Bu yazımızda “munzam zarar” hakkında güncel sorunları da kapsayacak nitelikte bilgilendirme yapılacaktır.

TANIMI

Hukuk sistemimizde borçlunun temerrüde düşmesi sebebiyle alacaklının uğradığı zararın öncelikle temerrüt faizi ile giderilmesi amaçlanmıştır. Temerrüt faizi, herhangi bir para alacağı nedeniyle zararın doğup doğmadığına ve borçlunun kusurlu olup olmadığına bakılmaksızın, vadeden sonra temerrüt şartlarının doğumu halinde ödenmek zorunda olan faizdir. Ancak bazı hallerde alacaklının uğramış olduğu zarar temerrüt faizinden fazla olabilir. Bu hallere döviz kuru artışı, enflasyon artışı, mevduat faizlerinin artışı örnek verilebilir. Bu tip durumlarda ortaya çıkan zarar munzam zarar olarak nitelendirilir. Munzam zarar, kanunda geçtiği adıyla aşkın zarar olarak da isimlendirilebilir.

Munzam zarar TBK m. 122’de düzenlenmiştir. Alacaklı, temerrüt faizini aşan bir zarara uğramış olursa, borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmedikçe, bu zararı da gidermekle yükümlüdür. Temerrüt faizini aşan zarar miktarı görülmekte olan davada belirlenebiliyorsa, davacının istemi üzerine hâkim, esas hakkında karar verirken bu zararın miktarına da hükmeder. (TBK m. 122) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 13-353/929 sayılı ve 10.11.1999 tarihli kararına göre “Munzam zarar, sorumluluğu kusura dayanan borçlu temerrüdünün hukuki bir sonucudur ve alacaklının zararının faizi aşan bölümüdür.” Kısacası munzam zarar, borçlunun temerrüt tarihi ile borcunu fiilen ödediği tarih arasında geçen süredeki oluşan zararı ifade eder.

“Munzam zarar, borçlu temerrüde düşmeden borcunu ödemiş olsaydı, alacaklının malvarlığının kazanacağı durum ile temerrüt sonucunda ortaya çıkan ve oluşan durum arasındaki farktır. Başka bir anlatımla, munzam zarar, borçlu temerrüdü ile oluşmaya başlayan, asıl borcun ifasına kadarki zaman içinde artarak devam eden, asıl borçtan bağımsız yeni bir maddi tazminat borcu olarak tanımlanabilir.”

(Yargıtay 15. HD, E. 2014/6172, K. 2015/3745, T. 29.06.2015)

HUKUKİ NİTELİĞİ

Doktrindeki çoğunluk görüşe göre munzam zarar, müspet zararın bir türüdür. Diğer bir görüşe göre ise munzam zarar her somut olaya göre farklı değerlendirilmelidir. “…Munzam zarar menfi veya müspet zarar şeklinde ortaya çıkabilir…”(KILIÇOĞLU, Ahmet)

Borca konu edim sözleşmeye uygun ifa edilmiş olsaydı alacaklının malvarlığının içinde bulunacağı durum ile borcun ifa edilmemesi halindeki mevcut durumu arasındaki fark “müspet zarar” olarak tanımlanır. Munzam zarar da tanımını verdiğimiz haliyle müspet zararla büyük oranda benzerlik göstermektedir. Dolayısıyla munzam zararı müspet zarar olarak nitelendirmek daha uygundur.

Munzam zarar, fiili zararı kapsar ancak sadece ondan ibaret değildir, mahrum kalınan kar da munzam zararın konusunu oluşturabilir.

“..Bu zarar, davacının öz varlığından, ekonomik ve sosyal faaliyetlerinden, toplum içerisindeki statüsünden, başına gelen olaylardan kaynaklanan, somut olgular nedeniyle uğramış olduğu fiili zarardır..”

(Y. HGK, E. 2007/11-668, K. 2007/798, T.31.10.2007)

Munzam zarar, temerrüt faiziyle karşılanamayacak olan zarara ilişkindir. Bu sebeple asıl alacaktan bağımsız ve ek bir zarar niteliğindedir. Sözleşmesel faizi aşan veya sözleşmesel faizle karşılanmayan zararlar munzam zarar kapsamına girmez. Munzam zarara dayalı talep hakkı, esas itibariyle bir alacak hakkıdır.

