HACİZ YAPILMASINA İLİŞKİN ALACAKLI VEKİLİNİN İSTEMİNİN YERİNE GETİRİLMESİ KONUSUNDA İCRA MEMURUNUN TAKDİR YETKİSİ,MALIN HACZİNİN MÜMKÜN OLUP OLMADIĞININ TESPİTİ İLE SINIRLI OLMASI NEDENİYLE, BULUNMAYIP MEMURUN HACİZ İŞLEMİ SIRASINDA ÜÇÜNCÜ KİŞİNİN İSTİHKAK İDDİASI NEDENİYLE HACİZ YAPILMAMASINA KARAR VERMESİ HALİNDE MEMUR İŞLEMİNİN ŞİKAYETİ SÜREYE TABİ OLMAYACAKTIR.

Yargıtay HGK, E. 2017/12-347, K. 2019/837, T. 2.7.2019

DAVA : Taraflar arasındaki “icra memur muamelesini şikâyet” talebinden dolayı yapılan inceleme sonunda İstanbul 9. İcra (Hukuk) Mahkemesince şikâyetin reddine dair verilen 31.12.2014 tarihli ve 2014/1606 E., 2014/1516 K. sayılı karar, alacaklı (davacı) vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 02.07.2015 tarihli ve 2015/8469 E., 2015/18913 K. sayılı kararı ile;

“… Alacaklı tarafından borçlu hakkında genel haciz yoluyla icra takibine girişildiği, alacaklının gösterdiği adreste haciz işlemi yapılmak istendiğinde icra müdürlüğünce adreste üçüncü kişinin olduğu ve iş yerinin kendisine ait olduğu yönündeki üçüncü kişinin beyanları haciz tutanağına geçirilmek suretiyle haciz işleminin gerçekleştirilmediği ve alacaklı vekilinin icra müdürlüğü işleminin iptali istemiyle icra mahkemesine başvurduğu anlaşılmıştır.

2004 Sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 79/1. maddesi gereğince, icra dairesinin, haciz talebinden itibaren en geç 3 gün içinde haczi yapması gerekir. Yine aynı Kanun’un 85/1. maddesi gereğince, icra müdürlüğünce, borçlunun kendi yedinde veya üçüncü şahısta bulunan menkul malları ile gayrimenkullerinden ve alacak ve haklarından alacaklının ana para, faiz ve masraflar da dahil olmak üzere bütün alacaklarına yetecek miktarı, haczedilecektir (HGK’nun 10/06/2009 tarih, 12-213/244 Sayılı kararı).

Buna göre kural olarak icra müdürünün haciz talebini yerine getirme konusunda herhangi bir takdir yetkisi bulunmadığının kabulü gerekir. Ancak kural bu olmakla birlikte, İİK’nun 82. maddesine 02/07/2012 tarih ve 6352 Sayılı Kanun’un 16. maddesiyle eklenen son fıkra da yer alan “İcra memuru, haczi talep edilen mal veya hakların haczinin caiz olup olmadığını değerlendirir ve talebin kabulüne veya reddine karar verir” düzenlemesi karşısında, icra memurunun haczi talep edilen malın bu madde uyarınca haczinin kabil olup olmadığını değerlendirerek, bu doğrultuda haciz talebini yerine getirip getirmeme konusunda takdir yetkisi vardır.

Görüldüğü gibi burada tanınan takdir yetkisi, İİK’nun 82. maddesi kapsamında malın haczi kabil olup olmadığı ile sınırlı olup, icra müdürünün bunun dışında, haczi istenen taşınırın üçüncü kişiye ait olduğu gerekçesiyle haciz talebini reddetme yetkisi yoktur. Böyle bir durumda yapılması gereken iş, üçüncü kişinin istihkak iddiasının tutanağa geçirilip İİK’nun 97 ve 99. maddeleri uyarınca istihkak prosedürünü işletmektir.

O halde mahkemece alacaklının şikayetinin kabulü gerekirken yazılı gerekçe ile reddi yönünde hüküm tesisi isabetsizdir …”

gerekçesi ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : İstem, icra memur muamelesinin şikâyet yoluyla iptaline ilişkindir.

Şikâyetçi alacaklı vekili; İstanbul 32. İcra Dairesinin 2013/6748 E. sayılı dosyasında borçlu K. Otelcilik Turizm ve Tic. A.Ş. aleyhine başlatılan icra takibinde 17.12.2014 tarihinde borçlunun “Asmalı Mescit Mah. Asmalı Mescit Sok. No:55 Tepebaşı Beyoğlu/İstanbul” adresine haciz işlemi için gidildiğini, adreste hazır bulunan (üçüncü kişi) şirket yetkilisinin mevcut işletmenin borçlu K. Otelcilik Turizm ve Tic. A.Ş.’den 04.01.2013 tarihinde devralındığını beyan ettiği, otelin mutfak ekipmanlarının tamamının müvekkili şirket tarafından kurulmuş olmasına ve borçluya aynı adreste ödeme emri tebliğ edilmiş olmasına rağmen icra memuru tarafından “ibraz edilen belgelere göre mahallin borçlu ile ilgisinin olmadığı anlaşılmakla işlem yapılmamıştır” şeklinde zabıt tutulduğunu ve haciz talebinin reddedildiğini, 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 202. maddesi gereği işletmeyi devralanın, devredenin borçlarından sorumlu olduğunu ve ayrıca icra memurunun istihkak hususunu düzenleyen İİK’nın 96, 97 ve 99. maddelerine göre istihkaklı olarak haciz işlemi yapması ve istihkak iddiasının haklı ya da haksız olması hususunu İcra Hukuk Mahkemesine bırakması gerektiğini ileri sürerek icra memurunun haciz talebinin reddine dair işleminin kaldırılmasını talep etmiştir.

Yerel Mahkemece; şikâyete konu menkul malların haczine ilişkin prosedürün İİK’nın 78 ve devamı maddelerine göre sürdürüldüğü, İİK’nın 85. maddesinin 1. fıkrası gereğince menkullerin haczedilebilmesi için ya borçlunun kendi yedinde veyahut üçüncü şahıs nezdinde bulunmasının zorunlu olduğu, bu iki koşul tahakkuk etmeden borçluya ait olduğundan bahisle menkul haczinin gerçekleştirilemeyeceği, malın borçluya ait olması hâlinde icra müdürünün İİK’nın 85. maddesinin 1. fıkrası gereği borcu karşılayacak şekilde ve silsileyi izleyerek haciz gerçekleştirebileceği, malın borçluya ait olmaması hâlinde ise icra müdürlüğünün mülkiyet hakkını ağır bir şekilde çiğneyerek olur olmaz ve hukuka aykırı hacizler yaparak bireyi gereksiz yere mahkemelere başvurarak hak aramak zorunda bırakmasının mümkün olmadığı, anılan Yasa’nın üçüncü kişilere istihkak sav ve dava hakkını bahşetmiş olmasının üçüncü kişilere ait olduğu sunulan bir çok kanıt veya argümanla sabit olan menkullerin talep gibi haczine olanak tanımadığı, istihkak iddiası ve haciz talebi arasındaki dengenin veya yarışın sunulan belgeler üzerinden icra müdürlüğü tarafından sağlıklı ve sabırlı bir şekilde yönetilmesinin zorunlu olduğu, haciz tutanağı ile de sabit olduğu üzere üçüncü kişinin sunmuş olduğu bilgi ve belgelerin dikkate alınıp değerlendirilmek suretiyle alacaklının haciz talebini reddeden memurluk işleminin yerinde olduğu gerekçesiyle şikâyetin reddine evrak üzerinden karar verilmiştir.

Alacaklı vekilinin temyiz itirazı üzerine Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde gösterilen nedenlerle yerel mahkeme kararı bozulmuştur.

Yerel Mahkemece önceki gerekçelere ek olarak; icra memurunun İİK’nın 78. maddesi uyarınca kendisine gelen haciz taleplerini kabul edilebilirlik testine tabi tutmasının haczedilmezlik hükümlerinin dikkate alınıp değerlendirilmesi açısından önemli olduğu, icra memurunun her talebi hükme çevirmesi hâlinde İİK’nın 78. maddesi ve ondan sonra gelen ilişilmez kılınan tüm alacak hak ve taleplerin ilişilir kılınmasına sebep olacağı ve ondan sonra gelen hükümleri işlemez hâle getireceği, İİK’nın 79. maddesinin gelen her talebi otomatik olarak hacze dönüştürülmesini düşünmediği ve talebin doğruluk, gerçeklik ve tipikliği sınanmadan doğrudan uygulanmasına izin vermediği, haciz isteğinin kabul edilebilir olmasının onun yasal ve meşru istem olmasına bağlı olduğu, istemin meşruluğunun diğer cephesinin isteğin iyi niyet kuralları ile uyumluluğuna tekabül ettiği, iyi niyetin gerek yatay gerekse dikey ilişkilerde hak ve yetkilerin kullanılmasında ve borçların yerine getirilmesinde dürüst olmayı gerektirdiği (TMK’nın 2. maddesi ve HMK’nın 29. maddesi), dolayısıyla haczedilmesi mümkün olmayan bir malın haczinde ısrarın yatay ve dikey iyi niyet kurallarını zorlamak anlamına geldiği, somut olayda icra müdürünün olay mahallinde yapmış olduğu test sonucu malların borçluya ait olmadığı konusunda kanaate vardığı, icra müdürlüğünün bir haciz talebini herhangi bir teste tabi tutmadan uygulaması hâlinde ortaya hukukun istemediği sonuçların çıkacağı, haciz talebinin yerine getirilmesiyle dava konusu hakla ilgisi olmayan bir kimsenin anayasanın ve yasaların koruması altındaki mülkiyet hakkının bir taleple ortadan kaldırılmış yada sınırlanmış hâle geleceği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme kararı alacaklı vekili tarafından temyize getirilmektedir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olay bakımından 2004 Sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 79. maddesinin 1. fıkrası ve 85. maddesinin 1. fıkrası gereğince icra memurunun haciz mahallinin borçluyla ilgisinin olmadığı gerekçesiyle, alacaklının haciz talebini yerine getirip getirmeme konusunda takdir yetkisinin olup olmadığı, burada varılacak sonuca göre alacaklının şikâyetinin kabulünün gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.

2709 Sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası temel hak ve özgürlükleri düzenlemiş ve korumuştur. İcra hukukunun kendine özgü ilkelerinin temel haklarla bağlantısı vardır. Cebri icra hukuku devletin zor kullanma yetkisinin bulunduğu bir alan olup, kişilerin malvarlığı ve kişilik haklarını doğrudan ilgilendirmektedir. İcra hukuku alacaklının hak arama özgürlüğü ve mülkiyet hakkı gibi temel hakları ile borçlunun kişilik ve malvarlığı değerlerinin çatıştığı bir alandır. Bu alanda alacaklı, borçlu ve bazen de üçüncü kişiler arası menfaat dengesinin gözetilmesi gerekir. Borçlunun uğrayacağı zarar ile alacaklıya sağlanacak yarar arasındaki fark ölçülü olmalıdır. Cebri icra kişilerin gerek kişilik gerekse malvarlığı haklarına doğrudan müdahaleyi gerektirdiği için belirli ve kesin olmalı, sınırları baştan belirlenebilmelidir. İcra hukukunda mülkiyet hakkı temel bir hak olarak alacaklı, borçlu ve üçüncü kişiler bakımından korunmaktadır. Alacaklı mülkiyet hakkına kavuşmalı, borçlu takip konusu borç dışında malvarlığına karşı haksız müdahalelere karşı korunmalı, üçüncü kişiler de malvarlıklarına yapılan haksız müdahaleleri ortadan kaldırma imkânına sahip olmalıdır. Örneğin borçluya ait olduğu sanılarak üçüncü kişilerin mallarına haciz konulması hâlinde üçüncü kişilerin mülkiyet hakkını kullanma ve korunmasına imkân sağlamak amacıyla istihkak prosedürü öngörülmüştür (İcra ve İflas Kanunu’nun 96 vd.). Nitekim İcra ve İflas Kanunu (İİK)’nun 82. maddesiyle borçlunun malvarlığının sınırsız şekilde haczedilerek satılması önlenmiştir.

Borçların zorla yerine getirilmesini sağlayan, bu çerçevede zor kullanma yetkisi de olan ve yetkileri kanunla belirlenen icra dairelerinin sorumlu amiri durumundaki icra müdürleri, icra işlerinde birinci derecede görevlidir ve yaptıkları işlemlerin bazılarında hiçbir takdir yetkisi yokken, bazı işlemlerinde ise takdir yetkisi tanınmıştır. Takdir yetkisi tanınan hâllerde takdir yetkisini kullanırken, ilgililerin menfaatini en iyi şekilde gözetmek zorundadır. Ayrıca kanunların, tüzüklerin ve yönetmeliklerin kendisine verdiği görevleri yapıp yapmama konusunda serbestiye sahip olmayıp; kendisine yapılan her talep hakkında olumlu veya olumsuz bir işlemde bulunmak, karar vermek zorundadır. İcra hukukunun ilk uygulandığı yer icra daireleridir.

İcra daireleri icra hâkimliklerinin daimi gözetimi ve denetimi altında olup, işlemlerine karşı icra mahkemelerine şikâyet yoluna başvurulur. Şikâyet, icra dairelerinin icra hukukuna aykırı olan ve hadiseye uygun bulunmayan işlemlerinin iptali ve düzeltilmesini veya yerine getirilmeyen ya da sebepsiz sürüncemede bırakılan bir hakkın yerine getirilmesini sağlamak için kabul edilmiş bir kanun yoludur. Müdürlük kararlarının değiştirilmesi ya da iptali şikâyet yoluyla icra mahkemesinin kararıyla olanaklı kılınmıştır. İİK’nın 5. maddesi uyarınca icra memurlarının görevleri sırasında ve görevleri nedeniyle kusurlarından doğan tazminat davaları idare aleyhine açılır. Devlet zararın meydana gelmesinde kusuru bulunan görevlilere rücu edebilir.

Uyuşmazlığın çözümünde haciz işleminin açıklanması gerekmektedir.

Haciz cebri icra organı tarafından yapılan devlete ilişkin bir hakimiyet tasarrufu olup, icra takibinin konusu olan belli bir para alacağının ödenmesini sağlamak için, bu yolda istemde bulunan alacaklı lehine, söz konusu alacağı karşılayacak miktar ve değerdeki borçluya ait mal ve haklara, icra memuru tarafından hukuken el konulmasıdır. Haczin amacı borçlunun mallarının paraya çevrilerek alacaklının tatminidir. Bunun dışında hacizli malların alacaklıya devri mümkün değildir. Borçlunun parasal bir değer taşıyan İİK’nın 82 ve diğer özel yasalarda haczedilemeyeceği düzenlenmemiş olan mal ve hakları borcundan dolayı kısmen veya tamamen haczedilebilir. İİK’nın 82. maddesine 02.07.2012 tarihli ve 6352 Sayılı Kanun’un 16. maddesiyle eklenen son fıkra “icra memuru haczi talep edilen mal veya hakların haczinin caiz olup olmadığını değerlendirir ve talebin kabulüne veya reddine karar verir” şeklinde olup, icra memuruna haciz talep edilen malın bu madde uyarınca haczinin kabil olup olmadığını değerlendirerek, haciz talebini yerine getirip getirmeme konusunda takdir yetkisi verilmiştir. İcra memurlarına tanınan takdir yetkisi İİK’nın 82. maddesi kapsamında malın haczinin kabil olup olmadığıyla sınırlı olup, icra memurunun bunun dışında haczedilmesi talep edilen malın üçüncü kişiye ait olduğu gerekçesiyle haciz talebini reddetme yetkisi bulunmamaktadır.

İİK’nın 79. maddesinin 1. fıkrası gereğince icra dairesinin, haciz talebinden itibaren en geç 3 gün içinde haczi yapması gerekir. Yine aynı Kanun’un 85. maddesinin 1. fıkrası gereğince, icra dairesince, borçlunun kendi yedinde veya üçüncü şahısta bulunan menkul malları ile gayrimenkullerinden ve alacak ve haklarından alacaklının ana para, faiz ve masraflar da dâhil olmak üzere bütün alacaklarına yetecek miktarı haczedilecektir. İİK’nın 85. maddesinin 2. fıkrası borçluya ait olup da üçüncü kişi elinde olan malların da haczedilebileceğini öngörmektedir. Zira borçlu haczedilebilir tüm malvarlığı ile alacaklıya karşı sorumludur. İcra memuru üçüncü kişi elinde bulunan bir malı, borçlunun üçüncü kişide malı olduğunu bildirmesi veya alacaklının bu yönde bir beyanda bulunması hâlinde haczeder. Malın sadece üçüncü kişi elinde bulunması onun haczine engel olmayacağı gibi, borçlunun elinde haczedilmesi de hak sahibi üçüncü kişilerin istihkak iddia etmelerine engel değildir. Üçüncü kişinin haczedilen mal üzerinde mülkiyet veya ayni hak sahibi olduğunu ileri sürmesine istihkak iddiası denir.

