ACELE KAMULAŞTIRMANIN YARGI KARARLARI IŞIĞINDA DEĞERLENDİRMESİ

Bu haftaki yazıda, 25 Ocak 2020 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan 2054 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ve daha önceki mevcut acele kamulaştırma kararlarının da ışığında bir değerlendirme yapılacaktır.

Bu değerlendirme yapılmadan, öncelikle kamulaştırmanın tanımının yapılması önem arz etmektedir.

Kamulaştırma; mülkiyet hakkının kamu yararı nedeni ile sınırlandırılması ve kamu yararı amacı ile özel hukuk kişilerinin taşınmaz üzerindeki mülkiyet hakkının gerçek bedelinin ödenmesi koşuluyla idareye geçirilmesine yönelik kamu gücüne dayanan ve yasaya uygun olarak gerçekleştirilen idari ve adli bir süreci ifade eder.

KAMULAŞTIRMA PROSEDÜRÜ

Acele kamulaştırma işlemlerinin aşamalarının anlatılması önem arz etmektedir. Zira kanunun konuyla ilgili maddesinde de belirttiği üzere işlemlerin sıralaması farklılık arz etmektedir. Acele kamulaştırmada, söz konusu işleminin gecikmemesi gerektiği yani kamu yararının acil olduğu durumlarda kamulaştırma işleminden farklı olarak ilk başta bilirkişi raporu düzenlenir ve geri kalan işlemler kamulaştırma işlemlerinden sonra yapılır. Değer tespiti yapılan taşınmazın değeri bankaya yatırılarak mahkemeye sunulan makbuzla acele el koyma kararı verilir ve bu karar taşınmaz sahibine tebliğ edilir. Taşınmaz sahibi yatırılan parayı alır ve tapu devrini gerçekleştirirse bu bedel kamulaştırma bedeli olur ve kamulaştırma kesinleşmiş sayılır. Taşınmaz sahibi tarafından tapu işlemlerinin gerçekleştirilmemesi durumunda ise 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun hükümlerine göre idarece Asliye Hukuk Mahkemesi’nde “Kamulaştırma Bedelinin Tespiti ve Tescil’’ davası açılır. Satın alma usulü ile kamulaştırma işlemini gerçekleştiremeyen idare açılan bu dava sonucunda taşınmaz için ya yeni bir kamulaştırma bedeli belirlenebilir ya da kamulaştırılacak olan taşınmazın tapusu iptal edilerek ilgili idareye tescil işlemi gerçekleşmesi kararı çıkabilir.

2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 27. maddesinde düzenlenen acele kamulaştırma son zamanlarda Danıştay kararlarında da belirtildiği üzere büyük hak ihlallerine neden olmaktadır. Bu hak ihlalleri, gerek Anayasa’nın 35. Maddesini gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Ek 1 Numaralı Protokolünde korunan mülkiyet hakkına halel getirmesi bakımından, gerçekleşmektedir.

Anayasa 35. Madde: “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.”

Anayasa 46. Madde: “Devlet ve kamu tüzel kişileri, kamu yararının gerektirdiği hallerde özel mülkiyette bulunan malları yasada gösterilen esas ve usullere göre kamulaştırmaya yetkilidir.”

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Ek 1 Numaralı Protokolünün “Mülkiyetin korunması” başlıklı 1. maddesinde: “Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Herhangi bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir. Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.” hükmüne yer verilmiştir.

27. Madde: “3634 sayılı Milli Müdafaa Mükellefiyeti Kanununun uygulanmasında yurt savunması ihtiyacına veya aceleliğine cumhurbaşkanınca karar alınacak hallerde veya özel kanunlarla öngörülen olağanüstü durumlarda gerekli olan taşınmaz malların kamulaştırılmasında kıymet takdiri dışındaki işlemler sonradan tamamlanmak üzere ilgili idarenin istemi ile mahkemece yedi gün içinde o taşınmaz malın (Değişik ibare: 24/4/2001 – 4650/15 md.) 10 uncu madde esasları dairesinde ve 15 inci madde uyarınca seçilecek bilirkişilerce tespit edilecek değeri, idare tarafından mal sahibi adına (Değişik ibare: 24/4/2001 – 4650/15 md.) 10 uncu maddeye göre yapılacak davetiye ve ilanda belirtilen bankaya yatırılarak o taşınmaz mala el konulabilir. (1)(2)

 (Ek fıkra: 19/4/2018-7139/29 md.) mahkemece verilen taşınmaz mala el koyma kararı tapu müdürlüğüne bildirilir. Taşınmaz malın başkasına devir, ferağ veya temlikinin yapılamayacağı hükmü tapu kütüğüne şerh edilir. El koyma kararından sonra taşınmaz mal 20. madde uyarınca boşaltılır. Bu Kanunun 3.  maddesinin 2. fıkrasında belirtilen hallerde yapılacak kamulaştırmalarda yatırılacak miktar, ödenecek ilk taksit bedelidir.”

Yukarıdaki kanun ve Türkiye’nin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ek protokolünde belirtildiği üzere, acele kamulaştırmanın yukarıda belirttiğimiz mevcut mevzuata ve taraf olduğumuz protokollere aykırı olmaması gerekmektedir.

İdarece her ne kadar yaklaşık son 20 yıldır acele kamulaştırmanın yaygınlaşması nedeniyle, acele kamulaştırmanın 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nda belirtilen, kamu yararının gerektirdiği hallerde yapılmasının meşruiyetine dayanılsa da bu gerekçe kanuni düzenleme gereği ve ölçülülük ya da orantılılık gibi uluslararası hukukun genel ilkelerinin varlığının gereği olarak hukuki dayanaktan yoksun olması hasebiyle ve mülkiyet hakkını ihlali bakımından hukuka aykırıdır.

Olağan kamulaştırma yöntemine göre daha özel koşulların varlığı aranan acele kamulaştırma, kamulaştırma işlemlerinde öngörülen yöntemlerin bir kısmının uygulanmayarak taşınmaza acele el konulabilmesine ilişkin istisnai bir yoldur. Dolayısıyla bu yönteme başvurulabilmesi için kanun koyucu 2942 sayılı Kanun’un 27. Maddesinde belirterek üç sebep öngörmüştür:

a) 3634 sayılı Milli Müdafaa Mükellefiyeti Kanununun uygulanmasında yurt savunması ihtiyacının gerekli kılması,

b) Aceleliğine Bakanlar Kurulu’nca(artık Cumhurbaşkanlığınca) karar alınacak bir halin bulunması,

c) Özel kanunlarla öngörülen olağanüstü bir durumun varlığı.

