TÜRK SOYLU YABANCILAR TÜRKİYE’DE AVUKATLIK MESLEĞİ YAPABİLİR

Danıştay Kararı – 10. D., E. 2016/390 K. 2016/1209 T. 9.3.2016

TÜRK MİLLETİ ADINA

Hüküm veren Danıştay Onuncu Dairesince, dosyanın tekemmül ettiği görülmekle yürütmenin durdurulması istemi hakkında karar verilmeyerek işin esası incelenip gereği görüşüldü:

Dava, Makedonya uyruklu olan ve Türk soylu olduğunu belirten davacının, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olması üzerine, İstanbul Barosunda avukatlık stajı yapabilmesi için 2527 sayılı Kanun uyarınca çalışma izni verilmesi istemli başvurusunun, İçişleri Bakanlığının olumsuz görüşüne istinaden 4817 sayılı Kanun’un Uygulama Yönetmeliği’nin 13. maddesi uyarınca reddine ilişkin 4/2/2015 tarih ve 2378 sayılı işleminin iptali istemiyle açılmıştır.

Ankara 7. İdare Mahkemesince, 2527 sayılı Kanun’un, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’na göre özel yasa niteliğinde olduğu, Türk soylu olan ve bu haliyle 1136 sayılı Kanun’daki “Türk vatandaşı olma” koşulundan istisna edilen davacının avukatlık stajı yapmasına, “vatandaşlık koşulu” bakımından hukuki engel bulunmadığı gerekçesiyle dava konusu işlemin iptaline karar verilmiştir.

Davalı idare tarafından, hukuka aykırı olduğu ileri sürülerek 2577 sayılı Kanun’un 49.maddesi uyarınca İdare Mahkemesi kararının temyizen incelenerek bozulmasına karar verilmesi istenilmektedir.

4817 sayılı Yabancıların Çalışma İzinleri Hakkında Kanun’un 2. ve 4. maddelerinde, kural olarak, Türkiye’de bağımlı veya bağımsız çalışacak bütün yabancıların ‘ndan çalışma izni alması gerektiği öngörülmüş; 13. maddesinde, yasalarda yer alan, yabancıların çalışamayacağı iş ve mesleklere dair hükümler saklı tutulmuş; 14. maddesinin (a) bendinde, iş piyasasındaki durum, çalışma hayatındaki gelişmeler, istihdama ilişkin sektörel ve ekonomik konjonktür değişikliklerinin çalışma izni verilmesine elverişli olmaması halinde çalışma izni başvurusunun reddedileceği kurala bağlanmış; anılan Kanun’un uygulamasını göstermek amacıyla yürürlüğe konulan 29/8/2003 tarih ve 25214 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Yabancıların Çalışma İzinleri Hakkında Kanunun Uygulama Yönetmeliği’nin 13. maddesinde, Bakanlığın ilgili merciilerin görüşlerini de almak suretiyle çalışma izni başvurularını değerlendireceği; 21. maddesinde de, çalışma izni veya çalışma izninin uzatılması isteminin, yasalarda yer alan yabancıların çalışamayacağı iş ve mesleklere dair hükümler çerçevesinde değerlendirileceği belirtilmiştir.

2527 sayılı Türk Soylu Yabancıların Türkiye’de Meslek ve Sanatlarını Serbestçe Yapabilmelerine, Kamu, Özel Kuruluş veya İşyerlerinde Çalıştırılabilmelerine İlişkin Kanun’un 1. maddesinde, Kanunun amacı, Türkiye’de ikamet eden Türk soylu yabancıların ihtiyaç duyulan meslek ve sanatları serbestçe yapabilmelerine, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Güvenlik Teşkilatı hariç olmak üzere kamu, özel kuruluş veya işyerlerinde bu meslek ve sanat dallarında çalıştırılabilmelerine olanak sağlamak olarak belirlenmiş; 3. maddesinde, Türk soylu yabancıların, yasalarda Türk vatandaşlarının yapabileceği belirtilen meslek, sanat ve işlerde çalışabilme ve çalıştırılabilmeleri için, özel yasalarda aranan nitelikleri taşımak ve yükümlülükleri yerine getirmek şartıyla, bu Yasa ve Yabancıların Çalışma İzinleri Hakkında Kanuna göre, İçişleri ve Dışişleri Bakanlıkları ile diğer ilgili bakanlık ve kuruluşların görüşleri alınarak nca izin verileceği düzenlenmiş; 7. maddesinde de, bu Yasaya göre kendilerine izin verilenlerin, izin süresince, ikamet ve çalışma ile ilgili yasaların öngördüğü Türk vatandaşı olma şartından istisna edileceği hükme bağlanmıştır.

2527 sayılı Kanuna dayanılarak çıkarılan ve yukarıda bahsedilen Yönetmeliğin 3. maddesinde, bu Yönetmelik uyarınca yasalarda Türk vatandaşlarının yapabileceği belirtilen veya Türk vatandaşı olma şartı aranan meslek, sanat ve işlerde Türk soylu yabancıların çalışma veya çalıştırılabilmelerine izin verilebilmesi için İçişleri Bakanlığınca kendilerine ikamet izni verilmiş olmasının gerektiği öngörülmüş; 11. maddesinde ise, “Bu Yönetmelik esaslarına göre, kendilerine çalışma veya çalıştırılabilme izni verilenler, bu izin süresince, sadece Türk vatandaşlarına hasredilen işleri de yapabilirler. Bunlar Doktorluk, Hemşirelik, Avukatlık, Mühendislik gibi meslekleri serbestçe veya kamu veya özel kurum, kuruluş veya işyerlerinde yapabilmek veya memur olabilmek için genel veya özel kanunların aradığı Türk vatandaşı olma şartından istisna edilirler. Ancak bunlar Türk Silahlı Kuvvetlerinde veya Güvenlik Teşkilatlarında çalıştırılamazlar.” kuralına yer verilmiştir.

1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 3. maddesinin (a) bendinde, avukatlık mesleğine kabul edilebilmek için Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmanın zorunlu bulunduğu hükme bağlanmış; aynı koşul, Kanun’un 16. maddesinde avukatlık stajına kabul için de aranmıştır.

Yukarıda aktarılan mevzuat hükümlerine göre, kural olarak, Türkiye’de avukatlık gibi belirli mesleklerin icrası Türk vatandaşlarına hasredilmiş olup; Türk vatandaşı olmayanların bu alanlarda çalışma olanakları bulunmadığından, bu alanlarda çalışmak için yaptıkları çalışma izni başvurularının reddedilmesi gerektiği açıktır.

Ancak, Türk soylu yabancılar bu kuralın istisnasını teşkil etmektedir. Zira, 2527 sayılı Kanun, Türk vatandaşlarına hasredilen iş ve mesleklerin Türk soylu yabancılar tarafından da icrasına olanak tanımakta; Türk soylu yabancıları, bu iş ve mesleklerde çalışma koşullarından olan “Türk vatandaşı olma” koşulundan istisna etmektedir. Başka bir anlatımla, 2527 sayılı Kanun, belirli mesleklerin Türk vatandaşlarına hasredilmesine ilişkin mevzuat hükümlerine göre, örneğin 1136 sayılı Kanuna göre “özel kanun” niteliğinde bulunmaktadır.

Her ne kadar Mahkemece de, 2527 sayılı Kanun’un, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’na göre özel kanun niteliğinde olduğu, Türk soylu olan ve bu haliyle 1136 sayılı Kanun’daki “Türk vatandaşı olma” koşulundan istisna edilen davacının avukatlık stajı yapmasına, “vatandaşlık koşulu” bakımından hukuki engel bulunmadığı gerekçesiyle dava konusu işlemin iptaline karar verilmiş; dava konusu işlemde de, talebin 4817 sayılı Kanun’un 14. maddesinin (a) bendinde yer alan, iş piyasasındaki durum, çalışma hayatındaki gelişmeler, istihdama ilişkin sektörel ve ekonomik konjonktür değişikliklerinin çalışma izni verilmesine elverişli olmaması halinde çalışma izni başvurusunun reddedileceği kuralı gerekçe gösterilerek reddedildiğinin 12/12/2014 tarih ve 22274 sayılı işlemle bildirildiği ifade edilmiş ise de, 12/12/2014 tarih ve 22274 sayılı işlem incelendiğinde ise, davacıya ait çalışma izni başvurusunun İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğünün 24/11/2014 tarih ve 2736 sayılı görüş yazısı gerekçe gösterilerek reddedildiği anlaşılmaktadır.

Bu durumda, İdare Mahkemesince, İçişleri Bakanlığının da hasım mevkiine alınmasından ve dosyanın tekemmülünün sağlanmasından sonra, İçişleri Bakanlığı görüşünün neden ve gerekçeleri sorularak ve davalı idarece bu gerekçeler doğrultusunda nasıl bir değerlendirme yapıldığı araştırıldıktan sonra, uyuşmazlığın esası hakkında, bir başka ifade ile; avukatlık stajı yapmak isteyen davacıya 2527 sayılı Kanun uyarınca çalışma izni verilip verilemeyeceği konusunda bir karar verilmesi gerekirken; davacı çalışma izni başvurusunun reddine ilişkin gerekçe üzerinde herhangi bir inceleme yapılmaksızın dava konusu işlemin iptali yolunda verilen kararda hukuki isabet bulunmamaktadır.