                (Yargıtay 11. HD , E. 2012/5385,K. 2013/5377, T. 19.03.2013)

Munzam zarar, kaynağı ne olursa olsun bütün para borçları için söz konusu olabilir.

“Munzam zarar borcunun hukuki sebebi, asıl alacağın temerrüde uğraması ile oluşan hukuka aykırılıktır. O nedenle, borçlunun munzam zararı tazmin yükümlülüğü (TBK md. 122), asıl borç ve temerrüt faizi yükümlülüğünden tamamen farklı, temerrüt ile oluşmaya başlayan asıl borcun ifasına kadar zaman içinde artarak devam eden, asıl borçtan tamamen bağımsız yeni bir borçtur”

(Yargıtay 11. HD, E. 2018/1512, K. 2019/3201, T. 29.04.2019)

ŞARTLARI

Munzam zararın oluşabilmesi için birtakım şartların bir araya gelmesi gerekir.

1-Borçlunun para borcunu ifa etme konusunda temerrüde düşmesi.

2-Temerrüt faizini aşan bir zarar olmalıdır:

Para borçlarında temerrüde düşen borçlu, temerrüt faizi ödemek zorundadır (TBK md 120, 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun md 2). Temerrüt faizi kanundan doğmaktadır. Temerrüt faizi talep etmek için zararın varlığı gerekmez. Yargıtay’ın eski kararlarına göre TBK m. 122’nin (E. BK 105) konuluş amacı alacaklının uğradığı zararın her zaman için temerrüt faiziyle karşılanamayacak olmasıdır. Bu durumlarda ortaya çıkan zarar TBK m. 122 kapsamında tazmin edilir.  Bir başka ifade ile TBK m. 122,  alacaklının temerrüt faizi ile karşılanamayan zararlarının tazminini ve alacaklının zarara uğramasını engellemeyi amaçlamaktadır.

3-Borçlunun kusurlu olması gerekir:

“…Borçlu, temerrüde bilerek ve isteyerek kendi davranışlarıyla düşmüşse bu durumda borçlunun kastından bahsedilir. Eğer borçlu, gereken özeni göstermeyerek temerrüde düşmüşse bu durumda borçlunun ihmalinden bahsedilir. İhmâl, ağır ve hafif olmak üzere ikiye ayrılır. Ağır ihmâlde, makul bir insanın davranışı ölçü alınır ve makul bir insanın alması gereken en basit önlemin alınmaması söz konusu olur. Hafif ihmâlde ise, dikkat ve özen gösteren insan davranışı ölçü alınır ve hafif ihmal ölçü alınan kişinin göstermesi gereken davranışın gösterilmemesi şeklinde ortaya çıkar…” (EREN, Fikret)

Temerrüde düşen borçlu, temerrüde düşmekte kusuru olmadığını ispat etmedikçe, borcun geç ifasından dolayı alacaklının uğradığı zararı gidermekle yükümlüdür. (TBK m. 118) Alacaklı, temerrüt faizini aşan bir zarara uğramış olursa, borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmedikçe, bu zararı da gidermekle yükümlüdür. (TBK m. 122/1) Dolayısıyla borçlu temerrüde kendi kusuruyla düşmüş gibi kabul edilir ve borçlu, kusurlu olmadığını kendisi ispatlamalıdır.

“…Davacı alacaklının, munzam zararını yasal delillerle kanıtlamış olması durumunda ise; davalı borçlu, sorumluluktan kurtulmak istiyorsa; ya alacaklının bir zarara uğramadığını ya da borcunu zamanında ifa etmiş olsa dahi; değeri düşmeyecek bir yatırım yapmayacağını ispat ederek sorumluluktan kurtulabilir. Bu görüş doğrultusundaki uygulamaları gösterir örnek kararlar olarak; Y.H.G.K. 19.10.1996 gün, 96/5-144 Esas ve 1996/503 sayılı kararı; 17.12.1999 gün, 99/19-73 Esas ve 99/106 Karar sayılı ilâmı, 08.11.2001 tarih, 2000/5-1611 Esas ve 2000/1636 Karar sayılı ilâmı; Yargıtay 5. Hukuk Dairesi’nin 08.02.2000 gün, 1999/19708 Esas ve 2000/1451 sayılı Kararı, 15. Hukuk Dairesi’nin 26.11.1998 gün, 1998/4379 Esas ve 98/4426 sayılı ilâmı ve 27.01.1995 gün, 94/4985 Esas ve 1995/363 sayılı Kararı, 19. Hukuk Dairesi’nin 02.10.1997 gün, 97/4815 Esas ve 97/7979 sayılı kararı, gösterilebilir…”

(Yargıtay 15. HD, 2013/3885 E. , 2014/4268 K.)