Kanunda da belirtildiği üzere acele kamulaştırmanın gerçekleştirilmesi için kamulaştırmadan daha özel durumların varlığı gerekmektedir. Bu durumların da acele kamulaştırma kararında açıkça gerekçe olarak belirtilmesi gerekecektir.

Acelelik kararı uygulama açısından süreklilik öngörmemeli, mülkiyet hakkının korunması, kullanılması ve sınırlandırılması yönünden belirsizlik yaratmamalı ve bu hak ile sınırlandırılması arasındaki dengeyi “gerekçe göstermeden’’ zedelememelidir (YOĞURTÇU, agm.s:43; Danıştay 6. Daire, 12.9.2017, E:2017/2595 yürütmenin durdurulması isteminin kabulüne dair karar). Bu gerekçe acele kamulaştırma yapılmadığı müddetçe kamunun uğraması muhtemel zararların ne olduğunu gösterebildiği oranda kamu yararına ulaşmaya hizmet eder (ARSLANOĞLU, agm., s:213).

Dolayısıyla sebep unsurundan yoksun bir idari işlemin hukuka aykırı olması nedeniyle verilen karar hukuka aykırı olup, idarece el konulan taşınmazın malike teslim edilmesi gerekecektir.

Yazının başında da belirtildiği gibi 25 Ocak 2020 tarihinde Resmi Gazete’nin ilgili tarihli sayısında yayınlanan 2054 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararı’nın hayata geçirilmesi halinde mağduriyet yaşanması kaçınılmaz olacaktır. Nitekim, daha önce benzer kararların hayata geçirilmesi sonucunda da bir çok mağduriyet yaşanmış ve bu durumlar Danıştay’ın aşağıdaki kararına konu olmuştur.

Danıştay 6. Dairesi’nin 2013/5072 E., 19.03.2014 tarihli kararında:

“Dava, Çanakkale İli, Biga İlçesi, Bekirli Köyü, Marmaracık Mevkii, 2669 ve 2700 parsel sayılı taşınmazların İ… Çelik Enerji Tersane ve Üretim A.Ş. lehine acele kamulaştırılmasına ilişkin 01.08.2012 günlp, 28371 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 16/07/2012 tarihli, 2012/3423 sayılı Bakanlar Kurulu- kararı ile Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’nun 09/08/2012 tarihli, 3779 sayılı kararının iptali ve yürütülmesinin durdurulması istemiyle açılmıştır.

Anayasanın 35. maddesinde, “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.” hükmü, 46. maddesinde, “Devlet ve kamu tüzel kişileri, kamu yararının gerektirdiği hallerde özel mülkiyette bulunan malları yasada gösterilen esas ve usullere göre kamulaştırmaya yetkilidir.” hükmü yer almıştır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Ek 1 numaralı Protokolünün “Mülkiyetin korunması” başlıklı 1. maddesinde: “Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Herhangi bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir. Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.” hükmüne yer verilmiştir. 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 3. maddesinde, idarelerin kanunlarla yapmak yükümlülüğünde bulundukları kamu hizmetlerinin veya teşebbüslerinin yürütülmesi için gerekli olan taşınmaz malları, kaynakları ve irtifak haklarını kamulaştırabilecekleri hüküm altına alınmıştır.

Anılan mevzuat hükümleri açısından bakıldığında, özel mülkiyet hakkının korunması gereken temel insan hakları arasında öngörüldüğü, Anayasa ve uluslararası sözleşmelerde mülkiyet hakkını korumaya yönelik düzenlemelere yer verildiği, bu düzenlemelerde mülkiyet hakkına müdahalelerin olabileceğinin öngörüldüğü, ancak bu müdahalelerde kamu yararı gerekçesi, kanuni düzenleme gereği ve ölçülülük yada orantılılık gibi uluslararası hukukun genel ilkelerinin varlığının dikkate alınması gerektiği, aksi durumda müdahalenin mülkiyet hakkı ihlaline neden olacağı kabul edilmiştir. Nitekim Anayasa Mahkemesi kararları ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarıyla da bu hususların açık bir şekilde ortaya konulduğu görülmektedir.

Bu açıdan, idarelerin kanunlarla yapmak yükümlülüğünde bulunduğu kamu hizmetlerinin veya teşebbüslerinin yürütülmesi için gerekli olan özel mülkiyetteki taşınmaz malların, kaynakların ve irtifak haklarının kamu gücü kullanılarak kamu eline geçirilmesini ifade eden kamulaştırmanın yargısal incelemesinde, mülkiyet hakkına söz konusu müdahalede yukarıda yer alan hükümler çerçevesinde kamu yararının varlığının, bu kamu yararının karşılanması zorunluluğunun özel mülkiyet hakkının korunmasından üstün olmasının ve orantılılık noktasında adil dengenin sağlanıp sağlanmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir.

Diğer taraftan, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 27. maddesinde ise, 3634 sayılı Milli Müdafaa Mükellefiyeti Kanununun uygulanmasında yurt savunması ihtiyacına veya aceleliğine Bakanlar Kurulunca karar alınacak hallerde veya özel kanunlarla öngörülen olağanüstü durumlarda gerekli olan taşınmaz malların kamulaştırılmasında kıymet takdiri dışındaki işlemler sonradan tamamlanmak üzere ilgili idarenin istemi ile mahkemece yedi gün içinde o taşınmaz malın 10. madde esasları dairesinde ve 15. madde uyarınca seçilecek bilirkişilerce tespit edilecek değeri, idare tarafından mal sahibi adına 10. maddeye göre yapılacak davetiye ve ilanda belirtilen bankaya yatırılarak o taşınmaz mala el konulabileceği, bu Kanunun 3. maddesinin 2. fıkrasında belirtilen hallerde yapılacak kamulaştırmalarda yatırılacak miktar, ödenecek ilk taksit bedeli olduğu düzenlemesine yer verilmiştir.