Diğer taraftan, davacının Türk soylu olduğuna ilişkin Makedonya Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosluğu tarafından düzenlenen belgenin, davacının beyanı üzerine verildiği görülmekte olup, bu hususta davalı idarece bir değerlendirme yapılıp yapılmadığının da, davalı idareden sorulmak suretiyle açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.

Açıklanan nedenlerle, davalı idare temyiz isteminin kabulüyle, Ankara 7. İdare Mahkemesinin 30/9/2015 tarih ve E:2015/504, K:2015/1219 sayılı kararının BOZULMASINA, yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın anılan İdare Mahkemesine gönderilmesine 9/3/2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

HEKİMİN HASTALARINA AİT DOSYALARI HASTANE DIŞINA ÇIKARMASI KİŞİSEL VERİLERİN İHLALİDİR

Kişisel Verileri Koruma Kurumu Kararı – KVKK, K. 2021/407 T. 20.4.2021

Veri sorumlusu bir hastane tarafından Kuruma intikal ettirilen veri ihlal bildiriminde;

– Veri ihlalinin; hastanede çalışan hekimin hastalarına ait dosyaların arşivden alınarak kendisinin talimatıyla bazı hastane çalışanları aracılığıyla hastane dışına çıkarılmasıyla gerçekleştiği,

– Veri ihlalinin; dosyaları hastane dışına çıkarmaya teşebbüs eden bir çalışanın görülmesinden 17 gün sonra kamera kayıtlarının incelenmesi neticesinde tam olarak tespit edildiği,

– İhlalden; 789 hastanın etkilendiği, ancak 54 dosyanın teslim alınarak yedieminliğe teslim edildiği,

– İhlalden; kimlik, iletişim, sağlık bilgileri ve genetik verilerin hasta kartında yer alan bilgiler (T.C Kimlik numarası, adı, soyadı, baba adı, ana adı, sosyal güvenlik numarası, özel sigorta, anlaşmalı kurum, çalıştığı kurum, uyruğu, doğum tarihi, cinsiyet, medeni hali, kan grubu, mesleği, vergi dairesi, vergi numarası, adres, posta kodu, e-posta, ev telefonu, iş telefonu, cep telefonu, son randevu cep ve ev telefonu, sigortalı durumu, emekli olup olmadığı, poliçe no, engel durumu, çalışan adı, tedavi olunan doktorlar ve branşlar gibi bilgiler) ile hasta dosyası anamnez içeriğinin (kullandığı ilaçlar, alışkanlıklar, alerjik öyküsü, soygeçmiş, psikolojik durum, bulgular, laboratuvar tetkikleri, öntanı, tanı, tedavi ve bakım planı, geçirmiş olunan hastalıklar, ameliyatlar vb. bilgiler) etkilendiği,

– Hekimin bir hastasının hastaneye gelmesi üzerine, tedavi geçmişinin hekim tarafından alındığı bilgisinin kendisine verildiği,

– İhlalin gerçekleşmesinden önce ihlal ile ilgili çalışanlardan (eski çalışan dahil 9 kişi) biri hariç hepsinin kişisel verilerin korunması eğitimi aldığı,

– İhlalin tespit edilmesinden 25 gün sonra Kuruma bildirildiği, geç bildirim sebebi olarak; ilgili dosyaların hastaneden çıkartılırken hastane yönetimi tarafından suçüstü yakalandığı, hemen polis çağırılarak, dosyanın polis nezaretinde hastaneye teslim edilmesi ile verilerin dışarı çıkartılmasına engel olunarak veri ihlalinin oluşmasının önlendiği hususlarına rağmen kriz masasının oluşturulduğu, kovuşturmanın derinleştirilmesine karar verildiği, bu maksatla; doktor ve ekibinden savunmaların alındığı, doktorun takip ettiği dosyaların tarandığı, arşiv, poliklinik, otopark başta olmak üzere hastanenin çeşitli alanlarına ilişkin kamera kayıtlarının incelendiği ve nihayetinde yapılan inceleme ve tahkikatlar neticesinde görülen lüzum üzerine savcılığa suç duyurusunda bulunulduğu ve Kuruma bildirim yapıldığı şeklinde açıklandığı

ifadelerine yer verilmiştir.

Konuya ilişkin yürütülen inceleme neticesinde Kişisel Verileri Koruma Kurulunun 20/04/2021 tarih ve 2021/407 sayılı Kararı ile,

A.    Teknik ve idari tedbirler ile ilgili olarak;

– Veri ihlal bildirimine konu olayın; hastanede çalışan hekimin hastalarına ait kişisel veri/özel nitelikli kişisel verilerin yer aldığı dosyaların bulunduğu poşetlerin, kendisinin talimatıyla bazı hastane çalışanları aracılığıyla hastane dışına çıkarılmasıyla gerçekleştiği,

– Kamera kayıtlarının kontrolünün sağlanmadığı, hastalara ait kayıtların tutulduğu arşiv odasına yetkili olmayan kişilerin girebildiği ve başhekimliğin izni olmadan hastalara ait kişisel veri/özel nitelikli kişisel verilerin yer aldığı dosyaların arşivden çıkartılabildiği hususlarının veri güvenliğinin sağlanmasını temin etmeye yönelik fiziksel ortamların güvenliğini sağlayacak idari tedbirlerin yeterli ölçüde alınmadığının göstergesi olduğu,

– İhlalden 789 hastanın etkilendiği ancak karakol tutanağına göre tespit edilen 54 adet hasta dosyasının geri alınarak yedieminliğe teslim edildiği, geri kalan dosyaların akıbetinin ise bilinmediği dikkate alındığından hasta dosyalarının kaybolması durumunun önlenemediği ve bu durumun söz konusu hasta dosyalarının kaybolmasına yönelik risklerin azaltılmasına dair yeterli tedbirlerin alınmadığını gösterdiği,

– İhlalden; kimlik, iletişim, lokasyon, özlük, genetik veri, sağlık verileri gibi veri kategorilerine ait çok sayıda kişisel verinin ve özel nitelikli kişisel verinin etkilenmiş olduğu hususunun ilgili kişilerin ihlal sebebiyle önemli olumsuz etkilere maruz kalmaları olasılığının bulunduğunun göstergesi olduğu,

– İhlal ile ilgili olan çalışanların, sağlık verileri ve genetik veriler de dahil olmak üzere özel nitelikli çok sayıda kişisel verinin işlenme sürecinde yer aldığı göz önünde bulundurulduğunda; veri sorumlusu tarafından çalışanlara tanımlanan kişisel verilerin korunması eğitiminin tamamlanmasının sağlanmadığı, Kuruma gönderilen belgelerde yer alan bilgilerin incelenmesi neticesinde; münhasıran kişisel verilerin korunmasına yönelik eğitimin; sadece 3 çalışan tarafından alınmış olduğu, kişisel verilerin korunması eğitiminin diğer çalışanlara tanımlanmış olmasına rağmen söz konusu çalışanların eğitimlere hiç başlamadıkları ve bu hususta hastane tarafından bir aksiyon alınmadığı, 3 çalışanın kişisel verilerin korunması eğitimi aldıkları ifadesinin “Kalite Müdürlüğü Eğitimi” başlığı altında yer alan konulardan biri arasında kişisel verilerin korunmasının yer almasına istinaden yapıldığı, 2 çalışana ihlalin başlangıç tarihinden sonra eğitim verilmiş olduğu, eğitim tanımlanan 1 çalışanın ise kişisel verilerin korunması ile ilgili hiçbir eğitim almamış olduğu, eski çalışanın kişisel verilerin korunması ile ilgili eğitim almış olmasına rağmen arşiv odasındaki belgelerin taşınmasına yardım ettiğinin anlaşıldığı, bu durumun ise çalışanlara kişisel verilerin korunmasına yönelik yeterli eğitimin verilmediğinin göstergesi olduğu,

– İhlal şüphesini doğuran olayların bulunmasına rağmen; ihlalin 17 gün sonra tespit edilmesinin veri sorumlusu tarafından kişisel veri güvenliği politika ve prosedürlerinin iyi bir şekilde hazırlanmadığı veya takip edilmediği, ayrıca bu durumun alınan mevcut güvenlik önlemlerinin etkili kullanılamadığı hususlarının göstergesi olduğu

dikkate alındığında Kanunun 12 nci maddesinin (1) numaralı fıkrası çerçevesinde veri güvenliğini sağlamaya yönelik gerekli tedbirleri almayan veri sorumlusu hakkında kabahatin haksızlık içeriği, veri sorumlusunun kusuru ve ekonomik durumu da göz önünde bulundurularak Kanunun 18 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendi uyarınca 450.000 TL idari para cezası uygulanmasına,

B.    Kuruma ve ilgili kişilere yapılan bildirim ile ilgili olarak:

– İhlalin tespit edilmesinden 25 gün sonra Kuruma bildirildiği, geç bildirim sebebinin, ilgili dosyaların hastaneden çıkartılırken hastane yönetimi tarafından suçüstü yakalanıldığı, hemen polis çağırılarak, dosyanın polis nezaretinde hastaneye teslim edilmesi ile verilerin dışarı çıkartılmasına engel olunarak veri ihlalinin oluşmasının önlendiği, kriz masasının oluşturulduğu, kovuşturmanın derinleştirilmesine karar verildiği, bu maksatla; doktor ve ekibinden savunmaların alındığı, doktorun takip ettiği dosyaların tarandığı, arşiv, poliklinik, otopark başta olmak üzere hastanenin çeşitli alanlarına ilişkin kamera kayıtlarının incelendiği ve nihayetinde yapılan inceleme ve tahkikatlar neticesinde görülen lüzum üzerine savcılığa suç duyurusunda bulunulduğu ve Kuruma bildirim yapıldığı şeklinde açıklandığı

– İlgili kişilerden hastaneye gelen bir kişi dışında, hiç birine ihlalin bildirilmemiş olduğu

hususları dikkate alındığında Kanunun 12 nci maddesinin (5) numaralı fıkrası hükmü ve Kişisel Veri İhlali Bildirim Usul ve Esaslarına İlişkin Kişisel Verileri Koruma Kurulunun 24.01.2019 tarih ve 2019/10 sayılı Kararında yer alan ‘en kısa sürede’ ifadesinin 72 saat olarak yorumlanmasına yönelik ifadeleri çerçevesinde bildirim yükümlülüğünü yerine getirmeyen veri sorumlusu hakkında kabahatin haksızlık içeriği, veri sorumlusunun kusuru ve ekonomik durumu da göz önünde bulundurularak Kanunun 18 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendi uyarınca 150.000 TL idari para cezası uygulanmasına,

– İlgili kişilere Kurulun 24.01.2019 tarih ve 2019/10 sayılı Kararında yer alan hususları içeren bir bildirim yapılarak sonucundan Kurula bilgi verilmesi hususunda veri sorumlusunun talimatlandırılmasına

karar verilmiştir.

