January 2, 2021 admin

COVİD-19’UN DÖNME AÇISINDAN HİZMET SÖZLEŞMELERİ ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

                          

Bu yazımızda tüketicinin bir hizmet almak amacıyla imzaladığı sözleşmeden dönme durumlarını ve Covid-19’un bu durumlara etkisini ele alacağız. Öncelikle yazımıza konu olacak hizmet sözleşmesinin kanuni tanımıyla başlamak istiyoruz.
6502 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunun 3. Maddesinin d bendinde Hizmet “Bir ücret veya menfaat karşılığında yapılan ya da yapılması taahhüt edilen mal sağlama dışındaki her türlü tüketici işlemi…” şeklinde tanımlanır. Yani maddenin lafzi yorumuyla ulaşılan nokta, sözleşmede bir iş görme mevcut olmasa bile mal sağlamanın dışındaki tüm tüketici işlemlerinin hizmet olarak niteleneceğidir.
Konunun daha iyi anlaşılması açısından lazer epilasyon hizmeti almak için imzalanan bir sözleşme örnek alınarak durum farklı açılardan açıklanmaya çalışılacaktır. Yargıtay’ın kararlarında bahsedildiği üzere lazer epilasyon için imzalanan sözleşmeler Tüketici Hukuku kapsamında yer alan hizmet sözleşmeleridir. Nitekim aşağıdaki Yargıtay kararı açıklamaları destekleyecek niteliktedir.

“Davacı vekili, müvekkilinin davalıya ait estetik tıp merkezinde bacağındaki istenmeyen tüyleri lazer ile aldırmak isterken yanık ve kızarıklıklar oluştuğunu, davacının acı ve ağrılar çektiğini ileri sürerek 3.000,00 TL sözleşme bedelinin tahsili ile 20.000,00 TL manevi tazminatın hüküm altına alınmasını istemiştir. Mahkemece davanın reddine dair verilen hüküm, taraflarca temyiz edilmiştir. Taraflar arasında davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 4822 sayılı Yasa ile değişik 4077 sayılı Yasa’nın 4/A maddesinde düzenlenen tüketici işlemi niteliğinde hizmet ilişkisi bulunmaktadır. Estetik amaçla yapılan epilasyon işinin anılan Yasa’nın 4/A maddesinde düzenlenen hizmet ilişkisi olduğu anlaşıldığına göre, davanın da tüketici mahkemesinde görülmesi zorunludur.”
(Yargıtay 18. HD, E: 2018/2018, K: 2018/1355, T: 04.04.2018)

Covid-19’un ortaya çıkmasıyla bu tür sözleşmeler üzerinde mücbir sebep etkisi yaratıp yaratmadığı tartışma konusu olmuştur. Öncelikli olarak mücbir sebep kavramına değinilmesi gerekli olacaktır. Mücbir sebep, bir borcun veya genel bir davranış yükümünün ihlaline neden olan, borçlunun işletme faaliyetiyle ilgisi olmayan, öngörülemez ve kaçınılamaz bir olay olarak tanımlanmaktadır. Kaçınılamazlık, ifayı engelleyen olaydan ve onun sonuçlarından kaçınmasının veya bunların üstesinden gelmesinin borçludan beklenememesi anlamına gelirken; öngörülemezlik ise, sözleşme kurulduğu sırada, borcun ifasına engel olabilecek bir olayın meydana gelebileceğine ilişkin gerçekçi bir ihtimali öngörmesinin beklenememesi manasındadır.
Mücbir sebep kavramının bu iki unsuru gereği, kural olarak, hiçbir olay peşinen mücbir sebep olarak nitelenemez. Nitekim böyle bir niteleme yapılabilmesi için, sözleşmenin niteliği, kuruluş tarihi, risk yapısı, olayın etkilerinin ne ölçüde bertaraf edilebilir olduğu ve hatta borçlunun kimliği (tacir olup olmama) gibi değişkenlerin bilinmesi gerekmektedir. Salgın, genellikle başlı başına borcun ifasını engelleyen bir olay olmamakla beraber salgın nedeniyle alınan; bazı işyerlerinin kapatılması, toplantı düzenleme yasağı, seyahat yasağı, ihracat yasağı, sokağa çıkma yasağı veya karantina gibi hukukî imkânsızlık doğuran tedbirler direkt olmasa da dolaylı bir şekilde borcun ifasına engel teşkil edebilir. Aşağıdaki Yargıtay kararı ile birlikte mücbir sebebin tanımı daha iyi anlaşılacaktır.