İİK’nın 85. maddesinin 2. fıkrası ” Borçlu yahut borçlu ile birlikte malı elinde bulunduran şahıslar, taşınır mal üzerinde üçüncü bir şahsın mülkiyet veya rehin hakkı gibi sınırlı bir ayni hakkının bulunması veya taşınır malın üçüncü şahıs tarafından haczedilmiş olması hâlinde bu hususu haciz yapan memura beyan etmek ve beyanının haciz tutanağına geçirilmesini talep etmek, haczi yapan memur da borçluyu yahut borçlu ile birlikte malı elinde bulunduran şahısları bu beyana davet etmek zorundadır…” şeklinde düzenlemiştir. Haciz tutanağı ise İİK’nın 102. maddesine göre tanzim edilir.

İİK’nın 79. maddesi kesin bir ifadeyle icra dairesinin haczi yapacağından, 85. madde; maddede belirtilen yasal koşullar altında alacaklı ile borçlunun menfaatlerini mümkün olduğunca telif edilerek borçlunun mal ve haklarının haczolunacağından söz etmektedir. 85. madde sadece, “alacaklara yetecek miktarın” saptanması konusunda icra müdürüne bir takdir hakkı tanımaktadır. İİK’nın 79 ve 85. maddesinin 2. fıkrası icra memurunun haciz istenen malın üçüncü kişiye ait olduğuna ilişkin iddia üzerine haciz yapmaktan kaçınamayacağını öngörmektedir. İcra memurunun haciz yapıp yapmama konusunda takdir yetkisi yoktur (Kuru, B.:İcra ve İflas Hukuku, Ankara 2013, s. 420).

Haciz sırasında İcra ve İflas Kanunu icra memuruna maddi hukuk kurallarına göre üçüncü kişinin mülkiyet iddiasının doğru olup olmadığını araştırma ve inceleme yetkisi vermemiştir. Üçüncü kişi tarafından istihkak iddiasında bulunulması hâlinde icra memurluğunca yapılması gereken istihkak iddiasını tutanağa geçirip malın borçlu elinde mi yoksa üçüncü kişi elinde mi haczedildiği tespit edilerek, İİK’nın 97. ve 99. maddeleri uyarınca istihkak prosedürünü işletmektir. Çünkü istihkak iddiasına konu malın kime ait olduğunu inceleme ve karar verme yetkisi ve görevi icra mahkemesine verilmiştir.

İstihkak davası, istihkak iddia edilen malların hacizden kurtulması için başvurulan bir davadır. Devletin cebri icra organları tarafından haklarına müdahale edildiğini düşünen üçüncü kişiler tarafından açılan istihkak davasının amacı başkasının borcu için mallarının haczedildiğini ileri süren üçüncü kişilerin söz konusu malları hacizden kurtarmaktır. İİK’nın 96, 97 ve 99. maddelerine göre istihkak iddiası ve bunu takip eden istihkak davası haczedilen malın borçlunun ya da üçüncü kişinin elinde bulunması ihtimaline göre farklı usullere tabi tutulmuştur. Haczedilen menkuller eğer borçlunun elinde kabul edilir ve üçüncü kişi istihkak iddiasında bulunur da alacaklı veya borçlu buna itiraz ederse, dosya İİK’nın 97. maddesi uyarınca istihkak iddiası ile ilgili olarak karar verilmek üzere icra mahkemesine gönderilir. Üçüncü kişinin elinde olursa, icra müdürlüğü istihkak iddiası üzerine alacaklıya istihkak davası açması için İİK’nın 99. maddesi uyarınca süre verir.

İİK’nın 79, 85/2, 96, 99 ve 102. maddeleri aslında üçüncü kişiye ait malın borçluya ait sanılarak haczedilebileceğini varsaymakta, bu nedenle üçüncü kişilere istihkak iddiasında bulunma hakkı tanımaktadır.

Borçlu hakkında yapılan icra takibi sırasında haksız yere malı haczedilen üçüncü kişinin bu yüzden doğacak gerçek zararının ödetilmesi, İİK’nın 97. maddesinde öngörülen ve sınırlı kalan hükmü dışında genel hükümlere göre genel mahkemelerde açılabileceği ayrı bir dava ile isteyebileceğine Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulunca karar verilmiştir (İBK 24.05.1974 tarihli, R.G.: 27.06.1974 tarihli ve 14928 sayılı). İcra müdürü, alacaklının borçluya ait olduğu iddiası ile haciz istemesine rağmen üçüncü kişinin istihkak iddiasında bulunması nedeniyle hacizden vazgeçemez. Aksi hâlde alacaklının şikâyeti kabul edilse dahi haciz konusu malın haciz mahallinden kaçırılması hâlinde o mal üzerine haciz koyma imkânı kalmayacaktır.

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde, alacaklı tarafından borçlu K. Otelcilik Turizm ve Tic. A.Ş. aleyhine başlatılan genel haciz yolu ile ilamsız icra takibinde borçlunun takip talebindeki adresi olan “Asmalı Mescit Mah. Asmalı Mescit Sok. No:55 Tepebaşı Beyoğlu/İstanbul adresine 06.03.2013 tarihinde ödeme emri tebliğ edildiği, borçlunun vekili aracılığıyla yasal süresinde borca, faize ve tüm ferilere itiraz ettiği, İstanbul 9. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 27.10.2014 tarihli ve 2014/425 E., 2014/341 K. sayılı kararıyla itirazın iptali ile takibin devamına karar verildiği, alacaklı vekilinin talebiyle borçlunun ödeme emri tebliğ edilen adresine gidildiği, 17.12.2014 tarihli haciz tutanağına göre adreste hazır olan M. Yüksel isimli kişinin haciz işlemi yapılan adresin Semerkand Yapı A.Ş.’ne ait olduğunu ve kendisinin mali müşavir olduğunu beyan ederek vergi levhası ve ticaret sicil gazetesi sunduğu, alacaklı vekilinin haciz ve muhafaza talep ettiği, icra memurunun ibraz edilen belgelere göre haciz mahallinin borçlu ile ilgisinin olmadığı gerekçesiyle haciz işlemi yapmadığı görülmektedir.

Yukarıda açıklanan yasal düzenlemeler ve ilkeler uyarınca somut olayda haciz yapılmasına ilişkin alacaklı vekilinin isteminin yerine getirilmesi konusunda icra memurunun bir takdir yetkisi bulunmamaktadır. İcra memurunun takdir yetkisi İİK’nın 82. maddesi kapsamında malın haczi kabil olup olmadığı ile sınırlı olup, icra memurunun bunun dışında, haczi istenen menkullerin üçüncü kişiye ait olduğu gerekçesiyle haciz talebini reddetme yetkisi yoktur. İcra memurunun yetkisini aşarak haciz işlemi yapmaması bir hakkın sebepsiz yere sürüncemede bırakılması niteliğinde olup süresiz şikâyete tabidir. İcra memurluğunca yapılması gereken iş haciz işlemi yaparak, üçüncü kişinin istihkak iddiasının tutanağa geçirilip İİK’nın 97 ve 99. maddeleri uyarınca istihkak prosedürünü işletmektir. Zira malın mülkiyetinin borçluya veya üçüncü kişiye ait olduğunun tespiti yargılama gerektirir. Somut olaydaki gibi menkuller mülkiyet iddia eden üçüncü kişi nezdinde haczedildiğinde İİK’nın 99. maddesi uyarınca alacaklıya istihkak davası açması için süre verilmesi gerekir. İstihkak davası açılması durumunda ispat yükü de alacaklı üzerinde olur. Ayrıca üçüncü kişi yedieminliği kabul ettiği takdirde muhafaza işlemi de yapılamaz. Görüldüğü üzere anılan bu hükümlerle icra takibi sırasında üçüncü kişilerin mülkiyet hakkını kullanma ve koruma imkânı tanınmakta ve menfaatleri gözetilmektedir.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, alacaklının beyanından başka borçlu ile ilgisi tespit edilemeyen malların haczinin Anayasa ile güvence altına alınan mülkiyet hakkına aykırılık oluşturacağı gerekçesiyle direme kararının bu değişik gerekçe ile bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.

Hâl böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ : Şikâyetçi alacaklı (davacı) vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, 2004 Sayılı İcra ve İflas Kanunu’na 5311 Sayılı Kanun’un 29. maddesiyle eklenen geçici 7. maddesinin göndermesi ile uygulanması gereken İİK’nın 366/III. maddesi uyarınca kararın tebliğden itibaren 10 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 02.07.2019 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi.

KARŞI OY

2004 Sayılı İcra ve İflas Kanunu hükümlerine göre; üçüncü şahsın elinde bulunan taşınır mallar haczedildiğinde, üçüncü şahsın kabulü hâlinde üçüncü şahsa yediemin olarak bırakılır. Mallar satış mahalline getirilmediği takdirde muhafaza altına alınabilir veya yediemin değişikliği yapılabilir (İİK 88/2-cümle 2).

Haczedilen şey, borçlunun elinde olmayıp da üzerinde mülkiyet veya diğer bir ayni hak iddia eden üçüncü kişi nezdinde bulunursa, bu kişi yedieminliği kabul ettiği takdirde bu mal muhafaza altına alınmaz. İcra müdürü, üçüncü kişi aleyhine icra mahkemesinde istihkak davası açması için alacaklıya yedi gün süre verir. Bu süre içinde icra mahkemesine istihkak davası açılmaz ise üçüncü kişinin iddiası kabul edilmiş sayılır. Alacaklı tarafından süresinde açılan dava sonuçlanıncaya kadar, haczedilen malın satışı yapılamaz. Haczin, üçüncü kişinin yokluğunda yapılması ve üçüncü kişi lehine istihkak iddiasında bulunulması hâlinde de bu fıkra hükmü uygulanır (İİK 99/1).

Bu hükümler alacaklı tarafından borçluya ait olduğu iddia edilen ve üçüncü kişi elinde bulunan malların hacziyle ilgili olup, alacaklının borçluya ait olduğunu iddia ettiği üçüncü kişi elindeki taşınır malların haczedilmesini mümkün kılmaktadır. 99. maddede istihkak davası açma yükümlülüğü alacaklı tarafa yüklenmiş ve mallar üçüncü kişiye yediemin olarak bırakılmakta ise de haciz işlemi tasarruf yetkisini yine de sınırlamaktadır. İstihkak davası sonuçlanıncaya kadar bu malları elden çıkaramayacak, satıp paraya çeviremeyecek, ticari işletmesindeki alışverişinin bir parçası olarak kullanamayacaktır. Bu ise mülkiyet hakkının sınırlanması anlamına gelecektir.

Bu sınırlayıcı etki, üçüncü kişi elindeki malların alacaklı tarafından haczinin istenmesi hâlinde icra memurunun haciz yapmak zorunda olup olmadığı, bu konuda tamamen alacaklı beyanıyla bağlı mı olduğu yoksa malın gerçekten borçluya ait olduğu konusunda emare olup olmadığını da incelemek suretiyle haczi yapma veya yapmama konusunda bir takdir yetkisine sahip olup olmadığı konusunun değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır.

Bu konuda İİK’da açık bir hüküm yok ise de 85/1. maddedeki düzenleme açıkça borçlunun mallarının haczedilmesini düzenlediğinden haczi istenen malların borçlunun olduğu konusunda hiç bir emare bulunmayan hallerde icra memurunun haciz talebini reddetme yetkisi bulunduğunu kabul etmek gerekir.

Maddenin Anayasal ilkeler ışığında yorumu da bu sonucu gerektirir. Anayasa Mahkemesi’nin 05.01.2017 tarihli 2017/137 Esas, 2017/161 Karar sayılı kararında da belirtildiği üzere; “Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve yasalarla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlettir.”

Hukuki güvenlik ilkesi, hukuk devletinin en temel unsurlarından birisidir. Bu ilke anayasayla teminat altına alınan yaşam hakkı, mülkiyet hakkı, çalışma hakkı, konut dokunulmazlığı gibi her türlü hakkının da korunmasını gerektirir.

Anayasa’nın 35. maddesinde, temel bir insan hakkı olarak düzenlenen mülkiyet hakkı, herkese karşı ileri sürülebilen ayni bir hak olup, kişilerin eşya üzerindeki hâkimiyetini güvence altına almaktadır. Anayasa ile korunan eşya üzerindeki hâkimiyet, devletin müdahale edemeyeceği özel bir alan olduğu kadar, devletin korunması için gerekli tedbirleri almakla da görevli olduğu bir alandır.

Mülkiyet hakkı Anayasanın 13. maddesi gereğince kamu yararı amacı ile sınırlanabilir ise de sınırlandırmaların ölçülü ve orantılı olması, kamu yararı ile mülkiyet hakkı arasında makul bir denge taşıması gerekir. Kanunları uygulamakla yükümlü olanlar kanunları yorumlayıp uygularken kanunların kendi içinde bu dengeyi taşıyan hükümler içereceğini ve bu kapsamda yorumlanıp uygulanması gerektiğini de gözetmelidir.

Alacaklı ve borçlunun hak ve menfaatlerinin belli bir denge içinde korunmasının icra hukukunun temel prensiplerinden olmasının asıl nedeni de budur. Bu ilkenin sonucu olarak, Devletin cebri icra gücünü kullanmakla görevli organı olan icra müdürlüğü, bu gücü kullanırken borçlunun haklarının yanında üçüncü kişinin haklarını da hukuka aykırı müdahalelere karşı korumakla yükümlüdür.

Bu açıklamalarla birlikte değerlendirdiğimizde alacaklı; üçüncü kişi elindeki malların borçluya ait olduğunu belirterek haczedilmesini istemiş ise icra memurunun tamamen alacaklı talebiyle bağlı olduğu ve haciz yapmak zorunda olduğunun kabul edilmesi halinde malı elinde bulunduran üçüncü kişinin mülkiyet hakkının haksız haciz suretiyle müdahalelere karşı korunabilmesi mümkün olmayacaktır. Bu hakların korunabilmesi ve mülkiyet hakkının sınırlanması konusunda denge kurulabilmesi için bu malların borçluya ait olduğu ve haczedilebileceği konusunda hiç bir emare yok ise icra müdürünün haciz talebini reddetme yetkisi olduğu gibi, reddetmekle yükümlü olduğu da kabul edilmelidir.

Aksi takdirde malın borçluya ait olup olmadığı ve bu itibarla haczi gerekip gerekmediği tamamen alacaklının beyanı, iradesi, insaf ve insiyatifine bırakılmış olur. Bu ise icra hükümlerinin dengesiz, orantısız, haksız müdahalelere açık biçimde uygulanmasına neden olur ki, kişilerin gereksiz ve nedensiz yere huzurlu yaşama haklarına zarar verilebilmesi ve devlet organının buna seyirci kalmaktan da öte aracılık etmesi kabul edilemez.

İİK 82/son maddeye göre “icra memuru, haczi talep edilen mal veya hakların haczinin caiz olup olmadığını değerlendirir ve talebin kabulüne veya reddine karar verir.” İİK 82. madde borçluya ait olan malların hangilerinin haczedilip hangilerinin haczedilemeyeceğiyle ilgili ise de icra memurunun takdir yetkisinin sınırlarını göstermesi bakımından önemlidir. Zira bu değişiklik gerekçesinde yer alan “ayrıca, icra memurunun mal ve hakların haczi konusunda değerlendirme ve takdir yetkisine sahip olduğu açıkça belirtilmek suretiyle uygulamada karşılaşılan tereddütlerin giderilmesi amaçlanmaktadır” ifadesi, 82. madde kapsamını da aşar biçimde, İcra ve İflas Kanunu uygulamalarında icra memurunun takdir yetkisinin varlığını ve yasa koyucunun bu konudaki iradesinin ne olduğunu da ortaya koyan bir açıklama niteliğindedir.