AYI SALDIRISINA UĞRAYANIN ZARARINDAN İDARE SORUMLUDUR

Danıştay 10. Daire Başkanlığı, E: 2015/779, K: 2020/5949, T: 08.12.2020

İSTEMİN_KONUSU : . İdare Mahkemesinin . tarih ve E:., K:2014/916 sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

YARGILAMA SÜRECİ :

Dava konusu istem: Erzurum ili, . ilçesi, . köyü muhtarı olan davacı tarafından, 14/05/2013 tarihinde ayı saldırısı sonucu ağır bir biçimde yaralandığından bahisle uğranıldığı ileri sürülen zararlara karşılık olmak üzere fazlaya ilişkin hakkı saklı kalmak kaydıyla şimdilik 1.000,00 TL maddi ve 150.000,00 TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek avans faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istenilmiştir.

İlk Derece Mahkemesi kararının özeti: . İdare Mahkemesinin . tarih ve E:., K:. sayılı kararıyla; idarenin yaban hayvanlarını koruma görevi kapsamında ayıları mutlak koruma altına alması, diğer bir deyişle, insanların kendilerini ya da başka canlılar ile mallarını koruması bakımından avlanmaya herhangi bir istisna öngörmemesi halinde, kişilerin uğradıkları zararı kusursuz sorumluluk (fedakarlığın denkleştirilmesi) ilkesi uyarınca tazmin yükümlülüğünün doğacağı, zira böyle bir durumda, çevrenin ve toplumun genel menfaatine yönelik idari faaliyetten doğan külfetin tek kişi üzerinde bırakılmaması, bu kişinin özel zararının topluma pay edilmesi gerektiği, bu açıdan bakıldığında ise, ilgili mevzuat hükümlerinden de anlaşılacağı üzere, genel kural olarak ayıların avlanması yasak olmakla birlikte, bu yasağın mutlak olmadığı; sürü sahiplerine, kendilerini ya da sürülerini korumak için öncelikle söz konusu hayvanları korkutmak için havaya ateş etmek, zorunlu kalınması durumunda da yaban hayvanının avlanması imkanının tanındığı, ayrıca söz konusu alanın 2005 yılından itibaren yaban hayatı koruma sahası içerisinde yer almadığı görüldüğünden, olayda kusursuz sorumluluk ilkesi uyarınca tazminat sorumluluğunun ortaya çıktığından bahsedilemeyeceği, bununla birlikte jandarma tarafından tutulan olay yeri görgü ve tespit tutanağına göre yerleşim yeri dışında ve her türlü yaban hayvanının saldırısına açık bir alanda gerçekleşen uyuşmazlık konusu olayda, köy muhtarı olan davacının hayatın olağan akışı gereği saat 23:30 sularında köy sınırı dışında gerekli can güvenliği önlemini alması gerektiği, ayrıca yanında silah bulundurduğuna veya kendisine saldıran ayıya karşı silahını kullandığına yönelik kolluk kuvvetlerince yapılmış herhangi bir tespit bulunmadığı ve Merkez Av Komisyonu Kararı uyarınca davacının kendisini ve hayvanını korumak için saldırıda bulunan ayıya karşı ateş etme yetkisinin bulunduğu açık olduğundan, bu yetki ve sorumluluğunu yerine getirmemesi nedeniyle ortaya çıkan zararın, idari faaliyet ile zarar arasında illiyet bağının bulunmaması nedeniyle davalı idarelere yükletilmesi mümkün görülmediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

TEMYİZ_EDENİN_İDDİALARI : Davacı tarafından; ayı saldırısının gerçekleştiği yerin köy sınırları içinde kaldığı, bu nedenle herhangi bir silah taşıma yükümlülüğünün bulunmadığı, köy gibi yerleşim yerlerinde Devlet tarafından korunan yabani hayvanlara karşı tedbir alınması ve yabani hayvanın korunması ile vatandaşın yaşam alanı arasında bir dengenin kurulması gerektiği, olayda kusursuz sorumluluk halinin bulunduğu, bu nedenle İdare Mahkemesi kararının bozulması gerektiği ileri sürülmektedir.

KARŞI_TARAFIN_SAVUNMASI : Davalı idarelerden Tarım ve Orman Bakanlığı ile Jandarma Genel Komutanlığı tarafından; temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmakta olup, Erzurum Valiliği ve İçişleri Bakanlığı tarafından savunma verilmemiştir.

DANIŞTAY TETKİK HAKİMİ : .

DÜŞÜNCESİ : Temyiz isteminin kabulü ile İdare Mahkemesi kararının bozulması gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Karar veren Danıştay Onuncu Dairesince, Tetkik Hakiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 17. maddesinin 2. fıkrası uyarınca davacının duruşma istemi yerinde görülmeyerek işin gereği görüşüldü:

İNCELEME VE GEREKÇE :

MADDİ OLAY :

Erzurum ili, . ilçesi, . köyü muhtarı olan davacı tarafından, 14/05/2013 tarihinde ayı saldırısı sonucu ağır bir biçimde yaralandığından bahisle uğranıldığı ileri sürülen zararlara karşılık olmak üzere fazlaya ilişkin hakkı saklı kalmak kaydıyla şimdilik 1.000,00 TL maddi ve 150.000,00 TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek avans faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle bakılan dava açılmıştır.

İLGİLİ MEVZUAT:

Anayasanın 125. maddesinde, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu belirtildikten sonra, son fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu hükme bağlanmış; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2/1-b maddesinde ise, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava türleri arasında sayılmıştır.

4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu’nun 4. maddesinde, yaban hayvanı türleri içinde yer alan ve Bakanlıkça belirlenen av hayvanlarından, korunması gerekenlerin Merkez Av Komisyonunca, av hayvanlarının dışında kalan yaban hayvanları ile diğer türlerin gerektiğinde ilgili kuruluşların uygun görüşleri alınarak Bakanlıkça koruma altına alınacağı; koruma altına alınan yaban hayvanlarının avlanamayacağı hükme bağlanmıştır.

Aktarılan hükme istinaden alınan ve 18/06/2011 tarih ve 27968 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 2011-2012 Av Dönemi Merkez Av Komisyonu Kararının, “Bakanlıkça Koruma Altına Alınan Yaban Hayvanları”nı gösteren Ek 1 sayılı listesinde, boz ayı, koruma altına alınan ve bu nedenle (av turizmi hariç) avlanma yasağına tabi olan yaban hayvanları arasında sayılmıştır. Anılan Kararın 16. maddesinde, “(1) Ürünlerini korumak için tarla, bağ ve bahçelerinde, arı kovanlarının bulunduğu yerde ve ormanda çalıştıkları için çadır ve barınaklarında kendilerini korumak amacıyla ruhsatlı yivli veya yivsiz tüfekleri üzerlerinde bulunduracaklar, “Av ve Yaban Hayvanlarının ve Yaşam Alanlarının Korunması, Zararlılarıyla Mücadele Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik”in 57. maddesi kapsamında, il müdürlüklerinden koruma amaçlı av tüfeği taşıma belgesi almak zorundadırlar. Ancak bu kişiler yanlarında tek kurşunlu fişek dışındaki diğer fişekleri bulunduramazlar.

(2) Bu kişilerden; a) Ürünlerini koruyanların, korudukları tarla, bağ ve bahçelerinin mülkiyet belgeleri veya kira sözleşmelerini, b) Arıcılık yapanların, arıcılar birliğinden alacakları arıcılık yaptıklarına ilişkin arıcılık kimlik belgesini, c) Çobanların, sürü sahibi çoban veya ücretli çoban olduklarına ilişkin muhtarlıklarından alacakları yazıyı, ç) Ormanda istihsal ve/veya bakım çalışmaları işlerinde çalışanların, orman işletmelerinden alacakları yazıyı üzerlerinde bulundurmak zorundadırlar.

