CEZA MUHAKEMESİ KANUNU VE BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUNA İLİŞKİN DEĞERLENDİRMELER

Bu yazımızda, 14 Temmuz 2021 Çarşamba tarihinde 7331 Ceza Muhakemesi Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’da nelerin değiştiğine ve bu değişikliklerin sonuçlarına değineceğiz.

Değişiklik yapılan maddelerden biri olan 2577 sayılı Kanunun 24 üncü maddesinin değişiklikten önceki hali şöyledir:

İdari Yargılama Usulü Kanunu Madde 24 – Kararlarda:

a) Tarafların ve varsa vekillerinin veya temsilcilerinin ad ve soyadları yahut unvanları ve adresleri,

b) Davacının ileri sürdüğü olayların ve dayandığı hukuki sebeplerin özeti istem sonucu ile davalının savunmasının özeti,

c) (Değişik: 10/6/1994-4001/11 md.) Danıştayda görülen davalarda tetkik hakimi ve savcının ad ve soyadları ile düşünceleri,

d) Duruşmalı davalarda duruşma yapılıp yapılmadığı, yapılmış ise hazır bulunan taraflar ve vekil veya temsilcilerinin ad ve soyadları,

e) Kararın dayandığı hukuki sebepler ile gerekçesi ve hüküm: tazminat davalarında hükmedilen tazminatın miktarı,

f) Yargılama giderleri ve hangi tarafa yükletildiği,

g) Kararın tarihi ve oybirliği ile mi, oyçokluğu ile mi verildiği,

h) Kararı veren mahkeme başkan ve üyelerinin veya hakiminin ad ve soyadları ve imzaları ve varsa karşı oyları,

ı) Kararı veren dairenin veya mahkemenin adı ve dosyanın esas ve karar numarası,

Yapılan değişikliklere göre yukarıdaki maddeye ek olarak şu cümle eklenmiştir: “Kararlar, verildiği tarihten itibaren otuz gün içinde yazılır ve imzalanır.”

Değişiklik yapılan maddelerden bir diğeri ise Türk Ceza Kanundadır.

Türk Ceza Kanunu Madde 82– (1) Kasten öldürme suçunun;

a) Tasarlayarak,

b) Canavarca hisle veya eziyet çektirerek,

c) Yangın, su baskını, tahrip, batırma veya bombalama ya da nükleer, biyolojik veya kimyasal silah kullanmak suretiyle,

d) Üstsoy veya altsoydan birine ya da eş, boşandığı eş veya kardeşe karşı,

İşlenmesi halinde, kişi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır.

Türk Ceza Kanunu Madde 86– (3) Kasten yaralama suçunun;

a) Üstsoya, altsoya, eşe, boşandığı eşe veya kardeşe karşı,

b) Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı,

c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle,

d) Kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, e) Silahla, f) (Ek:14/4/2020-7242/11 md.) Canavarca hisle, İşlenmesi halinde, şikâyet aranmaksızın, verilecek ceza yarı oranında, (f) bendi bakımından ise bir kat artırılır.

Türk Ceza Kanunu Madde 96- (1) Bir kimsenin eziyet çekmesine yol açacak davranışları gerçekleştiren kişi hakkında iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

(2) Yukarıdaki fıkra kapsamına giren fiillerin;

a) Çocuğa, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye ya da gebe kadına karşı,

b) Üstsoy veya altsoya, babalık veya analığa ya da eşe veya boşandığı eşe karşı, İşlenmesi halinde, kişi hakkında üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

Türk Ceza Kanunu Madde 109- (1) Bir kimseyi hukuka aykırı olarak bir yere gitmek veya bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakan kişiye, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir.

(3) Bu suçun;

a) Silahla,

b) Birden fazla kişi tarafından birlikte,

c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle,

d) Kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle,

e) Üstsoy, altsoy veya eşe ya da boşandığı eşe karşı,(3)

f) Çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı, İşlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza bir kat artırılır.

Türk Ceza Kanunu 82/1-d, 86/3-a, 96/2-b ve 109/3-e bentlerine ek olarak sadece eşine değil boşandığı eşine karşı kasten öldürme suçunun gerçekleştirilmesi halinde de ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası uygulanacağı değişikliği getirilmiştir.

Bir diğer değişiklik ise Ceza Muhakemesi Kanunu madde 12 de yapılmıştır.

Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 12 – (1) Davaya bakmak yetkisi, suçun işlendiği yer mahkemesine aittir.

(2) Teşebbüste son icra hareketinin yapıldığı, kesintisiz suçlarda kesintinin gerçekleştiği ve zincirleme suçlarda son suçun işlendiği yer mahkemesi yetkilidir.

(3) Suç, ülkede yayımlanan bir basılı eserle işlenmişse yetki, eserin yayım merkezi olan yer mahkemesine aittir. Ancak, aynı eserin birden çok yerde basılması durumunda suç, eserin yayım merkezi dışındaki baskısında meydana gelmişse, bu suç için eserin basıldığı yer mahkemesi de yetkilidir.

(4) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olan hakaret suçunda eser, mağdurun yerleşim yerinde veya oturduğu yerde dağıtılmışsa, o yer mahkemesi de yetkilidir. Mağdur, suçun işlendiği yer dışında tutuklu veya hükümlü bulunuyorsa, o yer mahkemesi de yetkilidir.

(5) Görsel veya işitsel yayınlarda da bu maddenin üçüncü fıkrası hükmü uygulanır. Görsel ve işitsel yayın, mağdurun yerleşim yerinde ve oturduğu yerde işitilmiş veya görülmüşse o yer mahkemesi de yetkilidir.

Yapılan değişiklikle beraber 12nci maddeye “Bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının ya da banka veya kredi kartlarının araç olarak kullanılması suretiyle işlenen suçlarda mağdurun yerleşim yeri mahkemeleri de yetkilidir.” fıkrası eklenmiştir.

Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 44 –  (1) Usulüne uygun olarak çağrılıp da mazeretini bildirmeksizin gelmeyen tanıklar zorla getirilir ve gelmemelerinin sebep olduğu giderler takdir edilerek, kamu alacaklarının tahsili usulüne göre ödettirilir. Zorla getirilen tanık evvelce gelmemesini haklı gösterecek sebepleri sonradan bildirirse aleyhine hükmedilen giderler kaldırılır.

Yukarıda ki 44 üncü maddenin 1 inci fıkrasına ise “Zorla getirme kararı; telefon, telgraf, faks, elektronik posta gibi iletişim bilgilerinin dosyada bulunması hâlinde bu araçlardan yararlanılmak suretiyle de tanığa bildirilir.” cümlesi eklenmiştir.

Ceza Muhakemesi Kanunu 110 uncu maddeden sonra gelmek üzere şu madde eklenmiştir: “Adli kontrol altında geçecek süre MADDE 110/A – (1) Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde adli kontrol süresi en çok iki yıldır. Ancak bu süre, zorunlu hâllerde gerekçesi gösterilerek bir yıl daha uzatılabilir.

(2) Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, adli kontrol süresi en çok üç yıldır. Bu süre, zorunlu hâllerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı, Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar ile Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlarda dört yılı geçemez.

(3) Bu maddede öngörülen adli kontrol süreleri, çocuklar bakımından yarı oranında uygulanır.”

Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 176/1 – İddianame, çağrı kâğıdı ile birlikte sanığa tebliğ olunur.

Bu fıkraya ek olarak şu cümle eklenmiştir: “Ayrıca, iddianameye ilişkin bilgiler ve duruşma tarihi; telefon, telgraf, faks, elektronik posta gibi iletişim bilgilerinin dosyada bulunması hâlinde bu araçlardan yararlanılmak suretiyle de bildirilir, ancak çağrı kâğıdına bağlanan sonuçlar bu durumda uygulanmaz.”

Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 251/1– Asliye ceza mahkemesince, iddianamenin kabulünden sonra adli para cezasını ve/veya üst sınırı iki yıl veya daha az süreli hapis cezasını gerektiren suçlarda basit yargılama usulünün uygulanmasına karar verilebilir.

Yukarıda verilen 251 inci maddeye ek olarak “175 inci maddenin ikinci fıkrası [1]uyarınca duruşma günü belirlendikten sonra basit yargılama usulü uygulanmaz.” ibaresi eklenmiştir.

Madde 268 –   (1) Hâkim veya mahkeme kararına karşı itiraz, kanunun ayrıca hüküm koymadığı hâllerde 35 inci maddeye göre ilgililerin kararı öğrendiği günden itibaren yedi gün içinde kararı veren mercie verilecek bir dilekçe veya tutanağa geçirilmek koşulu ile zabıt kâtibine beyanda bulunmak suretiyle yapılır. Tutanakla  tespit edilen beyanı ve imzayı mahkeme başkanı veya hâkim onaylar. 263 üncü madde hükmü saklıdır.

(2) Kararına itiraz edilen hâkim veya mahkeme, itirazı yerinde görürse kararını düzeltir; yerinde görmezse en çok üç gün içinde, itirazı incelemeye yetkili olan mercie gönderir.

(3) İtirazı incelemeye yetkili merciler aşağıda gösterilmiştir:

a) (Değişik: 18/6/2014-6545/74 md.) Sulh ceza hâkimliği kararlarına yapılan itirazların incelenmesi, o yerde birden fazla sulh ceza hâkimliğinin bulunması hâlinde, numara olarak kendisini izleyen hâkimliğe; son numaralı hâkimlik için bir numaralı hâkimliğe; ağır ceza mahkemesinin bulunmadığı yerlerde tek sulh ceza hâkimliği varsa, yargı çevresinde görev yaptığı ağır ceza mahkemesinin bulunduğu yerdeki sulh ceza hâkimliğine; ağır ceza mahkemesinin bulunduğu yerlerde tek sulh ceza hâkimliği varsa, en yakın ağır ceza mahkemesinin bulunduğu yerdeki sulh ceza hâkimliğine aittir.

b) Sulh ceza hâkimliğinin tutuklama ve adli kontrole ilişkin verdiği kararlara karşı yapılan itirazların incelenmesi, yargı çevresinde bulunduğu asliye ceza mahkemesi hâkimine aittir. İtirazı incelemeye yetkili mercilerin farklı olduğu hâllerde, itirazların gecikmeksizin incelenmesi amacıyla, kararına itiraz edilen sulh ceza hâkimliği tarafından gerekli tedbirler alınır. Sulh ceza hâkimliği işleri, asliye ceza hâkimi tarafından görülüyorsa itirazı inceleme yetkisi ağır ceza mahkemesi başkanına aittir.

c) Asliye ceza mahkemesi hâkimi tarafından verilen kararlara yapılacak itirazların incelenmesi, yargı çevresinde bulundukları ağır ceza mahkemesine ve bu mahkeme ile başkanı tarafından verilen kararlar hakkındaki itirazların incelenmesi, o yerde ağır ceza mahkemesinin birden çok dairesinin bulunması hâlinde, numara olarak kendisini izleyen daireye; son numaralı daire için birinci daireye; o yerde ağır ceza mahkemesinin tek dairesi varsa, en yakın ağır ceza mahkemesine aittir.

d) Naip hâkim kararlarına yapılacak itirazların incelenmesi, mensup oldukları ağır ceza mahkemesi başkanına, istinabe olunan mahkeme kararlarına karşı yukarıdaki bentlerde belirtilen esaslara göre bulundukları yerdeki mahkeme başkanı veya mahkemeye aittir.

e) Bölge adliye mahkemesi ceza dairelerinin kararları ile Yargıtay ceza dairelerinin esas mahkeme olarak baktıkları davalarda verdikleri kararlara yapılan itirazlarda; üyenin kararını görevli olduğu dairenin başkanı, daire başkanı ile ceza dairesinin kararını numara itibarıyla izleyen ceza dairesi; son numaralı daire söz konusu ise birinci ceza dairesi inceler. 

Ceza Muhakemeleri Kanunu 268 inci maddedeki değişiklik ise 3 üncü fıkranın b bendinde yapılan değişikliktir. Bu maddedeki b bendinin değişmeden önceki hali ise şöyleydi: “İtiraz üzerine ilk defa sulh ceza hâkimliği tarafından verilen tutuklama kararlarına itiraz edilmesi durumunda da (a) bendindeki usul uygulanır. Ancak, ilk tutuklama talebini reddeden sulh ceza hâkimliği, tutuklama kararını itiraz mercii olarak inceleyemez.”

Son olarak bu yazıya eklenecek değişiklik ise 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunundadır. Bahsi geçen kanunun 73 üncü maddesine ek olacak şekilde şunlar eklenmiştir:

Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun Madde 73/A: (1) Hâkim adayları ile avukat stajyerleri, Mahkemede staj yapabilir. Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar yönetmelikle düzenlenir.

                                                                                   Ezgi GÜNDOĞDU & Av. Arb. Selçuk ENER


[1] Ceza Muhakemeleri Kanunu Madde 175- Mahkeme, iddianamenin kabulünden sonra duruşma gününü belirler ve duruşmada hazır bulunması gereken kişileri çağırır.

YURT DIŞI BAĞLANTILI ALIŞVERİŞ SİTELERİNDEN ÜRÜN ALINIP YURT İÇİNDE BAŞKA BİR İNTERNET SİTESİ ÜZERİNDEN SATILMASI KAÇAKÇILIK SUÇUNU OLUŞTURUR

Yargıtay 7. CD, E: 2017/15035, K: 2019/12083

MAHKEMESİ :Asliye Ceza Mahkemesi

SUÇ : 5607 sayılı Kanuna muhalefet

HÜKÜM : Beraat

Yerel mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle; başvurunun nitelik, ceza türü, süresi ve suç tarihine göre dosya okunduktan sonra Türk Milleti adına gereği görüşülüp düşünüldü;

Dosya kapsamına göre sanığın çoğunluğu dijital kamera olmak üzere 485 adet muhtelif elektronik eşyayı yurt dışındaki “e-bay” isimli sanal mağazadan sipariş ederek ithal ettiği, biri dışında her bir eşya bedelinin 150 Euro’luk posta gümrük muafiyet sınırını geçmediğinden gümrük vergilerinden muaf olduğu ve gümrük vergisini ödemediği anlaşılmakla;

Sanığın muafiyet kapsamında getirdiği eşyayı yurt içinde “www.gittigidiyor.com” isimli internet sitesi üzerinden satışa sunduğundan bahisle hakkında 5607 sayılı Kaununun 3/1. maddesi uyarınca cezalandırılması istemiyle açılan kamu davasında; 2009/15481 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının 45. maddesinin değişiklik öncesi hali “Bir kişiye posta ya da hızlı kargo taşımacılığı yoluyla gelen, gümrük kıymeti gönderim başına toplam 150 Avro’yu geçmeyen ticari miktar ve mahiyette olmayan eşyaya muafiyet tanınır.” şeklinde düzenlenmiş olup 20.08.2011 tarihinde anılan maddenin birinci fıkrasının ” Türkiye gümrük bölgesindeki bir gerçek kişiye posta ya da hızlı kargo taşımacığı yoluyla gelen, bedeli gönderim başına toplam 75 Avro’yu geçmeyen eşyaya muafiyet tanınır”. şeklinde değiştirilmiş, aynı maddeye 08.04.2011 tarihinde eklenen ikinci fıkra ile ” Muafiyetin aynı kişi tarafından kullanılmasının süreklilik arz ettiğinin tespiti halinde muafiyetin kullanımına sınırlama getirilebilir.” şeklinde düzenleme getirilmiş olup yine anılan Bakanlar Kurulu kararının 107. maddesinin (1) ” Bu kasım kapsamında muaf olarak serbest dolaşıma sokulan her türlü eşya, Gümrük İdaresinden izin alınmaksızın muafiyetten faydalanamayan kişi, kurum ve kuruluşlara belli bir para karşılığı veya karşılıksız olarak ödünç verilemez, teminat olarak gösterilemez, kiralanamaz, devredilemez, satılamaz veya muafiyetin amacı dışında kullanılamaz” (2) “Bu kısım kapsamında belirtilen eşyanın muafiyet amacına uygun kullanılmak ve Gümrük İdaresinden izin almak kaydıyla muafiyet hakkında sahip başka bir kişi, kurum ve kuruluşa ödünç verilmesinde, kiralanmasında, devredilmesinde veya satılmasında gümrük vergileri aranmaz” (3) ” Muafen serbest dolaşıma sokulan eşyayı muafiyet koşullarını kaybeden veya başka amaçlarla kullanmayı talep eden kişi, kurum ve kuruluşların gümrük idaresinde bildirimde bulunması zorunludur. ‘4) birinci fıkra hükmü,

a) 46, 48, 50, 53, 57 ve 80. maddede yer alan eşya için bir yıl,

b) 10. maddede yer alan eşya için üç yıl olarak uygulanır. 80. maddedeki eşya için kiralamaya veya devredilmeye ilişkin sınırlamalarda bu hakkın kötüye kullanılma riskinin bulunması hallerinde bu süre müşteşarlıkça üç yıla kadar uzatılabilir”. şeklinde düzenlenmiş olup; sanığın yaklaşık bir yıl içinde muafiyet hakkını kullanarak, ticari kasıtla ve süreklilik arz eder şeklinde yurtdışından satın aldığı eşyayı gittigidiyor.com sitesi üzerinden üçüncü kişilere satmak suretiyle posta muafiyeti kapsamında ithal ettiği eşyayı ithalat amacı dışında ticari amaçla üçüncü şahıslara satmak suretiyle 5607 sayılı Yasanın 3/1. maddesinde düzenlenen kaçakçılık suçunu işlediği anlaşılmakla, sanığın mahkumiyeti yerine suç işleme kastı olmadığından bahisle yazılı şekilde beaatine karar verilmesi,

Yasaya aykırı, katılan Gümrük İdaresi vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükmün 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi gereğince yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK‘nun 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA11/02/2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

KEPÇE KULAK DİYE TABİR EDİLEN KULAĞIN, NORMAL DIŞI BÜYÜKLÜĞÜNÜN GİDERİLMESİ İŞLEMİ ESER SÖZLEŞMESİ KAPSAMINDADIR

Yargıtay 15.HD, E: 2017/2286, K: 2017/3847, T: 07/11/2017

Dava, hatalı olarak yapıldığı ileri sürülen estetik operasyon nedeniyle uğranılan maddi ve manevi zararların giderimi istemine ilişkindir. Mahkemece davanın reddine dair verilen karar, davacı vekilince temyiz edilmiştir.

Mahkemece davanın hukuki nitelendirmesi yapılmamıştır. 6100 sayılı HMK’nın 33. maddesi hükmünce hakim Türk kanunlarını resen uygulanacağından maddi vakıaları ileri sürüp kanıtlamak taraflar hukuki vasıflandırma mahkemeye aittir.

Davada herhangi bir tıbbi rahatsızlıktan bahsedilmeksizin estetik amaçlı kepçe kulak ameliyatı yaptırıldığı, davalı yüklenicilerin sözleşmeye aykırı davranışları nedeniyle davacının maddi ve manevi zarara uğradığı ileri sürülmektedir. Kepçe kulak diye tabir edilen kulağın görünümündeki normal dışı büyüklüğün giderilip kulak ve yüze güzel bir görünüm kazandırılması işlemi estetik bir işlem olduğu ve sonuç olarak tedavi değil güzelleşme amaçlandığından tarafların arasındaki ilişki hizmet ilişkisi değil sözleşme ve ilk müdahale yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 355 ve devamı ile 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu 470 ve devamı maddelerinde düzenlenen eser sözleşmesi ilişkisidir. Eser sözleşmesinin varlığı halinde uyuşmalığın da eser sözleşmesi hükümlerine göre çözümlenmesi gerekmektedir. Eser sözleşmelerinin diğer iş görme sözleşmelerinden ayıran en önemli farklı sonuç sorumluluğu, yani tarafların anlaşmaları doğrultusunda yüklenicinin bir sonucu meydana getirmeyi taahhüt etmesidir. Sonucu taahüt eden yüklenici Türk Borçlar Kanunu’nun 471. ve Borçlar Kanunu’nun 356. maddesi uyarınca iş sahibinin yararını gözeterek özen görevini sadakatle yerine getirmek zorundadır. Yüklenicinin özen borcundan doğan sorumluluğunun belirlenmesinde, benzer alandaki işleri üstlenen basiretli bir yüklenicinin göstermesi gereken mesleki ve teknik kurallara uygun davaranışları esas alınacaktır. Sadakat borcu, yüklenicinin iş sahibinin yararına olacak şeyleri yapma, zararına olacak şeyleri yapmama anlamını da ifade eder.

Eser sözleşmesinde ve somut olayda güzelleşme amaçlı estetik ameliyatta yüklenici olduğu kabul edilen doktorun yükümlülüğü taahhütlerine, tıbbın gereklerine ve iyi niyet kurallarına uygun şekilde ameliyatı yapmak, davacı iş sahibinin sorumluluğu bedeli ödemektir. Davacı, davalı yüklenicilerin edimlerini yerine getirmediği, taahhüt ve tıbbın gereklerine uygun ameliyat yapmadığı ve estetik ameliyatın başarısız olduğunu ileri sürerek davasını açmıştır.

Mahkemece talimat yoluyla hukukçu ve plastik cerrahi uzmanından 04.02.2013 tarihli rapor alınmış bu rapora itiraz üzerine Adli Tıp Kurumu 2. İhtisas Kurulu’ndan 28.08.2013 tarihli rapor ve aynı kuruldan 21.05.2014 tarihli ek rapor alınmıştır. Alınan raporlarda eser sözleşmesi hükümlerine göre inceleme yapılmadığından bu raporların hüküme esas alınmaları mümkün değildir.