Söz konusu madde incelendiğinde, kamulaştırma işlemlerinde öngörülen yöntemlerin bir kısmının uygulanmayarak taşınmaza acele el konulabilmesi yolu istisnai olarak başvurulabilecek bir yöntem olarak düzenlenmiş, acele kamulaştırmada olağan kamulaştırmaya oranla daha özel koşulların varlığı aranmış ve üç durumda acele kamulaştırma yapılmasına olanak tanınmıştır.

Bu durumların ikisinde, Milli Müdafaa Mükellefiyeti Kanununun uygulanmasında yurt savunması ihtiyacına veya özel kanunlarda öngörülen olağanüstü durumlarda gerekli olması halleri şeklinde açıkça sayılmak suretiyle üstün kamu yararının ve kamu düzeninin korunmasının gerçekleştirilmesi amacıyla acele kamulaştırma yoluna gidilebileceği belirtilmiştir.

Bu kapsamda üçüncü durum olan aceleliğine Bakanlar Kurulunca karar verilebilmesi için de kamu yararı ve kamu düzenine ilişkin olma halinin maddede yer alan diğer iki koşula paralel nitelik taşıması gerektiği açıktır. Nitekim anılan maddenin gerekçesinde de, acele ve istisnai hallerde, Kanunun önceki hükümlerine uyulmasının çeşitli sakıncalar yaratabileceği gibi, kamunun büyük zararlara uğramasının da muhtemel olabileceği belirtilerek maddede belirtilen şartların varlığına bağlı olarak kıymet takdiri dışındaki bazı yasal işlemlerin sonraya bırakılarak, maddede öngörülen süre ve şekilde taşınmaza el konulması düzenlenmiştir.

Acele kamulaştırma, olağanüstü bir kamulaştırma usulü olup istisnai durumlarda uygulanacak bir yöntem olduğundan acelelik halinin bulunduğunun saptanması halinde acele kamulaştırması zorunlu bulunan taşınmazlara yönelik gerekli tespitler yapılıp sebepleri de belirtilmek suretiyle başvuruda bulunulması, olağan kamulaştırma gerekçeleri dışında bu yöntemin uygulanma gerekçesinin, olağanüstü durumların, bu yönteme başvurulması ile amaçlanan kamu yararının, kamu düzeninin korunmasını gerektiren hallerin somut olarak ortaya konulması ve başvuruda bulunulan taşınmazlara yönelik inceleme yapılarak koşulların gerçekleşmesi halinde Bakanlar Kurulunca 2942 sayılı Kanunun 27. maddesi uyarınca aceleliğine karar verilmiş olan taşınmazlara yönelik olarak acele kamulaştırma işlemlerinin yürütülmesi gerekmektedir.

Dosyanın incelenmesinden, uyuşmazlığa taşınmazın da içinde bulunduğu termik santrali için acele el koyma kararları verilmesi üzerine açılan davalarda Danıştay Altıncı Dairesinin E:2011/9277 ve devamı sayılı kararlarıyla yürütmenin durdurulmasına karar verilmesinin ardından yargı yerince yürütülmesi durdurulan acele kamulaştırma işlemi doğrultusunda ve taşınmazın parsel numaraları belirtilmek suretiyle dava konusu Bakanlar Kurulu kararıyla aynı şekilde acele kamulaştırma kararı verildiği, bunun üzerine görülen davanın açıldığı anlaşılmaktadır.

Dava konusu Bakanlar Kurulu kararı incelendiğinde, acele kamulaştırma yapılmasını gerektiren nedenlerin ortaya konulmadığı, acelelik halinin, üstün kamu yararının ve kamu düzeninin korunmasını gerektiren hallerin açıklanmadığı görülmektedir. Her ne kadar, dosyada yer alan belgelerden, termik santrali kapsamında yapılacak çalışmalar için acele kamulaştırma kararı alındığı anlaşılmakta ise de, acele kamulaştırmaya ilişkin olarak yukarıda açıklanan özel ve istisnai koşullar bulunmadan ve idarece ortaya konulmadan, salt belirtilen nedenle acele kamulaştırma yapılması hukuken olanaklı değildir.

Bu durumda, dava konusu Bakanlar Kurulu kararında hukuka uyarlık bulunmadığından bu karar uyarınca yapılacak acele kamulaştırma işlemleri sonucunda ortaya çıkacak mülkiyet ile ilgili sorunların telafisi güç ve imkansız sonuçlar doğuracağı da açıktır.

SONUÇ: Açıklanan nedenlerle, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 27. maddesinde öngörülen koşulların bulunması nedeniyle dava konusu işlemlerin yürütülmesinin durdurulmasına, bu kararın tebliğini izleyen 7 (yedi) gün içerisinde Danıştay İdari Dava Daireleri Kuruluna itiraz edilebileceğinin duyurulmasına, 19.03.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.”

İlgili Danıştay kararında verilen karar bizlerce üzerinde durulan konu hakkında oldukça aydınlatıcı bilgiler sunmaktadır. Acele kamulaştırma hakkında yaşanan ve gündeme yansıyan süreç de dahil olmak üzere son zamanlarda gerçekleşen idari eylemler ve konuyla ilgili idari işlemler hakkında Danıştay’ın da, söz konusu idari işlemlerin içeriği bakımından, konuya yaklaşımı ve akademik çevrelerce paylaşılan görüşler ilgili konu hakkında bizleri aydınlatmaktadır. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında, 25.01.2020 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan acele kamulaştırma kararının hukuka uygunluğunun tartışmaya açık olduğu ve iptalinin gündeme gelebileceği kanaatindeyiz.

                                                                                   Av. Bilge İŞ      Av. Selçuk ENER

TURİZM YOLCU TAŞIMACILIĞI İZİN BELGESİ (YOL BELGESİ) ALIMINDA GEREKEN ŞARTLAR, YAŞANAN SORUNLAR VE ÇÖZÜMÜ

Bu haftaki yazımızda son zamanlarda seyahat acenteleri de dahil birçok kişiyi yakından ilgilendiren bir konu olan “Turizm Yolcu Taşımacılığı İzin Belgesi” almanın şartları ve bir süredir gündemde olan vito ve benzeri araçlara yol belgesi verilmesinde yaşanan gecikmeler ve yaşanan mağduriyetler üzerinde duracağız.