(3) Yukarıda belirtilen kişiler;

a) Tarla, bağ ve bahçelerinin ekili veya dikili olduğu tarihlerde olmak üzere tarla, bağ-bahçeleri içinde; arı kovanı sahipleri arılarının yanı başındayken; ormanda istihsal yapanlar, ormandaki geceleme yerinde (barınak ve çadırlarında) istihsal ve/veya bakım sahasına gidip-gelirken tüfeklerini yanlarında ve açıkta bulundurabilirler. Bu kişilerde, avcılık belgesi ve avlanma izni aranmaz.

b) Sadece ürünlerine, arılarına veya kendilerine zarar veren veya vermek üzere tarlaya, kovanların arasına giren veya kendilerine saldırma ihtimali olan av ve yaban hayvanlarını; ürünlerinden, bağ ve bahçelerinden, arılarından ve kendilerinden ürküterek uzak tutmak için tüfeklerini kullanabilirler. Bu kişiler tarla, bağ ve bahçelerine, arılarına, kendilerine zarar veren yaban domuzu veya diğer korunan yaban hayvanlarını ürkütmek ve uzak tutmak istemelerine rağmen avlamak mecburiyetinde kalmaları halinde, derhal il çevre ve orman müdürlüğü veya orman işletme müdürlüklerine veya güvenlik güçlerine haber vermek ve olay tespit tutanağı tutturmak zorundadırlar. Bu kişiler yaban hayvanlarının zararlarından korunmak için bağ, bahçe ve tarlalarına veya civarına hiçbir surette yakalama tuzakları kuramazlar. …” kuralına yer verilmiştir

HUKUKİ DEĞERLENDİRME:

Dosyanın incelenmesinden; Erzurum İli . İlçesi . Köyü muhtarı olan davacının, 13/05/2013 tarihinde saat 23.30 sıralarında köye 60 metre mesafede bulunan köy kırsalında otlayan atını almak için gittiği esnada karşısına çıkan ayı tarafından yaralandığı, bakılan davanın ise, davacı tarafından yabani hayata ilişkin olarak idarelerin gerekli ve yeterli önlem almadığı, bu sebeple ayı saldırısı sonucunda yaralanarak iş gücü kaybına uğradığı ileri sürülerek, olay nedeniyle uğranıldığı iddia edilen maddi ve manevi zararın tazminine karar verilmesi istemiyle açıldığı anlaşılmaktadır.

İdarenin hukuki sorumluluğu, kişilere lütuf ve atıfet duygularıyla belli miktarda para ödenmesini öngören bir prensip olmayıp; demokratik toplum düzeninde biçimlenen idare-birey ilişkisinin doğurduğu hukuki bir sonuçtur. İdari yargı da, bu anlayış doğrultusunda, idare hukukunun ilke ve kurallarını uygulamak suretiyle, idarenin hukuki sorumluluk alanını ve sebeplerini içtihadıyla saptamak zorundadır.

Genel anlamı ile tam yargı davaları, idarenin faaliyetlerinden ötürü, hakları zarara uğrayanlar tarafından idare aleyhine açılan tazminat davalarıdır. Bu tür davalarda mahkeme, hem olayın maddi yönünü, yani zararı doğuran işlem veya eylemleri, hem de bundan çıkabilecek hukuki sonuçları tespit edecektir.

İdare kural olarak, yürüttüğü kamu hizmetiyle nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlü olup; idari eylem ve/veya işlemlerden doğan zararlar, idare hukuku kuralları çerçevesinde, hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkeleri gereği tazmin edilmektedir.

Tam yargı davalarında, öncelikle zarara yol açtığı öne sürülen idari işlem veya eylemin hukuka uygunluğunun denetlenmesi esas alındığından, olayın oluşumu ve zararın niteliği irdelenip, idarenin hizmet kusuru olup olmadığının araştırılması, hizmet kusuru yoksa kusursuz sorumluluk ilkelerinin uygulanıp uygulanmayacağının incelenmesi, tazminata hükmedilirken de her halde sorumluluk sebebinin açıkça belirtilmesi gerekmektedir.

İdarenin yürütmekle görevli olduğu bir hizmetin kuruluşunda, düzenlenişinde veya işleyişindeki nesnel nitelikli bozukluk, aksaklık veya boşluk olarak tanımlanabilen hizmet kusuru; hizmetin kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi hallerinde gerçekleşmekte ve idarenin tazmin yükümlülüğünün doğmasına yol açmaktadır. Bu bağlamda hizmet kusuru, özel hukuktaki anlamından uzaklaşarak nesnelleşen, anonim bir niteliğe sahip, bağımsız karakteri olan bir kusurdur. Hizmet kusurundan dolayı sorumluluk, idarenin sorumluluğunun doğrudan ve asli nedenini oluşturmaktadır.

Kusursuz sorumluluk ise, kamu hizmetinin görülmesi sırasında kişilerin uğradıkları özel ve olağan dışı zararların idarece tazmini esasına dayanmakta olup; kusur sorumluluğuna oranla ikincil derecede bir sorumluluk türüdür. Başka bir anlatımla idare, yürüttüğü hizmetin doğrudan sonucu olan, idari faaliyet ile nedensellik bağı kurulabilen, özel ve olağan dışı zararları kusursuz sorumluluk ilkesi gereği tazminle yükümlüdür.

Kusursuz sorumluluk sebeplerinden olan kamu külfetleri karşısında eşitlik ya da diğer adıyla fedakarlığın denkleştirilmesi ilkesi, nimetlerinden tüm toplum tarafından yararlanılan idarenin eylem ve işlemlerinden doğan külfetlerin, sadece belli kişi veya kişilerin üstünde kalması durumunda, bu kişi veya kişilerin uğradığı zararların, kusuru olmasa dahi idarece, tazminini öngörmektedir. Risk sorumluluğundan farklı olarak burada, kazalardan kaynaklanmayan, diğer bir deyişle arızi nitelikte olmayan, önceden öngörülebilen zararların tazmini söz konusudur. İdari faaliyetin doğal sonucu olan bu zarar, etki alanı bakımından sınırlı, özel ve olağan dışı nitelik arz etmektedir.

Bu bağlamda, toplumun genel yararına yönelik faaliyetlerde, hizmet kusurunun tespit edilememesi halinde, yalnızca kişilerin uğradığı özel zararların tazmini mümkün olup; ilgililerin genel külfetlere katlanması gerekmektedir.

İdare Mahkemesince, olayda davalı idarelerin kusuru olmadığı ve kusursuz sorumluluk şartlarının da oluşmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Yukarıda aktarılan mevzuat uyarınca idare, yaban hayvanlarını koruma görevi kapsamında ayıları mutlak koruma altına almıştır. Yaban hayatının ve yaban hayvanlarının korunması noktasında alınan bu kararın kamu menfaatinin korunması amacına yönelik olduğu açıktır. Kamunun genel menfaatinin korunmasına yönelik bu karardan doğan külfetin tek kişi üzerinde bırakılmaması, bu kişinin özel zararının kusursuz sorumluluk (fedakarlığın denkleştirilmesi) ilkesi uyarınca topluma pay edilmesi gerekmektedir.

Uyuşmazlıkta, her ne kadar ayı saldırısının gerçekleştiği Erzurum ili, Pazaryolu ilçesinin, 09/11/2005 tarih ve 232 sayılı Bakanlık Oluru ile yaban hayatı koruma sahası statüsünden çıkarıldığı anlaşılmakta ise de, yukarıda aktarılan mevzuat uyarınca idare tarafından, yaban hayvanlarını koruma görevi kapsamında ayıların mutlak koruma altına alınması karşısında, ayı saldırısı sonucunda yaralanan davacının özel nitelikteki zararlarının kusursuz sorumluluk (fedakarlığın denkleştirilmesi) ilkesi uyarınca tazmini gerektiği sonucuna varılmıştır.

Bu itibarla, davanın reddi yönündeki İdare Mahkemesi kararında hukuki isabet bulunmamaktadır.

Öte yandan, yukarıda yer verilen mevzuat hükümlerinin değerlendirilmesinden, yaban hayatının korunması noktasında davalı idarelerden Jandarma Genel Komutanlığı ve İçişleri Bakanlığı’nın herhangi bir yetki ve sorumluluğunun bulunmadığı anlaşıldığından, İdare Mahkemesince bozma kararına uyulması halinde yeniden verilecek kararda, Jandarma Genel Komutanlığı ve İçişleri Bakanlığı’nın hasım mevkinden çıkarılması gerekmektedir.