Bu durumda mahkemece 6100 sayılı HMK’nın 266 ve devamı maddeleri gereğince yeniden oluşturulacak üniversitelerin plastik ve rekonstrüktif cerrahi kürsüsü öğretim üyesi uzmanlardan oluşturulacak bilirkişi kurulundan, davalı yüklenicilerin 818. sayılı Borçlar Kanunu’nun 357/son ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 472/son maddesi uyarınca genel ihbar mükellefiyetini (uyarı-onam) yerine getirip getirmedikleri, yüklenicilerin gerçekleştirdiği estetik amaçlı ameliyatın taraflar arasındaki sözleşme, yüklenicinin taahhüdü ve tıbbın gereklerine uygun olarak yapılıp yapılmadığı, amacına ulaşıp ulaşmadığı, yüklenicinin gerçekleştirdiği eserin (estetik amaçlı) ameliyatın ayıplı olup olmadığı ve 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 360 ile 6098 sayılı TBK’nın 475 maddesi hükümlerine göre ayıplı ifa var ise eserin reddini gerektirip gerektirmediği yada bedelden tenzil veya ek tedavilerle ayıbın giderilmesinin mümkün olup olmadığı ile bunların bedeli konusunda gerekçeli, mahkeme ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınıp değerlendirilerek sonucuna uygun bir karar verilmesi gerekirken bu hususlar üzerinde durulmadan eksik inceleme ile davanın reddi doğru olmamış, kararın bozulması uygun görülmüştür.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün davacı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine, karara karşı tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme isteminde bulunulabileceğine 07.11.2017 gününde oybirliğiyle karar verildi.

KADININ ESKİ ERKEK ARKADAŞI İLE İLGİLİ DÖVME TAŞIMASI DOĞRUDAN BOŞANMA DAVASINDA KUSUR OLARAK İSNAT EDİLEMEZ

Yargıtay 2.HD, E: 2016/22493, K: 2018/9976, T: 25/09/2018

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davalı-karşı davacı kadın tarafından; kusur belirlemesi, yoksulluk nafakası ve tazminat taleplerinin reddi yönünden temyiz edilerek; temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılması istenilmekle; duruşma için belirlenen 25/09/2018 günü temyiz eden davalı-karşı davacı … vekili Av…. ve karşı taraf davacı-karşı davalı … vekili Av. … geldiler. Gelenlerin konuşması dinlendikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için duruşmadan sonraya bırakılması uygun görüldü. Bugün dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalı-karşı davacı kadının aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.

2-Mahkemece kadına kusur olarak yüklenen davalı-karşı davacının eski erkek arkadaşlarından birisinin erkeğe telefon ederek davalı-karşı davacının sesini dinletmesi olayına ilişkin alınan tanık beyanının davacı-karşı davalı erkekten duyduğunu aktarmaktan ibaret olduğu bu haliyle işbu vakıanın ispatlanamadığı gibi kadının, eski erkek arkadaşı ile ilgili dövme taşıması eylemine ilişkin tanık beyanında da zamanın belirtilmediği ve tarafların evlilik tarihinin 2008 yılı olduğu dikkate alındığında bu hadisenin de boşanmaya neden olacak bir kusur olarak kadına isnat olunamayacağı, gerçekleşen bu durumda, toplanan delillerden davacı-karşı davalı erkeğe mahkemece yüklenen ve davacı-karşı davalı erkek tarafından da temyize konu edilmeyerek kesinleşen kusurlu davranışlar dikkate alındığında, boşanmaya neden olan olaylarda davacı-karşı davalı erkeğin, tam kusurlu olduğunun kabulü gerekir. Öyleyse, mahkemece davalı-karşı davacı kadının davacı-karşı davalı erkeğe nazaran daha ziyade kusurlu kabul edilmesi ve bu hatalı kusur belirlemesine bağlı olarak da davalı-karşı davacı kadının maddi ve manevi tazminat (TMK m.174/1-2) taleplerinin reddine karar verilmesi isabetsiz olmuş ve bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda 2. bentte gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu diğer bölümlerinin ise yukarıda 1. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, duruşma için takdir olunan 1.630 TL vekalet ücretinin, Mişa’dan alınarak Beyhan’a verilmesine, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.

NORMUN ADALET DUYGUSUNU İNCİTTİĞİ DURUMDA BİLE HAKİM KANUNU UYGULAMAKTAN KAÇINAMAZ

Yargıtay CGK, E: 2017/234, K: 2019/418, T: 14.05.2019

Kararı Veren
Yargıtay Dairesi : 3. Ceza Dairesi
Mahkemesi :Asliye Ceza
Sayısı : 749-926

Kasten yaralama suçundan sanık …’nun beraatine ilişkin Ankara (Kapatılan) 13. Sulh Ceza Mahkemesince verilen 11.06.2014 tarihli ve 282-664 sayılı hükmün, Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 3. Ceza Dairesince 10.09.2015 tarih ve 9867-25151 sayı ile;

“…Mağdurun soruşturma aşamasındaki beyanı, anlatımı ile uyumlu doktor raporu karşısında yetersiz gerekçe ile sanığın üzerine atılı suçla ilgili mahkûmiyeti yerine yazılı şekilde beraatine karar verilmesi,” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.
6545 sayılı Kanun’un 84. maddesiyle 5320 sayılı Kanun’a eklenen geçici 6. maddenin 1. fıkrası uyarınca sulh ceza mahkemelerinin kaldırılması nedeniyle bozmadan sonra yargılama yapan Ankara 38. Asliye Ceza Mahkemesi ise 08.12.2015 tarih ve 749-926 sayı ile;

“…Hukukun amacı konusundaki görüşleri, iki ana grupta özetlemek mümkündür.
1) Hukukun amacı objektif nitelikteki mutlak idedir.
2) Hukukun amacı değişik bireylerin sayısız farklı amaçlarına hizmettir.
Belirli bir yer ve zamanda uygulanmakta olan değil de uyuşmazlık ve sosyal gereksinimleri adalete en uygun şekilde karşılayacağı düşünülen hukuka ideal hukuk veya doğal hukuk adı verilmektedir.
Doğal hukukun düşüncesi hukuk felsefesi literatürünün ağırlıklı kısmında varlığını sürdürmekte ise de bu düzenin kesin biçimde formüle edilmesi çok güçtür. Hukukun bazı olgusal durumları hedeflediği veya bazı olgusal durumların yalnızca eğer bazı davranış kurallarını genel olarak itaat edilirse belireceği fikrini, özellikle yakın dönem bilim adamlarının ‘şeylerin tabiatı’ tarafından belirlenmiş hukuk kavramında açıklanmış buluruz. Bu, hukukun ‘ampirik’ veya tecrübi bir bilim oluşu temel varsayımı üzerindeki ısrardan kaynaklanmaktadır. Fakat özgül hâlini hiç kimsenin tahmin edemeyeceği ve hiç kimsenin kesin olarak tanımlanamayacağı özellikler tarafından belirlenen böylesi bir soyut düzeni bir gaye olarak tasavvur etmek çoğu kişinin uygun ve rasyonel eylem hedefi olarak düşündüğü şey ile uyumsuzdu. İnsanlar arası ilişkilerin soyut olduğu veya sürekli değiştiği böylesi bir kozmos düzeninin idamesi, insanların tasarımlı eyleminin amacı, hedefi veya sonucundan anladıkları şeye uymadı.

Amaç kavramından; hukukun değişik bireylerin sayısız amaçlarına hizmet ettiğini anlıyoruz. O, önceden öngörülemeyen çok sayıda farklı amaçlar için araçlar sağlar. Hukuk herhangi bir amacın aracı değildir. Sadece çok sayıdaki amacın başarıyla izlenmesinin bir şartıdır. O, muhtemelen lisanın ardından, en çok sayıdaki farklı amaca hizmet eden ikinci araçtır. Hukuk kesinlikle bilinen bir amaç için yapılmamıştır. Ona göre hareket eden insanları amaçlarının takibini daha başarılı kılması sayesinde gelişmiştir.
Bu durumda; yargıçtan muhafaza etmesi beklenen, faaliyet hâlindeki bireylerin kimi beklentilerinin, başkalarının müdahalesinden korunuyor olmasına dayanan bir düzenin varlığıdır.

Yargıcın genellikle insanların adil olarak düşündüğü şeye karşılık gelecek şekilde karar vermesi beklenir. Fakat o bazen Prima Facie (görünüşte) adil olanın meşru beklentileri hayal kırıklığına uğratması yüzünden, adil olmayabildiğine de karar vermek zorunda kalabilir.
Bu durumda o hükümlerini münhasıran ifade edilmiş kaziyelere değil, sosyal düzenin gereklerine dayanan ve toplum tarafından genel kabul görmüş adalet anlayışının sonucu olan bir tür ‘durumsal mantığa’ dayandırmak zorundadır.

Yargıcın başlama noktası hâlihazırda yerleşik kurallara dayalı beklentiler olacakken, çoğu defa aynı derecede iyi niyetle benimsenen ve kabul edilen, kurallar tarafından eşit derecede tavsif edilmiş, çatışma hâlindeki beklentilerden hangilerinin meşru telakki edileceklerine karar vermek mecburiyetinde olacaktır.

Ancak bu gibi durumlarda ona yol gösterecek hiçbir bilinen kural olmayacak olmasına rağmen yargıç yine de istediği tarzda karar vermekte serbest olmayacaktır. Karar, kabul edilmiş kurallardan mantıki olarak çıkarılmasa dahi yine de mevcut yerleşik kurallar heyeti ile bu kuralların hizmet ettiği düzenin aynısına hizmet etme anlamında tutarlı olmalıdır.
Eğer yargıç bir davacının bir kuralın o kural yaygın bir şekilde kabul edilmiş ve hatta ifade edildi ise, cihanşümul olarak tasdik edilmiş olsa da kendisinin beklentilerini şekillendirmekte yanlış olduğunu düşündüğünü görürse bu, yargıcın o kuralın bazı durumlarda diğer kurallara dayanan beklentilerle çatıştığını keşfetmesi sayesinde olacaktır.
‘Biz hepimiz bunun adil bir kural olduğunu düşünmüştük fakat şimdi gayriadil olduğu ortaya çıkmaktadır’ ifadesi için de bizim bir kuralın adilliği veya gayriadilliği mefhumumuzun sadece bir kanaat ya da hissediş meselesinden ibaret olmadığını fakat bağlı olduğumuz bir var olan düzeni icaplarına bağlı olduğunu açıkça ortaya çıktığı bir tecrübeyi tasvir eder anlamında bir ifadedir.

Böyle bir durumda davacıların güvendiği kurallarının birinin veya hatta her ikisinin tadil edilmesinin gerekecek olmasının sebebi onların belirli bir durumda uygulanmasının meşakkatli olması veya belirli bir durumda başka bir sonucun daha arzuya şayan olması değildir, fakat kuralların çatışmayı önlemeye yetersiz olduğunun ispatlanmasıdır. (Friedrich A. Hayek, Hukuk, Yasama ve Özgürlük, İş Bankası Kültür Yayınları s. 146 vd.)
Burada tadil edilmesi gereken kural hukuk sistemimizde şüphesiz emredici hukuk normları olmayacaktır. Çünkü altyapısı itibarıyla Kıta Avrupası hukuk sistemine dayalı kodifike edilmiş hukuk sistemimiz buna uygun değildir.

Türk Yargıcının yapması gereken buyurucu normun çerçevesinde kalmak kaydı ile uyuşmazlığı ‘adil’ olana en uygun şekilde çözmektir.
Maalesef hukuk sistemimizde biz yargıçlar; mahkemelerin üzerinde bulunan aşırı iş yoğunluğu, görülecek dosya sayısının fazlalığı ve zaman darlığı gibi nedenlerden dolayı mahkemeler ve Yüksek mahkemede, önüne gelen işi oluşturulmuş bir takım şablonların içerisine hapsedip karşımızda bulunanların insan olduğunu ve bizim verip akşama unuttuğumuz kararların karşımızdaki bireyler üzerinde derin sonuçları olabileceğini zaman zaman gözden kaçırabiliyoruz.

Oysa Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin dediği gibi ‘Hâkim, insana, tabiata, gerçeğe, olağana sırt çevirmeden ve katı kalıplar içerisine sıkışıp kalmadan uyuşmazlığa insan kokusu taşıyan bir çözüm getirmek zorunluluğundadır’ (Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 31.12.1976 tarihli ve 9370-13138 sayılı ilamı.)
Somut olayımıza gelirsek;
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 19.01.2014 tarihinde meydana gelen eşe karşı kasten yaralama olayı nedeni ile mahkememizde sanık hakkında bir dava açılmıştır.
Müşteki … 19.01.2014 tarihinde poliste vermiş olduğu ifadesinde sanık …’ndan şikâyetçi olmuş ise de 23.01.2014 tarihinde poliste vermiş olduğu ek ifadesinde sanık …’nun kendisi hakkında yapmış olduğu şikâyete istinaden kendisinin de şikâyette bulunduğunu eski beyanlarına ek olarak sanık … ile daha sonra aralarında bir yanlış anlaşılma olduğunu anlayarak anlaştıklarını ve şikâyetçi olmadığını beyan etmiştir.
Müşteki Mahkememizde 11.06.2014 tarihinde verdiği ifadesinde ‘Olay tarihinde eşim ile aramızda boşanma davası vardı. İkimiz de birbirimize karşı öfkeli ve tavırlı idik. Olayın olduğu gün eşim ile boşanma konusunu konuşurken yüzümü tuttu ve ‘Ne yapıyorsun, yuvamız yıkılıyor’ dedi ve bu sırada kuvvetlice sıktığı için yüzümde tırnak izleri oluştu. Her ne kadar eski ifademde bana saldırdığını söylemiş isem de eşim bana saldırmamıştır. Bir araya geldik boşanma süreci sona ermiştir. Eşim ile mutluyum şikâyetçi değilim’ şeklinde beyanda bulunmuştur.
Müşteki … ve sanık … on üç yıldır evlidirler ve iki tane de çocukları bulunmaktadır.

Olay tarihinde aralarında boşanma davası bulunmaktadır. Hayatın olağan akışı içerisinde boşanma aşamasında bulunan eşlerin arasında birtakım tartışmaların ve gerginliklerin olması kaçınılmazdır. Bu durumda muhatap olan çiftlerin normal zamanlardaki gibi olaylar karşısında soğukkanlı davranmaları ve hareket etmeleri her zaman mümkün olmayabilir. Bu zaviyeden yaklaşarak somut olayımızı ele alacak olursak müşteki eşi olan sanığın kendisinden şikâyetçi olması hasebiyle eşinden şikâyetçi olduğunu ve konuşma esnasında eşinin yüzünü kuvvetlice sıktığı için tırnak izlerinin oluştuğunu ve eşinin kendisine saldırmadığını beyan etmiştir.
Sanık ve müşteki arasında daha önceye dayanan bir husumet veya sürekli kavga ettiklerine dair herhangi bir delil bulunmamaktadır.
Mahkememizce Kaderoğlu ailesinin temelinde bulunan evlilik ‘kurtarılamaz evlilik’ ya da ‘müdahale edilmesi gereken evlilik’ statüsünde değildir.

Ailenin toplumun temeli olduğu gerçeği ve Mahkememizce sıkça da gözlendiği gibi bölünmüş ailelerden geriye kalan çocukların üzerinde meydana gelen psikolojik travma, suça yatkınlıkları ve giderek topluma monte olamamış birey hâline gelme potansiyelleri de dikkate alınarak mahkememiz kurtarılamaz ya da müdahale edilmesi gereken evlilik niteliği kazanmamış ailelerin bütünlüğünün sağlanması için sanığın lehine olan bütün hukuksal düzenlemelerin göze alınması gerektiği düşüncesindedir.
Keza hâkim önüne gelen olay ile ilgili bazen yerleşik uygulamaların aksine adil olanı saptayıp karar vermekle yükümlüdür.
Onarıcı adalet ilkesi gereği yargılama sadece geçmişe yönelik olarak değil geleceğe de yönelik olmalıdır.