Turizm Servis Aracı Kullanım İzin Belgesi için edinilmesi gereken evraklar, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin resmi web sitesinde gerekli belgeler mevcuttur. Söz konusu izin belgesi başvuruları halihazırda internet üzerinden yapılmakta olup başvurular İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı olan Ulaşım Koordinasyon Merkezi tarafından değerlendirmeye tabi tutulmaktadır.

Konuyla ilgili gündemdeki başlıklarından biri; TÜRSAB’a dahil acentelerden olan yol belgesi alamayan acentelerin açıklamasına dair idi. Şu an UKEM (Ulusal Koordinasyon Merkezi) tarafından; söz konusu belgelerin alınması ve bu konu ile ilgili usul ve esasların yeniden belirlenmesi için belge alımı konusunda yapılan başvuru sürecinin durdurulduğunun haricen ifade edilmiş olması, konuyla ilgili birçok kuruluş ve kişi tarafından eleştirilmektedir. Bu da gündemde epey yer edinmiş durumdadır.

TÜRSAB’ın resmi internet sayfası üzerinden ‘Turizm Servis Aracı Güzergah Kullanım İzin Belgesi’ hakkında yapılan duyuruda bu süre içerisinde seyahat acentelerinin mağduriyet yaşamaması için tur veya transfer sırasında araç içerisinde Seyahat Acenteleri Yönetmeliği’nin 40. ve 41. Maddelerinde yer alan belgelerin bulundurulması gerektiği belirtilmiştir. Sayılan maddelerdeki belgelerin bulundurulmaması halinde idari para cezası uygulanma riskinin doğacağı da belirtilmiştir. Yukarıda söz edilen maddelerde belirtilen evraklar;

MADDE 40 -) Paket tur ve turlarda seyahat acentesi yetkilisinin aşağıdaki belgeleri bulundurması zorunludur.

a) Seyahat acentesi işletme belgesinin TÜRSAB tarafından onaylanmış sureti,

b) Paket tur veya tura katılan müşterilerin listesi,

c) TÜRSAB araç plakası,

ç) Araç, seyahat acentesi tarafından kiralanmış ise sözleşme sureti,

d) Başlangıç noktasının da belirtildiği paket tur veya tur programı,

e) Paket tur zorunlu sigorta poliçe sertifikası sureti.

MADDE 41 -) Seyahat acentesinin transfer faaliyetinde aşağıdaki belgelerin transfer elemanında bulunması zorunludur.

a) Seyahat acentesi işletme belgesinin TÜRSAB tarafından onaylanmış sureti,

b) Transferi yapılan yolcu listesi,

c) TÜRSAB araç plakası,

ç) Transfer elemanı kimlik kartı,

d) Araç, seyahat acentesi tarafından kiralanmış ise sözleşme sureti.

Bu konuda bazı kuruluşlar turizm yolcu taşımacılığı ile toplu taşımanın aynı olmadığını, turizm yolcu taşımacılığını gerçekleştirmek için bakanlıktan alınan yetki belgesinin yeterli olması gerektiğini ve bunun üzerine ayrıca belediyeden yetki belgesi almak gerekmediğini ve mevzuat uygulamalarında talep edilen farklı ve çelişen belgelerin oluşturduğu çıkmaz nedeniyle yasal dayanağı olmayan yaptırımlara maruz kaldıklarını belirtmişlerdir. Bakanlıklar ve ilgili kurumlar arası koordinasyon ve iletişim kopukluğunun azaltılması veya kaldırılması için tedbirler alınması gerektiği de bu kuruluşlarca belirtilmiştir.

6321 Sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun ile birlikte 2918 sayılı kanunda değişiklik yapılması hakkında olan (madde-3) ile birlikte yukarıda bahsedilen şekilde, kuruluşlar tarafından şikayet edilen durum meydana gelmiştir.

MADDE 3 –2918 sayılı Kanunun ek 2. maddesine aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.

“İlgili belediyeden izin veya ruhsat almaksızın, belediye sınırları dâhilinde ticari amaçlı yolcu taşıyan kişiye, araç sahibine, bağlı bulunduğu durak, işyeri ve işletmelerin sorumlularına birinci fıkrada gösterilen idari para cezası üç kat olarak, fiilin işlendiği tarihten itibaren bir yıl içinde tekerrürü halinde ise beş kat olarak uygulanır. Ayrıca, araç her defasında altmış gün süre ile trafikten men edilir.

Ayırıcı işareti bulunmayan üçüncü fıkra kapsamındaki araçlardan taşımacılık hizmeti alanlara da birinci fıkrada belirtilen cezanın üçte biri oranında idari para cezası uygulanır.”

Yol belgesi olarak bilinen belgenin, on dörtten az sayıda koltuk bulunan turizm araçlarına verilmesinde yaşanan bilinçli gecikme neticesinde, sektörde önemli sorunlar yaşanmaya başlanmıştır. Mevzuatta sayılan belgelerin temini ile yapılan başvurulara altmış gün içinde olumlu sonuç verilmediği takdirde, başvurunun zımnen reddedildiğinin kabulü ile idari yargıya başvurmak gerektiği kanaatindeyiz.

Av. Bilge İŞ   Av. Selçuk ENER

AVUKATIN DAVALININ ADRES BİLGİLERİNİN VERİLMESİNE İLİŞKİN NÜFUS MÜDÜRLÜĞÜNE YAPTIĞI BAŞVURU, HAK ARAMA VE ADİL YARGILANMA HAKKI KAPSAMINDA OLUP REDDİ HUKUKA AYKIRIDIR

T.C.

