EŞİNİ EVDEN UZAKLAŞTIRAN VE KADININ EĞİTİM HAKKINI ENGELLEYEN EŞ BOŞANMADA TAM KUSURLUDUR.

Yargıtay 2. HD, E: 2020/4728, K: 2020/5981, T: 19.11.2020

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı kadın tarafından, ziynet alacağı, kusur belirlemesi, tazminat taleplerinin reddi ve nafakalar yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

1- Davacı kadının ziynet alacağına yönelik temyiz dilekçesinin incelenmesinde;

Davacı kadının ziynet alacağı talebine yönelik temyiz dilekçesinin incelenmesinde;

6100 sayılı HMK’nın 362. maddesinin 1. fıkrasının b bendi uyarınca “Miktar veya değeri kırk bin Türk Lirasını (bu tutar dahil) geçmeyen davalara ilişkin kararlar” temyiz edilemez. 02.12.2016 tarihli 6763 sayılı Kanun’un 44. maddesi ile de 6100 Hukuk Muhakemeleri Kanununa eklenen ek madde 1 uyarınca temyiz parasal sınırlarının (HMK m. 341, 362) Vergi Usul Kanunu’nun mükerrer 298.maddesine göre her yıl tespit ve ilan edilecek yeniden değerleme oranında artırılması öngörülmüştür. Karar tarihi itibariyle bu miktar “72.070,00 TL” olarak belirlenmiştir.

Davacı- kadının talebine konu ziynet alacağı tutarı 15.000,00 TL olup, karar tarihindeki temyiz inceleme kesinlik sınırını aşmadığından bölge adliye mahkemesi kararı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun madde 362/1-a bendine göre kesin niteliktedir. Açıklanan nedenle, davacı kadının temyiz dilekçesinin ziynet alacağı talebi yönünden reddine karar vermek gerekmiştir.

2-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davacı kadının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.

İlk derece mahkemesi tarafından, davacı kadın ve davalı erkeğin evlilik birliğini ortak hayatı devam ettirme noktasında gereken çabayı göstermedikleri, tarafların eşit kusurlu oldukları gerekçesiyle, kadının TMK 174/1-2 m. düzenlenen maddi ve manevi tazminat taleplerinin reddine karar verilmiştir.

Davacı kadın tarafından hüküm, ziynet alacağı, kusur belirlemesi, tazminat taleplerinin reddi ve nafakalara yönelik istinaf edilmiştir.

Bölge adliye mahkemesi hukuk dairesi tarafından kadının istinaf başvurusunun HMK 353/1-b -1 gereği esastan reddine karar verilmiştir.

3-Davacı kadının kusur belirlemesi, tazminat taleplerinin reddine yönelik temyiz itirazlarının incelenmesine gelince;

Davacı kadından kaynaklanan dava dosyasında ispatlanan bir kusur yoktur. Erkeğin mevcut kusurlarının yanında, eşini evden uzaklaştırdığı, manevi anlamda bağımsız ev temin etmediği, kadının eğitim hakkının engellediği dosya kapsamında tanık beyanlarıyla ispatlanmıştır. Evlilik birliğinin temelinden sarsılmasında davalı erkek tam kusurludur.

4-Yukarıda 3. bentte açıklandığı üzere; evlilik birliğinin sarsılmasına sebep olan olaylarda tazminat isteyen davacı kadının ağır ya da eşit kusurlu olmadığı, bu olayların kadının kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği anlaşılmaktadır. Boşanma sonucu bu eş, en azından diğerinin maddi desteğini yitirmiştir. O halde, tarafların sosyal ve ekonomik durumları, tazminata esas olan fiilin ağırlığı ile hakkaniyet kuralları (TMK m. 4) dikkate alınarak kadın yararına maddi ve manevi tazminata (TMK m. 174/1-2) karar vermek gerekirken, hatalı kusur belirlemesinin sonucu olarak yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda 3. ve 4. bentlerde gösterilen sebeplerle, bölge adliye mahkemesi kararının KALDIRILMASINA, ilk derece mahkemesi kararının BOZULMASINA, davacı kadının ziynet alacağı talebine yönelik temyiz dilekçesinin ise yukarıda (1.) bentte gösterilen sebeple REDDİNE, kararın 2 bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, dosyanın ilk derece mahkemesine, karardan bir örneğinin ilgili bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine oybirliği ile karar verildi. 

ERKEĞİN, EŞİNİN MAAŞINI ALMASI, EKONOMİK ŞİDDET KAPSAMINDA KUSURLU DAVRANIŞTIR.

Yargıtay 2. HD, E: 2021/72, K: 2021/1765, T: 01.03.2021

MAHKEMESİ : Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi
DAVA TÜRÜ : Karşılıklı Boşanma

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı-karşı davalı kadın tarafından, karşı davanın kabulü, kusur belirlemesi, tazminatların ve nafakaların miktarı yönünden; davalı-karşı davacı erkek tarafından ise asıl davanın kabulü, kusur belirlemesi, nafakalar ve tazminatlar yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

K A R A R

1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle mahkemece kabul edilen ve gerçekleşen kusurlu davranışlarının yanında davalı-karşı davacı erkeğin eşinin maaşını alarak eşine ekonomik şiddet uygulamak suretiyle de kusurlu olduğunun ancak yine de evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına yol açan olaylarda davalı-karşı davacı erkeğin ağır kusurlu olduğunun anlaşılmasına göre, davalı-davacı erkeğin tüm, davacı-karşı davalı kadının ise aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazları yersizdir.

2- Tarafların tespit edilen ekonomik ve sosyal durumları, boşanmaya yol açan olaylardaki kusur dereceleri, paranın alım gücü, kişilik haklarına yapılan saldırı ile ihlâl edilen mevcut ve beklenen menfaat dikkate alındığında davacı-karşı davalı kadın yararına takdir edilen maddi ve manevi tazminat azdır. Açıklanan sebeple, davacı-karşı davalı kadın lehine uygun miktarda maddi ve manevi tazminat (TMK m. 174/1-2) takdiri gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmayıp, bozmayı gerektirmiştir.

S O N U Ç

Yukarıda 2. bentte gösterilen sebeple bölge adliye mahkemesi kararının BOZULMASINA, hükmün bozma kapsamı dışında kalan temyize konu diğer bölümlerinin ise yukarıda l. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, aşağıda yazılı onama harcının temyiz eden ….’a yükletilmesine, peşin alınan harcın mahsubuna ve 267.80 TL. temyiz başvuru harcı peşin alındığından başkaca harç alınmasına yer olmadığına, istek halinde temyiz peşin harcının yatıran …..’e geri verilmesine, dosyanın ilgili bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine oy birliğiyle karar verildi. 01.03.2021 (Pzt.)

MENFİ TESPİT DAVASI, PARASAL BİR MAHKUMİYETİ İÇEREN EDA DAVASI NİTELİĞİNDE ALACAK YA DA TAZMİNATI KONU ALMADIĞINDAN DAVA ŞARTI ARABULUCULUK KAPSAMI DIŞINDADIR.

Yargıtay 9. HD, E: 2021/2740, K: 2021/6513, T: 18.03.2021

Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen kararın, temyizen incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmekle, temyiz talebinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

Y A R G I T A Y K A R A R I

Davacı İsteminin Özeti:

Davacı vekili, iş sözleşmesinin sona ermesi nedeniyle verilen teminatın iadesi ile bu senetten dolayı borçlu olmadığının tespitine, kötü niyet tazminatının tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı Cevabının Özeti:

Davalı vekili, davanın dava şartı yokluğundan reddine karar verilmesini talep etmiştir.

İlk Derece Mahkeme kararının özeti:

İlk Derece Mahkemesince tarafların dayanak yaptıkları tüm deliller toplanmış, 30/01/2020 tarih, 2018/583 esas, 2020/99 sayılı kararı ile davanın dava şartı yokluğundan reddine karar verilmiştir.

İsinaf Başvurusu :

Davacı vekili tarafından istinaf yoluna başvurulmuştur.

Bölge Adliye Mahkemesi Kararı :

İlk Derece Mahkemesinin kararının yasal ve hukuksal gerekçeleri ile dayanağı maddi delillere ve özellikle bu delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmadığından 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun madde 353/1-b.1 hükmü gereğince davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.

Temyiz:

Karar süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Gerekçe:

Taraflar arasında menfi tespit davasında zorunlu arabulucuya başvurulmasının gerekip gerekmediği konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır.

Dava türleri, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 105. ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir.

Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 106. maddesi, “(1) Tespit davası yoluyla, mahkemeden, bir hakkın veya hukuki ilişkinin varlığının ya da yokluğunun yahut bir belgenin sahte olup olmadığının belirlenmesi talep edilir. (2) Tespit davası açanın, kanunlarda belirtilen istisnai durumlar dışında, bu davayı açmakta hukuken korunmaya değer güncel bir yararı bulunmalıdır. (3) Maddi vakıalar, tek başlarına tespit davasının konusunu oluşturamaz.” düzenlemesini içermekte olup, bu madde hükmünde tespit davası genel olarak düzenlenmiştir.

2004 sayılı İİK’nun 72. maddesi, “Borçlu, icra takibinden önce veya takip sırasında borçlu bulunmadığını ispat için menfi tesbit davası açabilir.

İcra takibinden önce açılan menfi tesbit davasına bakan mahkeme, talep üzerine alacağın yüzde onbeşinden aşağı olmamak üzere gösterilecek teminat mukabilinde, icra takibinin durdurulması hakkında ihtiyati tedbir kararı verebilir.

İcra takibinden sonra açılan menfi tesbit davasında ihtiyati tedbir yolu ile takibin durdurulmasına karar verilemez. Ancak, borçlu gecikmeden doğan zararları karşılamak ve alacağın yüzde onbeşinden aşağı olmamak üzere göstereceği teminat karşılığında, mahkemeden ihtiyati tedbir yoluyle icra veznesindeki paranın alacaklıya verilmemesini istiyebilir.

Dava alacaklı lehine neticelenirse ihtiyati tedbir kararı kalkar. Buna dair hükmün kesinleşmesi halinde alacaklı ihtiyati tedbir dolayısıyla alacağını geç almış bulunmaktan doğan zararlarını gösterilen teminattan alır. Alacaklının uğradığı zarar aynı davada takdir olunarak karara bağlanır. Bu zarar herhalde yüzde yirmiden aşağı tayin edilemez.

Dava borçlu lehine hükme bağlanırsa derhal takip durur. İlamın kesinleşmesi üzerine münderecatına göre ve ayrıca hükme hacet kalmadan icra kısmen veya tamamen eski hale iade edilir. Borçluyu menfi tespit davası açmaya zorlayan takibin haksız ve kötü niyetli olduğu anlaşılırsa, talebi üzerine, borçlunun dava sebebi ile uğradığı zararın da alacaklıdan tahsiline karar verilir. Takdir edilecek zarar, haksızlığı anlaşılan takip konusu alacağın yüzde yirmisinden aşağı olamaz.

Borçlu, menfi tesbit davası zımmında tedbir kararı almamış ve borç da ödenmiş olursa, davaya istirdat davası olarak devam edilir.

Takibe itiraz etmemiş veya itirazının kaldırılmış olması yüzünden borçlu olmadığı bir parayı tamamen ödemek mecburiyetinde kalan şahıs, ödediği tarihten itibaren bir sene içinde, umumi hükümler dairesinde mahkemeye başvurarak paranın geriye alınmasını isteyebilir.

Menfi tesbit ve istirdat davaları, takibi yapan icra dairesinin bulunduğu yer mahkemesinde açılabileceği gibi, davalının yerleşim yeri mahkemesinde de açılabilir. Davacı istirdat davasında yalnız paranın verilmesi lazım gelmediğini ispata mecburdur.” düzenlemesini içermekte olup, bu madde hükmünde de menfi tespit ve istirdat davaları özel olarak düzenlenmiştir.

Davalı-alacaklı tarafından var olduğu savunulan bir hukukî ilişkinin var olmadığının tespiti için davacı-borçlu tarafından açılan davaya, menfi tespit davası denilmektedir. Borçlu, icra takibinden önce veya sonra menfi tespit davası açabilir. Borçlu açtığı davada, maddi hukuk temelli çeşitli nedenlere dayanarak borçlu olmadığının tespitini isteyebilir.

6036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunun 3. Maddesi; ”Kanuna, bireysel veya toplu iş sözleşmesine dayanan işçi veya işveren alacağı ve tazminatı ile işe iade talebiyle açılan davalarda, arabulucuya başvurulmuş olması dava şartıdır.

(2) Davacı, arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılamadığına ilişkin son tutanağın aslını veya arabulucu tarafından onaylanmış bir örneğini dava dilekçesine eklemek zorundadır. Bu zorunluluğa uyulmaması hâlinde mahkemece davacıya, son tutanağın bir haftalık kesin süre içinde mahkemeye sunulması gerektiği, aksi takdirde davanın usulden reddedileceği ihtarını içeren davetiye gönderilir. İhtarın gereği yerine getirilmez ise dava dilekçesi karşı tarafa tebliğe çıkarılmaksızın davanın usulden reddine karar verilir. Arabulucuya başvurulmadan dava açıldığının anlaşılması hâlinde herhangi bir işlem yapılmaksızın davanın, dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddine karar verilir.” düzenlemelerine haizdir.

Yukarıda yapılan açıklamalar neticesinde menfi tespit davasında arabucuya başvurulmasının dava şartı olup olmadığının irdelenmesi gerekmektedir.

Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 106. maddesinde düzenlenen tespit davasının özel bir şekli olan menfi tespit davası, konusu bir miktar paranın ödenmesi olan alacak ve tazminat davası olarak nitelendirilemez. Bu dava sonucunda, borçlunun borçlu olmadığının anlaşılması halinde borçlu olunmayan kısım belirtilmek suretiyle olumsuz tespit hükmü kurulmaktadır.

Menfi tespit davasının istirdat davasına dönüştüğü hâllerde dahi olumsuz tespit hükmü kurulması gerekmektedir. Başka bir deyişle, menfi tespit davasının niteliği gereği verilen kararlarda, yalnızca davacının borçlu olup olmadığı belirlenmekte, borçlu olmadığı kısma ilişkin olumsuz tespit hükmü kurulmaktadır. Bu hüküm, herhangi bir alacağın tahsilini gerektirir nitelikte bir ilam olmadığından esasa yönelik olarak İİK m. 32 uyarınca doğrudan ilamların icrası yolu ile takibe konulamaz. Oysa arabuluculuk sonucu verilen kararlar ilam hükmünde olup, cebri icra yoluna başvurulabilecek niteliktedir.

Ancak yukarıda açıklandığı gibi menfi tespit davaları sonucunda verilen hükümler esasa yönelik olarak cebri icraya konu edilip infaz edilemeyeceğinden, işçilik alacaklarına ilişkin davalarda arabuluculuğa başvuruyu dava şartı olarak öngören madde hükmünün amaçsal yorumundan Yasa Koyucu’nun bilinçli olarak menfi tespit davalarını arabuluculuk dava şartına tabi tutmadığı anlaşılmaktadır.

Kanun maddesinin metni ve gerekçesi bu kadar açık ve net olup zorlamayla da olsa genişletici bir yorum yapılmasına elverişli değildir. Zaten ileri ve özgürlükçü hukuk düzenlerinde zorunlu ve emredici kuralların dar yorumlanması esastır. İcra İflas Kanunun 72. maddesinde düzenlenen menfi tespit davası, parasal bir mahkumiyeti içeren eda davası niteliğinde alacak ya da tazminatı konu almadığından dava şartı arabulucuğun uygulama alanı dışında kalır. (TANRIVER,Süha Dava Şartı Arabuluculuk Üzerine Bazı Düşünceler, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Mart-Nisan 2020, Yıl: 32, Sayı: 147, s. 111-141; EKMEKÇİ, Ömer/ ÖZEKES, Muhammet / ATALI, Murat / SEVEN, Vural, Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk, Oniki Levha Yayınları, 2. Baskı, …, Kasım 2019, s. 189-191.)

Somut olayda, davacı işçi tarafından davalı işverene işi bırakmaması amacıyla 95.000 TL bedelli teminat senedi verildiği iddia edilmiş olup, yukarıda yapılan açıklamalar da dikkate alındığında, işçi işveren arasındaki uyuşmazlıklardan kaynaklanan menfi tespit davalarında dava açılmadan önce arabuluculuğa gidilmesinin zorunlu olmadığı ve arabulucuya gidilmiş olmasının bir dava şartı olmadığı kabul edilmelidir. Aksi düşüncenin kabulü, kanun metninin zorlamayla da olsa genişletici bir yorumlanmasına ve davacının mahkemeye erişim hakkının önlenmesine neden olacaktır. Bu nedenle işçi işveren arasındaki uyuşmazlıklardan kaynaklanan menfi tespit davalarında dava açılmadan önce arabuluculuğa gidilmesinin zorunlu olmadığı ve arabulucuya gidilmiş olmasının bir dava şartı olmadığı kabul edilerek işin esasının incelenmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi hatalı olup, bozmayı gerektirmiştir.