“Mücbir sebep, sorumlu veya borçlunun faaliyet ve işletmesi dışında meydana gelen, genel bir davranış normunun veya borcun ihlâline mutlak ve kaçınılmaz bir şekilde yol açan, öngörülmesi ve karşı konulması mümkün olmayan olağanüstü bir olaydır. Deprem, sel, yangın, salgın hastalık gibi doğal afetler mücbir sebep sayılır.” (Yargıtay HGK, E: 2017/90, K: 2018/1259, T: 27.06.2018)

Covid-19 salgını çerçevesinde alınan önlemler, borçlunun kontrolü dışında geliştiğinden, ilke olarak, borçluya herhangi bir kusur isnat edilemeyeceği düşünülebilir. Fakat bu konuda bir sonuca varırken, alınan önlemlerin sözleşmenin kurulduğu tarihte öngörülebilir olup olmadığı, önlemlere rağmen borcu ifa etme olanağının bulunup bulunmadığı da dikkate alınarak hareket edilmelidir. Örneğin, söz konusu salgının ve önlemlerin öngörülebilir hale geldiği bir dönemde sözleşme yapan borçlu, sözleşmede aksine bir kayıt yer almadıkça, ifayı engelleyen olguların gerçekleşme riskini üstlenmiş kabul edilir. Aynı şekilde, söz konusu önlemlerin etkilerini ortadan kaldırmak veya azaltmak imkanına sahip olduğu halde, bunu yapmayan borçlu da kusurlu ve sorumlu olacaktır. Buna karşılık, salgın önlemlerinin öngörülemez ve önlenemez kabul edildiği durumlarda borçlu sorumluluktan kurtulmuş olur.
Buradaki ‘sorumluluktan kurtulma’ ifadesi, Covid-19 önlemlerinin borçlunun ifa yükümlülüğü üzerinde nasıl bir etki yarattığına göre değişir:
Eğer ifa sürekli olarak imkânsız hale gelmişse, bu imkânsızlık hangi sebepten kaynaklanırsa kaynaklansın, borçlunun borcu aynen ifa etme yükümlülüğü sona erer. İfanın borçlunun sorumlu tutulamayacağı bir sebeple imkânsız hale gelmesi etkisini, borçlunun tazminat yükümlülüğünden kurtulması ile gösterir. Bu şekilde aynen ifa yükümlülüğünden tazminat ödemeksizin kurtulan borçlu, tam iki tarafa borç yükleyen sözleşmelerde karşı edimin ifasını talep edemeyeceği gibi, aldığı bir şey varsa, onu da sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre geri vermek zorundadır. (TBK 136/II).
Aşırı ifa güçlüğü, Covid salgını etkilerinin bazı sözleşmeler yönünden mücbir sebep derecesine ulaşmadığı düşünülüyorsa, imkansızlık nedeniyle borç sona ermez ancak TBK m. 138 uyarınca aşırı ifa güçlüğü nedeniyle mahkemeden sözleşmenin uyarlanmasının talep edilmesi mümkün hale gelecektir.
Söz konusu hükme göre; “Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır.”
Özellikle para borcunun ifasında imkansızlık söz konusu olmayacağından söz konusu durumlarda, şartları varsa, geçici ifa imkansızlığı veya TBK m. 138 uyarınca aşırı ifa güçlüğü nedeniyle uyarlama gündeme gelebilecektir.
Geçici imkânsızlık halinde, yani an itibariyle yerine getirilmesi imkânsız olan ediminin ifası öngörülebilir bir gelecekte mümkün olabilecekse, kural olarak TBK m. 117 ve devamındaki borçlu temerrüdü hükümleri uygulanır. Bu durum, kanunda veya sözleşmede bu yönde açık bir hüküm bulunmadıkça, kendiliğinden borcun ifa zamanının ertelenmesi sonucunu doğurmaz. Borçlu, borcunu zamanında ifa etmemekle zaten her durumda temerrüde düşer. Gecikmenin borçlunun sorumlu tutulamayacağı bir sebeple meydana gelmesi, borçlunun, temerrüdün yalnızca kusura bağlı sonuçlarından kurtulmasını sağlar. Bu bağlamda alacaklı gecikme nedeniyle uğradığı zararların tazminini isteyemeyeceği gibi (TBK 118), borçlu, beklenmedik halden doğacak zarardan da sorumlu tutulamaz (TBK 119). Tam iki tarafa borç yükleyen sözleşmelerde ise alacaklı aynen ifadan vazgeçip müspet zararının tazminini isteyemez. Sözleşmeden dönme hakkı borçlunun kusurunu gerektirmediğinden, alacaklı gerekli şartları yerine getirdikten sonra sözleşmeden dönebilir. Ancak kusura bağlı olan, menfî zararının tazminini isteyemez (TBK 125/III). Aynı şekilde, ifasına başlanmış olan sürekli borç ilişkilerinde, TBK 126 uyarınca, borçlunun kusurundan bağımsız olarak sözleşmeyi feshetme imkânına sahip olan alacaklı, anılan hüküm çerçevesinde zararının tazminini talep edemez.
