AVUKATIN YARGI GİDERLERİNİ ÜSTLENMESİ, MESLEKTAŞLAR ARASINDA HAKSIZ REKABETE YOL AÇACAK OLMASI NEDENİYLE MESLEK ETİĞİNE AYKIRIDIR.

TTB Disiplin Kararı, E:2018/134, K:2018/445, T:27/04/2018

Şikâyetli avukat hakkında, “Masrafların kendisi tarafından karşılanacağı vaadi ile dava açtığı; şikâyetçilerin yeni, kendisinin önceki müvekkili ile yaptığı avukatlık sözleşmesinde avukatlık ücretinin %2 olarak kararlaştırılmasına rağmen, sonradan bu kısmı karalayarak müvekkilinden paraf almaksızın bu oranı %18 olarak değiştirdiği” iddiası üzerine başlatılan disiplin kovuşturmasında, eylem sabit görülerek ceza tayin edilmiştir.

Şikâyetli önceki savunmalarında özetle; aynı katta komşusu tarafından aralarındaki husumet nedeniyle yönlendirme yapılarak azledildiğini ve müvekkilinin başka bir avukata gönderildiğini, müvekkilinin,  kardeşinin eski iş arkadaşı olduğunu, 2006 yılından beri çeşitli davalarına baktığını, ofisine kendi yakınıymış gibi girip çıktığını, bu kişinin kaza geçirdiğini haber vermesi üzerine birkaç kez geçmiş olsun ziyaretine gittiğini, WhatsApp’tan kaza kayıtlarını tarafına gönderdiğini, ceza davasına vekâlet sunduğunu, ailenin başkaca davalarına da katıldığını, aileyi yakından tanıdığını, işi kimsenin temin etmediğini, daha sonra tazminat davası açılması için tarafına yazılı talimat verildiğini, masrafların kardeşi tarafından borç olarak verildiğini, davayı açtığını, şikâyetçilerden Avukat B.Ç.’nin elinden işini aldığını, dava açarken ve icraya koyarken baroya ihbarda bulunduğunu, şikâyetçilerin hangi vekâletnameye istinaden şikâyetçi olduklarını, vekâlette yetkilerinin bulunmadığını, tarafına verilen talimat gereği davayı açtığını, K.A. aleyhine vekâlet ücreti alacağı için … 5. İcra Müdürlüğünün 2016/ 5763 sayılı icra takibini yaptığını, borca itiraz edilmesi nedeni ile … 2.Tüketici Mahkemesinin 2016/ 497 esas sayılı davasını açtığını, icra dosyasında sehven kardeşi tarafından yapılan dava masrafı olan 1.286 TL’yi talep ettiğini, 28.04.2017 tarihli dilekçe ile İcra Müdürlüğüne ve 2.Tüketici Mahkemesi dosyasına bilgi verdiğini beyan etmiştir.

İncelenen dosya kapsamından Baro Yönetim Kurulu’nun 28.03.2017 günlü toplantısında şikâyetli hakkında Avukatlık Kanunu’nun 34, 134, Türkiye Barolar Birliği Meslek Kuralları’nın 4 ve 42. maddeleri uyarınca değerlendirilmek üzere disiplin kovuşturması açılmasına karar verdiği,

Şikâyetli avukatın, müvekkili K.A. tarafından … 15. Noterliğinin 25.03.2016 gün ve 06670 yevmiye sayılı azilnamesi ile görülen lüzum üzerine azledildiği,

… 15. Noterliğinin 01.03.2017 tarihli cevabi yazısında azlin 29.03.2016 günü şikâyetli avukata bizzat tebliğ edildiğinin bildirildiği,

Şikâyetli Avukatın davacı K.A. vekili olarak … 1. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2016/416 esas sayılı davası ile 25.03.2016 tarihinde maddi ve manevi tazminat davası açtığı ve davanın derdest olduğu, şikâyetlinin 15.04.2016 tarihli dilekçesi ile “Azil Yiyen Vekil” sıfatı ile cevaba cevap dilekçesi sunduğu,

Şikâyetçi avukatların 28.04.2016 tarihinde K.A. tarafından vekil tayin edildikleri ve 02.05.2016 günü vekâletnamenin … 1. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2016/416 dosyasına sunulduğu,

Şikâyetli Avukatın … 5. İcra Müdürlüğünün 2016/5763 esas sayılı dosyası ile K.A. aleyhine 13.05.2016 tarihinde 10.800 TL vekâlet ücreti ile 1.286 TL dava masrafı olmak üzere toplam 13.368 TL için ilamsız icra takibi yaptığı,

K.A.’nın 24.05.2016 tarihli dilekçe ile takibe ve borca itiraz ettiği, İcra Müdürlüğünce 31.05.2016 günü takibin durdurulmasına karar verildiği, şikâyetlinin … 2. Tüketici Mahkemesinin 2016/497 esasına kayden itirazın iptali davası açtığı; 23.06.2017 tarihli bilirkişi raporunda şikâyetlinin alması gereken vekâlet ücreti miktarının 6.950 TL olduğunu belirtildiği, davanın derdest olduğu,

Baro Disiplin Kurulu’nun “…Şikâyetli avukat savunma kapsamında dava masraflarının kardeşi tarafından borç karşılığında karşılandığını belirtmiş ancak … 5. İcra Müdürlüğünün 2016/5763 esas sayılı dosyası ile 1.286 TL dava masrafını da kendi adına takip konusu yapmış, … 2. Tüketici Mahkemesinin 2016/497 esas sayılı dosyasının dava dilekçesinde “kendi param ile masraf yaparak davayı açtım. ” şeklindeki beyanı ile dava masraflarının kendisi tarafından yapıldığını ikrar etmiştir.” gerekçesiyle şikâyetli hakkında ceza tayin edildiği,

Şikâyetlinin disiplin sicil özetinde, eylem tarihi itibariyle tekerrüre esas ceza olmadığı,

Şikâyetli avukatın 27.12.2017 kayıt tarihli itiraz dilekçesinde özetle; önceki savunmalarını tekrarla, suç kastı olmadığından Baro Disiplin Kurulu kararının kaldırılmasını talep ettiği,

İtiraz dilekçesinin şikâyetçilere usulüne uygun tebliğ edildiği, şikâyetçi avukatların itiraza cevap vermedikleri görülmüştür.

 Dosya kapsamından, şikâyetli avukatın müvekkili K.A. adına maddi ve manevi tazminat istemli dava açtığı, dava masraflarını şikâyetli avukatın karşıladığı, müvekkilinin şikâyetli avukatı azletmesi üzerine şikâyetlinin müvekkili aleyhine avukatlık ücreti ve dava masrafının tahsili bakımından icra takibi yaptığı, itiraz üzerine duran takibin devamı için Tüketici mahkemesinde açtığı itirazın iptali dava dilekçesinde dava masraflarını kendi parası ile karşıladığını, kimsenin masraf vermediğini beyan ettiği, dava masraflarını kendisinin karşıladığına dair ikrarının bulunduğu anlaşılmıştır.

Türkiye Barolar Birliği Disiplin Kurulu’nun bugüne kadar istikrar bulmuş kararlarında belirtildiği üzere, “Yargı giderlerinin üstlenilmesi meslektaşlar arasında haksız rekabete yol açacak meslek etiğine aykırı bir davranıştır.” Çünkü zorunlu yapılan giderler hariç tüm yargı giderlerinin avukat tarafından karşılanmasının avukatın yararına, diğer meslektaşları aleyhine haksız rekabet yaratacağı, bu nedenle mesleki dayanışmaya zarar vereceği tartışmasızdır.

 Bu nedenlerle eylemin disiplin suçu olduğuna ilişkin Baro Disiplin Kurulu’nca yapılan hukuksal değerlendirme isabetli olmakla itirazın reddi ile kararın onanması gerekmiştir.

Gereği düşünüldü:

 1-Şikâyetli avukatın itirazının reddine, … Barosu Disiplin Kurulu’nun Şikâyetlinin “Uyarma Cezası ile Cezalandırılmasına” ilişkin 31.07.2017 gün ve 2017/9 Esas, 2017/53 Karar sayılı kararının ONANMASINA,

2-Kurulumuz kararının tebliğini izleyen günden itibaren 60 gün içerisinde Ankara İdare Mahkemesinde dava yolu açık olmak üzere oy birliği ile karar verildi.

AÇIK SENET OLARAK BİLİNEN SONRADAN DOLDURULAN BOŞ SENEDİN ANLAŞMAYA AYKIRI OLARAK DOLDURULDUĞUNUN İSPATI YAZILI DELİL İLE YAPILMAKTADIR.

Yargıtay 19. H.D., E:2019/1061 K: 2020/1355 T: 07/07/2020

Dava: Taraflar arasında görülmekte olan menfi tespit davasının ilk derece mahkemesinde yapılan yargılaması sonunda verilen kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine … Hukuk Dairesi tarafından verilen istinaf talebinin esastan kabulüne ve buna göre yeniden hükmün kurulmasına ilişkin hükmün davacı vekilince duruşmalı olarak temyiz edilmesi üzerine ilgililere çağrı kağıdı gönderilmişti. Belli günde davacı vekili Av. … ve davalı vekili Av. Ş… K…’ın geldiği görülmüş olmakla duruşmaya başlanarak hazır bulunan taraf vekillerinin sözlü açıklamaları dinlenildikten ve temyiz dilekçesinin süresinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü.

Karar: Davacı vekili, davacının dava dışı …’den aldığı 13.500,00 TL borcuna karşılık boş senedi imzalayarak dava dışı …’e teminat olarak verdiğini, davacının …’e olan borcunu ödediği için bedelsiz kalan senedin iadesini beklerken bu senedin davalı tarafından icra takibine konulduğunu, davacı ile davalı arasında hiç bir ticari ilişki bulunmadığını, davacının davalıyı tanımadığını, davalının davaya konu senedi ne şekilde ele geçirdiğinin meçhul olduğunu, davalının davaya ve takibe konu senette haklı hamil olmadığını, bu hususta savcılığa suç duyurusunda bulunulduğunu ileri sürerek davaya konu senede dayalı başlatılan takip nedeniyle davacının davalıya borçlu olmadığının tespiti ile davacı lehine icra tazminatına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, davaya konu senedin kambiyo senedi olduğunu davacının dava dışı 3. Kişi ile olan ilişkisine yönelik iddialarının davalıya bağlamayacağını davacının senedin teminat senedi olduğu ve boş olarak verildiği, anlaşmaya aykırı doldurulduğu iddialarının yazılı delil ile ispat etmesi gerektiğini, davacının davalının senedi iktisabında kötüniyetli ve ağır kusurlu olduğunu ispat etmesi gerekirken bu yönde bir iddiasının dahi bulunmadığını savunarak davanın reddi ile tazminata karar verilmesini istemiştir.

İlk derece mahkemesince, yapılan yargılama, toplanan deliller ve benimsenen bilirkişi raporuna göre, davacı ile davalı arasında ticari ilişki olmadığı, davacının dava dışı 3. kişiye borçlu olduğu, boş senedin anlaşmaya aykırı doldurulduğu iddiasının yazılı delil ile kanıtlanması gerekse de taraflar arasında ticari ilişki olmadığından senedin anlaşmaya aykırı doldurulması çerçevesinde değerlendirilmesine olanak bulunmadığı, sorunun davalının yetkili hamil olup olmadığı noktasında olduğu, taraflar arasında ticari ilişki olmadığı gibi davacının ticari ilişki içinde olduğu dava dışı 3. kişi tarafından davalıya yapılmış bir ciroda bulunmadığından davalının senedi elinde bulunmakta haklı olmadığı yetkili hamil olmadığı senet bedelini davacıdan talep edemeyeceği gerekçesiyle davanın kabulüne, davaya konu senet nedeniyle davacının davalıya borçlu olmadığının tespitine, kötüniyet tazminatı isteğinin reddine karar verilmiş, hüküm davalı vekili tarafından istinaf edilmiştir.

Bölge adliye mahkemesince; tüm dosya kapsamına göre, açığa senet düzenlenmesinin mümkün olduğu, senedin anlaşmaya aykırı olarak doldurulduğu iddiasının yazılı delille ispat edilmesi gerektiği, davacının dayandığı savcılık dosyası ile icra hukuk mahkemesi dosyasının bu iddiayı ispat edecek nitelikte bulunmadığından ilk derece mahkemesince davanın reddine karar verilmesi gerekirken davanın kabulüne karar verilmesinin hatalı olduğu gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf başvurusunun esastan kabulü ile ilk derece mahkemesi kararı kaldırılarak davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına ve özellikle istinaf mahkemesinin gerekçeli kararının “E) İstinaf Nedenlerinin Değerlendirilmesi ve Gerekçe” başlıklı bölümünün birinci paragrafında davalının istinaf başvurusunun kabul nedenlerini ayrıntılı olarak açıkladıktan sonra ikinci paragrafta “… ilk derece mahkemesinin vakıa ve hukuki değerlendirmesinde usul ve yasa yönünden yasaya aykırılık bulunmadığı” sözcüklerinin yazılmasının maddi hataya müstenit olarak yazıldığının anlaşılmasına göre ve maddi hataya müstenit olarak yazılan bu sözcüklerin doğru olmaması nedeniyle bu sözcüklerin çıkarılarak yerine “ilk derece mahkemesinin vakıa ve hukuki değerlendirmesinde usul ve yasaya aykırılık bulunduğu” sözcükleri eklenerek gerekçedeki bu maddi hatanın düzeltilmesine, … Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesi’nin 2017/1917 esas ve 2018/1767 karar sayılı ve 14.12.2018 tarihli kararının gerekçesinin yukarıda açıklandığı şekilde HMK’nın 370. maddesinin 4. fıkrası uyarınca düzeltilerek onanmasına karar vermek gerekmiştir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle … Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesi’nin 2017/1917 esas ve 2018/1767 karar sayılı ve 14.12.2018 tarihli kararının gerekçesinin HMK’nın 370. maddesinin 4. fıkrası uyarınca DÜZELTİLEREK ONANMASINA, dosyanın … Asliye Hukuk Mahkemesi’ne, karardan bir örneğin bilgi için … Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesi’ne gönderilmesine, vekili Yargıtay duruşmasında hazır bulunan davacı yararına takdir edilen 2.540,00 TL duruşma vekalet ücretinin davalıdan alınarak davacıya verilmesine, peşin harcın istek halinde temyiz eden davacıya iadesine, 07.07.2020 gününde oybirliğiyle karar verildi.

KİŞİNİN İZNİ OLMADAN TELEFON NUMARASININ BAŞKA BİR KİŞİYE VERİLMESİ KİŞİSEL VERİLERİ HUKUKA AYKIRI OLARAK VERME VEYA ELEGEÇİRME SUÇUNUN İŞLENMİŞ OLDUĞU KABUL EDİLİR.

Yargıtay 12. C.D., E: 2014/607, K: 2014/16665 T: 07.07.2014

Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçundan sanıkların beraatlerine ilişkin hükümler, katılan vekili tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü:

Belirli veya belirlenebilir bir kişiye ait her türlü bilginin, başkasına verilmesi, yayılması ya da ele geçirilmesi, TCK’nın 136/1. maddesinde “Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme” başlığı altında suç olarak tanımlanmış olup, eylemin; kamu görevlisi tarafından ve görevinin verdiği yetki kötüye kullanılmak ya da belli bir meslek ve sanatın sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle gerçekleşmesi hali, aynı Kanunun 137. maddesinde cezada artırım nedeni olarak öngörülmüştür.

Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçunun maddi konusunu oluşturan “kişisel veri” kavramından, kişinin, yetkisiz üçüncü kişilerin bilgisine sunmadığı, istediğinde başka kişilere açıklayarak ancak sınırlı bir çevre ile paylaştığı nüfus bilgileri (T.C. kimlik numarası, adı, soyadı, doğum yeri ve tarihi, anne ve baba adı gibi), adli sicil kaydı, yerleşim yeri, eğitim durumu, mesleği, banka hesap bilgileri, telefon numarası, elektronik posta adresi, kan grubu, medeni hali, parmak izi, DNA’sı, saç, tükürük, tırnak gibi biyolojik örnekleri, cinsel ve ahlaki eğilimi, sağlık bilgileri, etnik kökeni, siyasi, felsefi ve dini görüşü, sendikal bağlantıları gibi kişinin kimliğini belirleyen veya belirlenebilir kılan, kişiyi toplumda yer alan diğer bireylerden ayıran ve onun niteliklerini ortaya koymaya elverişli, gerçek kişiye ait her türlü bilginin anlaşılması gerekir. Herkes tarafından bilinen ve/veya kolaylıkla ulaşılması ve bilinmesi mümkün olan kişisel bilgiler de, yasal anlamda “kişisel veri” olarak kabul edilmekte ise de, anılan maddenin uygulama alanının amaçlanandan fazla genişletilerek, uygulamada belirsizlik ve hemen her eylemin suç oluşturması gibi olumsuz sonuçların doğmaması için, maddenin uygulamasında, somut olayın özellikleri dikkate alınarak titizlikle değerlendirme yapılması, olayda herhangi bir hukuk dalı tarafından kabul edilebilecek bir hukuka uygunluk nedeni veya bu kapsamda nazara alınabilecek bir hususun bulunup bulunmadığının saptanması ve sanığın eylemiyle hukuka aykırı hareket ettiğini bildiği ya da bilebilecek durumda olduğunun da ayrıca tespit edilmesi gerekir.

TCK’nın 136/1. maddesinin, “Bu madde hükmü ile hukuka uygun olarak kaydedilmiş olsun veya olmasın, kişisel verileri hukuka aykırı olarak başkalarına vermek, yaymak veya ele geçirmek, bağımsız bir suç olarak tanımlanmıştır.” şeklindeki gerekçesinden de anlaşılacağı üzere, kişisel verilerin, “verildiği”, “yayıldığı” veya “ele geçirildiği”nin kabul edilebilmesi için, kişisel verilerin kaydedilmiş halde bulunması, kaydedilmiş haliyle başkalarına verilmesi, yayılması ya da ele geçirilmesi gerekir. Kişisel verilerin kaydedilmeden önce öğrenilmesi, hafızada tutulan kişisel verilerin başkalarına açıklanması, kişisel verilere salt duyu organları aracılığıyla vakıf olunması, ancak TCK’nın 134/1. maddesinin 1. cümlesinde düzenlenen özel hayatın gizliliğini ihlal suçu kapsamında değerlendirilebilir.

Bu açıklamalar ışığında somut olay incelendiğinde, sanık Turgut’un, ayrıldığı kız arkadaşı olan şikayetçinin, kendisinde kayıtlı olan kişisel veri niteliğindeki telefon numarasını, şikayetçinin rızası dışında diğer sanık Onur’a verdiği olayda; şikayetçinin telefon numarasını hukuka aykırı olarak yayan sanık Turgut ile telefon numarasını hukuka aykırı olarak ele geçiren sanık Onur’un eyleminin, TCK’nın 136/1. maddesine uyan verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçunu oluşturacağı gözetilmeden, ayrı ayrı mahkumiyetleri yerine, “telefon numarası vermek şeklinde gerçekleşen eylemin kişisel verilerin ele geçirilmesi ve yayılması olarak değerlendirilemeyeceği” biçimindeki isabetsiz gerekçeyle beraatlerine karar verilmesi,

Kanuna aykırı olup, katılan vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, hükmün bu sebepten dolayı 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen uygulanmakta olan 1412 sayılı CMUK’un 321. maddesi gereğince isteme aykırı olarak BOZULMASINA, 07.07.2014 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY YAZISI:

Sanık Turgut’un, kendisinde kayıtlı katılana ait telefon numarasını diğer sanık Onur’a vermesi şeklinde gerçekleşen olayda, mahalli mahkemenin kişisel verileri verme ve ele geçirme suçunun oluşmadığına dair beraat kararı, dairemiz çoğunluğunca eylem TCK’nun 136/1. maddesi kapsamında kişisel verileri hukuka aykırı olarak verme ve ele geçirme olarak değerlendirilip hüküm bozulmuştur. Biz aşağıdaki gerekçelerle bozma içeren düşünceye katılmıyoruz.

İtiraz gerekçelerimiz; Türk Ceza Kanunu’nda kişisel verilerle ilgili bir tanım ve sınırlandırmanın yapılmaması nedeniyle kişisel verilerle ilgili maddeler suçta ve cezada kanunilik ilkesini ihlal ettiğinden Anayasa’ya aykırı oldukları, tanım yapılmamasının sınırlarını suçta ve cezada kanunilik ve belirlilik ilkesi nazara alınarak belirlenmesi ve son olarak ta eylemin özel kanunlardaki düzenlemeler nazara alınarak çözümlenmesi ve bu haliyle ceza hukuku alanında değerlendirilemeyeceği başlıklarında olacaktır.

Bunlar;

1-Yürürlükteki mevzuatta kişisel veri tanımının yapılmadığı gözetildiğinde kişisel verilerle ilgili suçların düzenlendiği TCK’nın 135 ve 136. maddeleri suçta ve cezada kanunilik ve belirlilik (açıklık) ilkesine uymadığından Anayasa’ya aykırıdırlar. Kişisel verilerle ilgili suç düzenlemeleri ilk olarak 01 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK’nın 135, 136 ve 138. maddeleri ile ceza mevzuatımıza girmiştir. TCK’nın 135. maddesinde kişisel verilerin kaydedilmesi, 136. maddesinde verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme, 138. maddesinde ise verileri yok etmeme suçu düzenlenmiştir.

Kişisel verilerin kaydedilmesinin düzenlendiği 135. maddenin gerekçesinde “Suçun konusu kişisel verilerdir. Gerçek kişiyle ilgili her türlü bilgi, kişisel veri olarak kabul edilmelidir.” şeklinde bir açıklama bulunmaktadır.

Peki, kişiyle ilgili her türlü bilgiler nelerdir. Bunların bir kısmını sıralayacak olursak:

Kişinin; Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası, adı, soyadı, doğum tarihi, doğum yeri, nüfusa kayıtlı olunan yer (İl, İlçe, mahalle veya köy), anne ve baba adı, medeni hali (Evli, bekâr, boşanmış), nüfusa kayıtlı olduğu cilt ve aile sıra no, kan grubu, evlenme tarihi, boşanma tarihi ve mahkeme kararı bilgileri, adı-soyadı veya diğer kayıt düzeltmeleri, vatandaşlıktan çıkarılma bilgileri, evlatlık ilişkisi, adresi, dini, bitirilen okullar (ilk-orta-yüksek), hastalıkları, hastalıkları ile ilgili tahlil sonuçları (DNA bilgileri), mali durumu (servet, aldığı ücretler), ahlaki eğilimleri, zaafları, çevre ile ilişkileri, hatıra, anı ve günlükle ilgili defterindeki bilgileri, siyası görüşü (oy verdiği partiler, üye olduğu dernekler), alışkanlıkları, sevdiği kitaplar veya gazeteler, alışveriş eğilimleri, vergi numarası, e posta adresi ve şifresi, banka bilgileri, bilgisayarının IP numarası, emeklilik ve kurum sicil numarası, aldığı ödüller, parmak izi, avuç içi izleri, mektupları, yazıları, kitapları, telefon numaraları, mesajları, fiziki kimliği (boy, kilo, engellilik durumu, ten rengi, göz rengi, saç rengi ve şekli, sesi, genel görünüm, ayak ve beden numarası ) ve çok daha fazla bilgi kişisel veri kapsamında değerlendirilebilecektir.

Acaba bu kadar bilgilerden hangilerinin kaydı veri olarak kabul edilip kayda alınması (TCK, m.135) ve hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçu olarak (TCK, 136) kabul edilip üst sınırı 4 yıla kadar hapis cezası ile bu suçları işleyenler cezalandırılacaktır. Bilgilerden de anlaşılacağı gibi, bunların büyük bir çoğunluğu herkes tarafından bilinmektedir. O halde herkes tarafından maruf ve meşhur olan kişiyle ilgili bir bilgiyi kaydetmenin, birisine vermenin veya yaymanın suç olarak cezalandırılması nasıl olacaktır. İşte burada karşımıza bu suçları işleyenler bakımından tanım yapılmamasının zararı olan suçta ve cezada kanunilik ve belirlilik ilkesinin ihlali çıkmaktadır. (Veli Özer Özbek, Mehmet Nihat Kambur, Koray Doğan, Pınar Bacaksız, İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku, Özel Hükümler, 2.B, Ankara 2011, s.517)

Anayasa Mahkemesi suçta ve cezada kanunilik ve belirlilik ilkesine bağlı kalınmasının gerekliliğine kararlarında vurgular yapmaktadır. (Anayasa Mahkemesinin, 7.7.2011/69-116 sayılı kararı)

Bilimsel görüşlere baktığımızda da belirlilik ilkesinin önemli ve vazgeçilmez bir ilke olduğu kabul edilmektedir. (Mahmut Koca, İlhan Üzülmez, Türk Ceza Kanunu Genel Hükümler, 6.Baskı, Ankara 2013, s.51)

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de verdiği birçok kararında belirlilik ilkesinin suç içeren hükümlerde bulunmasını aramıştır. (İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi; Sunday Times/Birleşik Krallık Kararı; 6.11.1980/6538/74; ATAD, 23 Kasım 1999, Arblade ve Leloup Kararı, C.369/96 ve376/96, Zikreden MANACOR-DA, 115, Avrupa Birliği Ceza Hukukunun Esasları, Ümit Kocasakal, İstanbul 2004, s. 157; Osman Doğru, Atilla Nalbant, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi, Açıklama ve Önemli Kararlar, Ankara 2013, s.269)

İşte veri tanımının yapılmaması nedeniyle suçta ve cezada kanunilik ve açıklık ilkesi gereği veri ile ilgili suç düzenlemeleri Anayasaya aykırıdır. Bu hususun mahalli mahkemece, temyiz incelemesi yapan dairemizce de Anayasaya aykırı olduğu ve iptali gerekçesiyle Anayasa Mahkemesine götürülmesi gerekirdi.