Sonuç:

Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının, yukarıda yazılı sebepten dolayı BOZULARAK ORTADAN KALDIRILMASINA, dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 18.03.2021 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

DOKTOR RAPORU, MAĞDUR BEYANINI DOĞRULUYOR İSE YARALAMA SUÇUNUN OLUŞTUĞU KABUL EDİLMELİDİR.

Yargıtay CGK, E: 2017/35, K: 2017/210, T: 4.4.2017

Kasten yaralama suçundan sanık …’ın beraatine ilişkin, Çine (Kapatılan) Sulh Ceza Mahkemesince verilen 04.06.2009 gün ve 87-383 sayılı hükmün katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 3. Ceza Dairesince 26.02.2013 gün ve 2438-7601 sayı ile;

“…Müşteki ve tanık anlatımı, beyanları ile uyumlu doktor raporu karşısında, sanığın üzerine atılı suçla ilgili delillerin takdir ve değerlendirilmesinde hataya düşülerek mahkûmiyeti yerine yazılı şekilde beraatine karar verilmesi…” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.

Çine (Kapatılan) Sulh Ceza Mahkemesi ise 30.05.2013 gün ve 125-259 sayı ile;

“…Sanığın kardeşi olan tanık …. soruşturma ve kovuşturma aşamalarında alınan beyanlarında kardeşi olan sanığın isnat edilen suçu işlemediğini beyan etmiştir.

Katılanın eşi olan … ise beyanında olaya ilişkin bilgisinin olmadığını, başka bir tarihte sanığın, eşi olan katılanın başını duvara vurduğunu gördüğünü beyan etmiştir. Tanığın bu beyanının sanığa isnat edilen olayla ilgisi bulunmayıp sanığın katılana taşla vurmak şeklindeki suçu işlediği yönünde delil teşkil etmeyeceği gibi sanıkla katılan arasında yargılama konusu olayla sınırlı kalmayan bir husumetin bulunduğunu ortaya koyması bakımından önem arz etmektedir.

Katılanın oğlu olan tanık … ise, sanığın babasına vurduğuna ilişkin beyanda bulunmadığı gibi soruşturma aşamasında alınan ifadesinde babasının kasten kendini yaralayarak darp senaryosu yapmış olabileceğini belirtmiştir. Bir kişinin nedensiz yere kendi babasına bu şekilde bir yakıştırma yapmasının hayatın olağan akışına uygun bir durum olmadığı şüphesizdir. Bu durumda tanığın bu yönde beyanda bulunmuş olması babasının bu yola başvuracak nitelikte birisi olduğunu düşündüğünü göstermektedir.

Katılanın dosya arasında mevcut raporuna göre basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilir şekilde yaralandığı anlaşılmakta ise de; sanığın cezalandırılabilmesi için katılanın yaralanmış olması yeterli olmayıp bu eylemin sanık tarafından gerçekleştirildiğinin şüpheye mahal bırakmayacak şekilde sabit görülmesi gerektiği şüphesizdir. Aksinin kabulü durumunda sadece katılanın vücudunda yaralanma veya zedelenme bulunması nedeniyle sanığa ceza verilmesi yoluna gidildiği takdirde bu durum masumiyet karinesi ile bağdaşmayacağı gibi şikâyet hakkının kötü niyetli kimseler tarafından istismar edilmesine yol açabilecektir. Katılanın oğlu olan …’in soruşturma aşamasında alınan, babasının kendisini yaralayarak darp senaryosu yapmış olabileceği şeklindeki beyanı da bu hususun önemini ortaya koymaktadır.

Sanığın aşamalarda değişmeyen tutarlı savunmaları, sanığın üzerine atılı suçu işlediği yönünde tanık beyanının bulunmayışı, tanık ….’ın sanığın savunmalarını destekleyen beyanları, tanık …’in beyanlarından da anlaşıldığı üzere katılanla sanık arasında mevcut husumet ve katılanın oğlu olan tanık …’in beyanlarından da anlaşıldığı üzere katılanın kendini yaralayarak sanığı suçlayacak nitelikte biri olarak tanınması birlikte değerlendirildiğinde, katılanın vücudundaki yaralanmanın kendisi tarafından değil de sanık tarafından gerçekleştirildiğinin şüpheye mahal bırakmayacak şekilde sabit olduğundan söz edilemeyecek olması…” gerekçesiyle direnerek, sanığın önceki hükümdeki gibi beraatine karar vermiştir.

Bu hükmün de Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 26.06.2015 gün ve 221211 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 gün ve 633-697 sayı ile; 6763 sayılı Kanunun 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanuna eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 3. Ceza Dairesince 06.02.2017 gün ve 558-858 sayı ile; direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın üzerine atılı kasten yaralama suçunun sabit olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya kapsamından;

09.01.2009 tarihli olay yeri tespit tutanağında; saat 11.00 sıralarında Çine İlçe Jandarma Komutanlığını telefonla arayan katılanın, sanık tarafından darbedildiğini bildirdiğinin ifade edildiği,

Çine Devlet Hastanesince aynı gün saat 12.07’de düzenlenen adli raporda; katılanın sağ bacak üst 1/3 proksimalde ekimoz ve morluk mevcut olduğu, ağrı tarif edildiği, medial bölgede yaygın ekimozların bulunduğu tespitlerine yer verildikten sonra, vücudunda sert bir cisme bağlı darp bulunan katılandaki yaralanmanın, basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilir nitelikte olduğu bilgilerine yer verildiği,

Anlaşılmaktadır.

Katılan aşamalarda; olay günü kendisine ait olduğunu iddia ettiği ağaçlardaki zeytinleri toplayan sanığı, zeytinleri toplamaması için uyardığını, sanığın aldırış etmemesi üzerine müdahale edince, sanığın taşla bacağına vurarak kendisini yaraladığını, telefon ile durumu jandarmaya bildirdiğini, jandarma aracı ile tedavisini yaptırmak için Çine Devlet Hastanesine gittiğini,

Tanık … mahkemede; katılanın eşi olduğunu, olay günü sanığı görmediğini ancak başka bir gün sanığın katılanın başını duvara vurduğunu gördüğünü,

Tanık …; katılanın babası, sanığın ise kiracısı olduğunu, evinin bahçesinde iki adet zeytin ağacı bulunduğunu, zeytinleri toplayıp yarısını kendisine göndermesi için sanığa talimat verdiğini, babasının neden sanığa engel olduğunu bilemediğini, olayı görmediğini, babasının kendisini yaralayarak sanık tarafından darbedilmiş gibi asılsız iddiada bulunmuş olabileceğini,

Tanık …. kollukta; sanığın kardeşi olduğunu, olay günü ağabeyine zeytin toplarken yardımcı olduğunu, katılanın kendilerine engel olmaya çalıştığını, ancak zeytinler katılana ait olmadığı için toplamaya devam ettiklerini,

Mahkemede; katılanın kendilerine hakaret ettiğini, sözlü tartışma yaşandığını ancak sanığın katılana vurmadığını, taş atmadığını,

İfade etmişlerdir.

Sanık … kollukta ve mahkemede; katılanın oğlu Akay’ın evinde kiracı olarak kaldığını, evin önünde iki adet zeytin ağacı bulunduğunu, Akay’ın “Zeytinleri topla, yarı yarıya paylaşırız” demesi üzerine, olay günü zeytinleri toplamaya başladığını, bu sırada katılanın kendisine engel olmaya çalıştığını, katılana “İçeri girmesini, canını sıkmamasını” söylediğini, ancak katılana vurmadığını savunmuştur.

Kasten yaralama suçu 5237 sayılı TCK’nun 86. maddesinde;

“(1) Kasten başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Kasten yaralama fiilinin kişi üzerindeki etkisinin basit bir tıbbî müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif olması hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine, dört aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur

(3) Kasten yaralama suçunun;

a) Üstsoya, altsoya, eşe veya kardeşe karşı,

b) Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı,

c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle,

d) Kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle,

e) Silâhla,

İşlenmesi hâlinde, şikâyet aranmaksızın, verilecek ceza yarı oranında artırılır” şeklinde düzenlenmiştir.

Maddenin birinci fıkrasında kasten yaralama suçunun tanımı yapılmış, kişinin vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan her davranış, yaralama olarak kabul edilmiş, madde gerekçesinde bu husus açıkça vurgulanmıştır.

Kasten yaralama suçunda korunan hukuki yarar, kişinin vücut dokunulmazlığı ve beden bütünlüğüdür. Suçun konusu, mağdurun acı verilen veya bozulan bedeni veya ruhsal varlığıdır. Failin yaptığı hareket sonucu, maddede belirtilen sonuçlardan biri meydana gelirse, kasten yaralama suçunun oluşacağında tereddüt bulunmayıp, bu sonucu doğurmaya elverişli olan tüm hareketlerle, kasten yaralama suçunun işlenmesi mümkündür.

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

09.01.2009 tarihinde katılanın, zeytin toplamakta olan sanıkla tartıştığı, tartışma sırasında sanık tarafından darbedilerek bacağından yaralandığı iddiasıyla telefonla durumu ilçe jandarma komutanlığına bildirdiği, aynı gün görevlilerce götürüldüğü Çine Devlet Hastanesi’nde düzenlenen adli raporda, katılanın sağ bacağında basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek nitelikte morluk ve yaygın ekimozların bulunduğunun belirtildiği olayda; katılanın anlatımları ve bu anlatımlar ile uyumlu adi rapor içeriği, tanık Cihan’ın olay günü sanıkla katılan arasında tartışma yaşandığına ilişkin beyanları ve sanığın da olay günü katılanla zeytin toplama nedeniyle tartıştığını doğrulaması hususları birlikte değerlendirildiğinde, sanığın üzerine atılı kasten yaralama suçunun sübuta erdiğinin kabulü gerekmektedir.

Bu itibarla, yerel mahkeme direnme hükmünün, sanığın kasten yaralama suçundan mahkûmiyeti yerine beraatine karar verilmesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.

SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle;

1- Çine (Kapatılan) Sulh Ceza Mahkemesinin 30.05.2013 gün ve 125-259 sayılı direnme hükmünün, sanığın kasten yaralama suçundan mahkûmiyeti yerine beraatine karar verilmesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,

2- Dosyanın, mahalline iadesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 04.04.2017 tarihinde yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.

SGK PRİM BORÇLARI VE BU BORÇLARDA ZAMANAŞIMI

Bu haftaki yazımızda değineceğimiz konu; SGK prim borçlarından anonim şirketlerde yönetim kurulu üyelerinin, limited şirketlerde ise müdürün sorumluluğu ve bu prim borçlarında işleyen zamanaşımı süreleri olacaktır. Prime ilişkin bir tanımlama yaparak başlamak konunun daha iyi anlaşılması açısından faydalı olacaktır. İşveren tarafından işçiye ödenen çalışma ücretleri kapsamının dışında kalan ek paraya prim denmektedir. Unutulmamalıdır ki sigortalı işçiler emekli olabilmek için istenilen prim gününü çalışarak doldurmalıdırlar. En önemlisi ise SGK alacaklarının, genel olarak prim vb. gelirlerden oluşmaları nedeniyle, kamu (amme) alacağı olarak kabul edildikleri hususudur.

1-) ANONİM ŞİRKETLERDE KANUNİ TEMSİLCİ KAVRAMI VE BU TEMSİLCİLERİN SGK PRİM BORÇLARINDAN SORUMLULUĞU

Temsil; bir kimsenin bir hukuki işlemi başka birinin adına ve hesabına yapması ve böylece söz konusu işlemin hukuki sonuçlarının bu kişi üzerinde doğması olarak açıklanabilir. Temsil yetkisinin doğrudan doğruya bir kanundan doğması kanuni temsil, bu kanuni temsil yetkisine sahip kişiler de kanuni temsilci olarak karşımıza çıkmaktadır. Ticaret Kanunu’nda anonim şirketlerdeki idare ve temsil yetkisini, kural olarak, şirketin yönetim kurulu üyelerinin haiz olduğu hükme bağlanmıştır. Yine aynı kanunun 359. maddesinde ise yönetim kurulunun kimlerden oluşacağı hususuna açıklık getirilmiştir: “Anonim şirketin, esas sözleşmeyle atanmış veya genel kurul tarafından seçilmiş, bir veya daha fazla kişiden oluşan bir yönetim kurulu bulunur.”

Burada küçük bir parantez açmakta yarar vardır: Anonim şirketlerde şirketin yönetimi kısmen veya tamamen bir ya da birkaç yönetim kurulu üyesine veya üçüncü kişilere devredilebilir. Bu işlem esas sözleşmeye konulacak hükümle ve düzenlenecek şirket iç yönergesi ile yönetim kuruluna söz konusu yetkiyi vermek suretiyle yapılmaktadır. Verilen bu yetki sayesinde yönetimin devredilmesi halinde artık kanuni temsilci sıfatına sahip olan kişiler, yönetimin kendilerine devredildiği bir ya da birkaç yönetim kurulu üyesi veya üçüncü kişilerdir.

Konuyla ilgili 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunu’nun mükerrer 35. maddesine göre; şirketin zamanında ödenmeyen kamu borçlarından şirketin idare ve temsil işlerini yürütmekle görevli yönetim kurulu üyeleri ve müdürleri yani kanuni temsilcileri sorumludur. Yine aynı maddeden anlaşıldığı üzere bu şirketin malvarlığından tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan amme alacakları kanuni temsilcilerin şahsi malvarlıklarından tahsil edilmektedir.

AATUHK’den daha özel niteliğe sahip olan 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu m. 88/20’de ise; Sosyal Güvenlik Kurumu alacaklarının haklı bir sebep olmaksızın ödenmemesi durumunda, bu alacakların tahsilinden, işverenlerle birlikte işverenlerin şirket yönetim kurulu üyeleri, üst düzey yöneticileri ve yetkilileriyle birlikte kanuni temsilcilerinin müştereken ve müteselsilen sorumlu oldukları hükmüne yer verilmiştir.

Bu iki kanun maddesi birlikte değerlendirildiğinde; anonim şirketlerin yöneticisi konumundaki yönetim kurulu üyelerinin, murahhas üye ve müdürleri ile tasfiye memurlarının şirketin haklı bir neden olmaksızın ödenmemiş olan prim borçlarından, kusur sorumluluğu bakımından, sorumlu tutuldukları sonucuna ulaşmaktayız. Ayrıca şu belirtilmelidir ki her ne kadar AATUHK’de şirketlerin malvarlığından tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan amme alacakları kanuni temsilcilere başvurulabileceği düzenlense de bu hükme kıyasla daha özel hükme sahip 5510 sayılı kanundan anladığımız üzere, sosyal güvenlik prim ve alacaklarına yönelik kanuni temsilciye başvurulacak olunduğunda öncelikle borcun şirketten tahsil edilme yolunun denenmesi bir zorunluluk teşkil eder. Konumuzla bağlantılı olarak Anayasa Mahkemesi, 30.05.2019 tarihli ve 30836 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 2015/11192 numaralı kararında konuyla alakalı önemli bir karara imza atmıştır. Karara göre başvurucu; kendisinin henüz yönetim kurulu üyeliğini haiz olmadığı ve temsil yetkisinin bulunmadığı yıllarda anonim şirketin tarafından ödenmeyen SGK prim borçlarından şirket tüzel kişiliği ile birlikte müşterek ve müteselsilen sorumlu tutulmuştur.

“Sonuç olarak başvurucunun Yönetim Kurulu üyesi sıfatıyla şirketin kanuni temsilcisi bulunduğu dönemde şirkete ait sosyal sigorta prim borçları ile gecikme zamlarının ödenmemiş olması nedeniyle doğan kamu alacağından sorumlu olmasının başvurucuya şahsi olarak aşırı ve olağan dışı bir külfet yüklemediği ve bu suretle mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin kamu yararı ile malikin mülkiyet hakkı arasında gözetilmesi gereken adil dengeyi başvurucu aleyhine bozmadığı kanaatine varılmıştır.”