KARAR SONUCU :

Açıklanan nedenlerle;

1. Davacının temyiz isteminin kabulüne,

2. Davanın reddine ilişkin temyize konu … İdare Mahkemesinin . tarih ve E:., K:. sayılı kararının BOZULMASINA,

3. Yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın anılan Mahkemeye gönderilmesine,

4. 2577 sayılı Kanun’un (Geçici 8. maddesi uyarınca uygulanmasına devam edilen) 54. maddesinin birinci fıkrası uyarınca bu kararın tebliğ tarihini izleyen günden itibaren onbeş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 08/12/2020 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

VAKIF ÜNİVERSİTESİNDE ÖĞRETİM GÖREVLİSİ OLARAK ÇALIŞAN DAVACI DEVLET ÜNİVERSİTELERİNDE OLDUĞU GİBİ İDARİ SÖZLEŞME İLE ÇALIŞTIĞINDAN UYUŞMAZLIKTA İDARİ YARGI YERLERİ GÖREVLİDİR

Yargıtay 9.HD E:2016/13436 K:2019/5337 K.T.:12/03/2019

A) Davacı İsteminin Özeti

Davacı vekili dava dilekçesinde özetle, müvekkilinin 21/07/2012 tarihinden 15/01/2014 tarihine kadar davalı üniversitede yardımcı doçent kadrosunda görev yaptığını, ücreti ilk kez 13/12/2013 tarihinde 2,610 TL olarak Denizbank’taki hesabına yatırıldığını, bundan önceki ücretlerin yatırılması istenmişse de herhangi bir ödeme yapılmadığını, bu sebeple istifa ettiğini, davalı tarafça hesabına açıklama olarak 2013/Ekim ayı maaşı 2.610 TL, 2013/Kasım ayı maaşı 2.700 TL, 2013/Aralık ayı maaşı 2.700 TL olarak 3 aylık ödeme yapıldığını, haftada 1 gün, 1 saat olmak üzere 2012/2013 eğitim öğretim dönemi güz sömestrinde 15 saat ek ders yaptığını, ek ders ücretlerini alamadığını iddia ederek birikmiş ücret alacağı ve ek ders ücret alacağından 30.000 TL’nin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

B) Davalı Cevabının Özeti

Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle, müvekkili üniversitenin davacıya ücret ödememesi gibi bir durumun söz konusu olmadığını, davacının aynı zamanda M.. hastanesinde tam zamanlı olarak çalışması sebebiyle Nisan 2012 tarihi itibariyle ücretsiz izne ayrıldığını, M.. tarafından aylık ücretlerinin eksiksiz olarak davacıya ödendiğini, bu kapsamda müvekkili üniversitenin davacıya ücretsiz izinli olarak M..’ta çalıştığı döneme ait herhangi bir ücret borcu olmadığını, davacının üniversite nezdinde 2012-2013 akademik yılı içerisinde toplam 15 saat ders verdiğini, ders ücreti alacağı için toplam 1.050 TL alacağı bulunduğunu, bunun dışında davacının herhangi bir alacağı bulunmadığını savunarak, usule, yasaya, maddi vakıaya ve örnek içtihatlara aykırı haksız ve dayanaksız davanın reddine, yargılama giderleri ve vekalet ücretinin davacıya yüklenmesine karar verilmesini talep etmiştir.

C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti

Mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

D) Temyiz

Kararı davacı vekili temyiz etmiştir.

E) Gerekçe

Anayasa’nın 131’nci maddesine göre “Vakıflar tarafından kurulan Yükseköğretim Kurumları, mali ve idari konuları dışındaki akademik çalışmaları, öğretim elemanlarının sağlanması ve güvenlik yönlerinden, Devlet eliyle kurulan Yükseköğretim Kurumları için Anayasada belirtilen hükümlere tabidir”.

2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 3/l maddesine göre “Öğretim Elemanları: Yükseköğretim Kurumlarında görevli öğretim üyeleri, öğretim görevlileri ve araştırma görevlileridir”.

2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun Ek. 2. maddesi uyarınca “Vakıflar; kazanç amacına yönelik olmamak şartıyla ve mali ve idari hususlar dışında, akademik çalışmalar, öğretim elemanlarının sağlanması ve güvenlik yönlerinden bu Kanunda gösterilen esas ve usullere uymak kaydıyla, Yükseköğretim kurumları veya bunlara bağlı birimlerden birini veya birden fazlasını ya da bir üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsüne bağlı olmaksızın, ekonominin ihtiyaç duyduğu alanlarda yüksek nitelikli işgücü yetiştirmek amacıyla, bu Kanun hükümleri çerçevesinde kalmak şartıyla meslek yüksekokulu kurabilir. Bu meslek yüksekokulu, kamu tüzel kişiliğini haiz olup, Yükseköğretim Kurulunun görüşü alınarak Bakanlar Kurulu kararı ile kurulur. Kurulacak meslek yüksekokullarına, meslek ve teknik eğitim bölgesinde gereksinim duyulması esastır”. Aynı Kanun’un ek. 5. maddesine göre “Vakıflarca kurulacak yükseköğretim kurumlarının, vakıf yönetim organı dışında en az yedi kişiden oluşan bir mütevelli heyeti bulunur. Mütevelli heyet üyeleri, vakıf yönetim organı tarafından dört yıl için seçilir, süresi biten üyeler yeniden seçilebilir. Mütevelli heyet üyelerinin yaş sınırlaması hariç Devlet memuru olma niteliklerine sahip bulunmaları ve en az üçte ikisinin lisans düzeyinde yükseköğrenim görmüş olması gerekir. Mütevelli heyet üyeleri kendi aralarından bir başkan seçer. Mütevelli heyet vakıf yükseköğretim kurumunun tüzel kişiliğini temsil eder. Vakıf yükseköğretim kurumlarının yöneticileri Yükseköğretim Kurulunun olumlu görüşü alınarak mütevelli heyet tarafından atanır. Mütevelli heyet; vakıf yükseköğretim kurumu yöneticilerine uygun gördüğü ölçüde yetkilerini devredebilir. Yükseköğretim kurumunda görevlendirilecek yöneticiler ve öğretim elemanları ile diğer personelin sözleşmelerini yapar, atamalarını ve görevden alınmalarını onaylar, yükseköğretim kurumunun bütçesini onaylar ve uygulamaları izler, ayrıca vakıfça hazırlanan yönetmelik hükümlerine göre diğer görevleri yürütür”.

Uyuşmazlık Mahkemesi yargı yolu belirlenmesinde Vakıf Üniversiteleri ile öğretim elemanları arasındaki uyuşmazlıklarda idari yargının görevli olduğunu şu gerekçelerle belirtmektedir. “Vakıf Üniversitesinin, sürekli ve düzenli nitelikteki kamu hizmetinde çalıştırdığı öğretim elemanın; statüsü, göreve alınması, hak ve yetkileri gözetildiğinde, İdare Hukuku kapsamında bir kamu personeli olduğu açıktır. Bununla birlikte, öğretim elemanın sözleşmesinin feshine ilişkin üniversite işleminin idare hukuku anlamında bir idari işlem olduğunda kuşku bulunmamakla birlikte, bu idari işlemden kaynaklanan tazmin isteminin (taraflar arasındaki ihbar ve kötüniyet tazminatı alacağına ilişkin olan davanın,) 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. Maddesinin b fıkrasında belirtilen; ‘’İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları‘’ kapsamında idari yargı yerinde görülmesi gerekmektedir”(29.12.2014 gün ve 2014 / 1053 E, 2014/1105 K, Aynı yönde 5.11.2012 gün ve …, 05.11.2012 gün ve 2012/190 E. , 2012/235 K., 24.12.2012 gün ve 2012/273 E. , 2012/289 K.).

Aynı doğrultuda Danıştay’ın da idari yargının görevli olduğuna dair kararları mevcuttur. Anayasa’nın 130. maddesinde vakıf yükseköğretim kurumlarının mali ve idari konular yönünden farklı hükümlere tabi kılınması buralarda çalışan akademisyenlerin mesleki güvenceden yoksun kılınmasına neden olmaz; Anayasa koyucunun vakıf üniversitesi ve devlet üniversitesi arasında mesleki güvenceler bakımından bir ayrım amaçladığı düşünülemeyeceğinden vakıf üniversitelerindeki akademik personelin mesleki güvenceleri yönünden özel hukuk hükümlerine tabi olmaları Anayasa’ya aykırı olacaktır. Kaldı ki, aynı yükseköğretim kamu hizmetini yerine getiren ancak farklı tip üniversitelerde görev yapan akademisyenlerin mesleki güvenceleri yönünden, bir kısmının kamu hukukuna, bir kısmının özel hukuka tabi olmalarını düzenleyen bir hüküm Anayasa’da ve 2547 sayılı Kanun’da bulunmamaktadır(Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun 12.3.2010 tarihli ve ilgili 2010/5 E. sayılı kararı)

Keza Vakıf Yükseköğretim Kurumları Yönetmeliği’nin 23/2. maddesi uyarınca; Vakıf Yükseköğretim Kurumlarında görev alacak olan akademik ve idari personelin çalışma esasları 2547 sayılı Kanunda Devlet üniversiteleri için öngörülen hükümlere tabidir. Bu personelin aylık ve diğer özlük hakları bakımından ise 4857 sayılı İş Kanunu hükümleri uygulanır” hükmü var ise de görev ancak kanunla düzenlenir. Kaldı ki yönetmelik hükmü görevi değil, özlük haklarına 4857 sayılı İş Kanunu hükümleri uygulanacağını düzenlemiştir. 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununda ise görev konusunda açık bir düzenleme bulunmamaktadır.

Anayasa’nın 31. maddesi düzenlemesi ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu hükümleri ve özellikle kadroların akademik yönden belirlenmesi, sözleşmelerin onaya tabi tutulması dikkate alındığında, vakıf üniversitelerinde çalışan öğretim elemanlarının idari sözleşmelerle çalıştığının kabulü gerekmektedir. Nitekim Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, Uyuşmazlık Mahkemesi kararlarında hareketle 2013 yılında, Vakıf Üniversitesi ile öğretim elemanı arasındaki uyuşmazlıkta idari yargının görevli olduğuna karar vermiştir(Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin 09.12.2013 gün ve 2013/34603 E, 2013/28476 K).

Somut uyuşmazlıkta, Vakıf Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalışan davacının Devlet Üniversitelerinde olduğu gibi idari sözleşme ile çalıştığı, uyuşmazlıkta idari yargının görevli olduğu anlaşıldığından, 6100 sayılı HMK.un 114 ve 115. maddeleri uyarınca yargı yolunun caiz olmaması nedeni ile davanın usulden reddi yerine esastan karar verilmesi hatalıdır.