2-Ceza hukuku uygulamasında kişisel veri kavramının sınırlarının çizilmesi gerekir.

Suç içeren bu hükümlerdeki belirsizliği, suçla orantılı ceza uygulanmasının gerekliliği ilkesini taşımadığını gören bilim adamları suç olarak kabul edilebilecek kişisel verilerin kaydının sadece TCK’nın 135/2. maddesindeki bilgilerin (Kişilerin, siyasî, felsefî veya dinî görüşler, ırkî kökenler, ahlâkî eğilimler, cinsel yaşamları, sağlık durumları veya sendikal bağlantılarına ilişkin bilgiler) veri olarak kabul edilebileceği, bunların dışındaki bilgilerin suç kapsamında değerlendirilemeyeceği yönünde bilimsel görüşler ileri sürmüşlerdir. (Zeki Hafızoğulları, Muharrem Özen, Özel Hayata ve Hayatın Gizli Alanına Karşı Suçlar, Ankara Barosu Dergisi, Yıl 67, sayı 4, 2009, s.9)

Herkes tarafından bilinen veya kolaylıkla bilinmesi mümkün verileri bu kapsamda kabul etmek, maddenin kapsamının dayanılmaz ölçüde genişletmek anlamına geleceğinden ”kişisel veri” kavramını bu anlamda dar yorumlamakta zorunluluk vardır. (Hakan Hakeri, Tıp Hukuku, Ankara, 5.B, 2012, s.755)

Kişisel verilerin ceza hukuku anlamında suç konusu olabilmeleri, hassas kişisel bilgiler (veriler) hariç, şu şekilde bir sınırlamaya tabi tutarak suçta ve cezada kanunilik ve belirlilik ilkesine uymayan hükmü kısmen adaletli bir uygulamaya sokabiliriz. O da suç düzenlemelerinin yer aldığı bölüm başlığından hareketle özel hayata ve hayatın gizli alanına ait olup, kişinin başkaları ile paylaşmadığı ve alenileştirmediği kişisel bilgiler olarak anlamak gerekir.

Buna göre kişilerin ırkı, etnik kökeni, siyasi düşüncesi, felsefi inancı, dini, mezhebi veya diğer inançları, dernek, vakıf ya da sendika üyeliği, sağlığı veya cinsel hayatı ile ilgili verilerinin kaydı, bir başkasına verilmesi veya ele geçirilmesi bunlar hassas veriler oldukları için mutlak olarak cezai yaptırımlarla korunmaları gereken kişisel verilerdir.

Bu kapsamda kişilerle ilgili bilginin; ilgili kişi tarafından alenileştirilmemiş, üçüncü kişilerle paylaşılmamış, bilinmesinin kişinin yaşam şekline, ekonomik ve finansal ve bilişim alanına zarar verme ihtimali bulunan bilgiler olması halinde kişisel verilerle ilgili suçların konusunu oluşturmalı. Bunun dışında kalan kişilerle ilgili diğer bilgiler ise ancak kullanılış amacına göre hakaret, dolandırıcılık gibi suçların konusu olmalı ve hukuki ve idari yollarla korunmalıdır.

Ceza hukukunun konusu olabilecek kişisel verilerin sınırları bu şekilde çizilmiş olsaydı, telefon numarasının bu kapsamda yani kişisel veri olarak değerlendirilemeyeceği anlaşılacaktı.

3-Dava konusu olayda, TCK’nın 136. maddesi anlamında kişisel veriyi verme veya ele geçirme söz konusu değildir.

Katılan daha önce telefon numarasını rızasıyla sanık Turgut’a vermiştir. Halen kanunlaşmayı bekleyen Kişisel Verileri Koruma Kanun tasarısının 5. maddesi, ilgili kişisinin kendisi tarafından alenileştirilmiş bilginin ilgili kişinin açık rızası aranmaksızın işlenebileceğini kabul etmiştir. Bir eylemin suç olarak kabul edilip cezalandırılabilmesi için o eylemin toplumda en azından haksızlık oluşturduğu veya hoş karşılanmadığına dair bir kanının bulunması gerekir.

Telefon numarasının verilmesi veya alınmasını yasaklayan açık bir düzenleme bulunmayan bir alanda yorumla suç oluşturulmaktadır. Birisine telefon numarası vermenin ve almanın suç olduğunu kabul ile eylem kamu adına soruşturulan bir suç olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu suçlarda ilgilinin rızası önemli değildir (TCK, m.26/2), suç soruşturması ve kovuşturması şikâyete tabi olmadığından mağdurun üzerinde tasarrufta bulunabileceği bir hakkın var olduğu söylenemez. Bu suçlar bakımından bireyin değil, kamunun menfaatlerinin ağır bastığı kabul edilmiştir. Dolayısıyla bu suç bakımından ilgilinin rızası hukuka uygunluk sebebi değildir. (Veli Özer Özbek, Mehmet Nihat Kambur, Koray Doğan, Pınar Bacaksız, İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku, Özel Hükümler, 2.B,Ankara 2011, s.521)

Katılan şu aşamada şöyle bir beyanda bulunsa, “telefonumun verilmesi veya ele geçirilmesi nedeniyle yapılan kovuşturma nedeniyle şikayetçi değilim ” beyanı karşısında bu kovuşturmayı kamu adına takip ettirmede kamu menfaatlerinin ağır bastığı hangi durum vardır?

Tüm açıkladığımız bu nedenlerden dolayı mahalli mahkemenin beraat kararının yerinde olduğunu düşündüğümüzden sayın çoğunluğun telefon numarasını alma veya vermeyi TCK 136. madde kapsamında suç olarak değerlendiren görüşüne katılmıyoruz.

6502 SAYILI TKHK’YA KONU SÖZLEŞMELER VE TÜKETİCİ HUKUKUNDA AYIPLI MAL VEYA HİZMET KARŞISINDA TÜKETİCİNİN SAHİP OLDUĞU SEÇİMLİK HAKLAR

2013 yılında yürürlüğe giren 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun (TKHK) hukukumuzda kendine münhasır yeni bir alanın oluşmasına sebebiyet vermiştir. Bu yazımızda biz de bu kanunla beraber hayatımıza giren sözleşmelerden ve tüketicinin bu sözleşmelerde taahhüt edilen mal veya hizmetlerin ayıplı ifası karşısında başvurabileceği seçimlik haklardan bahsedeceğiz.

Tüketici sözleşmelerinin tarafları girişimciler ve tüketicilerdir. Girişimciler hizmet sağlayıcılar, tüketiciler ise hizmeti talep ederek bunun karşılığında bir bedel ödemeyi kabul eden kişilerdir.  Buradan doğacak uyuşmazlıklara ilişkin davalarda görevli mahkeme Tüketici Mahkemeleridir.

“6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 3/1-k maddesinde tüketicinin; “ticari veya mesleki olmayan amaçlarla hareket eden gerçek veya tüzel kişiyi” ifade edeceği, 3/1-l maddesinde ise tüketici işleminin; “mal veya hizmet piyasalarında kamu tüzel kişileri de dâhil olmak üzere ticari veya mesleki amaçlarla hareket eden veya onun adına ya da hesabına hareket eden gerçek veya tüzel kişiler ile tüketiciler arasında kurulan, eser, taşıma, simsarlık, sigorta, vekâlet, bankacılık ve benzeri sözleşmeler de dâhil olmak üzere her türlü sözleşme ve hukuki işlemi” ifade edeceği düzenlenmiş, aynı kanunun 73/1 maddesinde de; tüketici işlemleri ile tüketiciye yönelik uygulamalardan doğabilecek uyuşmazlıklara ilişkin davalara bakmaya tüketici mahkemelerinin görevli olduğu hüküm altına alınmıştır.”

         (Yargıtay 11. Hukuk Dairesi E: 2015/14275, K: 2016/27, T:11.01.2016)

Tüketici sözleşmeleri, Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un dördüncü kısmında beş ayrı bölüm olarak düzenlenmektedir. İlgili Kanuna göre bu sözleşmeler aşağıda sıralanmaktadır.

  • Taksitle satış sözleşmeleri (TKHK m. 17),
  • Tüketici kredisi sözleşmeleri (TKHK m. 22),
  • Konut finasmanı sözleşmeleri (TKHK m. 32),
  • Ön ödemeli konut satış sözleşmeleri (TKHK m. 40)
  • TKHK m. 47 vd düzenlenen diğer tüketici sözleşmeleridir.

Bir de ayıplı mal dediğimiz bir kavram vardır ki Roma’dan bu yana hukuk literatürünün içerisindeki aktif kavramlardan bir tanesidir. Sözleşmeye konu olan malın ayıplı olması durumunda satıcının sorumlu tutulması ilk olarak Roma’da “Ius Civile” denen kanununda düzenlenmiştir. Ayıplı malın tanımı TKHK’nın 8. Maddesinde şu şekilde yapılır:

“Ayıplı mal, tüketiciye teslimi anında, taraflarca kararlaştırılmış olan örnek ya da modele uygun olmaması ya da objektif olarak sahip olması gereken özellikleri taşımaması nedeniyle sözleşmeye aykırı olan maldır.

 Ambalajında, etiketinde, tanıtma ve kullanma kılavuzunda, internet portalında ya da reklam ve ilanlarında yer alan özelliklerinden bir veya birden fazlasını taşımayan; satıcı tarafından bildirilen veya teknik düzenlemesinde tespit edilen niteliğe aykırı olan; muadili olan malların kullanım amacını karşılamayan, tüketicinin makul olarak beklediği faydaları azaltan veya ortadan kaldıran maddi, hukuki veya ekonomik eksiklikler içeren mallar da ayıplı olarak kabul edilir.”

Nitekim aşağıdaki Yargıtay kararında da söz konusu kavramın tanım ve kapsamı belirtilmiştir.

“Anılan maddenin birinci fıkrasında; “Ambalajında, etiketinde, tanıtma ve kullanma kılavuzunda yer alan veya satıcı tarafından vaat edilen veya standardında tespit edilen nitelik ve/veya niceliğine aykırı olan ya da tahsis veya kullanım amacı bakımından değerini veya tüketicinin ondan beklediği faydaları azaltan veya ortadan kaldıran maddi, hukuki veya ekonomik eksiklikler içeren mal veya hizmetler, ayıplı mal veya ayıplı hizmet olarak kabul edilir.” denilmekte, devam eden fıkralarda ise buna ilişkin biçimsel koşullar sayılmaktadır. Ayıp; yasa ya da sözleşmede öngörülen unsurlardan birinin veya birkaçının eksikliği ya da olmaması gereken vasıfların olmasıdır.”

   (Yargıtay 13. HD E: 2016/28270, K: 2019/11433, T: 25.11.2019)

Ayıplı maldan kimin sorumlu tutulacağı (TKHK-9)’da açıklanmaktadır. İlgili düzenlemeye göre satıcı, malı satış sözleşmesine uygun olarak tüketiciye teslim etmekle yükümlüdür. Teslim tarihinden itibaren altı ay içerisinde ortaya çıkan ayıpların teslim tarihinde de var olduğu kabul edilir. Bu durumda malın ayıplı olmadığının ispatı satıcıya aittir. Ancak tüketici, sözleşmenin kurulduğu tarihte ayıptan haberdar ise veya haberdar olması kendisinden beklenir bir hal söz konusu ise sözleşmeye aykırılıktan bahsedilemez. Bunlar dışındaki ayıplara karşı ise tüketicinin seçimlik hakları kanunda güvence altına alınmıştır.

“Maddeye göre, tüketici kendisine sağlanan mal ve hizmetle ilgili ayıplı olup olmama konusunda gerekli muayeneyi (denetimi) yapacak ve bu muayene sonucu, mal ya da hizmetle ilgili saptadığı ayıpları, mal veya hizmetin sağlanmasından itibaren ihbar süreleri içinde, kendisine mal ya da hizmet sağlayan sözleşmenin tarafına bildirecektir. Bu bildirim (ayıp ihbarı) ödevi ihmal edildiğinde, tüketici, ayıba dayalı yasal haklarını kaybedecektir. 6098 Sayılı TBK.’nun bu konudaki 223. (818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 198/2’de) maddesinde ifade edildiği gibi, ayıp ihbarının yapılmaması, tüketicinin ifa konusu mal ya da hizmeti, bulunduğu hal üzere kabul ettiği sonucunu doğuracak ve bu yönde gerçekleşen varsayımın aksi, hiçbir suretle kanıtlanamayacaktır.”

      (Yargıtay 13. Hukuk Dairesi E: 2017/3545, K: 2020/2356, T: 18.02.2020)

Malın ayıplı olduğunun anlaşılması üzerine tüketicinin ilgili sözleşmeden doğan birtakım seçimlik hakları mevcuttur. Bu haklar ilgili kanunun 11. maddesinde şu şekilde sayılmıştır:

“(1) Malın ayıplı olduğunun anlaşılması durumunda tüketici;

a) Satılanı geri vermeye hazır olduğunu bildirerek sözleşmeden dönme,

b) Satılanı alıkoyup ayıp oranında satış bedelinden indirim isteme,

c) Aşırı bir masraf gerektirmediği takdirde, bütün masrafları satıcıya ait olmak üzere satılanın ücretsiz onarılmasını isteme,

ç) İmkân varsa, satılanın ayıpsız bir misli ile değiştirilmesini isteme, seçimlik haklarından birini kullanabilir. Satıcı, tüketicinin tercih ettiği bu talebi yerine getirmekle yükümlüdür.”

“6502 sayılı yasanın 11. maddesinde, malın ayıplı olması durumunda tüketicinin seçimlik hakları düzenlenmiştir. Bu seçimlik haklarda tüketici; bedel iadesini de içeren sözleşmeden dönme, malın ayıpsız misliyle değiştirilmesi veya ayıp oranında bedel indirimi ya da ücretsiz onarım isteme haklarına sahiptir. Satıcı, tüketicinin tercih ettiği bu talebi yerine getirmekle yükümlüdür Açıklandığı şekilde tüketici seçimlik haklarından herhangi birisini kullanabilecektir. Ne var ki tüketici bu hakkını kullanırken objektif iyi niyet kuralları içerisinde hareket etmek zorundadır.” 

    (Yargıtay 13. Hukuk Dairesi E: 2016/31073, K: 2019/6383, T: 21.05.2019)

Kanun veya taraflar arasındaki sözleşmelerde daha uzun bir süre belirlenmedikçe ayıplı maldan sorumluluk, ayıp daha sonra ortaya çıkmış olsa bile, malın tüketiciye teslim edildiği tarihten itibaren iki yıllık bir zamanaşımına tabidir. Bu zamanaşımı süresinin değişkenlik gösterdiği bazı istisnalar TKHK’nın 12. maddesinde düzenlenmiştir.

“Dava konusu taşınmazın davacıya satışı 6502 sayılı Kanun yürürlüğe girdikten sonradır. Aynı kanunun 10. maddesinde ise herhangi bir ihbar yükümlülüğü bulunmamaktadır. Yine aynı Kanunun 12. maddesinde ise zamanaşımına ilişkin olarak “Kanunlarda veya taraflar arasındaki sözleşmede daha uzun bir süre belirlenmediği takdirde, ayıplı maldan sorumluluk, ayıp daha sonra ortaya çıkmış olsa bile, malın tüketiciye teslim tarihinden itibaren iki yıllık zamanaşımına tabidir. Bu süre konut veya tatil amaçlı taşınmaz mallarda taşınmazın teslim tarihinden itibaren beş yıldır. (2) Bu Kanunun 10 uncu maddesinin üçüncü fıkrası saklı olmak üzere ikinci el satışlarda satıcının ayıplı maldan sorumluluğu bir yıldan, konut veya tatil amaçlı taşınmaz mallarda ise üç yıldan az olamaz.(3) Ayıp, ağır kusur ya da hile ile gizlenmişse zamanaşımı hükümleri uygulanmaz.” düzenlemesi yer almaktadır. Anılan düzenlemeler göz önünde bulundurulduğunda eldeki dava için zamanaşımı süresi dolmamış olup işin esasına girilerek sonucuna uygun bir karar verilmesi gerekir.”

      (Yargıtay 13. Hukuk Dairesi E: 2019/4333, K: 2020/2928, T: 27.02.2020)

Kanunda düzenlenen bir diğer bölüm ise ‘ayıplı hizmet’ bölümüdür. Genel hükümleri itibariyle “ayıplı mal” konusundaki düzenleme ile benzerlik göstermektedir. Ancak ayıplı bir malın söz konusu olduğu sözleşmeler satış sözleşmesi; ayıplı bir hizmetin söz konusu olduğu sözleşmeler ise hizmet sözleşmesi olarak nitelendirilir. Yani ayıplı mal ve ayıplı hizmeti birbirinden ayıran unsur kaynaklandıkları sözleşmelerin türündeki farklılıktır. Ayıplı hizmetten, TKHK madde 13’te, şu şekilde bahsedilir:

 “Ayıplı hizmet, sözleşmede belirlenen süre içinde başlamaması veya taraflarca kararlaştırılmış olan ve objektif olarak sahip olması gereken özellikleri taşımaması nedeniyle sözleşmeye aykırı olan hizmettir.

Hizmet sağlayıcısı tarafından bildirilen, internet portalında veya reklam ve ilanlarında yer alan özellikleri taşımayan ya da yararlanma amacı bakımından değerini veya tüketicinin ondan makul olarak beklediği faydaları azaltan veya ortadan kaldıran maddi, hukuki veya ekonomik eksiklikler içeren hizmetler ayıplıdır.”

Bu hizmet sözleşmelerinin sağlayıcısı, tıpkı satış sözleşmelerinin satıcı tarafı gibi, hizmeti sözleşmeye uygun olarak ifa ile yükümlüdür.

“Dava, davalının ayıplı hizmet sunduğu iddiası ile uğranılan zararın tazminine ilişkindir. Mahkemece, aktarmalı uçuş yapan davacının aktarma yapılacak ülkelerin vize talepleri bakımından davalı tarafça uyarılmadığı ve bu suretle ayıplı hizmet sunduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiş ise de, davalı yanca davacıya gönderilen bilet bilgileri altında “lütfen gideceğiniz ülke için vizenizin ve aktarma yapacağınız ülke için transit vizenizin olduğuna emin olunuz.” ibaresinin yer aldığı, bu haliyle davalı tarafın yeterli uyarı hizmeti ve görevini yerine getirmiş olduğu, taraflar arasındaki sözleşmenin vize hizmetini kapsamadığı, bu durumda ayıplı hizmetten bahsedilemeyeceği anlaşılmakla davanın reddine karar vermek gerekirken yukarıda yazılı gerekçe ile davanın kabulüne karar verilmesi doğru olmamış, kararın bozulması gerekmiştir.”

   (Yargıtay 11. Hukuk Dairesi E: 2016/10974, K: 2018/3073, T: 25.04.2018)

Ayıplı hizmet karşısında tüketicinin yaptığı sözleşmeden kaynaklı seçimlik hakları mevcuttur. Söz konusu haklar, aşağıda da paylaşılmış olduğu üzere, ilgili kanunun 15. Maddesinde yer bulmuştur.

“Hizmetin ayıplı ifa edildiği durumlarda tüketici, hizmetin yeniden görülmesi, hizmet sonucu ortaya çıkan eserin ücretsiz onarımı, ayıp oranında bedelden indirim veya sözleşmeden dönme haklarından birini sağlayıcıya karşı kullanmakta serbesttir. Sağlayıcı, tüketicinin tercih ettiği bu talebi yerine getirmekle yükümlüdür. Seçimlik hakların kullanılması nedeniyle ortaya çıkan tüm masraflar sağlayıcı tarafından karşılanır. Tüketici, bu seçimlik haklarından biri ile birlikte Türk Borçlar Kanunu hükümleri uyarınca tazminat da talep edebilir.”

“…yapacak oldukları seyahat nedeniyle, gidiş ve dönüş olmak üzere, toplam 40.000 uçuş mili ve 870,00 TL vergi ücreti karşılığında davalı şirketten bilet satın aldıklarını ancak biletlerin davalı şirketçe, davacılara hiçbir bilgi verilmeden iptal edildiğini, davacıların sahip oldukları uçuş milleriyle ücretsiz olarak seyahat edebilecekken davalı şirketin ihmali sebebiyle toplam 5.715,32 TL ödeyerek yeniden bilet satın almak zorunda kaldıklarını, ayıplı hizmetten kaynaklanan seçimlik hakları doğrultusunda zikredilen bilet bedelinin davacılara iadesi gerektiğini ancak bilet bedelinin iadesi için davalı şirkete başvurmuşsalar da sonuç alamadıklarını ileri sürerek, 5,715,32 TL maddi ve ….000,00 TL manevi tazminatın 07…..2014 tarihinden itibaren işleyecek olan yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir…Mahkemece iddia, savunma ve bilirkişi raporu doğrultusunda, davalı şirketin edimini ayıplı olarak ifa ettiği ve davacılarca ayıbın yasal süre içerisinde şirkete bildirildiği bu nedenle davacıların ayıplı ifadan kaynaklanan seçimlik hakları doğrultusunda bilet bedellerinin iadesini talep edebilecekleri ancak somut olayda manevi tazminat şartlarının oluşmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilerek 5.715,32 TL maddi tazminatın temerrüt tarihi olan ……..2014 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizli birlikte davalıdan tahsiline ve manevi tazminat talebinin reddine karar verilmiştir.”

    (Yargıtay 11. Hukuk Dairesi E:2016/14617, K: 2018/5796, T: 27.09.2018)

Ayıplı hizmet konusunda zamanaşımı TKHK’nın 16. maddesinde düzenlenmektedir. Söz ettiğimiz maddeye göre kanunlarda veya tarafların yapmış olduğu sözleşmede daha uzun bir süre belirlenmediği takdirde, ayıplı hizmetten sorumluluk, ayıp daha sonra ortaya çıkmış olsa bile, hizmetin ifasından itibaren iki yıllık zamanaşımına tabidir. Ayrıca ayıp, ağır kusur ya da hileyle gizlenmişse zamanaşımı hükümleri uygulanmaz.

Yukarıda, tüketicinin ayıplı mal veya hizmet karşısında sahip olduğu seçimlik haklardan ve 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’da güvence altına alınan sözleşme türlerinden kısaca bahsetmeye çalıştık. Bu tür davaların uzmanlık gerektiren davalar olması nedeniyle bir avukattan yardım alınması sürecin iyi yönetilmesi açısından gerekli olacaktır.

Stj. Av. Dilara AÇIKEL & Av. Bilge İŞ & Av. Selçuk ENER

ÜNİVERSİTEYE KAYDINI YAPTIRDIKTAN SONRA SİLDİREN DAVACININ ÜCRET İADESİ TALEBİ, ÜCRET ÖDEMENİN KARŞILIĞI OLAN EĞİTİM ÖĞRETİM HİZMETİNDEN HENÜZ YARARLANMAMASI NEDENİYLE HAKLI OLUP, ÜCRETİN İADESİ GEREKİR.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 2012/13-1932 E. ,  2013/787 K., 29.05.2013 T.