DANIŞTAY 10. DAİRESİ

E:2014/6559

K:2015/874

KT: 09.03.2015

TÜRK MİLLETİ ADINA

Hüküm veren Danıştay Onuncu Dairesince, dosyanın tekemmül ettiği görülmekle yürütmenin durdurulması istemi hakkında bir karar verilmeyerek işin esasına geçildi, gereği görüşüldü:

Dava, avukatlık mesleğini icra eden davacının, davalıların adres bilgisini öğrenmek için yapılan başvurunun reddine ilişkin …. İlçe Nüfus Müdürlüğü’nün 27.09.2013 tarih ve 3142 sayılı işleminin iptali ve bu işlemin dayanağı olan 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 44’üncü maddesinin birinci fıkrasının (g) bendi ile 3. ve 4. fıkralarının Anayasa’ya aykırı olduğundan bahisle itiraz yoluyla dosyanın Anayasa  Mahkemesine gönderilmesi istemiyle açılmıştır. İdare Mahkemesince, dava konusu işlemin dayanağı olan anılan kanun hükümlerinin Anayasa’ya aykırı olmadığına dair Anayasa Mahkemesi’nin 11.09.2014 tarih ve E: 2014/76 K: 2014/142 sayılı kararına istinaden davanın reddine karar verilmiştir. Davacı tarafından, hukuka aykırı olduğu ileri sürülerek mahkeme kararının bozulması istenilmektedir.Anayasa’nın, “Hak Arama Hürriyeti” başlıklı 36’ıncı maddesinde, “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” hükmüne yer vermiştir. Öte yandan, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin Adil Yargılanma Hakkı başlıklı 6’ncı maddesinde, “Herkes davasının medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir.” ifadesine yer verilmiş, mahkemeye erişim hakkının adil yargılanma hakkının bir unsuru olduğu İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (AİHM) içtihatlarıyla da istikrar kazanmıştır.

Dosyanın incelenmesinden; avukatlık mesleği icra etmekte olan davacının, müvekkili olan kişiler adına ….. Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığı tapu iptali, tescil, tazminat ve ihtiyati tedbir istemli E: 2013/607 sayılı dava dosyasında, davalı konumunda bulunan kişilerin dava dilekçesinde belirtilen adreslerine yapılan tebligatların iade edilmesi üzerine anılan mahkeme tarafından davacıya çıkarılan muhtıra ile; “davalıların tebligata yarar açık adreslerini bildirmek üzere 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanun’un 119/2. maddesi uyarınca bir haftalık kesin süre verildiği, bu süre içerisinde eksikliğin tamamlanmaması halinde davanın açılmamış sayılacağına karar verileceği” hususunun ihtar edildiği, davacı tarafından, anılan Mahkeme muhtırası da eklenmek suretiyle davalıların tebligata yarar açık adreslerinin tarafına bildirilmesi istemiyle … İlçe Nüfus Müdürlüğü’ne başvuruda bulunulduğu, anılan başvurunun 5490 Sayılı Kanun’un 44’üncü maddesi (g) bendi ile aynı maddenin 3. ve 4. fıkralarında yer alan düzenlemeler gereğince, istemiş olduğu belgeler için vekillik belgesi sunulmadığı gerekçesiyle reddedilmesi üzerine bakılmakta olan davanın açıldığı, mahkemece anılan kanun hükümlerinin Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülerek Anayasa Mahkemesi’nengönderildiği, ancak Anayasa Mahkemesi’nin 11.09.2014 tarih ve E: 2014/76, K: 2014/142 sayılı kararı ile itirazın reddine karar verilmesi üzerine, dava konusu işlemin dayanağı olan kanun hükmünün Anayasa’ya uygun olduğundan bahisle davanın reddine karar verildiği anlaşılmaktadır.

Somut uyuşmazlıkta, davacının dilekçedeki davalı adres bilgilerine ilişkin eksiklerin tamamlanması için kendisine mahkemece kesin süre verilmesi ve bu süre sonunda söz konusu eksikliğin giderilmemesi halinde davanın açılmamış sayılacağı sonucuyla muhatap olması ihtimali karşısında, söz konusu adres bilgilerine erişimin hak arama hürriyeti ve adil yargılanma hakkı kapsamında değerlendirilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmakta olup, avukat olan davacının davalıların adres bilgilerini öğrenmek için yaptığı başvurunun reddine ilişkin …. İlçe Nüfus Müdürlüğü’nün 27.09.2013 tarih ve 3142 sayılı işleminde hukuka uygunluk bulunmadığı anlaşılmaktadır.

Açıklanan nedenlerle, temyiz isteminin kabulü ile …. İdare Mahkemesi’nin 15.10.2014 tarih ve E: 2013/606, K: 2014/608 sayılı kararının bozulmasına, yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın anılan mahkemeye gönderilmesine, 09.03.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

GÖREVLERİNDEN HAKSIZ YERE İHRAÇ EDİLEN KAMU GÖREVLİLERİ GÖREVE İADE EDİLDİKLERİNDE MAHRUM BIRAKILDIKLARI MALİ VE SOSYAL HAKLARINI ALABİLECEKLER Mİ

GÖREVLERİNDEN HAKSIZ YERE İHRAÇ EDİLEN KAMU GÖREVLİLERİ GÖREVE İADE EDİLDİKLERİNDE MAHRUM BIRAKILDIKLARI MALİ VE SOSYAL HAKLARINI ALABİLECEKLER Mİ?

Anayasamızın “Yargı Yolu” başlıklı 125. Maddesinin 7. fıkrasında “İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.” ifadesi yer almaktadır. Bu maddeden anlaşılacağı üzere; idare kendisinden kaynaklı herhangi bir eylem veya işlemi ile bir zarara neden olmuş ise kusurlu olduğundan dolayı bu zararı gidermekle yükümlüdür. 

İdare ile sözleşmesi haksız yere feshedilmiş olan kişiler mahkeme kararı ile tekrardan görevlerine iade edildiklerinde yoksun kaldığı özlük, mali ve sosyal haklarını alabilecekler midir?

Yukarıda da belirttiğimiz üzere böyle bir durumda öncelikli dayanağımız, Anayasamızın 125. Maddesi olacaktır. Nitekim mahkeme kararı ile görevlerine iade edilen kamu görevlilerinin, idare ile olan sözleşmelerinin feshinde kendi kusurları bulunmamaktadır. Hal böyle olunca idare kendi haksız eylem ve işleminden doğan zararı gidermelidir.

Bir diğer dayanağımız ise, 675 sayılı KHK’nın 3. maddesinin 3. fıkrası ile 679 sayılı KHK’nın 3. maddesinin 2. fıkrasıdır:

Bu kapsamda göreve başlayanlara kamu görevinden çıkarıldıkları tarihten göreve başladıkları tarihe kadar geçen süreye tekabül eden mali ve sosyal hakları ödenir. Bu kişiler, kamu görevinden çıkarılmalarından dolayı herhangi bir tazminat talebinde bulunamaz. Bu personelin görevlerine iadesi, kamu görevinden çıkarıldıkları tarihte bulundukları yöneticilik görevi dışında öğrenim durumları ve kazanılmış hak aylık derecelerine uygun kadro ve pozisyonlara atanmak suretiyle de yerine getirilebilir. Bu maddeye ilişkin işlemler ilgili bakanlık ve kurumlar tarafından yerine getirilir.” 