Üçüncü kişi elindeki borçlu mallarının haczi konusunda haciz ve istihkak düzenlemeleri mevcut iken ayrıca 89. madde hükmüne yer verilmiş olması da İİK 88. madde bakımından icra memurunun takdir yetkisinin varlığının bir sonucu olduğu kabul edilmelidir. 89. maddede doğrudan başta haciz uygulanmamakta haciz ihbarnamesi çıkarılıp itiraz etme veya itiraz etmeme hâline göre farklı sonuçlar bağlanmaktadır. Malın borçluya ait olduğu konusunda elinde delil bulunmayan alacaklı haciz talebinin reddedilme ihtimali ya da haksız haciz konulmasına neden olmanın kendisine verebileceği zararlardan korunmak için doğrudan 88. maddeye dayanmak yerine 89. maddeye dayanarak mal gerçekten borçluya ait ise ortaya çıkmasını ve haczin gerçekleşebilmesini sağlayacak, sağlayamaz ancak sonradan malın borçluya ait olduğunun ortaya çıkması hâlinde yanlış cevap verilmesinden doğan zararını isteyebilecek durumda olacaktır. İşte haciz konusunda birden fazla hükme yer verilmesi dengeleme ihtiyacından doğduğu kadar 88. madde ile haczin mümkün olmama ihtimali hâlinde kullanılabilecek alternatif bir yoldur. Böylece üçüncü kişiye haklarını daha kolay kullanma imkânı sağlanmakta, itiraz edilmeyerek kullanılmaması veya kabullenilmesi hâlinde hacze imkân sağlanarak alacaklının hakkının da yerine getirilmesi fırsatı yaratılmaktadır. İşte icra memurunun borçluya ait olduğuna dair hiç bir emare bulunmadığı için üçüncü kişide bulunan malların haczi talebini reddetmesi hâlinde, alacaklının haciz talebi karşılanmamış olsa da, alacaklının hâlâ 89. madde kapsamında haciz konulmasını isteyebilme hakkı bulunmaktadır. Bu şekilde iki farklı yolun varlığı dengeleyici bir düzenleme olup icra memurunun 88. madde kapsamında takdir yetkisi bulunduğunu da ortaya koyan bir düzenlemedir.

Tüm bu nedenlerle icra memurunun takdir yetkisi İİK 82. madde kapsamında borçluya ait malların hangilerinin haczedilebileceği ile sınırlı bir yetki olmayıp haczi istenen malın borçluya ait olup olmadığını da değerlendirip takdir edebilmeyi da kapsayan bir yetkidir. Belirttiğimiz nedenlerle özel dairenin takdir yetkisini 82. madde kapsamıyla sınırlayan bozma gerekçesine katılamıyoruz.

Mahkemece icra memurunun alacaklı talebiyle bağlı olmayıp takdir yetkisi bulunduğu yönündeki direnme gerekçesi yerinde ise de somut olay bazında değerlendirildiğinde takdir yetkisinin yerinde kullanılıp kullanılmadığının denetlenmesi bakımından varılan sonuç dosya kapsamına uymamıştır. Çünkü haczi istenen malların bulunduğu yer daha önce borçlu hakkında tebliğ yapılan adres olup borçlu şirketten devir alındığına dair beyanda bulunulduğu da tutanağa geçirilmiş olup bu hâliyle haczi talep edilen malların borçluya ait olma ihtimalini gösteren emare de mevcut olduğundan en azından 99. madde gereğince istihkak iddiası tutanağa geçirilmek suretiyle haciz yapılması koşulları mevcut olduğundan memur işleminin şikâyet yoluyla iptali koşulları bulunduğundan bozma kararı sonucu itibarıyla dosya kapsamına uygundur. Bu nedenle direnme kararının yukarıdaki değişik gerekçeyle bozulması gerektiği görüşünde olduğumuzdan daire kararı gibi bozulması yönünde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyoruz.

İCRA HUKUK MAHKEMESİNDE KANUN YOLUNA BAŞVURU SÜRESİNİN TEFHİMDEN İTİBAREN BAŞLAMASI İÇİN KARARIN TÜM UNSURLARIYLA VE GEREKÇELİ OLARAK TEFHİM EDİLMESİ GEREKİR.

23. Hukuk Dairesi         2020/425 E.  ,  2020/1061 K.

“İçtihat Metni”



MAHKEMESİ : Kayseri Bölge Adliye Mahkemesi 5. Hukuk Dairesi
İLK DERECE MAHKEMESİ : Niğde İcra Hukuk Mahkemesi


Taraflar arasındakisıra cetvelindeki sıraya şikayet davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı şikayetin süre yönünden reddine yönelik verilen hükmün süresi içinde şikayetçi vekilince ek karar yönünden temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

– K A R A R –

Şikayetçi vekili, sıra cetvelinin iptalini talep ve şikayet etmiş, ilk derece mahkemesince şikayetin süre yönünden reddine karar verilmiş, karara karşı şikayetçi vekilince istinaf kanun yoluna başvurulması üzerine, bu defa, istinaf isteminin süre yönünden reddine karar verilmiş, bu karara karşı istinaf kanun yoluna gidilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesi’nce istinaf isteminin esastan reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararının şikayetçi vekilince temyiz edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesi’nce kararın tebliğinden itibaren iki haftalık süre içerisinde temyiz isteminin yapılmadığından bahisle temyiz isteminin reddine dair 06.01.2020 tarihli ek karar verilmiştir.
Ek kararı, şikayetçi vekili temyiz etmiştir.
1- Bölge adliye mahkemesinin istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin kararının şikayet yargılamasında taraf vekilliği yapmayan Av. …’a tebliğ edildiği ancak, şikayetçi kurumu temsilen bulunan Av. …’a istinaf mahkemesinin istinaf başvurusunun esastan reddine dair kararının usulüne uygun olarak tebliğ edildiğine ilişkin bir bilginin dosya kapsamında bulunmadığı anlaşıldığından temyiz isteminin süresinde olduğu kabul edilerek bölge adliye mahkemesinin temyiz isteminin süresinde olmadığından bahisle verdiği 06.01.2020 tarihli ek kararının kaldırılarak şikayetçi vekilinin temyiz sebeplerinin incelenmesine geçilmiştir.
2- Tarafların tüm delilleri toplanıp, incelendikten ve son sözleri dinlenip duruşmanın bittiği bildirildikten sonra hakimin, HMK’nın 298/3. (HUMK’nın m. 388.) maddesi uyarınca kararı, gerekçesi ile birlikte yazması ve hüküm sonucunu HMK’nın 294/3. (HUMK’nın m. 389.) maddesinde öngörülen biçimde oluşturarak tefhim etmesi asıldır. Ne var ki uygulamada HMK’nın 294/4. (HUMK’nın m. 381/son fıkra hükmüne dayanılarak zorunlu nedenlerle sadece hüküm sonucu (çoğu kez anılan madde hükmüne uygun olarak hazırlanmadan) tutanağa geçirilip, tefhim edilmekte, gerekçeli karar daha sonra yazılmaktadır.
Somut olayda yargılama sonunda şikayetin reddine ilişkin kısa karar, taraf vekillerinin yüzüne karşı 24.09.2019 tarihinde tefhim edilmiş ise de gerekçeli karar tüm unsurlarıyla tefhim edilmemiştir. İİK’nın 363. maddesi uyarınca tefhimden itibaren kanun yolu süresinin başlaması hükmün HMK’nın 298/3 ve 294/3. maddeleri uyarınca yazılıp, tefhimine bağlıdır. İlk derece mahkemesince gerekçeli karar, şikayetçi vekiline 13.10.2019 tarihinde tebliğ edilmiş olup, şikayetçi vekili 17.10.2019 tarihinde istinaf harcı yatırarak kararı istinaf etmiştir. Bu durumda ilk derece mahkemesinin istinaf süresinin tefhimden başlayacağı ve şikayetçi vekilinin istinaf dilekçesini yasal süresi geçtikten sonra verdiğine ilişkin gerekçesinde isabet bulunmadığından, bölge adliye mahkemesince isitinaf başvurusu süresinde kabul edilip, istinaf incelemesi yapılması gerekirken, ilk derece mahkemesince verilen istinaf başvurusunun süreden reddine ilişkin kararına karşı yapılan istinaf başvurusu üzerine 26.11.2019 tarihinde başvurunun esastan reddine karar verilmesi hatalı olmuştur.
Bu durumda, ilk derece mahkemesinin 24.09.2019 tarihli hükmüne karşı gerekli istinaf kanun yolu incelemesinin yapılabilmesi için 26.11.2019 tarihli Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozulması gerekmiş, dava dosyasının istinaf incelemesi yapılması için Bölge Adliye Mahkemesi’ne gönderilmesine karar verilmiştir.
SONUÇ: Yukarıda 1 no.lu bentte açıklanan nedenlerle Bölge Adliye Mahkemesinin temyiz talebinin süre yönünden reddine ilişkin 06.01.2020 tarihli ek kararının KALDIRILMASINA, 2.no.lu bentte açıklanan nedenlerle Bölge Adliye Mahkemesi’nin 26.11.2019 tarihli istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin kararının BOZULMASINA, ilk derece mahkemesinin esas hükmü ile ilgili istinaf kanun yolu incelemesi yapılabilmesi için dosyanın Kayseri Bölge Adliye Mahkemesi 5. Hukuk Dairesi’ne GÖNDERİLMESİNE, 17.02.2020 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Taşınmaz haczinin geçerliliği ve tamamlanması için, tapuya tescilini öngören bir zorunluluk bulunmamaktadır.

HD. 28.05.2015 T. E:2789, K:14586

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki taraflarca istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:
Alacaklının kambiyo senetlerine özgü haciz yoluyla başlattığı takipte borçlu
vekili, müvekkiline ait taşınmazın haline münasip meskeni olduğunu ve İİK’nun 82/1-12. maddesi gereğince haczedilemeyeceğini ileri sürerek haczin kaldırılması istemi ile icra mahkemesine başvurduğu; mahkemece, şikayetin kabulü ilk borçlunun haline münasip meskeni alabilmesi için gereken 90.000,00 TL’den az olmamak üzere satılmasına, bu bedelin haline münasip mesken alması için borçluya verilmesine, artanın ise alacaklıya ödenmesine karar verildiği anlaşılmaktadır. Hüküm alacaklı ve borçlu tarafından temyiz edilmiştir.
1- Borçlunun temyiz itirazlarının incelenmesinde:
Tarafların iddia ve savunmalarına, dosya içeriğindeki bilgi ve belgelere ve
kararın gerekçesine göre borçlu vekilinin temyiz itirazlarının REDDİNE;
2- Alacaklının temyiz itirazlarının incelenmesine gelince:
İİK’nun 82/1-12. maddesinde yer alan haczedilmezlik şikayeti, İİK’nun
16/1. maddesi kapsamında yedi günlük süreye tabidir. Bu süre öğrenme tarihinden başlar.
Somut olayda, borçluya taşınmazının (meskeninin) haczine ilişkin 103
davetiyesi tebliğ edilmemiştir. Ancak, borçluya ait B… 375 Ada ve 1 parsel
no’lu taşınmazın icra müdürlüğünce alacaklı vekilinin talebi ile 13.10.2014
tarihinde ihtiyaten haczine karar verilip aynı tarihte bu hususta Nilüfer Tapu Sicil Müdürlüğü’ne haciz müzekkeresi gönderildiği, temyiz dilekçesi içeriğine göre borçlu vekilinin müvekkilinin icra takip dosya fotokopisini aldığını beyan ettiği, 16.10.2014 tarihinde icra müdürlüğünün haciz kararına ait icra tutanağı ile haciz müzekkeresinin icra dosyasında bulunduğu görülmektedir.
Taşınmazın ada ve parsel numarası da belirtilmek sureti ile icra müdürlüğünce taşınmazın haczine karar verilmekle haciz tamamlanmış olur. Bundan başka, haczin Tapu Siciline tescil edilip edilmemesi haczin tamamlanmış sayılması için zorunlu bulunmamaktadır.
Konuya ilişkin tasarruf yetkisi kısıtlamalarının tapu kütüğüne şerh verilebileceğini hükme bağlayan TMK’nun 1010. maddesi emredici nitelikte olmayıp, aynı maddenin son fıkrasına uyarınca haciz şerhi verilmekle, taşınmaz üzerinde sonradan kazanılan hakların sahiplerine karşı ileri sürülebilir. Ancak bu düzenleme, haczin geçerliliği ve tamamlanmış sayılması için tapuya şerh verilmesinin bir zorunluluk olduğunu göstermemektedir.
İİK’nun 79. maddesinde; “Resmi Sicile kayıtlı malların haczinin, takibin
yapıldığı icra dairesince, kaydına işlenmek sureti ile doğrudan da yapılabileceğine” yönelik hüküm ise bu konuda taşınmazın bulunduğu yerin icra dairesine haciz talimatı yazılması konusundaki zorunluluğu ortadan kaldıran bir seçenek olarak düşünülmelidir. Hal böyle olunca, İİK’nun bu maddesinden kaynaklanan ve taşınmaz haczinin geçerliliği ve tamamlanması için tapuya tescilini öngören bir zorunluluk da söz konusu değildir. Ne var ki üçüncü kişilere karşı ileri sürülebilmesi için haczin tapu siciline işlenmesi gerekmektedir.
O halde, mahkemece; borçlunun içinde haciz kararı ve haciz müzekkeresi
bulunan takip dosya fotokopisini alarak 16.10.2014 tarihinde taşınmazına
haciz konduğunu öğrendiği halde İİK’nun 16.maddesi uyarınca yedi günlük
şikayet süresini geçirdikten sonra 05.11.2014 tarihinde meskeniyet şikayetinde bulunduğu anlaşılmakla, şikayetin süreden reddi yerine işin esasına girilerek haczin kaldırılmasına karar verilmesi isabetsizdir.
SONUÇ: Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının
yukarıda (2) no’lu bentte yazılı nedenlerle İİK’nun 366 ve HUMK’nun 428.
maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde
iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık
olmak üzere, 28.05.2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.

HAK TARTIŞMALI İSE İCRA İNKAR TAZMİNATINA HÜKMEDİLEMEZ

YARGITAY 7. HUKUK DAİRESİ E. 2016/19303 K. 2016/12221

DAVA : Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen hükmün, Yargıtay’ca incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dosya incelendi, gereği görüşüldü:

KARAR : Davacı, iş akdinin işverence haksız sebeple feshedildiğini, ödenmeyen kıdem tazminatı ve maaş alacakları için başlattığı icra takibinin davalının itiraz ettiğini iddia ederek itirazın iptali ile icra inkar tazminatının davalıdan tahsilini istemiştir.

Davalı cevap dilekçesi ile davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Taraflar arasında işyeri devrinin işçilik alacaklarına etkileri konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır.

İşyeri devrinin esasları ve sonuçları 4857 Sayılı İş Kanununun 6. maddesinde düzenlenmiştir. Sözü edilen hükümde, işyerinin veya bir bölümünün devrinde devir tarihinde mevcut olan iş sözleşmelerinin bütün hak ve borçlarıyla devralan işverene geçeceği öngörülmüştür. Devir tarihinden önce doğmuş ve devir tarihinde ödenmesi gereken borçlarda ise, devreden işverenle devralan işverenin birlikte sorumlu olduğu aynı Kanun’un 3. fıkrasında açıklanmış ve devreden işverenin sorumluluğunun devir tarihinden itibaren iki yıl süreyle sınırlı olduğu hükme bağlanmıştır.

4857 Sayılı İş Kanununun 120. maddesi hükmüne göre 1475 Sayılı Kanun’un 14. maddesi halen yürürlükte olduğundan, kıdem tazminatına hak kazanma ve hesap yöntemi bakımından işyeri devirlerinde belirtilen hüküm uygulanmalıdır. Anılan hükme göre, işyerlerinin devir veya intikali yahut herhangi bir suretle bir işverenden başka bir işverene geçmesi veya başka bir yere nakli halinde işçinin kıdemi, işyeri veya işyerlerindeki hizmet akitleri sürelerinin toplamı üzerinden hesaplanmalıdır. Bununla birlikte, işyerini devreden işverenlerin bu sorumlulukları, işçiyi çalıştırdıkları sürelerle ve devir esnasındaki işçinin aldığı ücret seviyesiyle sınırlıdır.

İşyeri devrinin temel ölçütü, ekonomik birliğin kimliğinin korunmasıdır. Avrupa Adalet Divanı kararlarına göre, maddî ve maddî olmayan unsurların devredilip devredilmediği ve devir anındaki değeri, işgücünün devri, müşteri çevresinin devri, işyerinde devirden önce ve sonra yürütülen faaliyetlerin benzerlik derecesi, işyerinde faaliyete ara verilmişse bunun süresi, işyeri devrinin kriterleri arasında kabul edilmektedir.

İşyerinin devri işverenin yönetim hakkının son aşaması olup, işyeri devri çalışma koşullarında değişiklik anlamına da gelmez. Dairemiz kararlarına göre işyeri devri işçiye haklı sebeple fesih hakkı tanımaz. İşyeri devrinin çalışma koşullarını ağırlaştıran bir yönü olup olmadığı belirlenmelidir.

Bu açıklamalar ışığında, iş hukukunda işyeri devrinin işçilik alacaklarına etkileri üzerinde ayrıca durulmalıdır. İşyeri devri halinde kıdem tazminatı bakımından devreden işveren kendi dönemi ve devir tarihindeki son ücreti ile sınırlı olmak üzere sorumludur. 1475 Sayılı Kanun’un 14. maddesinin ikinci fıkrasında, devreden işverenin sorumluluğu bakımından bir süre öngörülmediğinden, 4857 Sayılı Kanun’un 6. maddesinde sözü edilen devreden işveren için öngörülen iki yıllık süre sınırlaması, kıdem tazminatı bakımından söz konusu olmaz. O halde kıdem tazminatı işyeri devri öncesi ve sonrasında geçen sürenin tamamı için hesaplanmalı, ancak devreden işveren veya işverenler bakımından kendi dönemleri ve devir tarihindeki ücret ile sınırlı sorumluluk belirlenmelidir.