Taraflar arasındaki “itirazın iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İzmir 1.Tüketici Mahkemesi’nce davanın kabulüne dair verilen 08.12.2011 gün ve 480-1250 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 13.Hukuk Dairesi 27.03.2012 gün ve 1662-8377 sayılı ilamı ile;
(…Davacı, davalı Yaşar Üniversitesine 02.09.2010’da kaydını yaptırdığını, 1 yıllık eğitimin ilk taksidi olan 7.050,00TL yi peşin ödediğini, kendi isteği ile 13.09.2010’da kaydını sildirdiğini, davalı tarafa gönderdiği ihtara rağmen peşin ödenen bu bedelin iade edilmediğini, bu sebeple yürütülen icra takibine davalının itiraz ettiğini ileri sürerek, itirazın iptali ile takibin devamına karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı, davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm davalı vekilince temyiz edilmiştir.
Somut olayda, mahkemece davalı Üniversitenin eğitim dönemi başlamadan kaydın sildirildiği, bu sebeple kayıt sırasında imzalanan taahhütnamenin ücret iadesine ilişkin hükmünün işlerlik kazanmayacağı gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiş ise de; 02.09.2010 tarih, 2010/815 karar sayılı 2010-2011 Eğitim-Öğrenim Yılında Yükseköğretim Kurumlarında Cari Hizmet Maliyetlerine Öğrenci Katkısı Olarak Alınacak Katkı Payları ile İkinci Öğrenim Ücretlerinin Tespitine dair Bakanlar Kurulu Kararının 27. maddesinde “Lisans yerleştirme sınavının kazanıldığı yıl kayıt yaptırıp kendi isteği ile kaydını sildiren öğrencileri katkı payı ve öğrenim ücretleri geri ödenemez” hükmü nedeniyle davacının peşin ödediği öğrenim ücretinin kaydın sildirilmesi nedeniyle iadesini isteyemeceği gözetilmeksizin yazılı şekilde davanın kabulüne karar verilmesi, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir…)
gerekçesi ile bozularak , dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
TEMYİZ EDEN :Davalı vekili
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, icra takibine yapılan itirazın iptali istemine ilişkindir.
Davacı, davalı Yaşar Üniversitesi’ne 02.09.2010 tarihinde kaydını yaptırdığını, bir yıllık eğitimin ilk taksidi olan 7.050,00 TL’ yi peşin ödediğini, kendi isteği ile 13.09.2010 tarihinde kaydını sildirdiğini, davalı tarafa gönderdiği ihtara rağmen peşin ödenen bu bedelin iade edilmediğini, ayrıca yapılan icra takibine itiraz edildiğini ileri sürerek, itirazın iptali ile takibin devamına karar verilmesini istemiştir.
Davalı vekili, 02.09.2010 tarih, 27690 sayılı Resmi Gazete’de 2010/815 karar sayısı ile yayımlanan 2010-2011 Eğitim- Öğretim Yılında Yüksek Öğretim Kurumlarından Alınacak Katkı Paylarına İlişkin Bakanlar Kurulu Kararı’nın 27. maddesi ve kayıt aşamasında davacı tarafından imzalanarak müvekkili kuruma teslim edilmiş olan taahhütnamenin 4. maddesi uyarınca, ücret ödeyip, dönem başladıktan sonra kayıt sildirmek istenmesi halinde, yatırılan ücretin iade edilmeyeceğinin kabul ve taahhüt edildiğini, davacının kaydını, kayıt dönemi sona erdikten sonra kendi isteği ile sildirmiş olduğundan ve davacıya ayrılan kontenjanın boş kaldığını, bir vakıf üniversitesi olan müvekkili kurumun zararına neden olacak sonuçlara katlanmasının beklenemeyeceğini, taahhütname alınmasının nedeninin de zaten bu gibi sonuçları engellemek olduğunu bildirerek, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece; “kayıt sırasında taraflar arasında imzalanan taahhütnamede “Üniversitede okuduğum sürece, ücret ödeyip, dönem başladıktan sonra kayıt sildirmek istemem halinde yatırılan ücretin tarafıma iade edilmeyeceğini” şeklinde açıklamanın bulunduğu, bu maddeden de; ücretin iade edilmemesi koşulunun “dönemin başlamasına” bağlı olduğu, oysa davacının 02/09/2010 tarihinde yaptırdığı kesin kaydı, Üniversite’nin eğitime başladığı 27.09.2010 tarihinden önce, 13/09/2010 tarihinde sildirdiği, bu durumda ödenen ücretin iade edilmeme şartlarının oluşmadığı, kaldı ki kayıt yaptırma süresinin ek kontenjanla uzatıldığı ve Ekim 2010 tarihinde de ek kontenjan kayıtlarının devam ettiğinden, davacının iddiasında haklı olduğu gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir.
Davalı vekilinin temyizi üzerine hüküm, Özel Daire’ce yukarıya metni alınan gerekçe ile bozulmuştur.Yerel Mahkeme önceki kararda direnmiştir.
Direnme kararını temyize davalı vekili getirmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden; davalı Yaşar Üniversitesi’nde 2010-2011 eğitim- öğretim yılında yerleşen öğrencilerin kayıtlarının 31.08.2010 – 07.09.2010 tarihleri arasında yapıldığı; davacının da …İletişim Tasarım bölümüne 02.09.2010 tarihinde kesin kaydını yaptırdığı, davacının öğrenim ücretinin ilk taksidi olan 7050 TL’ nin yatırıldığı, anılan bölümde kontenjan dolmadığı için 22.09.2010 tarihinde 2.özel yetenek sınavı yapıldığı, bu sınavdan sonra da iki öğrencinin kesin kayıt yaptırdığı, akademik dönem başladıktan sonra da 04.10.2010 tarihinde ek kontenjan sınavı açıldığı, kesin kayıt yaptıran öğrenci bulunmadığı, bölüm kontenjanı dolmadan kayıt döneminin sona erdiğinin bildirildiği anlaşılmaktadır.
Davacının kaydını yaptırdığı gün olan 02.09.2010 tarihinde, 27690 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Bakanlar Kurulu’nun 2010/815 sayılı kararının 27.maddesinde lisans yerleştirme sınavını kazandığı yıl kayıt yaptırıp kendi isteği ile kaydını sildiren öğrencilerin katkı payı ve öğrenim ücretlerinin geri ödenmeyeceği düzenlemesi getirilmiştir. Öte yandan, davalı Rektörlük tarafından, 02.09.2010 tarihinde okula kayıt sırasında davacıya taahhütname başlıklı belgenin imzalatıldığı ve bu taahhütnamede davacının “Üniversitede okuduğum sürece; ücret ödeyip, dönem başladıktan sonra kayıt sildirmek istemem halinde yatırılan ücretin tarafıma iade edilmeyeceğini…” kabul ve taahhüt ettiği görülmektedir. Davalı Üniversite’de 2010-2011 yılı eğitim-öğretim yılının 27.09.2010 tarihinde başladığı, davacının kaydını dönem başlamadan 13.09.2010 tarihinde sildirerek, taahhütnamede değinilen ücretin iade edilmeme koşulu oluşmadığına; ücret ödemenin karşılığı olan eğitim öğretim hizmetinden davacı tarafından henüz yararlanılmadığı anlaşıldığına göre; davacıya, yatırdığı eğitim- öğretim bedelinin iadesi gerekir.
Açıklanan nedenlerle, usul ve yasaya uygun olan direnme kararının onanması gerekir.
SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, 6217 sayılı Kanunun 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440/III maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 29.05.2013 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

DAVALI VEKİLİNİN GÖNDERMİŞ OLDUĞU MESLEKİ MAZERETİ REDDEDEN MAHKEMENİN AYNI CELSEDE TAHKİKAT DURUŞMASINA SON VERMESİ VE SÖZLÜ YARGILAMAYA GEÇEREK UYUŞMAZLIĞIN ESASI HAKKINDA KARAR VERMESİ ,SİLAHLARIN EŞİTLİĞİ İLKESİNİ ZEDELEMESİ VE MAHKEMEYE ERİŞİM HAKKINI ENGELLEMESİ NEDENİYLE HUKUKA AYKIRIDIR.

Yargıtay 4. H.D., E:2020/128, K: 2020/1758, T: 09/06/2020

Davacılar … ve diğerleri vekili Avukat … tarafından, davalılar … ve … aleyhine 31/03/2014 gününde verilen dilekçe ile ölümlü trafik kazası nedeniyle manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın kısmen kabulüne dair verilen 27/04/2016 günlü kararın Yargıtayca incelenmesi davacılar ve davalılar tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü.

Dava, trafik kazası sonucu ölüm nedeniyle uğranılan manevi zararın tazmini istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm, taraflarca temyiz edilmiştir.

Davacılar vekili; davalı …’ın, sevk ve idaresinde bulunan diğer davalı …’a ait araç ile müvekkilleri … ve …’in torunu, …’nın oğlu, …’nın kardeşi olan …’ya çarparak ölümüne sebep olduğunu belirterek, uğranılan manevi zararın davalılardan müşterek ve müteselsil olarak tahsili isteminde bulunmuştur.

Davalılar vekili; davalı araç sürücüsü …’ın dava konusu olayda kusurunun bulunmadığını, talep edilen manevi tazminat miktarının fahiş olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece; kusura ilişkin alınan bilirkişi raporu benimsenerek ve müteveffa …’nın % 75 oranında müterafik kusuruna göre indirim yapılarak, oluşan zarardan araç işleten sıfatını haiz davalı araç sahibi … ile araç sürücüsü …’ın % 25 kusur oranında müştereken ve müteselsilen sorumlu oldukları gerekçesiyle, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 184 ve 186. maddelerinde tahkikatın sona ermesi ve sözlü yargılamaya yönelik olarak; hâkimin, tarafların iddia ve savunmalarıyla toplanan delilleri inceledikten sonra, duruşmada hazır bulunan taraflara tahkikatın tümü hakkında açıklama yapabilmeleri için söz vereceği, tarafların tahkikatın tümü hakkındaki açıklamalarından sonra, tahkikatı gerektiren bir husus kalmadığını görürse, tahkikatın bittiğini taraflara tefhim edeceği, tahkikatın bitiminden sonra sözlü yargılama ve hüküm için tayin olacak gün ve saatte mahkemede hazır bulunmalarını sağlamak amacıyla iki tarafı davet edeceği, taraflara çıkartılacak olan davetiyede, belirlenen gün ve saatte mahkemede hazır bulunmadıkları takdirde yokluklarında karar verileceği hususu bildirilerek, taraflara son sözlerinin sorulmasından sonra hüküm kurulacağı düzenlenmiştir.

Öte yandan 6100 sayılı Kanun’un 27. maddesinde, davanın tarafları, müdahiller ve yargılamanın diğer ilgililerinin kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahip oldukları belirtilmiştir. Davanın taraflarına iddia ve savunmalarını serdetme imkânı vermeden davanın esasıyla ilgili değerlendirme yapılması mahkemeye erişim hakkını zedeler. Davanın bir mahkeme tarafından görülebilmesi ve kişinin adil yargılanma hakkı kapsamına giren güvencelerden faydalanabilmesi için ilk olarak kişiye iddialarını ortaya koyma imkânının tanınması gerekir. Bu itibarla bir davanın sonucundan menfaati etkilenecek olan kişilerin bu yargılama hakkında bilgi sahibi olabilmelerine, uyuşmazlığın çözümü için gerekli ve sonuca etkili olduğunu düşündükleri hususlarda açıklamada bulunabilmelerine, iddialarını ispata yönelik delil sunabilmelerine imkân sağlanması gerekir. Bu husus aynı zamanda silahların eşitliği ve çekişmeli yargılama ilkeleri ile de ilgilidir.

Dosyadaki bilgi ve belgelerden; davalılar vekilinin 27/04/2016 tarihli celse için mesleki mazeretini bildirir dilekçe gönderdiği, mahkemece dilekçede ekli masraf bulunmadığından mazeretin reddine karar verildiği, ancak aynı duruşmada sözlü yargılama aşamasına geçilerek hüküm verildiği ve 6100 sayılı Kanunu’nun 186. maddesi uyarınca davalı tarafa meşruhatlı davetiye çıkartılmadığı anlaşılmaktadır. Buna göre, davalılar vekilinin son celse göndermiş olduğu mesleki mazereti reddeden mahkemenin aynı celse tahkikat duruşmasına son vererek sözlü yargılamaya geçmesi ve 6100 sayılı Kanunun 27, 184 ve 186 maddelerine muhalefetle uyuşmazlığın esası hakkında karar vermesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu durum davalılar yararına kararın bozulmasını gerektirir.

SONUÇ: Temyiz edilen kararın yukarıda açıklanan nedenlerle davalılar yararına BOZULMASINA, bozma nedenine göre davacıların tüm, davalıların diğer temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına ve davalılardan peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 09/06/2020 gününde oy birliğiyle karar verildi.

SAĞLAYICI, YETERLİ UYARI HİZMETİ VE GÖREVİNİ YERİNE GETİRMİŞSE SORUMLULUĞUNUN ORTADAN KALKMASI NEDENİYLE TÜKETİCİNİN AYIPLI HİZMETTEN DOĞAN TALEPLERİNDEN SORUMLU OLMAZ.

Yargıtay 11. H.D., E: 2016/10974, K: 2018/3073, T: 25.04.2018

MAHKEMESİ :TÜKETİCİ MAHKEMESİ

Taraflar arasında görülen davada …. Tüketici Mahkemesi’nce verilen …/05/2016 tarih ve 2014/2293-2016/772 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davalı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı, …-22 Mayıs 2014 tarihinde … …şehrinde yapılan Dünya konferansına Türkiye temsilcisi ve onur kurulu üyesi olarak davet edildiğini, konferansa gitmek için uçak bileti almak amacıyla davalı firma ile görüştüğünü, 11.11.2013 tarihinde biletin alındığını ancak 5 ay kadar bir zaman geçtikten sonra bilette değişiklik yapılarak eşi ve kendisi için ayrı uçaklarda bilet ayarlanabildiğinin kendisine iletildiğini, bunu kabul etmemesi üzerine bir başka havayolundan Münih aktarmalı olarak bilet alındığını, uçuş günü havaalanında transfer noktalarından birinin Toronto olması sebebiyle… vizesine ihtiyaç duyulduğundan bahisle uçağa alınmadıklarını, davalının bu zorunluluk hakkında kendilerine haber vermediğini ileri sürerek uçak bilet bedeli ….769,18 TL’nin biletin alındığı tarihten itibaren faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, 11.11.2013 tarihinde bilete ilişkin rezervasyonun talep doğrultusunda yapıldığını, rezervasyonu yapılan ve alınan biletin alt kısmında “…” şeklinde kalın puntolu harflerle yazılmış bir uyarı bulunduğunu, davacının Profesör olarak çalıştığını, bu uyarıyı okumamış olmasının inandırıcı olmadığını savunarak davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, iddia, savunma ve tüm dosya kapsamı uyarınca davalı acentenin ayıplı hizmet sunduğu, aktarmalı uçuş yapan davacıyı aktarmaların yapıldığı şehirlerin ait olduğu ülke vizelerine ilişkin uyarmadığı, bilet metni içerisinde yer alan yazıdan ibaret hangi ülkeye ilişkin vize alınacağı belirtilmeyen genel ibarenin davacı tüketici açısından yetersiz olduğu ve bu hususun davalının sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağı, ayıplı hizmet sebebiyle davacının uğradığı zarardan sorumlu olduğu davanın kabulü ile ….769,18 TL’nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.
Dava, davalının ayıplı hizmet sunduğu iddiası ile uğranılan zararın tazminine ilişkindir.
Mahkemece, aktarmalı uçuş yapan davacının aktarma yapılacak ülkelerin vize talepleri bakımından davalı tarafca uyarılmadığı ve bu suretle ayıplı hizmet sunduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiş ise de, davalı yanca davacıya gönderilen bilet bilgileri altında “lütfen gideceğiniz ülke için vizenizin ve aktarma yapacağınız ülke için transit vizenizin olduğuna emin olunuz.” ibaresinin yer aldığı, bu haliyle davalı tarafın yeterli uyarı hizmeti ve görevini yerine getirmiş olduğu, taraflar arasındaki sözleşmenin vize hizmetini kapsamadığı, bu durumda ayıplı hizmetten bahsedilemeyeceği anlaşılmakla davanın reddine karar vermek gerekirken yukarıda yazılı gerekçe ile davanın kabulüne karar verilmesi doğru olmamış kararın bozulması gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davalı yararına BOZULMASINA, ödediği peşin temyiz harcının isteği halinde temyiz edene iadesine, …/04/2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

ÖNCELİKLE KİŞİLERİN CAN VE MAL GÜVENLİĞİNİ SAĞLAMAK AMACIYLA YAPILMASI GEREKEN TRAFİK DENETİMLERİNİ, YOL KULLANICILARINA CEZA VERMEK AMACIYLA BİLGİLENDİRME YAPMADAN KURAL İHLALİ YAPMASINI BEKLEMEK, TRAFİK KURALLARININ KONULUŞ AMACINA UYGUN OLMADIĞI GİBİ ARAÇ SÜRÜCÜLERİNE TUZAK KURULMASI ANLAMINA GELECEKTİR Kİ BU BURUM, ÇAĞDAŞ HUKUK DEVLETİ İLKELERİYLE BAĞDAŞMAZ VE KABUL EDİLEMEZ.

Yargıtay 7. C.D., E: 2014/2954, K: 2014/14281, T: 08/07/2014

Dava ve Karar: 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 51/2-b maddesine aykırı davranmak eyleminden dolayı F. A. hakkında Alaşehir Trafik Denetleme Birim Amirliğinin 27/05/2013 tarihli ve GT-525573 sayılı idari para cezası karar tutanağı ile uygulanan 343,00 Türk lirası idari para cezasına yönelik başvurunun kabulü ile idari para cezası karar tutanağının iptaline dair Alaşehir Sulh Ceza Mahkemesinin 05/07/2013 tarihli ve 2013/493 değişik iş sayılı kararının Adalet Bakanlığınca kanun yararına bozulmasının istenmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 06.01.2014 gün ve 2013/406441 sayılı istem yazısıyla Dairemize gönderilen dosya incelendi:

YargıtayCumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma talep yazısı şöyledir;

<2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 51/2-b maddesine aykırı davranmak eyleminden dolayı F. A. hakkında Alaşehir Trafik Denetleme Birim Amirliğinin 27/05/2013 tarihli ve GT-525573 sayılı idari para cezası karar tutanağı ile uygulanan 343,00 Türk lirası idari para cezasına yönelik başvurunun kabulü ile idari para cezası karar tutanağının iptaline dair Alaşehir Sulh Ceza Mahkemesinin 05/07/2013 tarihli ve 2013/493 değişik iş sayılı kararını kapsayan dosya incelendi.

Alaşehir Sulh Ceza Mahkemesince, radar kontrolü yapılan yerde radar işaretinin bulunmadığı, gerekli yasal uyarılar usulüne uygun şekilde yapılmadan kesilen para cezalarının hukuki mesnedinin bulunmadığı gerekçesiyle muteriz hakkındaki idari para cezasının iptaline karar verilmiş ise de;

<2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun <Hız sınırları> başlıklı 50. maddesinin 3 ve 4. fıkralarında yer alan, <(3) En çok ve en az hız sınırlarını gösteren işaret levhaları, gerekli görülen yerlere, ilgili kuruluşlarca konulur. (4) Bu Kanunla yetki verilen kuruluşlar tarafından yönetmelikte belirtilen hız sınırları yol ve trafik durumuna göre azaltılabilir veya çoğaltılabilir. Bu hallerde durum trafik işaretleri ile belirtilir ve uygun vasıtalarla duyurulur.> şeklindeki ve aynı Kanun’un <Hız sınırlarına uyma> başlıklı 51. maddesinin 1 ve 2. fıkralarında yer alan, <(1) Sürücüler, aksine bir karar alınıp işaretlenmemişse yönetmelikte belirtilen hız sınırlarını aşmamak zorundadırlar. (2) (Değişik fıkra: 08/01/2003 – 4785 S.K./4. md.) Hız ölçen teknik cihaz veya çeşitli teknik usullerle yapılan tespit sonucu hız sınırlarını yüzde ondan yüzde otuza (otuz dahil) kadar aşan sürücülere 64 700 000 lira, yüzde otuzdan fazla aşan sürücülere 131 900 000 lira para cezası uygulanır.> şeklindeki düzenlemeler ile yine bu Kanun’a dayanılarak çıkarılan Karayolları Trafik Yönetmeliğinin <Hız sınırları> başlıklı 100. maddesinin 1. fıkrasında yer alan, <(Değişik madde:01.09.2010 – 27689 S.R.G. Yön./II.mad)

Karayolları Trafik Kanununda ve bu Yönetmelikte yazılı kayıt ve şartlar dışında ve aksine bir işaret bulunmadıkça yol durumlarına göre römorksuz araç cinsleri için saatteki asgari ve azami hız sınırları aşağıda gösterilmiştir.> biçimindeki düzenleme ve aynı Yönetmeliğin <Hız sınırlarına uyma ve hızın gerekli şartlara uygunluğunu sağlama> başlıklı 101. maddesinin 1, 2 ve 6. fıkralarında yer alan, <(1) Sürücüler aksine bir karar alınıp işaretlenmemişse bu Yönetmeliğin 100 üncü maddesinde belirtilen hız sınırlarını aşmamak zorundadırlar. (2) Araç sürülürken yapılan hız, radar ve benzeri teknik cihazlarla ölçülebileceği gibi kronometre veya değişik usullerle de ölçülerek tespit edilebilir. (6) Hız tahdidini belirleyen aksine bir işaret bulunmayan yerleşim birimleri içinden veya civarından geçen şehirdışı karayollarının bu kesimlerinde, can ve mal güvenliği açısından, karşıdan karşıya geçişler bir fiziki engelle yasaklanmış veya alt ve üst geçitlerle belirlenmiş ise ve hız yapmak yaya ve taşıt trafiği açısından bir engel teşkil etmiyorsa, taşıt sürücüleri yol ve trafik durumunu dikkate alarak yönetmeliğin kendilerine tayin etmiş olduğu azami hız sınırları içerisinde seyredebilirler.> şeklindeki düzenleme dikkate alındığında, ne 2918 sayılı Karayolları Trafik Kânunu’nda ne de Karayolları Trafik Yönetmeliği’nde radarla hız denetimi yapılacak yerlerde denetim yapıldığına dair ikaz levhası ve işaretleme bulundurulmasına ilişkin herhangi bir hüküm bulunmadığı, yukarıda izah edilmeye çalışıldığı üzere aksine bir karar alınıp işaretleme yapılmadıkça sürücülerin yönetmelikle belirlenen hız sınırlarını aşmamak zorunda oldukları, somut olayda muterizin yerleşim yeri içerisinde otomobil araçlar için belirlenmiş olan 50 km/saat hız sınırını %10 dan daha fazla aşmak suretiyle 71 km/saat hızla gittiğinin radar cihazı ile tespit edilmiş olunması karşısında, itirazın reddi yerine, yazılı gerekçeyle kabulüne karar verilmesinde isabet görülmemiştir.

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309. maddesi uyarınca Alaşehir Sulh Ceza Mahkemesinin 05/07/2013 tarihli ve 2013/493 değişik iş sayılı kararının bozulmasının istenilmesi arz ve dosya birlikte takdim olunur.>

I- Olay:

Alaşehir İlçesi Süleyman Demirel Caddesi üzerinde görevlilerce 27.05.2013 tarihinde radar aletiyle yapılan hız kontrolünde saat 14.54 de kabahatli F. A.’nın hız limitini aştığı tespit edilmiş ve hakkında aynı tarihte 525573 seri nolu tutanak ile 343.00TL idari para cezası uygulanmıştır. Kabahatli F. bu idari para cezasının iptali içinaynı gün Alaşehir Sulh Ceza Mahkemesine başvuruda bulunmuştur. Sulh Ceza Mahkemesince, yapılan inceleme sonucunda <Muteriz hakkında hız ihlali sebebiyle idari para cezası verildiği, ancak radar kontrolü yapılan yerde radar işaretinin bulunmadığı, gerekli yasal uyarılar usulüne uygun bir şekilde yapılmadan kesilen para cezalarının hukuki mesnedinin bulunmayacağı gözetilerek yapılan itirazın haklı olduğu kanaatine varılarak, usul ve yasaya aykırı idari yaptırım kararının 5326 sayılı yasanın 28/8-b fıkrası uyarınca kaldırılmasına dair aşağıdaki şekilde hüküm kurmak gerekmiştir.> şeklindeki gerekçeyle başvuru haklı bulunarak idari para cezası tutanağının iptaline karar verilmiştir. Bu karara karşı, Emniyet Genel Müdürlüğünün, mahkemenin gerekçesinin kanuna aykırı olduğuna ilişkin müracaatı üzerine kanun yararına bozma talebinde bulunulmuştur.

II- Kanun Yararına Bozma Talebine İlişkin Uyuşmazlığın Kapsamı:

2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nda ne de Karayolları Trafik Yönetmeliğinde radarla hız denetimi yapılacak yerlerde, bu denetimin yapıldığına dair ikaz levhası ve işaretleme bulundurulması konusunda herhangi bir hüküm yer almadığı halde <radar işaretinin bulunmadığı ve gerekli yasal uyarıların usulüne uygun yapılmadığı> gerekçesiyle <idari yaptırım kararının kaldırılması> yönündeki Mahkeme hükmünün kanuna aykırı olduğuna ilişkindir.

III- Hukuksal değerlendirme:

Anayasamızın 2’nci maddesi hükmüne göre <Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.> Anayasa Mahkemesinin yerleşmiş içtihatlarına göre (örneğin 27.03.1986-E:85/31-K:86/111, 08.11.1991-E:91/9-K:91/36 tarihli ve sayılı kararlar) <Hukuk devleti her eylem ve işlemi hukuka uygun, insan haklarına saygı gösteren, her alanda adaletli bir düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına hakim kılan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayıp yargı denetimine açık olan, yasaların üstünde yasa koyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve Anayasa bulunduğu bilincinden uzaklaştığında geçersiz kalacağını bilen bir devlettir.>

Kısaca, hukuk devleti <faaliyetlerinde hukuk kurallarına bağlı olan, vatandaşlarına hukukî güvenlik sağlayan devlet> demektir.

Hukuk devleti, hukuka bağlı olan devlet demek olduğuna göre, devletin üç erkinden biri olan yürütme organının da hukuk kurallarıyla bağlı bulunduğu kuşkusuzdur.

Yürütme organı bakımından, idarî faaliyetlerinin belirliliği ve önceden bilinebilirliği zorunludur. Hukuk devletinde idarenin eylem ve işlemlerinin idare edilenler tarafından önceden tahmin edilebilir olması gerekir. İdari işlem ve eylemlerde idare bu yetkisini tüzük ve yönetmelik gibi genel kurallarla düzenlemek ve bu düzenlemelere uymak zorundadır. Buna <düzenli idare ilkesi> denir. Keza, yine idarî faaliyetlerin belirliliği ilkesi nedeniyle idarenin, istikrar kazanmış uygulamalarından vazgeçmemesi gerekir.

Yine hukuk devleti ilkesi, devletin <kişi hak ve özgürlüklerini, kamu düzen ve güvenliğini, kamu sağlığını ve çevreyi, ekonomik düzeni, toplum barışını ve düzenini, genel ahlâka ilişkin kuralları ihlal eden eylemleri yani suç ve kabahatleri, ulusal ve evrensel hukuk çerçevesinde, ödetme görev ve yükümlülüğü bulunmaktadır. Ancak Devletin, esasen ve öncelikle bu kuralların ihlalini önleme görevi bulunduğunun kabulü gerekir. Başka bir deyişle, hukuk devletinin bir erki olan idarenin görevi, öncelikle bireylerin kuralları ihlal etmesini bekleyip cezalandırma yoluna gitmesi değil, kurallara uygun davranma düzeyini ve alışkanlığını geliştirmek olmalıdır. Bu husus <iyi idare ilkelerinin> de bir gereğidir. Keza idarenin (Yürütmenin) iyi idare ilkeleriyle bağlı olması da hukuk devletinin bir gereğidir. Nitekimülkemizin de üyesi olduğu Avrupa Konseyinin Bakanlar Komitesinin 20 Haziran 2007 tarihli ve 999 sayılı Bakan Temsilcileri toplantısında, <İYİ İDARE KONUSUNDA ÜYE DEVLETLERE CM/REC(2007)7 SAYILI TAVSİYE KARARI> kabul edilmiştir.