4-Uygun nedensellik bağının bulunması gerekir:

Munzam zararla borçlunun temerrüdü arasındaki nedensellik bağının varlığını ispat yükü alacaklı taraftadır.

5-Munzam zararın talep edilmesi gerekir:

 Asıl borç ifa ya da diğer bir sebeple sona erdiği takdirde, rehin, kefalet, faiz ve ceza koşulu gibi buna bağlı hak ve borçlar da sona ermiş olur. İşlemiş faizin ve ceza koşulunun ifasını isteme hakkı sözleşmeyle veya ifa anına kadar yapılacak bir bildirimle saklı tutulmuş ise ya da durum ve koşullardan saklı tutulduğu anlaşılmaktaysa, bu faizler ve ceza koşulu istenebilir. (TBK m. 131)

MUNZAM ZARARIN İSPATI VE BELİRLENMESİ

“…Munzam zararın varlığını, munzam zararın varlığını iddia eden kişi ispat etmelidir. Munzam zararın kanıtlanması yapılırken, “iddia edenin, geç ödemenin sonucunda zararın meydana geldiği, doğan zarar ile geç ödeme arasında uygun sebep-sonuç ilişkisi bulunduğunu” ortaya koyması gerekir.

(Y.15 HD 24.1.1994 tarih , 1993/5843 E, 1994/229 K sayılı ilamı)

Alacaklının fiilen yaptığı işin ve faaliyet alanının, ileri sürdüğü zararın oluşabileceğine ilişkin iddia ile somut olarak örtüşmesi gerekir. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 8.10.1999 tarih ve 1997/2 E, 1999/1 K sayılı kararı ile soyut tek bir noktada zarar oluşturulduğunun öne sürülmesini engellemiştir

“…. Zararların kanıtlanması işleminin tek bir ispat vasıtasına bağlanması; hakimin, delilleri serbestçe takdir edip vicdani kanaatine göre hüküm kurmasını öneren yasal kuralı sınırlandıracağı gibi hukukun zaman içinde gelişimini de önleyebilecektir.”

.

Munzam zararın hesaplanmasında soyut ve somut olmak üzere iki farklı yöntem vardır. Somut yöntemde; munzam zararın varlığını iddia eden kişi somut olgularla zararın varlığını ispat etmelidir. Doktrindeki bazı görüşler munzam zararın somut yöntemle ispatlanması gerektiğini savunmaktadır. Yargıtay kararlarına bakıldığı zaman da daha çok somut yöntemin kullanıldığı görülür. Yargıtay’a göre enflasyon, devalüasyon artışlarının varlığı munzam zararın olduğu anlamına gelmemektedir. Alacaklı kişi, kendisinin geç ödemeden dolayı zararının oluştuğunu somut vakıalarla kanıtlamalıdır.

“…Her ne kadar davacı, döviz faizini aşan bir zararı olduğu iddiasıyla davayı açmış ise de, zararın ne şekilde oluştuğunu somut olarak ispat etmiş değildir. Bu durumda, HGK’nun 2001-19/1086 E, 2002/371 K. sayılı kararı da göz önünde bulundurulduğunda davanın bu sebeple reddi gerekirken yazılı gerekçe ile reddi isabetli değil ise de, sonucu itibariyle doğru olan kararın HUMK 437/7. maddesi gereğince açıklanan bu gerekçe ile onanmasına karar vermek gerekmiştir…”

(Yargıtay 19. HD, E. 2014/6154, K. 2015/3225, T. 09.03.2015.)