Somut olayımızda da müşteki …’nun Mahkememizde ifade ettiği ‘Ben eşim ile barıştım, sanık eşim yuvamız yıkılıyor, kendine gel diyerek yüzümü sıkmıştı, ben de yüzümü aniden geriye çekince çizikler oluştu, sanıkta yaralama kastı yoktu, bir anlık kızgınlıkla şikâyetçi oldum. Barıştık, iki tane de çocuğumuz vardır, birbirimizi seviyoruz, tekrar huzurumuzun kaçmasını ve yuvamızın bozulmasını istemiyoruz.’ söylemindeki kasıt olmadığı ibaresi sanık lehine yorumlanmış ve sanığın müştekiyi taksirle yaraladığı hususundaki kabulün gerek olayın içeriğine gerek ailenin geleceğine ve gerekse adil olana yakın olduğu düşünülmüştür.
Mahkememiz hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı ile sonuçlanmış bir karar verse dahi bunun yani sanığın üzerinde mahkeme kararına bağlanmış ve olumsuz neticelenmiş bir uyuşmazlığın oluşturacağı potansiyel baskı ve tekrar ailenin yapısının bozulması yönünde oluşturabileceği tehdide yönelik öngörü birlikte değerlendirildiğinde,
Yargıtay bozma ilamına direnilerek önceki kararın tekrarı yönünde karar vermek gerektiği düşünülmüştür,” şeklindeki gerekçeyle bozma kararına direnerek sanığın önceki hüküm gibi beraatine karar vermiştir.
Direnme kararına konu bu hükmün de Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 15.03.2016 tarihli ve 87128 sayılı “onama” istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 tarih ve 436-726 sayı ile; 6763 sayılı Kanun’un 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanun’a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen Daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 3. Ceza Dairesince 23.02.2017 tarih ve 536-1811 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI
Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı kasten yaralama suçunun sabit olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya kapsamından;
Sanık …’nun tehdit edildiğini iddia ederek mağdurdan şikâyetçi olması üzerine, mağdur …’nun şüpheli sıfatı ile Demirlibahçe Polis Merkezinde ifade verdiği sırada, boşanma davası açtığı eşi sanık …’nun kendisine saldırdığını, kendisinin de eşi …’ndan şikâyetçi olduğunu belirtmesi üzerine sanık hakkında soruşturmaya başlandığı,
Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimliğince mağdur … hakkında düzenlenen 27.01.2014 tarihli raporda; darp nedeniyle başvuran mağdurun yüzünde, her iki yanakta, çok sayıda çizik tarzında tırnak iziyle uyumlu dermabrazyon izlendiği, mağdurdaki mevcut yaralanmanın yaşamını tehlikeye sokmadığı, basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olduğunun belirtildiği,
Mağdur … hakkında sanık …’na yönelik tehdit suçundan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca 17.02.2014 tarihinde ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiği,
Anlaşılmaktadır.
Mağdur … 19.01.2014 tarihinde Kollukta; öğretmen olduğunu, sanıkla evli olduklarını, müşterek iki çocuklarının bulunduğunu, eşinin son zamanlarda evde bira içmeye başladığını, çocuklarına ilgi göstermediğini, bunun üzerine sanığı bira içmemesi, çocuklarına şefkât göstermesi, davranışlarını değiştirmesi hususunda uyardığını, sanığın bu tavırlarını sürdürmesi nedeniyle boşanma davası açtığını, davayı öğrenen sanığın yirmi gün kadar önce müşterek evlerini terk ederek annesinin evine yerleştiğini, olay günü küçük çocuğunu sanığa bırakmaya gittiği sırada, sanığın kendisine hakaret ederek saldırdığını, sanıktan şikâyetçi olduğunu, uzlaşmak istemediğini,
23.01.2014 tarihli ek ifadesinde; sanık ile aralarında yaşananların yanlış anlaşılmadan kaynaklandığını, sanıkla anlaştığını, şikâyetinin bulunmadığını,
Mahkemede; olay tarihinde sanığa karşı açtığı boşanma davasının derdest olduğunu, bu nedenle birbirlerine karşı öfkeli olduklarını, olay günü sanıkla boşanma konusunu konuşurken sanığın yüzünü tutarak “Ne yapıyorsun, yuvamız yıkılıyor” dediğini, sanık kuvvetlice sıktığı için yüzünde tırnak izleri oluştuğunu, ancak ilk ifadesinin aksine sanığın kendisine saldırmadığını, barıştıklarını, yeniden bir araya geldiklerini, sanıkla yaşamaktan mutlu olduğunu, şikâyetçi olmadığını,
İfade etmiştir.
Sanık … 19.01.2014 tarihinde Kollukta şikâyetçi sıfatıyla alınan ifadesinde; öğretmen olarak görev yaptığını, mağdurla 13 yıldır evli olduğunu, müşterek iki çocuklarının bulunduğunu, Aralık ayının son günlerinden beri mağdurla ayrı yaşadıklarını, mağdurla aralarında çeşitli sorunlar bulunduğunu, mağduru terk ederek annesinin evine gittiğini, mağdurun kendisini tehdit ettiğini, mağdurdan şikâyetçi olduğunu,
23.01.2014 tarihli ek ifadesinde; mağdur hakkındaki şikâyetinden vazgeçtiğini, aralarındaki anlaşmazlıkları çözdüklerini, karşılıklı olarak anlaştıklarını,
Mahkemede; olay tarihinde mağdurla aralarında derdest boşanma davası bulunduğunu, bu nedenle gergin olduklarını, mağdurla yaşanan tartışma sırasında mağduru yüzünden tutarak “Ne yapıyorsun, yuvamız yıkılıyor” dediğini, mağdurun yüzündeki tırnak izlerinin bu sırada meydana gelmiş olabileceğini, duygusal tepki gösterdiğini, mağduru kasten yaralamadığını, suçsuz olduğunu,
Savunmuştur.
Kasten yaralama suçu 5237 sayılı TCK’nın 86. maddesinde;
“(1) Kasten başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Kasten yaralama fiilinin kişi üzerindeki etkisinin basit bir tıbbî müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif olması hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine, dört aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur
(3) Kasten yaralama suçunun;
a) Üstsoya, altsoya, eşe veya kardeşe karşı,
b) Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı,
c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle,
d) Kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle,
e) Silâhla,
İşlenmesi hâlinde, şikâyet aranmaksızın, verilecek ceza yarı oranında artırılır” şeklinde düzenlenmiştir.
Maddenin birinci fıkrasında kasten yaralama suçunun tanımı yapılmış, kişinin vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan her davranış, yaralama olarak kabul edilmiş, madde gerekçesinde bu husus açıkça vurgulanmıştır.
Kasten yaralama suçunda korunan hukuki yarar, kişinin vücut dokunulmazlığı ve beden bütünlüğüdür. Suçun konusu, mağdurun acı verilen veya bozulan bedeni veya ruhsal varlığıdır. Failin yaptığı hareket sonucu, maddede belirtilen sonuçlardan biri meydana gelirse, kasten yaralama suçunun oluşacağında tereddüt bulunmayıp, bu sonuçları doğurmaya elverişli her türlü hareketle kasten yaralama suçunun işlenmesi mümkündür.
Öte yandan; T.C. Anayasası’nın “Mahkemelerin bağımsızlığı” başlıklı 138. maddesinin birinci fıkrasında;
“Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanı kanaatlerine göre hüküm verirler.” hükmü getirilmiştir.
Hâkimler kanuna göre adalet dağıtırlar, hâkim kanunu beğendiği veya adil bulduğu için değil, içinde bulunduğu ceza hukuku düzeninde var olan çıkar çatışmalarını ve dolayısıyla irade uyuşmazlıklarını çözmek üzere usulüne uygun olarak konulmuş ve yürürlükte olan beşeri davranış kuralı olan ceza normunu, salt bu niteliğinden dolayı yani usulüne uygun olarak konulmuş “Kanun” olma niteliğinden dolayı uygulamak zorundadır. Normun adalet duygusunu incittiği durumda bile hâkim kanunu uygulamaktan kaçınamaz zira kanun emreder, tartışmaz. (Lex iubeat, non disputet.)
Adaletsizlik olmasaydı insanlar adaletin ne olduğunu bilemeyeceklerdi düşüncesinden hareketle adaletsizlik olgusu üzerinden tanımlanmaya çalışılan adalet mefhumu ile ilgili olarak hukuk felsefecisi Hans Kelsen, hiçbir sorunun “Adalet nedir?” sorusu kadar tutkulu bir şekilde tartışılmadığını, Eflatun’dan Kant’a kadar en ünlü düşünürlerin yoğun ilgisine konu olmadığını savunmaktadır. Kelsen’e göre “Adalet nedir” sorusu insanın kesin bir yanıt bulamayacağı, ancak onu geliştirebileceği sorulardan biridir. (Hans Kelsen, “Was is Gerechtigkeit” Erste Kapitel von Was ist Gerechtigkeit (Verlag Reclam, 1953, Zweite Neuauflage; çeviren Ali Acar, http://tbbdergisi.barobirlik.org.tr/m2013-107-1301) Gerçekten neyin âdil olduğunu, neyin âdil olmadığını bilmek gerektiğinde karar, kişilerin değer yargılarının temeli olarak kabul ettiği adalet normlarının seçimine bağlıdır. Dolayısıyla adalet nedir sorusunun cevabının da soruya muhatap olanlar kadar çok ve değişik olacağı bunun ise “total anarşi tehdidi” oluşturacağı kaçınılmazdır. (Kelsen, “La justice et droit naturel”, s.120; nakleden Kemal Gözler, Tabiî Hukuk ve Hukukî Pozitivizme Göre Adalet Kavramı, http://www.anayasa.gen.tr/adalet.htm#_ftnref30).
Adaleti gerçekleştirmenin ön şartının pozitif hukuk kurallarının düzenli şekilde uygulanması olduğu söylenebilir. Pozitif hukukun olmadığı, hukukun uygulanmadığı bir toplum yaşamında adaletle ilgili hiçbir unsurun bulunmadığı açıktır. Çünkü düzenli hukuk uygulamasının olmadığı bir hayatta, ne haktan, ne haklılıktan, ne de eşitlikten söz edilebilir. Şu hâlde hukuk uygulaması adaletin zorunlu şartıdır. Soyut ve genel olarak geçerli bir adalet kavramına ulaşmak yolundaki çabaların olumlu sonuçlar yaratmaktan uzak kaldığı da bir gerçektir. (Adnan Güriz, Adalet Kavramının Belirsizliği, Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara 2008, s. 31-32.)
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Sanık … ile mağdur …’nun öğretmen olarak görev yaptıkları, 13 yıldır evli oldukları ve iki çocuklarının bulunduğu, sanığın bazı tutum ve davranışlarını hoş karşılamayan mağdurun, sanığı davranış tarzını değiştirmesi için sık sık uyardığı, ancak aralarındaki uyuşmazlığın giderilememesi üzerine mağdurun sanık aleyhine boşanma davası açtığı, davadan haberdar olan sanığın mağdurla birlikte yaşadığı konuttan ayrılarak annesinin evinde kalmaya başladığı, olay günü küçük çocuklarını sanığa getiren mağdurla sanık arasında boşanma davası nedeniyle tartışma çıktığı, tartışma sırasında sanığın tırnakları ile mağdurun yüzünü çizerek mağduru yaraladığı, olayla ilgili olarak polis merkezinde ifade veren mağdurun sanıktan şikâyetçi olduğu, Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesince mağdur hakkında düzenlenen 27.01.2014 tarihli adli raporda darp nedeniyle başvuran mağdurun yüzünde, her iki yanakta, çok sayıda çizik tarzında tırnak iziyle uyumlu dermabrazyon izlendiği, mevcut yaralanmanın yaşamını tehlikeye sokmadığı, basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olduğunun belirtildiği olayda; mağdurun olaydan bir gün sonra Kollukta verdiği ifadesinde sanığın kendisine saldırdığı yönündeki beyanı, mağdurun bu iddiasını doğrulayan, mağdurun yüzünde, her iki yanakta, çok sayıda çizik tarzında tırnak iziyle uyumlu dermabrazyon izlendiği yönündeki Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesince düzenlenen 27.01.2014 tarihli adli rapor içeriği, sanığın olay günü mağdurla yaşanan tartışma sırasında mağdurun yüzünü sıkıca tuttuğunu kabul etmesi, mağdurun bu sırada yaralanmış olabileceğine dair savunması bir bütün hâlinde değerlendirildiğinde, sanığın üzerine atılı kasten yaralama suçunun sübuta erdiği; Yerel Mahkemece mahkûmiyet hükmü kurulması durumunda sanıkla mağdurun evliliklerinin ve aile yapılarının bozulabileceği ihtimalinden hareketle ve açık kanun hükmünü dışlayarak adil olanı saptama iddiasıyla sanığın beraatine karar verilmesinde isabet bulunmadığı kabul edilmelidir.
Bu itibarla, Yerel Mahkemenin direnme kararına konu hükmünün, sanığın kasten yaralama suçunun sabit olduğu gözetilmeden beraatine karar verilmesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.

SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle;
1- Ankara 38. Asliye Ceza Mahkemesinin 08.12.2015 tarihli ve 749-926 sayılı direnme kararına konu hükmünün, sanığa atılı kasten yaralama suçunun sabit olduğu gözetilmeden sanığın beraatine karar verilmesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,
2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 14.05.2019 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.

MİLLİ PİYANGO BİLETİNE ÇIKAN İKRAMİYE VE BU İKRAMİYE İLE ALINAN ŞEYLER; EDİNİLMİŞ MAL OLMAYIP KİŞİSEL MAL NİTELİĞİNDEDİR

Yargıtay 8. HD, E: 2013/19109, K: 2014/2080, T: 11.02.2014
MAHKEMESİ : Aile Mahkemesi
DAVA TÜRÜ : Mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklanan alacak
Davacı-karşı davalı … ile davalı-karşı davacı … aralarındaki mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklanan alacak davasının kısmen kabulüne ve kısmen reddine dair … 4. Aile Mahkemesi’nden verilen 29.05.2013 gün ve 125/529 sayılı hükmün duruşma yapılması suretiyle Yargıtay’ca incelenmesi davalı-karşı davacı … vekili ile duruşmasız olarak incelenmesi ise davacı-karşı davalı … vekili tarafından istenilmiştir. Dosya incelenerek işin duruşmaya tabi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 11.02.2014 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmişti. Duruşma günü temyiz eden davalı-karşı davacı … bizzat ve vekili Avukat … ve karşı taraftan davacı-karşı davalı … bizzat ve vekili Avukat … geldiler. Duruşmaya başlanarak temyiz isteğinin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan ve hazır bulunanların sözlü açıklaması dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek; dosya incelendi, gereği düşünüldü:
K A R A R
Davacı-karşı davalı … vekili, boşanma davası ile birlikte açılan ve tefrik edilen davada evlilik birliğinin devam edeceği düşüncesi ile kadın tarafından alınıp, erkek adına tescil edilen 18 ada 37 parseldeki 6 numaralı daire ile… plakalı araca ait tescil kayıtlarının iptali ile davacı adına tescillerine karar verilmesini istemiş, 17.2.2005 tarihinde harcını da yatırdığı dilekçesiyle araç kaydının terkini ile davacı adına tescil talebi yerine aracın bedeli olan 75.000 TL’nin davalıdan tahsili şeklinde ıslah etmiştir.
Davalı-karşı davacı … vekili, …’in 2002 yılı Aralık ayı ortalarında …. Mağazası’ndan alışveriş yaptığını, alışveriş karşılığı mağaza tarafından kendisine toplam üç adet piyango bileti verildiğini, bu alışverişin ise davacının çalıştığı… Bankası’nın her yıl Aralık ayında verdiği erzak yardımı çerçevesinde yapıldığını, alışveriş bedelinin davacı adına açılmış olan fakat tarafların birlikte para yatırdıkları, bankamatik kartı ve kredi kartları ile müşterek kullandıkları maaş hesabından ödenen kredi kartı ile karşılandığını, bilahare davacının bu alışverişe ait fatura veya fiş… Bankası’na vermek suretiyle erzak yardımı ile ilgili ödemeyi aldığını, bu alışveriş karşılığı alınan piyango biletinden birisine 2 trilyon ikramiye isabet ettiğini, net alınan bu paranın tamamının tarafların müşterek kullandıkları davacının maaş hesabına yatırıldığını, dolayısı ile…’in kardeşinin ortak olduğu iddiasının kabul edilemeyeceğini açıklamış, karşı dava dilekçesinde ise niteliklerini açıkladığı gerek taraflara ve gerekse …’in kardeşi, annesi ve teyzesi adına tescil ettirdiği mal varlığının tasfiye edilerek üçüncü kişi…, …., …’ya davanın ihbarına, tasfiye alacağından karşılıksız kazandırma veya devredilen malın rayiç değeri ve faizleri ile sınırlı olarak sorumlu tutulmalarına, eklenecek değerlerle (TMK.m.229) birlikte toplam tasfiye alacağının (katılma alacağının) değer artış payı ile birlikte, menkul ve gayrimenkul mallar ile para ve para hükmündeki mallara ilişkin faiz, kira vesair gelirleri ile değerlerinde meydana gelecek artışlarının da tesbiti ve ilavesi ile toplam miktarları üzerinden …’a ait olacak 1/2’lik hissesinin, fazlaya ilişkin hakları saklı tutularak şimdilik 500 milyar TL’lik kısmının ayni ve nakdi olarak dava tarihinden itibaren hesaplanacak yasal faizleriyle birlikte…’den tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Mahkemece, davacı-karşı davalının davasının reddine, davalı-karşı davacının davasının kısmen kabulü ile, 200.566,97 TL’nin karar tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davacı-karşı davalıdan alınıp, davalı-karşı davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin istemin reddine karar verilmesi üzerine hüküm davacı-karşı davalı … vekili ile davalı-karşı davacı … vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Taraflar 02.05.1998 tarihinde evlenmişler, 21.07.2004 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne ilişkin kararın 15.05.2008 tarihinde kesinleşmesi ile boşanmışlardır. Eşler arasındaki mal rejimi TMK’nun 225/son maddesi gereğince boşanma davasının açıldığı tarihte sona ermiştir. Bu durum karşısında evlilik tarihinden 4721 sayılı TMK’nun yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihine kadar 743 sayılı TKM’nin 170.maddesi uyarınca eşler arasında mal ayrılığı rejimi, 01.01.2002 tarihinden boşanma davasının açıldığı tarihe kadar 4722 sayılı Kanun’un 10. maddesi gereğince, eşler başka bir mal rejimini seçtiklerini ileri sürmediklerinden TMK’nun 202. maddesine göre edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir.
Davacı-karşı davalı … vekili, davalı-karşı davacı … adına 31.10.2003 tarihinde satın alınan ve 07.09.2004 tarihinde satılan… plakalı araç ile 11.12.2003 tarihinde satın alınan … 18 ada 37 parselde 6 numaralı mesken bakımından tescil kayıtlarının iptalini istemiş, araç için üçüncü kişiye satılması sebebiyle talebini bedel olarak ıslah etmiştir.
Davalı-karşı davacı vekili … vekili ise 31.12.2002 tarihli yılbaşı çekilişinde milli piyango biletine çıkan 2 trilyon ikramiyenin 07.01.2003 tarihinde aktarıldığı …bankası … Şubesi 1064 857218 numaralı hesaptan çekilerek aynı bankada açılan 1064 683195 numaralı vadeli hesap, hesaptaki miktarın faizi ile edinilen fon gelirleri ve bu hesaptan oluşturulan bir kısım diğer hesaplar, çekilen paralarla… ve yakınları lehine alındığı iddia edilen menkul ve gayrimenkullerle ilgili alacak isteğinde bulunmuştur.
Temyiz incelemesinin yapılabilmesi için öncelikle iki tarafın üzerinde bulunan mal varlığının ve uyuşmazlığın temelini oluşturduğu anlaşılan milli piyango biletine çıkan ikramiyenin kişisel mal mı yoksa edinilmiş mal mı sayılacağının çözüme kavuşturulması gerekmektedir.
Söz konusu 31.12.2002 tarihli yılbaşı çekilişine ait milli piyango biletinin davacı-karşı davalı … tarafından … isimli marketten yapılan alışveriş nedeni ile belli miktar alışveriş yapılması karşılığı bedelsiz verilen promosyon niteliğinde olduğu ve çekiliş sonunda bilete büyük ikramiye olan 2 trilyonun isabet ettiği anlaşılmaktadır. Davacı-karşı davalı … tarafından, bu bilete çıkan ikramiyenin ivazsız kazanım ve dolayısı ile kişisel mal olduğu, kişisel mal ile edinilen mal varlığının da yine kişisel mal (kişisel malın yerine geçen değer) niteliğinde olduğu iddia edilmektedir. Davalı-karşı davacı … vekili ise, biletin verilmesine sebep olan alışverişin…’in çalıştığı banka tarafından her yıl Aralık ayında verilen erzak yardımı çerçevesinde yapıldığı, alışveriş bedelinin de tarafların birlikte kullandıkları ancak… adına açılan maaş hesabından ödenen kredi kartı ile karşılandığı, dolayısı ile edinilmiş mal niteliğinde olduğu savunulmaktadır.
Milli piyango biletine çıkan ikramiyenin, edinilmiş mal ya da, kişisel mal olup olmadığı Türk doktrininde de tartışmalara neden olmaktadır. Baskın durumdaki görüşe göre piyango biletine isabet eden ikramiye, eşin emek ve çalışması karşılığı olmadığından, kişinin özel şansı sebebiyle kişisel mal sayılmalıdır. (.., age, s. 104.; .., s.225, .., 2. bası, s. 100 vd.; …, 2. bası. s. 105-106, … s.233, .. s.80) Diğer görüş ise, milli piyango biletinin edinilmiş mal ile alınması halinde edinilmiş mal olarak kabul edilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. (.. s.180, …/../… s.198, … s.39, .., …. (Düşünceler. İz.BD) , s.173-174) -//-
Somut olayda bu hususla ilgili olarak Daire’ce yapılan tartışmalar sonucunda genel bir değerlendirme yapılmamış, her dosyadaki özel durumlar ve ortaya çıkabilecek somut olgular nedeniyle farklı neticelere varılabileceği de gözetilerek eldeki davadaki deliller ve dosya kapsamına göre irdeleme yapılmıştır. Bu değerlendirme sonunda ikramiye çıkan milli piyango biletinin alışverişin yapıldığı market tarafından herhangi bir karşılık gözetilmeksizin, ivazsız şekilde promosyon olarak verildiği, bu durumda TMK.’nun 220 /b.2 de yazılı “…ya da herhangi bir şekilde karşılıksız kazanma yoluyla elde edilen malvarlığı” çerçevesinde, talihe (şansa) dayalı olarak kazanılmasından dolayı kişisel mal olarak kabul edilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Yeşim vekili tarafından dava konusu edilen araç ve taşınmazın, piyango biletine çıkan ikramiye ile alındığı ve davalı adına tescil ettirildiği açıklanmış, taşınmaz için ayın, araç için ise önce ayın sonra ıslah ile bedel istenmiştir. Dosya kapsamı ve … vekilinin açıklamaları,… tarafından aynı ikramiye ile kendi yakınlarına da mal alınmış olması, ikramiye miktarı ile araç ve taşınmazın değerleri birlikte düşünüldüğünde araç ve taşınmazın… tarafından …’a bağışlandığının kabulü gerekir. Bu durumda bağış sebebiyle kişisel mal niteliğini alan araç ve taşınmaz bakımından…’in talepte bulunma imkanı yoktur. Mahkemenin araçla ilgili bağış olarak kabulü yerindedir. Taşınmaz bakımından ise, kural olarak mal rejiminin tasfiyesi neticesinde eşlerin birbirinden 07.10.1953 tarih 8/7 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı gereği ayın değil alacak isteyebilecekleri görüşü doğrudur. Ancak az yukarıda açıklandığı gibi taşınmaz bakımından da bağış hususu gözetilerek bu gerekçe ile redde karar verilmesi gerekirken taraflar arasında yeniden uyuşmazlık yaratacak şekilde yazılı gerekçe ile red kararı verilmesi hatalı olup, hükmün bu bölümünün bozulması gerekirse de taşınmaza yönelik dava redle sonuçlanmış olup, hüküm sonucu itibarıyla yerinde olduğundan bu hususta da bozma sevk edilmemiş, gerekçe ile ilgili hataya değinilmekle yetinilmiştir. Açıklanan nedenlerle davacı-karşı davalı … vekilinin… plakalı araç ile … 18 ada 37 parseldeki 6 numaralı meskene ilişkin temyiz itirazları yerinde görülmediğinden reddi ile bu araç ve taşınmaza yönelik Mahkemece verilen red kararının ONANMASINA,
Yapılan değerlendirme sonunda milli piyango biletine çıkan ikramiyenin…’in kişisel malı olduğu kabul edildiğine göre gerek çıkan ikramiye, gerekse bu ikramiye ile alındığı anlaşılan ve … tarafından dava konusu edilen malvarlığının kişisel mal olarak kabul edilmesi doğrudur. TMK’nun 219/4.maddesine göre kişisel malların gelirleri de edinilmiş maldır. Kişisel mallar üzerinde eşlerin katılma alacağı yok ise de edinilmiş mallar üzerinde diğer eşin yasadan kaynaklanan artık değerin yarısı oranında katılma alacağı isteme imkanı bulunmaktadır (TMK’nun 231, 236/1.m.). TMK’nun 222. maddesi gereğince, belirli bir malın eşlerden birine ait olduğunu iddia eden kimse iddiasını ispat etmekle yükümlüdür. Bir eşin bütün mallarının aksi ispat edilinceye kadar edinilmiş mal olarak kabul edilmesi gerekir. Katılma alacağı bakımından talepte bulunan eşin çalışıp çalışmaması veya herhangi bir katkıda bulunup bulunmamasının bir önemi de yoktur. Katılma alacağı yasadan kaynaklanmaktadır. Bu tür davalarda, eklenecek değerlerden (TMK.m.229) ve denkleştirmeden (TMK.m.230) elde edilen miktarlar da dahil olmak üzere edinilmiş malın (TMK.m.219) toplam değerinden mala ilişkin borçlar çıkarıldıktan sonra kalan artık değerin (TMK.m.231) yarısı üzerinden (TMK.m.236/1) tarafların kazanılmış hakları da dikkate alınarak katılma alacağının hesaplanması gerekir.
Mahkemece bankacı bilirkişinin 29.03.2013 tarihli raporunda banka hesabının açıldığı tarihten kapatıldığı tarih olan 14.07.2003 tarihine kadar paranın 226.873,18 TL faiz getirisi olduğu, zaman zaman fon alımı da yapıldığı ancak, bu hususta hesap yapılmasının mümkün olmadığı, bu sebeple bankadan alınan yazıdaki bilgilere göre paranın fon getirisinin 87.130,47 TL olarak hesaplandığı, toplamda…’ın 200.566,97 TL katılma alacağı olduğu kabul edilerek bu miktar üzerinden hüküm kurulmuştur. Ancak hükme esas alınan bankacı bilirkişi raporu yetersiz olduğu gibi fon getirisinin de ne şekilde hesaplandığı karardan ve rapordan anlaşılamamaktadır. Hesaba esas faiz gelirinin mal rejiminin sona erdiği 21.07.2004 tarihi itibarıyla yapılması gerekirken hesabın kapanış tarihi olduğu belirtilen 14.07.2003 tarihine göre yapılması hatalıdır. Diğer yandan ikramiyenin yatırıldığı hesaptan çekilerek ayrı açılan diğer hesaplar bakımından da bir hesaplama yapılmamıştır.
Bu durumda Mahkemece, piyango biletine çıkan ikramiyenin 07.01.2003 tarihinde yatırıldığı 857218 ve 683195 numaralı hesaplar esas alınmak, bu hesaplardan çekilerek açılan diğer hesaplar da gözetilmek suretiyle mal rejiminin sona erdiği 21.07.2004 tarihi itibarıyla bu hesaplardaki mevcut para içindeki ana para harici faiz gelirleri ile fon getirilerinin hesaplanması, bu hesabın yapılması için konusunda uzman iki bankacı ve bir mali müşavirden oluşacak bilirkişi kurulundan gerekçeli ve hüküm vermeye yeterli rapor alınması, TMK’nun 231.maddesindeki artık değerin tespit edilmesi, artık değerin yarısı oranında…’ın katılma alacağı bulunduğunun gözetilerek sonucuna göre katılma alacağı ile ilgili hüküm kurulması gerekir. Açıklanan hususlar gözetilmeden, 683195 numaralı hesap esas alınarak bu hesabın kapatıldığı 14.07.2003 tarihi itibarıyla hesaplanan faiz geliri ile ne şekilde bulunduğu anlaşılamayan fon getirisi üzerinden denetimi mümkün olmayacak ve duraksamaya yol açacak biçimde yazılı şekilde katılma alacağına hükmedilmiş olması doğru değildir. Bu nedenle … vekilinin ikramiyenin kendisi dışında annesinin de hakkı olduğuna, ikramiye sebebiyle faiz ve fon getirilerinin de kişisel mal sayılması gerektiğine yönelen temyiz itirazları yerinde görülmemiştir. Ancak ikramiyenin edinilmiş mal olduğu ve bu ikramiye ile alınan malvarlığının da edinilmiş mal sayılmasına yönelik temyiz itirazları yerinde değil ise de banka hesaplarındaki paraların faiz ve fon getirileri bakımından…vekilinin temyiz itirazları yerindedir.
S O N U Ç
Davalı-karşı davacı … vekilinin temyiz itirazları kısmen yerinde görüldüğünden kabulü ile hükmün, piyango biletine çıkan ikramiye sebebiyle … adına açılan hesaplar ve bu hesaplardan çekilerek açılan, mal rejimi sona erdiği sırada halen mevcut bulunan hesaplardaki paraların faiz gelirleri ile fon getirilerine yönelik olarak 6100 sayılı HMK’nun Geçici 3.maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, HUMK’nun 388/4 (HMK.m 297/ç) ve HUMK’nun 440/I maddeleri gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, Yargıtay duruşmasının yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi hükümleri uyarınca 1.100,00 TL Avukatlık Ücreti’nin …’dan alınarak Yargıtay duruşmasında avukat marifetiyle temsil olunan …’a verilmesine ve 25,20 TL onama harcının peşin harca mahsubu ile kalan 3.400,00 TL harcın davacı-karşı davalı …’ya iadesine, 3.425,00 TL peşin harcın davalı-karşı davacı …’a iadesine 11.02.2014 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