    (Anayasa Mahkemesinin 30.5.2015 tarihli ve 2015/11192 başvuru numaralı kararı)

Yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğu hususunda yer vermeden geçemeyeceğimiz bir diğer kaynak ise Yüksek Mahkeme’nin konuya ilişkin görüşleridir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2014/21-2323 E., 2017/152 K. Ve, 25.1.2007 tarihli kararına göre:

“5510 sayılı yasanın 88. Maddesinin yürürlüğe girdiği tarihten sonra oluşan prim borçları yönünden, işveren ile birlikte müteselsilen sorumluluk koşullarının oluşması için, tüzel kişiliği haiz işyerlerinde yönetim kurulu üyesi olması yeterli olup ayrıca yetkili üst düzey yönetici, yönetim kurul başkanı veya başkan yardımcısı gibi unvan taşımasına veya temsil ve ilzam yetkisine sahip olmasına gerek yoktur.”

2-) LİMİTED ŞİRKETLERDE KANUNİ TEMSİLCİ KAVRAMI VE BU TEMSİLCİLERİN SGK PRİM BORÇLARINDAN SORUMLULUĞU

Türk Ticaret Kanunu’nda, şirketlerin yönetim ve temsilinin şirket sözleşmesi ile düzenlenmesi gerektiği öngörülmektedir. Bu kapsamda limited şirketlerde temsil ve yönetim yetkisinin kimde bulunduğu TTK 623/1’de şu şekilde açıklanmıştır: “…Şirketin sözleşmesi ile yönetimi ve temsili, müdür sıfatını taşıyan bir veya birden fazla ortağa veya tüm ortaklara ya da üçüncü kişilere verilebilir. En azından bir ortağın, şirketin yönetim hakkının ve temsil yetkisinin bulunması gerekir.” Gördüğümüz üzere limited şirketlerde bu yetkilerin verildiği kişiler müdürlerdir ve bu nedenledir ki bu şirketlerin kanuni temsilcileri sıfatını taşıyanlar şirket müdürleridir. Ayrıca belirtmek gerekirse, şayet şirket sözleşmesinde yönetim ve temsil hususunda herhangi bir hüküm bulunmazsa şirketin yönetim ve temsilinin tüm ortaklara ait olduğu kabul edilir.

Limited şirketlerin kamu alacaklarının sorumlulukları kısmında da dayanak noktalarımız anonim şirketlerinkiyle aynıdır. Yine AATUHK’nin mükerrer 35. maddesine göre söylemeliyiz ki; şirket ortakları ile müdür veya müdürler şirketin ödenmeyen kamu borçlarının bütününden müştereken ve müteselsilen sorumlu tutulur. (Bu sorumluluk ortaklar açısından hisseleri oranında söz konusu olacaktır.) Fakat burada dikkat edilmesi gereken belki de en önemli nokta, müdür sıfatına sahip olmayan ortaklar için bu kanunun 35. maddesinin uygulanamayacağı noktasıdır. O yüzden bu konuyu üç kısım şeklinde ayrıştırarak irdelemek daha yerinde ve açıklayıcı olacaktır.

  • Anonim şirketlerde değindiğimiz düzenlemenin aynısı limited şirketlerin müdür veya müdürleri içinde geçerlidir. Şöyle ki; limited şirketlerin şirket tüzel kişiliğinden tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan kamu borçlarından şirket müdür veya müdürleri malvarlıklarıyla sorumludur. Fakat söz konusu alacakların doğduğu andaki şirket müdür veya müdürleri ile bu alacakların ödenmesi gerektiği andaki şirket müdür veya müdürleri farklı ise, bahsedilen her iki zamandaki farklı müdür veya müdürler söz konusu alacaklardan müteselsilen sorumludurlar.
  • Aynı şekilde limited şirketlerde şirket ortakları da şirketten tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan kamu borçlarından sermaye hisseleri oranında ve doğrudan doğruya sorumlu olacaklardır. Ortaklardan birinin şirketteki sermaye payını devrettiği durumlarda, devredilen payı devralan ve devreden, devirden önceki döneme ait ödenmemiş kamu borçlarından müteselsilen sorumlu tutulmuşlardır. (Özellikle belirtilmelidir ki şirkette temsil yetkisine sahip olmayan ya da müdür olmayan ortaklar da Sosyal Güvenlik Kurumuna olan borçlardan yine payları oranında bir sorumluluğa tabidirler.)
  • TTK 371/1’e göre; temsile yetkili olanlar, şirketin amacına ve işletme konusuna giren her tür işleri ve hukuki işlemleri, şirket adına yapabilir ve bunun için şirket unvanını kullanabilir. Aynı kanunun bir başka maddesinde de bahsedildiği gibi bu şirketlerde temsil yetkisi merkez veya bir şube özelinde sınırlandırılabilir. Yerleşmiş içtihatlardan yola çıkılarak şube yetkilileri için şunlar söylenebilir: Bir şube yetkilisinin ödenmeyen SGK prim borçlarından sorumlu tutulabilmesi onun, idari ve mali konular dahil olmak üzere harcama ve temsil yetkisini haiz olmasına, buna ek olarak söz konusu borcun şube yetkilisinin yetkili olduğu şubeye ait bulunmasına bağlıdır.

.                                                                                                                                           

“…Limited şirketin borcu nedeniyle ortak veya temsilcinin şahsi varlığının haczedilebilmesi, yasal yönteme uygun biçimde düzenlenerek tebliğ edilmiş ödeme emrinin varlığı ve bu ödeme emrinin kesinleşmiş olması koşullarına bağlıdır…”

             (Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, E: 2005/6455, K: 2005/8231, T: 14.07.2005)

“…Davacı Limited Şirket Ortaklarının hisseleri oranında sigorta borçlarından sorumlu olacaklarını, dolayısıyla da 1/94 hissenin dışındaki borçtan sorumlu olmadığını belirterek…Gerçekten davacının, 28.2.2001 tarihinde yaptığı hisse devrine kadar borçlu U Ahşap Sanayii Limited Şirketinin ortağı olduğu Kurum’un bu şirket hakkında yaptığı prim borçlarının tahsiline ilişkin takipte de şirkette bulunan sermaye hissesi oranında 6183 sayılı Yasa’nın 35. maddesi gereğince sorumlu olduğu uyuşmazlık konusu değildir…”

                 (Yargıtay 21. HD Başkanlığı, E: 2003/8391, K: 2003/9892, T: 4.12.2003)

3-) SGK PRİM ALACAKLARINDA ZAMANAŞIMI

Hukuk düzenimizde şüphesiz ki diğer tüm alacaklar gibi belli bir zaman geçmesiyle birlikte SGK prim alacakları da zamanaşımına uğrayacaktır. Bu konu da 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nda oldukça farklı ve özel olarak düzenlenerek bahsettiğimiz zamanaşımının, alacağın muaccel (talep edilebilir) olduğu tarihten değil de prim alacağının mevcudiyetinin öğrenildiği bazı özel tespit anlarından başlatılması öngörülmüştür.

Konuyla alakalı 5510 sayılı kanundan önceki kanunlardan başlayarak günümüze kadar birçok değişiklik yaşanmıştır. Önceleri bu alacaklar yönünden 506 sayılı kanunda özel bir zamanaşımı belirtilmemiş ve dolayısıyla 818 sayılı Borçlar Kanunundaki 10 yıllık zamanaşımı benimsenmişken daha sonra kanun maddesinde bir değişiklik yapılarak (bu yeni madde de özel bir düzenleme yerine başka bir kanun maddesine atıfta bulunur) söz konusu alacaklarda 5 yıllık zamanaşımı süresinin uygulanacağına hükmedilmiştir. Ancak bu düzenleme de çok uzun ömürlü olmamış ve bunu takip eden süreçte söz konusu madde, kanunda prim alacaklarının zamanaşımını düzenleyen hiçbir madde bulunmaması nedeniyle, kanundan kaldırılarak tekrar BK’deki 10 yıllık genel zamanaşımı süresine dönüş yapılmıştır.

Ancak bizi şu an ilgilendiren düzenlemeler, pek çok maddesi 2008 yılında yürürlüğe giren 5510 sayılı kanundaki düzenlemelerdir. İlgili kanunun 93. Maddesinin ikinci fıkrasına göre:

“Kurumun prim ve diğer alacakları ödeme süresinin dolduğu tarihi takip eden takvim yılı başından başlayarak on yıllık zamanaşımına tâbidir. Kurumun prim ve diğer alacakları; mahkeme kararı sonucunda doğmuş ise mahkeme kararının kesinleşme tarihinden, Kurumun denetim ve kontrolle görevli memurlarınca yapılan tespitlerden doğmuş ise rapor tarihinden, kamu idarelerinin denetim elemanlarınca kendi mevzuatı gereğince yapacakları soruşturma, denetim ve incelemelerden doğmuş ise bu soruşturma, denetim ve inceleme sonuçlarının Kuruma intikal ettiği tarihten veya bankalar, döner sermayeli kuruluşlar, kamu idareleri ile kanunla kurulmuş kurum ve kuruluşlardan alınan bilgi ve belgelerden doğmuş ise bilgi ve belgenin Kuruma intikal ettiği tarihten itibaren, zamanaşımı on yıl olarak uygulanır…” (Kuşkusuz maddede ve kanunun genelinde yer alan ‘Kurum’dan kasıt Sosyal Güvenlik Kurumudur.)

İlgili Kanunun alıntılanan maddesi incelendiğinde zamanaşımı sürecinin başlangıcı ile ilgili şu çıkarımlarda bunulunulabilir: Kural olarak zamanaşımın başlangıcı, Kurum alacağının ödeme süresinin dolduğu tarihi takip eden takvim yılı başıdır. Bu özel hükümle birlikte bu tür alacaklar için öngörülen zamanaşımı süresi başlangıcı, Borçlar Kanunumuzda belirlenen ‘alacağın muaccel olduğu tarih’ ibaresinden tamamen ayrılmıştır. Ancak, her ne kadar bu noktada Borçlar Kanunundaki genel hükümlerden ayrılmış olunsa da, zamanaşımının durması ya da kesilmesi konularında kanunda özel bir düzenlemeye gidilmediğinden, bu hususlarda ister istemez BK’daki genel hükümler esas alınacaktır.  

Eklemek gerekir ki 93. maddenin ikinci fıkrasında zamanaşımı başlangıcına ilişkin genel kurala istisna teşkil eden bir kısım vardır: Yer verdiğimiz maddenin ikinci cümlesinden itibaren sayılmaya başlanılan hallerde zamanaşımı başlangıcı, kanun koyucu tarafından, alacağın doğduğu tarihi takip eden yılbaşı olarak değil de alacağın varlığının Kurumca öğrenildiği tarih olarak hüküm altına alınmıştır. Bu husus doktrinde, en başta hukuki güvenlik ilkesi açısından olmak üzere, birçok yönden tartışma konusu olmuş durumdadır.

“…davaya ve kabule konu prim alacağının, eksik işçilik kapsamında davalı Kurumun denetim görevlilerinin raporu ile tahakkuk ettiği 06.04.2009 tarihinde yürürlükte olduğundan anılan düzenlemenin uygulanması gerekip, buna göre, dava tarihi itibariyle davaya ve kabule konu prim alacaklarına ilişkin olarak 10 yıllık zamanaşımın geçmediğinin belirgin olduğu gözetilmeksizin, yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı biçimde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.”

      (Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, E: 2011/11447, K: 2012/22892, T: 22.11.2012)

Yukarıda, bir amme (kamu) alacağı olarak kabul edilen Sosyal Güvenlik Kurumu prim borçlarından doğan sorumluluğun kanuni temsilciler açısından değerlendirmesi yapılmış ve bu borçlarda değişkenlik gösteren zamanaşımı kavramı açıklanmaya çalışılmıştır. Geçmişten bu yana pek çok kanun değişikliğiyle düzenlenen konu hakkında, bilgi kirliliği ve kafa karışıklığının önüne geçmek amacıyla, bir uzmana danışılarak hareket edilmesi tavsiyelerimiz dahilindedir.

Stj. Av. Dilara AÇIKEL & Av. Bilge İŞ & Av. Selçuk ENER

MAĞDURUN BORCUNU KASTEN ÖDEMEMESİ, KİŞİYİ HÜRRİYETİNDEN YOKSUN BIRAKMA SUÇU YÖNÜNDEN HAKSIZ TAHRİK OLUŞTURUR.

Yargıtay CGK, E: 2017/656, K: 2017/360, T: 4.7.2017

Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan sanıklar …, …, … ve …’nun 5237 sayılı TCK’nun 109/2, 109/3-a-b, 62, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 3 yıl 4 ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin, Antalya 2. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 21.09.2012 gün ve 435-334 sayılı hükümlerin, sanıklar müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 14. Ceza Dairesince 16.02.2016 gün ve 9975-1318 sayı ile onanmasına karar verilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 14.12.2016 gün ve 389876 sayı ile;

“İtiraza konu olayda Başsavcılığımız ile Yüksek 14. Ceza Dairesi arasındaki uyuşmazlık, hükümlüler hakkında haksız tahrik hükümlerinin düzenlendiği TCK’nun 29. maddesinin uygulanıp uygulanamayacağı noktasında toplanmaktadır.

Yargılamaya ve itiraza konu somut olay incelendiğinde;….Ltd. Şti’nin gayriresmî ortağı olan mağdur …’nın, şirket adına Talya Ltd. Şti’nin yetkilisi olan hükümlü … ile yaptığı ticari alışveriş nedeniyle toplam 57.500 Lira borcunun bulunduğu, yine mağdur …’nın….Ltd. Şti. adına yaptırdığı inşaat işi nedeniyle hükümlüler …, … ve …’ya 27.000 Lira borcunun bulunduğu, hükümlülerin alacaklarını….Ltd. Şti’den ve mağdurdan tahsil edemedikleri ve olay günü hükümlülerin mağdur …’yı silah ve bıçak ile tehdit edip zorla araca bindirdikleri, ellerini arkadan bağladıkları ve hükümlü …’ın iş yerine götürdükleri, burada mağdur …’yı dövüp silahla tehdit ederek alacaklısı hükümlü …’ın yetkilisi olduğu Talya boya olan 57.500 Lira bedelli ve alacaklısı Kadir Boya olan 27.000 Lira bedelli iki ayrı senet imzalattırdıkları, daha önce….Ltd. Şti. tarafından hükümlü …’a verilen ve karşılığı bulunmadığı için arkasına yazdırılmış iki adet 15.000, bir adet de 5.000 Lira bedelli çekin ön yüzünü ‘Bu ahv….mdir. …’ ibarelerini yazdırtarak imza attırıldığı, cüzdanındaki 500 Liranın alındığı ve mağduru saat 17.00’a kadar 5.000 Lira daha getirmesi için tehdit ettikleri anlaşılmıştır.

Yapılan açıklamalar ışığında çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, hükümlüler hakkında mağdur …’ya yönelik eylemde haksız tahrik hükmünün düzenlendiği TCK’nun 29. maddesinin uygulanıp uygulanamayacağı noktasında toplanmaktadır.

Somut olayda; her ne kadar mağdur …,….Ltd. Şti’de işçi olarak çalıştığını, şirketin borçlarından kendisinin sorumlu olmadığını beyan etmiş ise de, yargılama aşamasında tanık olarak dinlenen….Ltd. Şti’nin muhasebe müdürlüğünü yapan …. Şahin’in, mağdur …’nın….Ltd. Şti’nin gayriresmî ortağı ve şirket temsilcisi olduğunu, hükümlü …’tan boya aldığını, diğer hükümlülere de şirketin boya işlerini yaptırdığını ve….Ltd. Şti’nin hükümlülere borçlarının bulunduğunu bildirmiş olması, yine yargılama aşamasında dinlenen ve….Ltd. Şti’nin ortaklarından olan …. Yılmaz’ın müşteki …’nın gayriresmî ortağı olduğunu beyan etmiş olması, dosya içerisinde bir sureti bulunan Antalya 9. Asliye Ceza Mahkemesinin 2007/1663 esas sayılı dosyasında tanık olarak dinlenen ….’ın,….Şirketini …. Şahin ve mağdur …’nın yönettiğini, şirketin ortaklarından aynı zamanda şirketin müdürü olan …’nın ise şirketin çaycısı olduğunu beyan etmesi ve aynı dosyada sanık olarak yargılanan….Ltd. Şti’nin ortaklarından ve aynı zamanada müdürü olan …’nın savunmasında, gerektiği zaman şirkette çay getirip dağıttığını bildirmiş olması, aynı dosyada sanık olarak yargılanan …. Şahin’in ise şirketin müdürünün … olduğunu, …’nın ise şirket ortağı olduğu şeklindeki beyanları,….Ltd. Şti’nin banka işlemleri için yetki verdiği mağdurun 06.11.2007 tarihinde azledilmesine karşın olay tarihinde şirkete ait aracın müşteki tarafından kullanılıyor olması hususları bir arada değerlendirildiğinde, mağdur …’nın….Ltd. Şti’nin gayriresmî ortağı olduğu, şirketi temsilen hükümlülerden aldığı mal ve yaptırdığı iş karşılığı borçlandığı ve borcunu ödemediği nazara alındığında, hükümlülerin mağdur …’ya karşı kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunu mağdur …’nın borcunu ödememesinin yarattığı hiddetin etkisiyle gerçekleştirmeleri nedeniyle haklarında TCK’nun 29. maddesinde düzenlenen haksız tahrik hükmünün uygulanması gerektiği gözetilmeden hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır” düşüncesiyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.