Anılan maddelerin ortak hükmünden de görüleceği üzere; kamu görevlilerinin, görevde olmadıkları süre boyunca ödenmesi gereken mali ve sosyal hakları göreve iade kararı ile birlikte kendilerine ödenmelidir. Çünkü açığa alınmış veya ihraç edilmiş durumda iken görevine iade edilen kişiler ellerinde olmayan sebeplerden dolayı idarenin kusuru neticesinde görevlerini yerine getirememiştir.

Bu bağlamda; Danıştay Birinci Dairesinin 1982/112 Esas No, 1982/130 Karar No ve 07.06.1982 tarihli kararında şu ifadeler yer verilmiştir:

T.C. Anayasasının 132. ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 28.maddeleri hükümlerine göre, idare, bir idari işlemin iptaline iliş kin yargı kararına uymaya ve bu kararın amaç ve kapsamı doğrultusunda işlem tesis etmeye ya da eylemde bulunmaya zorunludur.

Bu zorunluluğun, duraksama konusu yönünden idareye hangi yükümlülükleri getirdiğini saptayabilmek için iptal kararlarının sonuçlarının belirlenmesi gerekli bulunmaktadır.

İdari işlemin yargısal bir kararla iptali halinde, bu iptal kararlarının işlemin yapılması sırasında unsurlarında bulunan sakatlıkları saptadığı, işlemi yapıldığı andan başlayarak ortadan kaldırdığı bu özelliği nedeniyle geriye yürüyen sonuçlar doğurduğu, başka bir anlatımla, işlemin tesis edildiği tarihten önceki hukuki durumun geçerliğini sağladığı idare Hukukunun bilinen ilkelerindendir.

Yukarıda anılan Anayasa, Yasa hükümleri ve idare hukuku ilkesi karşısında, idare, iptal kararının amaç ve kapsamına göre yeni bir işlem ya da işlemler yapmak, iptal edilen işlemden doğan sonuçları ortadan kaldırmak, işlemin hiç yapılmamış sayılması ilkesi gereği olarak, önceki hukuki durumun geçerliğini sağlamak görevi ile yükümlüdür. İptal kararının bu sonuçları doğurduğu göz önüne alındığında, haklarında göreve son verme, görevinden çekilmiş sayılma ya da benzeri işlemler yapılan kamu görevlilerinin, yargısal yoldan bu işlemlerin iptalini sağlamaları halinde, idarenin, bu kararlara uygun işlem tesis etmesi ve işlemin doğurduğu hukuki ve fiili bütün sonuçları ortadan kaldırmak için memurun iptal edilen işlem ile sıkı ilişkisi bulunan bütün maddi haklarını, o görev yapılmış gibi ve başkaca bir hükme gerek olmaksızın kendiliğinden ödemesi gerekli bulunmaktadır. İptal kararı üzerine memurun, görevine iadesi ile yetinip, memuriyet görevinin fiilen yapılmadığı süreye ilişkin maddi haklarını ödememek, iptal kararı ile ortadan kaldırılmış bir işlemin sonuçlarını geçerli bırakmak anlamına gelir ki, bunun yukarda açıklanan idare hukuku ilkesiyle bağdaşmayacağı açıktır.

Bu durumda, haklarında tesis edilen göreve son verme, görevden çekilmiş sayılma ya da benzeri işlemlerin yargısal kararla iptali üzerine göreve döndürülenlere, dava dilekçelerinde bir istemde bulunmuş olup olmadıklarına bakılmaksızın, işlemin tesisi tarihinden sonraki bütün maddi haklarının ödenmesi gerektiği mütalaa kılındı.”

Peki göreve iade edilen kamu görevlisi, mahrum bırakıldığı haklarını hangi yolla talep edecektir? Açığa alındığı halde görevine geri döndürülen veya ihraç edildiği halde görevine geri iade edilen kamu görevlisi özlük, mali(kalem kalem dilekçede belirtilmelidir) ve sosyal haklarını bir dilekçe ile kurumundan talep etmesi gerekmektedir.

Ayrıca Danıştay 5. Dairesi, 1992/5699 Esas, 1993/609 Karar No’lu ilamında “…Hakkındaki görevden uzaklaştırma tedbiri kaldırılan davacının eski görevine ve görev yerine iade edilmesi gerekli iken, naklen atanmasında hukuka uyarlık bulunmadığı…” şeklinde karar vererek kamu görevlisinin eski görevi yerine döndürülmesi yerine başka yere atanmasını hukuka aykırı bulmuştur.

Sonuç olarak; Anayasamızın 125. Maddesine paralel ilgili KHK’lar ve Danıştay kararlarından da görüleceği üzere göreve iade edilen kamu görevlilerine, idarenin kusurlu eylem ve işlemi sonucunda görevde olamadıkları süre içerinde yoksun kaldığı tüm özlük, mali ve sosyal haklarının verilmesi gerekmektedir.

                                                        Av. Mehmet ÇELİK & Av. Selçuk ENER

EMEKLİ İKRAMİYESİ ÖDENİRKEN 30 YILI AŞAN SÜRELER DIŞLANAMAZ

               Temyiz İsteminde Bulunan (Taraflar) :

              1- Davacı :
              Vekili : Av.
              2- Davalı : Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı
              Vekili :
                Ziarrühman Cad. No:5/4 – Gaziosmanpaşa / ANKARA
İstemin Özeti : Ankara 12. İdare Mahkemesinin 8.10.2015 tarihli ve

E:2015/902; K:2015/1425 sayılı kararının; taraflarca temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

                   Savunmanın Özeti        : Taraflarca savunma verilmemiştir.