AYNI İŞYERİNDE AYNI KOŞULLAR ALTINDA ÇALIŞAN İŞÇİLER BAKIMINDAN FARKLI SONUÇLAR DOĞURABİLECEK KARARLAR VERİLEMEZ

Yargıtay 9 HD, E: 2020/8642, K: 2021/479, T: 12.01.2021

Dava: Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen kararın, temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle, temyiz talebinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:
Karar: Davacı İsteminin Özeti:
Davacı vekili, müvekkili davacının davalı şirkete ait işyerinde 2001 yılı Ocak ayında çalışmaya başladığını ve 17.01.2013 tarihine kadar 2. el yedek parça ustası olarak çalıştığını, iş akdinin haklı sebep olmaksızın sonlandırıldığını, çalıştığı dönemde de haklarının tam ödenmediğini, maaşının Sosyal Güvenlik Kurumu’na gerçek ücretinden düşük gösterildiğini, yıllık izinlerinin kullandırılmadığını, işten çıkarılırken baskı ile kendisine ibraname imzalatılarak kısmi bir ödeme yapıldığını, ancak, ibranamenin geçersiz olduğunu ileri sürerek kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, ödenmeyen ücret alacağı, fazla çalışma ücret alacağı, hafta tatili alacağı, ulusal bayram genel tatil alacağı, yıllık izin ücreti alacağı ile asgari geçim indirimi alacaklarının hüküm altına alınmasını talep etmiştir.
Davalı Cevabının Özeti:
Davalı vekili, davacının kendi isteği ile işten ayrıldığını, ödenmesi gereken işçilik alacağının bulunmadığını, taleplerinin zamanaşımına uğradığını, fazla çalışma ve tatil günlerinde çalışma iddiasının gerçeği yansıtmadığını, davacının ibraname imzalayarak, geriye dönük ücret, mesai, prim, ikramiye izin ücreti dahil her türlü tazminat haklarının aldığını ve müvekkili şirketi alacak talepleri yönünden ibra ettiğini beyanla davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savunmuştur.
Mahkeme Kararının Özeti:
Mahkemece davanın kabulü hakkında verilen 23.02.2016 tarihli ilk kararın, davalı tarafın temyiz başvurusu üzerine Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesinin 2016/11496 esas 2019/9720 karar sayılı 25.04.2019 tarihli ilamında yazılı gerekçelerle bozulmasına karar verilmiş, Mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonucunda, toplanan deliller ve bilirkişi raporuna dayanılarak davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Temyiz Başvurusu:
Karar, davalı vekili tarafından yasal süresi içerisinde temyiz edilmiştir
Gerekçe:
1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.
2- Somut olayda; davanın kabulüne ilişkin 23.02.2016 tarihli ilk karar, Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesinin 2016/11496 esas 2019/9720 karar sayılı ilamı ile husumetli tanık beyanına dayalı hüküm tesis edilemeyeceği gerekçesiyle bozulmuş, Mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan araştırma ve yargılama sonucunda davacı tanıklarının husumetli sayılmayacağı gerekçeye konu edilerek bir hüküm verilmiştir. Dosya kapsamına göre, …’ün tanık olarak dinlendiği tarihte husumetinin bulunduğu ve bu davanın işi esastan çözmeyen usuli nitelikteki bir kararla sonuçlanması karşısında, mahkemenin bu yöndeki gerekçesi isabetli olmamıştır. Diğer tanık …’ün davacısı olduğu dosyada verilen kararın ise temyiz incelemesinin yapıldığı ve Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesinin 19.02.2018 tarihli 2015/25719 esas 2018/3849 karar sayılı ilamı ile sadece “işçinin ödenmeyen ücret alacağının miktarı” yönünden bozulmasına karar verildiği, hüküm altına alınan fazla mesai alacağı hakkında ise herhangi bir bozma sebebine yer verilmediği görülmektedir. Söz konusu dosyada, davacının yaz ve kış dönemlerinde farklı mesai saatlerinde çalıştığı, yaz döneminde 9 saat, kış döneminde ise 18 saat fazla mesai yaptığı sonucuna ulaşılmış olmasına rağmen, eldeki dava dosyasında yaz kış ayrımı yapılmaksızın davacının 15 saat fazla mesai yaparak çalıştığı kabul edilmiştir. Aynı işyerinde aynı koşullar altında çalışan işçiler bakımından farklı sonuçlar doğurabilecek kararlar verilemeyeceğinden, Mahkemece yapılması gereken iş, tanık …’ün davacısı olduğu ve fazla mesai alacağı talebi yönünden kesinleşen söz konusu dava dosyasının getirtilerek, bu dosyadaki kabule göre davacının fazla mesai saatlerinin yaz ve kış dönemleri yönünden ayrı ayrı belirlenmesi, davacı tarafından hükmün temyiz edilmemesi nedeniyle oluşan usuli müktesep haklar da nazara alınarak, fazla mesai alacağına yönelik talebin yeniden değerlendirilmesidir. Anılan yön gözetilmeden eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.
Sonuç: Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı sebeplerle BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 12.01.2021 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

EŞİNE KENDİSİNİ AFFETMESİNİ SÖYLEYEN TARAF EŞİNİ AFFETMİŞ SAYILIR

Yargıtay 2. HD, E: 2020/6498, K: 2021/934, T: 02.02.2021

Dava ve Karar: Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı-davalı kadın tarafından erkeğin davasının kabulü, kusur belirlemesi, yoksulluk nafakasının ve tazminatların reddi, yargılama giderleri ile vekalet ücreti yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davacı-davalı kadının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.

2- İlk derece mahkemesince, davalı- davacı erkeğin boşanmaya neden olan olaylarda tam kusurlu bulunması nedeniyle davasının reddine, davacı- davalı kadının davasının kabulü ile tarafların boşanmalarına karar verilmiş, davalı-davacı erkeğin her iki davaya yönelik istinaf kanun yoluna başvurması üzerine, bölge adliye mahkemesince kadının da kusurları bulunduğu, erkeğin kadına mesaj çekerek barışma girişiminde bulunmasının af anlamına gelmeyeceği, geçimsizliğe sebep olan olaylarda erkeğin az kusurlu olduğu, kadının ağır kusurlu olduğu gerekçesiyle erkeğin de davasının kabulüne, kadının yoksulluk nafakası ve tazminat taleplerinin reddine karar verilmiştir. Yapılan incelemede, dosya kapsamında bulunan mesaj kayıtları ve tanık beyanları göz önüne alındığında ayrılık sürecinde davalı- davacı erkeğin, eşine birçok mesaj gönderip onu çok sevdiğini, kendisini affetmesini istediğini beyan ettiği, bu durumda kadının önceki kusurlu davranışlarını affettiği en azından hoşgörü ile karşıladığı kabul edilmelidir. Affedilen ve hoşgörü ile karşılanan davranışlar boşanma davalarında eşlere kusur olarak yüklenemez. O halde mahkemece kabul edilen ve gerçekleşen davalı-davacı erkeğin kusurlu davranışlarına göre, boşanmaya sebep olan olaylarda erkeğin tam kusurlu olduğunun kabulü gerektiği halde davacı-davalı kadının ağır, davalı- davacı erkeğin az kusurlu olduğunun kabulü doğru olmayıp, bozmayı gerektirmiştir.

3-Türk Medeni Kanununun 166/1-2 maddesi uyarınca boşanma kararı verilebilmesi için evlilik birliğinin ortak hayatı sürdürmeleri eşlerden beklenmeyecek derecede temelinden sarsıldığının sabit olması gerekir. Somut olayda mahkemece erkeğe yüklenilen ve temyiz edilmeyerek kesinleşen kusurlu davranışlara göre, erkeğin tamamen kusurlu olduğu, yukarıda ikinci bentte açıklandığı üzere davacı- davalı kadının kusurlu bir davranışının ispatlanamadığı anlaşılmaktadır. O halde, mahkemece davalı- davacı erkeğin davasının reddi gerekirken, kabulüne karar verilmesi usul ve kanuna aykırı ise de, kadının kabul edilen boşanma davası temyizin kapsamı dışında bırakılmak suretiyle boşanma hükmü kesinleştiğinden, erkeğin boşanma talebinin konusuz hale geldiği de görülmektedir. Bu durumda erkeğin boşanma davasının esası hakkında bir karar verilemeyecektir. Ancak, davanın konusuz kalması sebebiyle esası hakkında bir karar verilmesine gerek bulunmayan hallerde hakim, davanın açıldığı tarihteki tarafların haklılık durumuna göre yargılama giderlerini takdir ve tayin eder (HMK m. 331/1). O halde bu husus gözetilerek davalı- davacı erkeğin boşanma talebi hakkında, konusuz kaldığından karar verilmesine yer olmadığına şeklinde hüküm tesisi ile yargılama giderleri ve vekalet ücreti konularında, davadaki haklılık durumuna göre (HMK m. 331/1) karar verilmek üzere hükmün bozulması gerekmiştir.

4- Yukarıda 2. bentte açıklandığı üzere boşanmaya sebep olan olaylarda davacı- davalı kadının kusurlu olmadığı ve boşanma yüzünden yoksulluğa düşeceği de sabit olduğuna göre, davacı- davalı kadın yararına uygun miktarda yoksulluk nafakasına (TMK m.175) hükmedilmesi gerekirken bu isteğinin reddi doğru olmamış ve bozmayı gerektirmiştir.

5- Yukarıda 2. bentte açıklandığı üzere boşanmaya sebep olan olaylarda davalı- davacı erkek tamamen kusurlu olduğundan, boşanma yüzünden mevcut ve beklenen menfaatleri zedelenen davacı- davalı kadın yararına Türk Medeni Kanununun 174/1. maddesi gereğince uygun miktarda maddi tazminat takdir edilmesi gerekirken, kadının bu isteğinin hatalı kusur belirlemesine bağlı olarak reddi doğru görülmemiş ve bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda 2., 3., 4. ve 5. bentlerde gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu bölümlerin yukarıda 1. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, dosyanın ilgili bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine oybirliği ile karar verildi. 02.02.2021

Organ Ticareti Suçunun Oluşması İçin Ödemenin Yapılıp Yapılmadığının Öneminin Olmadığı, Hatta Organın Alınmasına Dahi Gerek Bulunmadığı

Yargıtay 12.CD, E: 2013/26896, K: 2014/18492, T: 23.09.2014

Dava: Organ veya doku ticareti suçundan sanıkların mahkumiyetlerine ilişkin hükümler sanıklar tarafından temyiz edilmekle dosya incelenerek gereği düşünüldü:

Karar: İhbar ve yakalama tutanakları, sanıkların savunmaları ve tüm dosya kapsamına göre; …isimli kişinin oğlu olan …’nin böbrek rahatsızlığı bulunduğu, böbrek nakli için … Hastanesi’ne başvuruda bulunduğu, bu arada …’ın ekonomik sıkıntı nedeniyle böbreğinin birini satmak istediğini …’a bildirdiği, …’un da daha önceden organ ticaretine aracılık yaptığını bildiği, sanık … ile …’ı tanıştırdığı, şahısların bir araya gelip anlaştıkları, sanık …’in …’ı …’ya getirip hasta…’nin tedavisi ile ilgilenen sanık … ile tanışıtırdığı, böbrek satımı ile ilgili para konusunda anlaştıkları, …’ın sanık … tarafından sağlanan … adına düzenlenmiş sahte nüfus cüzdanını aldığı, hasta …’nin babası gibi …’ın hastaneye müracaatta bulunduğu, …’nin babası …’mış gibi organ bağışında bulunmak istediğine dair belgelerin düzenlendiği, incelemelerin başladığı, ancak biyolojik olarak … kimliği ile organ bağışında bulunmak isteyen …’ın hasta …’nin babası olmadığının tespit edildiği, bu nedenle organ naklinin gerçekleşemediği anlaşılmakla;

Organ ve doku ticareti yapılmasının suç olarak tanımlandığı TCK’nın 91/3. maddesinin gerekçesinde de belirtildiği üzere, burada önemli olan hususun organ veya dokunun para veya sair bir maddi menfaat karşılığında tedavüle tabi tutulması olup, suçun oluşması için ödemenin ne zaman yapıldığının ya da yapılıp yapılmadığının öneminin olmaması, hatta organ veya dokunun alınmasına dahi gerek bulunmaması karşısında, somut olayda yasa maddesinde öngörülen suçun tamamlandığı anlaşılmakla sanıklara tayin edilen cezalardan TCK’nın 35/2. maddesi gereğince indirim yapılmak suretiyle eksik cezaya hükmedilmesi, aleyhe temyiz bulunmadığından bozma nedeni yapılmamıştır.

Sonuç: Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, sanıkların, mahkumiyete yeterli delil bulunmadığına, eksik inceleme yapıldığına, CMK’nın 231. maddesinin uygulanması gerektiğine ilişkin temyiz itirazlarının reddiyle, hükmün isteme uygun olarak ONANMASINA, 23.09.2014 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

İŞÇİNİN MESAİ SAATLERİ İÇERİSİNDE BİLGİSAYARI ŞAHSİ İŞLERİ İÇİN KULLANMASI, İŞVERENİN GÜVENİNİ KÖTÜYE KULLANMAK MAHİYETİNDEDİR

Yargıtay 22. HD, E: 2017/21400, K: 2019/6668, T.: 26.03.2019

MAHKEMESİ :İş Mahkemesi

DAVA TÜRÜ : ALACAK

Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen kararın, temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle, temyiz talebinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

Y A R G I T A Y K A R A R I

Davacı İsteminin Özeti:

Davacı vekili dava dava dilekçesinde özetle; müvekkili davacının davalı işyerinde kalite kontrol sorumlusu sıfatı ile 26.12.2011-16.10.2014 tarihleri arasında çalıştığını, hizmet sözleşmesinin haksız ve bildirimsiz olarak feshedildiğini, ancak tazminat alacaklarının ödenmediğini belirterek, kıdem tazminatı ve ihbar tazminatı alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı Cevabının Özeti:

Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle, davacının müvekkili şirket nezdinde 18.02.2012 tarihinde çalışmaya başladığını, kendisine görevi gereği tahsis edilen bilgisayarı farklı ve şahsi amaçlarla kullandığını, mesai saatleri içerisinde işi ilgili olmayan web ve sosyal paylaşım sitelerine girdiğini,on-line olarak bahis oyunları oynadığını ve bu nedenle hizmet sözleşmesinin, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25/2-e bendi uyarınca “işverenin güvenini kötüye kullandığı” gerekçesi ile haklı olarak feshedildiğini beyanla davanın reddi gerektiğini savunmuştur.

Mahkeme Kararının Özeti:

Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davacının iş sözleşmesinin geçerli neden ile feshedildiği anlaşıldığından kıdem tazminatı ve ihbar tazminatına hak kazandığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Temyiz:

Kararı davalı vekili temyiz etmiştir.

Gerekçe:

1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2-4857 sayılı İş Kanunu’nun 18. maddesi işverene, işçinin davranışlarından ve yeterliliğinden kaynaklanan nedenlerle iş sözleşmesini feshetme yetkisi vermiştir. İşçinin davranışlarından kaynaklanan fesihte takip edilen amaç, işçinin daha önce işlediği iş sözleşmesine aykırı davranışları cezalandırmak veya yaptırıma bağlamak değil; onun sözleşmesel yükümlülükleri ihlale devam etmesi, tekrarlaması rizikosundan kaçınmaktır. İşçinin davranışları nedeniyle iş sözleşmesinin feshedilebilmesi için, işçinin iş sözleşmesine aykırı, sözleşmeyi ihlal eden bir davranışının varlığı gerekir. İşçinin kusurlu davranışı ile sözleşmeye aykırı davranmış ve bunun sonucunda iş ilişkisi olumsuz bir şekilde etkilenmişse işçinin davranışından kaynaklanan geçerli bir fesih söz konusu olur. Buna karşılık, işçinin kusur ve ihmaline dayanmayan sözleşmeye aykırı davranışlarından dolayı işçiye bir sorumluluk yüklenemeyeceğinden işçinin davranışlarından kaynaklanan geçerli fesih nedeninden de bahsedilemez.

İşçinin davranışlarından ve yeterliliğinden kaynaklanan nedenler, aynı yasanın 25. maddesinde belirtilen nedenler yanında, bu nitelikte olmamakla birlikte, iş yerlerinde işin görülmesini önemli ölçüde olumsuz etkileyen nedenlerdir. İşçinin davranışlarından veya yetersizliğinden kaynaklanan nedenlerde, iş ilişkisinin sürdürülmesinin işveren açısından önemli ve makul ölçüler içinde beklenemeyeceği durumlarda, feshin geçerli nedenlere dayandığını kabul etmek gerekecektir.

İşçinin davranışlarına dayanan fesih, her şeyden önce, iş sözleşmesinin işçi tarafından ihlal edilmesini şart koşmaktadır. Bu itibarla, önce işçiye somut olarak hangi sözleşmesel yükümlülüğün yüklendiği belirlenmeli, daha sonra işçinin, hangi davranışı ile somut sözleşme yükümlülüğünü ihlal ettiğinin eksiksiz olarak tespit edilmesi gerekir. Şüphesiz, işçinin iş sözleşmesini ihlalinin işverene derhal feshetme hakkını verecek ağırlıkta olup olmadığı da bu bağlamda incelenmelidir. Daha sonra ise, işçinin isteseydi yükümlülüğünü somut olarak ihlal etmekten kaçınabilip kaçınamayacağının belirlenmesi gerekir. İşçinin somut olarak tespit edilmiş sözleşme ihlali nedeniyle işverenin işletmesel menfaatlerinin zarar görmüş olması da şarttır.

İşçinin yükümlülüklerinin kapsamı bireysel ve toplu iş sözleşmesi ile yasal düzenlemelerde belirlenmiştir. İşçinin kusurlu olarak (kasten veya ihmalle) sebebiyet verdiği sözleşme ihlalleri, sözleşmenin feshi açısından önem kazanır. Geçerli fesih sebebinden bahsedilebilmesi için, işçinin sözleşmesel yükümlülüklerini mutlaka kasıtlı ihlal etmesi şart değildir. Göstermesi gereken özen yükümlülüğünün ihlal edilerek ihmali davranış ile ihlali de yeterlidir. Buna karşılık, işçinin kusuruna dayanmayan davranışları, kural olarak işverene işçinin davranışlarına dayanarak sözleşmeyi feshetme hakkı vermez. Kusurun derecesi, iş sözleşmesinin feshinden sonra iş ilişkisinin arzedebileceği olumsuzluklara ilişkin yapılan tahminî teşhislerde ve menfaatlerin tartılıp dengelenmesinde rol oynayacaktır.

İşçinin iş sözleşmesini ihlal edip etmediğinin tespitinde, sadece asli edim yükümlülükleri değil; kanundan veya dürüstlük kuralından doğan yan edim yükümlülükleri ile yan yükümlerin de dikkate alınması gerekir. Sadakat yükümü, sözleşmenin taraflarına sözleşme ilişkisinden doğan borçların ifasında, karşı tarafın şahsına, mülkiyetine ve hukuken korunan diğer varlıklarına zarar vermeme, keza sözleşme ilişkisinin kapsamı dışında sözleşme ile güdülen amacı tehlikeye sokacak özellikle karşılıklı duyulan güveni sarsacak her türlü davranıştan kaçınma yükümlülüğünü yüklemektedir.