5271 sayılı CMK’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 14. Ceza Dairesince 21.03.2017 gün ve 13035-1455 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

Tehdit ve alacağı tahsil amacıyla hırsızlık suçlarından sanıklar …, …, … ve …’nun yapılan yargılamaları sonucunda eylemlerinin bir bütün h….nde alacağını tahsil amacıyla yağma suçunu oluşturduğu kabul edilerek TCK’nun 150/1. maddesi delaletiyle haklarında nitelikli tehdit suçundan kurulan mahkûmiyet hükümlerinin açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiş, sanık … hakkında ölüm sebebiyle bozma sonrası verilen düşme kararı temyiz edilmeksizin, sanıklar …, …, … ve … hakkında mağdur …’a karşı işledikleri kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan kurulan mahkûmiyet hükümleri ise temyiz incelemesinde Özel Dairece onanmak suretiyle kesinleşmiş olup, itirazın kapsamına göre inceleme sanıklar …, …, … ve … hakkında mağdur …’ya karşı işledikleri kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunda kurulan mahkûmiyet hükümleri ile sınırlı olarak yapılmıştır.

Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunun sübutuna ilişkin bir uyuşmazlık ve bu kabulde dosya içeriği itibarıyla herhangi bir isabetsizlik bulunmayan somut olayda, Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanıklar hakkında haksız tahrik hükmünün uygulanma şartlarının bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya kapsamından;

Suç tarihinde mağdur …’ın arkadaşı olan mağdur … ile birlikte kendi kullanımında olan….Ltd Şti’ye ait araca bindikleri sırada, sanıkların başka bir araçla yanlarında durdukları, mağdurları silah zoruyla araçlarına bindirerek sanık …’e ait depoya götürüp darp ettikleri, mağdur …’ı tehdit ederek sahipleri oldukları Kibar Boya lehine 27.000, Talya Boya lehine ise 57.500 Lira tutarında iki adet senet düzenletip,….Ltd Şti’ye ait daha önce keşide edilmiş üç adet çekin üzerine de “Bu çek ahv….mdir” yazdırarak imzalattıkları, sanık …’nin mağdur …’ın cüzdanındaki 500 Lirayı aldığı, sanıkların mağdur …’ı 5.000 Lira daha getirmesi hususunda tehdit ettikten sonra her iki mağduru bıraktıkları, bunun üzerine mağdur …’ın polis merkezine müracaat edip seri numaraları alınmış 5.000 Lirayı sanıklara teslim ettiği, seri numaraları alınmış para ve bahsi geçen senetler ile çeklerin sanıklardan ele geçirildiği,

Antalya Devlet Hastanesi tarafından düzenlenen raporlara göre; mağdurlar … ve Doğan’ın yaralanmalarının basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilir nitelikte olduğu,

Aybüke Ltd. Şti’nin ortaklarının Naim Korkmaz, H….l Erdal Demiröz ve …; şirket müdürlerinin ise tanık …. Yılmaz, H….l Erdal Demiröz ve … olduğu,

Özevsan Ltd. Şti’nin ortaklarının … ve Fazlı Kösele, şirket müdürünün ise Fazlı Kösele olduğu, Fazlı Kösele’nin Antalya 14. Noterliğinin 23.10.2007 tarih ve 6012 yevmiye numaralı vekaletnamesi ile mağdur …’a şirketi temsil yetkisi verdiği,

Tanık …. Yılmaz’ın, Antalya 9. Noterliğinin 06.11.2007 tarih ve 27961 yevmiye nolu azilnamesi ile mağdur …’ı….Ltd. Şti’nin bankalar nezdindeki temsil yetkisinden azlettiği,

Anlaşılmıştır.

Mağdur …; inşaat işleriyle iştigal eden….Ltd Şti’nde yaklaşık bir yıl süreyle işçi olarak aylık 600 Lira maaşla çalıştığını ve hissesinin bulunmadığını, ancak şirket sahibinin ayağında aksaklık olması sebebiyle para yatırma ve çekme yetkisinin bulunduğunu, bu şirketin yaklaşık 15 gün önce kapandığını, şirketin sanıklara borcu olduğunu, bu borçlardan dolayı sorumluluğunun olmadığını, arkadaşı olan mağdur … ile birlikte….Ltd Şti’ne ait ancak kendi kullandığı araca bindikleri sırada sanıkların araçla yanlarında durduklarını, silah zoruyla kendi araçlarına bindirip sanık …’e ait depoya götürdükten sonra darp ettiklerini, kendisini tehdit ederek 27.000 ve 57.500 Lira tutarında iki adet senet düzenletip, üç çekin üzerine de “Bu çek ahv….mdir” yazdırarak imzalattıklarını, sanık …’nin cüzdanındaki 500 Lirayı aldığını, yine kendisini 5.000 Lira daha getirmesi hususunda tehdit edip bıraktıklarını, bunun üzerine polis merkezine müracaat edip seri numaraları alınmış 5.000 Lira tutarındaki banknotu sanıklara teslim ettiğini, paranın …..’in üzerinden çıktığını, sanıkların şirket yetkililerini bulamadıkları için alacaklarına karşılık kendisinden senet aldıklarını, şikâyetçi olmadığını,

Mağdur …; arkadaşı olan mağdur … ile araca bindikleri sırada sanıkların araçla yanlarında durduklarını, silah zoruyla kendi araçlarına bindirip sanık …’e ait depoya götürdükten sonra darp ettiklerini, mağdur …’a bedelini görmediği senetleri tehdit ederek imzalattıklarını, sanık …’nin mağdur …’ın cüzdanındaki paraları aldıktan sonra cüzdanını iade ettiğini, şikâyetçi olmadığını,

Tanık …. Yılmaz;….Ltd Şti’nin sahibi olduğunu, mağdur …’ın da para katkısı yaparak şirkete ortak olduğunu, ortaklık süresince mağdur … ile boya alım satımı ve inşaat boyası işleri yaptığını, sanıkların mağdur …’tan alacakları olduğunu, ancak senet imzalatılması hususunda bilgisinin olmadığını,

Tanık …. Şahin; mağdur …’ın….Ltd. Şti’nin gayriresmî ortağı ve temsilcisi olduğunu, kendisinin ise şirketin muhasebe işlerini yürüttüğünü, sanıklara iş yaptırdıklarından dolayı borçlu olduklarını,

Tanık …; müteahhitlik yaptığını, daire karşılığı inşaatın boya işini verdiği mağdur … ve tanık ….’ın taşeron olarak sanıklar …., …., ….. ve ….’yi kullandığını, bu kişilerin de kullandıkları boyayı sanık …’in sahibi olduğu boya bayiinden aldıklarını, inşaat işine ilişkin para alışverişinde sanıklar ile muhatap olmadığını, boya malzemelerinin sanık …’in iş yerinden geldiğini, senet imzalatılması konusuna tanık olmadığını, sanık …’in dükkanına çağrıldığını, sorulması üzerine boya işini verdiği firmanın alacak miktarının 8.700 Lira olduğunu söylediğini, kendilerine ödeme yapıp yapmayacağını sorduklarında ise tarafların anlaşması durumunda borcu kendilerine ödeyebileceğini söylediğini, tarafların anlaşması üzerine daha sonra İncesu soy isimli sanıklara 8.700 Lira ödeme yaptığını, bildiği kadarı ile mağdur …’ın firma sahibi olmadığını, ancak vekaletname ile firmanın banka işlerini yürüten kişi olduğunu,

Antalya 9. Asliye Ceza Mahkemesinin 2007/1663 esas sayılı dosyasında tanık olarak dinlenen ….;….Ltd. Şti’nin mağdur … ve tanık ….’a ait olduğunu, şirketin ortağı ve müdürü görünen …’nın ise şirketin çaycısı olduğunu,

Antalya 9. Asliye Ceza Mahkemesinin 2007/1663 esas sayılı dosyasında sanık sıfatıyla dinlenen …; gerektiği zaman şirkette çay getirip dağıttığını,

Hüküm sonrası ölen sanık …; sanıklar ….ve ….’ın babası, sanık …’ın amcası olduğunu, daha önce de alacaklarını tahsil etmek için buluştukları mağdur …’ın yaklaşık beş aydır borcunu ödemediğini, olay günü buluştukları mağdur … ile iş yerine gittiklerini, mağdur …’ın borçlusu olan tanık ….’ı çağırıp alacağını kendilerine temlik etmek istediğini, tanık ….’ın ödeme taahhüdünde bulunduğunu, yine mağdur …’ın 5.000 Lira daha vereceğini söyleyip kendilerine ve sanık …’e senet düzenleyip verdiğini,

Beyan etmişlerdir.

Sanık …; Antalya’da bir boya firmasının bölge bayiliğini yaptığını, tanık …. ile birlikte boya satan mağdur …’ı da kendisinden alışveriş yapması sebebiyle tanıdığını, mağdur …’ın tanık …. ve İshak Çiçek isimli kişilerle….Ltd Şti’nin gayriresmî ortağı olduğunu, şirketin sahibi görünen …’nın ise mağdur …’ın amcası olup çaycılık yaptığını, mağdur …’ın kendisinden boya alıp karşılığında….Ltd. Şti’ne ait üç adet 15.000 Lira, bir adet 5.000 Lira bedelli olmak üzere dört adet çek verdiğini, 15.000 Lira bedelli çeklerden ikisinin arkasına “karşılıksızdır” şerhi düşürdüğünü, rica etmeleri üzerine 5000 Lira bedelli çeki bankaya ibraz etmediğini, ayrıca 3.500 Lira nakit borç verdiği mağdur …’ın 4.000 Lira tutarında da açık hesabı olduğunu, bu şekilde toplam 57.500 Lira borcu olan mağdur …’ın borcunu ödemediği gibi telefonlarını da açmadığını, olay tarihinde sanık …’ın arayarak mağdur … ile buluşup alacağını tahsil edeceğini söyleyerek kendisinin de eşlik etmesini istediğini, mağdur … ile buluşup birlikte iş yerine gittiklerini, mağdur …’ın, borçlusu olan tanık …’ı çağırıp alacağını kendilerine temlik etmek istediğini, ayrıca diğer sanıklara 5.000 Lira daha getireceğini söyleyip kalanı için de senet düzenlediğini,….Ltd. Şti’nin kapanması sebebiyle daha önce verilen çeklerin ne olacağını sorduğunda çekler üzerine “bu çek ahv….mdir” yazıp imzaladığını, daha sonra da kendisine borcuna karşılık olmak üzere önce daire vermeyi teklif edip sonrasında senet verdiğini,

Sanık …; boya malzemeleri sattığını, ayrıca amcası …..’in çocukları olan sanıklar …. ve ….ile boyacılık yaptığını, sanık … ile de ticari ilişkisinin bulunduğunu, mağdur …’ın cezaevinde olan ortağı tanık …. ile yönettiği şirketin boya işini aldığı inşaatın taşeronluğunu sanıklar ….ve …. ile birlikte yaptıklarını, mağdur …’ın bu iş sebebiyle kendilerine 27.000 Lira borcu olduğunu, birçok kez alacaklarını istemelerine rağmen ödemediği gibi bugün yarın öderim diyerek kendilerini atlattığını, olay günü ise buluştukları mağdur … ile iş yerine gittiklerini, mağdur …’ın borçlusu olan tanık …’ı çağırıp alacağını kendilerine temlik etmek istediğini, tanık ….’ın ödeme taahhüdünde bulunduğunu, yine mağdur …’ın 5.000 Lira daha vereceğini söyleyerek kendilerine ve sanık …’e senet düzenleyip verdiğini, mağdur …’ın borcunu ödememesi sebebiyle çalıştırdıkları yirmi kadar işçinin maaşını ödemekte zorlandıklarını,

Sanık …; inşaat boyacılığı yaptığını, iş aldığı zaman ayrıca işçi de çalıştırdığını, yaklaşık beş ay önce mağdur …’ın taşeronluğunu yaptığı iki inşaatın boyasını işçileri ile birlikte yaptığını, 19.000 Lirası işçi ücretleri, 8.000 Lirası ise kartonpiyer bedeli olmak üzere mağdurun kendilerine 27.000 Lira borcu olduğunu, işi güvene dayalı yaptıklarından alacaklarını senede bağlamadıklarını, mağdur …’tan işçi ücretlerini ödemek için defalarca alacaklarını istemelerine rağmen ödemeyip kendilerini oyaladığını, mağdur …’ın, birlikte çalıştığı diğer sanık …’ı arayarak borcunu ödeyeceğini söylediğini amcası olan …..’den öğrendiğini, olay günü ise buluştukları mağdur … ile iş yerine gittiklerini, mağdur …’ın borçlusu olan tanık ….’ı çağırıp alacağını kendilerine temlik etmek istediğini, tanık ….’ın ödeme taahhüdünde bulunduğunu, yine mağdur …’ın 5.000 Lira daha vereceğini söyleyerek kendilerine ve sanık …’e senet düzenleyip verdiğini, daha önce elinde mağdur …’ın işlerini yürüttüğü….Ltd Şti’ne ait 6.000 Lira bedelli çek bulunduğunu, şirketin iflas etmesi üzerine mağdur …’ın yeni şirket kurduğunu ve bu şirket üzerinden yeni çek vereceğini söyleyerek kendisini kandırıp çeki aldığını,

Sanık …; sanıklar …. ve ….’ın iş yerinde yevmiyeci olarak çalıştığını, iki ay kadar önce mağdur …’ın işverenliğinde çalışmasından dolayı 1.500 Lira alacağı olduğunu, ancak mağdur …’ın borcunu ödemediğini, mağdur …’ın borcunu ödeyeceğini öğrenmesi üzerine başlarına bir iş gelmesin diye diğer sanıkların yanında olduğunu, buluştukları mağdur … ile iş yerine gittiklerini, mağdur …’ın borçlusu olan tanık ….’ı çağırıp alacağını kendilerine temlik etmek istediğini, tanık ….’ın ödeme taahhüdünde bulunduğunu, yine mağdur …’ın 5.000 Lira daha vereceğini söyleyerek kendilerine ve sanık …’e senet düzenleyip verdiğini, mağdur …’ın cüzdanından para almadığını,

Savunmuşlardır.

5237 sayılı Türk Ceza Kanununun Birinci Kitap, İkinci Kısımda, “Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenler” başlıklı İkinci Bölümde yer alan “haksız tahrik” 29. maddede; “Haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimseye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine onsekiz yıldan yirmidört yıla ve müebbet hapis cezası yerine oniki yıldan onsekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hâllerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir” şeklinde, ceza sorumluluğunu azaltan bir neden olarak hüküm altına alınmıştır.

Ceza sorumluluğunu azaltan bir neden olarak düzenlenen haksız tahrik; kişinin haksız bir fiilin kendisinde oluşturduğu hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işlemesi durumunda kusur yeteneğindeki azalmayı ifade etmektedir. Bu halde fail, suç işleme yönünde önceden bir karar vermeksizin, dışarıdan gelen etkinin ruhsal yapısında meydana getirdiği karışıklığın bir sonucu olarak suç işlemeye yönelmektedir. Bu yönüyle haksız tahrik, kusurun irade unsuru üzerinde etkili olan bir nedendir. Başka bir anlatımla, haksız tahrik h….nde failin iradesi üzerinde bir zayıflama meydana gelmekte, böylece haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altındaki kişinin suç işlemekten kendisini alıkoyma yeteneği önemli ölçüde azalmış bulunmaktadır.

5237 sayılı TCK’nun 29. maddesinde yer alan haksız tahrik hükümlerinin uygulanabilmesi için şu şartların birlikte gerçekleşmesi gereklidir:

a) Tahriki oluşturan haksız bir fiil bulunmalı,

b) Fail öfke veya şiddetli elemin etkisi altında kalmalı,

c) Failin işlediği suç, bu ruhi durumun tepkisi olmalı,

d) Haksız tahrik teşkil eden eylem, mağdurdan sadır olmalıdır.

Haksız tahrik hükümlerinin uygulanabilmesi için kanunda bir zaman sınırlaması mevcut olmayıp, aradan uzunca bir zaman geçse bile önceki olayın etkisiyle suç işlenmişse tahrik hükümleri uygulanmalıdır.