F) SONUÇ:

Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı nedenden dolayı BOZULMASINA, temyiz harcının isteği halinde ilgilisine iadesine, 12.03.2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

ACELE KAMULAŞTIRMANIN YARGI KARARLARI IŞIĞINDA DEĞERLENDİRMESİ

Bu haftaki yazıda, 25 Ocak 2020 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan 2054 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ve daha önceki mevcut acele kamulaştırma kararlarının da ışığında bir değerlendirme yapılacaktır.

Bu değerlendirme yapılmadan, öncelikle kamulaştırmanın tanımının yapılması önem arz etmektedir.

Kamulaştırma; mülkiyet hakkının kamu yararı nedeni ile sınırlandırılması ve kamu yararı amacı ile özel hukuk kişilerinin taşınmaz üzerindeki mülkiyet hakkının gerçek bedelinin ödenmesi koşuluyla idareye geçirilmesine yönelik kamu gücüne dayanan ve yasaya uygun olarak gerçekleştirilen idari ve adli bir süreci ifade eder.

KAMULAŞTIRMA PROSEDÜRÜ

Acele kamulaştırma işlemlerinin aşamalarının anlatılması önem arz etmektedir. Zira kanunun konuyla ilgili maddesinde de belirttiği üzere işlemlerin sıralaması farklılık arz etmektedir. Acele kamulaştırmada, söz konusu işleminin gecikmemesi gerektiği yani kamu yararının acil olduğu durumlarda kamulaştırma işleminden farklı olarak ilk başta bilirkişi raporu düzenlenir ve geri kalan işlemler kamulaştırma işlemlerinden sonra yapılır. Değer tespiti yapılan taşınmazın değeri bankaya yatırılarak mahkemeye sunulan makbuzla acele el koyma kararı verilir ve bu karar taşınmaz sahibine tebliğ edilir. Taşınmaz sahibi yatırılan parayı alır ve tapu devrini gerçekleştirirse bu bedel kamulaştırma bedeli olur ve kamulaştırma kesinleşmiş sayılır. Taşınmaz sahibi tarafından tapu işlemlerinin gerçekleştirilmemesi durumunda ise 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun hükümlerine göre idarece Asliye Hukuk Mahkemesi’nde “Kamulaştırma Bedelinin Tespiti ve Tescil’’ davası açılır. Satın alma usulü ile kamulaştırma işlemini gerçekleştiremeyen idare açılan bu dava sonucunda taşınmaz için ya yeni bir kamulaştırma bedeli belirlenebilir ya da kamulaştırılacak olan taşınmazın tapusu iptal edilerek ilgili idareye tescil işlemi gerçekleşmesi kararı çıkabilir.

2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 27. maddesinde düzenlenen acele kamulaştırma son zamanlarda Danıştay kararlarında da belirtildiği üzere büyük hak ihlallerine neden olmaktadır. Bu hak ihlalleri, gerek Anayasa’nın 35. Maddesini gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Ek 1 Numaralı Protokolünde korunan mülkiyet hakkına halel getirmesi bakımından, gerçekleşmektedir.

Anayasa 35. Madde: “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.”

Anayasa 46. Madde: “Devlet ve kamu tüzel kişileri, kamu yararının gerektirdiği hallerde özel mülkiyette bulunan malları yasada gösterilen esas ve usullere göre kamulaştırmaya yetkilidir.”

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Ek 1 Numaralı Protokolünün “Mülkiyetin korunması” başlıklı 1. maddesinde: “Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Herhangi bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir. Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.” hükmüne yer verilmiştir.

27. Madde: “3634 sayılı Milli Müdafaa Mükellefiyeti Kanununun uygulanmasında yurt savunması ihtiyacına veya aceleliğine cumhurbaşkanınca karar alınacak hallerde veya özel kanunlarla öngörülen olağanüstü durumlarda gerekli olan taşınmaz malların kamulaştırılmasında kıymet takdiri dışındaki işlemler sonradan tamamlanmak üzere ilgili idarenin istemi ile mahkemece yedi gün içinde o taşınmaz malın (Değişik ibare: 24/4/2001 – 4650/15 md.) 10 uncu madde esasları dairesinde ve 15 inci madde uyarınca seçilecek bilirkişilerce tespit edilecek değeri, idare tarafından mal sahibi adına (Değişik ibare: 24/4/2001 – 4650/15 md.) 10 uncu maddeye göre yapılacak davetiye ve ilanda belirtilen bankaya yatırılarak o taşınmaz mala el konulabilir. (1)(2)

 (Ek fıkra: 19/4/2018-7139/29 md.) mahkemece verilen taşınmaz mala el koyma kararı tapu müdürlüğüne bildirilir. Taşınmaz malın başkasına devir, ferağ veya temlikinin yapılamayacağı hükmü tapu kütüğüne şerh edilir. El koyma kararından sonra taşınmaz mal 20. madde uyarınca boşaltılır. Bu Kanunun 3.  maddesinin 2. fıkrasında belirtilen hallerde yapılacak kamulaştırmalarda yatırılacak miktar, ödenecek ilk taksit bedelidir.”

Yukarıdaki kanun ve Türkiye’nin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ek protokolünde belirtildiği üzere, acele kamulaştırmanın yukarıda belirttiğimiz mevcut mevzuata ve taraf olduğumuz protokollere aykırı olmaması gerekmektedir.

İdarece her ne kadar yaklaşık son 20 yıldır acele kamulaştırmanın yaygınlaşması nedeniyle, acele kamulaştırmanın 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nda belirtilen, kamu yararının gerektirdiği hallerde yapılmasının meşruiyetine dayanılsa da bu gerekçe kanuni düzenleme gereği ve ölçülülük ya da orantılılık gibi uluslararası hukukun genel ilkelerinin varlığının gereği olarak hukuki dayanaktan yoksun olması hasebiyle ve mülkiyet hakkını ihlali bakımından hukuka aykırıdır.

Olağan kamulaştırma yöntemine göre daha özel koşulların varlığı aranan acele kamulaştırma, kamulaştırma işlemlerinde öngörülen yöntemlerin bir kısmının uygulanmayarak taşınmaza acele el konulabilmesine ilişkin istisnai bir yoldur. Dolayısıyla bu yönteme başvurulabilmesi için kanun koyucu 2942 sayılı Kanun’un 27. Maddesinde belirterek üç sebep öngörmüştür:

a) 3634 sayılı Milli Müdafaa Mükellefiyeti Kanununun uygulanmasında yurt savunması ihtiyacının gerekli kılması,

b) Aceleliğine Bakanlar Kurulu’nca(artık Cumhurbaşkanlığınca) karar alınacak bir halin bulunması,

c) Özel kanunlarla öngörülen olağanüstü bir durumun varlığı.

Kanunda da belirtildiği üzere acele kamulaştırmanın gerçekleştirilmesi için kamulaştırmadan daha özel durumların varlığı gerekmektedir. Bu durumların da acele kamulaştırma kararında açıkça gerekçe olarak belirtilmesi gerekecektir.

Acelelik kararı uygulama açısından süreklilik öngörmemeli, mülkiyet hakkının korunması, kullanılması ve sınırlandırılması yönünden belirsizlik yaratmamalı ve bu hak ile sınırlandırılması arasındaki dengeyi “gerekçe göstermeden’’ zedelememelidir (YOĞURTÇU, agm.s:43; Danıştay 6. Daire, 12.9.2017, E:2017/2595 yürütmenin durdurulması isteminin kabulüne dair karar). Bu gerekçe acele kamulaştırma yapılmadığı müddetçe kamunun uğraması muhtemel zararların ne olduğunu gösterebildiği oranda kamu yararına ulaşmaya hizmet eder (ARSLANOĞLU, agm., s:213).

Dolayısıyla sebep unsurundan yoksun bir idari işlemin hukuka aykırı olması nedeniyle verilen karar hukuka aykırı olup, idarece el konulan taşınmazın malike teslim edilmesi gerekecektir.

Yazının başında da belirtildiği gibi 25 Ocak 2020 tarihinde Resmi Gazete’nin ilgili tarihli sayısında yayınlanan 2054 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararı’nın hayata geçirilmesi halinde mağduriyet yaşanması kaçınılmaz olacaktır. Nitekim, daha önce benzer kararların hayata geçirilmesi sonucunda da bir çok mağduriyet yaşanmış ve bu durumlar Danıştay’ın aşağıdaki kararına konu olmuştur.

Danıştay 6. Dairesi’nin 2013/5072 E., 19.03.2014 tarihli kararında:

“Dava, Çanakkale İli, Biga İlçesi, Bekirli Köyü, Marmaracık Mevkii, 2669 ve 2700 parsel sayılı taşınmazların İ… Çelik Enerji Tersane ve Üretim A.Ş. lehine acele kamulaştırılmasına ilişkin 01.08.2012 günlp, 28371 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 16/07/2012 tarihli, 2012/3423 sayılı Bakanlar Kurulu- kararı ile Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’nun 09/08/2012 tarihli, 3779 sayılı kararının iptali ve yürütülmesinin durdurulması istemiyle açılmıştır.