İşçinin iş sözleşmesinden doğan yükümlülüklerini kusurlu olarak ihlal ettiğini işveren ispat etmekle yükümlüdür. Yan yükümlere itaat borcu, günümüzde dürüstlük kuralından çıkarılmaktadır. Buna göre, iş görme edimi dürüstlük kuralının gerektirdiği şekilde ifa edilmelidir. İşçinin davranışlarından kaynaklanan fesih sebebi, işçinin kusurlu bir davranışını şart koşar.

Somut olayda, davacının davalı işyerinde kalite kontrol uzmanı olarak çalıştığı, kendisine görevi gereği tahsis edilen bilgisayarı üzerinden yaptığı iş ile ilgisi olamayan web ve sosyal paylaşım sitelerine girdiği, işverenin tüm uyarılarına rağmen bu tutumunu devam ettirdiği ve hatta bu nedenle işveren tarafından uygunsuz web sitelerine erişimin engellenmesi yönünde tasarrufta bulunulduğu ileri sürülmektedir. Davacı konuyla ilgili savunmasında olayı kabul etmiş ancak sadece mola saatlerinde bilgisayarı şahsi işleri ile ilgili olarak kullandığını belirtmiştir. Davacının mesai saatleri içerisinde bilgisayarı şahsi işleri için kullanması ve görevi gereği yaptığı işle ilgisi olmayan web ve sosyal paylaşım sitelerine girmesi “doğruluk” ve “bağlılığa” aykırı olmakla, işverenin güvenini kötüye kullanmak mahiyetindedir. Mahkemece hükme esas alınan bilirkişi raporunda davacının internet üzerinden bir takım web sitelerine girdiği tespit edilmiş ancak bunun hangi saat aralıklarında olduğu veya işverenin erişimini engellediğini belirttiği siteler olup olmadığı yeterince açıklığa kavuşturulmamış ve belirlenmemiştir. Bu nedenle, davacıya tahsis edilen bilgisayarda, konusunda uzman bilirkişi aracılığı ile yeniden inceleme yaptırılarak uyuşmazlık konusu döneme ilişkin olarak, çalışma saatleri içerisinde iş ile ilgili hususlar dışında internet kullanımının gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği, işveren tarafından iddia olunduğu gibi erişimi engellenen uygunsuz sitelere davacının kullanımındaki bilgisayarla bağlantı yapılıp yapılmadığı hususunda rapor aldırılması ve dosyadaki tüm deliller birlikte değerlendirilip sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik araştırma ve inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

Sonuç:

Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı sebeplerden dolayı BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 26.03.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

MAĞDURUN BORCUNU KASTEN ÖDEMEMESİ, KİŞİYİ HÜRRİYETİNDEN YOKSUN BIRAKMA SUÇU YÖNÜNDEN HAKSIZ TAHRİK OLUŞTURUR

Yargıtay CGK, E: 2017/656, K: 2017/360, T: 04.07.2017

Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan sanıklar …, …, … ve …’nun 5237 sayılı TCK’nun 109/2, 109/3-a-b, 62, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 3 yıl 4 ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin, Antalya 2. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 21.09.2012 gün ve 435-334 sayılı hükümlerin, sanıklar müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 14. Ceza Dairesince 16.02.2016 gün ve 9975-1318 sayı ile onanmasına karar verilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 14.12.2016 gün ve 389876 sayı ile;

“İtiraza konu olayda Başsavcılığımız ile Yüksek 14. Ceza Dairesi arasındaki uyuşmazlık, hükümlüler hakkında haksız tahrik hükümlerinin düzenlendiği TCK’nun 29. maddesinin uygulanıp uygulanamayacağı noktasında toplanmaktadır.

Yargılamaya ve itiraza konu somut olay incelendiğinde;….Ltd. Şti’nin gayriresmî ortağı olan mağdur …’nın, şirket adına Talya Ltd. Şti’nin yetkilisi olan hükümlü … ile yaptığı ticari alışveriş nedeniyle toplam 57.500 Lira borcunun bulunduğu, yine mağdur …’nın….Ltd. Şti. adına yaptırdığı inşaat işi nedeniyle hükümlüler …, … ve …’ya 27.000 Lira borcunun bulunduğu, hükümlülerin alacaklarını….Ltd. Şti’den ve mağdurdan tahsil edemedikleri ve olay günü hükümlülerin mağdur …’yı silah ve bıçak ile tehdit edip zorla araca bindirdikleri, ellerini arkadan bağladıkları ve hükümlü …’ın iş yerine götürdükleri, burada mağdur …’yı dövüp silahla tehdit ederek alacaklısı hükümlü …’ın yetkilisi olduğu Talya boya olan 57.500 Lira bedelli ve alacaklısı Kadir Boya olan 27.000 Lira bedelli iki ayrı senet imzalattırdıkları, daha önce….Ltd. Şti. tarafından hükümlü …’a verilen ve karşılığı bulunmadığı için arkasına yazdırılmış iki adet 15.000, bir adet de 5.000 Lira bedelli çekin ön yüzünü ‘Bu ahv….mdir. …’ ibarelerini yazdırtarak imza attırıldığı, cüzdanındaki 500 Liranın alındığı ve mağduru saat 17.00’a kadar 5.000 Lira daha getirmesi için tehdit ettikleri anlaşılmıştır.

Yapılan açıklamalar ışığında çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, hükümlüler hakkında mağdur …’ya yönelik eylemde haksız tahrik hükmünün düzenlendiği TCK’nun 29. maddesinin uygulanıp uygulanamayacağı noktasında toplanmaktadır.

Somut olayda; her ne kadar mağdur …,….Ltd. Şti’de işçi olarak çalıştığını, şirketin borçlarından kendisinin sorumlu olmadığını beyan etmiş ise de, yargılama aşamasında tanık olarak dinlenen….Ltd. Şti’nin muhasebe müdürlüğünü yapan …. Şahin’in, mağdur …’nın….Ltd. Şti’nin gayriresmî ortağı ve şirket temsilcisi olduğunu, hükümlü …’tan boya aldığını, diğer hükümlülere de şirketin boya işlerini yaptırdığını ve….Ltd. Şti’nin hükümlülere borçlarının bulunduğunu bildirmiş olması, yine yargılama aşamasında dinlenen ve….Ltd. Şti’nin ortaklarından olan …. Yılmaz’ın müşteki …’nın gayriresmî ortağı olduğunu beyan etmiş olması, dosya içerisinde bir sureti bulunan Antalya 9. Asliye Ceza Mahkemesinin 2007/1663 esas sayılı dosyasında tanık olarak dinlenen ….’ın,….Şirketini …. Şahin ve mağdur …’nın yönettiğini, şirketin ortaklarından aynı zamanda şirketin müdürü olan …’nın ise şirketin çaycısı olduğunu beyan etmesi ve aynı dosyada sanık olarak yargılanan….Ltd. Şti’nin ortaklarından ve aynı zamanada müdürü olan …’nın savunmasında, gerektiği zaman şirkette çay getirip dağıttığını bildirmiş olması, aynı dosyada sanık olarak yargılanan …. Şahin’in ise şirketin müdürünün … olduğunu, …’nın ise şirket ortağı olduğu şeklindeki beyanları,….Ltd. Şti’nin banka işlemleri için yetki verdiği mağdurun 06.11.2007 tarihinde azledilmesine karşın olay tarihinde şirkete ait aracın müşteki tarafından kullanılıyor olması hususları bir arada değerlendirildiğinde, mağdur …’nın….Ltd. Şti’nin gayriresmî ortağı olduğu, şirketi temsilen hükümlülerden aldığı mal ve yaptırdığı iş karşılığı borçlandığı ve borcunu ödemediği nazara alındığında, hükümlülerin mağdur …’ya karşı kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunu mağdur …’nın borcunu ödememesinin yarattığı hiddetin etkisiyle gerçekleştirmeleri nedeniyle haklarında TCK’nun 29. maddesinde düzenlenen haksız tahrik hükmünün uygulanması gerektiği gözetilmeden hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır” düşüncesiyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.

5271 sayılı CMK’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 14. Ceza Dairesince 21.03.2017 gün ve 13035-1455 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

Tehdit ve alacağı tahsil amacıyla hırsızlık suçlarından sanıklar …, …, … ve …’nun yapılan yargılamaları sonucunda eylemlerinin bir bütün h….nde alacağını tahsil amacıyla yağma suçunu oluşturduğu kabul edilerek TCK’nun 150/1. maddesi delaletiyle haklarında nitelikli tehdit suçundan kurulan mahkûmiyet hükümlerinin açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiş, sanık … hakkında ölüm sebebiyle bozma sonrası verilen düşme kararı temyiz edilmeksizin, sanıklar …, …, … ve … hakkında mağdur …’a karşı işledikleri kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan kurulan mahkûmiyet hükümleri ise temyiz incelemesinde Özel Dairece onanmak suretiyle kesinleşmiş olup, itirazın kapsamına göre inceleme sanıklar …, …, … ve … hakkında mağdur …’ya karşı işledikleri kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunda kurulan mahkûmiyet hükümleri ile sınırlı olarak yapılmıştır.

Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunun sübutuna ilişkin bir uyuşmazlık ve bu kabulde dosya içeriği itibarıyla herhangi bir isabetsizlik bulunmayan somut olayda, Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanıklar hakkında haksız tahrik hükmünün uygulanma şartlarının bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya kapsamından;

Suç tarihinde mağdur …’ın arkadaşı olan mağdur … ile birlikte kendi kullanımında olan….Ltd Şti’ye ait araca bindikleri sırada, sanıkların başka bir araçla yanlarında durdukları, mağdurları silah zoruyla araçlarına bindirerek sanık …’e ait depoya götürüp darp ettikleri, mağdur …’ı tehdit ederek sahipleri oldukları Kibar Boya lehine 27.000, Talya Boya lehine ise 57.500 Lira tutarında iki adet senet düzenletip,….Ltd Şti’ye ait daha önce keşide edilmiş üç adet çekin üzerine de “Bu çek ahv….mdir” yazdırarak imzalattıkları, sanık …’nin mağdur …’ın cüzdanındaki 500 Lirayı aldığı, sanıkların mağdur …’ı 5.000 Lira daha getirmesi hususunda tehdit ettikten sonra her iki mağduru bıraktıkları, bunun üzerine mağdur …’ın polis merkezine müracaat edip seri numaraları alınmış 5.000 Lirayı sanıklara teslim ettiği, seri numaraları alınmış para ve bahsi geçen senetler ile çeklerin sanıklardan ele geçirildiği,

Antalya Devlet Hastanesi tarafından düzenlenen raporlara göre; mağdurlar … ve Doğan’ın yaralanmalarının basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilir nitelikte olduğu,

Aybüke Ltd. Şti’nin ortaklarının Naim Korkmaz, H….l Erdal Demiröz ve …; şirket müdürlerinin ise tanık …. Yılmaz, H….l Erdal Demiröz ve … olduğu,

Özevsan Ltd. Şti’nin ortaklarının … ve Fazlı Kösele, şirket müdürünün ise Fazlı Kösele olduğu, Fazlı Kösele’nin Antalya 14. Noterliğinin 23.10.2007 tarih ve 6012 yevmiye numaralı vekaletnamesi ile mağdur …’a şirketi temsil yetkisi verdiği,

Tanık …. Yılmaz’ın, Antalya 9. Noterliğinin 06.11.2007 tarih ve 27961 yevmiye nolu azilnamesi ile mağdur …’ı….Ltd. Şti’nin bankalar nezdindeki temsil yetkisinden azlettiği,

Anlaşılmıştır.

Mağdur …; inşaat işleriyle iştigal eden….Ltd Şti’nde yaklaşık bir yıl süreyle işçi olarak aylık 600 Lira maaşla çalıştığını ve hissesinin bulunmadığını, ancak şirket sahibinin ayağında aksaklık olması sebebiyle para yatırma ve çekme yetkisinin bulunduğunu, bu şirketin yaklaşık 15 gün önce kapandığını, şirketin sanıklara borcu olduğunu, bu borçlardan dolayı sorumluluğunun olmadığını, arkadaşı olan mağdur … ile birlikte….Ltd Şti’ne ait ancak kendi kullandığı araca bindikleri sırada sanıkların araçla yanlarında durduklarını, silah zoruyla kendi araçlarına bindirip sanık …’e ait depoya götürdükten sonra darp ettiklerini, kendisini tehdit ederek 27.000 ve 57.500 Lira tutarında iki adet senet düzenletip, üç çekin üzerine de “Bu çek ahv….mdir” yazdırarak imzalattıklarını, sanık …’nin cüzdanındaki 500 Lirayı aldığını, yine kendisini 5.000 Lira daha getirmesi hususunda tehdit edip bıraktıklarını, bunun üzerine polis merkezine müracaat edip seri numaraları alınmış 5.000 Lira tutarındaki banknotu sanıklara teslim ettiğini, paranın …..’in üzerinden çıktığını, sanıkların şirket yetkililerini bulamadıkları için alacaklarına karşılık kendisinden senet aldıklarını, şikâyetçi olmadığını,

Mağdur …; arkadaşı olan mağdur … ile araca bindikleri sırada sanıkların araçla yanlarında durduklarını, silah zoruyla kendi araçlarına bindirip sanık …’e ait depoya götürdükten sonra darp ettiklerini, mağdur …’a bedelini görmediği senetleri tehdit ederek imzalattıklarını, sanık …’nin mağdur …’ın cüzdanındaki paraları aldıktan sonra cüzdanını iade ettiğini, şikâyetçi olmadığını,

Tanık …. Yılmaz;….Ltd Şti’nin sahibi olduğunu, mağdur …’ın da para katkısı yaparak şirkete ortak olduğunu, ortaklık süresince mağdur … ile boya alım satımı ve inşaat boyası işleri yaptığını, sanıkların mağdur …’tan alacakları olduğunu, ancak senet imzalatılması hususunda bilgisinin olmadığını,

Tanık …. Şahin; mağdur …’ın….Ltd. Şti’nin gayriresmî ortağı ve temsilcisi olduğunu, kendisinin ise şirketin muhasebe işlerini yürüttüğünü, sanıklara iş yaptırdıklarından dolayı borçlu olduklarını,

Tanık …; müteahhitlik yaptığını, daire karşılığı inşaatın boya işini verdiği mağdur … ve tanık ….’ın taşeron olarak sanıklar …., …., ….. ve ….’yi kullandığını, bu kişilerin de kullandıkları boyayı sanık …’in sahibi olduğu boya bayiinden aldıklarını, inşaat işine ilişkin para alışverişinde sanıklar ile muhatap olmadığını, boya malzemelerinin sanık …’in iş yerinden geldiğini, senet imzalatılması konusuna tanık olmadığını, sanık …’in dükkanına çağrıldığını, sorulması üzerine boya işini verdiği firmanın alacak miktarının 8.700 Lira olduğunu söylediğini, kendilerine ödeme yapıp yapmayacağını sorduklarında ise tarafların anlaşması durumunda borcu kendilerine ödeyebileceğini söylediğini, tarafların anlaşması üzerine daha sonra İncesu soy isimli sanıklara 8.700 Lira ödeme yaptığını, bildiği kadarı ile mağdur …’ın firma sahibi olmadığını, ancak vekaletname ile firmanın banka işlerini yürüten kişi olduğunu,

Antalya 9. Asliye Ceza Mahkemesinin 2007/1663 esas sayılı dosyasında tanık olarak dinlenen ….;….Ltd. Şti’nin mağdur … ve tanık ….’a ait olduğunu, şirketin ortağı ve müdürü görünen …’nın ise şirketin çaycısı olduğunu,

Antalya 9. Asliye Ceza Mahkemesinin 2007/1663 esas sayılı dosyasında sanık sıfatıyla dinlenen …; gerektiği zaman şirkette çay getirip dağıttığını,

Hüküm sonrası ölen sanık …; sanıklar ….ve ….’ın babası, sanık …’ın amcası olduğunu, daha önce de alacaklarını tahsil etmek için buluştukları mağdur …’ın yaklaşık beş aydır borcunu ödemediğini, olay günü buluştukları mağdur … ile iş yerine gittiklerini, mağdur …’ın borçlusu olan tanık ….’ı çağırıp alacağını kendilerine temlik etmek istediğini, tanık ….’ın ödeme taahhüdünde bulunduğunu, yine mağdur …’ın 5.000 Lira daha vereceğini söyleyip kendilerine ve sanık …’e senet düzenleyip verdiğini,

Beyan etmişlerdir.

Sanık …; Antalya’da bir boya firmasının bölge bayiliğini yaptığını, tanık …. ile birlikte boya satan mağdur …’ı da kendisinden alışveriş yapması sebebiyle tanıdığını, mağdur …’ın tanık …. ve İshak Çiçek isimli kişilerle….Ltd Şti’nin gayriresmî ortağı olduğunu, şirketin sahibi görünen …’nın ise mağdur …’ın amcası olup çaycılık yaptığını, mağdur …’ın kendisinden boya alıp karşılığında….Ltd. Şti’ne ait üç adet 15.000 Lira, bir adet 5.000 Lira bedelli olmak üzere dört adet çek verdiğini, 15.000 Lira bedelli çeklerden ikisinin arkasına “karşılıksızdır” şerhi düşürdüğünü, rica etmeleri üzerine 5000 Lira bedelli çeki bankaya ibraz etmediğini, ayrıca 3.500 Lira nakit borç verdiği mağdur …’ın 4.000 Lira tutarında da açık hesabı olduğunu, bu şekilde toplam 57.500 Lira borcu olan mağdur …’ın borcunu ödemediği gibi telefonlarını da açmadığını, olay tarihinde sanık …’ın arayarak mağdur … ile buluşup alacağını tahsil edeceğini söyleyerek kendisinin de eşlik etmesini istediğini, mağdur … ile buluşup birlikte iş yerine gittiklerini, mağdur …’ın, borçlusu olan tanık …’ı çağırıp alacağını kendilerine temlik etmek istediğini, ayrıca diğer sanıklara 5.000 Lira daha getireceğini söyleyip kalanı için de senet düzenlediğini,….Ltd. Şti’nin kapanması sebebiyle daha önce verilen çeklerin ne olacağını sorduğunda çekler üzerine “bu çek ahv….mdir” yazıp imzaladığını, daha sonra da kendisine borcuna karşılık olmak üzere önce daire vermeyi teklif edip sonrasında senet verdiğini,

Sanık …; boya malzemeleri sattığını, ayrıca amcası …..’in çocukları olan sanıklar …. ve ….ile boyacılık yaptığını, sanık … ile de ticari ilişkisinin bulunduğunu, mağdur …’ın cezaevinde olan ortağı tanık …. ile yönettiği şirketin boya işini aldığı inşaatın taşeronluğunu sanıklar ….ve …. ile birlikte yaptıklarını, mağdur …’ın bu iş sebebiyle kendilerine 27.000 Lira borcu olduğunu, birçok kez alacaklarını istemelerine rağmen ödemediği gibi bugün yarın öderim diyerek kendilerini atlattığını, olay günü ise buluştukları mağdur … ile iş yerine gittiklerini, mağdur …’ın borçlusu olan tanık …’ı çağırıp alacağını kendilerine temlik etmek istediğini, tanık ….’ın ödeme taahhüdünde bulunduğunu, yine mağdur …’ın 5.000 Lira daha vereceğini söyleyerek kendilerine ve sanık …’e senet düzenleyip verdiğini, mağdur …’ın borcunu ödememesi sebebiyle çalıştırdıkları yirmi kadar işçinin maaşını ödemekte zorlandıklarını,

Sanık …; inşaat boyacılığı yaptığını, iş aldığı zaman ayrıca işçi de çalıştırdığını, yaklaşık beş ay önce mağdur …’ın taşeronluğunu yaptığı iki inşaatın boyasını işçileri ile birlikte yaptığını, 19.000 Lirası işçi ücretleri, 8.000 Lirası ise kartonpiyer bedeli olmak üzere mağdurun kendilerine 27.000 Lira borcu olduğunu, işi güvene dayalı yaptıklarından alacaklarını senede bağlamadıklarını, mağdur …’tan işçi ücretlerini ödemek için defalarca alacaklarını istemelerine rağmen ödemeyip kendilerini oyaladığını, mağdur …’ın, birlikte çalıştığı diğer sanık …’ı arayarak borcunu ödeyeceğini söylediğini amcası olan …..’den öğrendiğini, olay günü ise buluştukları mağdur … ile iş yerine gittiklerini, mağdur …’ın borçlusu olan tanık ….’ı çağırıp alacağını kendilerine temlik etmek istediğini, tanık ….’ın ödeme taahhüdünde bulunduğunu, yine mağdur …’ın 5.000 Lira daha vereceğini söyleyerek kendilerine ve sanık …’e senet düzenleyip verdiğini, daha önce elinde mağdur …’ın işlerini yürüttüğü….Ltd Şti’ne ait 6.000 Lira bedelli çek bulunduğunu, şirketin iflas etmesi üzerine mağdur …’ın yeni şirket kurduğunu ve bu şirket üzerinden yeni çek vereceğini söyleyerek kendisini kandırıp çeki aldığını,

Sanık …; sanıklar …. ve ….’ın iş yerinde yevmiyeci olarak çalıştığını, iki ay kadar önce mağdur …’ın işverenliğinde çalışmasından dolayı 1.500 Lira alacağı olduğunu, ancak mağdur …’ın borcunu ödemediğini, mağdur …’ın borcunu ödeyeceğini öğrenmesi üzerine başlarına bir iş gelmesin diye diğer sanıkların yanında olduğunu, buluştukları mağdur … ile iş yerine gittiklerini, mağdur …’ın borçlusu olan tanık ….’ı çağırıp alacağını kendilerine temlik etmek istediğini, tanık ….’ın ödeme taahhüdünde bulunduğunu, yine mağdur …’ın 5.000 Lira daha vereceğini söyleyerek kendilerine ve sanık …’e senet düzenleyip verdiğini, mağdur …’ın cüzdanından para almadığını,

Savunmuşlardır.

