü nedeniyle davacının peşin ödediği öğrenim ücretinin kaydın sildirilmesi nedeniyle iadesini isteyemeceği gözetilmeksizin yazılı şekilde davanın kabulüne karar verilmesi, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir…)
gerekçesi ile bozularak , dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
TEMYİZ EDEN :Davalı vekili
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, icra takibine yapılan itirazın iptali istemine ilişkindir.
Davacı, davalı Yaşar Üniversitesi’ne 02.09.2010 tarihinde kaydını yaptırdığını, bir yıllık eğitimin ilk taksidi olan 7.050,00 TL’ yi peşin ödediğini, kendi isteği ile 13.09.2010 tarihinde kaydını sildirdiğini, davalı tarafa gönderdiği ihtara rağmen peşin ödenen bu bedelin iade edilmediğini, ayrıca yapılan icra takibine itiraz edildiğini ileri sürerek, itirazın iptali ile takibin devamına karar verilmesini istemiştir.
Davalı vekili, 02.09.2010 tarih, 27690 sayılı Resmi Gazete’de 2010/815 karar sayısı ile yayımlanan 2010-2011 Eğitim- Öğretim Yılında Yüksek Öğretim Kurumlarından Alınacak Katkı Paylarına İlişkin Bakanlar Kurulu Kararı’nın 27. maddesi ve kayıt aşamasında davacı tarafından imzalanarak müvekkili kuruma teslim edilmiş olan taahhütnamenin 4. maddesi uyarınca, ücret ödeyip, dönem başladıktan sonra kayıt sildirmek istenmesi halinde, yatırılan ücretin iade edilmeyeceğinin kabul ve taahhüt edildiğini, davacının kaydını, kayıt dönemi sona erdikten sonra kendi isteği ile sildirmiş olduğundan ve davacıya ayrılan kontenjanın boş kaldığını, bir vakıf üniversitesi olan müvekkili kurumun zararına neden olacak sonuçlara katlanmasının beklenemeyeceğini, taahhütname alınmasının nedeninin de zaten bu gibi sonuçları engellemek olduğunu bildirerek, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece; “kayıt sırasında taraflar arasında imzalanan taahhütnamede “Üniversitede okuduğum sürece, ücret ödeyip, dönem başladıktan sonra kayıt sildirmek istemem halinde yatırılan ücretin tarafıma iade edilmeyeceğini” şeklinde açıklamanın bulunduğu, bu maddeden de; ücretin iade edilmemesi koşulunun “dönemin başlamasına” bağlı olduğu, oysa davacının 02/09/2010 tarihinde yaptırdığı kesin kaydı, Üniversite’nin eğitime başladığı 27.09.2010 tarihinden önce, 13/09/2010 tarihinde sildirdiği, bu durumda ödenen ücretin iade edilmeme şartlarının oluşmadığı, kaldı ki kayıt yaptırma süresinin ek kontenjanla uzatıldığı ve Ekim 2010 tarihinde de ek kontenjan kayıtlarının devam ettiğinden, davacının iddiasında haklı olduğu gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir.
Davalı vekilinin temyizi üzerine hüküm, Özel Daire’ce yukarıya metni alınan gerekçe ile bozulmuştur.Yerel Mahkeme önceki kararda direnmiştir.
Direnme kararını temyize davalı vekili getirmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden; davalı Yaşar Üniversitesi’nde 2010-2011 eğitim- öğretim yılında yerleşen öğrencilerin kayıtlarının 31.08.2010 – 07.09.2010 tarihleri arasında yapıldığı; davacının da …İletişim Tasarım bölümüne 02.09.2010 tarihinde kesin kaydını yaptırdığı, davacının öğrenim ücretinin ilk taksidi olan 7050 TL’ nin yatırıldığı, anılan bölümde kontenjan dolmadığı için 22.09.2010 tarihinde 2.özel yetenek sınavı yapıldığı, bu sınavdan sonra da iki öğrencinin kesin kayıt yaptırdığı, akademik dönem başladıktan sonra da 04.10.2010 tarihinde ek kontenjan sınavı açıldığı, kesin kayıt yaptıran öğrenci bulunmadığı, bölüm kontenjanı dolmadan kayıt döneminin sona erdiğinin bildirildiği anlaşılmaktadır.
Davacının kaydını yaptırdığı gün olan 02.09.2010 tarihinde, 27690 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Bakanlar Kurulu’nun 2010/815 sayılı kararının 27.maddesinde lisans yerleştirme sınavını kazandığı yıl kayıt yaptırıp kendi isteği ile kaydını sildiren öğrencilerin katkı payı ve öğrenim ücretlerinin geri ödenmeyeceği düzenlemesi getirilmiştir. Öte yandan, davalı Rektörlük tarafından, 02.09.2010 tarihinde okula kayıt sırasında davacıya taahhütname başlıklı belgenin imzalatıldığı ve bu taahhütnamede davacının “Üniversitede okuduğum sürece; ücret ödeyip, dönem başladıktan sonra kayıt sildirmek istemem halinde yatırılan ücretin tarafıma iade edilmeyeceğini…” kabul ve taahhüt ettiği görülmektedir. Davalı Üniversite’de 2010-2011 yılı eğitim-öğretim yılının 27.09.2010 tarihinde başladığı, davacının kaydını dönem başlamadan 13.09.2010 tarihinde sildirerek, taahhütnamede değinilen ücretin iade edilmeme koşulu oluşmadığına; ücret ödemenin karşılığı olan eğitim öğretim hizmetinden davacı tarafından henüz yararlanılmadığı anlaşıldığına göre; davacıya, yatırdığı eğitim- öğretim bedelinin iadesi gerekir.
Açıklanan nedenlerle, usul ve yasaya uygun olan direnme kararının onanması gerekir.
SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, 6217 sayılı Kanunun 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440/III maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 29.05.2013 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