Mezkur Tavsiye Kararının <Açıklık İlkesi> başlıklı 10 uncu maddesinde;

<1.İdare açıklık ilkesine uygun faaliyette bulunur.

2.İdare, karar ve işlemlerinden özel kişileri, resmi belgelerin yayınlanması da dahil olabilecek şekilde uygun araçlarla haberdar eder.

3.Kişisel verilerin korumasına ilişkin kurallara uygun olarak resmi belgelere erişim hakkını tanır.

4. Açıklık ilkesi, yasayla korunmuş gizliliğe zarar veremez.>

Hükmü bulunmaktadır.

Bu arada Avrupa Konseyinin Bakanlar Komitesi kararlarının hukuki niteliğini de izah etme gereği bulunmaktadır: Avrupa Konseyinin hukuksal etkinliği, sözleşmeler ve tavsiye kararları biçiminde ortaya çıkmaktadır. <Bakanlar Komitesi Tavsiye Kararı> Bakanlar Komitesinin, Avrupa Konseyi Statüsünün 15/b hükmüne dayanan, ulusal yasa koyuculara ve idarelere ölçü getiren, üye devletlerin hükümetlerine yönelik kararıdır.

 Bağlayıcı olmamakla birlikte, kararların uzlaşma ile alınması ve Komite’nin hükümetleri <tavsiyeler doğrultusunda karar alıp almadıklarını bildirmeye> davet etmesi yöntemi tavsiyelerin dikkate alınmasını sağlamaktadır. Zaman zaman Danıştay, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tavsiyelerini, kararlarında gerekçeyi desteklemek için kullanmaktadır. Örneğin, bir gazetecinin sarı basın kartı istemi idarece gerekçesiz bir işlemle reddedilmiştir. Danıştay, ret kararının gerekçeli olması zorunluluğunu kabul ederken diğer nedenlerle birlikte Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin tavsiye kararına da atıf yapmıştır. (DİDDGK, E:1995/769-K:1997/525, 17.10.1997, DD, 95, 1998, s.87). (Kaynak: Onur KARAHANOĞLULLARI, İdarenin Hukukla Kavranması: Yasallık ve İdari İşlemler, 2. Bası, Ankara 2012, Turhan Kitabevi, s.107, 395)

Konumuza ilişkin iç hukuk düzenlemesi şöyledir:

3152 sayılı İçişleri Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunun 2 nci maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi hükmüyle <Karayollarında trafik düzenini sağlamak ve denetlemek> görevi İçişleri Bakanlığına tevdi edilmiştir. Aynı Kanunun 33 üncü maddesi hükmüyle de İçişleri Bakanlığı <kanunla yerine getirmekle yükümlü oldukları hizmetleri; tüzük, yönetmelik, tebliğ, genelge ve diğer idari metinlerle düzenlemek> ile görevli ve yetkili kılınmıştır.

İçişleri Bakanlığının bu <düzenleme görev ve yetkisi> dahilinde, Trafik Denetimlerinde ve Trafik Kazalarında Alınacak Önlemlere İlişkin Yönerge hazırlanarak 31.10.2011 tarihli Bakan onayıyla yürürlüğe konulmuştur. <Trafik denetimlerinde; denetim öncesi, denetim anı ve sonrasında, trafik kazalarında ise; kaza mahalline intikal ve sonrasında yapılacak iş ve işlemlerin usul ve esasları ile trafiği yönetme ve düzenleme hareketlerini belirlemek> amacıyla çıkarılmıştır.

Yönergenin;

<Radarla hız denetiminde dikkat edilecek hususlar> başlıklı 34. maddesinin 1. fıkrasının (ç) bendinde şu kurala yer verilmiştir.

<Sabit denetim yapılması durumunda radar aracı, karayolunun her iki yönünden kolayca görülebilecek ve trafiği tehlikeye düşürmeyecek şekilde konuşlandırılır.”

<Yol kullanıcılarının bilgilendirilmesi> başlıklı 47 nci maddesi aynen aşağıdaki şekildedir:

<(1)Trafik kurallarına uyma düzeyini arttırmak, trafik güvenliğini sağlamak ve yol kullanıcılarını bilgilendirip, bilinçlendirmek amacıyla, denetimin karayolunun hangi kesimlerinde, hangi sürelerde yapılacağı ve hangi konularda yoğunlaştırılacağı ve bunlarla ilgili risk bilgileri, neden-sonuç ilişkileri ve denetim sonuçlarının açıklanmasında ulusal ve yerel medya ile diğer iletişim araçlarından azami ölçüde faydalanılır.>

Görüldüğü gibi İçişleri Bakanlığı bu Yönerge hükmüyle <trafik kurallarına uyma düzeyini arttırmak, trafik güvenliğini sağlamak ve yol kullanıcılarını bilgilendirip, bilinçlendirmek> amacıyla trafik denetimlerinin;

– Karayolunun hangi kesimlerinde ve hangi sürelerde yapılacağı,

– Hangi konularda yoğunlaştırılacağı,

Hususlarında ulusal ve yerel medya ile diğer iletişim araçlarından azami ölçüde faydalanılmasını öngörmüştür.

Böylece, İçişleri Bakanlığı tarafından tesis edilmiş olan bir düzenleyici idari işlemle <trafik denetimlerinin karayolunun hangi kesimlerinde, hangi sürelerde yapılacağı ve hangi konularda yoğunlaştırılacağı hususlarında ulusal ve yerel medya ile diğer iletişim araçlarından da azami ölçüde faydalanılmak suretiyle yol kullanıcılarının (özellikle sürücülerin) bilgilendirilmesine> ilişkin bir düzenleme ihdas ettiği görülmektedir.

Sözü edilen bu düzenlemelerin, Avrupa Konseyinin Bakanlar Komitesinin Bakan Temsilcileri toplantısında kabul ettiği yukarıda gün ve sayısı yazılı <iyi idare konusundaki> tavsiye kararının 10. maddesinin 1. ve 2. fıkra hükümlerine uygun bulunmaktadır.

Yönergenin 3152 sayılı Kanunun 29 uncu maddesi hükmüne göre İçişleri Bakanlığının bağlı kuruluşları olan ve mahsus kanunları uyarınca da bu Bakanlığın sevk ve idaresi altında bulunan genel kolluk kuvvetleri içinde yer alan trafik zabıtasını bağladığı da tartışmasızdır.

Bu açıklamalar ışığında somut olayın değerlendirilmesine gelince:

Yönergenin34/1-ç ve 47 nci maddesi hükümleri karşısında <radarla hız denetiminin karayolunun hangi kesiminde ve hangi sürelerde yapılacağı> hususunda yol kullanıcılarının bilgilendirilmesi gerektiği kabul edilmelidir. Bu husus aynı zamanda Avrupa Konseyinin Bakanlar Komitesinin Bakan Temsilcileri tarafından kabul edilen tavsiye kararının iyi idare ilkelerinden olarak kabul edilen <açıklık ve uygun araçlarla haberdar etme> ilkelerinin de bir gereğidir.

Yönergenin 47 nci maddesi hükmüne göre, idare bu bilgilendirme faaliyetinde“ulusal ve yerel medya ile diğer iletişim araçlarından> azami ölçüde faydalanacaktır. İdarenin <yol kullanıcılarını her koşulda bilgilendirmek> ile yükümlü tutulduğu, bu amaçla <ulusal ve yerel medya ile diğer iletişim araçlarında da azami ölçüde yararlanma cihetine gidebileceği sonucuna varılması gerekmektedir. İdare öncelikle kendi mutat vasıta ve yöntemleriyle bilgilendirme yapacaktır. Zira <karayolundan yararlananlara, yol, trafik durumu ve yakın çevre ile ilgili gerekli bilgileri vermek, yasaklama ve kısıtlamaları bildirmek suretiyle trafik düzen ve güvenliğini sağlamak amacına yönelik olarak karayollarında uygulanacak trafik işaretlerinin, standart, anlam, nicelik ve nitelikleri ile diğer esaslar”, 19.06.1985 tarihli ve 18789 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Trafik İşaretleri Hakkında Yönetmelik ile düzenlenmiştir. Dolayısıyla, Trafik Denetimlerinde ve Trafik Kazalarında Alınacak Önlemlere İlişkin Yönergenin 47 nci kapsamındaki bilgilendirmenin, bu Yönetmelikteki usul ve esaslara göre konulacak <trafik işaret levhaları> ile yapılması gerekmektedir. Bu yöntem dışında gerekiyorsa medya ve diğer iletişim araçlarından da yararlanacaktır. Dolayısıyla, bahse konu Yönerge hükmü uyarınca, <radarla hız denetiminin karayolunun hangi kesiminde ve hangi sürelerde yapılacağı> konularında sürücülerin, her şeyden önce trafik işaret levhalarıyla bilgilendirilmesi zorunludur.

Öncelikle kişilerin can ve mal güvenliğini sağlamak amacıyla yapılması gereken trafik denetimlerini, yol kullanıcılarına ceza vermek amacıyla bilgilendirme yapmadankural ihlali yapmasını beklemek, trafik kurallarının konuluş amacına uygun olmadığı gibi araç sürücülerine tuzak kurulması anlamına gelecektir ki bu durum, çağdaş hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmaz ve kabul edilemez.

IV- Sonuç ve karar:

Yukarıda açıklanan nedenlerle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma isteği yerinde görülmediğinden REDDİNE 08.07.2014 günü oybirliği ile karar verildi.

VAKIF ÜNİVERSİTESİNİN BAŞARISIZ OLUNAN DERSLER İÇİN ÖĞRENCİDEN İKİNCİ KEZ ÜCRET TAHSİL ETMESİ SEBEPSİZ ZENGİNLEŞME TEŞKİL EDER. BU DURUMDA SEBEPSİZ ZENGİNLEŞİLEN TUTARIN DAVACIYA İADESİ GEREKMEKTEDİR.

Yargıtay 3. H.D., E: 2013/6535, K: 2013/9400, T: 06.06.2013

Davacı vekili davacının vakıf üniversitesinde güz yarıyılı döneminde eğitim aldığını ve eğitim ücretinin ödenmesine rağmen başarısız olunan dersler nedeni ile davacıdan 2. kez tahsilat yapıldığını, belirterek bedelin davalıdan tahsilini istemektedir. Güz yarı yılı döneminde davacının davalı üniversiteye eğitim ücreti toplamından daha fazla bedel ödediği, bu kapsamda davalı üniversitenin davacıdan haksız yere bedel tahsil ettiği anlaşılmaktadır. Haksız yere davacıdan tahsil edilen bedelin davalı üniversite yönünden sebepsiz zenginleşme teşkil eder ve sebepsiz zenginleşilen tutarın davacıya iadesi gerekir.

DAVA: Taraflar arasında görülen alacak davasının yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir.

KARAR: Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

SONUÇ: Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, yerinde bulunmayan bütün temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA, 06.06.2013 günü oybirliğiyle karar verildi.

YEREL MAHKEME İLAMI

TÜRK MİLLETİ ADINA

GEREKÇELİ KARAR

T.C.

İSTANBUL

4. TÜKETİCİ MAHKEMESİ

ESAS NO : 2009/172 Esas

KARAR NO : 2012/868

HAKİM : GÜLGÜN BAL 26004

KATİP : FATİH BİLGEHAN COŞAR 135254

DAVACI : G. A.

VEKİLİ : Av. YASEMİN BAL – Kordonboyu Mah. Ankara Cad. No: 169C İç Kapı No: 1 Kartal/ İSTANBUL

DAVALI : T.C. HALİÇ ÜNİVERSİTESİ

DAVA : Alacak

DAVA TARİHİ : 25/03/2009

KARAR TARİHİ : 04/10/2012

GEREKÇELİ KARARIN YAZILDIĞI TARİH : 31/10/2012

Mahkememizde görülmekte bulunan Alacak davasının yapılan açık yargılamasının sonunda,

GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:

Davacı vekili 25.03.2009 tarihli dilekçesi ile, davacının davalı üniversitede öğrenci olduğunu, yıllık eğitim ücretini ödediği halde davacının başarısız olduğu dersler için yeniden ücret ödemek zorunda kaldığını, davalı üniversitenin bu uygulamasına yönelik olarak başvuru üzerine TC. Yüksek Öğretim Kurulu Başkanlığının 15/09/2009 tarihli kararı ile eğitim öğretim yılı için alınan ücret dışında öğrencilerden başarısız ders ve alt sınıf ders ücretlerinin yeniden alınmasının uygun olmadığını belirtildiğini, bu kapsamda davacıdan 13.530,00 TL fazladan tahsilat yapıldığını belirterek 13.530,00 TL’nin tahsil edildiği tarihlerden itibaren işleyecek faiziyle birlikte davalıdan tahsilini istemiştir.

Davalı vekili 04.03.2010 havale tarihli cevap dilekçesini tekrarlayarak özetle; uyuşmazlığın TC. Haliç Universitesi’nin idari tasarrufuna yönelik olduğunu, bu nedenle idari yargının görevli olduğunu, davanın görev yönünden reddi gerektiğini, davacının taleplerini 16.02.2009 tarihinde yürürlüğe giren TC. Haliç Üniversitesi ön lisans ve lisan eğitim ve öğretim sınav yönetmeliği hükümleri karşısında haksız ve dayanaksız olduğunu, ayrıca 2541 sayılı yasa ile Vakıf Yüksek Öğretim Kurumları yönetmelik hükümleri gereği vakıf Üniversitelerinde eğitim, öğretim ücretlerini belirleme ve uygulama yetkisinin doğrudan üniversite mütevelli heyetinde olduğunu, belirterek dayanaksız olan davanın reddini istemiştir.

Haliç Üniversitesi Rektörlüğü’nün 23/12/2010 ve 24/12/2010 tarihli yazılarında davacının 06/09/2005 tarihinde üniversiteye kayıt yaptırdığı 12/07/2010 tarihinde mezun olduğu belirtilerek eğitim – öğretim aldığı yıllarda ödediği ücretlere ilişkin belgeler mahkememize gönderilmiştir.

Davacı vekili, davacının başarısız olduğu dersler ile yaptığı ödemelere ilişkin belgeler, Yüksek Öğretim Kurumu Başkanlığı Genel Kurulu’nun 15/09/2008 tarihli kararını dosyaya sunmuştur.

İddia ve savunmanın değerlendirilmesi; dava tarihi itibari ile davacının davalıdan alacaklı olup olmadığının tespiti, alacaklı ise tutarının hesaplanması bakımından dosya üzerinde bilirkişi incelemesi yapılmasına karar verilmiş, mahkemece resen seçilen bilirkişi, Marmara Üniversitesi, İ.İ.B.F bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Hanefi Ayboğa dosya üzerinde yaptığı inceleme sonunda 12/12/2011 havale tarihli raporunu sunmuştur.

Bilirkişi raporunda özetle; 2005, 2008 yılları eğitim dönemi ile 2009 yılı güz yarı yıl ücreti toplamının 42.780,00 TL olduğunu, davacı tarafın toplam ödeme tutarının ise 50.252,00 TL olduğunu, bu kapsamda davacının davalıya 7.472,00 TL fazla ödeme yaptığını, belirtmiştir.

Bilirkişi raporu hükme dayanak yapacak yeterliliktedir.

2457 sayılı Yüksek Öğretim Kanununun 10. Maddesinde ” vakıflar tarafından kurulacak yüksek öğretim kurumları çalışmalarının devlet yüksek öğretim kurumları gibi her ders yılı sonunda yüksek öğretim kuruluna sorarlar, bu kurumlar mali, idari ve ekonomik gibi konularda yüksek öğretim kurulunun gözetime ve denetimine tabidirler.” denilmektedir.

Davacı vekili tarafından dosyaya sunulan Yüksek Öğretim Kurulu Başkanlığı’nın genel kurulunun 15.09.2008 tarihli kararında ” 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanununun ek 10 maddesine göre mali, idari ve ekonomik konularda kurulun gözetim ve denetimine tabi olan vakıf yüksek öğretim kuramlarında okuyan öğrencilerden kayıt yaptırdıkları dönem ve eğitim – öğretim yılı için ücret alındığı, bir üst sınıfa geçen ve bir önceki eğitim – öğretim yılı dönemi için ücret ödemiş olan öğrencilerden daha önce alıp da başaramadığı ve yeniden alması gereken ücretleri daha önce alınmış / ödenmiş olan alt sınıf dersleri için bir ücret alınmasının uygun olmadığına karar verilmiştir.” denilmektedir.

Somut uyuşmazlığın yukarıdaki hükümler ışığında incelenmesi gerekir. Davacı vekili davacının davalı eğitim kurumunda 2005- 2008 ile 2009 güz yarıyılı döneminde eğitim aldığını ve eğitim ücretinin ödenmesine rağmen başarısız olunan dersler nedeni ile davacıdan 2. kez tahsilat yapıldığını, belirterek toplam 13.530,00 TL’nin davalıdan tahsilini istemektedir. 2005 – 2008 yılları ile 2009 güz yarı yılı döneminde eğitim ücreti toplamı 42.780.00 TL olduğu halde davacının davalı Üniversiteye toplam 50.252,00 TL ödediği, bu kapsamda davalı üniversitenin 7.472,00 TL ‘yi davacıdan haksız yere tahsil ettiği anlaşılmaktadır. Haksız yere davacıdan tahsil edilen 7.472,00 TL davalı üniversite yönünden sebepsiz zenginleşme teşkil eder ve sebepsiz zengileşilen tutarın davacıya iadesi gerekir. Toplanan kanıtlara göre davanın kısmen kabulü ile 7.472,00 TL alacağın dava tarihinden itibaren değişken yasal faiz oranı uygulanmak sureti ile hesaplanacak işlemiş faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine, davacının fazlaya yönelik isteminin reddine, karar vermek gerekmiştir.

HÜKÜM:

1- Davanın kısmen kabulü ile 7.472,00 TL alacağın dava tarihinden itibaren değişken yasal faiz oranı uygulanmak sureti ile hesaplanacak işlemiş faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine, davacının fazlaya yönelik isteminin reddine,

2- 21,15 TL Başvuru harcı ile 443,85 TL Karar harcı olmak üzere toplam 465,00 TL harcın davalıdan alınarak hazineye gelir kaydına,

3- Kabul edilen kısım üzerinden avukatlık asgari ücret tarifesi gereği hesap ve taktir olunan 896,65 TL vekalet ücretinin davalıdan alınarak davacıya verilmesine,

4- Red edilen kısım üzerinden avukatlık asgari ücret tarifesi gereği hesap ve taktir olunan 727,00 TL vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine,

4- Kabul ve red olunan kısımlar dikkate alınarak davacı tarafından yapıldığı belgelen 643,00 TL yargılama giderinden 355,00 TL nin davalıdan alınarak davacıya verilmesine, kalan kısmın davacı üzerinde bırakılmasına,

Davacı vekilinin yüzüne karşı davalı vekilinin yokluğunda gerekçeli kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde mahkememize verilecek dilekçe ile kararın temyizi için Yargıtaya başvurulabileceğine dair verilen karar açıkça okunup gerekçenin başlıca noktaları usulen anlatıldı. 04/10/2012

ŞEYTAN, DECCAL DEMEK HAKARET SAYILMAKTADIR.

Yargıtay 16. Ceza Dairesi  2016/1780 E.,  2016/3567 K.

Dosya incelenerek gereği düşünüldü:

Sanık hakkında TCK’nın 53. maddesi uyarınca belirli hakları kullanmaktan yoksun bırakılmasına karar verilmemiş ise de; hapis cezasının kanuni sonucu olan bu hususun infaz aşamasında gözetilmesi mümkün görüldüğünden bozma nedeni yapılmamıştır.

Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre sanığın yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle hükmün ONANMASINA, 24.05.2016 tarihinde üye …’un karşı oyu ve oyçokluğu ile karar verildi.

KARŞI OY:

1- Sanık vekili tarafından ibraz edilen ve duruşmada dinlenen ses bandı içeriğinin Yargıtay denetimine olanak sağlayacak şekilde yazılı hale getirilerek dosyada bulundurulmaması,

2- Sanığın ana muhalefet partisi olan …’nin …İl Başkanı olup siyasi bir kişiliktir. Mağdur ise seçimle göreve gelmiş olan Ülkemizin Cumhurbaşkanıdır. Cumhurbaşkanı siyasi bir düşünceyi temsil eden bir siyasi parti başkanlığından seçimle göreve gelmesi ve halen aynı siyasi düşüncenin manevi temsilcisi olarak algılanması nedeniyle önceki Cumhurbaşkanlarından farklı olarak devleti temsil makamında bulunmak yanında fiilen siyasi bir kimlik taşımaktadır. Sanık 25.03.2015 tarihli Kayseri Ülker Gazetesinde yayınlanan konuşmasında; genel olarak mağdurun ülke yönetimiyle ilgili politika faaliyetlerini eleştirmiş ve bu mahiyetteki konuşması sırasında “… tüm müslüman ülkelerini karıştıran bir deccal kendisi bir şeytan …” şeklinde sözler sarf ettiği tahmin edilmektedir.

Anayasanın 26. ve AİHS’nin 10. maddesi düşünce açıklamayı ve ifade özgürlüğünü teminat altına almıştır. AİHM’nin sözleşmenin 10. maddesinin siyasi kişilerin ve devlet başkanlarının eleştirilmesi konularında uygulanmasına ilişkin vermiş olduğu kararlar, bu maddelerin yorum ve açıklanmasında yol gösterici olacaktır.

… – İspanya davasındaki gerekçesine göre;

İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun vazgeçilmez esasını ve bu toplumun gelişiminin ve her bireyin kendini geliştirmesinin temel koşulunu oluşturmaktadır. 10. maddenin 2. fıkrasının hükümleri saklı kalmak kaydıyla ifade özgürlüğü, sadece kabul edilen zararsız ya da farklı olan bilgi ya da düşünceler için değil ama ayrıca hoşa gitmeyen, sarsıcı ya da rahatsız edici olanlar için de geçerlidir: bunlar, demokratik toplumun onlarsız olamayacağı çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gereğidir. 10. maddede açıklandığı gibi bu özgürlüğe yapılan sınırlamaların her halde dar yorumlanması gerekmektedir ve herhangi bir sınırlama gereksiniminin ikna edici bir biçimde ortaya koyulması gerekmektedir.

… Türkiye davasındaki gerekçesine göre;

Bir siyaset adamı, özellikle de kendisi eleştiriye yol açabilecek halka açık konuşmalar yaptığı zaman daha fazla hoşgörü göstermelidir. Elbette siyaset adamının namını koruma hakkı vardır, hatta özel yaşamının dışında bile, fakat ifade özgürlüğüne getirilen istisnalar dar bir yorumu zorunlu kıldığından, bu korumanın gerektirdikleri ile siyasi sorunların özgürce tartışılmasının getirdiği yararlar denge içerisinde olmalıdır.

…davasındaki gerekçesine göre;

Başvurucu (Sanığın) üzerinde “defol git, geri zekalı” yazan bir levhayı Cumhurbaşkanlığı kortejinin geçeceği sırada kaldırması şeklindeki eyleminden dolayı verilen mahkumiyet kararında; “10. maddenin 2. fıkrasının, siyasi söylem ve tartışma alanında – ifade özgürlüğünün en üst düzeyde önem taşıdığı – ve kamuyu ilgilendiren genel nitelikli sorunlara ilişkin alanlarda ifade özgürlüğüne sınırlama getirilmesine kesinlikle izin vermediğini hatırlatmaktadır.” Bir siyasetçiye siyasetçi olması dolayısıyla yöneltilen eleştirinin sınırları, sıradan bir kişiye yöneltilen eleştirinin sınırlarından daha geniştir: ikincisinin aksine birincisi zorunlu ve bilinçli olarak fiillerini ve davranışlarını vatandaşların ve gazetecilerin dikkatli bir kontrolüne açık bırakmaktadır; dolayısıyla(siyasetçinin) daha fazla hoşgörülü olması gerekmektedir. Mahkeme diğer taraftan, Cumhurbaşkanı tarafından kullanılan ve medyada geniş şekilde yer alan, ardından da geniş bir kitle tarafından daha çok mizahi amaçlarla kullanılan kaba bir ifadeyi kendi hesabına kullanan başvuranın, eleştirisini densizlik sayılabilecek bir hiciv yoluyla ifade etme yolunu seçtiği kanısına varmaktadır. Oysa Mahkeme, hicvin, temelinde yatan gerçekliği abartılı ve bozulmuş bir şekilde sunan sanatsal bir ifade ve sosyal bir yorumlama şekli olduğunu ve doğal olarak tahrik etme ve kışkırtma amacı güttüğünü daha önce birçok defa ifade etmiştir. Bu nedenle, bir sanatçının veya herhangi başka bir kişinin kendisini bu şekilde ifade etme hakkına yapılan her türlü müdahaleyi daha özenli bir şekilde incelemek gerekmektedir.

Mahkeme, somut olayda olduğu gibi, başvuranın davranışına benzer davranışları cezalandırmanın demokratik toplumların olmazsa olmazı olan genel nitelikli tartışmalarda çok önemli bir rol oynayan toplumsal tartışmalara ilişkin hiciv yoluyla yapılan çıkışlar üzerinde caydırıcı bir etki doğruma ihtimali olduğu kanaatindedir.

Yukarıdaki açıklamalar ve somut davanın kendine has koşulları dikkate alındığında ve devlet başkanına hakaret sebebiyle verilen mahkumiyetin yararını ve başvuran üzerindeki etkisini tarttıktan sonra Mahkeme, kamu yetkililerinin cezalandırma yoluna başvurmalarının hedeflenen amaç ile orantılı olmadığına ve dolayısıyla demokratik bir toplumda gerekli olmadığına karar vermiştir.” gerekçesiyle Fransa Yerel Mahkemesince verilen kararın “ifade özgürlüğünün ihlali” olduğuna karar vermiştir.

Düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün araçlarından biri de eleştiridir. Eleştirinin doğasından kaynaklanan sertlik suç oluşturmaz, eleştiri övgü olmadığına göre, sert, kırıcı ve incitici olması da doğaldır. Anayasanın 104/1. maddesine göre devletin birliğini temsil eden Cumhurbaşkanı da özgürlükçü parlamenter rejimlerde ve özellikle siyasi bir görüşün temsilcisi gibi algılanması durumunda diğer kurum ve kişiler gibi eleştiriye açıktır. Bir devletin demokrasi düzeyi, devletin, toplumun ve bireylerinin gelişimi için, en uç fikir ve düşüncelere dahil her türlü tartışmayı güven altına alabilmesiyle ölçülebilir. Bir devletin tüm yurttaşları, hapse girme ya da Ceza Mahkemelerinde yargılanma korkusu olmadan düşüncelerini ifade edebildiklerinde gerçekten ifade özgürlüğünden söz edebiliriz.

Bu açıklamalar ışığında sanığın Cumhurbaşkanına yönelik olarak söylediği tahmin edilen sözlerin konuşmanın bütünlüğü nazara alındığında Cumhurbaşkanının şeref ve haysiyetini incitici olmayıp, politikasının yanlışlığını vurgulamak için kullanılmıştır. Bu nedenle somut olayda Cumhurbaşkanına yönelik sözler hakaret niteliğinde olmayıp ağır eleştiri kapsamında kalmakla sanığın beraatine karar verilmesi gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde mahkumiyet kararı verilmesi,

Kabul ve uygulamaya göre ise;

3- TCK’nın 61. maddesinde sayılan nedenlerden bulunmayan aksine suçun unsuru olarak değerlendirilmesi gereken “sözlerin niteliği, mağdur ve mağdura sempatisi olanlar tarafından algılanış tarzı ve sanığın suç işleme kastından bahsedilerek yasal ve yeterli olmayan gerekçeyle temel cezanın alt sınırdan ayrılmak suretiyle belirlenmesi,

Gerekçeleriyle hükmün bozulması gerektiği düşüncesinde olduğumdan sayın çoğunluğun görüşüne katılmıyorum.

TEHİR-İ İCRA PROSEDÜRÜ

Hükmü kanun yoluna götüren borçlunun, ilamın icrasının durdurulması için teminat karşılığında Bölge Adliye Mahkemeleri’nden veya Yargıtay’dan icranın durdurulması kararı alması gerekir. Zira aşağıda paylaşılan (HMK-367) maddesinden de anlaşılacağı üzere temyiz kararın icrasını durdurmaz. Dolayısıyla icranın durdurulması için bu prosedüre ihtiyaç duyulacaktır.

İlam niteliğinde belgeye dayalı gerçekleştirilen takiplerde icranın geri bırakılması borçlunun yerel mahkemede verilen hükmü temyiz etmesi sonucu bu süre içerisinde alacaklının alacağı elde etmesini engelleyen, icra takibinde yer alan her türlü işlemi durduran yoldur.

MADDE 367: “Temyiz, kararın icrasını durdurmaz. İcra ve İflas Kanununun icranın geri bırakılmasıyla ilgili 36. maddesi hükmü saklıdır. Nafaka kararlarında icranın geri bırakılmasına karar verilemez.

Kişiler hukuku, aile hukuku ve taşınmaz mal ile ilgili ayni haklara ilişkin kararlar kesinleşmedikçe yerine getirilemez.”

Aynı şekilde tehir-i icra prosedürünün iyi anlaşılması açısından (İİK-36) maddesinin de paylaşılması faydalı olacaktır.

(İİİK-36): “İlâma karşı istinaf veya temyiz yoluna başvuran borçlu, hükmolunan para veya eşyanın resmî bir mercie depo edildiğini ispat eder yahut hükmolunan para veya eşya kıymetinde icra mahkemesi tarafından kabul edilecek taşınır rehni veya esham veya tahvilât veya taşınmaz rehni veya muteber banka kefaleti gösterirse veya borçlunun hükmolunan para ve eşyayı karşılayacak malı mahcuz ise icranın geri bırakılması için bölge adliye mahkemesi veya Yargıtaydan karar alınmak üzere icra müdürü tarafından kendisine uygun bir süre verilir. Bu süre ancak zorunluluk hâlinde uzatılabilir.

Borçlu, Devlet veya adlî yardımdan yararlanan bir kimse ise teminat gösterme zorunluluğu yoktur. Ücreti ilgililer tarafından verilirse bölge adliye mahkemesi veya Yargıtayca icranın geri bırakılması hakkındaki karar icra dairesine en uygun vasıtalarla bildirilir.

Nafaka hükümlerinde böyle bir süre verilemez.

Bölge adliye mahkemesince başvurunun haklı görülmesi hâlinde teminatın geri verilip verilmeyeceğine karar verilir. Yargıtayca hükmün bozulması hâlinde borçlunun başvurusu üzerine, bozmanın mahiyetine göre teminatın geri verilip verilmeyeceğine mahkemece kesin olarak karar verilir.

Bölge adliye mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmesi veya Yargıtayca hükmün onanması hâlinde alacaklının istemi üzerine başkaca işleme gerek kalmaksızın teminata konu olan para alacaklıya ödenir. Mal ve haklar ise, malın türüne göre icra dairesince paraya çevrilir. İlâm alacaklısının teminat üzerinde rüçhan hakkı vardır.”

Borçluya icra emri tebliğ edildikten sonra borçlu icraya konu olan dava dosyasını icranın geri bırakılması talepli olarak temyiz ettiğine dair bir derkenar alır ve derkenarla birlikte icra dosyasına talep açar.

İcra emrinin tebliği üzerine borçlu yedi gün içinde dilekçe ile icra mahkemesine başvurarak borcun zamanaşımına uğradığı veya imhal veya itfa edildiği itirazında bulunabilir. Aksi halde yedi gün geçtikten sonra borçlu icra emrinin tebliğinden önceki sebeplere dayanarak, icra mahkemesinden icranın geri bırakılmasını isteyemez ve borcu ödemek zorunda kalır. İcra emrinin tebliğinden sonraki devrede gerçekleşen itfa, imhal, veya zamanaşımına dayanan geri bırakma istekleri yedi günlük sınırlamaya tabi değildir, her zaman yapılabilir. Yargıtay’a göre tehir-i icra ( icranın geri bırakılması) kararının bu 7 günlük süre içerisinde istenmesi şart değildir. Bu süre dolduktan sonra da icranın geri bırakılması talep edilebilir. Ancak sürenin dolması, alacaklıya haciz talep etme hakkı vereceğinden, müvekkilin zor duruma düşmemesi açısından mehil vesikasının bu yedi günlük süre içerisinde alınmasında fayda vardır.

Derkenarla birlikte icra dosyasına talep açılmasının ardından icranın geri bırakılması kararını BAM’dan alabilmek için dosyaya teminat sunulmalıdır. Borçlu teminat için belirlenen rakamı nakit yatırabilir, banka teminat mektubu veya nakde çevrilebilecek gayrimenkul göstererek de yapabilir. Ancak gayrimenkul göstererek yapması halinde bu gayrimenkul üzerinde haciz bulunmamalıdır.

Mehil vesikasında, borçluya BAM’dan icrayı geri bırakma kararı getirmesi için, karar tarihinden itibaren veya dosya Yargıtay’a gönderilmemiş ise, gönderilme tarihinden itibaren başlamak üzere 30-60 veya 90 günlük süre verilir. Sürenin takdiri icra müdürlüğündedir. Mehlin hangi tarihten itibaren başladığı ve ne kadarlık süre verildiği hususu bu noktada önemlidir. Bazı durumlarda, Dosyanın Yargıtay’a gönderilme tarihinden itibaren başlamak üzere 60 günlük süre verilmesine karar verilmekte fakat dosya Yargıtay’a önceki bir tarihte gönderilmiş ise, bu 60 günlük süre dolmuş veya sürenin dolmasına çok az kalmış olabilmektedir.

Bu gibi bir durum söz konusu ise, borçlu vekilinin, dosya BAM’a zaten gönderilmiş ise, bu durumu icra müdürüne sözlü olarak belirtmesi ve karar tarihinden itibaren başlamak üzere mehil verilmesini talep etmesi yerinde olacaktır. Alınan mehil vesikası, dosya Yargıtay’a henüz gönderilmemişse, Yargıtay’a gönderilmek üzere mahkeme dosyasına ibraz edilecektir. Eğer dosya Yargıtay’a gönderilmiş ise, bu kez mehil vesikasını, icranın geri bırakılması talebini içeren bir üst yazı talebi ile, yine yerel mahkeme eliyle Yargıtay’a göndermek gerekecektir. BAM öncelikle tehir-i icra talebinin bulunup bulunmadığını, talep var ise, icra müdürlüğünce verilen mehil vesikasını inceler. Eğer mehil henüz dolmamışsa, dosyada icranın geri bırakması kararı verir ve bu kararı yerel mahkemeye gönderir.

“…Alacaklının icra mahkemesine yaptığı başvuruda, icra müdürlüğünce borçluya tehiri icra kararı getirmesi için verilen mehil süresi içerisinde kararın getirilmemesi nedeniyle alacaklının talebi ile icra müdürlüğünün 14.8.2015 tarihli kararında, dosyaya yatırılan nakit teminatın alacaklıya ödenmesine karar verildiğini ancak, mehil süresinin dolmasından sonra borçlu tarafından sunulan tehiri icra kararı gereğince borçlunun talebi üzerine icra müdürlüğünce takibin durdurulduğunu ve 14.8.2015 tarihli kararın uygulanmasına yer olmadığına karar verildiğini, ancak icra müdürünün kendi kararından dönemeyeceğini ve şartları oluşmasına rağmen dosyadaki nakit teminatın alacaklıya ödenmemesine ilişkin kararın yerinde olmadığını ileri sürerek icra müdürlüğünün 19.8.2015 tarihli takibin durdurulmasına dair kararının iptalini talep ettiği, mahkemece; icra müdürlüğünce verilen karardan kendiliğinden dönülemeyeceği gerekçesiyle istemin kabulüne karar verildiği anlaşılmaktadır.

Somut olayda; alacaklı tarafından borçlu aleyhine … … 26. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin tazminat konulu ilamına dayalı olarak ilamlı icra takibi başlatıldığı, takip dayanağı ilamın borçlu tarafından tehiri icra talepli olarak temyiz edildiği, borçlu vekiline 13.4.2015 tarihli 90 günlük mehil vesikası verildiği, bilahare borçlunun talebi üzerine 13.7.2015 tarihinden itibaren 30 günlük ek mehil vesikası verildiği, ek mehil süresi içinde 12.8.2015 tarihinde Yargıtay 15. Hukuk Dairesi’nce icranın geri bırakılmasına karar verildiği anlaşılmaktadır.

Her ne kadar icra müdürlüğü kendi kararından vazgeçemez ise de, şikayete konu işlemin icra mahkemesince denetlenerek usulüne uygun olup olmadığının belirlenmesi gerekmektedir. Bu nedenle mahkemece salt bu gerekçeyle sonuca gidilmesi yerinde olmayıp, icranın geri bırakılması kararı üzerine icra dairesinin ilamın icrasını Yargıtay’ın esas hakkındaki temyiz incelemesinin sonuçlanmasına kadar geri bırakması gerektiğinden, borçlunun tehiri icra kararı sunması üzerine icra müdürlüğünce takibin durdurulmasına ve nakit teminatın alacaklıya ödenmesine ilişkin kararın uygulanmamasına yönelik işleminin hukuka uygun olduğunun kabulü ile, alacaklının bu kararın iptali istemi ile ilgili şikayetinin reddine karar verilmesi gerekirken istemin kabulü yönünde hüküm tesisi isabetsizdir…”

(Yargıtay 12. Hukuk Dairesi 2018/2590 E., 2018/4635 K.)

Yukarıdaki Yargıtay kararında da görüleceği üzere ek mehil, önceki sürenin bitiminden itibaren başlamaktadır.

“…Somut olayda; alacaklı tarafından borçlu aleyhine genel haciz yolu ile ilamsız icra takibi başlatıldığı, borçlunun itirazı üzerine itirazın iptali davası açıldığı, itirazın iptali davasının kabulüne karar verildiği bu kararın borçlu tarafından 11.08.2015 tarihinde tehiri icra talepli olarak temyiz edildiği, borçlu vekiline 26.8.2015 tarihinden itibaren 90 gün mehil verildiği, mehil süresi içinde 26.10.2015 tarihinde Yargıtay 9. Hukuk Dairesince icranın geri bırakılmasına karar verildiği anlaşılmaktadır. İİK 36. maddesinin birinci fıkrası uyarınca icra müdürlüğünün tehiri icra kararı getirilmesi için verdiği mehil içinde takip durur ve hiç bir icra takip işlemi yapılamaz. Bu sebeple alacaklının mehil içinde 1.9.2015 tarihinde haciz ihbarnamesi gönderme talebinin icra müdürlüğünce reddine dair kararı hukuka uygun olup alacaklının bu kararın iptali istemi ile ilgili şikayetin reddine karar verilmesi gerekirken tehiri icra kararı almak için getirilen teminat mektubunun şarta bağlı olduğu gerekçesi ile istemin kabulü isabetsizdir…”

(Yargıtay 12. HD E. 2016/19385 K. 2017/11050 T. 20.9.2017)

Av. Bilge İŞ & Av. Selçuk ENER

BORCUN KARARLAŞTIRILAN GÜNDEKİ DÖVİZ KURU ÜZERİNDEN ÖDENMİŞ OLMASI HALİNDE KUR FARKI İSTENEMEYECEĞİ KUŞKUSUZDUR. NE VAR Kİ, KARARLAŞTIRILAN GÜNDE ÖDENMESİ GEREKEN DÖVİZ KARŞILIĞI BORCUN, VERGİ USUL KANUNU GEREĞİNCE ZORUNLU OLARAK TL ÜZERİNDEN FATURALANDIRILIP ÖDEME GÜNÜ YERİNE DAHA SONRAKİ BİR GÜNDE ÖDENMESİ HALİNDE İSE FİİLİ ÖDEME GÜNÜNDEKİ KUR İLE SÖZLEŞME UYARINCA ÖDENMESİ GEREKEN TARİHTEKİ KUR ARASINDAKİ KUR FARKININ İSTENEBİLECEĞİNİN KABULÜ GEREKİR.

Yargıtay 19. H.D., E: 2012/9853, K: 2013/14066, T: 18.09.2013

DAVA : Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne kısmen reddine yönelik olarak verilen hükmün taraf vekillerince duruşmalı olarak temyiz edilmesi üzerine ilgililere çağrı kağıdı gönderilmişti. Belli günde davacı vekili ve davalı vekilinin gelmiş olmalarıyla duruşmaya başlanarak hazır bulunan avukatların sözlü açıklamaları dinlenildikten ve temyiz dilekçelerinin süresinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

KARAR : Davacı vekili, taraflar arasındaki anlaşmaya göre davalı şirketin müvekkiline alüminyum profil imal edeceğini, yapılan anlaşmaya göre vadenin 90 gün olarak belirlendiğini, müvekkil tarafından sipariş edilen alüminyum profilleri için toplam profil alım miktarının 5 tonu bulması halinde kalıp bedellerinin talep edilmeyeceğinin kabul ve taahhüt edildiğini, kur farkından dolayı davalı şirketin müvekkilinden 46.038,98 TL fazla tahsilat sağlandığını, ayrıca davalının taahhüdüne aykırı olarak 17.999,19 TL kalıp bedelini de aldığını ileri sürerek davalının müvekkilinden haksız olarak tahsil ettiği 46.038,98 TL kur farkı bedeli ile 17.999.19 TL kalıp bedeli olmak üzere toplam 64.038,17 TL’nin yasal faiziyle tahsilini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece yapılan yargılama, toplanan deliller, benimsenen bilirkişi kurulu raporuna göre davalının kur farkı faturalarını tanzim ederek tahsilat yapmasının yerinde olduğu, teklif mektubundaki şartlarına göre alınan mal miktarlarının 15 tonu geçmiş olmasından dolayı kalıp faturası tutarı olan 17.999,19 TL’nin davacıya iadesinin gerektiği gerekçeleriyle davanın kısmen kabulüne 17.999,19 TL alacağın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan alınıp davacıya verilmesine, fazlaya dair istemin reddine karar verilmiş, hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiştir.

Taraflar arasında ihtilafsız olan 2.6.2008 tarihli teklif mektubunun “Profil Kesim İşçiliği” kenar başlıklı bölümünün 1. paragrafında; “Alüminyum profilleriniz için toplam profil alım miktarınızın 15 tonu geçmesinden itibaren ilgili kalıbın bedeli, müteakip profil alımlarınızdaki faturalar üzerinden amortismanlar halinde tarafınıza geri ödenecektir İfadelerine yer verilmiş aynı bölümün 2. paragrafında ise; “Alüminyum profilleriniz için toplam profil alım miktarınız tek seferde 15 tonu bulması halinde kalıp bedelleri tarafınızdan talep edilmeyecektir.” denilmiştir.

“Ödeme Şekli” başlıklı bölümde, “Profil alımlarınızın %50’si sipariş anında, geri kalan miktar sipariş teslim anında tahsil edilecektir. Eğer ödemeleriniz vadeli alacaksa, karşılıklı görüşmeyle tutarı belirlenecek olan teminat mektubu tarafınızdan tahsil edilecektir.” ifadelerine yer verilmiştir.

Bu durumda mahkemece kalıp bedeliyle ilgili uyuşmazlığın çözümlenmesinde teklif mektubunun “profil kesim işçiliği” başlıklı bölümde yer alan teklif mektubu hükmünün yorumlanması gerekmektedir. Bu hükmün yorumlanması hakimin bilgi ve tecrübesiyle çözümleyeceği hususlardan olduğundan bu konuda bilirkişiye başvurulamaz. O halde mahkemece teklif mektubundaki 15 tonluk kalıp bedeline dair sorumluluk sınırının farklı kalıpları da içeren toplam profil alım miktarına göre mi yoksa her kalıp için 15 tonluk sınırın mı gözetilmesi gerektiği hakim tarafından değerlendirilip yorumlanmalıdır. Teklif mektubunun anılan bölümünde “ilgili kalıbın bedeli sözcüklerine yer verilmesi karşısında her kalıpla ilgili olarak 15 tonluk alım yapılması halinde kalıp bedelinin alınmayacağı şeklindeki yorum tarzının somut olaya uygun düşeceği gözetilmelidir. Nitekim davalı vekilinin 23.3.2010 havale tarihli delil listesi ekindeki “Enerji Elektronik için Yapılan Kalıplar” başlıklı belgede davaya konu profillerin altı ayrı çeşit kalıpla üretildiği belirtilmiştir. Mahkemece davalının bu altı çeşit kalıbı üretip üretmediği araştırılıp her bir kalıpla ilgili olarak üretilen profil miktarları saptandıktan sonra yukarda açıklanan yorum tarzına uygun biçimde bir yorum yapılarak kalıp bedelleriyle ilgili uyuşmazlığın çözümlenmesi gerekmektedir.

Kur farkıyla ilgili uyuşmazlığa gelince; teklif mektubunda kalıp bedelinin Euro, profil ve işçilik bedellerinin ise usd üzerinden kararlaştırıldığı ve ödeme şekli başlıklı bölümde ödemelerin ne şekilde yapılacağı açıkça belirtilmiştir. Buna göre borcun kararlaştırılan gündeki döviz kuru üzerinden ödenmiş olması halinde kur farkı istenemeyeceği kuşkusuzdur. Ne var ki, kararlaştırılan günde ödenmesi gereken döviz karşılığı borcun, Vergi Usul Kanunu gereğince zorunlu olarak TL üzerinden faturalandırılıp ödeme günü yerine daha sonraki bir günde ödenmesi halinde ise fiili ödeme günündeki kur ile sözleşme uyarınca ödenmesi gereken tarihteki kur arasındaki kur farkının istenebileceğinin kabulü gerekir. Bu hususlarda ilgili bilirkişi kurulu kök ve ek raporları yeterli araştırma ve incelemeyi içermediği gibi Yargıtay denetimine de elverişli bulunmamaktadır.

Bu durumda mahkemece yukarda belirtilen ilkeler gözetilerek araştırma ve inceleme yapılıp iddia ve savunma çerçevesinde konusunda uzman kişilerden oluşturulacak üç kişilik bilirkişi heyetinden ayrıntılı ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınıp deliller hep birlikte değerlendirildikten sonra varılacak uygun sonuç dairesinde bir karar verilmesi gerekirken eksik incelemeyle yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan sebeplerle hükmün taraflar yararına BOZULMASINA, vekilleri Yargıtay duruşmasında hazır bulunan taraflar yararına 990 TL duruşma vekalet ücretinin tarafların yek diğerinden alınarak bir diğerine verilmesine, peşin harcın istenmesi halinde iadesine, 18.09.2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

TEMİZLİK İŞÇİSİ OLAN KADIN İŞÇİYE, BAŞKA ERKEK ÇALIŞAN OLMASINA RAĞMEN ERKEKLER TUVALETİNİN TEMİZLEMESİNİN SÖYLENMESİ ÜZERİNE İŞÇİNİN BU İSTEĞİ GERÇEKLEŞTİRMEMESİ SONUCU İŞVEREN TARAFINDAN YAPILAN FESİH HAKSIZ FESİHTİR.

Yargıtay 9. H.D., E:2017/19636, K: 2018/2931, T: 15/02/2018

A) Davacı İsteminin Özeti:

Davacı vekili, davacının davalı işverene ait iş yerinde temizlik elemanı olarak 20/12/2013 tarihinde işe başladığını, iş akdinin 03/12/2015 tarihinde noter ihtarı ile feshedildiğini, feshin gerçekten uzak ve hukuka aykırı olduğunu, geçersiz nedenle iş akdinin feshedildiğini ileri sürerek, feshin geçersizliğine ve işe iadesine karar verilmesini talep etmiştir.

B) Davalı Cevabının Özeti:

Davalı vekili, davacının dava dışı şirkette çalıştığını, temizlik işlerini yaptığını, davacının üretim alanı tuvalet temizliği ve sarf malzeme tamamlama görevini yerine getirmediğini, feshin haklı nedenle yapıldığını savunarak davanın reddini istemiştir.

C) İlk Derece Mahkemesi Kararının Özeti:

İlk derece mahkemesince,”büro temizlik görevini yapmakta iken üretim bölümü erkekler tuvaleti temizlik görevinin verildiği, davacının ise bu görevi temizlik işine bakan erkek çalışana verilmesinin uygun olacağını belirtip yapmak istemediği, yaptığı takdirde adaba, ahlaka aykırı durumla karşılaşma ihtimalinin söz konusu olabileceğini ifade ettiği ancak işverenin kabul etmeyip davacının verilen görevi yapmasını istediği, davacı bu görevi yapmak istemeyince iş akdini feshettiği, işyerinde temizlik işinde çalışan erkek personel bulunmasına rağmen bayan olan davacıya erkekler tuvaleti temizliği görevinin verilmesi, davacının bundan kaynaklanacak sıkıntılarını ve sorunları iletmesine rağmen ısrarla erkekler tuvaletinin temizlik işini yapması istendiğinden, bunun iş kanununa, ve bu tür olaylarla ilgili yargıtayın yerleşik içtihatlarıyla vurgulanan iş hukuku ilkelerine aykırı olduğu” gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

D) Bölge Adliye Mahkemesi Kararının Özeti :

Bölge adliye mahkemesince, davacı işçinin davalı işyerinde temizlik işçisi olarak görev yaptığı, görevleri arasında üretim alanı tuvaletlerinin temizliği ve sarf malzeme tamamlama işinin de bulunduğu, davacı işçi hakkında değişik tarihlerde yapmakla ödevli olduğu görevlerin hatırlatıldığı nedeniyle tutanak tutulduğu, davacının ihtarname ile erkek tuvaletinin temizliği esnasında geri dönüşü olmayan problem yaşayabileceği korkusunu ileri sürdüğü, davalının gerek ihtarlar gerekse tanık beyanları ile buna karşı önlemleri aldığını ortaya koyduğu gibi davacı tarafından bu önlemlerin alınmadığının iddia edilmediğinin dosya içeriği ile sabit olduğu, davacının savunmalarında belirttiği sebeplerin görevini yapmamasını haklı kılmadığı, 30.11.2015 tarihinde davacının iş akdinin feshedildiği, iş akdinin fesih nedeninin 4857 Sayılı İş Kanununun 25/II-(h) bendindeki eyleme uyduğu, davacının ödevli olduğu görevleri hatırlatıldığı halde yapmamakta ısrar ettiği, bu nedenle işverenin feshinin haklı olduğu anlaşılmakla, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yerinde olmayan gerekçe ile kabulüne karar verilmesi hatalı olduğundan HMK.nun 353/1-b-2 maddesine göre bu hatanın düzeltilmesi yoluna gidildiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

E) Temyiz başvurusu :

Bölge Adliye Mahkemesi’nin kararına karşı davacı vekili temyiz başvurusunda bulunmuştur.

F) Gerekçe:

Davacının davalıya ait işyerinde çalıştığı, davacının işyerinde kendisine verilen işleri yaptığı, ancak iş yeri yetkilisinin üretim bölümündeki erkekler tuvaletinin temizik görevini davacıya verdiği, davacının bu durumda adaba ve ahlaka aykırı bir durumla karşılaşma ihtimali bulunduğundan sıkıntı yaratabileceğini belirterek, erkekler tuvaletinin temizlik görevini temizlik işi yapan erkek çalışana verilmesinin uygun olacağını söylediği, yetkilinin kabul etmediği, temizlik yapmak zorunda olduğunu belirttiği anlaşılmıştır.