İşyeri devri fesih niteliğinde olmadığından, devir sebebiyle feshe bağlı hakların istenmesi mümkün olmaz. Aynı şekilde işyeri devri kural olarak işçiye haklı fesih imkânı vermez.

Feshe bağlı diğer haklar olan ihbar tazminatı ve kullanılmayan izin ücretlerinden son işveren sorumlu olup, devreden işverenin bu işçilik alacaklarından herhangi bir sorumluluğu bulunmamaktadır.

İşyerinin devredildiği tarihe kadar doğmuş bulunan ücret, fazla çalışma, hafta tatili çalışması, bayram ve genel tatil ücretlerinden 4857 Sayılı Kanun’un 6. maddesi uyarınca devreden işveren ile devralan işveren müştereken müteselsilen sorumlu olup, devreden açısından bu süre devir tarihinden itibaren iki yıl süreyle sınırlıdır. Devir tarihinden sonraki çalışmalar sebebiyle doğan sözü edilen işçilik alacakları sebebiyle devreden işverenin sorumluluğunun olmadığı açıktır. Bu bakımdan devirden sonraya ait ücret, fazla çalışma, hafta tatili çalışması, bayram ve genel tatil ücreti gibi işçilik alacaklarından devralan işveren tek başına sorumlu olacaktır.

Somut olayda davacının, davalı alt işveren yanında, dava dışı asıl işverene ait işyerinde 30.4.2012 tarihine kadar çalıştırıldığı, alt işverenin davalı işyerinde ihale süresinin sona ermesi sebebiyle 1.5.2012 tarihinden itibaren yeni alt işverende çalıştırılmaya devam edildiği ve çalışmasının dava tarihi olan 26.3.2013 tarihinde halen devam ettiği anlaşılmaktadır. Dava tarihinde davacının iş akdi devam ettiğinden feshe bağlı haklardan kıdem tazminatı talep etme hakkı bulunmadığının gözetilmemesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

3-)Dava kısmen kabul kısmen reddedilmesine rağmen kısmi red sebebiyle kendini vekille temsil ettiren davalı yararına avukatlık ücretine hükmedilmemesi de bozma nedenidir.

4-) Taraflar arasında icra inkar tazminatına hükmedilip hükmedilemeyeceği konusunda ihtilaf vardır.

Genel haciz yoluyla yapılan ilamsız icra takiplerinde, borçlunun itirazı üzerine takip durur ve alacaklının takibin devamını sağlamaya yarayan imkânlarından biri 2004 Sayılı İcra ve İflas Kanununun 67. maddesinde öngörülen itirazın iptali davasıdır.

İtirazın iptali davasında borçlunun haksızlığına karar verilmesi halinde ve alacaklının talep etmiş olması şartıyla, borç miktarının Yasada gösterilen orandan az olmamak kaydıyla icra inkâr tazminatına hükmedilir. İcra inkâr tazminatına karar verilebilmesi için alacağın belirli ya da belirlenebilir olması gerekir. Özellikle, işçinin kıdemi, ücreti gibi hesap unsurları, işverence bilinen ya da belirlenebilecek hususlardır. 4857 Sayılı Kanun’un 8 ve 28. maddelerinin, işverene bu gibi konularda belge düzenleme yükümü yüklediği de gözden uzak tutulmamalıdır. Ancak, hak tartışmalı ise icra inkâr tazminatına hükmedilemez (Yargıtay HGK. 4.3.2009 gün 2009/9-57 E.,2009/110 K.) Alacağın likit olması şartıyla, itirazın iptali davası sonunda borçlunun itirazının kısmen kabulü halinde dahi, kabul edilen kısım bakımından icra inkâr tazminatına hükmedilmelidir.

İcra inkâr tazminatı, asıl alacak bakımından söz konusu olur. İşlemiş faiz istemi yönünden icra inkâr tazminatına hükmedilmesi mümkün değildir.

Somut olayda, mahkemece yapılan yargılama sonunda alacağın likit olması nedeni ile davacı yararına %20 oranında icra inkar tazminatına hükmedilmiştir. Her ne kadar, davacının yaptığı takip kıdem tazminatı ve ücrete dair olup bu alacakların hesaplanması da miktarı işverence bilinmesi gereken ücret unsuruna dayanmakta ise de, taraflar arasındaki uyuşmazlığın çözümü yargılamayı gerektirmesi sebebiyle davacının icra inkar tazminatı talebinin reddine karar verilmesi gerekirken kabulüne karar verilmiş olması hatalıdır.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın, yukarda yazılı sebeplerle BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istenmesi halinde davalıya iadesine, 06.06.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

BONO VE ÇEKTE ZORUNLU UNSURLAR

A-) BONO

            Keşideci ile lehtar arasında ikili bir ilişkiyi ifade eden senettir. Kayıtsız şartsız belirli bir bedelin ödenmesi vaadini içermektedir. Kredi aracı olarak kullanılmaktadır. Bonoda muhatap ve kabul bulunmamaktadır. Hamiline düzenlenemez. Düzenleyen ve varsa avalist asıl borçlu, yararlanan ve cirantalar ile onların avalistleri başvuru borçlusudur.

“…Kıymetli evrak ve bu bağlamda bir kambiyo senedi olarak bono, içerdiği hakkın senetten ayrı olarak ileri sürülemediği ve başkalarına da devredilemediği vasıflı ve soyut bir borç ikrarıdır (eTTK m.557, TTK m.645 ve Öztan, F.: Kıymetli Evrak Hukuku, 2.b., Ankara 1997, s.975; Kınacıoğlu, N.: Kıymetli Evrak Hukuku, 5.b., Ankara 1999, s.247). Bononun keşidecisi, bonoda gösterdiği belirli bir bedeli kayıtsız ve şartsız olarak bizzat ödemek konusunda soyut bir vaadde bulunmaktadır. Soyutluk (mücerretlik) ise senedin içerdiği hakkın doğumuna sebep olan temel hukuki ilişkinin senet metninden anlaşılamaması anlamına gelir. Soyutluğun senede yüklediği ilk özellik, hamilin artık senette gösterilen alacağın alacaklısı olduğu konusunda, senetten başka bir delil sunmasına gerek bulunmaması; alacağını sadece bu senetle ispatlayabilmesidir (Öztan, s.173; Poroy, R./Tekinalp, Ü.: Kıymetli Evrak Hukuku Esasları, 15.b., İstanbul 2001, s.25).

Bonolar kural olarak, birer kredi vasıtasıdır…” (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas: 2017/897, Karar: 2018 / 464)

Bonoda bulunması gereken unsurlar şu şekildedir:

1) Zorunlu Şekli Unsurlar:

a) Senet metninde “bono” veya “emre yazılı senet” kelimesini ve senet Türkçe’den başka bir dille yazılmışsa, o dilde bono veya emre yazılı senet karşılığı olarak kullanılan kelimeyi,

b) Kayıtsız ve şartsız belirli bir bedeli ödemek vaadini,

c) Kime veya kimin emrine ödenecek ise onun adını,

d) Düzenlenme tarihini,

e) Düzenleyenin imzasını içerir.

2) Alternatif Zorunlu Şekli Unsurlar:

a) Düzenleme yeri

Düzenlendiği yer gösterilmeyen bir bono, düzenleyenin adının yanında yazılı olan yerde düzenlenmiş sayılır. Eğer o kısımda da bir adres bulunmuyor ise bono kambiyo senedi vasfını yitirecektir.

b) Ödeme yeri

Açıklık bulunmadığı takdirde senedin düzenlendiği yer, ödeme yeri ve aynı zamanda düzenleyenin yerleşim yeri sayılır.

3) İsteğe Bağlı Şekli Unsurlar:

a) Vade Koşulu – Muacceliyet Kaydı

Vadesi gösterilmemiş olan bono, görüldüğünde ödenmesi şart olan bir bono sayılır. Bu durumda bononun düzenleme tarihinden itibaren 1 yıl içinde ödenmek üzere ibraz edilmesi gerekmektedir. 

b) Bedel kaydı

Bonoda bedel kaydı, isteğe bağlı şekli unsur olduğundan dolayı; bonoda bedel kaydının bulunmaması bononun geçerliliğini etkilemez. Bedel kaydı ispat yükü bakımından önem taşımaktadır. Bedel kaydının yer aldığı bonolarda bedel kaydının aksini iddia eden taraf bu iddiasını ispatlamalıdır.

c) Yetki kaydı

HMK’nın yetki sözleşmesine dair hükümleri uygulanır.

Yetki sözleşmesi

MADDE 17- (1) Tacirler veya kamu tüzel kişileri, aralarında doğmuş veya doğabilecek bir uyuşmazlık hakkında, bir veya birden fazla mahkemeyi sözleşmeyle yetkili kılabilirler. Taraflarca aksi kararlaştırılmadıkça dava sadece sözleşmeyle belirlenen bu mahkemelerde açılır.

Yetki sözleşmesinin geçerlilik şartları

MADDE 18– (1) Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyecekleri konular ile kesin yetki hâllerinde, yetki sözleşmesi yapılamaz.

(2) Yetki sözleşmesinin geçerli olabilmesi için yazılı olarak yapılması, uyuşmazlığın kaynaklandığı hukuki ilişkinin belirli veya belirlenebilir olmasıve yetkili kılınan mahkeme veya mahkemelerin gösterilmesi şarttır.

d) Faiz kaydı

Bir bonoda faiz kaydının yer alması yalnızca görüldüğünde ve görüldükten belli bir süre sonra vadeli bonolarda mümkün olabilir. Diğer vade türlü bonolarda ise faiz kaydının yer alması halinde faiz koşulu geçerli olmayacak ve yazılmamış sayılacaktır.

e) Keşidecinin adı

Bono veya poliçenin geçerli olabilmesi için yalnızca keşidecinin imzasının bulunması yeterlidir.

Bonoda Zamanaşımı

Hamilin düzenleyene karşı açacağı davalar vadeden itibaren 3 yıl içinde açılmalıdır. Hamilin cirantalara karşı açacağı davalar; protesto tarihinden, protestosuz senet ise vadeden itibaren bir yıl içinde açılmalıdır. Bonoyu ödemiş olan başvuru borçlusu, kendisinden önce gelen kişilere, ödemede bulunduğu veya dava yolu ile kendisine başvurulduğu tarihten itibaren altı ay içinde başvurabilir.

B-) ÇEK

            Çek; hesap sahibinin(keşideci), bir muhataba(Banka) karşı düzenlediği, belirli bir tutarın, lehtara ödenmesi talimatını içeren kıymetli bir evraktır. Çek bir ödeme aracıdır. Çekte kabul yoktur. Keşideci, lehtar ve muhatap olmak üzere üçlü bir ilişki vardır. Çekte vade de yoktur. Vade yazılmış ise vade kaydı geçersiz olup çek geçerlidir. Çek görüldüğünde ödenir. Bu nedenle ibraz süreleri bulunmaktadır. Çekte faiz şartı da koyulamaz. Faiz yazılmışsa faiz geçersiz olup çek geçerlidir.

Çekin kayıt veya şarta bağlanması halinde çek vasfını yitirir. Aynı zamanda birden çok düzenlenme tarihinin yazılmış olması halinde de senet çek vasfını yitirecektir. Keşidecinin çekin ödenmemesi halinde sorumlu olmayacağına ilişkin olarak kayıt konulmuş ise bu kayıtlar da yazılmamış sayılacaktır.

“…Ticaret Kanununa göre kıymetli evrak vasfında bir kambiyo senedi ve hukuki nitelikçe de bir havaledir. Bu havalenin yazılı şekilde yapılması, yasada aranan şekil şartlarını ve kayıtsız şartsız bir ödeme yetkisini içermesi gerekir. Çekte sıkı sıkıya şekle bağlılık esası geçerlidir. Zorunlu unsurlardan sadece birinin bile eksikliği çekin çek olma niteliğini ortadan kaldırır…” (Yargıtay 12. Hukuk Dairesi Esas: 2011/29563, Karar:  2012/15122)

Çekte bulunması gereken unsurlar şu şekildedir:

1) Zorunlu Şekli Unsurlar:

a) Senet metninde “çek” kelimesi ve eğer senet Türkçe’den başka bir dille yazılmış ise o dilde “çek” karşılığı olarak kullanılan kelime,

b) Kayıtsız ve şartsız belirli bir bedelin ödenmesi için havale

c) Ödeyecek kişinin, “muhatabın” ticaret unvanı,

d) Düzenlenme tarih,

e) Düzenleyenin imzası,

f) Banka tarafından verilen seri numarası,

g) Karekod

2) Alternatif Zorunlu Şekli Unsurlar:

a)Düzenleme yeri

Düzenleme yeri çek üzerinden açıkça belirtilebilir. Eğer düzenlenme yeri açıkça gösterilmemiş ise çek, düzenleyenin adı ve soyadının yanında yazılı olan yerde düzenlenmiş sayılır. Düzenleyenin adının yanında da bir adres bulunmuyor ise çek kambiyo senedi olma vasfını yitirir.

b) Ödeme yeri

Çekte açıklık yoksa muhatabın ticaret unvanı yanında gösterilen yer ödeme yeri sayılır. Muhatabın ticaret unvanı yanında birden fazla yer gösterildiği takdirde, çek, ilk gösterilen yerde ödenir. Böyle bir açıklık ve başka bir kayıt da yoksa çek muhatabın merkezinin bulunduğu yerde ödenir.

Çekte İbraz Süreleri

* Düzenleme yeri ile ödeme yeri aynı ise ibraz süresi 10 gün,

* Düzenleme yeri ile ödeme yeri aynı değil ise 1 ay,

Akdeniz’e kıyısı olan ülkeler aynı kıtada sayılır ve ibraz süresi bu nedenle 1 aydır.

* Düzenleme yeri ile ödeme yeri aynı kıtada ise 1 ay,

* Düzenleme yeri ile ödeme yeri ayrı kıtalar ise 3 aydır.

Çekte Zamanaşımı

            Hamilin, cirantalarla, düzenleyen ve diğer çek borçlularına karşı sahip olduğu başvurma hakları, ibraz süresinin bitiminden itibaren üç yıl geçmekle zamanaşımına uğrar. Çek borçlularından birinin diğerine karşı sahip olduğu başvurma hakları, bu çek borçlusunun çeki ödediği veya çekin dava yolu ile kendisine karşı ileri sürüldüğü tarihten itibaren üç yıl geçmekle zamanaşımına uğrar.

Av. Mehmet ÇELİK & Av. Selçuk ENER

BİLİRKİŞİ RAPORU KURAL OLARAK HAKİMİ BAĞLAMAZ . HAKİM, RAPORU SERBESTÇE TAKDİR EDER.

T.C
YARGITAY
3. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO.2017/8760 
KARAR NO.2019/5253 
KARAR TARİHİ.10/06/2019
MAHKEMESİ :SULH HUKUK MAHKEMESİ

Taraflar arasındaki menfi tespit davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın kısmen kabulüne yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde taraf vekillerince temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

KARAR

Davacı, kiralanan yerin 30/09/2012 tarihinde tahliye edildiğini, anahtarın davalının yetkilisine teslim edildiğini, davalının altı aylık (eylül – şubat) kira bedeli için 40.500,00- TL asıl alacak üzerinden icra takibi yaptığını ileri sürerek borçlu olmadığının tespitine ve % 20 kötüniyet tazminatı ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı, davacının bildirim yapmadığını,sözleşmenin yenilenmesine neden olduğunu, makul süreden sorumlu olduğunu belirterek davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, davanın kısmen kabulüne, İstanbul 2. İcra Müdürlüğünün 2012/19264 Esas sayılı icra dosyasında 1 USD karşığılı 1.80 TL bazında 33.750 TL kiradan kiracının sorumluluğunun bulunduğu, 6.750 TL yönünden borçlu olmadığının tespitine , icra inkar tazminat koşulları oluştuğundan yukarıda belirtilen takip tarihi itibariyle kur gözönüne alınarak 6.750 TL’nin % 20 si oranındaki icra inkar tazminatının da davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiş ,hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiştir .

1-)Mahkeme kararında yazılacak hususlar 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 297. maddesinde belirtilmiştir. Maddeye göre, hüküm sonucu kısmında gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, isteklerin her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların sıra numarası altında açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gerekir.