DAVALI VEKİLİNİN GÖNDERMİŞ OLDUĞU MESLEKİ MAZERETİ REDDEDEN MAHKEMENİN AYNI CELSEDE TAHKİKAT DURUŞMASINA SON VERMESİ VE SÖZLÜ YARGILAMAYA GEÇEREK UYUŞMAZLIĞIN ESASI HAKKINDA KARAR VERMESİ ,SİLAHLARIN EŞİTLİĞİ İLKESİNİ ZEDELEMESİ VE MAHKEMEYE ERİŞİM HAKKINI ENGELLEMESİ NEDENİYLE HUKUKA AYKIRIDIR.

Yargıtay 4. H.D., E:2020/128, K: 2020/1758, T: 09/06/2020

Davacılar … ve diğerleri vekili Avukat … tarafından, davalılar … ve … aleyhine 31/03/2014 gününde verilen dilekçe ile ölümlü trafik kazası nedeniyle manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın kısmen kabulüne dair verilen 27/04/2016 günlü kararın Yargıtayca incelenmesi davacılar ve davalılar tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü.

Dava, trafik kazası sonucu ölüm nedeniyle uğranılan manevi zararın tazmini istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm, taraflarca temyiz edilmiştir.

Davacılar vekili; davalı …’ın, sevk ve idaresinde bulunan diğer davalı …’a ait araç ile müvekkilleri … ve …’in torunu, …’nın oğlu, …’nın kardeşi olan …’ya çarparak ölümüne sebep olduğunu belirterek, uğranılan manevi zararın davalılardan müşterek ve müteselsil olarak tahsili isteminde bulunmuştur.

Davalılar vekili; davalı araç sürücüsü …’ın dava konusu olayda kusurunun bulunmadığını, talep edilen manevi tazminat miktarının fahiş olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece; kusura ilişkin alınan bilirkişi raporu benimsenerek ve müteveffa …’nın % 75 oranında müterafik kusuruna göre indirim yapılarak, oluşan zarardan araç işleten sıfatını haiz davalı araç sahibi … ile araç sürücüsü …’ın % 25 kusur oranında müştereken ve müteselsilen sorumlu oldukları gerekçesiyle, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 184 ve 186. maddelerinde tahkikatın sona ermesi ve sözlü yargılamaya yönelik olarak; hâkimin, tarafların iddia ve savunmalarıyla toplanan delilleri inceledikten sonra, duruşmada hazır bulunan taraflara tahkikatın tümü hakkında açıklama yapabilmeleri için söz vereceği, tarafların tahkikatın tümü hakkındaki açıklamalarından sonra, tahkikatı gerektiren bir husus kalmadığını görürse, tahkikatın bittiğini taraflara tefhim edeceği, tahkikatın bitiminden sonra sözlü yargılama ve hüküm için tayin olacak gün ve saatte mahkemede hazır bulunmalarını sağlamak amacıyla iki tarafı davet edeceği, taraflara çıkartılacak olan davetiyede, belirlenen gün ve saatte mahkemede hazır bulunmadıkları takdirde yokluklarında karar verileceği hususu bildirilerek, taraflara son sözlerinin sorulmasından sonra hüküm kurulacağı düzenlenmiştir.

Öte yandan 6100 sayılı Kanun’un 27. maddesinde, davanın tarafları, müdahiller ve yargılamanın diğer ilgililerinin kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahip oldukları belirtilmiştir. Davanın taraflarına iddia ve savunmalarını serdetme imkânı vermeden davanın esasıyla ilgili değerlendirme yapılması mahkemeye erişim hakkını zedeler. Davanın bir mahkeme tarafından görülebilmesi ve kişinin adil yargılanma hakkı kapsamına giren güvencelerden faydalanabilmesi için ilk olarak kişiye iddialarını ortaya koyma imkânının tanınması gerekir. Bu itibarla bir davanın sonucundan menfaati etkilenecek olan kişilerin bu yargılama hakkında bilgi sahibi olabilmelerine, uyuşmazlığın çözümü için gerekli ve sonuca etkili olduğunu düşündükleri hususlarda açıklamada bulunabilmelerine, iddialarını ispata yönelik delil sunabilmelerine imkân sağlanması gerekir. Bu husus aynı zamanda silahların eşitliği ve çekişmeli yargılama ilkeleri ile de ilgilidir.