Dinlenen tanıklar; davacının temizlik personeli olarak çalıştığını, erkekler tuvaletinin temizlenme işininde kendisine verildiğini erkekler tuvaletini temizleyen erkek işçinin olduğunu ancak sonradan bu işinde davacıya verildiğini, davacıda zor durumda kaldığını, bunun üzerine işverenin davacının iş akdini feshettiğini ifade etmişlerdir.

Toplanan deliller, tanık anlatımları ve dosya kapsamından, davacının davalı şirket iş yerinde büro temizlik görevini yapmakta iken üretim bölümündeki erkekler tuvaletinin temizlik görevinin verildiği, davacının ise bu görevi temizlik işine bakan erkek çalışana verilmesinin uygun olacağını belirtip yapmak istemediği, yaptığı takdirde adaba, ahlaka aykırı durumla karşılaşma ihtimalinin söz konusu olabileceğini ifade ettiği ancak işverenin kabul etmeyip davacının verilen görevi yani erkekler tuvaletinin temizliğini yapmasını istediği, davacı bu görevi yapmak istemeyince iş akdini feshettiği anlaşılmaktadır.

Olayların gelişim biçimi, davacının büro temizliği ve çay servisi işini yapmakta iken, iş yerinde temizlik işinde çalışan erkek personel bulunmasına rağmen davacı kadın işçiye erkekler tuvaleti temizliği görevinin verilmesi, davacının bundan kaynaklanacak sıkıntılarını ve sorunları iletmesine rağmen ısrarla erkekler tuvaletinin temizlik işini yapması istendiği, davacının adaba ve ahlaka aykırı istenmeyen durumlarla karşılaşması riski bulunduğundan bu görevi kabul etmemesinin yasaya uygun ve haklı bir neden olduğu, iş yerinde temizlik işi yapan erkek personel bulunmasına rağmen ısrarla bu görevi davacıya yaptırmak istemesi ve kabul etmemesi üzerine iş akdini feshetmesinin yasaya aykırı olup fesih haksız olduğundan davanın kabulüne, feshin geçersizliğine ve davacının işe iadesine ilişkin İlk Derece Mahkemesinin kararı yerindedir.

4857 sayılı İş Yasasının 20/3 maddesi ve 6100 sayılı HMK.’un 373/2. maddeleri uyarınca Dairemizce aşağıdaki şekilde karar verilmiştir.

G) Sonuç: Yukarda açıklanan gerekçe ile

1.Bölge Adliye Mahkemesi’nin temyiz edilen kararının BOZULARAK ORTADAN KALDIRILMASINA,

2.Davalı tarafından gerçekleştirilen feshin GEÇERSİZLİĞİNE ve davacının davalı nezdindeki işyerine İŞE İADESİNE,

4.Davacının yasal süre içinde başvurusuna rağmen davalı işverence süresi içinde işe başlatılmaması halinde ödenmesi gereken tazminat miktarının davacının kıdemi, fesih nedeni dikkate alınarak takdiren davacının 4 aylık brüt ücreti tutarında BELİRLENMESİNE,

5.Davacı işçinin işe iadesi için işverene süresi içinde müracaatı halinde hak kazanılacak olan ve kararın kesinleşmesine kadar en çok 4 aya kadar ücret ve diğer haklarının davalıdan tahsilinin GEREKTİĞİNE,

6. Alınması gereken 35,90 TL. karar harcından davacının yatırdığı 31,40 TL. peşin harcın mahsubu ile 4,50 TL. bakiye karar harcının davalıdan tahsili ile hazineye irat kaydına,

7. Davacının yaptığı 213,00 TL yargılama giderinin davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine, davalının yaptığı yargılama giderinin üzerinde bırakılmasına, gider avansından kullanılmayan miktarların istekleri halinde ilgililere iadesine,

8. Davacı vekil ile temsil edildiğinden, karar tarihindeki AAÜT uyarınca belirlenen 2.180,00 TL vekalet ücretinin davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine,

9. Peşin alınan temyiz harcının isteği halinde ilgilisine iadesine,

10. Dosyanın kararı veren ilk derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 15.02.2018 tarihinde oy birliğiyle kesin olarak karar verildi.

KİRALANAN TAŞINMAZIN İCRA MAHKEMESİ MARİFETİYLE TAHLİYESİ İSTEMİNDE TEBLİĞDEN İTİBAREN 30 GÜNLÜK ÖDEME SÜRESİ DOLMADAN TAHLİYE TALEP EDİLEMEZ.

Yargıtay 6. H.D., E: 2014/9221, K: 2014/9629, T: 11/09/2014

DAVA : İcra mahkemesince verilmiş bulunan yukarıda tarih ve numarası yazılı karar, davalı tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla, dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

K A R A R

Dava, itirazın kaldırılması ve kiralananın tahliyesi istemine ilişkindir. Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş, karar davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı tarafından, haciz ve tahliye istekli olarak başlatılan icra takibi nedeni ile düzenlenen otuz gün ödeme süreli, ödeme emri davalı borçluya 12/03/2014 tarihinde tebliğ edilmiş, dava otuz günlük ödeme süresi beklenmeden 11/04/2014 tarihinde açılmıştır.

İİK’nin 269/1 maddesi göndermesi ile uygulanması gereken 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 315. maddesi uyarınca otuz günlük ödeme süresi dolmadan yapılan tahliye isteminin reddine karar verilmesi gerekirken, mahkemece yazılı gerekçe ile tahliye kararı verilmesi doğru değildir. Ayrıca davaya dayanak yazılı kira sözleşmesi de aylık kira paralarının her ayın 1 ile 5’i arası peşin olarak ödeneceği taraflarca kararlaştırıldığından, takip tarihi olan 04/03/2014 tarihinde Mart 2014 ay kirası henüz istenebilir halde bulunmadığından Mart 2014 ay kira parasının takibe konu edilmesi ve mahkemece itirazın bu ay kira bedeli üzerinden de kaldırılması da doğru değildir.

Karar bu nedenlerle bozulmalıdır.

SONUÇ

Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz itirazlarının kabulü ile 6100 sayılı HMK.ya 6217 Sayılı Kanunla eklenen geçici 3.madde hükmü gözetilerek HUMK.nın 428 ve İİK.nın 366.maddesi uyarınca kararın BOZULMASINA, istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 11.09.2014 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

KISA SÜRELİĞİNE EMANET ALINAN OTOMOBİLİN, ANLAŞILAN SÜREDE MALİKİNE İADE EDİLMEMESİ HIRSIZLIK SUÇUNU OLUŞTURUR.

Yargıtay 15. C.D., E: 2019/2063, K: 2019/4326, T: 29/04/2019

Sanıkla müştekinin ***** ***** isimli işyerinde tanıştıkları ve alkol aldıkları, birlikte işyerinden ayrıldıktan sonra, sanığın müştekiye ait 09 R **** plakalı aracı kendisinin kullanmak istediğini söylediğinde, müştekinin aracı kullanması için sanığa verdiği, seyir halinde iken sanığın müştekiye cola alır mısın dediği ve aracı durdurduğu, müştekinin araçtan inerek markete gittiği sırada sanığın araç ile ayrıldığı, daha sonra aracın sanığın kullanımında iken bulunduğu, bu şekilde sanığın dolandırıcılık suçunu işlediği iddia edilen olayda;

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 12/06/2012 tarih ve 2011/15-440 Esas, 2012/229 Karar sayılı ilamı gereğince, sanığın, müştekinin aracını kısa süreliğine kullanmak üzere alıp iade etmemesi şeklindeki eyleminin, aracın zilyetliğinin devredilmemesi nedeniyle TCK’nun 141/1. maddesinde yazılı ve 6763 sayılı Kanun’un 31. maddesi ile değişik 5271 sayılı CMK’nın 253 ve 254. maddeleri gereğince uzlaşma kapsamında yer alan hırsızlık suçunu oluşturduğu gözetilmeden, suç vasfında yanılgıya düşülmek suretiyle yazılı şekilde dolandırıcılık suçundan hüküm kurulması,

S O N U Ç

Kanuna aykırı olup, sanığın temyiz itirazları bu nedenle yerinde görüldüğünden, 5320 sayılı Kanun’un 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nın 321. maddesi uyarınca, hükümlerin BOZULMASINA29/04/2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

TASARRUF MEVDUATI SİGORTA FONUNUN, KAPATILAN ŞİRKET ALACAKLILARINA KARŞI YÜKÜMLÜLÜKLERİ

Son zamanlarda devlet tarafından el konulan şirketlere ilişkin gündemde TMSF adı sık sık duyulmaktadır. Bu durumda TMSF üzerinde özet niteliğinde derli toplu bir bilgilendirme yapmak önem arz etmektedir.

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu, tasarruf sahiplerinin haklarını yolsuzluk ve usulsüzlüklerden korumak amacı ile kurulmuş kamu tüzel kişiliğini haiz idari ve mali bağımsızlığı olan bir devlet kurumudur. 

TMSF görevlerini, 5411 Sayılı Bankacılık Kanunu,OHAL kapsamında KHK ile yapılan bazı düzenlemelerin değiştirilerek kabul edilmesine ilişkin 6758 Sayılı Kanunve ilgili diğer mevzuat ile kendisine verilen yetkiler çerçevesinde yerine getirmekte olup görevleri arasında yer alan OHAL kapsamında yürütülen kayyımlık faaliyetlerikonusu bu yazıda değerlendirilecektir.

5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nda bu durum belirtilmiştir. 

Madde 111 : “Bu Kanun ve ilgili diğer mevzuat ile verilen yetkiler çerçevesinde tasarruf sahiplerinin hak ve menfaatlerinin korunması amacıyla, mevduatın ve katılım fonlarının sigorta edilmesi, Fon bankalarının yönetilmesi, malî bünyelerinin güçlendirilmesi, yeniden yapılandırılması, devri, birleştirilmesi, satışı, tasfiyesi, Fon alacaklarının takip ve tahsili işlemlerinin yürütülmesi ve sonuçlandırılması, Fon varlık ve kaynaklarının idare edilmesi ve Kanunla verilen diğer görevlerin ifası için kamu tüzel kişiliğini haiz, idarî ve malî özerkliğe sahip Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu kurulmuştur.  

Fon görevini yaparken bağımsızdır. Fonun kararları yerindelik denetimine tâbi tutulamaz. Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, Fon Kurulunun kararlarını etkilemek amacıyla emir ve talimat veremez. 

Fon, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu Kurulu ile Başkanlıktan oluşur. Fonun merkezi İstanbul’dadır. Fon, görevli ve yetkili olduğu alanın yoğun olduğu illerde olmak ve sayısı üçü geçmemek kaydıyla Cumhurbaşkanı kararıyla yurt içi temsilcilik ve tahsilat birimleri açabilir.

Fon, 3346 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri ile Fonların Türkiye Büyük Millet Meclisince Denetlenmesinin Düzenlenmesi Hakkında Kanun, 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu ile 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu hükümlerine tâbi değildir.  

Fon, görev ve yetkilerini etkin şekilde yerine getirmek amacıyla, yeterli sayı ve nitelikte personeli istihdam eder. Fonun malları Devlet malı hükmündedir. Fonun mal, hak ve alacakları haczedilemez ve rehnedilemez.” 

TMSF; 5411 sayılı kanunun ilgili maddeleri çerçevesinde yönetim ve denetimi devredilen şirket veya şirketlerin mal ve gayrimenkullerini, hak ve varlıklarını satabilir. Olağanüstü hallerde fon kaynaklarının ihtiyaçları karşılamaması durumunda Merkez Bankası’ndan avans talep edebilir. 

 2 Eylül 2016 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan 674 sayılı KHK ile devlet tarafından el konulan şirketlerdeki kayyumların görevleri TMSF’ye devredildi. Buna göre bahse konu şirketlerin satış ve tasfiye işlemleri TMSF tarafından yapılacak. 

Aşağıda 24.11.2016 tarihinde 674 sayılı KHK ile yayımlanan 6758 sayılı kanunun ilgili maddeleri paylaşılacaktır.  

MADDE 19– (1) Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce terör örgütlerine aidiyeti, iltisakı veya irtibatı nedeniyle 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 133 üncü maddesi uyarınca kayyım atanmasına karar verilen şirketlerde görev yapan kayyımların yetkileri, hakim veya mahkeme tarafından Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredilir ve devirle birlikte kayyımların görevleri sona erer. 

(2) Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten sonra ve olağanüstü halin devamı süresince terör örgütlerine aidiyeti, iltisakı veya irtibatı nedeniyle Ceza Muhakemesi Kanununun 133 üncü maddesi uyarınca şirketlere ve bu Kanunun 13 üncü maddesi uyarınca varlıklara kayyım atanmasına karar verildiği takdirde, kayyım olarak Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu atanır. 

(3) (Değişik: 2/1/2017-KHK-680/81 md.; Değiştirilerek kabul: 1/2/2018-7072/79 md. 20/7/2016 tarihli ve 2016/9064 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla ülke genelinde ilan edilen olağanüstü hal kapsamında yürürlüğe konulan kanun hükmünde kararnameler gereğince kapatılan ve Vakıflar Genel Müdürlüğüne veya Hazineye devredilen şirketler hariç olmak üzere; birinci ve ikinci fıkra kapsamındaki şirketler, soruşturma ve kovuşturma sonuna kadar, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun gözetiminde, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun ilişkili olduğu Bakanın atadığı yöneticiler tarafından ticari teamüllere uygun olarak ve basiretli tüccar gibi yönetilir. Bu şirketlerin yöneticileri Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun ilişkili olduğu Bakan tarafından atanır ve görevden alınır. Bu şirketlerin mali durumu, ortaklık yapısı, piyasa koşulları veya diğer sorunları nedeniyle mevcut halin sürdürülebilir olmadığının tespit edilmesi durumunda, şirketin yahut varlıklarının veya 5271 sayılı Kanunun 128 inci maddesinin onuncu fıkrasında belirtilen malvarlığı değerlerinin satılmasına veya feshi ile tasfiyesine Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun ilişkili olduğu Bakan tarafından karar verilebilir. Satış ve tasfiye işlemleri ilgili şirketin yönetim kurulu veya Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından yerine getirilir. Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun ilişkili olduğu Bakan onayıyla belirlenir. 

(4) (Ek: 17/4/2017-KHK-690/73 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7077/63 md.Üçüncü fıkra kapsamında gerçekleştirilen varlık ve malvarlığı değeri satışlarına bağlı olarak elde edilen gelirden borçlar ödendikten sonra kalan tutar, şirket işlerinde kullanılabilir. Üçüncü fıkra kapsamında gerçekleştirilen fesih ve tasfiye işlemleri sonunda borçlar ödendikten sonra kalan tutar, yargılamanın kesin hükümle sonuçlandırılmasına kadar bir kamu bankasında açılan hesapta nemalandırılır. 

(5) (Ek: 17/4/2017-KHK-690/73 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7077/63 md.Üçüncü fıkra kapsamında gerçekleştirilen satış ve tasfiye işlemlerinde azınlık hisselerinin sahiplerinin rızası aranmaz. 

(6) (Ek: 17/4/2017-KHK-690/73 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7077/63 md.Kayyımlık görevi Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından yürütülen şirketler, açtıkları davalarda harçtan muaftır. 

(7) Birinci ve ikinci fıkralar uyarınca Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun kayyım olarak atanmasına karar verilen şirket, taşınmaz, hak, varlık ve alacaklar hakkında Ceza Muhakemesi Kanununun 128 inci maddesi uyarınca verilen el koyma ve tedbir kararları, kayyım yetkisinin Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devriyle birlikte kendiliğinden kalkar. 

(8) (Ek: 15/8/2017-KHK-694/180 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7078/174 md.Kayyımların yetkileri Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredilen veya Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun kayyım olarak atandığı şirketlerde, şirketin ortaklarının şirkette sahip olduğu pay oranında yeni kurulacak şirketlerde pay sahibi olmaları koşuluyla şirket yönetim organının önerisi ve Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun ilişkili olduğu Bakanın onayıyla yeni şirket kurulmasına karar verilebilir. Bu halde şirket ortaklarının yeni şirket kurulmasına ilişkin izin ve muvafakati aranmaz. Kurulacak şirketin sermayesi kayyımların yetkileri Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredilen veya Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun kayyım olarak atandığı şirket tarafından ayni veya nakdi olarak karşılanır. Yeni şirket kuruluşuna ilişkin hususlar şirketlerin yönetim organlarınca hazırlanır ve Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun ilişkili olduğu Bakanın onayına sunulur. Bakanın onayıyla kuruluş gerçekleşir ve tescile tabi tüm hususlar her türlü vergi, resim ve harçtan muaf olmak üzere ilgili ticaret sicilinde resen tescil ve ilan olunur. Bu fıkra uyarınca gerçekleştirilecek kuruluş işlemleri ilgili mevzuata tabi olmaksızın uygulanır. Yeni kurulan şirkette kayyımlık yetkisi bir mahkeme veya hakim kararına gerek olmaksızın Fona devredilmiş sayılır. 

(9) (Ek: 15/8/2017-KHK-694/180 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7078/174 md.Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun kayyımlık görevini yürüttüğü şirketlerin genel kurullarının yetkileri, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu hükümlerine tabi olunmaksızın Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun ilişkili olduğu Bakan tarafından kullanılabilir. 

(10) (Ek: 15/8/2017-KHK-694/180 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7078/174 md.Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun ilişkili olduğu Bakan, bu madde kapsamındaki yetkilerini kısmen veya tamamen Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu Başkanına veya Fon Kuruluna devredebilir.  

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun satış ve tasfiyeye ilişkin yetkileri 

MADDE 20- (1) 19/10/2005 tarihli ve 5411 sayılı Bankacılık Kanunu ile temettü hariç ortaklık hakları ile yönetim ve denetimi Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından devralınan şirketler ve bunların varlıkları ile ilgili olarak Fona verilen yetkiler, bu Kanun ile Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna verilen kayyımlık görevi ile satış veya tasfiye işlemlerinde, bu şirketlerin yahut bunların sahiplerinin Fona borçlu olup olmadığına ve varlıkları üzerinde Fon haczi bulunup bulunmadığına bakılmaksızın kıyasen uygulanır. (Değişik ikinci cümle: 5/6/2017-KHK-691/11 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7076/11 md.)  Kayyımlık yetkisi Fona devredilen veya Fonun kayyım olarak atandığı şirketleri ve ortaklık paylarını soruşturma ve kovuşturma süresince yönetmek ve temsil etmek üzere atananlar veya görevlendirilenler ile 5271 sayılı Kanunun 128 inci maddesinin onuncu fıkrasına göre malvarlığı değerlerinin yönetimi amacıyla atananlar ve bu kapsamda icra edilen iş ve işlemler hakkında 8/11/2016 tarihli ve 6755 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınması Gereken Tedbirler ile Bazı Kurum ve Kuruluşlara Dair Düzenleme Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanunun 37 nci ve 38 inci maddeleri uygulanır. Şirketlerin tasfiye işlemlerini yürütmek üzere Fon Kurulu tarafından görevlendirilen tasfiye komisyonu, adli işlemler veya davalar bakımından taraf ehliyetine sahiptir. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun kayyım olarak atandığı şirketlerin ya da bunların varlıklarının bu madde kapsamında satışından elde edilecek tutarlar yargılamanın kesin hükümle sonuçlandırılmasına kadar bir hesapta nemalandırılır. 

(2) Şirket varlıklarının ticari iktisadi bütünlük yoluyla satışına karar verilmesi halinde Fon Kurulu, geçmiş dönem borçlarını, bu borçların FETÖ/PDY terör örgütüne aidiyeti, iltisakı veya irtibatı olmayan kişilerle gerçek mal veya hizmet ilişkisine dayanması şartıyla ihale bedelinden ödemeye veya ihale alıcısına ödettirmeye yetkilidir. 

(3) Bu madde hükümleri, kapatılan kurum, kuruluş, özel radyo ve televizyonlar, gazete, dergi, yayınevi ve dağıtım kanallarının veya bunların bağlı olduğu şirketlerin Hazine tarafından devralınan varlıklarının satış ve tasfiyesini teminen Maliye Bakanlığınca Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredilmesi durumunda da uygulanır. Devredilen varlıkların satışından elde edilen tutarlar Maliye Bakanlığına aktarılır. 

Yukarıda belirtilmiş olduğu üzere 674 sayılı KHK yürürlüğe girmeden önce şirkete atanmış olan veyahut anılan KHK’nın yürürlük tarihinden sonra CMK madde 133 gereğince mahkeme tarafından kayyum atanmasına karar verilecek şirketlere ilişkin olarak, yönetim yetkilerinin TMSF’ye devredilerek şirketin varlığının TMSF kontrolünde devam edeceği belirtilmiştir. 

Ayrıca belirtilmesi gerekir ki; 22.11.2016 tarihli 678 sayılı KHK’nın 37. Maddesinde TMSF’nin kayyum olarak atandığı şirketlerin mevcut borçlarının ödenebilmesi için yine TMSF’ye verilen yetki düzenlenmiştir.  

“Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun kayyım olarak atandığı şirketlerde, şirketin doğrudan veya dolaylı borçlarının ödenmesi için öncelikle şirket lehine kefil olan ortak, yönetici veya bunlarla bağlantılı üçüncü gerçek veya tüzel kişilerin malvarlığına müracaat edilir. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu, bu kapsamda şirket borçlarının ödenmesi ya da şirket sermaye ihtiyacının karşılanmasını teminen, kefillerin varlıklarının doğrudan veya ticari ve iktisadi bütünlük yoluyla satılması konusunda yetkilidir.” 

Yukarıda paylaşılan maddede belirtilmiş olduğu üzere şirketin borçlarının ödenebilmesi adına TMSF’nin gerekli işlemleri yine şirket adına yapabilme yetkisinin mevcut olduğu belirtilmiştir. 

“Borçlu şirketin tüm varlıkları TMSF tarafından 2004 ve 6183 sayılı kanunlarda öngörülen süreçlerin dışında 4389 ve 5411 sayılı kanunlarla TMSF’nin hem alacaklı hem de icra ve iflas dairesi yetkilerine sahip olduğu ve tüm koşulları belirlediği süreçte başvurucu sürece dahil edilmeden satılmıştır. Satıştan elde edilen gelirin tamamı 5411 sayılı kanunun verdiği geçmiş dönem mal ve hizmet alacaklarının ödettirilmesi yetkisine rağmen bu yetki kullanılmaksızın diğer kamu alacakları ile TMSF’nin el konulan banka kaynaklı alacaklarına karşılık olarak ayrılmıştır. 

Bu süreçte iyi niyetli üçüncü kişi olduğu anlaşılan başvurucunun hakları gözetilmeyerek alacağını tahsil etme imkanı ortadan kaldırılmış ve devletin denetim ve gözetiminden sorumlu olduğu batan banka nedeniyle oluşan banka zararı dolaylı olarak ve kısmen başvurucuya yüklenmiştir. Belirtilen nedenlerle birlikte başvurucu aleyhine meydana getirilen hukuki belirsizlik göz önünde bulundurulduğunda, başvurucunun mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasında gözetilmesi gereken adil dengenin başvurucu aleyhine bozulduğu kanaatine ulaşılmıştır.” 

Yukarıda 01/7/2016 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 2013/865 Başvuru numaralı ve 01/6/2016 Tarihli “Tasfiye Halinde Cemtur Seyahat Turizm Limited Şirketi” tarafından yapılan başvuru paylaşılmıştır. Bu AYM kararından da anlaşılmış olduğu üzere TMSF’nin basiretli tacir gibi davranma yükümlülüğü olup kendisine, yukarıda paylaşılan kanun ve Kanun Hükmünde Kararnameler ile yüklenen sorumluluklara aykırı davranmamakla yükümlüdür. Aksi halde yukarıda emsal nitelikteki AYM kararında da belirtilmiş olduğu üzere mülkiyet hakkının ihlali gerçekleşmiş olacaktır.  

Av. Bilge İŞ & Av. Selçuk ENER

Kadının aşırı kıskançlığı, erkeğin güven sarsıcı davranışlarından kaynaklanıyorsa; kıskançlık, kadına kusur olarak yüklenemez.

Yargıtay 2. HD., E: 2019/1370, K: 2019/6652, T: 23.05.2019

MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesi
DAVA TÜRÜ : Karşılıklı Boşanma

K A R A R

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davalı-davacı kadın tarafından; kusur belirlemesi ve reddedilen tazminat talepleri yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

Taraflar arasında görülen karşılıklı boşanma davasında ilk derece mahkemesince davaların kabulüne karar verilerek ortak çocuğun velayeti davalı-davacı kadına verilmiş, baba ile kişisel ilişki tesis edilmiş; çocuk için tedbir-iştirak nafakasına, kadın için de maddi ve manevi tazminata hükmedilmiştir. Hükme karşı, erkek tarafından kadının davasının kabulü, kusur belirlemesi ve aleyhine hükmedilen tazminatlar yönünden istinaf kanun yoluna başvurulmuştur. Bölge adliye mahkemesi, erkeğin kadının kabul edilen davasına yönelik başvurusunun esastan reddine; kusur tespiti ve tazminatlara yönelik başvurunun da, tarafların eşit kusurlu olduğundan bahisle, kabulüne karar vermiş ve kadının tazminat taleplerini reddetmiştir.

İlk derece mahkemesi kararında, davacı-davalı erkeğin güven sarsıcı davranışlarının olduğu, ayrıca evlilik birliği sorumluluklarını yerine getirmediği; davalı-davacı kadının da güven sarsıcı davranışlarının olduğu belirtilerek boşanmaya neden olan olaylarda erkeğin ağır, kadının da hafif kusurlu olduğuna hükmedilmiştir. İlk derece mahkemesi hükmüne karşı erkek tarafından istinaf kanun yoluna başvurulmuş ve bölge adliye mahkemesi; erkeğin evlilik birliğini devam ettirmek istemeyerek evden ayrıldığı ve güven sarsıcı davranışlarının olduğu; kadının da güven sarsıcı davranışlarının olduğu ve aşırı kıskanç olup eşine baskı yaptığından bahisle tarafların eşit kusurlu olduğunu belirterek erkeğin kusur tespiti ile tazminatlara yönelik başvurusunu kabul etmiş ve kadının tazminat taleplerinin reddine karar vermiştir.