Öte yandan, kanunun aradığı anlamda oluşturulacak kısa ve gerekçeli kararın hüküm fıkralarının, açık, anlaşılır, çelişkisiz ve uygulanabilir olması gerekmekle birlikte, kararın gerekçesinin de, sonucu ile tam bir uyum içinde, o davaya konu maddi olguların mahkemece nasıl nitelendirildiğini, kurulan hükmün hangi sebeplere ve hukuksal düzenlemelere dayandırıldığını ortaya koyacak, kısaca maddi olgular ile hüküm arasındaki mantıksal bağlantıyı gösterecek nitelikte olması gerekir.

Zira tarafların o dava yönünden, hukuk düzenince hangi sebeple haklı veya haksız görüldüklerini anlayıp değerlendirebilmeleri ve Yargıtayın hukuka uygunluk denetimini yapabilmesi için, ortada, usulüne uygun şekilde oluşturulmuş, hükmün hangi nedenle o içerik ve kapsamda verildiğini ayrıntılarıyla gösteren, ifadeleri özenle seçilmiş ve kuşkuya yer vermeyecek açıklıktaki bir gerekçe bölümünün ve buna uyumlu hüküm fıkralarının
bulunması zorunludur.

Bu husus 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 298/2. maddesinde de “Gerekçeli karar, tefhim edilen hüküm sonucuna aykırı olamaz.” şeklinde özellikle düzenlenmiştir. Gerekçe-hüküm çelişkisi, 10.04.1992 gün ve 1991/7 esas, 1992/4 karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına aykırı olup, salt bu aykırılık bozma sebebidir.

Somut olayda, gerekçeli kararda dosyaya sunulan son bilirkişi raporunun hükme esas alındığı belirtildiği halde, oluşturulan hükümde ilk raporun dayanak alınması doğru bulunmamış , bozmayı gerektirmiştir.

2-) Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 281. maddesinde, tarafların, bilirkişi raporunda eksik gördükleri hususların, bilirkişiye tamamlattırılmasını; belirsizlik gösteren hususlar hakkında ise bilirkişinin açıklama yapmasının sağlanmasını veya yeni bilirkişi atanmasını mahkemeden talep edebilecekleri; mahkeme, bilirkişi raporundaki eksiklik yahut belirsizliğin tamamlanması veya açıklığa kavuşturulmasını sağlamak için, bilirkişiden ek rapor alabileceği; ayrıca gerçeğin ortaya çıkması için gerekli görürse, yeni görevlendireceği bilirkişi aracılığıyla, tekrar inceleme yaptırabileceği açıklanmıştır Bilirkişiler, raporlarını hazırlarken raporun dayanağı olan somut ve özel nedenleri bilimsel verilere uygun olarak göstermek zorundadır. Bilirkişi raporu aynı zamanda Yargıtay denetimine de elverişli olacak şekilde bilgi ve belgeye dayanan gerekçe ihtiva etmelidir.
Ancak bu şekilde hazırlanmış raporun denetimi mümkün olup, hüküm kurmaya dayanak yapılabilir.

Bilirkişi raporu kural olarak hâkimi bağlamaz. Hâkim, raporu serbestçe takdir eder. Hâkim, raporu yeterli görmezse, bilirkişiden ek rapor isteyebileceği gibi gerçeğin ortaya çıkması için önceki bilirkişi veya yeniden seçeceği bilirkişi vasıtasıyla yeniden inceleme de yaptırabilir. Bilirkişi raporları arasındaki çelişki varsa hâkim çelişkiyi gidermeden karar veremez.

Somut olayda, emlak uzmanı,inşaat mühendisi,hukukçu bilirkişilerin hazırladığı 26/03/2015 tarihli bilirkişi raporunda kiracının sadece altıncı ayın kirasından sorumlu olmadığı belirtilmiş, davacı rapora itiraz etmiştir . Dosyaya sunulan avukat,bankacı,şehir plancısı üç bilirkişiden oluşan kurulun hazırladığı 29/01/2016 tarihli raporda , makul sürenin iki ay olduğu, 2012 yılı eylül, ekim, kasım ayları kira bedellerinin talep edilebileceği belirtilmiştir.Raporlar arasında oluşan çelişki giderilmeden karar verilmesi isabetli bulunmamıştır.

3-)Bozma nedenlerine göre diğer temyiz itirazlarının incelenmesine gerek görülmemiştir .

SONUÇ: Yukarıda birinci ve ikinci bentte açıklanan nedenlerle hükmün HUMK’ un 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, üçünçü bentte yazılı nedenlerle diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı HMK’nun geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK.nun 440.maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren 15 günlük süre içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 10/06/2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

SIRA CETVELİNE İTİRAZ DAVALARINDA İSPAT YÜKÜ DAVALI ALACAKLIDADIR

T.C. YARGITAY 19. HUKUK DAİRESİ E. 2003/3924 K. 2003/10379
DAVA : Taraflar arasındaki sıra cetveline itiraz davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:
KARAR : Davacı vekili, borçluya ait aracın satışından sonra düzenlenen 27.9.2001 tarihli sıra cetvelinin yasaya aykırı bulunduğunu, sıra cetvelinde pay ayrılan 2000/859 sayılı dosyadaki alacağın muvazaalı olduğunu, ihalenin kesinleşmediğini, bu nedenle sıra cetveli düzenlenemeyeceğini, müvekkili şirketin ihtiyati haczinin İİK.nun 268. maddesi uyarınca ilk hacze iştirak ettirilmesi gerektiğini ileri sürerek sıra cetvelinin iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, ihalenin feshinin süresinde istenmemesi nedeniyle ihalenin kesinleştiğini, İİK.nun 268. maddesine göre iştirakin mümkün olmadığını belirterek davanın reddini istemiştir.
Mahkemece iddia, savunma ve toplanan delillere göre davacının ihtiyati haczinden önce davalının haciz uygulaması nedeniyle iştirakin mümkün olmadığı, ihalenin kesinleştiği davalının takibinin bonoya dayandığı, takibin ve alacağın muvazaalı olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekilince temyiz edilmiştir.
Davacı sıra cetvelinde pay ayrılan davalının alacağının muvazaalı olduğunu, bu nedenle pay ayrılmaması gerektiğini, davacıya verilen sıranın İİK.nun 268. maddesine uygun olmadığını ileri sürerek sıra cetveline itiraz etmiştir.
Sıra cetveline itiraz davalarında ispat yükü davalı alacaklıdadır. Davalı alacaklının takip borçlusundan alacaklı olduğunu usulüne uygun delillerle kanıtlaması gerekir. Bono başka delillerle doğrulanmadığı sürece alacağın varlığı için tek başına yeterli bir delil niteliğinde değildir. Taraflardan bu yönde delilleri sorulup, toplanan deliller değerlendirilerek varılacak sonuca göre bir karar verilmelidir. Mahkemece bu yönlerin gözetilmemesi isabetsiz olup, hükmün bozulması gerekmiştir.
SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün ( BOZULMASINA ), peşin harcın istek halinde iadesine 23.10.2003 gününde oybirliğiyle karar verildi.

ZAMANAŞIMINA UĞRAMIŞ BONO BORÇ İLİŞKİSİNİN İSPATI AÇISINDAN YAZILI DELİL BAŞLANGICIDIR

YARGITAY 19. HD. E: 2016/15620 K: 2018/448

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

– KARAR –

Davacı vekili, davacının davalı borçludan altı adet bonoya dayalı toplam 6.000,00 TL alacağı bulunduğunu, bunun tahsili amacıyla … 2. İcra Müdürlüğü’nün 2014/7529 Esas sayılı dosyası ile icra takibi yapıldığını, davalı tarafın haksız itirazı üzerine takibin durduğunu ileri sürerek itirazın iptaline, davalının asıl alacağın %20’sinden aşağı olmamak üzere icra inkar tazminatına mahkum edilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. 
Davalı vekili, takibe konu senetlerin 3 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğunu, alacağını talep edemeyeceğini ayrıca davacı tarafa borçları olmadığını belirterek, davanın reddini savunmuştur. 
Mahkemece, kambiyo senedi niteliğindeki bonolara dayanılarak kambiyo senedine özgü takip yapılabilmesi için 3 yıllık zamanaşımı süresi mevcut olduğu ancak bu süre geçtikten sonra, alacaklı tarafın bu senetlere dayanarak normal takip yapmasına engel bir usul hükmünün bulunmadığı, davalı tarafından senetlerdeki imzalara itiraz edilmediği ve borcun ödendiğine dair bir delil de sunulmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne kararı verilmiş, hüküm davalı vekilince temyiz edilmiştir.
Dava zamanaşımına uğramış bonodan kaynaklanan alacağın tahsiline yönelik icra takibine yapılan itirazın iptali istemine ilişkindir. Zamanaşımına uğramış bono yazılı delil başlangıcı teşkil ettiğinden ve dava konusu bonolarda da davacı lehtar davalı keşideci olduğundan taraflar arasındaki temel borç ilişkisinin varlığı tanık dahil her türlü delille kanıtlanabilir. Bu konuda ispat yükü davacıda olup mahkemece davacıya temel borç ilişkisini kanıtlaması yönünde delillerini ibraz için süre verip tüm deliller toplandıktan sonra bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı gerekçeyle yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde davalıya iadesine, 07/02/2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.

İPOTEKLİ TAŞINMAZ MALİKİNE KARŞI TAKİP

T.C.

YARGITAY

12. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/7311

K. 2012/20917

T. 18.6.2012

DAVA : Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki şikayetçi tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi Şerife Ayyıldız tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği düşünüldü:

KARAR : İ.İ.K.nun 150/ı maddesi uyarınca, ipotek akit tablosu, kayıtsız şartsız bir para borcu ikrarını içermese bile, borçlu cari hesap veya kısa, orta, uzun vadeli krediler şeklinde işleyen nakdi veya gayrinakdi bir krediyi kullandıran taraf (alacaklı ), krediyi kullanan tarafa ait cari hesabın kesilmesine veya kısa, orta, uzun vadeli kredi hesabının muaccel kılınmasına dair hesap özetinin veya gayrinakdi kredinin ödenmiş olması sebebiyle tazmin talebinin noter marifetiyle krediyi kullanan tarafa(borçluya )gönderildiğine dair noterden tasdikli bir sureti icra müdürlüğüne ibraz ederse icra müdürü İ.İ.K.nun 149. maddesine göre işlem yapar. Bu madde hükmüne göre ise “İcra müdürü, ibraz edilen ipotek akit tablosunun kayıtsız şartsız bir para borcu ikrarını ihtiva ettiğini ve alacağın muaccel olduğunu anlarsa, borçluya ve taşınmaz üçüncü kişi tarafından rehnedilmiş veya taşınmazın mülkiyeti 3. şahsa geçmişse ayrıca bunlara birer icra emri gönderir.”

Somut olayda; kredi borçlusu Mahmut A. ve ipotek veren 3.kişi Hüseyin A. hakkında ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla ilamlı icra takibi başlatıldığı, takip tarihinden önce 19.3.2009 tarihinde ipotekli taşınmazın şikayetçi Kübra Y.’a tapudan satış yoluyla devredildiği, ancak adı geçen hakkında takip yapılmadığı ve icra emri tebliğ edilmediği görülmektedir.

Yukarıda özetlenen İ.İ.K.nun 149. madde hükmüne göre, icra takibinin asıl kredi borçlusu (lehine ipotek verilen )aleyhine açılması asıldır. Takip sonunda üçüncü kişinin taşınmazının paraya çevrilmesi söz konusu olduğundan, o kişi hakkında da takip yapılması gerekir. Şu hale göre ipotek veren üçüncü kişiyle asıl borçlu arasında zorunlu takip arkadaşlığı vardır. Bu husus mahkemece re’sen gözönünde bulundurulmalıdır. Sadece asıl borçlu hakkında takip yapıldığı için ipotek verenin sonradan takip edilerek bu iki takibin birleştirilmesi mümkündür. Bu nedenle, mahkemece; alacaklıya, ipotekli taşınmaz maliki 3.kişi şikayetçi hakkında da takip başlatıp, daha sonra da bu takip dosyasıyla birleştirilmesi konusunda mehil verilmesi, bu işlemlerin yerine getirilmemesi halinde takibin tümüyle iptaline karar verilmelidir.

Öte yandan, ipotekli taşınmaz maliki 3.kişi şikayetçi hakkında yapılmış bir takip bulunmadığına göre takibe devam edilmesi ve hakkında takip olmayan 3.kişiye ait taşınmazın satışı mümkün olmadığından, yapılan ihale de yok hükmündedir. Kaldı ki ipotekli taşınmaz maliki 3.kişi şikayetçiye satış ilanı da tebliğ edilmemiştir.

İ.İ.K.nun 127. maddesi gereğince, satış ilanının birer suretinin borçlu ve alacaklı dışındaki tapu sicilinde kayıtlı bulunan alakadarlara tebliği zorunludur. Şikayetçi, ipotekli taşınmaz maliki olduğundan kendisine satış ilanı tebliği gereken tapu sicilindeki ilgililerdedir. Bu işlemin yapılmaması tek başına ihalenin feshi nedenidir.

O halde mahkemece şikayetin kabul edilerek ihalenin feshine karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle istemin reddi yönünde hüküm tesisi isabetsizdir.

SONUÇ : Şikayetçinin temyiz itirazlarının kabulüyle mahkeme kararının yukarda yazılı sebeplerle İ.İ.K. 366 ve H.U.M.K.’nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA ), ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 18.06.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

KIYMET TAKDİRİNE İTİRAZ EDENİN YATIRMASI GEREKEN MASRAF MAHKEMECE BELİRLENMEMİŞSE İHALENİN FESHİ SIRF BU SEBEPLE İSTENEBİLİR

T.C. YARGITAY
12.Hukuk Dairesi

Esas: 2008/2117
Karar: 2008/4720
Karar Tarihi: 13.03.2008

Dava: Mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

Karar: Borçlu vekili icra mahkemesine yaptığı 23.07.2007 tarihli başvurusunda, kıymet taktirine itiraza ilişkin icra mahkemesinin ret kararının doğru olmadığını ve sair şikayet nedenlerini ileri sürerek İstanbul 10. İcra Müdürlüğü’nün 2006/86 talimat sayılı dosyasından yapılan 16.07.2007 tarihli taşınmaz ihalesinin feshini talep etmiştir. Olayda uygulanması gereken İİK.’nun 134/2. maddesi uyarınca <…İhalenin feshi talebi üzerine tetkik mercii talep tarihinden itibaren yirmi gün içinde duruşma yapar ve taraflar gelmeseler bile icap eden kararı verir.>

Öte yandan, kıymet takdirine itiraz üzerine verilen kararlar kesin olmakla birlikte anılan hükümler ihalenin feshi aşamasında incelenebilir. Borçlunun kıymet takdirine itirazının İstanbul 2. icra Mahkemesi’nin 09.04.2007 tarih ve 2007/513-749 sayılı kararı İİK.’nun 128/a maddesi uyarınca 7 günlük sürede masraf yatılmadığından reddedildiği anlaşılmaktadır. İİK.’nun 128/a-1. maddesi son cümlesinde (şikayetin tarihinden itibaren yedi gün içinde gerekli masraf ve ücretin mahkeme veznesine yatırılması halinde yeniden bilirkişi incelemesi yaptırılabilir.) hükmüne yer verilmiştir. Bu hükmün uygulanabilmesi için borçlunun yatırması gereken miktarın mahkemece belirlenmiş olması gereklidir.

Bu durumda mahkemece İİK.’nun 134/2. maddesi uyarınca duruşma açılıp, taraf teşkili sağlandıktan ve delilleri toplandıktan ve özellikle kıymet takdirine itiraza ilişkin İstanbul 2. İcra Mahkemesi’nin 09.04.2007 tarih ve 2007/513-749 sayılı kararı yukarıda yapılan açıklamalar doğrultusunda değerlendirildikten sonra oluşacak sonuca göre ihalenin feshi istemi hakkında bir karar verilmesi gerekirken, evrak üzerinde ve eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.

Sonuç: Borçlu vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK 366 ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, 11.03.2008 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)

İŞE İADE HÜKMÜ KESİNLEŞSE BİLE YARGILAMA GİDERİ VE VEKALET ÜCRETİ HARİÇ İLAMLI TAKİP YAPILAMAZ

T.C.
Yargıtay
12. Hukuk Dairesi


Esas No:2018/4072
Karar No:2018/9696
K. Tarihi: 

MAHKEMESİ :İcra Hukuk Mahkemesi

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkikinin borçlu tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :
Alacaklı tarafından borçlu aleyhinde işe iade ile dört aylık ücret ve işe başlatmama tazminatına ilişkin ilama dayalı olarak … icra takibi başlatılmıştır.
Borçlu vekili icra mahkemesine başvurusunda, takibin dayanağı olan … 2. İş Mahkemesinin 16/06/2015 tarih ve 2015/178 E.- 531 K. sayılı …ın eda hükmü içermediğini, tespit hükmü niteliğinde olduğunu bu nedenle infazının kabil olmadığını, … bu hali ile tespit niteliğinde olduğundan … icra takibine konu edilemeyeceğini, ayrıca tespite ilişkin ilam kesinleşmeden vekalet ücretinin istenemeyeceğini ileri sürerek takibin iptaline karar verilmesini talep ettiği mahkemece; işçinin alacağına kavuşması için … Yargıtay denetiminden geçerek kesinleşmesinin uzun zaman alacağı, bu süreçte işçinin daha fazla mağdur olacağı, ilam işe iadeye ilişkin olsa da ilgili yasalarda kesinleşmeye ilişkin şart aranmadığından, … icraya konu edilebileceği gerekçesi ile şikayetin reddine karar verildiği görülmüştür.