Dosyadaki bilgi ve belgelerden; davalılar vekilinin 27/04/2016 tarihli celse için mesleki mazeretini bildirir dilekçe gönderdiği, mahkemece dilekçede ekli masraf bulunmadığından mazeretin reddine karar verildiği, ancak aynı duruşmada sözlü yargılama aşamasına geçilerek hüküm verildiği ve 6100 sayılı Kanunu’nun 186. maddesi uyarınca davalı tarafa meşruhatlı davetiye çıkartılmadığı anlaşılmaktadır. Buna göre, davalılar vekilinin son celse göndermiş olduğu mesleki mazereti reddeden mahkemenin aynı celse tahkikat duruşmasına son vererek sözlü yargılamaya geçmesi ve 6100 sayılı Kanunun 27, 184 ve 186 maddelerine muhalefetle uyuşmazlığın esası hakkında karar vermesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu durum davalılar yararına kararın bozulmasını gerektirir.

SONUÇ: Temyiz edilen kararın yukarıda açıklanan nedenlerle davalılar yararına BOZULMASINA, bozma nedenine göre davacıların tüm, davalıların diğer temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına ve davalılardan peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 09/06/2020 gününde oy birliğiyle karar verildi.

SAĞLAYICI, YETERLİ UYARI HİZMETİ VE GÖREVİNİ YERİNE GETİRMİŞSE SORUMLULUĞUNUN ORTADAN KALKMASI NEDENİYLE TÜKETİCİNİN AYIPLI HİZMETTEN DOĞAN TALEPLERİNDEN SORUMLU OLMAZ.

Yargıtay 11. H.D., E: 2016/10974, K: 2018/3073, T: 25.04.2018

MAHKEMESİ :TÜKETİCİ MAHKEMESİ

Taraflar arasında görülen davada …. Tüketici Mahkemesi’nce verilen …/05/2016 tarih ve 2014/2293-2016/772 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davalı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı, …-22 Mayıs 2014 tarihinde … …şehrinde yapılan Dünya konferansına Türkiye temsilcisi ve onur kurulu üyesi olarak davet edildiğini, konferansa gitmek için uçak bileti almak amacıyla davalı firma ile görüştüğünü, 11.11.2013 tarihinde biletin alındığını ancak 5 ay kadar bir zaman geçtikten sonra bilette değişiklik yapılarak eşi ve kendisi için ayrı uçaklarda bilet ayarlanabildiğinin kendisine iletildiğini, bunu kabul etmemesi üzerine bir başka havayolundan Münih aktarmalı olarak bilet alındığını, uçuş günü havaalanında transfer noktalarından birinin Toronto olması sebebiyle… vizesine ihtiyaç duyulduğundan bahisle uçağa alınmadıklarını, davalının bu zorunluluk hakkında kendilerine haber vermediğini ileri sürerek uçak bilet bedeli ….769,18 TL’nin biletin alındığı tarihten itibaren faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, 11.11.2013 tarihinde bilete ilişkin rezervasyonun talep doğrultusunda yapıldığını, rezervasyonu yapılan ve alınan biletin alt kısmında “…” şeklinde kalın puntolu harflerle yazılmış bir uyarı bulunduğunu, davacının Profesör olarak çalıştığını, bu uyarıyı okumamış olmasının inandırıcı olmadığını savunarak davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, iddia, savunma ve tüm dosya kapsamı uyarınca davalı acentenin ayıplı hizmet sunduğu, aktarmalı uçuş yapan davacıyı aktarmaların yapıldığı şehirlerin ait olduğu ülke vizelerine ilişkin uyarmadığı, bilet metni içerisinde yer alan yazıdan ibaret hangi ülkeye ilişkin vize alınacağı belirtilmeyen genel ibarenin davacı tüketici açısından yetersiz olduğu ve bu hususun davalının sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağı, ayıplı hizmet sebebiyle davacının uğradığı zarardan sorumlu olduğu davanın kabulü ile ….769,18 TL’nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.
Dava, davalının ayıplı hizmet sunduğu iddiası ile uğranılan zararın tazminine ilişkindir.
Mahkemece, aktarmalı uçuş yapan davacının aktarma yapılacak ülkelerin vize talepleri bakımından davalı tarafca uyarılmadığı ve bu suretle ayıplı hizmet sunduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiş ise de, davalı yanca davacıya gönderilen bilet bilgileri altında “lütfen gideceğiniz ülke için vizenizin ve aktarma yapacağınız ülke için transit vizenizin olduğuna emin olunuz.” ibaresinin yer aldığı, bu haliyle davalı tarafın yeterli uyarı hizmeti ve görevini yerine getirmiş olduğu, taraflar arasındaki sözleşmenin vize hizmetini kapsamadığı, bu durumda ayıplı hizmetten bahsedilemeyeceği anlaşılmakla davanın reddine karar vermek gerekirken yukarıda yazılı gerekçe ile davanın kabulüne karar verilmesi doğru olmamış kararın bozulması gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davalı yararına BOZULMASINA, ödediği peşin temyiz harcının isteği halinde temyiz edene iadesine, …/04/2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.