Bölge adliye mahkemesi hükmü sadece davalı-davacı kadın tarafından temyiz edildiğinden, bölge adliye mahkemesince erkeğe yüklenen kusurlar kadın yönünden usuli kazanılmış hak teşkil etmiştir. Bu durumda, davacı-davalı erkeğin evden ayrılarak evlilik birliğini devam ettirmek istemediği ve güven sarsıcı davranışlarının olduğu sabittir. Bölge adliye mahkemesince kadına kıskançlık nedeniyle eşine baskı yaptığı kusuru yüklenmişse de, kadının kıskançlığı erkeğin süregelen güven sarsıcı davranışlarına tepki niteliğinde olduğundan, kadına bu kusurun yüklenmesi yerinde görülmemiştir. Bu durumda; boşanmaya sebebiyet veren olaylarda gerçekleşen ve bölge adliye mahkemesince kabul edilerek erkek tarafından temyiz edilmediğinden kesinleşen kusurlara göre; evden ayrılarak evlilik birliğini devam ettirmek istemeyen ve güven sarsıcı davranışları bulunan erkek güven sarsıcı davranışları bulunan kadına göre ağır kusurludur. Gerçekleşen bu durum karşısında, boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakları zarar gören, mevcut ve beklenen menfaatleri zedelenen az kusurlu davalı-davacı kadın yararına Türk Medeni Kanunu’nun 174/1-2.maddesi gereğince uygun miktarda maddi ve manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken, erkeğin kusur belirlemesi ve tazminatlara yönelik istinaf talebinin kabul edilerek kadının maddi ve manevi tazminat taleplerinin reddi yerinde görülmemiştir.

S O N U Ç

Yukarıda gösterilen sebeplerle İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesinin 29.05.2018 tarih, 2017/1121 esas ve 2018/729 karar sayılı kararının kusur belirlemesi ve maddi-manevi tazminatlar yönünden BOZULMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, dosyanın ilgili bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine oybirliğiyle karar verildi. 23.05.2019

İŞYERİNDEKİ SİGORTALININ; KALP KRİZİ VEYA BEYİN KANAMASI GEÇİRMESİ VEYA İNTİHAR ETMESİ DE İŞ KAZASI KAPSAMINDADIR. DOLAYISIYLA BU NEDENLERLE OLUŞAN İŞ KAZASINDA SİGORTA YARDIMLARI YAPILIR.

Yargıtay 10. HD., E:2019/3234, K:2020/2115, T:09/03/2020

Mahkemesi : Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesi

K A R A R

Dava, iş kazası olduğunun tespiti istemine ilişkindir.

İlk Derece Mahkemesince, hükümde belirtilen gerekçelerle davanın kabulüne dair verilen karara karşı davalı Kurum vekili ile … vekili tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine, Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesince, istinaf başvurusunun esastan reddine dair verilen kararın temyizen incelenmesi davalı Kurum vekili ile … vekili tarafından istenilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi … tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okundu. Temyiz konusu hükme ilişkin dava, 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun Geçici 3. maddesi delaletiyle 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 438. maddesinde sayılı ve sınırlı olarak gösterilen hâllerden hiçbirine uymadığından, temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılmasına ilişkin isteğin reddine karar verildikten sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi

I-İSTEM:

Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; 14/11/2015 tarihinde davalı … tarafından verilen talimat uyarınca bal kabağını kesmek isterken elindeki bıçağın sekerek gözüne battığını ve ciddi biçimde yaralandığını söyleyerek dava konusu olayın iş kazası olduğunun tespitine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

II-CEVAP:

Davalı Kurum vekili cevap dilekçesinde özetle; yasal dayanaktan yoksun ve haksız açılan davanın reddini istemiştir.

III-MAHKEME KARARI:

A-İLK DERECE MAHKEME KARARI

“ 1-Davanın kabulü ile, Davacı …’in 14/11/2015 tarihinde meydana gelen olayın iş kazası olduğunun tespitine, ” şeklinde karar verilmiştir.

B-BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ KARARI

Mahkemece, dosya kapsamı, mevcut delil durumu çerçevesinde yapılan inceleme sonucu ilk derece mahkemesinin vakıa ve hukuki değerlendirmesinde usul ve esas yönünden yasaya aykırılık bulunmadığı anlaşıldığından davalı Kurum vekili ile … vekilinin istinaf başvurusunun Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 353/1-b.1 maddesi gereğince esastan reddine dair karar verilmiştir.

IV-TEMYİZ KANUN YOLUNA BAŞVURU VE NEDENLERİ:

Davalı işveren vekili temyiz dilekçesinde özetle; taraflar arasında iş sözleşmesinin bulunmadığını, davacının kendi işçisi olmadığını, yapmış olduğu işin iş yerindeki faaliyetle hiçbir ilgisinin bulunmadığını belirterek kararın bozulmasını istemiştir.

Davalı Kurum vekili temyiz dilekçesinde özetle;olayın iş kazası olduğunun ispat edilemediğini belirterek kararın bozulmasını istemiştir.

V-İLGİLİ HUKUK KURALLARI VE İNCELEME:

Dava, iş kazası olduğunun tespiti istemine ilişkindir.

Davaya konu olan ve tespiti istenen “iş kazası” mevzuatımızda 506 sayılı Kanunun 11-A ve 5510 sayılı Kanunun 13. maddesi ve devamı maddelerinde düzenlenmiş olup, her iki kanunda da iş kazası tanımlanmamış, kazanın hangi hal ve durumlarda iş kazası sayılacağı yer ve zaman koşulları ile sınırlandırılarak belirlenmiştir.

Eldeki davaya konu olayın meydana geldiği tarih itibari ile davanın yasal dayanağı mülga 506 sayılı Kanunun 11/A maddesidir. Anılan maddeye göre eldeki davayla ilgili olarak iş kazası;

a-)Sigortalının iş yerinde bulunduğu sırada,
b-)İşveren tarafından yürütülmekte olan iş dolayısıyla,
Hemen veya sonradan sigortalıyı bedence veya ruhça arızaya uğratan olaydır.

Olayın, işkazası olarak kabul edilebilmesi için;
A-)Olaya, maruz kalan kişinin 506 sayılı Kanunun 2. maddesi anlamında sigortalı olması,
B-)Olayın, 506 sayılı Kanunun 11/A maddesinde sayılı ve sınırlı olarak belirtilen hal ve durumlardan birinde meydana gelmesi koşuldur. Başka bir anlatımla, Olayın, iş kazası sayılabilmesi için iki koşulun birlikte gerçekleşmesi zorunludur.

Açıklanan bu madde hükmüne göre, iş kazası; maddede sayılı olarak belirtilmiş hal ve durumlardan herhangi birinde meydana gelen ve sigortalıyı hemen veya sonradan bedence veya ruhça arızaya uğratan olaydır.

Gerek uygulama ve gerek öğretide açıkça kabul edildiği ve madde metninden de anlaşıldığı üzere bu maddede sayılan haller örnekleme niteliğinde değil, sınırlayıcı niteliktedir. Bu hallerden birine girmeyen sigorta olayı iş kazası sayılamaz. Sayılan bu hallerin birlikte gerçekleşme koşulu bulunmayıp, herhangi birinin gerçekleşmiş olması gerekli ve yeterlidir.

Eş söyleyişle, iş kazası hukuksal nitelikte bir olay olup, bu olayın yukarıda açıklanan yasa maddesinde sınırlandırılan ve belirtilen hallerden herhangi birinin oluşmasıyla ortaya çıkması gerekir.

İş kazasının unsurları üzerinde de kısaca durmak gerekirse, şöyle sıralanabilir; kazaya uğrayan 506 sayılı Kanun anlamında sigortalı sayılmalı; bu sigortalı bir kazaya uğramalı ve uğranılan kaza 506 sayılı Kanunun yukarıda ayrıntısı açıklanan 11. maddesinin (A) fıkrasında sayılan hal ve durumlardan birinde meydana gelmeli; sigortalıyı hemen veya sonradan bedence veya ruhça arızaya uğratan bir olay biçiminde gerçekleşmeli; bu olay ile sigortalının uğradığı zarar arasında uygun illiyet (nedensellik) bağı bulunmalıdır.

506 sayılı Kanunun 4. maddesinde “sigortalıları çalıştıran gerçek ve tüzel kişiler” işveren olarak tanımlanmıştır. “Çalıştıran” olgusu, tespiti istenen sürelere ilişkin hizmet akdinin tarafı konumunda olan ve hizmet akdini düzenleyen “işvereni” ifade etmektedir.

Kaza tarihinden sonra yürürlüğe giren 5510 sayılı Yasa’nın 13. maddenin birinci fıkrasında ise iş kazası,

“a) Sigortalının işyerinde bulunduğu sırada,
b)(Değişik bend:17.04.2008-5754 S.K./8.mad) İşveren tarafından yürütülmekte olan iş nedeniyle sigortalı kendi adına ve hesabına bağımsız çalışıyorsa yürütmekte olduğu iş nedeniyle,
c)Bir işverene bağlı olarak çalışan sigortalının, görevli olarak işyeri dışında başka bir yere gönderilmesi nedeniyle asıl işini yapmaksızın geçen zamanlarda,
d)(Değişik bend: 17.04.2008-5754 S.K./8. mad) Bu Kanunun 4’üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamındaki emziren kadın sigortalının, iş mevzuatı gereğince çocuğuna süt vermek için ayrılan zamanlarda,
e) Sigortalıların, işverence sağlanan bir taşıtla işin yapıldığı yere gidiş gelişi sırasında meydana gelen ve sigortalıyı hemen veya sonradan bedenen ya da ruhen özüre uğratan olaydır.” şeklinde tanımlanmıştır.
İş kazası nedeniyle sosyal sigorta yardımlarının yapılabilmesi öncelikle Kurumun zararlandırıcı sigorta olayının iş kazası olduğunu kabul etmesine bağlıdır. İş kazası olgusu Kurumca kabul edilmezse somut olayda olduğu gibi sigortalının ya da hak sahiplerinin olayın iş kazası olduğunu dava yolu ile tespit ettirmesi gerekmektedir.

İş kazasını meslek hastalığından ayıran en önemli husus iş kazasının ani meydana gelen bir olay olmasıdır. Ani olayın gerçekleşmesinden sonraki bir vakitte sigortalıda bedenen veya ruhen zararlar meydana gelebilmektedir. Burada önemli olan husus meydana gelen zarar ile ani olay arasında illiyet bağının olup olmadığı meselesidir. Kanunda iş kazası tanımlanırken dıştan gelen bir etkinin varlığından bahsedilmemiştir. Bu nedenle sigortalının kalp krizi veya beyin kanaması geçirmesi ile intihar etmesi de iş kazası kapsamında değerlendirilmektedir. Burada önemli olan bir husus, olayın iş kazası sayılması ile işverenin kazanın meydana gelmesinde kusuru olup olmadığı halinin karıştırılmaması gerektiğidir. Zira bir olayın iş kazası sayılması ile işverenin kusurunun bulunması durumu aynı değildir. Önemine binaen belirtmek gerekir ki illiyet bağının varlığı için sigortalının yaptığı iş ile gerçekleşen kaza arasında bir bağ olması gerekmektedir. (Özdemir, Halil, Türk Mevzuatında İş Kazasının Tespiti Davaları, Yargıtay Dergisi, Temmuz 2018, cilt 44, sayı 3)

Yukarıdaki maddi ve hukuki olgular birlikte değerlendirildiğinde; davacıya davalının işyerinde hangi işi yaptığı, ücret alıp almadığı, alıyorsa ne kadar ücret aldığı sorularak tespit edilmeli, davalı işyerine komşu ve yakın işyerlerinde bu yeri bilen ve tanıyanlar dahi dinlenerek tanık beyanlarının sağlığı denetlenmeli ve çalışma olgusu böylece hiç bir kuşku ve duraksamaya yer bırakmayacak biçimde belirlenmelidir.
Bu maddi ve hukuki olgular göz ardı edilerek, eksik araştırma ve inceleme sonucu yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O hâlde, davalı Kurum vekili ile … vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesinin istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin kararının kaldırılarak İlk Derece Mahkemesince verilen hüküm bozulmalıdır.

S O N U Ç

Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesi kararının HMK’nın 373/1 maddesi gereği kaldırılarak temyiz edilen ilk derece mahkemesi hükmünün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davalılardan …’a iadesine, dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine, 09.03.2020 gününde oy birliğiyle karar verildi.

FAİZ, FAİZ TÜRLERİ, TEMERRÜT HALİNDE UYGULANACAK FAİZ ORANLARI VE ADİ/TİCARİ İŞ AYRIMI

Faiz, asıl alacağa bağlı bir feri alacak olup asıl alacağın kaderine bağlıdır. Yani asıl alacağın doğumu ile doğup asıl alacağın sona ermesiyle sona erecek olan bir alacaktır faiz alacağı (İbra sözleşmesinde tarafların sözleşmenin bitiminden sonra da faiz işlemesine devam etmesini kararlaştırmaları hali istisnadır.). Faizin feri alacak olmasının sonuçlarından biri de faizin, anapara faizinin (TBK-147/1) maddesinde belirtildiği üzere 5 yıllık zamanaşımına tabi olmasının dışında, asıl alacağın tabi olduğu zamanaşımına bağlı olmasıdır. 

Faiz dayandığı kaynak bakımından akdi faiz ve kanuni faiz olarak ikiye ayrılmaktadır. 

1- Akdi Faiz:

Sözleşme hükümleri ile belirlenen faize akdi faiz denilmektedir. Kanuna aykırı olmamak koşulu ile sözleşmede serbestçe kararlaştırılabilir. Dolayısıyla taraflar, aralarında yaptıkları sözleşmenin içeriğinde, faiz alacağının olup olmayacağını, faizin türünü, oranını ve ödeme şartlarını sözleşme serbestisi ilkesinin sınırları çerçevesinde serbestçe tayin edebilir. 

2- Kanuni Faiz:

Faiz alacağı esasen taraflar arasında yapılan sözleşme ile kararlaştırılmakla birlikte, taraflarca sözleşmede faiz alacağı kararlaştırılmamış olmakla veya faiz alacağı kararlaştırılmakla birlikte oranını belirtilmemiş olması veya taraflar arasında haksız fiil ya da sebepsiz zenginleşmede olduğu gibi herhangi bir sözleşmenin bulunmaması halinde alacağa yönelik faiz yürütülmesi ve faiz oranının belirlenmesinin kanuna dayanması durumunda kanunî faiz söz konusu olur.

Faiz niteliği bakımından ikiye ayrılmaktadır.

1- Anapara (Kapital) faizi:

Anapara faizi, alacaklının kazanç sağlamak amacıyla borçluya verdiği paraya, vade tarihine kadar belirli bir oranda, kanunî veya iradi kaynaklı işletilen faizdir. Tanımdan da anlaşılacağı üzere anapara faizi kanundan veya sözleşmeden doğabilir. 

Anapara faizi, taraflar veya kanun tarafından öngörülen vadeye kadar işler. Borçlu, anapara faizini vadesinde ödemeyip temerrüde düşerse, temerrüt anından itibaren artık kapital faizi değil, temerrüt faizi söz konusu olacaktır. 

2- Temerrüt faizi:

Öncelikle temerrüt kavramının açıklaması gerekmektedir. 

(TBK- 117) : Muaccel bir borcun borçlusu, alacaklının ihtarıyla temerrüde düşer. Borcun ifa edileceği gün, birlikte belirlenmiş veya sözleşmede saklı tutulan bir hakka dayanarak taraflardan biri usulüne uygun bir bildirimde bulunmak suretiyle belirlemişse, bugünün geçmesiyle; haksız fiilde fiilin işlendiği, sebepsiz zenginleşmede ise zenginleşmenin gerçekleştiği tarihte borçlu temerrüde düşmüş olur. Ancak sebepsiz zenginleşenin iyiniyetli olduğu hâllerde temerrüt için bildirim şarttır.

Yukarıda açıklanan kanun maddesinden de anlaşılacağı üzere temerrüt kavramının varlığının kabulü için öncelikle borcun muaccel hale gelmiş olup bu şartın sağlanmasından sonra, açık veya zımni/yazılı veya sözlü şekilde, borçluya ihtar çekilmesi gerekmektedir. Aksi taktirde borçlu temerrüde düşmemiş olacaktır ki bu durum da temerrüt faizinin alacağa işlenmesine engel olacaktır.

Görüldüğü üzere temerrüde düşülmesi için ifada gecikme yetersiz olup herhangi bir geçerlilik şartı olmayan ihtar koşuluna bağlı olarak gerçekleşmektedir. Fakat yine aynı maddenin 2. fıkrasında da görüleceği üzere ihtar çekilmesini gerektirmeyecek bazı haller vardır ki bu haller madde metninde belirtilmiştir. Aynı şekilde söz konusu maddenin emredici hüküm niteliğinde olmaması nedeniyle sözleşmede borçlunun temerrüde düşmesinde ihtar şartı aranmayacağına dair madde konulabilecektir. Yine borcun ifasının gecikmesinde borçlunun hiçbir kusurunun bulunmaması halinde de, temerrüt şartlarının gerçekleşmiş olması koşulu ile borçlu temerrüde düşecektir. (Oğuzman veÖz, 2013, sy.481; Kılıçoğlu, 2013, sy.690; Yavuz, 2015, sy.748; Eren, 2017, sy.1122; Barlas, 1991, sy.17)

Temerrüt faizi, para borcunun ödenmesinde temerrüde düşen borçlu tarafından zarar ve kusur koşulu aranmaksızın ödenmesi gereken ve temerrüt tarihinden itibaren işleyen faizdir. (Kılıçoğlu, 2013, sy.688; İnan, 1971, sy.609; Oğuzman ve Öz, 2013, sy.478; Yavuz, 2015, sy.750; Barlas, 1991, sy.60).

Haksız fiilden kaynaklanan para borçlarında borçlunun ödemek zorunda olduğu faiz alacağı, bazı yazarlar ile kimi kararlarında Yargıtay tarafından temerrüt faizinden farklı bir faiz türü olarak nitelendirilmekte ve “tazminat faizi” şeklinde adlandırılmaktadır.

Doktrinde temerrüt faizinin, alacağını zamanında alamayan alacaklının uğradığı zarara karşılık gelen götürü bir tazminat niteliğinde olduğu görüşü hâkimdir. Nitekim aşağıda paylaşılan Yargıtay kararları bunu destekler niteliktedir. 

“…Mevcut para borcunun geç ödenmesi, bu faizin ödenmesi için yeterli olup, bu hali ile gecikme faizi geç ödemeden kaynaklanan götürü bir tazminat olarak nitelendirilebilir…”

(Yargıtay H.G.K.19.06.1996 T., 1996/144 E., 1996/503 K.)

Gecikme tazminatı başlığı altında (TBK-118)’de “Temerrüde düşen borçlu, temerrüde düşmekte kusuru olmadığını ispat etmedikçe, borcun geç ifasından dolayı alacaklının uğradığı zararı gidermekle yükümlüdür.” maddesinin de paylaşılması gerekir ki işbu metinde de belirtilmiş olduğu üzere, gecikme tazminatı; asıl alacağın geç ödenmesinden kaynaklı işleyen temerrüt faizinin de geç ödenmesi nedeniyle meydana gelen götürü tazminat niteliğinde olup bu tazminat birleşik faiz yasağı kapsamında olmayacaktır. Nitekim aşağıdaki Yargıtay kararı ile de desteklenmektedir.

“… fazla ödenen temerrüt faizinin iadesi için dava açılması veya icra takibi yapılması durumunda ise fazla ödenen paranın iadesi sebepsiz zenginleşme hükümlerine dayanacağından bu hâllerde faiz talep edilebileceği…”

(Yargıtay 18. H.D., 11.02.2013 T. ve2013/1015 E., 2013/1606 K)

Kanunda temerrüt faizinin tâbi olacağı zamanaşımı süresi öngörülmemiştir. Bu durumda (TBK-146) uyarınca temerrüt faizi kural olarak, on yıllık zamanaşımı süresine tâbi olacaktır.  Bu durumun dışında faiz asıl alacağın tabi olduğu zamanaşımına tabi olduğu gerekçesiyle asıl alacağın 10 yıldan daha az sürelik zamanaşımına tabi olması halinde daha kısa olan süre uygulanacaktır.

3095 sayılı Kanun, ticari işlerde ödenecek temerrüt faizinin miktarı hakkında taraflar arasında bir anlaşmanın yapılmamış olduğu hallerde bu faizin, T.C. Merkez Bankası’nın kısa vadeli avanslar için uyguladığı faiz oranı üzerinden istenebilmesi imkanını getirmiştir. Şöyle ki;

Para borcunu içeren ticari işlerde taraflar, borçlunun temerrüde düşmesi halinde istenecek temerrüt faizi oranını da serbestçe kararlaştırabilirler. Taraflar uygulanacak temerrüt faizi oranını ayrıca belirlememişlerse, temerrüt faizi, kapital faizi oranı olan yıllık yüzde dokuz üzerinden hesaplanır.

Ticari işlerde temerrüt faizinin hesaplanması konusunda bir özellik vardır.  3095 sayılı Kanun’un 2/2. Maddesine göre, T.C. Merkez Bankasının önceki yılın 31 Aralık günü kısa vadeli avanslar için uyguladığı faiz oranı, yukarıda açıklanan miktardan fazla ise, ortada sözleşme olmasa bile ticari işlerde temerrüt faizi bu oran üzerinden istenebilir. Söz konusu avans faiz oranı, 30 Haziran günü önceki yılın 31 Aralık günü uygulanan avans faizi oranından 5 puan veya daha çok ise yılın ikinci yarısında bu oran geçerli olur(3095 sayılı kanun 2/2). 3095 sayılı Kanun’un 2/2. Maddesinin yazılış biçiminden de anlaşılacağı üzere, temerrüt faizinin kısa vadeli, avanslar için uygulanan faiz oranı üzerinden hesaplanması, alacaklının bu yönde açık bir talepte bulunmasını gerektirir. Alacaklının sadece kanuni faiz ya da ticari faiz işlemiş olması, temerrüt faizinin kısa vadeli avanslar için uygulanan faiz oranı üzerinden hesaplanabilmesi için yeterli değildir. Bu hallerde temerrüt faizi yıllık yüzde dokuz oranı üzerinden hesaplanır.

Alacaklı ile borçlu arasında yapılan sözleşmede temerrüt faizi konusunda bir düzenleme yapılmamasına karşılık kapital faizi, yüzde dokuz oranı ya da avans faizi oranından daha yüksek bir oran olarak belirlenmişse, temerrüt faizi, bu kapital faizi oranı üzerinden hesaplanır.

Adi işlerde temerrüt faizinin sözleşme ile kararlaştırılacağı hallerde oran (BK-120/1)’e göre belirlenen oranın %100 fazlasını aşamaz. Bu hüküm emredici niteliktedir. Ancak ticari işlere ilişkin olarak faiz konusunda özel bir düzenlemeye yer veren (TTK-8/1) karşısında, (BK-12-/2)’nin tacirler arasındaki ticari ilişkiler nedeniyle uygulanması söz konusu olamaz.  

Faiz Oranları

1-Anapara Faizi: 

Anapara faizinin oranı ile ilgili (TBK-88) ve 3095 sayılı kanun dikkate alınacaktır.

TBK-88: “Faiz ödeme borcunda uygulanacak yıllık faiz oranı, sözleşmede kararlaştırılmamışsa faiz borcunun doğduğu tarihte yürürlükte olan mevzuat hükümlerine göre belirlenir.

Sözleşme ile kararlaştırılacak yıllık faiz oranı, birinci fıkra uyarınca belirlenen yıllık faiz oranının yüzde elli fazlasını aşamaz.”

Eğer sözleşmede herhangi bir hüküm belirtilmemişse 3095 sayılı kanunun 1. maddesi olarak yer alan hüküm dikkate alınacaktır. 3095 sayılı kanunun 1. maddesinde “Borçlar Kanunu ve Türk Ticaret Kanunu’na göre faiz ödenmesi gereken hallerde, miktarı sözleşme ile tespit edilmemişse bu ödeme yıllık yüzde on iki oranı üzerinden yapılır.

Cumhurbaşkanı, bu oranı aylık olarak belirlemeye, yüzde onuna kadar indirmeye veya bir katına kadar artırmaya yetkilidir” şeklinde belirtilmiş olsa da 2. fıkrasında Cumhurbaşkanı’na tanınan yetkiye binaen bu oran 19/12/2005 tarihli ve 2005/9831 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla, senelik yüzde on iki olan faiz miktarı, 01 Ocak 2006 tarihinden itibaren yürürlüğe girmek üzere senelik %9’a düşürülmüştür. Anapara faizi ödenmesi gereken hallerde, faiz miktarı taraflarca sözleşmede kararlaştırılmamışsa, bu oran yıllık %9 olarak uygulanacaktır. Aynı şekilde tarafların belirlemesi ile % 50 fazlasını aşamayacağı kuralı gereği yıllık faiz oranı %13,5’i aşamayacaktır. 

2- Temerrüt Faizi oranı:

Adi işlerde temerrüt faizi oranı, (TBK-120) ile 3095 sayılı Kanunun 2 hükmü çerçevesinde belirlenir. 

(TBK-120): ”Uygulanacak yıllık temerrüt faizi oranı, sözleşmede kararlaştırılmamışsa, faiz borcunun doğduğu tarihte yürürlükte olan mevzuat hükümlerine göre belirlenir.