“…Yüksek enflasyon, dolar kurundaki artış, serbest piyasadaki faiz oranlarının yüksek oluşu davacıyı kanıt yükünden kurtaramaz. Zira davacı para alacağını zamanında alması halinde ne şekilde kullanacağını kanıtlayamamıştır…”

(Yargıtay 15. HD, E. 2011/7614, K. 2012/1895, T. 26.03.2012)

“…Ülkede yaşanan ekonomik kriz nedeniyle paranın döviz karşısında hızlı değer kaybı, yüksek enflasyon gibi genel afaki ve doğrudan davacının zararını ifade etmeyen umumi ekonomik konjonktürel olgular BK’nın 105. (T.B.K. 122.) maddesinde sözü edilen munzam zararın varlığını göstermez”

(Yargıtay 13. HD, E. 2016/10665, K. 2019/6982, T. 30/05/2019)

Soyut yöntemde ise alacaklıya bir kolaylık sağlanmak istemiştir. Bu yönteme göre alacaklı, zararını somut vakıalarla ispatlamak zorunda değildir. Soyut yöntemde enflasyon, döviz kuru, mevduat faizi gibi ekonomik göstergeler dikkate alınarak hesaplama yapılır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 31.10.2007 tarihli ve 2007/11-688 E. sayılı kararında soyut yöntemin neden kullanılamayacağı açıklanmıştır. Bu karara göre; faizin belirlenmesi yetkisi yasama organındadır ve yasama organı zaten ülkenin içinde bulunduğu durumu dikkate alarak faizi düzenler. Ülkenin içinde bulunduğu enflasyon, yüksek faiz gibi ekonomik olumsuzluklar, aşkın zararın ispat vasıtaları olarak kabul edilemez. Ekonomik olumsuzluklar, gerçek zarar olarak gösterilemez. Doktrindeki bazı yazarlara göre, alacaklının somut zararına bakılmaksızın enflasyon oranında bir zarara uğradığını kabul etmek, kanun koyucunun yerine geçerek yasal temerrüt faiz oranını enflasyon oranına çıkarmak anlamına gelir.

ANAYASA MAHKEMESİNE GÖRE AŞKIN ZARARIN İSPATI VE BELİRLENMESİ

Munzam zarar, Anayasa Mahkemesi’nin önüne 2014/2267 numaralı bireysel başvuruyla gelmiştir. Başvurucu, mahkemece hükmedilen alacağın değer kaybına uğratılarak ödenmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasıyla AYM’ye başvurmuştur. Başvurucu ayrıca, alacağı için açtığı davada yargılamanın uzun sürdüğünü ve belirtilen sürede de ülkedeki yüksek enflasyon nedeniyle geç kavuştuğu alacağının değer kaybına uğradığını ifade etmiştir. Bakanlık görüşünde, Yargıtay’ın munzam zararın gerçekleşip gerçekleşmediğine ilişkin iki farklı uygulamasının mevcut olduğu belirtilmiştir. Buna göre Yargıtay’ın bazı kararlarında munzam zararın somut olarak ispat edilmesi gerektiği kabul edilmiş, bazı kararlarında ise enflasyonist ortamda alacaklının parasının değerini sabit tutmasının karine olarak kabul edilmesi gerektiği açıklanmıştır. Bakanlık, somut olayda derece mahkemelerinin ilk görüş doğrultusunda uyuşmazlığa çözüm getirdiklerini belirtmiştir. Bakanlık, AİHM’nin kamulaştırma bedeline gecikme faizi uygulanmasına rağmen enflasyon oranının daha yüksek olması nedeniyle aradaki farkın başvurucuya ödenmesi gerektiği yönündeki Aka/Türkiye kararına atıfta bulunmuş ve karar verilirken bu hususların dikkate alınmasının Anayasa Mahkemesinin takdirinde olduğunu bildirmiştir. Buna karşılık başvurucunun mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilen toplam 62.968,91 TL tutarındaki alacağı için aynı dönemde başvurucuya 348.027,70 TL tutarında faiz ödemesi yapılmıştır. Bu verilere göre, ödenen faiz tutarına rağmen aynı dönemde enflasyonun yaklaşık kümülatif olarak %13.254 oranında arttığı, diğer bir deyişle başvurucunun alacağı %1’inden bile daha az bir miktara düştükten sonra enflasyon karşısında bu alacağın önemli ölçüde değer kaybına uğratılarak ödendiği görülmektedir. Nitekim Mahkemece alınan bilirkişi raporunda da başvurucunun alacağının enflasyon karşısında değer kaybetmiş olduğunun açıkça belirtildiği görülmektedir. Sonuç olarak başvurucunun mülkiyet hakkı kapsamındaki alacağının enflasyon karşısında önemli ölçüde değer kaybına uğratılarak ödendiği anlaşıldığından başvurucuya şahsi olarak aşırı ve olağan dışı bir külfet yüklendiği kanaatine varılmıştır. Bu tespite rağmen derece mahkemelerinin başvurucunun zarara uğradığını ayrıca ispatlaması gerektiği yönündeki katı yorumu nedeniyle somut olay bakımından kamunun yararı ile başvurucunun mülkiyet hakkının korunması arasında kurulması gereken adil dengenin başvurucu aleyhine bozulduğu değerlendirilmiştir.