5237 sayılı Türk Ceza Kanununun Birinci Kitap, İkinci Kısımda, “Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenler” başlıklı İkinci Bölümde yer alan “haksız tahrik” 29. maddede; “Haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimseye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine onsekiz yıldan yirmidört yıla ve müebbet hapis cezası yerine oniki yıldan onsekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hâllerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir” şeklinde, ceza sorumluluğunu azaltan bir neden olarak hüküm altına alınmıştır.

Ceza sorumluluğunu azaltan bir neden olarak düzenlenen haksız tahrik; kişinin haksız bir fiilin kendisinde oluşturduğu hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işlemesi durumunda kusur yeteneğindeki azalmayı ifade etmektedir. Bu halde fail, suç işleme yönünde önceden bir karar vermeksizin, dışarıdan gelen etkinin ruhsal yapısında meydana getirdiği karışıklığın bir sonucu olarak suç işlemeye yönelmektedir. Bu yönüyle haksız tahrik, kusurun irade unsuru üzerinde etkili olan bir nedendir. Başka bir anlatımla, haksız tahrik h….nde failin iradesi üzerinde bir zayıflama meydana gelmekte, böylece haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altındaki kişinin suç işlemekten kendisini alıkoyma yeteneği önemli ölçüde azalmış bulunmaktadır.

5237 sayılı TCK’nun 29. maddesinde yer alan haksız tahrik hükümlerinin uygulanabilmesi için şu şartların birlikte gerçekleşmesi gereklidir:

a) Tahriki oluşturan haksız bir fiil bulunmalı,

b) Fail öfke veya şiddetli elemin etkisi altında kalmalı,

c) Failin işlediği suç, bu ruhi durumun tepkisi olmalı,

d) Haksız tahrik teşkil eden eylem, mağdurdan sadır olmalıdır.

Haksız tahrik hükümlerinin uygulanabilmesi için kanunda bir zaman sınırlaması mevcut olmayıp, aradan uzunca bir zaman geçse bile önceki olayın etkisiyle suç işlenmişse tahrik hükümleri uygulanmalıdır.

Uyuşmazlık konusu bu açıklamalar ışığında değerlendirildiğinde;

Mağdur … aşamalarda, bir dönem işçi olarak çalıştığı….Ltd. Şti’nin sanıklara borcu olduğunu, ancak bu borçlardan dolayı şahsi sorumluluğunun bulunmadığını beyan etmiş ise de, tanıklar …. ve ….’ın mağdur …’ın gayriresmi ortak olarak….Ltd. Şti. adına yürüttüğü ticari işlerden dolayı sanıklara borçlu olduğunu, tanık ….’ın ise inşaatın boya işini verdiği mağdur …’ın sanıklar …., ….ve ….’ı taşeron olarak çalıştırıp inşaatta kullanılan boyaların sanık …’ten tedarik edildiğini ifade etmeleri, tanık ….’ın taraflar arasında yapılan anlaşma uyarınca mağdur …’a olan borcunu sanıklara ödediğini belirtmesi, Antalya 9. Asliye Ceza Mahkemesinin 2007/1663 esas sayılı dosyasında tanık olarak dinlenen Yasin’in, mağdur …’ın….Ltd. Şti’nin ortağı, bu şirketin ortağı görünen …’nın ise şirket çaycısı olduğunu beyan etmesi, bu beyanın aynı dosyada sanık olarak dinlenen … tarafından da doğrulanması ve….Ltd. Şti’ne ait aracın mağdur …’ın kullanımında olması nazara alındığında; sanıklara borçlu olduğu anlaşılan mağdur …’ın, alacaklarını tahsil etmek isteyen sanıkları borcunu daha sonra ödeyeceğini söyleyerek sürekli oyalayıp telefonlarını açmaması, ticari işlerinde….Ltd Şti’ni paravan olarak kullanarak sorumluluktan kurtulma çabası içinde olması, suç tarihinden önce yine amcası olan …’nın ortağı olduğu Özevsan Ltd. Şti’nde ticari fa….yete başlayarak sanıklara olan borcunu kasti şekilde ödememe iradesini ortaya koyması sanıklar lehine haksız tahrik hükmünün uygulanmasını gerektiren haksız bir davranış olup, alacağın tahsil edilememesi sebebiyle işçi ücretlerini ödeyemeyen ve ticari fa….yetlerini yürütmekte zora düşen sanıkların, mağdurdan kaynaklanan bu haksız fiillerin oluşturduğu hiddetin etkisi altında hareket ederek kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunu işledikleri kabul edilmelidir.

Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne, Özel Daire onama kararının mağdur …’a yönelik eylem yönünden kaldırılmasına, yerel mahkeme hükmünün sanıklar …, …, … ve …’ın, mağdur …’a karşı kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunu haksız tahrik altında işlediklerinin gözetilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına, ayrıca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabul edilerek, Özel Daire onama kararının kaldırılıp yerel mahkeme hükmünün bozulmuş olması nedeniyle, sanıkların cezalarının infazının durdurulmasına ve tahliyelerine karar verilmelidir.

SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle;

1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,

2- Yargıtay 14. Ceza Dairesinin 16.02.2016 gün ve 9975-1318 sayılı onama kararının mağdur …’a yönelik eylem yönünden KALDIRILMASINA,

3- Antalya 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 21.09.2012 gün ve 435-334 sayılı mahkûmiyet hükmünün, sanıklar …, …, … ve …’ın mağdur …’a karşı kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunu haksız tahrik altında işlediklerinin gözetilmemesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,

4- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabul edilerek, Özel Daire onama kararının mağdur …’a yönelik eylem yönünden kaldırılıp yerel mahkeme hükmünün bozulmuş olması nedeniyle, sanıklar …, …, … ve …’ın cezalarının İNFAZININ DURDURULMASINA ve TAHLİYELERİNE, başka bir suçtan hükümlü veya tutuklu olmadığı takdirde derhal salıverilmeleri için YAZI YAZILMASINA,

5- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 04.07.2017 tarihinde yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi. MEVZUATİÇTİHATYÜRÜTMEYİ DURDURMAİSTİNAF

VELAYETTE ÇOCUKLARIN ÜSTÜN YARARI ESAS OLDUĞUNDAN GEREKTİĞİ TAKDİRDE GÖRÜŞLERİNİN AKSİNE KARAR VERİLEBİLİR

Yargıtay 2. HD, E: 2020/5946, K: 2021/437, T: 20.01.2021

MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 38. Hukuk Dairesi
DAVA TÜRÜ : Boşanma

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davalı erkek tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

K A R A R

1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalı erkeğin aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazları yersizdir.

2- Velayet düzenlemesinde; çocukla ana ve baba yararının çatışması halinde, çocuğun yararına üstünlük tanınması gereklidir. Çocuğun yararı ise; çocuğun bedensel, fikri ve ahlaki bakımdan en iyi şekilde gelişebilmesi ve böyle bir gelişmenin gerçekleştirilmesi için, çocuğa sosyal, ekonomik ve kültürel koşulların sağlanmış olmasıdır. Çocuğun bu konulardaki üstün yararını belirlerken; çocuk yetişkin biri olmuş olsaydı, kendisini ilgilendiren bir olayda, kendi yararı için ne gibi bir karar verebilecekti ise, çocuk için karar veren makamındaki kişinin de aynı yönde karar vermesi gerekir; yani çocuğun farazi düşüncesi esas alınacaktır.

Velayet kamu düzenine ilişkin olup, re’sen araştırma ilkesi geçerlidir. Bu nedenle, yargılama sırasında meydana gelen gelişmelerin bile göz önünde tutulması gerekir.

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 12. maddesi ile Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi’nin 3 ve 6. maddeleri, iç hukuk tarafından yeterli idrake sahip olduğu kabul edilen çocuklara, kendilerini ilgilendiren davalarda görüşlerini ifade etmeye olanak tanınmasını ve görüşlerine gereken önemin verilmesi gerektiğini öngörmektedir. Çocukların üstün yararı gerektirdiği takdirde görüşlerinin aksine karar verilmesi mümkündür. Velayet hususu, çocukları ilgilendiren konuların en başında gelir.

Dosya incelendiğinde, idrak çağında oldukları anlaşılan ortak çocuklar …. ve …..’nın mahkemece bilgilendirilerek, velayet hakkındaki tercihlerinin kendisinden sorulması ve tüm deliller birlikte değerlendirilip sonucu uyarınca karar verilmesi gerekirken, velayet konusunda yazılı şekilde eksik inceleme ile hüküm kurulması usul ve kanuna aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir.

S O N U Ç

Temyiz edilen hükmün yukarıda 2. bentte açıklanan nedenle BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu diğer bölümlerin ise yukarıda 1. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, bozma sebep ve şekline göre kişisel ilişki ve iştirak nafakasına yönelik temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, dosyanın ilgili bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine oy birliğiyle karar verildi. 20.01.2021 (Çar.)

BABALIK DAVASINDA DAVALI KAN ÖRNEKLERİNİ VERMEZ İSE BU İNCELEMELER ZOR KULLANILARAK YAPILIR.

Yargıtay HGK, E: 2017/1927, K: 2018/1471, T: 18.10.2018

MAHKEMESİ : Aile Mahkemesi

Taraflar arasındaki “babalığın hükmen tespiti” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara 6. Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 11.04.2013 tarihli ve 2010/666 E., 2013/421 K. sayılı karar davalı … vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 18. Hukuk Dairesinin 07.04.2014 tarihli ve 2013/19771 E., 2014/6271 K. sayılı kararı ile:

“…Davacı dava dilekçesinde, annesi ….’in davalı … ile olan evlilik dışı ilişkisinden doğduğunu belirterek babasının davalı … olduğunun tespitine karar verilmesini istemiş, mahkemece davanın kabulüne karar verilmiştir.
Türk Medeni Kanununun 284. maddesinde; “Soybağına ilişkin davalarda, aşağıdaki kurallar saklı kalmak kaydıyla Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu uygulanır: 1. Hakim maddi olguları resen araştırır ve kanıtları serbestçe takdir eder. 2. Taraflar ve üçüncü kişiler, soybağının belirlenmesinde zorunlu olan ve sağlıkları yönünden tehlike yaratmayan araştırma ve incelemelere rıza göstermekle yükümlüdürler. Davalı, hakimin öngördüğü araştırma ve incelemeye rıza göstermezse, hakim, durum ve koşullara göre bundan beklenen sonucu, onun aleyhine doğmuş sayabilir.” 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 292. maddesinde ise; “(1) Uyuşmazlığın çözümü bakımından zorunlu ve bilimsel verilere uygun olmak, ayrıca sağlık yönünden bir tehlike oluşturmamak şartıyla, herkes, soybağının tespiti amacıyla vücudundan kan veya doku alınmasına katlanmak zorundadır. Haklı bir sebep olmaksızın bu zorunluluğa uyulmaması hâlinde, hâkim incelemenin zor kullanılarak yapılmasına karar verir. (2) Üçüncü kişi tanıklıktan çekinme hakkı bulunduğunu ileri sürerek bu yükümlülükten kaçınamaz.” hükümleri getirilmiştir.

Dosyadaki bilgi ve belgelerden; davacının, annesi ….’in davalı … ile olan evlilik dışı ilişkisinden doğduğunu belirterek babasının davalı … olduğunun tespitine karar verilmesini istediği, mahkemece yeterli araştırma yapmadan davalının ihtara uymaması nedeniyle DNA testi yaptırılamadığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verildiği anlaşılmaktadır. Dava, Türk Medeni Kanununun 301. ve devamı maddelerinde düzenlenen babalığın tespiti istemine ilişkindir. Bu talep çerçevesinde mahkemece tarafların iddia ve savunmaları da dikkate alınarak babalık iddiası ile ilgili olarak DNA testi yaptırmak üzere davalı …’e meşruhatlı davetiye çıkarılarak DNA testi için gerekli kan örneklerini vermesi, aksi taktirde zor kullanılarak bu incelemenin yaptırılacağı hususu ihtar edilmeli, ihtara rağmen davalı gelmez veya gelir de kan örneklerini vermez ise bu incelemelerin zor kullanılarak yapılmasına karar verilip DNA testi yaptırılıp alınacak rapor doğrultusunda bir karar verilmesi gerekirken yukarıda gösterilen yasal düzenlemelere aykırı şekilde eksik incelemeyle davanın kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle şimdilik diğer yönleri incelenmeksizin bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

K A R A R

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, babalığın hükmen tespiti istemine ilişkindir.

Davacı, annesi ile davalının evlilik dışı birlikteliklerinden 1987 yılında dünyaya geldiğini, ancak annesinin nüfusunda kayıtlı olduğunu ileri sürerek, davalının babası olduğunun tespiti ile nüfusta baba hanesine kaydının yapılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, müvekkilinin davayı kabul etmediğini beyan ederek davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, davacının reşit olduktan sonra davalı tarafından nüfusuna kaydedileceği yönünde oyalandığı ve bu nedenle babalık davasını hemen açmadığı ileri sürülmüş ise de 30.11.1987 doğumlu olan davacının reşit olduğu tarihten itibaren davanın açıldığı tarihe kadarki süre nazara alındığında Türk Medeni Kanunu’nun 303/2. maddesindeki hak düşürücü sürenin geçirildiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Karar davacı vekilince temyiz edilmiş, Yargıtay 2. Hukuk Dairesince,”… Davacı, 31.11.1990 doğumlu iken, Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 4.11.1993 tarihli, 1993/704-725 sayılı kararı ile doğum tarihi 30.11.1987 olarak tashih edilmiştir.

Davacı, davayı süresinde açmamasının haklı sebebe dayandığını ileri sürmüştür. Bir yıllık süre geçtikten sonra gecikmeyi haklı kılan sebepler varsa, sebebin ortadan kalkmasından başlayarak bir ay içinde dava açılabilir (TMK.md.303/4). O hâlde, davacının gösterdiği delillerin toplanması, davanın anaya ihbar edilmesi (TMK.md.301), ana katıldığı taktirde göstermesi hâlinde onun delillerinin de toplanması, davacının nüfusa tescilinin dayanağı belgenin, tescil resmî bir belgeye istinat ediyorsa, bu belgeyle birlikte merciinden istenerek dosya içine alınması, doğum tarihinin tashihine ilişkin dava dosyasının da mahkemesinden istenip dosyaya alınıp incelenmesi ve tüm deliller birlikte değerlendirilerek davanın süresinde açılıp açılmadığının belirlenmesi ve hasıl olacak sonucuna göre karar verilmesi gerekir. Açıklanan hususlar üzerinde durulmadan eksik inceleme ile hüküm kurulması doğru bulunmamıştır…” gerekçesiyle bozulmuştur.

Mahkemece bozma kararına uyulmuş ve yapılan yargılama sonucunda, dinlenen tanık beyanlarına göre davalı ile davacının annesinin uzun süre birlikte yaşadıkları, davacının da bu birliktelikten dünyaya geldiği, davacıyı tanıyacağını ve nüfusa kaydettireceğini söyleyerek davalının davacı ve annesini oyaladığı, bu nedenle davacının reşit olduktan hemen sonra dava açmadığının anlaşıldığı, bu durumun anlaşılmasından sonra ise tarafların DNA incelemesi yapılmak üzere Adli Tıp Kurumuna sevkine karar verildiği, ancak usulüne uygun çağrılmasına ve tebligat çıkarılmasına rağmen davalının mahkemeye müracaat etmediği ve test yaptırmaktan kaçındığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Karar davalı vekilince temyiz edilmiş, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde yer alan gerekçeyle bozulmuştur.

Mahkemece, bozma kararında yasal düzenlemelere aykırı ve eksik inceleme ile karar verildiği belirtilmiş ise de DNA testi yapılmak üzere davalı adına çıkarılan meşruhatlı davetiyenin tebliğine rağmen davalının gelmediği, 02.05.2012 ve 24.07.2012 tarihlerinde ihzaren celbine karar verildiği, davalının davetiye ve ihzarlara rağmen gelmemesi ve incelemeye rıza göstermemesi nedeniyle Türk Medeni Kanunu’nun 284/2. maddesi uyarınca incelemeden beklenen sonucun davalı aleyhine doğmuş olduğu sayılarak davanın kabulüne karar verildiği gerekçesiyle önceki hükümde direnilmiştir.

Direnme kararı davalı vekilince temyiz edilmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda, adına çıkarılan meşruhatlı davetiye ve ihzar müzekkerelerine karşın DNA testi yaptırmak üzere müracaat etmeyen davalı hakkında Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 284/2. maddesi gereğince incelemeden beklenen sonucun onun aleyhine doğduğunun kabul edilip edilemeyeceği, edilemeyeceğinin kabulü hâlinde 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 292. maddesi gereğince soybağının tespiti amacıyla davalıya DNA testi yaptırmak üzere meşruhatlı davetiye çıkarılarak gerekli kan veya doku örneğini vermesi, aksi taktirde zor kullanılarak bu incelemenin yaptırılacağı hususunun ihtar edilmesi, gelmediği veya gelip de kan veya doku örneği vermediği takdirde incelemenin zor kullanılarak yapılmasına karar verilip DNA testi yapılmak suretiyle alınacak rapora göre bir karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.
Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşme sırasında hak düşürücü sürenin davanın tüm aşamalarında resen gözetilmesi gerektiği dikkate alınarak, davalı vekilinin hak düşürücü süreye ilişkin temyiz itirazları öncelikle incelenmiştir.

Hemen belirtmek gerekir ki “Babalık hükmü” TMK’nın 301-304. maddeleri arasında düzenlemiş ve “Dava hakkı” başlıklı 301. maddenin birinci fıkrasında; çocuk ile baba arasındaki soybağının mahkemece belirlenmesini ana ve çocuğun isteyebileceği hüküm altına alınmıştır.
Davada uygulanacak hak düşürücü süreler ise TMK’nın 303. maddesinde düzenlenmiş olup, madde metni;

“Babalık davası, çocuğun doğumundan önce veya sonra açılabilir. Ananın dava hakkı, doğumdan başlayarak bir yıl geçmekle düşer.
Çocuğa doğumdan sonra kayyım atanmışsa, çocuk hakkında bir yıllık süre, atamanın kayyıma tebliği tarihinde, hiç kayyım atanmamışsa çocuğun ergin olduğu tarihte işlemeye başlar.
Çocuk ile başka bir erkek arasında soybağı ilişkisi varsa, bir yıllık süre bu ilişkinin ortadan kalktığı tarihte işlemeye başlar.
Bir yıllık süre geçtikten sonra gecikmeyi haklı kılan sebepler varsa, sebebin ortadan kalkmasından başlayarak bir ay içinde dava açılabilir.”
 hükmünü içermekte iken, çocuk yönünden hak düşürücü sürenin düzenlendiği ikinci fıkra, Anayasa Mahkemesi’nin 27.10.2011 tarihli ve 2010/71 E. ve 2011/143 K. sayılı kararı ile iptal edilmiş ve iptal kararı Resmî Gazete’de yayımlandığı 07.02.2012 tarihinden başlayarak bir yıl sonra yürürlüğe girmiştir.

Dördüncü fıkra da Anayasa Mahkemesi’nin 15.03.2012 tarihli ve 2011/116 E., 2012/39 K. sayılı kararı ile “çocuk” yönünden iptal edilmiş ve karar Resmî Gazete’de yayımlandığı 21.07.2012 tarihinden başlayarak bir yıl sonra yürürlüğe girmiştir.

Görüleceği üzere dava açıldıktan sonra maddede çocuk yönünden hak düşürücü süreyi düzenleyen fıkralar Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilmiştir. Böyle olunca, Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararının eldeki davaya uygulanıp uygulanamayacağının açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.

Anayasa’nın 153. maddesi uyarınca, Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararları gerekçesi yazılmadan açıklanamamakta ve ancak Resmî Gazete’de yayımlandıktan sonra yürürlüğe girmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararlarının yasama, yürütme ve yargı organları, idari makamlar, gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağı açıktır.

Diğer taraftan, 6100 sayılı HMK’nın 33. maddesinde “(1) Hâkim, Türk hukukunu resen uygular.” şeklinde ifadesini bulan yasal ilke gözetildiğinde; eldeki dava sonuçlanıp kesinleşmeden bu davaya uygulanabilecek yasa metni Anayasa Mahkemesi’nce iptal edildiğinden, iptal kararı sonucu oluşan bu durumun kesin hüküm hâlini almamış derdest dosyalar yönünden uygulanması zorunluluğu ortadadır.

Bir başka yönüyle Anayasa Mahkemesi iptal kararları usuli kazanılmış hakların istisnasını teşkil ederler.

Nitekim, Hukuk Genel Kurulunun 21.03.2012 gün ve 2012/20-12 E., 2012/232 K.; 28.09.2012 gün ve 2012/20-457 E., 2012/633 K.; 30.01.2013 gün ve 2012/1-683 E., 2013/165 K.; 02.03.2016 gün ve 2014/17-415 E., 2016/222 K.; 16.05.2018 gün ve 2017/20-1121 E., 2018/1104 K. sayılı kararlarında da aynı hususlar vurgulanmıştır.

Hâl böyle olunca, Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararı sonucu oluşan yeni yasal durumun eldeki maddi anlamda kesinleşmemiş ve derdest olan davaya da uygulanması zorunlu olup, bu duruma göre davalı vekilinin hak düşürücü süreye ilişkin temyiz itirazları yerinde olmadığından reddi ile uyuşmazlığın esasının incelenmesine geçilmiştir.

Bilindiği üzere soybağı, 743 sayılı Medeni Kanun’daki nesep sözcüğünün yerine 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu tarafından hukuk diline kazandırılan bir terim olup, biri geniş diğeri dar olmak üzere iki farklı anlamda kullanılmaktadır.

Geniş anlamda soybağı, bir kimse ile onun ecdadı, üstsoyu arasındaki biyolojik ve doğal bağlantıyı ifade eder. Dar anlamda soybağı ise sadece çocuklar ile ana ve babaları arasındaki bağlantıyı ifade eder. Türk Medeni Kanunu’nun “Aile Hukuku” başlıklı ikinci kitabında düzenlenmiş olan soybağı da bu dar anlamdaki soybağıdır.