Uyuşmazlık konusu bu açıklamalar ışığında değerlendirildiğinde;

Mağdur … aşamalarda, bir dönem işçi olarak çalıştığı….Ltd. Şti’nin sanıklara borcu olduğunu, ancak bu borçlardan dolayı şahsi sorumluluğunun bulunmadığını beyan etmiş ise de, tanıklar …. ve ….’ın mağdur …’ın gayriresmi ortak olarak….Ltd. Şti. adına yürüttüğü ticari işlerden dolayı sanıklara borçlu olduğunu, tanık ….’ın ise inşaatın boya işini verdiği mağdur …’ın sanıklar …., ….ve ….’ı taşeron olarak çalıştırıp inşaatta kullanılan boyaların sanık …’ten tedarik edildiğini ifade etmeleri, tanık ….’ın taraflar arasında yapılan anlaşma uyarınca mağdur …’a olan borcunu sanıklara ödediğini belirtmesi, Antalya 9. Asliye Ceza Mahkemesinin 2007/1663 esas sayılı dosyasında tanık olarak dinlenen Yasin’in, mağdur …’ın….Ltd. Şti’nin ortağı, bu şirketin ortağı görünen …’nın ise şirket çaycısı olduğunu beyan etmesi, bu beyanın aynı dosyada sanık olarak dinlenen … tarafından da doğrulanması ve….Ltd. Şti’ne ait aracın mağdur …’ın kullanımında olması nazara alındığında; sanıklara borçlu olduğu anlaşılan mağdur …’ın, alacaklarını tahsil etmek isteyen sanıkları borcunu daha sonra ödeyeceğini söyleyerek sürekli oyalayıp telefonlarını açmaması, ticari işlerinde….Ltd Şti’ni paravan olarak kullanarak sorumluluktan kurtulma çabası içinde olması, suç tarihinden önce yine amcası olan …’nın ortağı olduğu Özevsan Ltd. Şti’nde ticari fa….yete başlayarak sanıklara olan borcunu kasti şekilde ödememe iradesini ortaya koyması sanıklar lehine haksız tahrik hükmünün uygulanmasını gerektiren haksız bir davranış olup, alacağın tahsil edilememesi sebebiyle işçi ücretlerini ödeyemeyen ve ticari fa….yetlerini yürütmekte zora düşen sanıkların, mağdurdan kaynaklanan bu haksız fiillerin oluşturduğu hiddetin etkisi altında hareket ederek kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunu işledikleri kabul edilmelidir.

Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne, Özel Daire onama kararının mağdur …’a yönelik eylem yönünden kaldırılmasına, yerel mahkeme hükmünün sanıklar …, …, … ve …’ın, mağdur …’a karşı kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunu haksız tahrik altında işlediklerinin gözetilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına, ayrıca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabul edilerek, Özel Daire onama kararının kaldırılıp yerel mahkeme hükmünün bozulmuş olması nedeniyle, sanıkların cezalarının infazının durdurulmasına ve tahliyelerine karar verilmelidir.

SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle;

1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,

2- Yargıtay 14. Ceza Dairesinin 16.02.2016 gün ve 9975-1318 sayılı onama kararının mağdur …’a yönelik eylem yönünden KALDIRILMASINA,

3- Antalya 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 21.09.2012 gün ve 435-334 sayılı mahkûmiyet hükmünün, sanıklar …, …, … ve …’ın mağdur …’a karşı kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunu haksız tahrik altında işlediklerinin gözetilmemesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,

4- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabul edilerek, Özel Daire onama kararının mağdur …’a yönelik eylem yönünden kaldırılıp yerel mahkeme hükmünün bozulmuş olması nedeniyle, sanıklar …, …, … ve …’ın cezalarının İNFAZININ DURDURULMASINA ve TAHLİYELERİNE, başka bir suçtan hükümlü veya tutuklu olmadığı takdirde derhal salıverilmeleri için YAZI YAZILMASINA,

5- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 04.07.2017 tarihinde yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.

‘ZİBİDİ’ KELİMESİ, TDK’DEKİ ANLAMININ “GÜLÜNÇ OLACAK DERECEDE KISA VE DAR GİYİNMİŞ OLAN” ŞEKLİNDE OLMASI NEDENİYLE HAKARET SUÇUNU OLUŞTURMAZ.

Yargıtay 18. CD, E: 2017/1806, K: 2019/6629, T: 03.04.2019

MAHKEMESİ : Asliye Ceza Mahkemesi
SUÇLAR : Tehdit, hakaret
HÜKÜMLER : Mahkumiyet, beraat

K A R A R

Yerel Mahkemece verilen hükümler temyiz edilmekle, başvurunun süresi, kararın niteliği ve suç tarihine göre dosya görüşüldü:

Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.
Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede,

A- Tehdit suçundan verilen beraat kararının temyizinde;
Eyleme ve yükletilen suça yönelik katılan … ve O Yer Cumhuriyet Savcısı’nın temyiz iddiaları yerinde görülmediğinden tebliğnameye uygun olarak, TEMYİZ DAVASININ ESASTAN REDDİYLE HÜKMÜN ONANMASINA,

B- Hakaret suçundan kurulan hükmün temyizine gelince, başkaca nedenler yerinde görülmemiştir.

Ancak;

Dairemizce de benimsenen, Ceza Genel Kurulu’nun 14/10/2008 gün ve 170-220 sayılı kararında da belirtildiği üzere; hakaret fiilinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Somut bir fiil ya da olgu isnat etmek veya sövmek şeklindeki seçimlik hareketlerden biri ile gerçekleştirilen eylem, bireyin onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte ise hakaret suçu oluşacaktır.

Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Kamu görevlileri veya sivil vatandaşlara yönelik her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövme fiilini oluşturması gerekmektedir.

Öncelikle belirtilmelidir ki, sanığın sözlerindeki ifadelerin rahatsız edici olduğu açık bir şekilde anlaşılmakla birlikte, bu ifadelerin, Anayasa, AİHS ve AİHM içtihatlarında özel bir önem atfedilen, ifade özgürlüğü bağlamında değerlendirilmesi gerekmektedir.

İnsanın serbestçe haber, bilgi ve başkalarının fikirlerine ulaşabilmesi, edindiği düşünce ve kanaatlerden dolayı kınanamaması ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilmesi, savunabilmesi ve yayabilmesi olarak kabul edilen, ifade özgürlüğü demokratik toplumun temelini oluşturan ana unsurlardan ve toplumun ilerlemesi ve bireyin gelişmesi için gerekli temel şartlardan birini oluşturmaktadır.

Anayasa’nın 26. maddesinde, “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.” hükmüne yer verilmiştir. Bunun yanında, bu hak, birçok uluslararası belgeye ve mahkeme kararına da konu olmuştur. Türkiye’nin de yargılama yetkisini kabul ettiği AİHM, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) 10. maddesinin 2. paragrafı saklı tutulmak üzere, ifade özgürlüğünün sadece toplum tarafından kabul gören veya zararsız veya ilgisiz kabul edilen “bilgi” ve “fikirler” için değil, incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerli olduğunu pek çok kararında yinelemiştir. AİHM’e göre ifade özgürlüğü, yokluğu halinde “demokratik bir toplum”dan söz edemeyeceğimiz çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir.

Bununla birlikte, ifade özgürlüğü de mutlak ve sınırsız değildir. Bu hak kullanılırken bireylerin hak ve özgürlüklerini ihlal edecek tutum ve davranışlardan kaçınılması hem ulusal hem de uluslar arası mevzuatlarda yer almaktadır.

Nitekim Anayasa’nın 26. maddesinde koruma altına alınan ifade özgürüğü, aynı maddenin ikinci fıkrasında belirtilen sebeplerle sınırlandırılabilir. Dolayısıyla anılan madde ile Anayasanın 13. maddesine göre, ifade özgürlüğüne yönelik sınırlamalar ancak kanunla yapılabilir ve demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı gibi hak ve özgürlüklerin özlerine de dokunamaz.

Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. paragrafı, kamu makamlarının bu özgürlüğün kullanılmasına getirebilecekleri sınırlama rejimini düzenlemektedir. Önemine binaen, ifade özgürlüğüne yapılan müdahaleler çok istisnai hallerde kabul görmekte ve Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. paragrafının öngördüğü sınırlama kayıtları dar yorumlanmaktadır. Bu nedenle, bir kamu makamının ifade özgürlüğüne yaptığı “müdahalenin gerekliliği” mutlaka ikna edici bir şekilde açıklanmalıdır. Sözleşme’nin anılan maddesinde, belirtilen “gerekli” olma koşulu, müdahalenin bir ‘toplumsal ihtiyaç baskısına karşılık gelmesi ve özellikle izlediği meşru amaçla orantılı olması anlamına gelir. Bir müdahalenin bu kriterleri yerine getirdiği ve dolayısıyla haklı olduğu, ulusal makamların gösterdiği gerekçelerin “ilgili ve yeterli” olmasıyla anlaşılabilecektir.

Gerek Anayasa gerekse Sözleşme hükümlerine uygun davranılmaması, devletin pozitif ve negatif yükümlülüklerine aykarı hareket etmesi anlamına gelebilecektir. Zira, negatif yükümlülük kapsamında yetkili makamlar, zorunlu olmadıkça ifadenin açıklanmasını ve yayılmasını yasaklamamalı ve yaptırımlara tabi tutmamalı; pozitif yükümlülük kapsamında ise ifade özgürlüğünün gerçek ve etkili korunması için gereken tedbirleri almalı ve denge unsurunu sağlamalıdırlar. Aksi takdirde AİHM, kişinin şeref ve itibarının haksız bir saldırı altında olmasına rağmen ulusal mahkemeler tarafından gereken ölçüde korunmadığı gerekçesiyle AİHS’nin 8. maddesi açısından ihlal kararı verebilmektedir. Zira AİHM açısından, başvuranların özel hayata saygı hakkı ve ifade özgürlüğü eşit derecede önemlidir. Denge unsurunun sağlanmasında içtihatlara göre göz önünde bulundurulması gereken temel ilkeler ise, başvuruya konu ifadelerin kamu yararına ilişkin tartışmaya katkısı, ifade sahibinin tanınırlığı ve daha önceki tutumları, ifadenin içeriği, şekli ve etkileridir.

AİHM, birçok içtihadında Sözleşme’nin 10. maddesinin sadece ifade edilen düşünce veya bilginin esasını değil, aynı zamanda bunların aktarılma biçimlerini de güvence altına aldığını belirtmiştir. Bu anlamda, AİHM içtihatlarında, basın, toplumun sözcülerinden biri olarak kabul edilmekte ve herkesin kamuoyunu ilgilendiren bilgileri edinme hakkı bulunduğu düşüncesiyle, kamuyunu ilgilendiren konulara dair bilgi ve fikirleri vermeyi sağlayan basın özgürlüğüne ayrı bir önem atfedilmektedir.
AİHM’e göre, öncelikle ifadelerin bir olgu isnadı mı yoksa değer yargısı mı olduğu belirlenmelidir. Zira olgu isnadı kanıtlanabilir bir husus iken, bir değer yargısının kanıtlanmasının istenmesi dahi ifade özgürlüğüne müdahale sayılabilecektir. Yargılamaya konu olan ifadeler eğer bir değer yargısı içermekte ve somut bir olgu isnadından bahsedilemeyecekse, değer yargılarını destekleyecek ‘yeterli bir altyapının’ mevcut olup olmadığı AİHM tarafından göz önünde bulundurulmaktadır. Zira değer yargılarının dahi belli düzeyde olgusal temel içermesi gerektiği kabul edilmektedir. Öte yandan, hiçbir veriye dayanmayan ve hiçbir altyapısı bulunmayan bir değer yargısı AİHM tarafından da ifade özgürülğü sınırları içerisinde kabul görmemektedir.

Olgu isnadı içeren ifadeler konusunda ise, en azından ilk bakışta güvenilir görünen delil sunulması gerektiği kabul edilmektedir. Elbette ki, bu deliller sunulamadığı takdirde, AİHM, iddiaların gerçekliğinin kanıtlanmasını beklemektedir.

Basında yayınlanan bilginin tüm yönleri ile doğruluğunun ortaya koyulması gerekmez. Thorgeir Thorgeirson/İzlanda davasında başvuranın mahkûmiyeti, polis şiddetine ilişkin iddiaların gerçekliğini ortaya koyamamasına dayanmaktadır. AİHM, başvurucuyu sert bir dille dile getirdiği bazı iddiaların doğruluğunu ortaya koyma yükünden muaf tutmuştur. AİHM’e göre, başvurucu başkaları tarafından söylenenleri haberleştirmiştir. Bu nedenle, iddiaların içeriği ile ilgili olarak sorumlu görülmemiştir. Ayrıca iddiaların tamamen asılsız olduğu da ortaya koyulamamıştır. Ayrıca, başvurucunun amacı polisin itibarına zarar vermek değil, Adalet Bakanlığını polis şiddetine ilişkin iddialarla ilgili bir soruşturma başlatmaya sevk etmektir. (Thorgeir Thorgeirson v/İzlanda, 13778/88, 25/06/1992)

Siyasetçilere yönelik eleştirilerin izin verilen sınırlarının özel kişilere nazaran daha geniş olduğu gerek iç hukukumuzda gerekse uluslararası mahkeme kararlarında yerleşmiş bir ilkedir. Bu ilkenin gerekçesi, siyasetçilerin, özel kişilerden farklı olarak, gazetecilerin ve halkın yakın denetimine açık olan, kamuoyuna mal olmuş kişi haline gelmeyi bilerek tercih etmeleridir. Siyasetçiler bu nedenle basın ve gazeteciler tarafından getirilen eleştirilere daha geniş bir hoşgörü göstermek zorundadırlar.
Dabrowski /Polonya davasında, bir gazeteci yerel bir siyasetçi ile ilgili devam etmekte olan ceza yargılamasına dair yazdığı yazıların gazetede yayınlanmasının ardından hakaret suçundan mahkûm olmuştur. Başvuran, hakaret ettiği iddia edilen belediye başkanının, hırsızlık suçundan ceza almasının ardından ‘soyguncu belediye başkanı’ olarak tanımlamıştır.

AİHM, bu başvuruda, 10. maddenin ihlal edildiğine karar verirken, gazetecinin bir dereceye kadar abartma hakkına sahip olmasına ve belediye başkanının kamuya mal olmuş bir kişi olarak, bazıları olgusal temelden yoksun olmayan değer yargısı olarak değerlendirilebilecek eleştirilere karşı, daha fazla hoşgörü göstermek zorunda olmasına özel bir ağırlık vermiştir. (Dabrowski/Polonya, 18235/02, 19/12/2006)

Lingens/Avusturya davasına konu olan olayda ise, Avusturya’da 1975 yılında yapılan seçimlerden sonra, bir gazeteci olan başvuran Lingens, geçmişinde Nazi faaliyetleri bulunan bir siyasetçi ile koalisyon kuracağını açıklayan Federal Şansölye Bruno Kereiski’yi eleştiren yazılarında, “ahlaksızca”, “yüz kızartıcı”, “en adi türden fırsatçılık” ifadelerine yer vermiştir. Başvuranın para cezasına mahkum olduğu bu davada AİHM, politikacıların kendilerine yöneltilen ağır eleştirilere tahammül etmek durumunda olduğunu vurgulamış ve ifade özgürlüğünün ihlal edildiği sonucuna varmıştır. AİHM, içtihatlarını tekrar ederek, siyasetçilerin eleştirilere özel kişilerden daha fazla hoşgörü göstermesi gerektiği ilkesine dayanmış ve mahkûmiyetin ifade özgürlüğüne orantısız bir müdahale oluşturduğuna hükmetmiştir. Hararetli siyasi tartışmaların yaşandığı bir arka plan ışığında, başvurucunun açıklamaları, saldırgan olmakla birlikte hakaret niteliğinde görülmemiştir. (Lingens/Avusturya, 9815/82, 08/07/1986)
Eon/Fransa davasında AİHM, bir siyasî eylemcinin, 2008 yılında Fransa Cumhurbaşkanı’nın ziyareti sırasında, Cumhurbaşkanı korteji geçmek üzereyken, üzerinde “Defol git, salak herif” yazılı bir pankart açarak Fransa Cumhurbaşkanı’na hakaret etmekten hüküm giymesini incelemiştir. AİHM, bu içtihadında yerginin, pek çok kez, özünde var olan abartma ve saptırma vasıfları yoluyla, doğal olarak kışkırtmayı ve galeyana getirmeyi amaçlayan bir sanatsal ifade ve toplumsal eleştiri biçimi olduğunu belirttikten sonra, ceza verilmesinin, güncel konular hakkında yergi niteliğinde ortaya konulan ifade biçimleri üzerinde bir soğutma etkisi yapmasının mümkün olduğu ifade edilmiştir. Bu tür ifade biçimlerinin kendisi, kamu menfaatini ilgilendiren sorunların serbestçe tartışılmasında oldukça önemli bir rol oynayabilmektedir ki; serbest tartışma olmadan demokratik toplum mümkün olamaz. (Eon / Fransa, 26118/10, 14/03/2013)
Somut olayda, sanığın facebook internet sitesinde yazmış olduğu yorumlarının bütünü bir arada irdelendiğinde, doğrudan katılanı hedef alarak, kendisine hakarette bulunmak kastıyla hareket etmeyip, eleştirme amacı güttüğü, yine yorumlarda geçen “zibidi” kelimesinin, Türk Dil Kurumu’ndaki anlamının, “gülünç olacak derecede kısa ve dar giyinmiş olan” şeklinde olduğu ve hakaret unsuru içermediği, yorumlarda geçen diğer sözlerin de, muhatabın onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmayıp, rahatsız edici, kaba ve nezaket dışı hitap tarzı niteliğinde olduğu, dolayısıyla hakaret suçunun unsurları itibariyle oluşmadığı gözetilmeden, sanık hakkında mahkumiyet kararı verilmesi,

Kanuna aykırı, katılan …’in temyiz nedenleri yerinde görüldüğünden, tebliğnameye uygun olarak, HÜKMÜN BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 03/04/2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

İŞVERENDEN İZİN ALDIĞINA DAİR BİR BELGE VEYA TANIK OLMAKSIZIN SADECE SÖZLÜ OLARAK İZİN ALARAK İŞE GELMEYEN İŞÇİNİN İŞ AKDİ, DEVAMSIZLIK YAPTIĞI GEREKÇESİ İLE HAKLI NEDENLE FESHEDİLEBİLİR.