Para ve teminat verilmesi hakkındaki ilamların icrası İİK’nın 32 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Anılan maddede para borcuna veya teminat verilmesine dair … icra müdürlüğünce infazı usulü düzenlenmiş, İİK’nın “ilam mahiyetini haiz belgeler başlığını taşıyan 38. maddesinde ise Mahkeme huzurunda sulhler, kabuller ve para borcu ikrarını havi re’sen tanzim edilen noter senetleri ve temyiz kefaletnameleri ile icra dairesindeki kefaletler ilamların icrası hakkındaki hükümlere tabidir şeklinde düzenlemelere yer verilmiştir. 
İlgili yasa maddeleri ile yasa koyucu hangi belgelere dayanılarak … icra takibi yapılabileceğini önemine binaen titizlikle düzenlemiş, gerekli gördüğü yerlerde bunu özel kanunlarla belirleyip sınırlandırmıştır. Burada göz ardı edilmemesi gereken husus ise maddede yer verilen ilamların, icrası yorum gerektirmeyecek şekilde açık eda hükmü taşıyan ilamlar olduğu noktasıdır. Bu nedenle eda hükmü içermeyen “tespite ilişkin ilamlar icra takibine konu edilemez. Ancak, kesinleşmeleri halinde bu ilamlardaki vekalet ücreti ve yargılama giderine ilişkin likit miktarların … icra yolu ile infazı mümkündür.


Somut olayda takibe dayanak yapılan … 2. İş Mahkemesinin 16/06/2015 tarihli ve 2015/178 E.- 531 K. sayılı kararında davanın kabulü ile işverence yapılan feshin geçersizliğine ve işe iadeye karar verilerek, hükmün 3 ve 4 numaralı bentlerinde aynen “Davacının yasal sürede işe başvurmasına rağmen, işverenin süresi içinde işe başlatmaması halinde ödenmesi gereken tazminat miktarının işçinin beş aylık ücreti olarak belirlenmesine, ve “Davacının işe iade için işverene süresi içinde başvurması halinde hak kazanılacak olan ve kararın kesinleşmesine kadar doğmuş bulunan en çok dört aylık ücret ve diğer haklarının davacıya ödenmesi gerektiğinin belirlenmesine, karar verilmiş, söz konusu ilamda, tazminat ve ücret alacağına ilişkin sadece tespite ilişkin karar verilip, alacak miktarı belirtilmediği halde, alacaklı tarafından takip talebinde 6000 TL asıl alacak ve 5.400 TL ücret alacağı talep edilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu’nun 08.10.1997 tarih ve 1997/12-517 Esas, 1997/776 Karar sayılı kararında da vurgulandığı üzere, ilamların infaz edilecek kısmı hüküm bölümüdür. Diğer bir anlatımla, hükmün içeriğinin aynen infazı zorunludur. O nedenle sınırlı yetkili icra mahkemesince … infaz edilecek kısmı yorum yoluyla belirlenemez.
Bu durumda ilamın kesinleşmesi halinde likit olan yargılama giderleri ve vekalet ücreti kalemlerinin istenebilmesi dışında ilamın icra takibi yolu ile infazı mümkün değildir. Somut olayda, ilam, takip tarihinde henüz kesinleşmediği de anlaşılmaktadır.
O halde mahkemece, şikayetin kabulü ile takibin iptaline karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde şikayetin reddi yönünde hüküm tesisi isabetsizdir. 
SONUÇ : Borçlunun temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK’nun 366 ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde iadesine, … tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 11/10/2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.

SATIŞ TALEBİNİN REDDEDİLMİŞ OLMASI MEVCUT HACZİN DÜŞMESİNE NEDEN OLMAZ

T.C. Yargıtay 23. Hukuk Dairesi Esas No:2015/5672 Karar No:2016/4837

Taraflar arasındaki sıra cetveline şikayetin yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı şikayetin kısmen kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde şikayetçi ve şikayet olunan vergi daireleri vekillerince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü. 

– K A R A R –

Şikayetçi vekili, müvekkilinin işçilik alacağı için …n 2005/1577 esas dosyası ile dava açıldığını, dava dosyasından 10.05.2006 tarihinde ihtiyati tedbir karar verildiğini,… 18.03.2008 tarih, 2015/1577 esas ve 2008/43 karar sayılı ilamına dayanılarak….esas sayılı takip dosyası ile icra takibine geçildiğini, 23.10.2009 tarihinde takibin kesinleşmesi ile borçlu adına kayıtlı taşınmaz üzerine haciz konulduğunu, hacizli taşınmazın 10.04.2012 tarihinde 67.500,00 TL ye satıldığını, … tarafından sıra cetveli yapıldığını ve yapılan sıra cetvelinin taraflarına 01.10.2012 tarihinde tebliğ edildiğini, müvekkil şikayetçinin işçilik alacağının sıra cetveline alınmamasının İİK 100. maddesine aykırı olduğunu ileri sürerek, sıra cetvelinin iptali ile şikayetçinin işçilik alacağının 1. sıraya alınmasına karar verilmesini talep etmiştir.
Şikayet olunan vergi daireleri vekili, davanın reddini talep etmiştir.
Mahkemece iddia, savunma, benimsenen bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre;… sayılı dosyasından konulan haczin satış istenmemesi nedeniyle düştüğü, yeniden sıra cetveli yapılması gerektiği gerekçesiyle sıra cetvelinin iptaline, fazlaya ilişkin taleplerin reddine karar verilmiştir.
Karar, şikayetçi vekili ve şikayet olunan vergi daireleri vekili temyiz etmiştir.
1)Mahkemece sıra cetveli düzenlenen icra dosyası alacaklısı …nin haczinin düştüğünden bahisle icra dairesinin sıra cetveli yapmaya yetkili olmadığından sıra cetveli iptal edilmiş ise de; varılan sonuç dosya ile uyumlu değildir. Alacaklı şirketin bedeli paylaşıma konu taşınmaz üzerine 12.12.2005’te haciz işlemi uyguladığı, süresinde 04.12.2007 tarihinde satış talebinde bulunarak satış avansını da yatırdığı sabittir. İcra memuru ise taşınmazın satılması için kıymet taktiri işleminin tamamlanmadığından bahisle satış talebini reddetmiştir. Bu ret kararı sadece taşınmazın o an için satılmasına engel halinin bulunduğunu tespit mahiyetindedir, bu alacaklının haczinin düşmesine sebep teşkil etmez. Yani hakkın kaybına neden olacak bir karar değildir. Alacaklı … satış talep ederek, satış avansını yatırmıştır. Kanunda alacaklıya yüklenen bu hususlar yerine getirildiği için şikayetçinin haczinin ayakta olduğunun kabulü gerekir. İİK’nın 123. maddesinde satış görevi, icra dairesine yüklenmiş olup, satış talebinin herhangi bir sebeple reddi haczi düşürmez Dairemizin son uygulaması bu yöndedir. (Dairemizin 26.03.2012 tarih ve …sayılı ilamları) Bu durumda mahkemece şikayetçinin diğer şikayetleri değerlendirilerek sonuca göre karar verilmesi gerekirken, yanılgılı gerekçe ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.
2)Bozma nedenine göre, şikayetçi vekilinin temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine gerek görülmemiştir.
SONUÇ: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, şikayet olunan Vergi Daireleri vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, şikayetçinin temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, şikayetçiden alınan peşin harcın istek halinde iadesine, kararın tebliğinden itibaren 10 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 01.11.2016 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi. 

İTİRAZIN İPTALİ DAVASI-İCRA İNKAR TAZMİNATI

T.C.

YARGITAY

9. Hukuk Dairesi

Esas No              :2009/3685

Karar No           :2011/4410

  Karar Tarihi     : 20.02.2011

İTİRAZIN İPTALİ DAVASI 
İCRA İNKAR TAZMİNATI

Özet 
     İtirazın iptali davası itirazın tebliğinden itibaren bir yıl içinde açılmalıdır. Alacak konusu İş Mahkemesinin görevine giriyorsa dava İş Mahkemesinde açılır. 
     İtirazın iptali davasının konusunun ıslah yoluyla arttırılması mümkündür. 
     Dava konusu alacağın miktarının belirli veya belirlenebilir olması halinde ıcra ınkar Tazminatı’na hükmedilir. Hak tartışmalı ise ıcra inkar Tazminatı’ndan söz edilemez. Mahkeme kararında icra inkar Tazminatı’nın ne kadar olduğu net ve somut biçimde belirtilmelidir.

Davacı vekilince, davacının davalı tarafından 01.12.2003 tarihinde geçerli sebep olmadan ve hakları ödemeden işten çıkarıldığını ve ıstanbul 6. ış Mahkemesi’nin 2004/64-367 Sayılı Kararı ile davacının işe iadesine ve davalıdan işe başlatılmama halinde 6 aylık ücret tutarında tazminat alınmasına ve 4 aylık ücret alacağının alınmasına karar verildiğini ve kararın kesinleştiğini ve davacının işe başlatılma talebinin kabul edilmediğinin ve davalıdan ücret ve tazminat haklarının dilekçe ile talep edildiğini ve davalının davacı adına 12.626,88 YTL nin 23.03.2005 de bankaya yatırıldığını bildirdiğini ancak tazminat alacağının ve ücret alacağının eksik ödendiğini ihbar ve kıdem tazminatlarının ödenmediğini ve bunun üzerine Bakırköy 1. ıcra Müdürlüğü’nün 2006/9735 E. sayılı dosyasında yapılan icra takibinde davalıdan 4 aylık ücret alacağı 6 aylık tazminat alacağı talep edildiğini ve kıdem tazminatı ile ihbar tazminatı da talep edildiğini ancak davalının itirazı üzerine icra takibinin durduğunu açıklayarak davalının itirazının iptaline ve % 40 dan az olmamak üzere icra inkar tazminatına hükmedilmesine karar verilmesini istemiştir. 
     Davalı vekilince , davacının iş akdinin feshinde kendisine defalarca kıdem tazminatı ile ilgili çekini almasının belirtildiğini ancak davacının çeki gelerek almadığını ve davalının noter kanalı ile davacıya ihtarname göndererek çeki almasını belirttiğini ancak davacının kötü niyetli davranarak Bakırköy ıcra Müdürlüğü’nün 2006/9735 E.  sayılı dosyasında icra takibi açtığını, kıdem ve ihbar tazminatı ile ilgili faiz talebinin hukuk ve nesafet kurallarına aykırı olduğunu, davacıya 10.475.287.644 TL lik ödeme yapıldığını ve İstanbul 6. iş mahkemesinde açılan işe iade davasının sonunda tüm yasal alacaklarının Banka aracılığı ile ödendiğini açıklayarak haksız ve dayanaksız açılan davanın reddine karar verilmesini istemiştir. 
     Mahkemece davanın kısmen kabulüne, icra takibinin 7.041,63 TL üzerinden devamına ve % 40 dan aşağı olmamak üzere icra inkar ödencesi alınmasına karar verilmiştir. 
     Genel haciz yoluyla ilamsız icra takiplerinde borçlunun itirazı üzerine takip durur ve alacaklının takibin devamını sağlamaya yarayan imkanlarından biri ıcra ıflas Kanunu’nun 67. maddesinde öngörülen itirazın iptali davasıdır. 
     İtirazın iptali davası, takip alacaklısı tarafından itiraz etmiş olan takip borçlusuna karşı açılır. İcra takibinde yer alan ve borçlu tarafından itiraza uğrayan kısım davanın konusunu oluşturur. Borcun tamamına ya da bir kısmına itiraz hallerinde olduğu gibi imzaya itiraz ile faize itiraz edilmesi durumunda da itirazın iptali davası açılabilir. 
     İcra İflas Kanunu’nun 68 ve 68 (a) maddelerinde sözü edilen belgelerden birine sahip olmayan alacaklı, itirazın giderilmesini sağlayabilmek için yalnız itirazın iptali yoluna başvurabilir. 
     Borçlu ödeme emrine itiraz etmemiş ya da itiraz geçerli değilse alacaklının itirazın iptali davası açmasında hukuki yarar yoktur. 
     İtirazın iptali davası süreye tabidir. Alacaklı itirazın kendisine tebliğinden itibaren bir yıl içinde davayı açabilir. 
     İcra takibi konusu alacak (davası) iş mahkemesinin görevine girmekte ise, itirazın iptali davası da iş mahkemesinde açılır (Kuru, Baki: İcra ve İflas Hukuku, İstanbul Kasım 2004, s. 223.). Buna göre davada 5521 Sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 7. maddesi uyarınca sözlü yargılama usulü uygulanır. 
     İtirazın iptali davasında, işçilik alacaklarıyla ilgili olarak tahsil hükmü kurulması mümkün olmaz. Yargılama sonunda icra takibine itirazın kıdeme ya da tamamen iptali ile takibin devamına ya da davanın reddine dair karar verilmelidir. 
     İtirazın iptali davasında dava konusunun ıslah yoluyla arttırılması mümkün olup, arttırılan kısım yönünden tahsil davası olarak hüküm kurulmalıdır. Davaya konu miktarın ıslah yoluyla arttırılması itirazın iptali davasının niteliğini değiştirmez ve tamamını tahsil davasına dönüştürmez. 
     İtirazın iptali davasında borçlunun haksızlığına karar verilmesi halinde ve alacaklının talep etmiş olması şartıyla, borç miktarının Yasada gösterilen orandan az olmamak kaydıyla icra inkar tazminatına hükmedilir. İcra inkar tazminatına karar verilebilmesi için alacağın belirli ya da belirlenebilir olması gerekir. Özellikle, işçinin kıdemi, ücreti gibi hesap unsurları, işverence bilinen ya da belirlenebilecek hususlardır. 4857 sayılı İş Kanununun 8 ve 28. maddelerinin işverene bu gibi konularda belge düzenleme yükümü yüklediği de gözden uzak tutulmamalıdır. Ancak, hak tartışmalı ise icra inkâr tazminatına hükmedilemez(Yargıtay HGK. 4.3.2009 gün 2009/ 9-57 E, 2009/ 110 K). 
     Borçlu belirli bir alacak için yapılan icra takibinde borcun bir kısmına itiraz etmek istediğinde, itiraz ettiği kısmı açıkça göstermek zorundadır. Borçlu buna uymaz ve borcun tamamına itiraz ederse, itirazın iptali davası sonucunda borçlu olduğu miktar bakımından icra inkar tazminatı ödemekle yükümlüdür (Yargıtay 9.1-ID. 4.4.2008 gün 2007/ 14360 E, 2008/ 7511 K.). 
     Alacağın likit olması şartıyla itirazın iptali davası sonunda borçlunun itirazının kısmen kabulü halinde dahi, kabul edilen kısım bakımından icra inkar tazminatına hükmedilmelidir. 
     İcra inkar tazminatı, asıl alacak bakımından söze konu olur. İşlemiş faiz isteği yönünden icra inkar tazminatına hükmedilmesi mümkün değildir. 
     İcra takibinde işlemiş faiz için de takip tarihinden itibaren faiz talep edilmiş olması durumunda, itirazın iptali ile takibin devamına karar verilmesi, faize faiz yürütülmesi anlamına gelir ki, Borçlar Kanunun 104/son ve 3095 Sayılı Yasanın 3. maddesi uyarınca faize faiz yürütülmesi mümkün olmaz. Bu halde, asıl alacak bakımından takip tarihinden itibaren faiz yürütülmesine karar verilmek suretiyle, faize faiz yürütülmeyecek şekilde hüküm kurulmalıdır. 
     Somut olayda itirazın iptaline karar verilen miktar davalının belgelerine göre hesaplanan ve bu nedenle davalının hesaplayabileceği bir miktar olduğu için likit olarak kabul edilip, icra inkar tazminatına karar verilmesi isabetli ise de hükmedilen icra inkar tazminatı miktarının muğlak bırakılması hatalı olup, bozma sebebi ise de, bu husus yeniden yargılamayı gerektirmediğinden hükmün HUMK ’un 436/2. maddesi uyarınca düzeltilerek onanmasına karar vermek gerekmiştir. 
     SONUÇ: Temyiz olunan kararda hüküm fıkrasında 2. paragrafında yazılı olan “davalıdan. .. %’40 dan az olmamak üzere icra inkar ödencesi alınmasına” 
     kelimelerinin çıkarılarak yerine “… Alacağın %’40’ı olan 2.816,65 TL icra inkar tazminatının davalıdan alınarak davacıya verilmesine…” kelimelerinin eklenmesine, hükmün bu şekilde DÜZELTİLEREK ONANMASINA, aşağıda yazılı temyiz giderinin 4.40 TL’sinin davacıya arta kalanın davalıya yükletilmesine, 21.02.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

İTİRAZIN İPTALİ DAVASINDA DAVA AÇMA SÜRESİ İTİRAZIN ALACAKLIYA TEBLİĞ TARİHİNDEN İTİBAREN BAŞLAR

T.C. Yargıtay 11. HUKUK DAİRESİ

E. 2004/4511 K. 2005/1138T. 14.2.2005

DAVA : Taraflar arasında görülen davada Bursa 3. Sulh Hukuk Mahkemesi’nce verilen 06.11.2003 tarih ve 2000/1163-2003/1621 sayılı kararın Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi Salih Çelik tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

KARAR : Davacı sigorta vekilinin, TTK’nun 1301 nci madde hükmüne dayalı olarak davalı aleyhine açtığı itirazın iptali davası sonunda, mahkemece davanın süre bakımından reddine dair verilen kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.