Anayasanın 35. maddesinde, “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.” hükmü, 46. maddesinde, “Devlet ve kamu tüzel kişileri, kamu yararının gerektirdiği hallerde özel mülkiyette bulunan malları yasada gösterilen esas ve usullere göre kamulaştırmaya yetkilidir.” hükmü yer almıştır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Ek 1 numaralı Protokolünün “Mülkiyetin korunması” başlıklı 1. maddesinde: “Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Herhangi bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir. Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.” hükmüne yer verilmiştir. 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 3. maddesinde, idarelerin kanunlarla yapmak yükümlülüğünde bulundukları kamu hizmetlerinin veya teşebbüslerinin yürütülmesi için gerekli olan taşınmaz malları, kaynakları ve irtifak haklarını kamulaştırabilecekleri hüküm altına alınmıştır.

Anılan mevzuat hükümleri açısından bakıldığında, özel mülkiyet hakkının korunması gereken temel insan hakları arasında öngörüldüğü, Anayasa ve uluslararası sözleşmelerde mülkiyet hakkını korumaya yönelik düzenlemelere yer verildiği, bu düzenlemelerde mülkiyet hakkına müdahalelerin olabileceğinin öngörüldüğü, ancak bu müdahalelerde kamu yararı gerekçesi, kanuni düzenleme gereği ve ölçülülük yada orantılılık gibi uluslararası hukukun genel ilkelerinin varlığının dikkate alınması gerektiği, aksi durumda müdahalenin mülkiyet hakkı ihlaline neden olacağı kabul edilmiştir. Nitekim Anayasa Mahkemesi kararları ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarıyla da bu hususların açık bir şekilde ortaya konulduğu görülmektedir.

Bu açıdan, idarelerin kanunlarla yapmak yükümlülüğünde bulunduğu kamu hizmetlerinin veya teşebbüslerinin yürütülmesi için gerekli olan özel mülkiyetteki taşınmaz malların, kaynakların ve irtifak haklarının kamu gücü kullanılarak kamu eline geçirilmesini ifade eden kamulaştırmanın yargısal incelemesinde, mülkiyet hakkına söz konusu müdahalede yukarıda yer alan hükümler çerçevesinde kamu yararının varlığının, bu kamu yararının karşılanması zorunluluğunun özel mülkiyet hakkının korunmasından üstün olmasının ve orantılılık noktasında adil dengenin sağlanıp sağlanmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir.

Diğer taraftan, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 27. maddesinde ise, 3634 sayılı Milli Müdafaa Mükellefiyeti Kanununun uygulanmasında yurt savunması ihtiyacına veya aceleliğine Bakanlar Kurulunca karar alınacak hallerde veya özel kanunlarla öngörülen olağanüstü durumlarda gerekli olan taşınmaz malların kamulaştırılmasında kıymet takdiri dışındaki işlemler sonradan tamamlanmak üzere ilgili idarenin istemi ile mahkemece yedi gün içinde o taşınmaz malın 10. madde esasları dairesinde ve 15. madde uyarınca seçilecek bilirkişilerce tespit edilecek değeri, idare tarafından mal sahibi adına 10. maddeye göre yapılacak davetiye ve ilanda belirtilen bankaya yatırılarak o taşınmaz mala el konulabileceği, bu Kanunun 3. maddesinin 2. fıkrasında belirtilen hallerde yapılacak kamulaştırmalarda yatırılacak miktar, ödenecek ilk taksit bedeli olduğu düzenlemesine yer verilmiştir.

Söz konusu madde incelendiğinde, kamulaştırma işlemlerinde öngörülen yöntemlerin bir kısmının uygulanmayarak taşınmaza acele el konulabilmesi yolu istisnai olarak başvurulabilecek bir yöntem olarak düzenlenmiş, acele kamulaştırmada olağan kamulaştırmaya oranla daha özel koşulların varlığı aranmış ve üç durumda acele kamulaştırma yapılmasına olanak tanınmıştır.

Bu durumların ikisinde, Milli Müdafaa Mükellefiyeti Kanununun uygulanmasında yurt savunması ihtiyacına veya özel kanunlarda öngörülen olağanüstü durumlarda gerekli olması halleri şeklinde açıkça sayılmak suretiyle üstün kamu yararının ve kamu düzeninin korunmasının gerçekleştirilmesi amacıyla acele kamulaştırma yoluna gidilebileceği belirtilmiştir.

Bu kapsamda üçüncü durum olan aceleliğine Bakanlar Kurulunca karar verilebilmesi için de kamu yararı ve kamu düzenine ilişkin olma halinin maddede yer alan diğer iki koşula paralel nitelik taşıması gerektiği açıktır. Nitekim anılan maddenin gerekçesinde de, acele ve istisnai hallerde, Kanunun önceki hükümlerine uyulmasının çeşitli sakıncalar yaratabileceği gibi, kamunun büyük zararlara uğramasının da muhtemel olabileceği belirtilerek maddede belirtilen şartların varlığına bağlı olarak kıymet takdiri dışındaki bazı yasal işlemlerin sonraya bırakılarak, maddede öngörülen süre ve şekilde taşınmaza el konulması düzenlenmiştir.

Acele kamulaştırma, olağanüstü bir kamulaştırma usulü olup istisnai durumlarda uygulanacak bir yöntem olduğundan acelelik halinin bulunduğunun saptanması halinde acele kamulaştırması zorunlu bulunan taşınmazlara yönelik gerekli tespitler yapılıp sebepleri de belirtilmek suretiyle başvuruda bulunulması, olağan kamulaştırma gerekçeleri dışında bu yöntemin uygulanma gerekçesinin, olağanüstü durumların, bu yönteme başvurulması ile amaçlanan kamu yararının, kamu düzeninin korunmasını gerektiren hallerin somut olarak ortaya konulması ve başvuruda bulunulan taşınmazlara yönelik inceleme yapılarak koşulların gerçekleşmesi halinde Bakanlar Kurulunca 2942 sayılı Kanunun 27. maddesi uyarınca aceleliğine karar verilmiş olan taşınmazlara yönelik olarak acele kamulaştırma işlemlerinin yürütülmesi gerekmektedir.

Dosyanın incelenmesinden, uyuşmazlığa taşınmazın da içinde bulunduğu termik santrali için acele el koyma kararları verilmesi üzerine açılan davalarda Danıştay Altıncı Dairesinin E:2011/9277 ve devamı sayılı kararlarıyla yürütmenin durdurulmasına karar verilmesinin ardından yargı yerince yürütülmesi durdurulan acele kamulaştırma işlemi doğrultusunda ve taşınmazın parsel numaraları belirtilmek suretiyle dava konusu Bakanlar Kurulu kararıyla aynı şekilde acele kamulaştırma kararı verildiği, bunun üzerine görülen davanın açıldığı anlaşılmaktadır.

Dava konusu Bakanlar Kurulu kararı incelendiğinde, acele kamulaştırma yapılmasını gerektiren nedenlerin ortaya konulmadığı, acelelik halinin, üstün kamu yararının ve kamu düzeninin korunmasını gerektiren hallerin açıklanmadığı görülmektedir. Her ne kadar, dosyada yer alan belgelerden, termik santrali kapsamında yapılacak çalışmalar için acele kamulaştırma kararı alındığı anlaşılmakta ise de, acele kamulaştırmaya ilişkin olarak yukarıda açıklanan özel ve istisnai koşullar bulunmadan ve idarece ortaya konulmadan, salt belirtilen nedenle acele kamulaştırma yapılması hukuken olanaklı değildir.

Bu durumda, dava konusu Bakanlar Kurulu kararında hukuka uyarlık bulunmadığından bu karar uyarınca yapılacak acele kamulaştırma işlemleri sonucunda ortaya çıkacak mülkiyet ile ilgili sorunların telafisi güç ve imkansız sonuçlar doğuracağı da açıktır.

SONUÇ: Açıklanan nedenlerle, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 27. maddesinde öngörülen koşulların bulunması nedeniyle dava konusu işlemlerin yürütülmesinin durdurulmasına, bu kararın tebliğini izleyen 7 (yedi) gün içerisinde Danıştay İdari Dava Daireleri Kuruluna itiraz edilebileceğinin duyurulmasına, 19.03.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.”

İlgili Danıştay kararında verilen karar bizlerce üzerinde durulan konu hakkında oldukça aydınlatıcı bilgiler sunmaktadır. Acele kamulaştırma hakkında yaşanan ve gündeme yansıyan süreç de dahil olmak üzere son zamanlarda gerçekleşen idari eylemler ve konuyla ilgili idari işlemler hakkında Danıştay’ın da, söz konusu idari işlemlerin içeriği bakımından, konuya yaklaşımı ve akademik çevrelerce paylaşılan görüşler ilgili konu hakkında bizleri aydınlatmaktadır. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında, 25.01.2020 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan acele kamulaştırma kararının hukuka uygunluğunun tartışmaya açık olduğu ve iptalinin gündeme gelebileceği kanaatindeyiz.

                                                                                   Av. Bilge İŞ      Av. Selçuk ENER

TURİZM YOLCU TAŞIMACILIĞI İZİN BELGESİ (YOL BELGESİ) ALIMINDA GEREKEN ŞARTLAR, YAŞANAN SORUNLAR VE ÇÖZÜMÜ

Bu haftaki yazımızda son zamanlarda seyahat acenteleri de dahil birçok kişiyi yakından ilgilendiren bir konu olan “Turizm Yolcu Taşımacılığı İzin Belgesi” almanın şartları ve bir süredir gündemde olan vito ve benzeri araçlara yol belgesi verilmesinde yaşanan gecikmeler ve yaşanan mağduriyetler üzerinde duracağız.