TMK’nın soybağı hükümlerini düzenleyen 282. maddesinde, çocuk ile ana arasındaki soybağının doğumla, çocuk ile baba arasındaki soybağının ise ana ile evlilik, tanıma veya hâkim hükmüyle kurulacağı belirtilmiştir. Ayrıca bu maddeye göre, soybağı evlat edinme yoluyla da kurulabilir. Çocuk ile babası arasında, anne ile evlenme, tanıma ve evlat edinme yoluyla soybağı ilişkisi kurulmasında babanın rızası bulunmaktadır. Babanın rızasının bulunmadığı durumlarda ise çocuk ile babası arasında soybağının kurulabilmesi için hâkim kararı gereklidir. Çocukla babası arasında soybağının kurulması için açılan bu davaya babalık davası denilmekte olup, az yukarıda değinildiği üzere babalık davası ile ilgili hükümler TMK’nın 301-304. maddeleri arasında düzenlenmiştir. Eldeki davada da soybağının hâkim hükmüyle kurulması talep edilmiştir.
Çocuk ile baba arasındaki soybağı bir temel hak olduğu gibi kamu düzeni ile de ilgilidir. Bu nedenle hâkim, soybağına ilişkin davalarda doğru sonucun elde edilmesi için tüm maddi olguları resen araştırmalı, bilimsel çalışmaların ulaştığı bütün olanaklardan yararlanmalıdır.

Belirtmek gerekir ki tüm canlılarda genetik kodu içeren DNA konusunda yapılan araştırma ve incelemeler de çağımızın en önemli bilimsel gelişmelerinden biri olarak kabul edilmektedir. Gen teknolojisinde yaşanan bu gelişmeler hukuku da kaçınılmaz bir şekilde etkilemiş ve bu teknoloji sayesinde uyuşmazlık konusu olan bazı maddi vakıaların güvenilir şekilde aydınlatılması olanaklı hâle gelmiştir.

Nitekim somut olayda da mahkemece davacı tanıkları dinlenmiş, davacının annesi ile davalı arasında evlilik dışı bir birlikteliğin yaşandığı ve davacının bu birliktelikten dünyaya gelmiş olabileceği yönünde güçlü bir kanaat oluştuktan sonra bilimsel bir veri ile maddi sonuca ulaşmak amacıyla DNA testi yaptırılmasına karar verilmiştir. Ne var ki davalı, çıkarılan tebligat ve ihzar müzekkerelerine karşın test yaptırmak için müracaat etmemiştir. Bu nedenle babalık davası sırasında DNA testi için biyolojik bulgu vermekten kaçınan taraftan zorla numune alınıp alınamayacağı hususuna değinmek gerekmektedir.

Anayasa’nın “Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı” başlıklı 17. maddesinin ikinci fıkrasında,“Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi tutulamaz.” hükmü öngörülmüştür. Bu hüküm uyarınca tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı istisnai hâller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamayacağı açıktır.

Kanunlarda babalık davalarına ilişkin olarak istisnai bir düzenlemenin bulunup bulunmadığına bakıldığında ise 01.01.2002 tarihinde yürürlüğe giren TMK’nın 284. maddesinde soybağının kurulmasına ilişkin davalardaki “Yargılama usulü” düzenlenmiş ve;

“Soybağına ilişkin davalarda, aşağıdaki kurallar saklı kalmak kaydıyla Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu uygulanır:

1.Hâkim maddi olguları resen araştırır ve kanıtları serbestçe takdir eder.
2.Taraflar ve üçüncü kişiler, soybağının belirlenmesinde zorunlu olan ve sağlıkları yönünden tehlike yaratmayan araştırma ve incelemelere rıza göstermekle yükümlüdürler. Davalı, hakimin öngördüğü araştırma ve incelemeye rıza göstermezse, hakim, durum ve koşullara göre bundan beklenen sonucu, onun aleyhine doğmuş sayabilir.”
 hükmüne yer verilmiştir.

Diğer taraftan 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda “Soybağının tespiti için yapılacak inceleme” başlığı altında ayrı bir düzenleme yapılmış ve 292. maddede;

“1. Uyuşmazlığın çözümü bakımından zorunlu ve bilimsel verilere uygun olmak, ayrıca sağlık yönünden bir tehlike oluşturmamak şartıyla, herkes, soybağının tespiti amacıyla vücudundan kan veya doku alınmasına katlanmak zorundadır. Haklı bir sebep olmaksızın bu zorunluluğa uyulmaması hâlinde, hâkim incelemenin zor kullanılarak yapılmasına karar verir.

2. Üçüncü kişi tanıklıktan çekinme hakkı bulunduğunu ileri sürerek bu yükümlülükten kaçınamaz.” biçiminde emredici ve özel bir düzenleme yapılmıştır.

Madde gerekçesinde de; “…uyuşmazlığın çözümü bakımından, davanın tarafları yanında üçüncü kişiler de, zorunluluk hâlinde, bilimsel verilere uygun olmak, sağlık yönünden bir tehlike oluşturmamak koşuluyla, vücutlarından kan veya doku alınmasına katlanmak zorundadırlar. İşin önemi dikkate alınarak böyle bir zorunluluk öngörülmüş ve üçüncü kişilerin tanıklıktan çekinme haklarını ileri sürerek bu yükümlülükten kaçınma yolu da kapatılmıştır.” denilerek, bu nitelikteki davalarda soybağının tespiti için vücuttan kan veya doku alınmasına katlanma zorunluluğu açık bir şekilde düzenlenmiştir.

Yerel mahkemece, test yaptırmaktan kaçınan davalı hakkında TMK’nın 284/2. maddesi uyarınca incelemeden beklenen sonucun onun aleyhine doğmuş olduğu kabul edilerek karar verildiği belirtilmiş ise de az yukarıda açıklandığı üzere TMK’ya göre sonraki kanun durumunda olan HMK’nda soybağının tespiti için yapılacak inceleme hakkında özel bir düzenleme yapılmış ve bu tür davalarda işin önemine binaen kan veya doku alınmasına katlanma zorunluluğu getirilmiştir.

Hâl böyle olunca, kamu düzenine ilişkin olan babalık iddiası hakkında doğru sonucun elde edilebilmesi için sonraki kanun olan ve özel düzenleme içeren HMK’nın 292. maddesi hükmünün uygulanması ve alınacak rapor doğrultusunda bir karar verilmesi gerekmektedir.

O hâlde, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

S O N U Ç

Davalı … vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu açık olmak üzere 18.10.2018 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

ADLİ PARA CEZASI VE HAGB KARARI TEKERRÜRE ESAS ALINAMAZ.

Yargıtay 3. CD, E: 2019/1270, K: 2019/8733, T: 18.04.2019

Özet: Adli para cezalarında tekerrür hükümleri uygulanmaz. Ayrıca, önceki HAGB kararı da tekerrüre esas alınmaz.

MAHKEMESİ : Asliye Ceza Mahkemesi
HÜKÜM : Mahkumiyet

Mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunarak;
Gereği görüşülüp düşünüldü:

K A R A R

Sanık hakkındaki hüküm miktar itibariyle kesin nitelikte ise de; Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 11.03.2014 tarih ve 2013/8-113 Esas – 2014/120 sayılı kararında da belirtildiği üzere, kesin nitelikte olan adli para cezasına ayrıca TCK’nin 58. maddesinde düzenlenen tekerrür hükümlerinin uygulanması nedeniyle, kesin nitelikteki hükmün temyizi kabil olduğu anlaşılmakla yapılan incelemede;

Yerinde görülmeyen diğer temyiz itirazlarının reddine, ancak;

1) 5237 sayılı TCK’nin 58. maddesinin sadece hapis cezasına mahkumiyet halinde uygulanabileceği gözetilmeden, sonuç olarak adli para cezası ile cezalandırılan sanık hakkında, TCK’nin 58, 5275 sayılı Kanun’un 106. ve 108. maddelerine aykırı olarak, mükerrirlere özgü infaz rejiminin uygulanmasına karar verilmesi,

2) Sanık hakkında tekerrüre esas alınan Kozan Sulh Ceza Mahkemesinin 29/01/2013 karar tarihli, 2012/1085 Esas – 2013/204 Karar sayılı ilamının mahkumiyet hükmü niteliğinde bulunmayan “hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına” dair olduğu ve TCK’nin 58. maddesi kapsamında tekerrüre esas alınamayacağının gözetilmemesi,

3) Suç tarihinde adli sicil kaydında yalnızca mahkumiyet hükmü niteliğinde bulunmayan hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı bulunan sanık hakkında, “Sanığın adli sicil kaydında daha önceden kasıtlı suçlardan mahkumiyetinin bulunması nedeniyle, şartları oluşmadığından” şeklinde, adli sicil kaydındaki hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının mahkumiyet hükmü olduğu kabul edilerek, yasal ve yerinde olmayan gerekçe ile hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair hükümlerin uygulanmasına yer olmadığına karar verilmesi,

S O N U Ç

Bozmayı gerektirmiş, o yer Cumhuriyet savcısının temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükmün bu nedenlerle 6723 sayılı Kanun’un 33. maddesiyle değişik 5320 sayılı Kanun’un 8/1. maddesi ile yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK’un 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA18.04.2019 gününde oy birliğiyle karar verildi.

İŞÇİNİN ELEKTRONİK ORTAMDA GİZLİCE İZLENMESİYLE ELDE EDİLEN VERİLERE DAYANILARAK İŞ SÖZLEŞMESİNİN İŞVERENCE FESHİ, HAKSIZ FESİHTİR.

Yargıtay 22. HD, E: 2017/21857, K: 2019/9884, T: 07.05.2019

MAHKEMESİ : İş Mahkemesi
DAVA TÜRÜ : İtirazın İptali

Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen kararın, temyizen incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmekle, temyiz talebinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

K A R A R

Davacı İsteminin Özeti:

Davacı vekili, davacının davalıya ait işyerinde mühendis olarak çalıştığını, iş sözleşmesinin davalı işveren tarafından haklı bir neden olmadan feshedildiğini, dört haftalık ihbar tazminatı tutarının ödenmemesi sebebiyle ilamsız icra takibi başlatıldığını, davalı işverenin haksız ve hukuka aykırı olarak takibe itiraz ettiğini ileri sürerek itirazın iptaline karar verilmesini, davalı işverenin icra inkar tazminatı ödemeye mahkum edilmesini talep etmiştir.

Davalı Cevabının Özeti:

Davalı vekili, davacının 18.02.2013/15.11.2014 tarihleri arasında satış ve pazarlama yöneticisi olarak çalıştığını, davacının iş sözleşmesinin başında işi yapma konusunda kendisinde olmayan bu şartları varmış gibi göstererek işvereni yanılttığını, şirkete ve müşterilere ait özel bilgilerin korunmasının esas olduğunu, davacının buna rağmen web sitelerinde alış veriş yaptığını, kariyer sitelerine iş başvuruları yaptığını, sosyal medya üzerinden rakip firmalar ile görüştüğünü, kendisine bir iki kez sözlü uyarı yapıldı ise de davranışlarının devam etmesi üzerine, güvenlik amacı ile bilgisayarının takibe alındığını, davacıya ait USB belleğin şirket aracı içinde araç yıkama firması tarafından bulunduğunu, USB’nin kontrolünde içinde şirkete ait dışarı çıkmaması gereken bilgilerin ve davacıya ait şahsi bilgilerin bulunduğunun tespit edildiğini, davacının danışman firmalara, iş arkadaşlarına, şirketi kötüleyecek şekilde ifadeler kullanarak işinden memnun olmadığını söylediğini, iş sözleşmesinin 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25/II maddesine göre haklı sebeple feshedildiğini savunarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

Mahkeme Kararının Özeti:

Mahkemece, toplanan deliller ve bilirkişi raporu doğrultusunda davanın reddine karar verilmiştir.

Temyiz Başvurusu:

Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.

Gerekçe:

Taraflar arasında iş sözleşmesinin işverence feshinin haklı sebebe dayanıp dayanmadığı uyuşmazlık konusudur.

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 417. maddesine göre, işveren, hizmet ilişkisinde işçinin kişiliğini korumak ve saygı göstermek ve işyerinde dürüstlük ilkelerine uygun bir düzeni sağlamakla yükümlüdür. Kanunun 419. maddesine göre ise; “işveren işçiye ait kişisel verileri, ancak işçinin işe yatkınlığıyla ilgili veya hizmet sözleşmesinin ifası için zorunlu olduğu ölçüde kullanabilir. Özel kanun hükümleri saklıdır.”

Somut uyuşmazlıkta, davacı iş sözleşmesinin işverence haklı bir sebep olmadan feshedildiğini ileri sürmüş, davalı işveren ise hem davacının iş bilgisayarındaki takip programından hem de davacının araç yıkama sırasında araçta unuttuğu USB bellekten, şirketle aralarındaki gizlilik sözleşmesine aykırı olarak sosyal medya ve alışveriş sitelerine girdiği, mesajlarında şirketi kötülediği ve headhunterlar ile görüşme yaptığı, şirkete ait iş sırrı niteliğindeki gizli bilgileri şirket dışına çıkartması yasal olmasına rağmen çıkardığı, 25/2 (a) hükmüne aykırı olarak işvereni yanılttığının anlaşıldığını, iş sözleşmesinin 25/2 maddesine göre haklı sebeple feshedildiğini savunmuştur. Mahkemece bilişim uzmanı ve hukukçu bilirkişiden alınan raporlar doğrultusunda iş sözleşmesinin 25/II (a) ve (e ) bentlerine göre haklı sebeple feshedildiği sonucuna varılmıştır.
Dosya kapsamına göre, davacının iş sözleşmesi 15/11/2014 tarihli fesih bildirimi ile “gizlilik ve tarafsızlık sözleşmesine aykırı olarak, iş haricindeki web sitelerine sürekli erişimde bulunmak, gizlilik ve tarafsızlık sözleşmesine aykırı olarak, gizlilik içeren bilgileri şirket dışına yazılı olarak çıkarmak, her gün kısa süreli de olsa iş amaçlı bilgisayardan, internet üzerinden alışveriş ve kariyer sitelerine girmek, bir yıl içinde 6 kez yarım saat, 6 kez de 1 saatin üzerinde internette zaman geçirmek, bu sebeple iş görme edimini layıkı ile yerine getirmemek, şirket kaynaklarını verimsiz ve amaç dışı kullanmak, mesai saatlerine uymamak, iş disiplinini bozmak ve yanıltıcı beyanda bulunmak” sebebiyle feshedilmiştir.

Davacı ile işveren arasında imzalanan gizlilik sözleşmesinde, davacının şirkete ait bilgileri ve belgeleri sözlü veya yazılı olarak işyeri dışına çıkaramayacağı, müşteri bilgilerini gizli tutacağı, internet kullanımında şirketin güvenliği açısından iş haricindeki web sitelerine erişim ve yetkisiz dosya indiriminin yasak olduğu, anlık mesajlaşma servisleri ortak paylaşım siteleri vb hizmetlerin kullanımında ilgili şirket personelinin bilgilendirileceği düzenlenmiştir.

Somut uyuşmazlıkta davacının şirkete ait gizli bilgileri şirket dışına çıkardığını, bu hususun davacıya ait USB cihazının bulunması ile ortaya çıktığını savunmuş ise de, yargılama sırasında dinlenilen davacı ve davalı tanıkları davacının zaman zaman işini evden de yürütebildiğini ve bilgisayarının da diz üstü bilgisayar olduğunu ifade etmiştir. Davalı taraf, davacının işyeri dışına çıkarmaması gereken iş sırrı niteliğindeki bilgileri işyeri dışına çıkardığına dair somut bir delil sunmamıştır. Diğer taraftan, dosya kapsamına göre davacının çalışma süresi içinde kariyer sitelerine girdiği, sohbet sitelerinde zaman geçirdiği, bir başka arkadaşını işverenine bazı bilgileri vermemesi konusunda yönlendirdiği, şirketin araç vermemesi üzerine işvereni kötülediği, fuarlara katılmama konusunda çeşitli bahaneler ürettiği, iş sözleşmesinin başlangıcında kendisinde bulunması gereken vasıflar konusunda hatalı bilgi verdiği sabit ise de, davalı işverenin bu bilgileri işçinin bilgisayarına yerleştirdiği özel bir takip programı ile elde ettiği anlaşılmaktadır. Davacı taraf, gerek haberleşme ve iletişiminin kayda alınması gerekse kaybolan USB’ye usulsüz olarak el konulduğu iddiası ile davalı işveren hakkında suç duyurusunda bulunduğunu belirterek, devam eden hazırlık soruşturmasının numarasını bildirmiştir. Davalı işveren ise işçinin bu izlemeden haberdar olduğu veya izlemenin yapılacağı konusunda bilgilendirilmediğine dair somut bir delil sunmamıştır. Şu halde davacı işçinin, bilgisayarında bulunan klavye yakalayıcısı adı verilen programdan haberinin olmadığı, işverence bu konuda bilgilendirilmediği, davacının rızası hilafına tüm kayıtların özel yahut işe ilişkin bilgi ayrımı olmadan işverence günlük olarak elde edildiğinin anlaşılması karşısında, elde edilen bu bilgilerin fesih sebebi olarak ileri sürülemeyeceği değerlendirilmelidir. İşverenin yönetim hakkının bir sonucu olarak işçiyi elektronik ortamda izlemesi ve takip etmesi her zaman mümkündür. Ancak bunun için işçinin bu izleme hakkında bilgilendirilmiş olması şarttır. İşçinin izlendiğine dair bilgilendirilmemesi veya gizlice izlenmesi, bu izleme neticesinde elde edilen veriler, iş sözleşmesinin işçi tarafından ihlal edildiğini açıkça ortaya koysa dahi, hukuka aykırı olarak kabul edilmelidir. Hal böyle iken, somut olayda işverence gizlice izleme neticesinde elde edilen bilgilerin haklı fesih sebebi olarak ileri sürülmesinin mümkün olmadığı kabul edilmelidir. Mahkemece feshin haklı bir sebebe dayanmadığı ve davacının ihbar tazminatına hak kazandığı sonucuna varılması gerekirken, yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi hatalı olup, kararın bu sebeple bozulması gerekmiştir.

S O N U Ç

Temyiz olunan hükmün yukarıda açıklanan sebeplerden BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 07.05.2019 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

DÜĞÜNDE TAKILAN ALTINLARIN KİME AİT OLDUĞU İSPAT EDİLEMİYORSA EŞLERİN PAYLI MÜLKİYETİNDE OLDUKLARI KABUL EDİLİR.

Yargıtay 8. HD, E: 2020/944, K: 2020/5388, T: 24.09.2020

MAHKEMESİ : Aile Mahkemesi
DAVA TÜRÜ : Eşya, Ziynet ve Katılma Alacağı

Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Mahkemece, bozma sonrası yapılan yargılama sonucunda davanın kısmen kabulüne kısmen reddine karar verilmiş olup hükmün davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü.

K A R A R

Davacı … vekili, edinilmiş mallara katılma rejiminin tasfiyesi ile fazlaya ilişkin hakları saklı tutarak davacının elinden zorla alınıp bozdurulan ziynet eşyaları yönünden 26.500,00 TL, davacının evlenmeden önce aldığı ev eşyaları yönünden 6.000,00 TL, davalı adına kayıtlı 5 nolu meskenin satın alınmasında bozdurulan ziynetler ile katkısı olduğundan katılma ve değer artış payı alacağı olarak 25.998,50 TL, 5 nolu meskenden davalının elde ettiği kira geliri yönünden 7.300,00 TL katılma alacağı, yine evlilik birliği içinde davalı adına edinilen 8 nolu mesken yönünden ise 41.258,00 TL katılma alacağının faizleriyle birlikte davalıdan tahsilini talep etmiştir. Harcını yatırmak suretiyle sundukları 29.04.2015 tarihli ıslah dilekçesi ile ev eşyaları, ziynet eşyaları, kira geliri yönünden alacak taleplerini yinelemiş, bilirkişi raporu doğrultusunda 8 nolu mesken yönünden 86.134,00 TL ve 5 nolu mesken yönünden 30.000,00 TL katılma alacağı olarak talep miktarını arttırmıştır.

Davalı … vekili, 5 nolu meskenin evlenmeden önce davalı tarafından bedeli ödenerek satın alındığını, bu meskenin kira gelirinden davacının hak talep edemeyeceğini, 8 nolu meskenin 2007 yılında davalı tarafından kredi ile alınan dava dışı bir taşınmazın takas edilmesi ve üzerine davalı tarafından banka kredisi çekilerek satın alındığını, davacının taşınmazların edinilmesine hiçbir katkısının bulunmadığını, ziynet eşyalarının ise davacının uhdesinde bulunduğunu, bu yüzden adet ve niteliklerini ayrıntılı bildirdiğini,2005 yılında davalının yatırım amaçlı 8 bilezik aldığını, davacının bozdurulduğunu iddia ettiği ziynetlerin bu bilezikler olduğunu açıklayarak, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucunda, mahkeme kararının diğer yönlerden kesinleşmekle, ziynet alacağı talebinin kısmen kabulüyle 1 adet tam altın (600,85), 65 adet çeyrek altın (9844,90), 1 künye 14 ayar (422,72), 2 adet bilezik 15’er gramdan (2544), 12 adet 10’ar gramdan bilezik (10.176) olmak üzere toplam 23.588,47 TL’nin dava tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya ödenmesine, fazlaya ilişkin talebin reddine, davacının 36746 ada 21 parseldeki 5 nolu taşınmaza ilişkin talebi yönünden bilirkişi raporunda 42.500 TL katılma alacağı belirlenmiş ise de ıslah dikkate alınarak 30.000 TL katılma alacağının karar tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya ödenmesine, davacının 27922 ada 5 parseldeki 8 nolu taşınmaza yönelik alacak talebinin kabulüne, talep ve ıslah dikkate alınarak 86.134 TL alacağın karar tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya ödenmesine karar verilmiştir. Hüküm, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Maddi olayları ileri sürmek taraflara, hukuki nitelendirme yapmak ve uygulanacak kanun maddelerini belirlemek hakime aittir (6100 Sayılı HMK mad.33). İddianın ileri sürülüş şekline göre dava, eşya, ziynet, değer artış payı ve artık değere katılma alacağı isteğine ilişkindir.