Dava,TTK.nun 1301 nci madde hükmüne dayalı itirazın iptali istemine ilişindir.

Mahkemece, davacı alacaklının davalının ödeme emrine vaki itirazını dava dışı diğer borçlu için haciz ve muhafaza talebinde bulunurken, dosyaya yaptığı başvurular sırasında haricen öğrendiği, öğrenme tarihi ile dava tarihi arasında İİK.nun 67 nci maddesinde öngörülen dava açma süresinin geçirildiği sonucuna varılarak,davanın reddine karar verilmiştir.

Oysa, İİK.nun 67/1 nci madde ve fıkra hükmünde, açıkça dava açma süresinin ödeme emrine vaki itirazın alacaklıya tebliği tarihinden itibaren başlayacağı belirtilmiş, bunun dışında bir yol ( harici öğrenme v.s ) öngörülmemiştir. Nitekim, aynı Kanun’un 62/2 nci madde ve fıkra hükmünde de,itirazın alacaklıya tebliği zorunluluğu getirilmiştir.Somut olayda,İcra Müdürlüğünce,itirazın alacaklı vekiline dosyaya başvurusunda, tefhimine karar verilmiş ise de,ne tutanağa geçmiş bir tefhim,ne de tebliğ suretiyle alacaklı vekili itirazdan haberdar edilmemiştir.

Bu durumda mahkemece,tebliğ gerçekleşmediğine göre, açılan davanın süresinde olduğu dikkate alınarak, işin esasına girilip, hasıl olacak sonuç çerçevesinde bir karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmiş olması doğru olmamış,kararın açıklanan nedenle davacı yararına bozulmasına karar vermek gerekmiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenle, davacı vekilinin temyiz itirazının kabulü ile kararın, davacı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 14.02.2005 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

KONKORDATO PROSEDÜRÜNE DAİR BİLİNMESİ GEREKENLER

Bir borçlunun ticari durumunun sarsılmış olmasıyla alacaklıların, alacaklarını belli bir plana göre almaları konusunda kendi aralarında vardıkları ve mahkemece onaylanan anlaşmaya “konkordato” denilmektedir. Yani borcu vadesinde ödeyemeyen veya ödeyememe tehlikesi içinde bulunan borçlu konkordatoya başvurabilecektir. Konkordato aslında iflastan kurtulma yoludur.

Konkordatonun iflas erteleme ile karıştırılmaması gerekmektedir. Nitekim iflas ertelemenin yürürlükten kaldırılması ve konkordato adının daha çok kullanılması neticesinde toplumumuzda bu iki kavramın aynı sonuçları doğurduğu yönünde bir kanaat uyanmıştır. Ancak bu iki kavram birbirinden şu özelliklerle ayrılmaktadır:

  • İflas ertelemeye sadece sermaye şirketleri başvurabilirken, konkordatoya sermaye şirketlerinin yanında gerçek kişiler(şahıs şirketleri) de başvurabilmektedir.
  • İflas ertelemede borca batıklık şartının ve iyileşme projesinin bulunması gerekirken, konkordatoda borca batıklık şartı aranmaz. Yalnızca konkordato projesinin bulunması yeterlidir.
  • İflasın ertelenmesi durumunda; alacaklılar, alacaklarından vazgeçmez ancak iflas erteleme davası ve iflas ertelemesi sırasında takibe girişilemez ve başlamış olan takipler var ise bu takipler durur. Konkordatoda ise alacaklılardan büyük bir kısmı konkordato teklifini kabul ederek alacaklarının bir kısmından vazgeçip alacaklarını bu şekilde daha rahat tahsil edebilirler.
  • Ayrıca iflasın ertelenmesi durumunda bu süreçte faiz işlemeye devam ederken; konkordatoda, konkordato mühleti içerisinde faiz işlemez.

Kısaca belirtmiş olduğumuz bu farkların ardından konkordatoyu ayrıntılı olarak ele almak gerekirse; konkordato İcra-İflas Kanunu’muzun 285 vd. maddelerinde düzenlenmiştir. Borçlarını, vadesi geldiği hâlde ödeyemeyen veya vadesinde ödeyememe tehlikesi altında bulunan herhangi bir borçlu, vade verilmek veya tenzilat yapılmak suretiyle borçlarını ödeyebilmek veya muhtemel bir iflâstan kurtulmak için konkordato talep edebilir. Ayrıca iflâs talebinde bulunabilecek her alacaklı, gerekçeli bir dilekçeyle, borçlu hakkında konkordato işlemlerinin başlatılmasını isteyebilir. Görüleceği üzere hem borçlu hem de alacaklı konkordato talebinde bulunabilmektedir.

Peki, mahkeme bu konkordato talebi üzerine ne yapacaktır? Konkordato talebi üzerine mahkeme, kanunumuzda belirtilen belgelerin eksiksiz olarak mevcut olduğunu tespit ettiğinde derhâl geçici mühlet kararı verir ve borçlunun malvarlığının muhafazası için gerekli gördüğü bütün tedbirleri alır. Belge ve kayıtların süresinde ve eksiksiz olarak sunulmaması hâlinde geçici mühlet kararı verilmez ve alacaklının yaptığı konkordato talebinin de reddine karar verilir. Mahkeme, geçici mühlet kararıyla birlikte konkordatonun başarıya ulaşmasının mümkün olup olmadığının yakından incelenmesi amacıyla bir geçici konkordato komiseri görevlendirir. Geçici mühlet üç aydır. Mahkeme bu üç aylık süre dolmadan borçlunun veya geçici komiserin yapacağı talep üzerine geçici mühleti en fazla iki ay daha uzatabilir, uzatmayı borçlu talep etmişse geçici komiserin de görüşü alınır. Geçici mühlet aşağıda açıklayacağımız kesin mühletin sonuçlarını doğurmaktadır. Mahkemece verilmiş olan geçici mühlet kararı, ticaret sicili gazetesinde ve Basın-İlan Kurumunun resmî ilân portalında ilân olunur. Yapılan bu ilanda ayrıca alacaklıların, ilândan itibaren yedi günlük kesin süre içinde dilekçeyle itiraz ederek konkordato mühleti verilmesini gerektiren bir hâl bulunmadığını delilleriyle birlikte ileri sürebilecekleri ve bu çerçevede mahkemeden konkordato talebinin reddini isteyebilecekleri belirtilir.

Kesin mühlet ise; konkordatonun başarıya ulaşmasının mümkün ise gündeme gelir. Bu durumda mahkeme borçluya 1 yıllık kesin süre verir. Mahkeme, kesin mühlet hakkındaki kararını geçici mühlet içinde verir. Mahkeme yapacağı değerlendirmede, itiraz eden alacaklıların dilekçelerinde ileri sürdükleri itiraz sebeplerini de dikkate alır.

            Eğer ki konkordato talebi ile amaçlanan iyileşmenin, kesin mühletin sona ermesinden önce gerçekleştiğinin komiserin yazılı raporuyla mahkemeye bildirilmesi üzerine mahkemece resen, kesin mühletin kaldırılarak konkordato talebinin reddine karar verilir.

            Tabi bir de mahkemeye sunulmuş bu konkordato projesinin başarılı olamaması durumu söz konusu olabilir. İflâsa tabi borçlu bakımından, kesin mühletin verilmesinden sonra aşağıdaki durumların gerçekleşmesi hâlinde komiserin yazılı raporu üzerine mahkeme, kesin mühleti kaldırarak konkordato talebinin reddine ve borçlunun iflâsına resen karar verir.

a) Borçlunun malvarlığının korunması için iflâsın açılması gerekiyorsa.

b) Konkordatonun başarıya ulaşamayacağı anlaşılıyorsa.

c) Borçlu, kesin mühletin borçlu bakımından ortaya çıkan sonuçlarına aykırı davranır veya komiserin talimatlarına uymazsa ya da borçlunun alacaklıları zarara uğratma amacıyla hareket ettiği anlaşılıyorsa.

d) Borca batık olduğu anlaşılan bir sermaye şirketi veya kooperatif, konkordato talebinden feragat ederse.

İflâsa tabi olmayan borçlu bakımından ise (b) ve (c) maddelerindeki hâllerin kesin mühletin verilmesinden sonra gerçekleşmesi durumunda, komiserin yazılı raporu üzerine mahkeme kesin mühleti kaldırarak konkordato talebinin reddine resen karar verir.

Kesin mühlet talebinin kabulü ile mühletin kaldırılması talebinin reddine ilişkin kararlara karşı kanun yoluna başvurulamaz. Kesin mühlet talebinin değerlendirilmesi sonucunda, hakkında iflâs kararı verilmeyen borçlunun konkordato talebinin reddine karar verilirse, borçlu veya varsa konkordato talep eden alacaklı bu kararın tebliğinden itibaren on gün içinde istinaf yoluna başvurabilir. Bölge adliye mahkemesinin kararı kesindir.

Mühlet içinde borçlu aleyhine hiçbir takip yapılamaz ve evvelce başlamış takipler durur, ihtiyatî tedbir ve ihtiyatî haciz kararları uygulanmaz, bir takip muamelesi ile kesilebilen zamanaşımı ve hak düşüren müddetler işlemez. Konkordato mühletinin verilmesinden önce, müstakbel bir alacağın devri sözleşmesi yapılmış ve devredilen alacak konkordato mühletinin verilmesinden sonra doğmuş ise, bu devir hükümsüzdür. Konusu para olmayan alacaklar, alacaklı tarafından, ona eşit kıymette para alacağına çevrilerek komisere bildirilir. Şu kadar ki borçlu, komiserin onayıyla taahhüdün aynen ifasını üstlenmekte serbesttir.

Borçlu, komiserin nezareti altında işlerine devam edebilir. Şu kadar ki, mühlet kararı verirken veya mühlet içinde mahkeme, bazı işlemlerin geçerli olarak ancak komiserin izni ile yapılmasına veya borçlunun yerine komiserin işletmenin faaliyetini devam ettirmesine karar verebilir.

Alacaklılar, komiser tarafından yapılacak ilânla, ilân tarihinden itibaren on beş gün içinde alacaklarını bildirmeye davet olunur. Yapılan bu ilânda, alacaklarını bildirmeyen alacaklıların bilançoda kayıtlı olmadıkça konkordato projesinin müzakerelerine kabul edilmeyecekleri ihtarı da yazılır. Komiser, borçluyu iddia olunan alacaklar hakkında açıklamada bulunmaya davet eder. Konkordato projesinin hazırlanması, alacakların bildirilmesi ve tahkiki tamamlandıktan sonra komiser, yeni bir ilan daha yapar. Bu ilanda alacaklıları, konkordato projesini müzakere etmek üzere toplanmaya davet eder. Toplantı günü ilândan en az on beş gün sonra olmak zorundadır.

Yapılan bu toplantıda ve iltihak süresi içinde verilen oylarla kabul edilen konkordato projesi kanundaki şartları taşıyor ise tasdik edilir. Konkordatonun tasdiki kararında alacaklıların hangi ölçüde alacaklarından vazgeçtiği ve borçlunun borçlarını hangi takvim çerçevesinde ödeyeceği belirtilir. Kararda, tasdik edilen konkordatonun yerine getirilmesini sağlamak için gerekli gözetim, yönetim ve tasfiye tedbirlerini almakla görevli bir kayyım tayin edilebilir. Tasdik kararı mahkemece, ilân olunur ve ilgili yerlere bildirilir.

Konkordatonun taraflar için bağlayıcı hâle gelmesi, geçici mühlet kararından önce başlatılmış takiplerde konulan ve henüz paraya çevrilmemiş olan hacizleri hükümden düşürür.

Konkordato tasdik edilmezse mahkeme konkordato talebinin reddine karar verir ve bu karar ilân edilerek ilgili yerlere bildirilir. Borçlunun iflâsa tabi şahıslardan olması ve doğrudan doğruya iflâs sebeplerinden birinin mevcut olması hâlinde mahkeme, borçlunun iflâsına resen karar verir. Konkordato hakkında verilen karara karşı borçlu veya konkordato talep eden alacaklı, kararın tebliğinden; itiraz eden diğer alacaklılar ise tasdik kararının ilânından itibaren on gün içinde istinaf yoluna başvurabilir.

Tüm bu açıklamalarımızdan da görüleceği üzere; borçluya iflastan kurtulmak için kolaylık sağlayan konkordato süreci bu şekilde işlemektedir.

                         Av. Mehmet ÇELİK & Av. Selçuk ENER

HACİZ İSTEMEK HAKKI ÖDEME EMRİNİN TEBLİĞ TARİHİNDEN İTİBAREN BİR SENE GEÇMEKLE DÜŞER

T.C. Yargıtay 12.H.D. Esas: 2005/4448 Karar: 2005/7040

Dava: Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

Karar: İİK. nun 78/2. maddesi gereğince haciz istemek hakkı, ödeme emrinin tebliğ tarihinden itibaren bir sene geçmekle düşer. Aynı maddenin 4 ve 5. fıkraları gereğince ise, ( haciz kanuni müddet içinde yapılmaz veya geri alındıktan sonra bu müddet içinde yenilenmez ise dosya muameleden kaldırılır. Yeniden haciz istemek yenileme talebinin borçluya tebliğine bağlıdır. İlama dayalı olmayan takiplerde yenileme talebi üzerine, yeniden harç alınır. )
Somut olayda, ödeme emrinin tebliğinden itibaren bir yıllık süre içerisinde 27.01.2003 tarihinde haciz istendiği için alacaklının <haciz isteme hakkı> düşmemiş olup, İİK. nun 78/son maddesi gereğince borçluya yenileme emrinin tebliği zorunlu bulunmamaktadır. Alacaklının talebi üzerine verilen haciz kararı ise süresinde satış yapılmadığından İİK. nun 106 ve 110. maddeleri gereğince düşmüştür. Bu durumda borçlunun SSK’dan aldığı maaş üzerine haciz konulması için yenileme isteğinin diğer tarafa tebliğine gerek yoktur. Ancak, anılan yasa hükümlerine rağmen gerek olmadığı halde yenileme dilekçesinin dahi tebliğ edildiği anlaşıldığından bu işlem sonuca etkili görülmemiştir. Ayrıca, dayanak belgenin niteliğine göre olayda Borçlar Kanunu’nun 125. maddesi gereğince 10 yıllık zamanaşımı uygulanacağından mahkemenin aksine gerekçesinde de isabet görülmemiştir. Bu durumda, istemin reddi yerine kabulüne karar verilmesi isabetsizdir.

Sonuç: Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK. 366 ve HUMK. nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), 01.04.2005 gününde oybirliği ile karar verildi.(¤¤)

BORÇLU OLUNMAYAN BİR PARAYI ÖDERSENİZ SAHİP OLDUĞUNUZ HAKLAR (İSTİRDAT DAVALARI)

BORÇLU OLUNMAYAN BİR PARAYI ÖDERSENİZ SAHİP OLDUĞUNUZ HAKLAR


Borçlu ödeme emrine itiraz etmemiş veya itiraz etmiş ancak itirazının icra mahkemesi tarafından kaldırılmış olabilir. Ama kesinleşen icra takibine rağmen, borçlu yine de borçlu olmadığı iddiasında bulunma hakkına sahiptir. Borcu olmadığını tespit ettirmek için menfi tespit davası açabilir ve bu davada icra veznesinde yer alan paranın alacaklıya ödenmemesi için ihtiyati tedbir kararı alarak olası zararlarının önüne geçebilir.

Peki ya borçlu böyle bir menfi tespit davası açmamış ve borcu cebri icra tehdidi altında ödemiş ise ne olacaktır? Ödemiş olduğu paranın geri verilmesi için de yine alacaklıya karşı dava açma hakkına sahiptir. Bu davaya, istirdat(geri alım) davası diyoruz.