Yargıtay 9. HD, E: 2016/33292, K: 2020/17467, T: 7.12.2020

MAHKEMESİ : Asliye Hukuk (İş) Mahkemesi

DAVA TÜRÜ : Alacak

Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen kararın, temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle, temyiz talebinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

K A R A R

Davacı İsteminin Özeti:

Davacı vekili, ibraz etmiş olduğu 06/10/2015 havale tarihi dava dilekçesi ile, müvekkilinin davalı şirkette 18.03.2011 tarihinden 10.08.2015 tarihine kadar fasılasız nizasız lojistik şefi olarak çalıştığını, son net maaşının 1.650.-TL olduğunu, müvekkilinin kayınbiraderinin düğün merasimi nedeni ile yıllık izninin bir bölümünü 03.08.2015 – 10.08.2015 tarihleri arasında kullanmak istediğini iki ay öncesinden gerek sözlü ve gerekse de yazılı olarak işveren bildirdiğini, yıllık izninin bitimini müteakip müvekkilinin 10.08.2015 tarihinde mesaisine başlamış ise de işverenin hakaretleri ile işyerinden kovulduğunu, müvekkilinin çalıştığı dönemde hafta içi 5 gün 08:00 – 20:00, Cumartesi günleri 08:00 – 16:00 saatleri arasında çalıştığını, günlük 45 dakika yemek molası ve 35 dakika da çay molası kullandığını, milli bayramlarda ve genel tatillerde müvekkilinin çalıştığını, müvekkilinin çalıştığı dönem boyunca mesai parasının eksik ödendiğini, buna dair bakiye alacaklarını talep ettiklerini, müvekkilinin içinde bulunduğu çalışma dönemine ilişkin bir haftalık ücretli izin alacağının da ödenmesinin gerektiğini ifade ederek 1.000.-TL kıdem tazminatı, 100.-TL fazla mesai alacağı, 100.-TL ulusal bayram ve genel tatil alacağı, 100.-TL yıllık izin ücreti ve 200.-TL de ihbar tazminatı olmak üzere 1.500.-TL’nin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı Cevabının Özeti:

Davalı vekili, davacının iş akdinin mazeretsiz devamsızlık sebebi ile feshedildiğini, davacının işe geldiğinde iş akdi sonlandırılmış olduğundan kendisine yetkili birim tarafından iş başı yaptırılmayacağı hususunun iletildiğini, davacıya herhangi bir hakaret ya da küfür edilmediğini, davacının işe giriş ve işten çıkış tarihleri ile almış olduğu ücretlerin müvekkili şirketin sunacağı davacıya ait özlük dosyasında ve SGK kayıtlarında görüldüğü gibi olduğunu, müvekkili şirkette çalışma sisteminin haftalık çalışma süresini aşmayacak şekilde düzenlenmiş olduğunu, bu nedenle müvekkili şirkette fazla çalışma yapılmadığını, ancak ihtiyaç duyulması ve yapılması durumunda ise yapılan fazla mesailerin işçilerin bordrolarına yansıtılıp ödemelerinin kendilerine yapıldığını, bu minvalde davacının yapıp da almamış olduğu bir fazla mesai ücretinin söz konusu olmadığını, müvekkili şirkette milli bayramlarda ve genel tatillerde çalışılmadığını, davacının aksi yöndeki beyanlarının asılsız olduğunu ifade ederek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

Mahkeme Kararının Özeti:

Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Temyiz:

Kararı davalı vekili temyiz etmiştir.

Gerekçe:

1-Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2-Davacı işçinin iş sözleşmesinin kıdem ve ihbar tazminatı ödemesini gerektirecek şekilde sona erip ermediği uyuşmazlık konusudur.

4857 sayılı İş Kanunu’nun 25 II- (g) bendinde, “işçinin işverenden izin almaksızın veya haklı bir sebebe dayanmaksızın ardı ardına iki işgünü veya bir ay içinde iki defa herhangi bir tatil gününden sonraki iş günü, yahut bir ayda üç işgünü işine devam etmemesi” halinde işverenin haklı fesih imkanının bulunduğu kurala bağlanmıştır.

Devamsızlık süresi, ardı ardına iki işgünü veya bir ay içinde iki defa herhangi bir tatil gününden sonraki iş günü ya da bir ayda üç işgünü olmadıkça, işverenin haklı fesih imkanı yoktur. Belirtilen işgünlerinde hiç çalışmamış olunması gerekir. Devamsızlık saatlerinin toplanması suretiyle belli bir gün sayısına ulaşılmasıyla işverenin haklı fesih imkanı doğmaz.

Maddede geçen “bir ay” ifadesi takvim ayını değil ilk devamsızlıktan sonra geçecek olan bir ayı ifade eder. İlk devamsızlığın yapıldığı gün ayın kaçıncı günüyse takip eden ayın aynı günü bir aylık süre sona erer. Son ayda ilk devamsızlığının gerçekleştiği günün bulunmaması halinde son ayın son günü bir aylık süre dolmuş olur. Sonraki devamsızlar söz konusu ise takip eden aylık dönemler içinde değerlendirilir.

İşgünü, işçi bakımından çalışılması gereken gün olarak anlaşılmalıdır. Toplu iş sözleşmesinde ya da iş sözleşmesinde genel tatil günlerinde çalışılacağına dair bir kural mevcutsa, bu taktirde söz konusu günlerde çalışılmaması da işverene haklı fesih imkanı tanır.

İşyerinde cumartesi günü iş günü ise belirtilen günde devamsızlık da diğer koşulların varlığı halinde haklı fesih nedenini oluşturabilir.

Somut olayda, davacı yakınının düğünü nedeni ile işverenden yazılı ve sözlü izin alarak 03.08.2015 ile 10.08.2015 tarihleri arasında iş yerine gitmediğini iddia etmiş, davalı ise davacının 03.08.2015 ile 10.08.2015 tarihleri arasında devamsızlık yaptığını, haklı bir mazeret bildirmediğini ve bu nedenle iş akdinin haklı nedenle feshedildiğini savunmuştur.

Dosyada davacı hakkında düzenlenmiş 03.08.2015, 04.08.2015 ve 05.08.2015 tarihli devamsızlık tutanakları bulunmaktadır. Davalı 05.08.2015 tarihli ihtarname ile davacıdan işe gelmesini önleyecek haklı bir sebebin olması halinde bunu belgeleyecek remi bir evrakın 3 gün içinde davalı şirkete ibrazını aksi halde kabul edilir bir mazeretle işe gelmediğinin anlaşılması halinde iş akdinin İş Kanunun 25/II (g) maddesine göre bildirimiz ve tazminatsız olarak feshedileceğini bildirmiş, davacı 14.08.2015 tarihinde davalı ihtarnamesine verdiği cevapta belirtilen tarihlerde yakınının düğüne gittiğini ve bu hususu da daha önce işverene bildirdiğini, 10.08.2015 tarihinde işe başladığını ve ağır hakaret ve küfürlerle kovulduğunu belirtmiştir. Bunun üzerine davalı tarafından davacıya gönderilen 24.08.2015 tarihli ihtarname ile davacının iddialarının gerçek olmadığı ve iş akdinin devamsızlık nedeni feshedildiğinin bildirildiği anlaşılmıştır.

Her ne kadar davacı, devamsızlık yapıldığı belirtilen tarihler için işverenden izin aldığını iddia etmişse de dosyada davacının işverenden izin aldığını gösteren bir belge bulunmamaktadır. Ayrıca davacı tanıkları da davacı iddialarını destekleyen bir beyanda bulunmamışlardır. Bu hali ile davacının devamsızlık yaptığı sabit olup işverenin feshi haklı nedene dayandığından kıdem ve ihbar tazminatının reddi gerekirken kabulüne karar verilmesi hatalıdır.

S O N U Ç

Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 07.12.2020 gününde oy birliğiyle karar verildi.

ÖLENİN ŞEREF VE HAYSİYETİNE SÖYLENEN SÖZLER ÜZERİNE ÖLENİN YAKINLARI LEHİNE MANEVİ TAZMİNATA HÜKMEDİLMELİDİR.

Yargıtay HGK, E: 2017/41392, K: 2020/542, T: 08.07.2020

1. Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Edremit 2. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı asil tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.

2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ

Davacı İstemi:

4. Davacılar vekili 18.04.2013 tarihli dava dilekçesinde; müvekkillerinin murisi müteveffa …..’ın kaymakam koruması olarak görevliyken davalının kendisine hakaret ettiğini, olayın yargıya intikali üzerine Edremit 2. Sulh Ceza Mahkemesinin 2012/266 E. sayılı dosyasında sanığın sabit görülen hakaretleri nedeniyle cezalandırılmasına karar verildiğini ve hükmün açıklanmasının geri bırakıldığını, bu aşamada muris vefat ettiğinden davacıların yasal mirasçı olarak davaya katıldıklarını ve şikayetlerini ilettiklerini, müvekkili …’ın davalının hakaretleri nedeniyle eşinin ne denli olumsuz etkilendiğini sağlığında gözlemlediğini, çevresince son derece hassas ve iyi niyetli olarak tanınan müteveffanın üzüntüsüne yakından tanık olduğunu, davalının hakaretlerinden davacıya birçok kez yakınan müteveffa eşin ceza davası sonrası tazminat talebinde bulunacağını bildirdiğini, müteveffanın ölümünden iki gün sonra davalının bu kez internet ortamında muris hakkında “Cenabı Allah’ın sopası yoktur, alma masumun ahını elbette çıkar…Cenabı Allah’ın daha temizlendi, sıra öbür mikroplarda” şeklinde ifadeler kullanarak eşi ve çocuklarının manevi değerlerine de saldırdığını, onarılmaz ve tarif edilmez derecede incittiğini, eşini ve babalarını elim bir kazada zamansız kaybeden davacıların psikolojilerinin davalının söylemlerini öğrenmekle bir kez daha alt üst olduğunu, acılarının daha da sarsıcı bir hâl aldığını ileri sürerek, müvekkili … için 4.000TL, ….. ve ….. için 1500’er TL olmak üzere toplam 7.000TL manevi tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı Cevabı:

5. Davalı asil 09.05.2013 tarihli cevap dilekçesinde; davaya konu edilen yazıların tarafından yazıldığını ortaya koyabilecek somut verilerin sunulmadığını, merhuma karşı bir husumeti bulunmadığı gibi merhumun sağlığında kendisine husumetinin devam ettiğini savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

İlk Derece Mahkemesi Kararı:

6. Edremit 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 20.03.2014 tarihli ve 2013/190 E., 2014/159 K. sayılı kararı ile; davacıların murisi …..’ın kaymakam koruması olarak görevli iken davalı … ile aralarında husumet oluştuğu, bu hususta Edremit 2. Sulh Ceza Mahkemesinin 2012/266 E. sayılı dosyasında davalının cezalandırılmasına karar verildiği, muris …..’ın trafik kazası sonucu ölümünden iki gün sonra 31.08.2012 tarihinde davalının MSN paylaşımında “Cenab-ı Allah’ın sopası yoktur, alma mazlumun ahını elbet çıkar, Cenab-ı Allah’ın daha temizlendi, sıra öbür mikroplarda….” şeklinde ifadeler kullanarak davacıların ani bir kaza sonucu babalarını ve eşini kaybetmelerinin acısına daha çok acı katarak incinmelerine sebebiyet verdiği, her ne kadar davalı savunmalarında iddiaları kabul etmemiş ise de gerek taraflar arasındaki husumet, gerekse davacıların murisin ölümünden iki gün sonra bu paylaşımda bulunması ve dinlenen tanık beyanlarından da anlaşılacağı üzere bu yazıyı …..’ın vefatı üzerine davalının yazdığını çalışma arkadaşlarının da anlamış olmaları dikkate alınarak ve tarafların sosyal ekonomik durumlarına göre davanın kabulüne karar verilmiştir.

Özel Daire Bozma Kararı:

7. Edremit 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı asil temyiz isteminde bulunmuştur.

8. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 15.04.2015 tarihli ve 2014/10153 E., 2015/4783 K. sayılı kararı ile;

“…Somut olayda; sağlığında Kaymakamlık koruması olarak görev yapan davacıların murisi ile aralarında husumet bulunan davalının, ölenin ardından onunla ilgili yakışıksız ifadeler kullandığı açık ise de; bu ifadelerin muhatabı davacılar açısından hakaret olarak değerlendirilmesi doğru değildir. Zira nezakete aykırı her söz tazminatı gerektiren saldırı türünden sayılamaz. Ancak bu sözler, sarf eden davalı yönünden söyleyeni ayıplamayı gerektirecek sözler olarak kabul edilebilir. Buna göre mahkemece, ölünün ardından yakışıksız sözler sarf eden davalının kınanması ile yetinilmesi gerekirken, bir kısım manevi tazminat ile sorumlu tutulması dosya kapsamına uygun bulunmamış…”

Gerekçesi ile karar bozulmuştur.

Direnme Kararı:

9. Edremit 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 28.04.2016 tarihli ve 2016/169 E., 2016/288 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçelere ek olarak, “…Yargıtay bozma ilamında da açıkça davalının ölenin ardından onunla ilgili yakışıksız ifadeler kullandığının açık olduğu, bu ifadelerin muhatabı davacılar açısından hakaret olarak değerlendirilmesinin doğru olmayacağı, bu sözlerin davalı yönünden söyleyeni ayıplamayı gerektirecek sözler olarak kabul edilip sadece davalının kınanması ile yetinilmesi ile karar verilmesinin gerektiği belirtildiğinden, böylece bozma ilamında dahi eylemin davalı tarafından yapıldığı yönünde herhangi bir tereddüt oluşmadığı sadece kullanılan sözlerin içeriğinin hakaret kabul edilemeyeceği bu nedenle sadece davalının kınanması ile yetinilmesi gerektiği belirtildiğinden ve hukuk literatüründe kınanma hukuki kararının infazının mümkün olmadığı, ayrıca davalının yukarıdaki yazısında belirtildiği üzere “mikrop” kelimesinin cezai anlamda da hakaret içerebileceği, zira kullandığı kişiyi küçük düşürmek ve onu kötü lanse etmek amacıyla söylendiği, bu yönüyle hakaret eyleminin de haksız fiil olarak kabul edilip söylendiği tarafın kişilik haklarına zarar verebileceği, manevi zarara sebep olabileceği, bu yönüyle de kınanmadan çok manevi tazminat uygulanmasının bozulan manevi dengenin düzelmesi için daha uygun olacağı hukuki kanaatiyle…” gerekçeleriyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme Kararının Temyizi:

10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK

11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalı tarafından davacıların murisi hakkında kullanılan “Cenabı Allah’ın sopası yoktur, alma masumun ahını elbette çıkar…Cenabı Allah’ın daha temizlendi, sıra öbür mikroplarda” şeklindeki sözlerin davacıların kişilik haklarına saldırı teşkil eden hakaret içerip içermediği ve bu sözler nedeniyle yerel mahkemece davalı hakkında 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 58/2. maddesinde belirtilen diğer yaptırımlardan olan saldırının kınanmasına dair kararla yetinilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.

III. GEREKÇE

A) Öncelikle davalı vekilinin kişilik haklarına saldırıda bulunulmadığına ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi gerekmektedir.