Geçici ifa imkansızlığının olduğu kabul edilen durumlarda borçlu, gecikmeden dolayı mücbir sebep nedeniyle sorumlu olmasa da ifası hala mümkün olan borçtan akde tahammül süresi boyunca sorumlu olmaya devam edecektir. Alacaklı ancak bu akde tahammül süresi geçtikten sonra sözleşmenin uyarlanmasını veya sona ermesini talep edebilecektir.
Alınan bir önlem, borcun ifasını sürekli veya geçici olarak imkânsız kılmamakla birlikte, gereği gibi ifasını engellemişse, iki ihtimal söz konusudur: Alacaklı sözleşmeye aykırı ifayı reddetmiş ise, borçlu temerrüde düşer ancak temerrüdün kusura bağlı olan sonuçlarından sorumlu tutulamaz. Alacaklının sözleşmeye aykırı ifayı kabul etmesi sonucunda TBK 112’nin uygulanması halinde ise, borcun kendisinin sorumlu tutulamayacağı sebeplerle gereği gibi ifa edilemediğini ispatlayan borçlu tazminat yükümlülüğünden kurtulur. Örneğin, ifa yerinde uygulanan bir salgın önlemi nedeniyle, borcunu, ifa etmesi gereken yerden başka bir yerde ifa edebilen borçlu, alacaklının bu nedenle uğradığı zararı tazmin etmekle yükümlü değildir.
Salgın çerçevesinde alınan önlemler, borcun ifasını tümden engellememekle birlikte, aşırı derecede güçleştirmişse, borçlu, TBK 138 uyarınca, henüz ifa etmediği veya ifanın aşırı derecede güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa ettiği edimler için, mahkemeden sözleşmenin uyarlanmasını isteyebileceği gibi, uyarlamanın mümkün olmadığı hallerde sözleşmeden dönebilir.
Genel kapsamda açıklamak gerekirse; doktrin, Yargıtay kararları ve ilgili mevzuat çerçevesinde sözleşme kapsamında yerine getirilmesi gereken edimlerin ifasının imkansız hale gelmesi söz konusu olabileceği için COVID-19 salgını mücbir sebep olarak kabul edilebilecektir. Ancak çalışmamızda önemle ifade ettiğimiz üzere, sözleşmenin bu nedenle sona erip ermeyeceğinin nihai değerlendirmesi sözleşmenin detaylı şekilde incelenmesi ile mümkün olacaktır.
Covid-19’un ülkemizde ortaya çıktığı 11 Mart 2020’den sonra hükümet tarafından alınan önlemlerden biri olan karantina uygulaması kapsamında lazer epilasyon hizmetini gerçekleştiren güzellik salonu vb. işletmeler kesin olmayan bir süre için kapatıldı. Bu işletmeler bakımından salgın öncesinde yapılan sözleşmelere konu olan lazer epilasyon hizmetleri belirli olmayan bir süre için askıda kaldı. Bu tür hizmet sözleşmeleri ‘sürekli edimli’ borç ilişkilerine örnektir ve bu tür sözleşmelerde kural olarak fesih uygulanmakla birlikte dönmenin söz konusu olabileceği durumlar da mevcuttur. Zira fesih, sürekli edimin ifası safhasına geçilmiş sürekli sözleşme ilişkilerinde söz konusu olur. Dönmenin söz konusu olacağı sözleşmeler ise genelde ani edimli sözleşmeler olmakla birlikte sürekli sözleşme ilişkilerinde de sürekli edimin ifası safhasına geçilmeden önce edimin ifa edilme yükümlülüğünden kurtarıcı bir etkinin varlığı ile söz konusu olabilecektir. Dolayısıyla yaygın görüşlerden ve Yargıtay’ın salgın hastalığı mücbir sebep saydığı kararlarından da hareketle; henüz sürekli edimin ifası aşamasına geçilmeyen hizmet sözleşmelerinde bu sebebe dayanılarak sözleşmeden dönmenin mümkün olabileceği kanısındayız.
Her ne kadar yukarıda konu kısaca özetlenmiş olsa da gerek sürecin başında olunması gerekse de daha önce emsal durumlarla karşılaşılmamış olunması açısından pandemi sırasında ve pandemiden sonraki uyuşmazlıkların sağlıklı bir şekilde çözümü bakımından bir uzmana danışılması elzem olacaktır.

 Stj. Av. Dilara AÇIKEL & Av. Bilge İŞ & Av. Selçuk ENER
Tagged: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.