Sözleşme ile kararlaştırılacak yıllık temerrüt faizi oranı, birinci fıkra uyarınca belirlenen yıllık faiz oranının yüzde yüz fazlasını aşamaz. 

Akdî faiz oranı kararlaştırılmakla birlikte sözleşmede temerrüt faizi kararlaştırılmamışsa ve yıllık akdî faiz oranı da birinci fıkrada belirtilen faiz oranından fazla ise, temerrüt faizi oranı hakkında akdî faiz oranı geçerli olur.”

3095 sayılı Kanunu’nun 2. maddesinde ise “Bir miktar paranın ödenmesinde temerrüde düşen borçlu, sözleşme ile aksi kararlaştırılmadıkça, geçmiş günler için 1 inci maddede belirlenen orana göre temerrüt faizi ödemeye mecburdur.

Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankasının önceki yılın 31 Aralık günü kısa vadeli avanslar için uyguladığı faiz oranı, yukarıda açıklanan miktardan fazla ise, arada sözleşme olmasa bile ticari işlerde temerrüt faizi bu oran üzerinden istenebilir. Söz konusu avans faiz oranı, 30 Haziran günü önceki yılın 31 Aralık günü uygulanan avans faiz oranından beş puan veya daha çok farklı ise yılın ikinci yarısında bu oran geçerli olur.

Temerrüt faizi miktarının sözleşmede kararlaştırılmamış olduğu hallerde, akdi faiz miktarı yukarıdaki fıkralarda öngörülen miktarın üstünde ise, temerrüt faizi, akdi faiz miktarından az olamaz.” şeklinde belirtilmiştir.”

Buna göre sözleşmeyle aksi kararlaştırılmadıkça adi işlerde temerrüt faizi oranı yıllık %9 olarak uygulanacaktır. Kanunî temerrüt faizi oranı yıllık %9 olarak belirlendiğine göre taraflar, akdedecekleri sözleşmede temerrüt faizi oranını (TBK-120/2)’de yer alan sınırlayıcı hüküm doğrultusunda yıllık %18’i aşmayacak şekilde serbestçe kararlaştırabilecektir. 

Taraflar, akdettikleri sözleşmede anapara faizi oranını kararlaştırmış ancak temerrüt faiz oranını tespit etmemiş olabilir. Bu ihtimâlde temerrüt faizi oranının ne olacağı (TBK-120/3) ve 3905 sayılı Kanun’un 2/3. Maddesine göre belirlenecektir. Böyle bir durumda (TBK-120/3) uyarınca, sözleşmede kararlaştırılan anapara faizi oranı 3095 sayılı Kanun’da tespit edilen temerrüt faizi oranını aşmaktaysa, temerrüt faizi de akdi anapara faizi miktarı üzerinden yürütülür.

Av. Bilge İŞ & Av. Selçuk ENER

UYUŞTURUCU MADDE BULUNDURMANIN KULLANMA MAKSADINA MATUF OLDUĞUNUN BELİRLENMESİNDE ÜÇ KRİTER VARDIR. BUNLAR: FAİLİN BULUNDURDUĞU UYUŞTURUCU MADDEYİ BAŞKASINA SATMAYA YELTENMEMESİ, UYUŞTURUCU MADDEYİ KOLAY ERİŞEBİLECEĞİ YERLERDE SAKLAMASI, SADECE BİR YA DA İKİ FARKLI UYUŞTURUCU MADDEYİ BULUNDURMASI VE BU MADDELERİ BİRKAÇ AY GİBİ BİR SÜRE YETECEK MİKTARDA BULUNDURMALARIDIR. BU KRİTERLERE SAHİP OLMAYAN UYUŞTURUCU MADDE BULUNDURMA SUÇLARI, UYUŞTURUCU VEYA UYARICI MADDE İMAL VE TİCARETİ SUÇU OLARAK NİTELENDİRİLMEYE ADAYDIR.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E: 2017/9378, K: 2018/618, T: 6.12.2018

*KULLANMAK İÇİN UYUŞTURUCU MADDE BULUNDURMA SUÇU ( Sanığın Tanıktan Ele Geçirilen Eroini Sattığına İlişkin Adı Geçenin Sonradan Döndüğü Soruşturma Evresindeki Soyut Beyan ve Teşhisi Dışında Delil Bulunmadığı – Evinde Ele Geçirilen Kullanma Sınırları İçinde Kalan Suç Konusu Uyuşturucu Maddeyi Satacağına İlişkin Delil Bulunmadığından Atılı Suçun Oluştuğu )

*UYUŞTURUCU MADDE TİCARETİ ( Sanığın Tanıktan Ele Geçirilen Eroini Sattığına İlişkin Adı Geçenin Sonradan Döndüğü Beyan ve Teşhisi Dışında Delil Bulunmadığı – Evinde Ele Geçirilen Kullanma Sınırları İçinde Kalan Uyuşturucu Maddeyi Satacağına İlişkin Delil Bulunmadığından Kullanmak İçin Uyuşturucu Madde Bulundurma Suçunun Oluştuğu )

*TANIĞIN SANIKTAN UYUŞTURUCU MADDE ALDIĞI BEYANINDAN SONRADAN DÖNMESİ ( Sanığın Evinde Ele Geçirilen Kullanma Sınırları İçinde Kalan Suç Konusu Uyuşturucu Maddeyi Satacağına İlişkin Delil Bulunmadığından Kullanmak İçin Uyuşturucu Madde Bulundurma Suçunun Oluştuğu/Uyuşturucu Madde Ticareti Suçu )

*KUŞKUDAN SANIĞIN YARARLANMASI İLKESİ ( Sanığın Bir Suçtan Cezalandırılmasının Temel Koşulunun Suçun Kuşkuya Yer Vermeyen Bir Kesinlikle İspat Edilmesine Bağlı Olduğu/Gerçekleşme Şekli Kuşkulu ve Tam Olarak Aydınlatılamamış Olaylar ve İddiaların Sanığın Aleyhine Yorumlanarak Mahkumiyet Hükmü Kurulamayacağı )

5237/m.188/3-4,191

ÖZET : Dava; kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçuna ilişkindir. Tanığın kollukta, cüzdanında ele geçirilen uyuşturucu maddeyi sanıktan aldığını ifade etmesine karşın mahkemede, suç konusu eroini tanımadığı kişilerden satın aldığını söyleyip soruşturma evresindeki beyanından dönmesi, tanığın da suç konusu eroinin ele geçirilmesi sonrasında aynı gün açık kimlik ve adres bilgileri tespit edilen sanığın yakalanarak üzerinde veya evinde herhangi bir arama işlemi yapılmayıp tam dokuz gün sonra evinde görevlilerce yapılan aramada, kolayca erişilebilir yerde ve bir parça hâlinde suç konusu eroinin ele geçirilmesi, net 0,07 gram eroinin miktar itibarıyla kullanma sınırları içinde kalması, sanığın üzerinde ve ikametgâhında yapılan aramada başkaca bir uyuşturucu ya da uyarıcı madde ile uyuşturucu madde ticareti suçunu işlediğini gösterir herhangi bir bulgunun elde edilmemiş olması, sanığın aşamalarda, tanığı tanımadığını, adı geçene uyuşturucu madde satmadığını ve evinde ele geçirilen eroini kullanmak için bulundurduğunu söyleyip atılı suçlamayı kabul etmemesi birlikte değerlendirildiğinde; sanığın, tanıdan ele geçirilen eroini sattığına ilişkin adı geçenin sonradan döndüğü ve suç atma niteliğinde kalabilecek olan soruşturma evresindeki soyut beyan ve teşhisi dışında delil bulunmadığı, ayrıca evinde ele geçirilen suç konusu uyuşturucu maddeyi satacağına, başkasına vereceğine veya kullanma dışında başka bir amaçla bulundurduğuna ilişkin sanığın savunmasının aksine, her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil de bulunmadığı anlaşıldığından, sanığın sabit olan eyleminin kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir.

DAVA : Uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan sanık …’nun, 5237 Sayılı TCK’nın 188/3-4, 62, 52, 53, 54, 58 ve 63. maddeleri uyarınca 12 yıl 6 ay hapis ve 100 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, hapis cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine, müsadereye ve mahsuba ilişkin Kahramanmaraş 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 15.09.2015 tarihli ve 206-299 Sayılı hükmün, sanık ve müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 21.01.2016 tarih ve 17103-271 sayı ile;

“…Sanıkta ele geçirilen 0,2 gramdan ibaret suça konu eroin maddesini kullanma dışında satma veya başkasına vermek amacıyla bulundurduğuna dair …’nın sonradan döndüğü beyanı dışında, savunmasının aksine kuşku sınırlarını aşan yeterli ve kesin delil bulunmadığı, sabit olan fiilin kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçunu oluşturduğu, hukuki durumunun buna göre tayin ve takdiri gerektiği gözetilmeden suç vasfında yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurulması…” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.

Yerel Mahkeme ise 25.03.2016 tarih ve 80-115 sayı ile;

“…Olayın sıcağı ile müdafisi huzurunda beyanı alınan tanığın samimi görülen ve bu sebeple üstünlük tanınan beyanında sanıktan uyuşturucu eroin aldığını beyan ettiği ve bu beyanı doğrultusunda sanığın evinde yapılan aramada tanığın üzerinde ele geçen uyuşturucu ile aynı neviden olan eroin maddesinin bulunmuş olmasının tanığın beyanını doğruladığı, tanık ile sanık arasında iftira atmayı gerektirir bir husumet bulunmaması, tanığın eşgalini verdiği sanığı teşhis etmiş olduğu hususları da göz önüne alındığında önceki kararda direnilmesi gerektiği…” gerekçesi ile bozmaya direnerek önceki kararda olduğu gibi sanığın mahkûmiyetine karar vermiştir.

Direnme kararına konu bu hükmün de, sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının “onama” istemli tebliğnamesi üzerine, Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, 6763 Sayılı Kanun’un 36. maddesiyle değişik CMK’nın 307. maddesi uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesince 01.03.2017 tarih ve 49-427 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

KARAR : Yerel Mahkeme ile Özel Daire arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın eyleminin uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu mu yoksa kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya kapsamından;

03.06.2015 tarihli olay, yakalama, rızaen teslim ve muhafaza altına alma tutanağına göre; Kahramanmaraş Narkotik Büro Amirliği görevlilerinin 03.06.2015 tarihinde saat 12.55 sıralarında …. Ayşe Mahallesi, Ali Paşa Caddesinde uyuşturucu madde ticareti yapma suçuna yönelik olarak gerçekleştirdikleri devriye görevi esnasında, cadde üzerinde beklerken gördükleri ve hakkında kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçundan ayrı soruşturma yapılan tanık …’nın durumundan şüphelenerek adı geçenin yanına gidip polis kimlik kartlarını gösterdikleri, üzerinde suç unsuru bulunup bulunmadığı sorulan tanık….’in cüzdandan çıkardığı beyaz kâğıda sarılı hâldeki uyuşturucu maddeyi görevlilere teslim ettiği,

12.06.2015 tarihli olay tutanağına göre; 03.06.2015 tarihinde uyuşturucu madde ile yakalanan tanık….’in suç konusu uyuşturucu maddeyi iki gün önce kullanmak amacıyla, 25 yaşlarında, beyaz tenli, kirli sakallı, kısa saçlı ve uzun boylu olan, …. Ayşe Mahallesinde oturan ve Hakan adında bir kardeşi bulunan … isimli şahıstan 15 TL karşılığında satın aldığını söylemesi üzerine, görevlilerce yapılan araştırma neticesinde söz konusu şahsın 39088445618 T.C kimlik numaralı, Veysal ve Müjgan oğlu sanık … olabileceği değerlendirilip adı geçenin bir adet fotoğrafının temin edildiği, görevlilerce 03.06.2015 tarihinde sanık …’a ait fotoğraf farklı kişilere ait fotoğraflar arasına konularak gösterildiğinde, tanığın uyuşturucu maddeyi satın aldığı kişi olarak sanık …’ı teşhis ettiği, 12.06.2015 tarihinde sanık …’ı yakalamaya yönelik yapılan çalışmalar kapsamında, sanığın Kahramanmaraş Adliyesi Denetimli Serbestlik Bürosunda saat 08.00 ilâ 12.00 arasında kamu yararına çalıştırıldığının görevlilerce öğrenildiği, aynı gün Kahramanmaraş Adliyesine gidilerek saat 12.10 sıralarında sanık …’ın yakalandığı, sanığın yapılan üst aramasında herhangi bir suç unsuruna rastlanılmadığı, konu hakkında Cumhuriyet savcılığına bilgi verildiğinde sanığın ikametgâhında arama yapılması talimatının alındığı, ardından Kahramanmaraş 2. Sulh Ceza Hakimliğinin verdiği adli arama kararına istinaden sanığın ikametgâhında 12.06.2015 tarihinde yapılan aramada; ikametin girişine göre avlunun sol tarafında bulunan tuvaletin içinde çinkoya sıkıştırılmış hâlde alüminyum folyoya sarılı bir fişek eroinin ele geçirildiği,

Kolluk tarafından düzenlenen 03.06.2015 tarihli fotoğraflı teşhis tutanağına göre; tanık …’nın görevlendirilen müdafisi eşliğinde yaptığı teşhiste, kendisine gösterilen farklı kişilere ait fotoğraflar arasından sanık …’ya ait iki numaralı fotoğrafı gösterip ele geçirilen suç konusu eroini adı geçenden aldığını belirttiği,

Adana Kriminal Polis Laboratuvarı tarafından düzenlenen 16.06.2015 ve 07.07.2015 tarihli uzmanlık raporlarına göre; tanık …’dan ele geçirilen net 0,15 gram ağırlığındaki maddenin 0,03 gram, sanık …’un ikametgâhında ele geçirilen net 0,2 gram ağırlığındaki maddenin 0,07 gram eroin olduğu,

Anlaşılmıştır.

Tanık … kollukta; üzerinde ele geçirilen uyuşturucu maddeyi kullanmak amacıyla sanık …’tan olay tarihinden iki gün önce 15 TL karşılığında satın aldığını, sanık …’ın 25 yaşlarında, beyaz tenli, kirli sakallı, kısa saçlı ve uzun boylu olduğunu, Hakan adında bir kardeşinin bulunduğunu ve …. Ayşe Mahallesinde ikamet ettiğini, mahkemede ise; suç konusu uyuşturucu maddeyi Sakarya Mahallesinde tanımadığı kişilerden satın aldığını, olay günü kendisini durduran polislerin, cüzdanında ele geçirilen eroini sanıktan aldığını söylemesini istediklerini, sanıktan uyuşturucu madde satın almadığını, emniyette alınan ifadesinde ve yaptırılan teşhiste sanığı ve kendisine gösterilen fotoğraflardaki kişileri tanımadığını söylediğini, düzenlenen tutanakların kendisine imzalattırıldığını ancak okutturulmadığını ifade etmiştir.

Sanık … kollukta ve sorguda; tanık….’i tanımadığını, tanığın üzerinde ele geçirilen uyuşturucu madde ile bir ilgisinin bulunmadığını, adı geçenin beyanlarını kabul etmediğini, kimseye uyuşturucu madde satmadığını, ikametgâhında ele geçirilen eroini kullanmak amacıyla 11.06.2015 tarihinde tanımadığı bir kişiden ( 2 ) paket hâlinde ve 40 TL karşılığında satın aldığını, bir paketini kullandığını diğer paketi ise daha sonra kullanmak amacıyla evine bıraktığını, ikametinde arama yapılmadan önce polislere kullanmak amacıyla evinde uyuşturucu madde bulundurduğunu söyleyip eroinin yerini gösterdiğini, mahkemede ise; tanık….’i tanımadığını, tanık….’in yakalanmasından dokuz gün sonra evinde arama yapıldığını, adı geçenin yakalandığı tarih ve saat itibarıyla denetimli serbestlik tedbiri nedeniyle Kahramanmaraş Adliyesinde bulunduğunu, bu nedenle söz konusu tarih ve saatte evinde olmasının mümkün olmadığını, satın aldığı uyuşturucu maddeleri tuvalette kullandığı için suç konusu eroinin de burada ele geçirildiğini, suçlamayı kabul etmediğini savunmuştur.

5237 Sayılı TCK’nın “Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti” başlıklı 188. maddesinin üçüncü ve dördüncü fıkrası suç ve hüküm tarihi itibarıyla;

“ ( 3 ) Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satan, satışa arz eden, başkalarına veren, sevk eden, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden, bulunduran kişi, on yıldan az olmamak üzere hapis ve yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır…

( 4 ) a ) Yukarıdaki fıkralarda belirtilen uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin eroin, kokain, morfin, sentetik kannabinoid ve türevleri veya bazmorfin olması,

hâlinde verilecek ceza yarı oranında artırılır.” şeklindedir.

Üçüncü fıkrada, uyuşturucu veya uyarıcı madde ticaretine ilişkin çeşitli fiiller, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Buna göre, uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satışı, satışa arzı, başkalarına verilmesi, sevki, nakli, depolanması ya da kazanç amacıyla satın alınması, kabul edilmesi veya bulundurulması suç oluşturmaktadır. Fıkradaki suçun oluşması için bu seçimlik hareketlerden herhangi birisinin yapılmış olması gerekir.

Dördüncü fıkraya göre ise, uyuşturucu maddenin eroin, kokain, morfin, sentetik kannabinoid ve türevleri veya bazmorfin olması üçüncü fıkrada tanımlanan suçun konu bakımından nitelikli unsurunu oluşturmakta ve bu fıkraya göre verilecek cezanın artırılmasını gerektirmektedir.

Aynı Kanun’un “Kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın almak, kabul etmek veya bulundurmak ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmak” başlıklı 191. maddesinin 1. fıkrası ise; “Kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alan, kabul eden veya bulunduran ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” şeklinde düzenlenmiş olup, kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın almak, kabul etmek veya bulundurmak ya da kullanmak fiilleri suç olarak tanımlanmıştır.

Uyuşturucu madde bulundurma eyleminin, kullanmak için uyuşturucu madde bulundurmak suçunu mu, yoksa uyuşturucu madde ticareti suçunu mu oluşturduğunun tespitinde belirgin rol oynayan husus, bulundurmanın amacıdır. Ceza Genel Kurulunun 15.06.2004 tarihli ve 107-136 ile 06.03.2012 tarihli ve 387-75 Sayılı kararları başta olmak üzere bir çok kararında da belirtildiği üzere, uyuşturucu madde bulundurmanın, kullanma maksadına matuf olduğunun belirlenmesinde dikkate alınması gereken ve öğreti ile uygulamada da kabul görmüş olan bazı kriterler bulunmaktadır.

Bunlardan ilki; failin bulundurduğu uyuşturucu maddeyi başkasına satma, devir veya tedarik etmek hususunda herhangi bir davranış içine girip girmediğidir.

İkinci kriter, uyuşturucu maddenin bulundurulduğu yer ve bulunduruluş biçimidir. Kişisel kullanım için uyuşturucu madde bulunduran kimse, bunu her zaman kolaylıkla erişebileceği bir yerde, örneğin genellikle evinde veya iş yerinde bulundurmaktadır. Buna karşın uyuşturucunun ev veya iş yerine uzakta, çıkarılıp alınması güç ve zaman gerektiren depo, mağara, samanlık gibi bir yere gizlemesi kullanma dışında bir amaçla bulundurulduğunu gösterebilir. Yine, uyuşturucunun çok sayıda özenli olarak hazırlanmış küçük paketçikler halinde olması, her paketçiğin içine hassas biçimde yapılan tartım sonucu aynı miktarda uyuşturucu madde konulmuş olması, uyuşturucu maddenin ele geçirildiği yerde veya yakınında, hassas terazi ve paketlemede kullanılan ambalaj malzemelerinin bulunması, kullanım dışında bir amaçla bulundurulduğu hususunda önemli bir belirtidir.

Üçüncü kriter de, bulundurulan uyuşturucu maddenin çeşit ve miktardır. Uyuşturucu madde kullanan kimse genelde bir ya da benzer etki gösteren iki değişik uyuşturucu maddeyi bulundurur. Bu nedenle değişik nitelikte ve farklı etkileri olan eroin, kokain, esrar ve amfetamin içeren tabletleri birlikte bulunduran sanığın bunları satmak amacıyla bulundurduğu kabul edilebilir. Kişisel kullanım için kabul edilebilecek miktar, kişinin fiziksel ve ruhsal yapısı ile uyuşturucu veya uyarıcı maddenin niteliğine, cinsine ve kalitesine göre değişiklik göstermekle birlikte, Adli Tıp Kurumunun mütalaalarında esrar kullananların her defasında 1-1,5 gram olmak üzere günde üç kez esrar tüketebildikleri bildirilmektedir. Esrar kullanma alışkanlığı olanların bunları göz önüne alarak, birkaç aylık ihtiyaçlarını karşılayacak miktarda esrar maddesini ihtiyaten yanlarında veya ulaşabilecekleri bir yerde bulundurabildikleri de adli dosyalara yansıyan ve bilinen bir husustur. Buna göre, esrar kullanan faillerin olağan sayılan bu süre içinde kişisel olarak kullanıp tüketebilecekleri miktarın üzerinde esrar maddesi bulundurmaları halinde, bulundurmanın kişisel kullanım amacına yönelik olmadığı kabul edilmelidir.

Öte yandan Ceza yargılamasının en önemli ilkelerinden biri olan “in dubio pro reo” yani “kuşkudan sanık yararlanır” ilkesi uyarınca, sanığın bir suçtan cezalandırılmasının temel koşulu, suçun kuşkuya yer vermeyen bir kesinlikle ispat edilmesine bağlıdır. Gerçekleşme şekli kuşkulu ve tam olarak aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural, bir suçun gerçekten işlenip işlenmediği veya işlenmiş ise gerçekleştirme biçimi konusunda kuşku belirmesi halinde uygulanabileceği gibi, suç niteliğinin belirlenmesi bakımından da geçerlidir. Ceza mahkûmiyeti, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat, hiçbir kuşku ve başka türlü bir oluşa olanak vermeyecek açıklıkta olmalıdır. Yüksek de olsa bir olasılığa dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza yargılamasının en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan, varsayıma dayalı olarak hüküm vermek anlamına gelir. O halde ceza yargılamasında mahkûmiyet, büyük veya küçük bir olasılığa değil, her türlü kuşkudan uzak bir kesinliğe dayanmalıdır. Adli hataların önüne geçilebilmesinin başka bir yolu da bulunmamaktadır.

Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;

Narkotik Büro Amirliği görevlilerince uyuşturucu madde ticareti yapma suçuna yönelik olarak 03.06.2015 tarihinde saat 12.55 sıralarında …. Ayşe Mahallesi, Ali Paşa Caddesinde gerçekleştirilen devriye görevi esnasında, şüpheli davranışları nedeniyle durdurulup cüzdanında net 0,03 gram eroin ele geçirilen tanık….’in, kollukta alınan ifadesinde suç konusu maddeyi sanıktan aldığını söylediği, adı geçenin gösterilen farklı kişilere ait fotoğraflar arasından sanığı teşhis ettiği, kimlik ve adres bilgileri tespit edilen sanığın tam dokuz gün sonra denetimli serbestlik tedbiri kapsamında adliyede çalıştığı sırada görevlilerce 12.06.2015 tarihinde yakalandığı, aynı tarihte sanığın ikametgâhında yapılan aramada bir parça hâlinde net 0,07 gram eroinin ele geçirildiği olayda;

Tanık….’in kollukta, cüzdanında ele geçirilen uyuşturucu maddeyi sanıktan aldığını ifade etmesine karşın mahkemede, suç konusu eroini tanımadığı kişilerden satın aldığını söyleyip soruşturma evresindeki beyanından dönmesi, tanık….’de suç konusu eroinin ele geçirilmesi sonrasında aynı gün açık kimlik ve adres bilgileri tespit edilen sanığın yakalanarak üzerinde veya evinde herhangi bir arama işlemi yapılmayıp tam dokuz gün sonra evinde görevlilerce yapılan aramada, kolayca erişilebilir yerde ve bir parça hâlinde suç konusu eroinin ele geçirilmesi, net 0,07 gram eroinin miktar itibarıyla kullanma sınırları içinde kalması, sanığın üzerinde ve ikametgâhında yapılan aramada başkaca bir uyuşturucu ya da uyarıcı madde ile uyuşturucu madde ticareti suçunu işlediğini gösterir herhangi bir bulgunun elde edilmemiş olması, sanığın aşamalarda, tanık….’i tanımadığını, adı geçene uyuşturucu madde satmadığını ve evinde ele geçirilen eroini kullanmak için bulundurduğunu söyleyip atılı suçlamayı kabul etmemesi birlikte değerlendirildiğinde; sanığın, tanık….’de ele geçirilen eroini sattığına ilişkin adı geçenin sonradan döndüğü ve suç atma niteliğinde kalabilecek olan soruşturma evresindeki soyut beyan ve teşhisi dışında delil bulunmadığı, ayrıca evinde ele geçirilen suç konusu uyuşturucu maddeyi satacağına, başkasına vereceğine veya kullanma dışında başka bir amaçla bulundurduğuna ilişkin sanığın savunmasının aksine, her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil de bulunmadığı anlaşıldığından, sanığın sabit olan eyleminin kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir.

Bu itibarla, Yerel Mahkemenin direnme kararına konu hükmünün, sanığın sabit olan eyleminin kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçunu oluşturduğu gözetilmeden, suç niteliğinin hatalı değerlendirilmesi suretiyle uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan mahkûmiyetine karar verilmesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1- ) Kahramanmaraş 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 25.03.2016 tarihli ve 80-115 Sayılı direnme kararına konu hükmünün, sanığın sabit olan eyleminin kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçunu oluşturduğu gözetilmeden, suç niteliğinin hatalı değerlendirilmesi suretiyle uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan mahkûmiyetine karar verilmesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,

2- ) Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 06.12.2018 tarihinde yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.