1. Toplanan deliller ve tüm dosya kapsamından; dosya muhtevasına, dava evrakı ile yargılama tutanakları münderecatına ve uyulan bozma ilâmında açıklandığı üzere işlem yapılıp sonucu dairesinde hüküm tesis edildiğine göre, davalı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.

2. Davalı vekilinin ziynet eşyalarına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde;

Tüm dosya kapsamı birlikte incelendiğinde, davacının düğünde takılan ziynet eşyalarının davalının zorlaması ve baskısıyla iade edilmek üzere davalıya verildiğini iddia etmiş, davalı ise davacıdan ziynet eşyalarını almadığını savunmuş, 04.06.2015 tarihli ilk kararda ziynet eşyaları yönünden bir karar verilmemiş, 11.12.2017 tarihli Dairemizin ilamında da ziynet eşyaları yönünden olumlu ya da olumsuz bir hüküm kurulmadığı gerekçesiyle bozma yapılmış, bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucunda ziynet eşyalarının davacıya ait olduğu, evlilik birliği içinde edinilen mallar için kullanılmadığı gerekçesiyle ziynet eşyalarına yönelik talebin yazılı şekilde kabulüne karar verilmiştir.

Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri hakkını dayandırdığı olguların varlığını kanıtlamakla yükümlüdür (TMK mad.6). İleri sürdüğü bir olaydan kendi yararına haklar çıkarmak isteyen kimsenin, iddia ettiği olayı kanıtlaması gerekir (HMK mad.190). İspat yükü, hayatın olağan akışına aykırı durumu iddia eden ya da savunmada bulunan kimseye düşer.

Buna göre, öncelikle, ziynet eşyalarının varlığının, sonrasında da ziynet eşyalarının davalıya verildiği iddiasının ispatı davacı kadına, bu ziynet eşyalarının davalı kocaya iade edilmemek üzere verildiğinin, davacı kadının isteği ve onayı ile bozdurulup müşterek ihtiyaçlar için harcandığı hususunun ispatı ise davalı kocaya aittir. Yapılan yargılama ve toplanan delillerden, tanık beyanları ve düğün görüntülerine göre ziynet eşyalarının varlığı sabit olup, öncelikle mahkemece ziynet eşyalarının davalı kocaya verilip verilmediğine yönelik yeterli araştırma ve inceleme yapılmamış, gerekçede de bu hususta bir değerlendirmede bulunulmamıştır.

O halde, Mahkemece yapılacak iş, tarafların bu husustaki tüm delilleri toplanarak, yeniden taraf tanıklarından ziynet eşyalarının davalı kocaya verilip verilmediğinin, dava konusu ziynet eşyalarının akıbetinin etraflıca sorulup maddi olaylara dayalı olarak açıklattırılması, tanık beyanlarının çelişmesi halinde gerektiğinde yüzleştirme yapılmak suretiyle çelişkinin giderilmeye çalışılması, tüm deliller birlikte değerlendirilerek ziynet eşyalarının davalı kocaya verildiğinin ispat edilememesi halinde davanın reddine karar verilmesi olmalıdır.

Diğer yandan, ziynet eşyalarının davalı kocaya verildiğinin ispat edilmesi halinde ise;

Kadına özgü ziynet eşyaları, eşler arasında aksine bir anlaşma veya bu konuda yerel bir adet bulunmadıkça evlilik sırasında kim tarafından hangi eşe takılmış olursa olsun kadın eşe bağışlanmış sayılır ve artık onun kişisel malı niteliğindedir (TMK mad. 1, 6, 220/1-1, 222/1, HMK mad. 190, YHGK’nin 04.03.2020 tarihli ve 2017/ 3-1040 E., 2020/240 K. sayılı kararı). Aksi halde, eşlerden hangisine ait olduğu ispat edilemeyen mallar onların paylı mülkiyetinde sayılır (TMK mad. 222/2).

Somut olayda, varlığı ispatlanan 14 ayar 1 künye, 15 gramdan 2 adet bilezik, 10 gramdan 12 adet bilezik kadına özgü ziynet eşyası niteliğinde olup, eşler arasında aksine bir anlaşma veya bu konuda yerel bir adet bulunmadıkça evlilik sırasında kim tarafından hangi eşe takılmış olursa olsun kadın eşe bağışlanmış sayılır ve artık onun kişisel malı niteliğindedir. Ancak varlığı ispatlanan 1 adet tam altın ve 65 adet çeyrek altın ise kadına özgü ziynet eşyası niteliğinde olmayıp, hangi eşe ait olduğunun ispat edilememesi halinde eşlerin paylı mülkiyetinde olduğunun kabulü gerekir.

Bu durumda mahkemece yapılacak iş ise, taraf tanıklarından eşler arasında ziynet eşyalarına yönelik bir anlaşma veya bu konuda yerel bir adet olup olmadığı etraflıca sorulup maddi olaylara dayalı olarak açıklattırılması, tanık beyanlarının çelişmesi halinde gerektiğinde yüzleştirme yapılmak suretiyle çelişkinin giderilmeye çalışılması, tüm deliller birlikte değerlendirilerek, kadına özgü olan ziynet eşyalarının kişisel mal olmadığının davalı koca tarafından, kadına özgü olmayan ziynet eşyalarının ise kadının kişisel malı olduğunun davacı tarafından güçlü ve inandırıcı delillerle ispatlanması halinde sonucuna göre, aksi halde kadına özgü olmayan ziynet eşyalarının eşlerin paylı mülkiyetinde kabul edilerek karar verilmesi olmalıdır. Mahkemece eksik inceleme ve araştırma ile hüküm kurulması doğru olmamıştır.

S O N U Ç

Yukarıda 2. bentte gösterilen sebeplerle davalı vekilinin temyiz itirazları yerinde görüldüğünden kabulü ile hükmün 6100 sayılı HMK’nin Geçici 3.maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK’un 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının yukarıda 1. bentte gösterilen sebeplerle reddine, HUMK’un 440/I. maddeleri gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, peşin harcın istek halinde temyiz edene iadesine, 24.09.2020 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

NAFAKA YÜKÜMLÜLÜĞÜ DOĞMADAN ÖNCE YAPILAN ÖDEMELER NAFAKADAN MAHSUP EDİLEMEZ.

Yargıtay 12. HD, E: 2018/13177, K: 2019/2880, T: 25.02.2019

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :
Alacaklı tarafından borçlu hakkında aile mahkemesinin 13.11.2014 tarihli ara kararı ile müşterek çocuk için hükmedilen tedbir nafakası alacağının tahsili amacıyla genel haciz yoluyla ilamsız icra takibine başlandığı, borçlunun yasal sürede takibe konu borcun tamamının alacaklıya ödendiğini ileri sürerek icra müdürlüğüne borca itirazda bulunduğu, alacaklının itirazın kaldırılması istemiyle icra mahkemesine başvurduğu, mahkemenin itirazın kaldırılmasına dair kararının temyiz edilmesi üzerine Dairemizin 08.11.2016 tarihli, 2016/5040-23162 sayılı ilamı ile, borçlunun ibraz ettiği ödeme belgelerinin incelenerek oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerektiğinden bahisle bozulduğu görülmüştür.

Somut olayda; borçlunun itfa itirazına dayanak olarak sunduğu belgelerden bir kısmının ve mahkemece nafaka alacağına mahsuben yapıldığı kabul edilen ödemelerin, takip dayanağı tedbir nafakasına dair 13.11.2014 tarihli ara kararından önce yapılan ödemeler olduğu anlaşılmaktadır. Nafaka yükümlülüğü doğmadan yapılan bu ödemeler nafaka borcundan mahsup edilemez.

O halde, mahkemece nafaka takdirine ilişkin 13.11.2014 tarihli ara kararından önce yapılan ödemelerin takibe konu alacaktan mahsup edilmeksizin hesaplanacak borç miktarı ile ilgili itirazın kaldırılması talebinin kısmen kabulüne karar verilmesi gerekirken, istemin tümden reddi yönünde hüküm tesisi isabetsizdir.

S O N U Ç

Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK’nin 366. ve HUMK’nin 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 25/02/2019 gününde oy birliğiyle karar verildi.

ESTETİK AMELİYATTA DOKTOR, HASTANIN İSTEDİĞİ SONUCU GARANTİ ETMEK ZORUNDADIR.

Yargıtay 15. HD, E: 2019/2716, K: 2019/3692, T: 30.09.2019

Dava:

Yukarıda tarih ve numarası yazılı olan Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesi’nce verilen kararın temyizen tetkiki davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu gereği konuşulup düşünüldü:

Karar:

Dava, eser sözleşmesi niteliğinde estetik amaçlı tıbbi müdahaleden kaynaklanmakta olup, mahkemece davanın reddine dair verilen hüküm davacı vekilince temyiz olunmuştur.

Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; müvekkilinin küçük yaşta geçirdiği kaza sebebiyle burun kemiği kırıldığını, ameliyat olduğunu, davalı şirkete ait 20.06.2012 tarihinde bu hastanede çalışan doktor tarafından ameliyat edildiğini, davalı doktorun hem nefes alma güçlüğünün geçeceğini, hem de şekil bozukluğunun düzeleceği konusunda müvekkiline garanti verdiğini, ameliyat sonrasında müvekkilinin burnunun düzelmediğini, aksine hem burnundan nefes almasının daha da kötü ve çirkin bir hale geldiğini, burnun sol tarafının içine çöktüğünü, davalı doktorun yaptığı ameliyattan sonra şikayetlerinin daha da arttığını, müvekkilinin 09.10.2015 tarihinde yeniden ameliyat olmak zorunda kaldığını, ameliyat için 14.000,00 TL ödemek zorunda kaldığını, kötü günler geçirdiğini, manevi çöküntüye maruz kaldığını belirterek 14.000,00 TL maddi, 50.000,00 TL manevi tazminatın haksız fiil tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan tahsili ile müvekkiline ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı vekili; davacıya ameliyat sonuçlarıyla ilgili olarak, sonucun iyi olması için gerekli her şeyin yapılacağı dışında hiçbir garanti verilmediğini, bu tür sorunların olabileceğinin yazılı ve sözlü olarak anlatıldığı ve yazılı onayının alındığını, davacının ilk sorunlar ortaya çıktığında davalıya başvurması gerektiğini, bunun yanında davacının ikinci ameliyat için ödediği ücretin içinde başka ameliyatın da olduğunu, istediği tazminat miktarının fahiş olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece alınan bilirkişi raporları doğrultusunda, davalılara izafe edilecek kusur bulunmadığı anlaşıldığından davanın reddine karar verilmiş, davacının istinaf başvurusu üzerine…Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesi’nce yapılan incelemede; davacının istinaf sebeplerinin esastan reddine karar verilmiştir.

Taraflar arasında sözleşmenin kurulduğu tarih itibariyle yürürlükte bulunan mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 355. ve devamı maddelerinde düzenlenen eser sözleşmesi bulunduğu uyuşmazlık konusu değildir. Taraflar arasında davacıya estetik müdahalelerde bulunulması kararlaştırılmıştır. Eser sözleşmesini düzenleyen TBK’nın 355. maddesi uyarınca yüklenicinin edimi bir eser meydana getirmeyi, iş sahibinin edimi ise, karşılığında bedel ödemeyi üstlenmesidir. Eser sözleşmesinin niteliği gereği yüklenici sonucu garanti etmektedir. Komplikasyonlarda ise aydınlatma yükümlülüğü ve komplikasyon yönetiminin doğru yapılması yine yüklenicinin (hekimin) sorumluluğundadır.

Diğer yandan, 04.04.1997 tarihinde imzalanan ve 09.12.2003 tarihinde 25311 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanıp yürürlüğe giren ve iç hukukumuzun bir parçası haline gelen AVRUPA BİYOTIP SÖZLEŞMESİ 16.03.2004 tarihinde onaylanmış olup, sözleşmenin “Meslek Kurallarına Uyma” başlıklı 4. maddesinde, “araştırma dahil, sağlık alanında herhangi bir müdahalenin ilgili mesleki yükümlülükler ve standartlara uygun olarak yapılması gerekir.” düzenlemesi karşısında, davacıya hastane ortamında tıbbi müdahalede bulunulduğuna göre bu sözleşme hükümleri de esas alınarak uyuşmazlığın çözümü zorunludur. Sözleşmenin 4. maddesinde kastedilen standardın da, tıbbi standart olduğu tartışmasız olup, tıbbi standartlara aykırılık teşhis ya da tedavi aşamasında ya da müdahale sonrasındaki süreçte noksanlık ya da yanlışlık şeklinde gerçekleşebilir. “Tıbbi Standart” hekimin tedavinin amacına ulaşması için gerekli olan ve denenerek ispatlanmış bulunan, hekim tecrübesi ve doğa bilimlerinin o anki ulaştığı düzeyi ifade etmekte olup, denenmiş ve bilinen temel meslek kurallarıdır. Sözleşmenin eser niteliğindeki “estetik müdahalelerde” de uygulanacağının kabulü zorunludur.

Davacı, burun estetiği gayesiyle yani estetik amaçla davalıya başvurmuş olduğuna göre, estetik ameliyat yapılmak suretiyle istenilen ve kararlaştırılan amaca uygun güzel bir görünüm sağlanmasının taraflar arasındaki eser sözleşmesinin konusu olduğu açıktır. Burada sözleşme yapılmasının nedeni belli bir sonucun ortaya çıkmasıdır. Eser yüklenicinin sanat ve becerisini gerektiren bir emek sarfı ile gerçekleşen sonuç olup, yüklenici eseri iş sahibinin yararına olacak şekilde ve ona hiçbir zarar vermeden meydana getirmek yükümlülüğü altındadır.

Somut olayda ise; dosya kapsamına göre davalı tarafından yapılan operasyondan sonra oluşan ve giderilemeyen şekil bozukluğunun başka bir uzman tarafından giderildiği anlaşılmaktadır. Davalı savunmasında davacıyı ikinci operasyon için çağırdıklarını ancak gelmediğini açıklamıştır. Davalının edimi Borçlar Kanunu’nda düzenlenen eser sözleşmesi hükümlerine göre sonuç taahhüdünü içermekte olup bu taahhüdün ilk operasyonda yerine getirilmediği anlaşılmaktadır. Güveni sarsılmış olan davacının ikinci operasyon için davalıya gitmesi beklenemeyeceğinden davacının burun ile ilgili estetik operasyon için yaptığı masrafın yeni bir bilirkişi heyetinden alınacak rapor ile hesaplattırılıp ayrıca manevi tazminat talebi yönünden de değerlendirme yapılarak sonuca göre karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile karar verilmesi doğru olmamıştır.

Sonuç:

Yukarıda açıklanan nedenlerle davacının temyiz itirazlarının kabulü ile…Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesinin istinaf başvurusunun esastan reddi kararı kaldırılarak ilk derece mahkemesi hükmünün davacı yararına BOZULMASINA, 6100 sayılı HMK 373. madde hükümleri gözetilerek dosyanın ilk derece mahkemesine, karardan bir örneğin ise Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesi’ne gönderilmesine, 30.09.2019 gününde kesin olmak üzere oybirliği ile karar verildi.

AVUKAT, DAVAYI KAYBETSE DE TAKİPTE HİÇBİR ÜCRET TAHSİL ETMESE DE VEKALET ÜCRETİNE HAK KAZANIR.

Yargıtay 13. HD, E: 2016/28078, K: 2019/3110, T: 11.3.2019

MAHKEMESİ : Tüketici Mahkemesi

Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne kısmen reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.

K A R A R

Davacı, davalıların murisi … tarafından vekil tayin edildiğini, 6 adet dosyada icra ve dava takibi yaptığını ve sonuçlandırdığını, aralarında yazılı bir vekalet sözleşmesi bulunmadığını, haksız olarak azledildiğini, işbu davalar sebebiyle hak kazandığı vekalet ücretinin tahsili için … 33. İcra Müdürlüğü 2015/20675 Esas sayılı dosyasında icra takibi başlattığını, davalıların itirazı nedeniyle takibin durduğunu, bu nedenlerle itirazın iptaline ile takibin devamına, lehine %20 inkar tazminatına hükmedilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalılar, davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Eldeki davada taraflar arasında yazılı bir avukatlık ücret sözleşmesi imzalanmamıştır. Davalılar murisinin davacıya 23.08.2006 tarihinde vekaletname verdiği, 21.07.2014 tarihinde de azlettiği, azilde haksız olduğu, avukatlık ücreti talep edilen dava ve işlerin ise azilden önce kesinleştiği dosya kapsamından anlaşıldığı gibi bu hususlar mahkemenin de kabulündedir. Öncelikle avukatlık ücreti yapılan işin olumlu sonuçlanmasının ya da davayı kazanmanın değil verilen hizmetin karşılığıdır.

Avukatlık Kanununun 171/1 maddesinde düzenlenen “Avukat üzerine aldığı işi kanun hükümlerine göre ve yazılı sözleşme olmasa bile sonuna kadar takip eder.” ve “Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin 2. maddesinde düzenlenen “…avukatlık ücreti, kesin hüküm elde edilinceye kadar olan dava, iş ve işlemler ücreti karşılığıdır.” hükümleri gereğince de avukat, aksine sözleşme yoksa, işi sonuna kadar takip edip sonuçlandırmadan ücretini talep edemez. (Bkz. Aynı doğrultuda HGK. 23.3.1983 4/562-156; HGK. 3.7.1987 3/92-599; 13. HD. 2005/15433 E. 2008/3694 K.; 13. HD.2008/6280 E. 2008/11580 K.) Avukatlık Kanunu’nun 174.maddesinde de “Avukatın azli halinde ücretin tamamı verilir. Şu kadar ki avukat kusur veya ihmalinden dolayı azledilmiş ise ücretin ödenmesi gerekmez” düzenlemesi mevcuttur.

Bu açıklamalardan sonra dava konusu olaya bakacak olursak; Küçükçekmece 4. İcra Müdürlüğü’nün 2006/13568E. Sayılı ve Küçükçekmece 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2007/820 Esas sayılı dosyalarında davacı, alacaklı vekili olup davayı kaybetse de ya da takipte hiçbir ücret tahsil edilmese de verilen hizmetin karşılığı olarak vekalet ücretine hak kazanması gerekirken, yukarıda bahsedilen Avukatlık Kanununun ilgili maddeleri gözetilmeden yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.

S O N U Ç

Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün davacı yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, HUMK’nun 440/III-1 maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 11/03/2019 gününde oybirliğiyle karar verildi.

GAİPLİK KARARI VERİLMESİ İÇİN BİR KİMSEDEN 25 YIL HABER ALINAMAMASI YETERLİ OLMAYIP O KİŞİNİN ÖLÜMÜNDE KUVVETLİ OLASILIĞIN VARLIĞI KANITLANMALIDIR.

Yargıtay 8. HD, E: 2020/2827, K: 2020/6145, T: 13.10.2020

MAHKEMESİ : Sulh Hukuk Mahkemesi
DAVA TÜRÜ: Gaipliğe Karar Verilmesi

Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş olup hükmün Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca kanun yararına bozulması istenilmesi üzerine, Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü.

K A R A R

Davacı ……’ın kardeşi …..’ın gaipliğine karar verilmesine ilişkin talebi hakkında ….. Sulh Hukuk Mahkemesince verilen ve Yargıtayca incelenmeksizin kesinleşen 30.05.2017 tarihli ve 2018/11 Esas, 2019/213 Karar sayılı kararın yürürlükteki hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle, Adalet Bakanlığının yazısı üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 17.07.2020 tarihli ve 2020/58021 sayılı yazısı ile kanun yararına bozulması istenilmiş olmakla, Dairece dosya incelendi gereği düşünüldü: 

Dava, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 32. maddesine dayalı olarak gaiplik kararı verilmesi talebine ilişkindir.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 32/1. maddesinde; “Ölüm tehlikesi içinde kaybolan veya kendisinden uzun zamandan beri haber alınamayan bir kimsenin ölümü hakkında kuvvetli olasılık varsa, hakları bu ölüme bağlı olanların başvurusu üzerine mahkeme bu kişinin gaipliğine karar verebilir.” hükmü ile aynı Kanun’un 35/2. maddesinde; “Gaiplik kararı ölüm tehlikesinin gerçekleştiği veya son haberin alındığı günden başlayarak hüküm doğurur.” hükmü yer almaktadır.

Dosyadaki bilgi ve belgelerin incelenmesinden; gaipliğine karar verilen …..’ın 1993 yılından beri kayıp olduğu, yaklaşık 24 yılı aşkın zamandır kendisinden haber alınamadığı, gaipliğine karar verilmesi gerektiği iddia edilmiş, Mahkemece toplanan delillere göre gaipliği istenen …..’ın yaklaşık 25 yıldır haber alınamadığı tespit edilmiş ise de bu kişinin ölümü hakkında kuvvetli olasılığın varlığı kanıtlanmamıştır.

Mahkemece Türk Medeni Kanunu’nun 32. maddesinde öngörülen “ölümü hakkında kuvvetli olasılık varsa” koşulu dikkate alınmaksızın adı geçenin gaipliğine ilişkin hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı bulunmuştur.

Davanın yukarıda gösterilen sebeplerden dolayı reddine karar verilmesi yerine kabulü usul ve kanuna aykırıdır.

S O N U Ç

Bu itibarla yukarıda açıklanan nedenlerle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün HMK’nin 363. maddesi gereğince sonuca etkili olmamak kaydıyla kanun yararına BOZULMASINA, gereği yapılmak üzere kararın bir örneği ile dosyanın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine, 13/10/2020 gününde oy birliğiyle karar verildi.

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.