12. Bilindiği üzere hukuki yarar dava şartı olduğu kadar, temyiz istemi için de aranan bir şarttır.

13. Davalı vekilinin kişilik haklarına saldırıda bulunulmadığına yönelik temyiz itirazları bozma kapsamı dışında kalarak kesinleşmiş olduğundan, davalı vekilinin bu husus hakkında temyiz talebinde bulunmasında hukuki yararı yoktur.

14. O hâlde davalı vekilinin kesinleşen bu yöne ilişkin temyiz isteminin hukuki yarar yokluğundan reddine karar verilmelidir.

B) Diğer temyiz itirazlarına ilişkin olarak yapılan değerlendirmede;

15. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır.

16. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir.

17. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi (4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 24), isme saldırı (TMK m. 26), nişan bozulması (TMK m. 121), evlenmenin butlanı (TMK m. 158/2), boşanma (TMK m. 174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma ( Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) m. 47, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 56) durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m. 49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir.

18. 4721 sayılı TMK’nın 24. maddesi ile 6098 sayılı TBK’nın 58. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır.

19. 4721 sayılı TMK’nın:

24. maddesinde;

“Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir.

Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.”

25. maddesinde;

“Davacı, hakimden saldırı tehlikesinin önlenmesini, sürmekte olan saldırıya son verilmesini, sona ermiş olsa bile etkileri devam eden saldırının hukuka aykırılığının tespitini isteyebilir.

Davacı bunlarla birlikte, düzeltmenin veya kararın üçüncü kişilere bildirilmesi ya da yayımlanması isteminde de bulunabilir.

Davacının, maddi ve manevi tazminat istemleri ile hukuka aykırı saldırı dolayısıyla elde edilmiş olan kazancın vekaletsiz iş görme hükümlerine göre kendisine verilmesine ilişkin istemde bulunma hakkı saklıdır.

Manevi tazminat istemi, karşı tarafça kabul edilmiş olmadıkça devredilemez; miras bırakan tarafından ileri sürülmüş olmadıkça mirasçılara geçmez.

Davacı, kişilik haklarının korunması için kendi yerleşim yeri veya davalının yerleşim yeri mahkemesinde dava açabilir.”

20. Dava konusu paylaşımın yapıldığı ve davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 6098 sayılı TBK’nın 58. maddesinde ise;

“Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir.

Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir.”

Hükümleri yer almaktadır.

21. TMK’nın 24 ve TBK’nın 58. maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir.

22. Görüldüğü üzere TBK’nın 58. maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır.

23. Önemle vurgulamak gerekir ki, şeref ve haysiyete yönelik saldırılar kişinin ölümü sonrasında gerçekleşirse ölenin kişilik hakkının ihlal edildiği söylenemez. Çünkü TMK’nın 28. maddesiyle kişilik ölüm ile sona erer. Ancak ölenin şeref ve haysiyetine yönelen saldırılar onun yakınlarının kişilik hakkına saldırı teşkil eder. Bu tür saldırılar karşısında ölenin yakınları, kendi kişilik haklarının ihlaline dayanarak TMK’nın 25. maddesinde belirtilen davaları açabilir (Yıldız, O. A.:Şeref ve Haysiyete Yönelik Saldırılar Karşısında Kişilik Hakkının Korunması, Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Arş. Gör. Ceren Damar Şenel Armağanı, Cilt: 5, Sayı: 1, Nisan 2020, Sayfa: 3675).

24. Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde;

Davacıların murisi …..’ın kaymakam koruması olarak görevli iken davalı ile aralarında husumet oluştuğu, bu hususta Edremit 2. Sulh Ceza Mahkemesinin 2012/266 E. sayılı dosyasında davalının mahkûmiyetine karar verildiği ve hükmün açıklanmasının geri bırakıldığı, murisin trafik kazası sonucu ölümünden iki gün sonra da 31.08.2012 tarihinde davalının “Cenab-ı Allah’ın sopası yoktur, alma masumun ahını elbet çıkar, Cenab-ı Allah’ın daha temizlendi, sıra öbür mikroplarda….” şeklinde MSN paylaşımında bulunduğu hususu uyuşmazlık dışıdır.

25. Davacılar murisinin ölümü sonrasında davalı tarafça internet ortamında paylaşılan bu sözlerin özellikle kullanılan “mikrop” kelimesi dikkate alındığında küçük düşürücü ve incitici olduğu kuşkusuz olduğu gibi; olayın oluş şekli, söylenen sözlerin içeriği ve tarafların durumu birlikte değerlendirildiğinde bu sözlerin nezakete aykırı sözler olarak kabulü mümkün görülmediğinden kınama ile yetinilmesi uygun düşmeyecektir.

26. O hâlde ölenin şeref ve haysiyetine yönelen saldırılar onun yakınlarının kişilik hakkına saldırı teşkil edeceğinden, bu tür saldırılar karşısında ölenin yakınları, kendi kişilik haklarının ihlaline dayanarak TMK’nın 25. maddesinde belirtilen davaları açabileceğinden mahkemece davacılar lehine manevi tazminata hükmedilmesi isabetlidir.

27. Zira, TBK’nın 58. maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır.

28. Hâl böyle olunca; yerel mahkemece yukarıda açılanan hususlara değinilerek verilen direnme kararı usul ve yasaya uygun olup, yerindedir.

29. Ne var ki, Özel Dairece tazminat miktarı yönünden bir inceleme yapılmadığından bu yöne ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.

IV. SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle;

1) Davalı vekilinin kişilik haklarına saldırıda bulunulmadığına yönelik temyiz isteminin hukuki yarar yokluğundan REDDİNE (III-A),

2) Diğer temyiz itirazlarının reddi ile direnme uygun olduğundan, davalı vekilinin hükmedilen tazminat miktarına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 4. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, (III- B),

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesi gereğince uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440/III-1. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 08.07.2020 tarihinde oybirliği ile kesin olarak karar verildi.

AYNI İŞYERİNDE AYNI ŞARTLAR ALTINDA ÇALIŞAN İŞÇİLER BAKIMINDAN FARKLI SONUÇLAR DOĞURABİLECEK KARARLAR VERİLEMEZ.

Yargıtay 9. HD, E: 2020/8642, K: 2021/479, T: 12.01.2021

Dava: Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen kararın, temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle, temyiz talebinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

Karar: Davacı İsteminin Özeti:

Davacı vekili, müvekkili davacının davalı şirkete ait işyerinde 2001 yılı Ocak ayında çalışmaya başladığını ve 17.01.2013 tarihine kadar 2. el yedek parça ustası olarak çalıştığını, iş akdinin haklı sebep olmaksızın sonlandırıldığını, çalıştığı dönemde de haklarının tam ödenmediğini, maaşının Sosyal Güvenlik Kurumu’na gerçek ücretinden düşük gösterildiğini, yıllık izinlerinin kullandırılmadığını, işten çıkarılırken baskı ile kendisine ibraname imzalatılarak kısmi bir ödeme yapıldığını, ancak, ibranamenin geçersiz olduğunu ileri sürerek kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, ödenmeyen ücret alacağı, fazla çalışma ücret alacağı, hafta tatili alacağı, ulusal bayram genel tatil alacağı, yıllık izin ücreti alacağı ile asgari geçim indirimi alacaklarının hüküm altına alınmasını talep etmiştir.

Davalı Cevabının Özeti:

Davalı vekili, davacının kendi isteği ile işten ayrıldığını, ödenmesi gereken işçilik alacağının bulunmadığını, taleplerinin zamanaşımına uğradığını, fazla çalışma ve tatil günlerinde çalışma iddiasının gerçeği yansıtmadığını, davacının ibraname imzalayarak, geriye dönük ücret, mesai, prim, ikramiye izin ücreti dahil her türlü tazminat haklarının aldığını ve müvekkili şirketi alacak talepleri yönünden ibra ettiğini beyanla davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savunmuştur.

Mahkeme Kararının Özeti:

Mahkemece davanın kabulü hakkında verilen 23.02.2016 tarihli ilk kararın, davalı tarafın temyiz başvurusu üzerine Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesinin 2016/11496 esas 2019/9720 karar sayılı 25.04.2019 tarihli ilamında yazılı gerekçelerle bozulmasına karar verilmiş, Mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonucunda, toplanan deliller ve bilirkişi raporuna dayanılarak davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Temyiz Başvurusu:

Karar, davalı vekili tarafından yasal süresi içerisinde temyiz edilmiştir

Gerekçe:

1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.

2- Somut olayda; davanın kabulüne ilişkin 23.02.2016 tarihli ilk karar, Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesinin 2016/11496 esas 2019/9720 karar sayılı ilamı ile husumetli tanık beyanına dayalı hüküm tesis edilemeyeceği gerekçesiyle bozulmuş, Mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan araştırma ve yargılama sonucunda davacı tanıklarının husumetli sayılmayacağı gerekçeye konu edilerek bir hüküm verilmiştir. Dosya kapsamına göre, …’ün tanık olarak dinlendiği tarihte husumetinin bulunduğu ve bu davanın işi esastan çözmeyen usuli nitelikteki bir kararla sonuçlanması karşısında, mahkemenin bu yöndeki gerekçesi isabetli olmamıştır. Diğer tanık …’ün davacısı olduğu dosyada verilen kararın ise temyiz incelemesinin yapıldığı ve Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesinin 19.02.2018 tarihli 2015/25719 esas 2018/3849 karar sayılı ilamı ile sadece “işçinin ödenmeyen ücret alacağının miktarı” yönünden bozulmasına karar verildiği, hüküm altına alınan fazla mesai alacağı hakkında ise herhangi bir bozma sebebine yer verilmediği görülmektedir. Söz konusu dosyada, davacının yaz ve kış dönemlerinde farklı mesai saatlerinde çalıştığı, yaz döneminde 9 saat, kış döneminde ise 18 saat fazla mesai yaptığı sonucuna ulaşılmış olmasına rağmen, eldeki dava dosyasında yaz kış ayrımı yapılmaksızın davacının 15 saat fazla mesai yaparak çalıştığı kabul edilmiştir. Aynı işyerinde aynı koşullar altında çalışan işçiler bakımından farklı sonuçlar doğurabilecek kararlar verilemeyeceğinden, Mahkemece yapılması gereken iş, tanık …’ün davacısı olduğu ve fazla mesai alacağı talebi yönünden kesinleşen söz konusu dava dosyasının getirtilerek, bu dosyadaki kabule göre davacının fazla mesai saatlerinin yaz ve kış dönemleri yönünden ayrı ayrı belirlenmesi, davacı tarafından hükmün temyiz edilmemesi nedeniyle oluşan usuli müktesep haklar da nazara alınarak, fazla mesai alacağına yönelik talebin yeniden değerlendirilmesidir. Anılan yön gözetilmeden eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

Sonuç: Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı sebeplerle BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 12.01.2021 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

KRİPTO PARA, HİZMET SAĞLAYICILARIN SÖZLEŞMELERİ VE GEÇERLİLİĞİ

Bu haftaki yazımızda son dönemlerde büyük bir ilgi gören, aslında ortaya çıkış tarihi günümüze pek de uzak olmayan kripto para ve beraberinde getirdiği hukuki meselelerden bahsedeceğiz. Bildiğimiz üzere kripto yani sanal para tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de oldukça popüler bir yatırım aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Öncelikle bu paranın tanımını yaparak hukuki niteliği ve sisteminin işleyişi üzerinde durmakta fayda vardır.

Kripto parayı normal bir para gibi herhangi bir devlet veya o devletin merkez bankası tarafından üretilmeyen, bu sistemin kullanıcılarının ülkelerindeki para birimiyle satın aldığı veya ürettiği bir sanal para birimi olarak genel bir tanımın kapsamına almak mümkündür.

Bu paraların dolaşımını sağlayan, alım satımını yapan fakat pratikte hiçbir izin veya ruhsata tabi olmaksızın oluşturulan firmalara ise ‘kripto para hizmet sağlayıcıları’ (aracı kurum) adı verilmektedir. Bu hizmet sağlayıcılar bünyesindeki kripto paralar şifrelenerek oluşturulan bir yapıda saklanır ve bu sistem içerisinde kullanıcılar kendilerine özel sanal cüzdanlar oluşturarak paralarını burada muhafaza ederler. İşte bu sistem üzerinden yapılacak tüm kripto para transferleri, kullanıcıların sanal cüzdanlarındaki para miktarı ve her türlü hesap hareketleri ‘blockchain’ denilen bir sanal deftere not edilir. Türkçeye ‘bolk zinciri’ olarak çevrilen bu dağınık defter teknolojisi oldukça farklı ve kendisine özgü bir işleyişi mevcuttur.

Bu kripto para sistemleri üzerinden hiçbir kullanıcı bankalarda olduğu gibi saat veya ülke sınırlamasına takılı kalmaksızın istedikleri an ve istedikleri yerden sanal paralarının transferini gerçekleştirebilmektedir. Fakat şöyle çelişkili bir durum var ki her kullanıcı gerçek kimlik bilgilerini kullanarak bu sisteme kayıt olmuyor ve bu durumda ‘blockchain’ üzerinden bu işlemleri kimin gerçekleştirildiği öğrenilemiyor. Tahmin edersiniz ki bu konu siber suçlar ve bu suçların failleri için oldukça ilgi çekici bir çalışma alanı olabiliyor. Örneğin bir kullanıcının hesabı hacklenip para transferi gerçekleştirildiğinde bu işlemi kimin yaptığı bilinemediği için ve hatta yapılan işlemler de geri alınamadığı için ne suç ne de suçlu ispatlanabilir bir eylemin unsurlarını oluşturuyor. Tabi bahsettiğimiz durumun istisnasını oluşturan bir örnek de yok değil: uluslararası transferlerde kripto parayı kabul eden bazı hizmet sağlayıcılar bulunmakta ve bu aracılar transferin tamamlanması için kimlik bilgilerinin açıklanması şart koşarak kimlik gizliliğinin önüne bir nebze set çekmektedir. Ne yazık ki durumun bir istisnası olması sistemin güvenilirliğinin bir teminatı değildir. Bahsettiğimiz örnekler ancak ve ancak; bu mekanizmanın ne kadar yeni ve savunmasız olduğunun, en kısa zamanda sistemin kendi özelinde hukuki düzenlemeler yapılmadıkça bu sanal dünyanın suç ve suçlu yuvası olma yolunda ilerlediğinin teminatı olabilir. Kaldı ki şu ana kadar bile sistem aracılığıyla uyuşturucu ticareti ve kara para aklama gibi suçların işlendiği bilgisi kaynaklarda yer almıştır.

Buraya kadar söz ettiklerimizden de anlaşılacağı üzere mevzuatımızda henüz kripto parayla ilgili net bir düzenleme bulunmamakta ve yapılan açıklamalar bazı kanunlarda yer alan benzer konuları kıyas yoluyla bu konuya uygulamaya çalışmaktan başka bir şey değildir. Hatta yeri gelmişken yakın tarihli bir mahkeme kararına değinelim: İstanbul İcra Hukuk Mahkemesi, bir borçlunun kripto para hesabına haciz işlemi uygulanmasına yönelik itirazını bu tür paraların da emtia ve menkul kıymetler kapsamında değerlendirileceği gerekçesiyle reddetti. Böylece kripto para Türkiye’de ilk kez bir mahkeme tarafından menkul değer olarak kabul edildi ve hatta ülkemizde bu tür paralara yönelik ilk hukuki işlem olması nedeniyle de ‘emsal’ sıfatına sahip oldu. Ülkemizdeki bir başka yasal düzenleme ise  16 Nisan 2021’de Resmi Gazete’de yayımlanan “Ödemelerde Kripto Varlıkların Kullanılmamasına Dair Yönetmelik”tir ve bununla birlikte Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası tarafından 1211 sayılı kanuna dayanılarak kripto paraların doğrudan veya dolaylı şekilde ödeme aracı olarak kullanılması yasaklanmıştır. Burada şundan bahsetmek yerinde olacaktır: Anayasanın en başlarında yer alan 2. maddesinde ve devamındaki birçok maddede vurgulandığı şekilde demokratik bir hukuk devleti olmak, beraberinde ‘suçta ve cezada kanunilik’ ilkesi gibi bazı ilkeleri getirmektedir. İşte bu ilkeye dayanarak rahatlıkla söyleyebiliriz ki kanunla yasaklanmayan ve yaptırımı öngörülmeyen hiçbir eylem ya da faaliyetin icrası engellenemeyeceği gibi icrası halinde bir yaptırıma da tabi tutulamaz. Ayrıca konunun ehemmiyeti ve niteliği de göz önünde bulundurulursa kripto para ile ilgili bir yönetmelikten çok daha fazla yasal düzenlemeye ihtiyaç olduğu barizdir. Ülkemizin de bunun bilincinde olarak kanuni çalışmalara hız verdiğini, ta ki o zamana kadar konuyu başıboş bırakmamak adına yönetmelik gibi hukuki işlemlerle düzenlemelere gittiğini düşünmekteyiz.