YARGITAYIN ANAYASA MAHKEMESİ KARARINDAN SONRAKİ TUTUMU

Yargıtay’ın 5, 13 ve 19. Hukuk Daireleri munzam zararın ispatında somut yöntemi kullanmaktadır. Kararlarda, enflasyon ve devalüasyon gibi ekonomik verilerin soyut veriler niteliğinde olduğu ve aşkın zararın varlığının somut olarak ispat edilmesi gerektiği belirtilmektedir.

“…Kanun koyucu para borcunun geç ödenmesi ya da ödenmemesi halinde bir zararın mevcut olduğunu kural olarak benimsemiştir. Diğer bir deyişle temerrüt faizi miktarınca alacaklının zarara uğradığı yasal bir karine olarak kabul edilmiştir. Bunun dışında davacının herhangi karineden istifade etme olanağı yasal olarak mevcut değildir. Davacı; para alacağını zamanında tahsil etmesi halinde ne şekilde kullanacağını, paranın zamanında verilmemesi nedeniyle faiz dışında ne gibi maddi zararlarının oluştuğunu; somut delilerle ispat edemediğinden munzam zarar istemine ilişkin davanın reddi yerine yazılı şekilde davanın kabulüne karar verilmesi…”

(Yargıtay 5. HD, E. 2017/17121, K. 2019/604, T. 21/01/2019)

Yargıtay’ın 4, 11 ve 17. Hukuk Daireleri ise munzam zararın ispatında soyut yöntemin uygulanmasını öngörmektedir.

“…Bu nedenle denkleştirici adalet ilkesi gereğince güncelleme yapılırken, satış bedeli olarak verilen paranın dava tarihi itibariyle enflasyon, tüketici eşya fiyat endeksi, altın ve döviz kurlarındaki artışlar, memur maaş ve işçi ücretlerindeki artışlar gibi çeşitli ekonomik etkenlerin ortalamaları alınmak sureti ile uygulama sonucu ulaşacağı alım gücü, belirtilen ilke ve esaslar dikkate alınarak bu konu da uzman bilirkişi veya kurulundan Yargıtay denetimine elverişli rapor alınarak belirlenmeli ve bu yolla belirlenecek miktara hükmedilmelidir.” şeklinde belirlemelere yer verilmiştir…”

(Yargıtay 4. HD, E. 2017/154, K. 2019/5415, T. 20/11/2019)

Dolayısıyla munzam zararın ispatında ve belirlenmesi bakımından yargı organları arasında bir görüş birliği yoktur. Doktrindeki çoğunluk görüşe göre munzam zarar her olayda farklı bir yönteme göre belirlenmelidir. Alacaklı hangi yöntemi kullanacağını kendisi seçecektir çünkü ispat yükü alacaklıdadır. Ancak alacaklı bakımından soyut yöntem, somut yönteme göre daha avantajlıdır. Çünkü munzam zararın varlığını somut olarak ispat etmek zordur. Soyut yöntemde ise alacaklı fiili karinelerden yararlanmaktadır. Ülkemizde döviz kurlarının sürekli değişmesi, enflasyon oranının sürekli artması gibi etkenler göz önünde bulundurulduğunda soyut yöntemin kabul edilmesi hak kayıplarını en aza indirecektir.

Munzam zarar konusunun, güncel ekonomi kapsamında düşünülmesi durumunda; hukuki uyuşmazlıklarda alacaklıların uzun süren davalar nedeniyle kazanılması gereken haklardan mahrum kalmaları nedeniyle başvurabilecekleri bir yol olması dolayısı ile önemli olduğu ve bu kapsamda girişilecek yolların bir uzman bilgisi dahilinde olması tavsiyelerimiz kapsamındandır.

Stj. Av. Kutad SÖYLEMEZ & Av. Selçuk ENER