Danıştay Tetkik Hâkimi:

Düşüncesi   : Temyiz dilekçelerinde ileri sürülen iddialar, 2577 sayılı Kanun’un 49. maddesinin 1. fıkrasında sayılan bozma nedenlerine uymadığından, temyiz istemlerinin reddi ile kararın, 30 fiili hizmet yılından fazla süreler için ödenecek emekli ikramiyesinin, emekli aylığının bağlandığı tarihte yürürlükte bulunan aylık bağlamaya esas tutar üzerinden hesaplanarak ödenmesine ilişkin kısmın aynen, iptal ve kabule ilişkin kısmının ise sonucu itibarıyla onanması gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Hüküm veren Danıştay Onbirinci Dairesince işin gereği görüşüldü:

Dava, 5434 sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanunu kapsamında emekli aylığı bağlanarak 30 fiili hizmet yılı üzerinden emekli ikramiyesi ödenen davacının, Anayasa Mahkemesinin iptal kararı üzerine, 30 fiili hizmet yılından fazla geçen süreleri için emekli ikramiyesi ödenmesi isteğiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin işlemin iptali, yoksun kaldığı ikramiye tutarının yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılmıştır.

İdare Mahkemesince; davacının var olan ve önceki mevzuat ile elinden alınan hakka Anayasa Mahkemesinin kararı ile yeniden kavuştuğu, geçmişte elde edemediği bir hakkı talep edebileceği gerekçesiyle dava konusu işlemin iptaline; 30 fiili hizmet yılından fazla hizmet süreleri için emekli aylığının bağlandığı tarihte yürürlükte bulunan değerler dikkate alınarak hesaplanacak emekli ikramiyesi tutarının başvuru tarihinden itibaren hesaplanacak yasal faizi ile birlikte ödenmesine karar verilmiştir.

Davalı idare tarafından, İdare Mahkemesi kararının, dava konusu işlemin iptali ile mahrum kalınan emekli ikramiyesi tutarının başvuru tarihinden itibaren işletilecek yasal faizi ile birlikte ödenmesine ilişkin hüküm fıkrasının bozulması; davacı tarafından ise,30 fiili hizmet yılından fazla süreler için ödenecek emekli ikramiyesinin, ödemenin yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan aylık bağlamaya esas tutar (güncel değer) yerine emekli aylığının bağlandığı tarihte yürürlükte bulunan aylık bağlamaya esas tutar üzerinden hesaplanarak ödenmesi yolundaki gerekçesinin düzeltilerek onanması istenilmektedir.

Davacı temyiz istemi yönünden;

5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu’nun 6270 sayılı Kanun ile değişik 89. maddesinin 1. fıkrasında, hizmet sürelerinin tamamı bu Kanun ve/veya 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun geçici 4. maddesi kapsamında geçenlerden emekli, adi malullük veya vazife malullüğü aylığı bağlanan

veyahut toptan ödeme yapılan asker ve sivil tüm iştirakçilere, her tam fiili hizmet yılı için aylık bağlamaya esas tutarın bir aylığının emekli ikramiyesi olarak verileceği kuralı öngörülmüştür.

30 yılın üzerindeki hizmet süresine karşılık gelen emekli ikramiyesinin hesabında da mevcut yasal düzenlemenin dikkate alınması gerektiğinden, davacının temyiz isteminde hukuki isabet görülmemiştir.

Davalı İdarenin temyiz istemine gelince:

Anayasa Mahkemesinin 25.12.2014 tarih ve E:2013/111, K:2014/195 sayılı kararı ile 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanununun 6270 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 1. maddesiyle değiştirilen 89. maddesinin 4.fıkrasında yer alan;” …verilecek emeklilik ikramiyesinin hesabında 30 fiili hizmet yılından fazla süreler” ve bu ibarenin devamındaki “ile” ibaresinin iptaline karar verilmiş, bu karar 7.1.2015 tarihli ve 29229 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak, Yasama Organına yeni bir düzenleme için Anayasa Mahkemesi tarafından herhangi bir süre verilmediğinden, aynı tarihte yürürlüğe girmiş ve 30 yılın üzerinde bulunan hizmet süresi için emekli ikramiyesi ödenmemesine ilişkin işlemin yasal dayanağını ortadan kaldırmıştır.

Uyuşmazlıkta; emekliye ayrılırken 30 fiili hizmet yılı için emekli ikramiyesi ödenmiş olan davacının, 30 hizmet yılından fazla geçen süreleri için emekli ikramiyesi ödenmesi isteğiyle yaptığı başvuru; Anayasa Mahkemesince verilen iptal kararlarının geriye yürümeyeceği kuralı uyarınca idarece reddedilmiştir.

Anayasa’nın 153. maddesinde yer alan, Anayasa Mahkemesince verilen iptal kararlarının geriye yürümeyeceği kuralı, iptal edilen hükümlere göre kazanılmış olan, doğumu anında hukuka uygun olarak tamamlanmış ve böylece kişiye özgü, lehe sonuçlar doğurmuş, daha sonra mevzuat değişikliği veya işlemin geri alınması gibi nedenlere rağmen, hukuk düzenince korunması gereken haklara yönelik olup, Anayasa’ya aykırı bulunarak iptal edilmiş bir düzenlemeyle ilgili uyuşmazlıkların, Anayasaya aykırılığı saptanmış hükümler dikkate alınarak çözümlenmeleri Anayasa’nın üstünlüğü ve hukuk devleti ilkesine aykırılık teşkil edecektir.

Bu bağlamda; 30fiili hizmet yılından fazla süreler için emekli ikramiyesi ödenmesine engel olan yasal düzenlemenin, Anayasa Mahkemesince iptal edilmesi nedeniyle oluşan yeni hukuki duruma göre, davacıya30 yılın üzerinde bulunan hizmet süresi için emekli ikramiyesi ödenmesi gerektiği açıktır.

Bu durumda, dava konusu işlemin iptali ile 30 fiili hizmet yılından fazla süreler için

emekli aylığının bağlandığı tarihte yürürlükte bulunan aylık bağlamaya esas tutar dikkate

alınarak hesaplanacak emekli ikramiyesi tutarının başvuru tarihinden itibaren hesaplanacak yasal faizi ile birlikte ödenmesi yolunda verilen İdare Mahkemesi kararında sonucu itibarıyla hukuka aykırılık bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle, taraflar temyiz istemlerinin reddi ile İdare Mahkemesi kararının, dava konusu işlemin iptali ile mahrum kalınan emekli ikramiyesinin başvuru tarihinden işletilecek yasal faizi ile birlikte ödenmesine ilişkin hüküm fıkrasının yukarıda belirtilen gerekçe ile sonucu itibarıyla; emekli ikramiyesinin hesabında emekli aylığının bağlandığı tarihte yürürlükte bulunan aylık bağlamaya esas tutarın esas alınmasına ilişkin kısmının ise yukarıda yer verilen açıklama ile ONANMASINA; kararın tebliğ tarihini izleyen

15 (onbeş) gün içinde Danıştayda karar düzeltme yolu açık olmak üzere,

17.2.2016tarihinde oybirliği ile karar verildi.