Menfi Tespit Davasının İstirdat Davasına Dönüşmesi

Menfi tespit davası görülmekte iken ihtiyati tedbir kararı verilmemiş olması ya da alınan ihtiyati tedbir kararının kalkmış olması nedeniyle, borç alacaklıya ödenmiş olursa, menfi tespit davasına artık istirdat davası olarak devam edilir.

(İİK m.72/6 Borçlu, menfi tesbit davası zımmında tedbir kararı almamış ve borç da ödenmiş olursa, davaya istirdat davası olarak devam edilir.)

Borcun ödenmesi üzerine menfî tespit davası kendiliğinden istirdat davasına dönüştüğünden, burada borçlunun borcunu öğrenmesi ile başlayan İİK. m. 72/7’deki 1 yıllık hak düşürücü süre uygulanmaz.  

İstirdat davasının amacı, borçlu olmadığı bir paranın icra takibinin kesinleşmesi nedeniyle cebri icra tehdidi altında ödenmesine karşın sonuçlanmış olan icra takibinin maddi hukuka aykırı olan sonucunun iptal edilmesini sağlamaktır.

İstirdat Davasının Şartları

1) Borç olmayan bir paranın ödenmesi

Burada borçlu yalnız borçlu olmadığı bir parayı ödemek zorunda kaldığını ispat etmekle yükümlü olup, bu parayı hatayla kendisini borçlu sanıp ödemiş olduğunu ispat etmek zorunda değildir.

2) Borçlu, borcu olmayan parayı icra takibi sırasında ödemiş olmalı

İstirdat davası açabilmek için, paranın icra dairesine ödenmiş(icra veznesi girmiş) olması yeterlidir, alacaklıya ödenmiş olması şart değildir.

3) Borcun cebri icra tehdidi altında ödenmiş olması gerekir

İcra dairesine yapılmış olan ödemenin, borçlunun ödeme emrine itiraz etmemiş veya itiraz etmiş olup da itirazın kesin olarak kaldırılmış olması nedeniyle yapılmış olması gerekir. Buna karşılık borçlu takip konusu parayı ödeme emrine itiraz süresi içinde icra dairesine öderse istirdat davası açamaz. Çünkü borçlunun itiraz edip takibi durdurma imkanı vardır yani cebri icra tehdidi altında yapılan bir ödeme yoktur. Bu halde borçlu ancak TBK m.78’e göre sebepsiz zenginleşme davası açabilir.

Konuyla alakalı Yargıtay 13. Hukuk Dairesi 11.11.2014 tarihli kararında;

“…Maddi hukuk bakımından borçlunun gerçekte borçlu olmadığı bir borcu ödemiş olması ve takip hukuku bakımdan ise borcun cebri icra takibi sebebiyle icra takibi sırasında ve cebri icra tehdidi altında ödenmesi gerekir. Ödemenin mutlak suretle takibin kesinleşmesinden sonra bir başka deyişle borçlunun ödeme emrine itiraz etmemesi veya itiraz edip de itirazının icra hakimliğince kesin olarak kaldırılmış olması durumunda yapılmış olması gerekir. Yapılan icra takibi henüz kesinleşmeden borçlunun ödeme emrine itiraz hakkı bulunduğu süre içerisinde ödemenin yapılması halinde bu ödemenin cebri icra tehdidi altında yapılan bir ödeme olarak kabul edilmesi mümkün değildir…” (E:2014/32692 K:2014/35255)

4) Davanın 1 yıl içinde açılması gerekir

(İİK m.72/7 Takibe itiraz etmemiş veya itirazının kaldırılmış olması yüzünden borçlu olmadığı bir parayı tamamen ödemek mecburiyetinde kalan şahıs, ödediği tarihten itibaren bir sene içinde, umumi hükümler dairesinde mahkemeye başvurarak paranın geriye alınmasını isteyebilir.)

Bu süre ödemenin yapıldığı tarihten başlar. Hak düşürücü süre olup mahkeme tarafından resen dikkate alınacaktır. İİK m.72/7’ye göre istirdat davası açma süresi geçirilir ise, borçlu TBK m.82/1’e göre 2 yıl içinde sebepsiz zenginleşme davası açabilir.

(TBK m.82/1: Sebepsiz zenginleşmeden doğan istem hakkı, hak sahibinin geri isteme hakkı olduğunu öğrendiği tarihten başlayarak iki yılın ve her hâlde zenginleşmenin gerçekleştiği tarihten başlayarak on yılın geçmesiyle zamanaşımına uğrar.)

Konuyla alakalı Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 15.01.2014 tarihli kararında;

…Bilindiği üzere 2004 sayılı İcra İflas Kanunu’nun (İİK) 72/7 maddesi uyarınca takibe itiraz etmemiş veya itirazının kaldırılmış olması yüzünden borçlu olmadığı bir parayı tamamen ödemek mecburiyetinde kalan şahıs, ödediği tarihten itibaren bir sene içinde, umumi hükümler dairesinde mahkemeye başvurarak paranın geriye alınmasını isteyebilir. Bu açıklamalar ışığında davacının davasının 2004 sayılı İİK’nun 72/7.maddesi uyarınca açılan istirdat davası olduğu; davacı-borçlu Hurşit tarafından, 2006/3347 esaslı icra dosyasında takibe konulan borcun 03.09.2007 tarihinde ödendiği, davacının eldeki davayı 17.02.2010 tarihinde açtığı ve 1 yıllık hak düşürücü sürenin geçtiği anlaşılmaktadır. Açıklanan gerekçe ile Yerel Mahkemece verilen karar usul ve yasaya uygundur. Direnme kararı bu nedenle onanmalıdır.(E:2013/397 K:2014/15)

İstirdat Davası Açılamayan Haller

  1. Borçlunun itirazının İcra Mahkemesince geçici kaldırılması üzerine açacağı borçtan kurtulma davasını kaybettiyse borçlu istirdat davası açamaz.
  2. İtirazın iptali davasını kaybeden borçlu da yine istirdat davası açamayacaktır.
  3. Zamanaşımına uğramış bir borcun ödenmesi halinde istirdat davası açılamaz.
  4. Kendisine karşı icra takibi yapılmamış olan kişi, borçlu olmadığı bir parayı ödemiş olduğu iddiası ile istirdat davası açamaz; şartları varsa, ancak TBK m.78’e göre sebepsiz zenginleşme davası açabilir.

İstirdat Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme

İstirdat davaları için görevli mahkeme genel olarak asliye hukuk mahkemeleridir. Ancak aradaki hukuki ilişkinin ve tarafların durumuna göre, özel yetkili mahkemeler de olabilir. Yetkili mahkeme ise davalının yerleşim yeri mahkemesi veya icra takibinin yapıldığı yer mahkemesidir.(İİK m.72/8 Menfi tesbit ve istirdat davaları, takibi yapan icra dairesinin bulunduğu yer mahkemesinde açılabileceği gibi, davalının yerleşim yeri mahkemesinde de açılabilir.)

İstirdat Davasının Sonuçları

Dava kabul edilirse, borçlunun ödediği paranın, harç ve giderleriyle beraber borçluya geri ödenmesine karar verilir. Davalı ayrıca yargılama giderlerini ödemek durumunda kalacaktır.

Dava reddedilirse, borçlu bu dava nedeniyle sadece yargılama giderlerini ödemek durumundadır.

Davanın sonunda taraflardan biri aleyhine tazminat kararı verilmesi kanunda düzenlenmemiştir. Ancak açılan menfi tespit davası istirdat davasına dönüşür ise %20 oranında tazminat talep edilebilir.

Dava sonunda verilen karar, maddi anlamda kesin hüküm teşkil edecektir.

İstirdat davaları, İcra İflas Hukuku’na özgü kuralları olan ve hak düşürücü süre, icra tehdidi altında ödeme gibi spesifik özellikleri içinde barındıran dava türüdür. Borçlu olmadığınız bir parayı ödemek zorunda kalırsanız, bu alanda uzman bürolarla iletişime geçmeniz, hak kaybı yaşamanızı engelleyecektir.

                                                                                                 Stj. Av. Ahmet GÜLLÜK

                                                                                               ENER AVUKATLIK BÜROSU

TASARRUFUN İPTALİ DAVALARI (İCRA İFLAS 277. MADDESİ UYARINCA AÇILAN)

T

Borçlunun alacaklıyı zarara uğratmak ve mal kaçırmak kastıyla yaptığı bazı tasarrufların alacaklı tarafından iptali amacıyla açılan davalardır Tasarrufun İptali Davaları. İcra İflas Kanunumuzun 277 vd. maddelerinde düzenlenmiştir. Davanın Davacı konumunda, borçludan alacağını alamayıp icra takibinde bulunan alacaklı yer alırken; davalı konumunda ise alacaklılardan mal kaçırma kastıyla hareket eden borçlu ve tasarrufun diğer tarafındaki üçüncü kişi yer almaktadır.

Tasarrufun iptali davası, borçlu ile hukuki muamelede bulunan üçüncü bir kişiye karşı açılabileceği gibi dördüncü bir kişiye karşı da açılabilir. Ancak dördüncü kişiye karşı tasarrufun iptali davası açılabilmesi için alacaklının/davacının, dördüncü kişinin kötü niyetli olduğunu ispat etmesi gerekmektedir.

“…davalılar yönünden İİK.nun 278, 279 ve 280.maddelerindeki iptal koşullarının oluşup oluşmadığına ilişkin olarak gerekli araştırma ve incelemenin yapılması, taraflardan buna ilişkin delillerinin ibrazının istenilmesi, dava konusu malı elinde bulunduran kişinin kötü niyetli olduğunun kabulü için kendisinin malı satın aldığı kişilerinde borçlunun alacaklıları ızrar kastını bilen ve bilebilecek kişilerden olduğunun kabulü gerekeceğinin göz önünde bulundurulması, davalı …’in borçlu davalının mali durumu ile alacaklıları ızrar kastını bilen veya bilmesi gereken kişilerden olduğunun da nazara alınarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken..” (Yargıtay 17. Hukuk Dairesi 2015/4107 E., 2017/1451 K.)

Davanın taraflarından sonra değinmemiz gereken bir diğer husus ise; tasarrufun iptali davası açılabilmenin bazı şartlara tabi olduğudur. Öncelikle davacının elinde kesin veya geçici bir aciz belgesi bulunmalıdır. Ayrıca borçluya karşı alacaklı tarafından yapılmış bir icra takibi olması gerekmektedir ve söz konusu bu takibin kesinleşmiş olması gerekir. Yani bu alacağın gerçek bir alacak olması şarttır. Bir diğer şart ise, tasarrufun iptali davası açılabilmesi için bu davaya konu tasarrufun borç doğduktan sonra yapılmış olması gerekir.

“…Bilindiği üzere tasarrufun iptali davası, borçlu tarafından alacaklısını zarara uğratmak kastıyla gerçekleştirilen tasarruftan zarar gören alacaklının, borçlunun mal varlığından çıkarmış olduğu, mal ve hakların veya bunların yerine geçen kıymetlerin, tekrar borçlunun mal varlığına geçmesini sağlamak ve bu yolla alacağını elde etmek amacıyla ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 277. maddesine dayalı olarak açtığı davadır.

Tasarrufun iptali davasının dinlenebilmesi için; alacaklının borçluda gerçek bir alacağının olması, borcun tasarruftan önce doğması, borçlu hakkındaki icra takibinin kesinleşmiş olması ve borçlu hakkında alınmış aciz belgesinin bulunması gereklidir…”

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2013/2350 E., 2015/1759 K.)

İcra İflas Kanunumuzun 278. maddesi ivazsız yapılan tasarrufların butlanını düzenlemektedir. Bu tasarrufların, tasarrufun iptali davasına konu edilebilmesi için aranan şartlar aynı kanun maddesinde şu şekilde düzenlenmiştir:

Mütat hediyeler müstesna olmak üzere, hacizden veya haczedilecek mal bulunmaması sebebiyle acizden yahut iflasın açılmasından haczin veya aciz vesikası verilmesinin sebebi olan yahut masaya kabul olunan alacaklardan en eskisinin tesis edilmiş olduğu tarihe kadar geriye doğru olan müddet içinde yapılan bütün bağışlamalar ve ivazsız tasarruflar batıldır.

Ancak, bu müddet haciz veya aciz yahut iflastan evvelki iki seneyi geçemez.

Kanunumuz, 278. maddesinin devamında bazı tasarrufların bağışlama hükmünde olacağını belirtmiştir. Bu tasarruflar ivazlı olsa dahi yukarıda belirttiklerimiz gibi tasarrufun iptali davasına konu edilebilecektir:

1. Karı ve koca ile usul ve füru, neseben veya sıhren üçüncü dereceye kadar (bu derece dahil) hısımlar, evlat edinenle evlatlık arasında yapılan ivazlı tasarruflar,

2. Akdin yapıldığı sırada, kendi verdiği şeyin değerine göre borçlunun ivaz olarak pek aşağı bir fiyat kabul ettiği akitler,

3. Borçlunun kendisine yahut üçüncü bir şahıs menfaatine kaydı hayat şartiyle irat ve intifa hakkı tesis ettiği akitler ve ölünceye kadar bakma akitleri.

Son olarak da, kanunumuzun 280. maddesinde borçlu tarafından ızrar kastı ile yapılan tasarrufların iptali düzenlenmiştir. İcra ve İflas Kanununa göre; borçlu, alacaklılara zarar verme kastıyla işlem yapıyorsa bu işlemler geçerli olmayacaktır. Ancak işlemin geçerli olmadığının kabulü için; borçlu ile hukuki işlem yapan diğer tarafın, tasarruf yapanın maddi durumu ve zarar verme kastını bilmesi veya bilmesini gerektiren açık emarelerin bulunması gerekmektedir. Bazı kişilerin bu kastın varlığını bildiği varsayılmaktadır: Borçlunun işlem yaptığı üçüncü şahıs üçüncü derece dâhil kan ve kayın hısımları ise veya evlat edineni veya evlatlığı ise bu durumları bildiği varsayılır. Ayrıca tasarrufun iptali davası açılabilmesi için borçlunun, borcu karşılar malı olmaması gerekir. Tüm bu şartlar mevcut ise alacaklı, borçludan borcunu tahsil edebilmek adına mal kaçırma kastı taşıyan bu tasarrufların iptali amacıyla tasarrufun iptali davası açabilecektir.

Tasarrufun iptali davası için görevli mahkeme asliye hukuk mahkemesi; yetkili mahkeme ise davalının yerleşim yeri mahkemesidir. Üçüncü kişiye karşı da dava açılıyor ise davalının veya üçüncü kişinin yerleşim yerinden herhangi biri davaya bakma yönünden yetkilidir. Nevi şahsına münhasır davalardan biridir tasarrufun iptali davaları. Bu alanda uzman bir büroyla davanızı takip etmeniz hak kaybı yaşamamanız açısından mühimdir.

                                                                                   ENER AVUKATLIK BÜROSU

KISMİ İTİRAZDA İTİRAZ EDİLEN BORÇ MİKTARININ AÇIKÇA BELİRTİLMESİ ZORUNLUDUR

T.C. YARGITAY 12. HUKUK DAİRESİ
E. 1993/13404 K. 1993/17367 T. 9.11.1993


DAVA: Merci kararının müddeti içinde temyizen tetkiki Alacaklı vekili tarafından istenilmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye 25.10.1993 tarihinde gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR: Alacaklı borçlu hakkında borçlunun kendi adına tahsil ettiği 11.693.700.- liranın tahsili için takip yapmış, 49 örnek emri tebliği üzerine borçlu İcra Müdürlüğü`ne verdiği 9.4.1993 tarihli itiraz dilekçesinde; alacaklı ile irtibat kurulamadığından takip konusu alacak tutarı, masraflar ve ücreti vekalet düşüldükten sonra alacaklıya ödenemediğini, alacaklıya Kadıköy 1. Noterliği`nden ihtarname keşide ederek tahsil edilen paranın alınmasını bildirdiği halde icra takibi yapmasının haksız olduğunu ileri sürmüştür. Avukatlık Kanunu`nun hükümlerine göre vekilin tahsil ettiği paradan vekalet ücretini ve yaptığı masrafları tahsil hakkı mevcut ise de borçlunun itirazı kısmi itiraz niteliğindedir. İtiraz ettiği kısmın cihet ve miktarını açıkça belirtmediğine göre İİK. 62/3 maddesi uyarınca itiraz etmemiş sayılması gerekir. Borçlu hakkındaki takip kesinleşmiştir. Mercice bu yönler gözetilerek itirazın kaldırılması talebinin bu nedenle reddi gerekirken esastan reddi doğru değildir.

SONUÇ: Alacaklı vekilinin temyiz itirazının kabulü merci kararının yukarıda açıklanan nedenle İİK`nun 366. ve HUMK`nun 428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, 9.11.1993 gününde oybirliğiyle karar verildi.

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.