Gelelim bir de bu hizmet sağlayıcılar ile kullanıcılar arasında imzalanan sözleşmelere. Hizmet sağlayıcılar bünyesinde bir hesap oluşturulmadan önce, kullanıcılara imzalatılan bir sözleşme ise daima mevcuttur. Fakat takdir edersiniz ki tek bir hizmet sağlayıcı olmadığı gibi tek bir sözleşme de yoktur. Bu yüzden her bir sözleşme ayrı ayrı ve özenle incelenmelidir. Türkiye’de bilinen birkaç kripto para hizmet sağlayıcısının kullanıcı sözleşmeleri incelendiğinde çoğunlukla ortak olarak kullanılan belli başlı sözleşme maddelerine rastlamak mümkündür. Örneğin bu sözleşmelerde platform üzerinden yapılan kripto para transferlerinin iade edilemeyeceği ve dolayısıyla bu transfer emri verilirken kullanıcıdan alınan hizmet bedeli, komisyon, işlem ücreti vb. ücretlerin iadesinin de kullanıcı tarafından talep edilme hakkı olmadığı alenen hüküm altına alınmıştır. (Tabi bazı sözleşmelerde kurumun,  ‘işlemlerin şüpheli görülmesi halinde kullanıcıların yaptığı para transferlerini iade hakkına sahip olması’ hükmü ile kendisine bir istisna yetki verebildiği görülmüştür.) Aynı zamanda hatalı bir şekilde transfer gerçekleştiren kullanıcı da bu işleminden kendisi sorumludur, aracı kurum -kendilerinin kast veya ağır ihmalleri dışındaki durumlarda- kullanıcının bu hatalı eylemi sonucunda doğan veya doğacak zararlarına karşı hukuki ve cezai sorumluluk kabul etmez. Yani kullanıcıların platform içerisinde kripto paralara yönelik yaptığı her türlü eylem ve işleme ilişkin hukuki ve cezai sorumluluk kendisine ait olacaktır.

Sözleşmeler incelendiğinde fark edilecek diğer bir ortak hüküm ise şudur: Kripto para hizmet sağlayıcısı, kullanıcıların yaptığı işlemlerin şüpheli görülmesi halinde kullanıcı tarafından verilen işlem talimatını yerine getirmeyerek işlemi iptal edebilir. Ya da bazı sözleşmelerde açıkça belirtildiği gibi hizmet sağlayıcı, kullanıcılar tarafından yapılan iş emirlerini ve para transferlerini ‘hiçbir gerekçe göstermeksizin’ kabul etmeme hakkına sahiptir. (Böyle bir durum söz konusu olduğunda hizmet sağlayıcı, kullanıcılar tarafından yatırılan parayı derhal iade eder.) Burada şunu söyleyebiliriz ki; uygulama üzerinden satın alınan kripto paraların nasıl kullanıldığının, nereye ve ne amaçla transfer edildiğinin ya da bir suça alet edilip edilmediğinin tespitinin mümkün olmadığının bilincinde olan hizmet sağlayıcılar, ilgili maddeleri sözleşmeye ekleyerek kullanıcıların bu paraları kötüye kullanmasından doğan ya da doğacak zararlardan -gerek kullanıcılar açısından gerekse üçüncü kişiler aleyhine olan zararlardan- sorumlu olmadıklarını hüküm altına alırlar. Son olarak ise, söz konusu hizmeti sağlayanların bahse konu sözleşmelerdeki her türlü hüküm ve şartı uygun bulduğu herhangi bir zamanda -çoğunlukla önceden ihbara gerek kalmaksızın- değiştirme hakkına tek taraflı olarak haiz olduklarına dair maddeleri bu kategori altına eklememiz mümkündür.

Belki de en önemli konu açıkladığımız bu sözleşmelerin hukuki olarak geçerlilik statüleri konusudur. Bir paragraf önce aslında, bir şirketin/kurumun önceden hazırladığı ve tüm kullanıcılara sunduğu sözleşme hükümlerinden bahsettik ki bu akla ilk olarak TBK m. 20 vd. düzenlenen ‘genel işlem koşulları’nı getirmektedir. Bu koşullar söz konusu sözleşme metinlerinde kullanıcıların aleyhine olan bazı maddeleri hükümsüz kılma yolunda hukuken bize yardımcı olabilecek düzenlemelerdir. İşte hükümsüzlük açısından dayanak olarak kullanılabilecek ve bazı sözleşmelerde aranan geçerlilik şartlarından olan genel işlem koşullarını Borçlar Kanunumuzdan şu şekilde alıntılayabiliriz:

“Genel işlem koşulları, bir sözleşme yapılırken düzenleyenin, ileride çok sayıdaki benzer sözleşmede kullanmak amacıyla, önceden, tek başına hazırlayarak karşı tarafa sunduğu sözleşme hükümleridir. Bu koşulların, sözleşme metninde veya ekinde yer alması, kapsamı, yazı türü ve şekli, nitelendirmede önem taşımaz.

Genel işlem koşullarıyla ilgili hükümler, sundukları hizmetleri kanun veya yetkili makamlar tarafından verilen izinle yürütmekte olan kişi ve kuruluşların hazırladıkları sözleşmelere de, niteliklerine bakılmaksızın uygulanır.” -tabi bahsi geçen aracı kurumların henüz bir yetkili makam tarafından veya kanunla verilen bir izinlerinin olup olmadığı konusu tartışmalıdır- şeklinde tanımlanmıştır. Madde 21’den itibaren ise genel işlem koşulu olarak nitelendirilen hükümlere mahsus olan bazı geçersizlik sebepleri sayılmıştır. Şimdi bu sebepleri kısaca inceleyelim:

-Sözleşmeye yazılmamış sayılma

Açıkça ve özel olarak bilgilendirme yapılıp buna göre kabul edilmiş olmama sebebiyle yazılmamış sayılma halinde eğer söz konusu genel işlem koşulu, sözleşme imzalanmadan önce karşı tarafça yeterince incelenip değerlendirilmemiş ve gelecekte doğurabileceği tüm neticeler göz önünde tutulmadan imzalanmışsa yazılmamış sayılacaktır. Burada getirilen karine; daha güçlü konumdaki tarafın önceden hazırladığı bir sözleşmeyi imzalayan tarafın, kendi aleyhine olan hükümleri kabul etme iradesini haiz olmadığı yönünde bir karinedir. Üstüne üstlük bu karine, yanılma ve aldatma hallerinde olduğu gibi sınırlı süreye tabi bir iptal seçeneğinin çok daha ötesinde hatta hakimin re’sen göz önünde bulundurabileceği bir hükümsüzlüğü doğurur.  (Kaldı ki burada gördüğümüz ‘yazılmamış sayılma’ tabiri tarafların bahsi geçen genel işlem koşullarının sözleşmede yer alacağı konusunda anlaşmadıkları manasında kullanılmış kabul edilmektedir ki bu da hükümsüzlüğü ‘yokluk’ derecesine çıkartan bir durumdur. Zira taraflar arasında irade uyuşması sağlanamayan hususlar borçlar hukukumuzda yokluk hükmünde sayılmaktadır.) Parantez açılması gereken bir diğer husus ise bir genel işlem koşulunun geçersiz sayılması ve hükümsüzlük sonucunun meydana gelebilmesi için o genel işlem koşulunun karşı tarafın menfaatine aykırı olması gerektiği noktasıdır.

-Genel işlem koşulları TBK 21’e göre yazılmamış sayılmasa bile yine de TBK 25’e göre, içerdikleri ağır hükümler nedeniyle geçersiz sayılabilmektedirler. “Genel işlem koşullarına, dürüstlük kurallarına aykırı olarak, karşı tarafın aleyhine veya onun durumunu ağırlaştırıcı nitelikte hükümler konulamaz.” Burada, genel işlem koşulunun dürüstlük kuralına ters düşecek bir şekilde karşı tarafın menfaatine aykırı olması şartı, hükümsüzlük sonucunu doğuracaktır.

-Değinmeden geçemeyeceğimiz bir diğer konu ise incelediğimiz çoğu sözleşmede geçen ‘hizmet sağlayıcının sözleşmede yer alan hüküm ve şartları değiştirme hakkına tek taraflı olarak’ sahip olması hususudur. TBK m. 24 der ki: “Genel işlem koşullarının bulunduğu bir sözleşmede veya ayrı bir sözleşmede yer alan ve düzenleyene tek yanlı olarak karşı taraf aleyhine genel işlem koşulları içeren sözleşmenin bir hükmünü değiştirme ya da yeni düzenleme getirme yetkisi veren kayıtlar yazılmamış sayılır.” Hiç şüphesiz kripto para hizmet sağlayıcılarının sözleşmedeki hükümleri karşı tarafın aleyhine olacak şekilde tek taraflı bir biçimde değiştirmesi kabul edilemez bir durumdur ve kanunumuzda açıkça yasaklanmıştır.

Sonuç olarak bu hizmet sağlayıcılar ve kripto para sistemi kullanıcıları arasında yapılan sözleşmelerde genel işlem koşullarını sözleşmenin geçerliliği için aranan bir unsur olarak kabul edersek- yapabileceğimiz en yerinde yorum; söz konusu genel işlem koşulları kapsamında kalan ve bunlara aykırılık oluşturan sözleşme maddeleri açısından hükümsüzlük meydana gelecek ve bu maddeler geçersiz sayılacaktır. (Yani aracı kurumun kendi lehine sorumluluk kabul etmediği ve daha güçsüz konumda olan kullanıcının menfaatine aykırı olan bu kapsamdaki hükümler, sözleşmede güvence altına alındığı şekilde bir sonuç doğurmayacaktır). Fakat genel işlem koşullarına uygun olarak yazılan ve geçerliliği etkilenmeyen maddeler sözleşmede yazılmış sayılacak, bu maddelere aykırı davranan aracı kurum aleyhinde ise sözleşmeye aykırılık hükümlerinden faydalanılarak zararın tazmini talep edilebilecektir.

En başından beri vurguladığımız gibi; konunun tüm dünya nezdinde hem çok yeni hem de çok hassas oluşundan kaynaklanan önemi ve niteliğine bir de kripto para hizmet sağlayıcı-kullanıcı arasında imzalanan sözleşmelerin birbirinden oldukça farklı hükümler içerebileceği hususu eklenince, konuyla ilgili yapılacak her türlü işlemin tüm detaylarıyla bir uzmana danışılarak yürütülmesi son derece yerinde bir tavsiye olacaktır. Zira kullanıcılar açısından sözleşme hükümlerinin doğru incelenmesi; özellikle kendilerine yüklenen sorumlulukları, bağlandıkları maddelerden aleyhlerine doğabilecek zararları ve daha sonrasında talep edebilecekleri hakları bilmeleri için olmazsa olmaz bir noktadır.

Stj. Av. Dilara AÇIKEL, Av. Bilge İŞ, Av. Selçuk ENER

YILLIK İZİNLER KULLANILMADIĞI TAKTİRDE İŞ SÖZLEŞMESİNİN FESHİYLE ÜCRETE DÖNÜŞÜR.

Yargıtay 15. HD, E: 2021/983, K: 2021/293, T: 17.02.2021

Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik verilen hüküm süresi içinde davalı … vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

K A R A R

Davacı vekili; müvekkili ile davalı şirketler arasında hizmet alım sözleşmesi bulunduğunu, sözleşme kapsamında davalı tarafından çalıştırılan dava dışı işçinin müvekkili aleyhine açtığı işçilik alacakları ile ilgili davanın işçi lehine sonuçlandığını ve bu kapsamda müvekkili tarafından dava dışı işçiye icra takibi sonucunda ödeme yapıldığını, yapılan bu ödemeden sözleşme hükümlerine göre davalıların sorumlu olduğunu, müvekkili tarafından ödenen bedelin davalılardan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı … Ltd. Şti. ve davalı … Tem. Hiz. A.Ş. vekilleri davanın reddini istemiş diğer davalılar davaya cevap vermemiştir. Mahkemece iddia, savunma, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre; davacının, davalılar ile yapılan sözleşme kapsamında SGK kayıtlarına göre davalılar bünyesinde çalışan işçiye yapılan ödemeyi aralarında imzalanan sözleşme hükümlerine göre davalılardan talep edebileceği, son yüklenicinin tüm, diğer yüklenicilerin çalıştırdıkları dönemle sınırlı olarak sorumlu oldukları gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararı, davalı … Tem. Hiz. A.Ş. vekili temyiz etmiştir. Hizmet alım sözleşmeleri; ihale şartları ile belirlenen işin sözleşmede kararlaştırılan bedel ile yapılmasının üstlenildiği sözleşmelerdir. Bu sözleşme türünde yüklenicinin edimi, hizmetin kendi işçisi ile yerine getirilmesi, işverenin edimi ise sözleşme bedelinin ödenmesidir. Sözleşme kapsamında yapılması gereken iş yüklenici işçisi tarafından yerine getirilecektir. İş aktinin yüklenici ile işçi arasında yapıldığı hususu ihtilaflı değildir. SGK kayıtları da bu hususu doğrulamaktadır. Hizmet alımı tip sözleşmelerinde işverenin, yüklenici tarafından çalıştırılan işçinin ücretinin ödenmesi, sosyal haklarının takibi gibi denetim dışında işçiye karşı bir sorumluluğu yoktur. İşveren ile yüklenicinin İş Kanunu’na göre işçiye karşı müteselsilen sorumlu olmasına rağmen rücu ilişkisinde taraflar arasında imzalanan sözleşmenin uygulanması sözleşme hukukunun en temel ilkelerindendir. İşçilik alacakları işveren tarafından ödenen işçinin; yüklenici işçisi olması, sözleşme ücretine işçinin ücret ve sosyal haklarının dahil olması, işverenin işçilik alacaklarından sorumlu olacağına dair sözleşmede bir hüküm bulunmaması hususları nazara alındığında davacı işverenin işçiyi çalıştıran yüklenicilerden ödediği bedeli ve ferilerinin tamamını talep etme hakkı bulunduğunun kabulü gerekir. Hizmet alım ihaleleri aynı yüklenici tarafından alındığı gibi, değişik yükleniciler tarafından da alınabilmektedir. Bu halde işyeri devri suretiyle işçiler yeni yükleniciye devredildiği için hizmet akitleri kesintiye uğramadan devam etmekte ve işçilik alacakları da bu doğrultuda hesaplanmaktadır. İşçiye ödenen kıdem tazminatı iş sözleşmesinin feshedildiği tarihteki giydirilmiş ücret üzerinden hesaplanmakta olup bu kıdem tazminatının tamamından işçiyi çalıştırdıkları dönemle orantılı olarak yükleniciler işverene karşı sorumludurlar. Yıllık izinler kullanılmadığı taktirde iş sözleşmesinin feshi ile ücrete dönüşmektedir. Sözleşmeyi feshedenin son yüklenici olduğu ve yıllık izinlerinde bu fesih ile ücrete dönüştüğü gözönüne alındığında yıllık izin ücretinden son yüklenici sorumlu olacaktır. İhbar tazminatından son işveren sorumludur. Bunların dışında hafta tatil ücreti, ücret alacağı, fazla mesai ücreti gibi işçiye ödenen tazminatlardan yükleniciler işverene karşı işçiyi çalıştırdıkları dönemle sınırlı olarak sorumlu olacaklardır. İşveren tarafından bu ödemelerin feri mahiyetinde yapılan ödemeler de ayrı esasla yüklenicilerden tahsil edilebilecektir. Yükleniciler aleyhine açılan rücu davalarında ayrı sözleşmelerle hizmet ifa eden yükleniciler mecburi dava arkadaşı olmadığı gibi borçtan müteselsilen sorumlu olacaklarına ilişkin kanun hükmü veya sözleşme bulunmamaktadır. Bu nedenle alacak davalarında her davalı aleyhine ayrı tahsil hükmü kurulmalıdır. Davanın itirazın iptali şeklinde açılmış olması durumunda ise takibin hangi davalı açısından hangi miktarla devam edeceği ayrı ayrı belirlenmelidir.

Bu durumda mahkemece yukarıda belirlenen ilkeler çerçevesinde bilirkişiden ek rapor alınıp sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı gerekçe ile ödenen bedelin tamamından son işverenin sorumlu tutulması doğru görülmemiş bozmayı gerektirmiştir.

S O N U Ç

Yukarıda açıklanan nedenlerle; davalı … Hiz. A.Ş. vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün davalı … Hiz. A.Ş. yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde temyiz edene iadesine, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 17.02.2021 gününde oybirliğiyle karar verildi.

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.