  Başkan Vekili   Üye   Üye   Üye   Üye

TERÖR SALDIRILARINDA UĞRANILAN ZARARLARIN TAZMİNİ

TERÖR SALDIRILARINDA UĞRANILAN ZARARLARIN TAZMİNİ

Ülkemiz, yaklaşık son 30 yıldır ciddi terör eylemlerine maruz kalmaktadır. Terör eylemleri devlet ve toplum nezdinde büyük tahribata yol açtığı gibi tek tek bireylerin büyük zararlara uğramasına neden olmuştur.  Bireylerin zarar uğraması kendi kusurları sonucu değil toplumun bir parçası oldukları için eylemlerin hedefi olmaktadırlar.  Bundan sebep uğranılan maddi ve manevi zararın giderilmesi devletin sorumluluğunda olup bir toplumsal ihtiyaç olarak kendini göstermektedir.

Avrupa Birliği müktesebatına uyum süreci içinde yasalaştırılan “ 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun” uygulamada sorunun nasıl çözüleceğine dair yol göstermektedir.  Ancak bu kanun kapmasında karşılanacak zararlar sadece maddi tazminatla sınırlı olup hangi zararların karşılanacağı  Madde 15’ te ele alınmıştır;

a) Hayvanlara, ağaçlara, ürünlere ve diğer taşınır ve taşınmazlara verilen her türlü zararlar.

b) Yaralanma, engelli hale gelme ve ölüm hallerinde uğranılan zararlar ile tedavi ve cenaze giderleri.

c) Terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle kişilerin mal varlıklarına ulaşamamalarından kaynaklanan maddi zararlar.

Her ne kadar 5233 sayılı kanunun amacı Madde l’de açıklanan “ Terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle maddi zarara uğrayan gerçek kişiler ile tüzel kişilerin, bu zararların karşılanması” olsa da; anılan yönetmeliğin Anayasa’nın  2., 5., 11., 36., 90. ve 125 inci maddelerine aykırı olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesine yapılan başvuru sonucu mahkemece verilen 25.6.2009 günlü, E:2006/79, K:2009/97 sayılı kararda;

“….5233 sayılı Yasa, terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle zarar gören kişilerin maddi zararlarının özellikle yargı yoluna gitmelerine gerek kalmadan, idarece en kısa süre içinde ve sulh yoluyla karşılanması amacıyla hazırlanmış bir yasadır. Yasa bu yönüyle zarara uğrayan vatandaşla devlet arasındaki uyuşmazlıkta yargı yoluna gidilmeden alternatif bir çözüm yöntemi getirmiştir. Yasa koyucu bu amaca uygun olarak yargılama hukuku kurallarından farklı hükümler öngörerek buna ilişkin esasları Yasa’da ayrıntılı olarak kurala bağlamıştır. 5233 sayılı Yasa, idarenin eylem ve işleminin sonucu olmayan ve herhangi bir idari işlem veya eylemle doğrudan nedensellik bağı da bulunmayan, ancak terör ve terörle mücadele sırasında meydana gelen zararların da tazmini yolunu açan, bu anlamda idarenin kusursuz sorumluluk alanını genişleten bir yasadır. Bu Yasa idarenin kusursuz sorumluluk alanını genişletmekle birlikte, aynı zamanda terör ve terörle mücadele sırasında meydana gelen zararlardan sadece “maddi” olan kısmının sulh yoluyla tazminine ilişkin esas ve usulleri belirlemektedir. Yasa’da bu zararlardan “manevi” olan kısmın idareden talep edilemeyeceğine ilişkin bir hükme yer verilmediği gibi, 12’nci maddede “sulh yoluyla çözülemeyen uyuşmazlıklarda ilgililerin yargı yoluna başvurma hakları saklıdır” denilerek Anayasa’nın 125 inci maddesinin birinci fıkrasına paralel bir düzenlemeye yer verilmiştir. Bu nedenle itiraz konusu ibare, idarenin sorumluluk alanını daraltan veya idari işlem veya eylemlere karşı yargı yolunu kapatan bir hüküm içermemektedir….” gerekçelerine yer verilmiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin almış olduğu bu karar ve Danıştay 10. Dairesi’nin kararında, 27 Temmuz 2004’te yürürlüğe giren 5233 sayılı Kanun’un, yargısal ve bilimsel içtihatlarla kabul edilen “sosyal risk” ilkesinin yasalaşmış hali olduğu belirtildi. Bu yasanın uygulama alanının yalnızca terör nedeniyle “sosyal risk” ilkesi uyarınca tazmini mümkün olan uyuşmazlıklarla sınırlı bulunduğu ifade edilen kararda, bu yasanın yürürlüğe girdiği tarihten sonra yargısal içtihat yoluyla “sosyal risk” ilkesinin uygulanmasının mümkün olmadığı vurgulandı.

Başvuru Usulü ve Yetkili Mahkeme

Zarar gören kişilerin veya mirasçılarının veya yetkili temsilcilerinin zarar konusu olayın öğrenilmesinden itibaren altmış gün içinde, her halde olayın meydana gelmesinden itibaren bir yıl içinde, zararın gerçekleştiği veya zarar konusu olayın meydana geldiği ilin Valiliğine başvurmaları gerekmektedir. Bu Kanun kapsamındaki yaralanma ve sakatlanmalarda, yaralının hastaneye kabulünden hastaneden çıkışına kadar geçen süre, başvuru süresinin hesaplanmasında dikkate alınmamaktadır. Dava açma süreleri içinde yapılan başvuru nihai işlem sonucunun ilgiliye tebliğine kadar dava açma sürelerini durdurmaktadır.(m.6/son) 

Maddi ve manevi tazminat davalarında yetkili mahkeme, terör eylemlerinin meydana geldiği yer İdare Mahkemeleridir.

 

Terör eylemleri sebebiyle uğradığınız zararların tazmini amacıyla büromuzdan hukuki destek alabilirsiniz.

 

ENER AVUKATLIK BÜROSU

 

 

 

 

 

 

 

 

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.