Turizm Servis Aracı Kullanım İzin Belgesi için edinilmesi gereken evraklar, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin resmi web sitesinde gerekli belgeler mevcuttur. Söz konusu izin belgesi başvuruları halihazırda internet üzerinden yapılmakta olup başvurular İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı olan Ulaşım Koordinasyon Merkezi tarafından değerlendirmeye tabi tutulmaktadır.

Konuyla ilgili gündemdeki başlıklarından biri; TÜRSAB’a dahil acentelerden olan yol belgesi alamayan acentelerin açıklamasına dair idi. Şu an UKEM (Ulusal Koordinasyon Merkezi) tarafından; söz konusu belgelerin alınması ve bu konu ile ilgili usul ve esasların yeniden belirlenmesi için belge alımı konusunda yapılan başvuru sürecinin durdurulduğunun haricen ifade edilmiş olması, konuyla ilgili birçok kuruluş ve kişi tarafından eleştirilmektedir. Bu da gündemde epey yer edinmiş durumdadır.

TÜRSAB’ın resmi internet sayfası üzerinden ‘Turizm Servis Aracı Güzergah Kullanım İzin Belgesi’ hakkında yapılan duyuruda bu süre içerisinde seyahat acentelerinin mağduriyet yaşamaması için tur veya transfer sırasında araç içerisinde Seyahat Acenteleri Yönetmeliği’nin 40. ve 41. Maddelerinde yer alan belgelerin bulundurulması gerektiği belirtilmiştir. Sayılan maddelerdeki belgelerin bulundurulmaması halinde idari para cezası uygulanma riskinin doğacağı da belirtilmiştir. Yukarıda söz edilen maddelerde belirtilen evraklar;

MADDE 40 -) Paket tur ve turlarda seyahat acentesi yetkilisinin aşağıdaki belgeleri bulundurması zorunludur.

a) Seyahat acentesi işletme belgesinin TÜRSAB tarafından onaylanmış sureti,

b) Paket tur veya tura katılan müşterilerin listesi,

c) TÜRSAB araç plakası,

ç) Araç, seyahat acentesi tarafından kiralanmış ise sözleşme sureti,

d) Başlangıç noktasının da belirtildiği paket tur veya tur programı,

e) Paket tur zorunlu sigorta poliçe sertifikası sureti.

MADDE 41 -) Seyahat acentesinin transfer faaliyetinde aşağıdaki belgelerin transfer elemanında bulunması zorunludur.

a) Seyahat acentesi işletme belgesinin TÜRSAB tarafından onaylanmış sureti,

b) Transferi yapılan yolcu listesi,

c) TÜRSAB araç plakası,

ç) Transfer elemanı kimlik kartı,

d) Araç, seyahat acentesi tarafından kiralanmış ise sözleşme sureti.

Bu konuda bazı kuruluşlar turizm yolcu taşımacılığı ile toplu taşımanın aynı olmadığını, turizm yolcu taşımacılığını gerçekleştirmek için bakanlıktan alınan yetki belgesinin yeterli olması gerektiğini ve bunun üzerine ayrıca belediyeden yetki belgesi almak gerekmediğini ve mevzuat uygulamalarında talep edilen farklı ve çelişen belgelerin oluşturduğu çıkmaz nedeniyle yasal dayanağı olmayan yaptırımlara maruz kaldıklarını belirtmişlerdir. Bakanlıklar ve ilgili kurumlar arası koordinasyon ve iletişim kopukluğunun azaltılması veya kaldırılması için tedbirler alınması gerektiği de bu kuruluşlarca belirtilmiştir.

6321 Sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun ile birlikte 2918 sayılı kanunda değişiklik yapılması hakkında olan (madde-3) ile birlikte yukarıda bahsedilen şekilde, kuruluşlar tarafından şikayet edilen durum meydana gelmiştir.

MADDE 3 –2918 sayılı Kanunun ek 2. maddesine aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.

“İlgili belediyeden izin veya ruhsat almaksızın, belediye sınırları dâhilinde ticari amaçlı yolcu taşıyan kişiye, araç sahibine, bağlı bulunduğu durak, işyeri ve işletmelerin sorumlularına birinci fıkrada gösterilen idari para cezası üç kat olarak, fiilin işlendiği tarihten itibaren bir yıl içinde tekerrürü halinde ise beş kat olarak uygulanır. Ayrıca, araç her defasında altmış gün süre ile trafikten men edilir.

Ayırıcı işareti bulunmayan üçüncü fıkra kapsamındaki araçlardan taşımacılık hizmeti alanlara da birinci fıkrada belirtilen cezanın üçte biri oranında idari para cezası uygulanır.”

Yol belgesi olarak bilinen belgenin, on dörtten az sayıda koltuk bulunan turizm araçlarına verilmesinde yaşanan bilinçli gecikme neticesinde, sektörde önemli sorunlar yaşanmaya başlanmıştır. Mevzuatta sayılan belgelerin temini ile yapılan başvurulara altmış gün içinde olumlu sonuç verilmediği takdirde, başvurunun zımnen reddedildiğinin kabulü ile idari yargıya başvurmak gerektiği kanaatindeyiz.

Av. Bilge İŞ   Av. Selçuk ENER

AVUKATIN DAVALININ ADRES BİLGİLERİNİN VERİLMESİNE İLİŞKİN NÜFUS MÜDÜRLÜĞÜNE YAPTIĞI BAŞVURU, HAK ARAMA VE ADİL YARGILANMA HAKKI KAPSAMINDA OLUP REDDİ HUKUKA AYKIRIDIR

T.C.

DANIŞTAY 10. DAİRESİ

E:2014/6559

K:2015/874

KT: 09.03.2015

TÜRK MİLLETİ ADINA

Hüküm veren Danıştay Onuncu Dairesince, dosyanın tekemmül ettiği görülmekle yürütmenin durdurulması istemi hakkında bir karar verilmeyerek işin esasına geçildi, gereği görüşüldü:

Dava, avukatlık mesleğini icra eden davacının, davalıların adres bilgisini öğrenmek için yapılan başvurunun reddine ilişkin …. İlçe Nüfus Müdürlüğü’nün 27.09.2013 tarih ve 3142 sayılı işleminin iptali ve bu işlemin dayanağı olan 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 44’üncü maddesinin birinci fıkrasının (g) bendi ile 3. ve 4. fıkralarının Anayasa’ya aykırı olduğundan bahisle itiraz yoluyla dosyanın Anayasa  Mahkemesine gönderilmesi istemiyle açılmıştır. İdare Mahkemesince, dava konusu işlemin dayanağı olan anılan kanun hükümlerinin Anayasa’ya aykırı olmadığına dair Anayasa Mahkemesi’nin 11.09.2014 tarih ve E: 2014/76 K: 2014/142 sayılı kararına istinaden davanın reddine karar verilmiştir. Davacı tarafından, hukuka aykırı olduğu ileri sürülerek mahkeme kararının bozulması istenilmektedir.Anayasa’nın, “Hak Arama Hürriyeti” başlıklı 36’ıncı maddesinde, “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” hükmüne yer vermiştir. Öte yandan, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin Adil Yargılanma Hakkı başlıklı 6’ncı maddesinde, “Herkes davasının medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir.” ifadesine yer verilmiş, mahkemeye erişim hakkının adil yargılanma hakkının bir unsuru olduğu İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (AİHM) içtihatlarıyla da istikrar kazanmıştır.

Dosyanın incelenmesinden; avukatlık mesleği icra etmekte olan davacının, müvekkili olan kişiler adına ….. Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığı tapu iptali, tescil, tazminat ve ihtiyati tedbir istemli E: 2013/607 sayılı dava dosyasında, davalı konumunda bulunan kişilerin dava dilekçesinde belirtilen adreslerine yapılan tebligatların iade edilmesi üzerine anılan mahkeme tarafından davacıya çıkarılan muhtıra ile; “davalıların tebligata yarar açık adreslerini bildirmek üzere 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanun’un 119/2. maddesi uyarınca bir haftalık kesin süre verildiği, bu süre içerisinde eksikliğin tamamlanmaması halinde davanın açılmamış sayılacağına karar verileceği” hususunun ihtar edildiği, davacı tarafından, anılan Mahkeme muhtırası da eklenmek suretiyle davalıların tebligata yarar açık adreslerinin tarafına bildirilmesi istemiyle … İlçe Nüfus Müdürlüğü’ne başvuruda bulunulduğu, anılan başvurunun 5490 Sayılı Kanun’un 44’üncü maddesi (g) bendi ile aynı maddenin 3. ve 4. fıkralarında yer alan düzenlemeler gereğince, istemiş olduğu belgeler için vekillik belgesi sunulmadığı gerekçesiyle reddedilmesi üzerine bakılmakta olan davanın açıldığı, mahkemece anılan kanun hükümlerinin Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülerek Anayasa Mahkemesi’nengönderildiği, ancak Anayasa Mahkemesi’nin 11.09.2014 tarih ve E: 2014/76, K: 2014/142 sayılı kararı ile itirazın reddine karar verilmesi üzerine, dava konusu işlemin dayanağı olan kanun hükmünün Anayasa’ya uygun olduğundan bahisle davanın reddine karar verildiği anlaşılmaktadır.

Somut uyuşmazlıkta, davacının dilekçedeki davalı adres bilgilerine ilişkin eksiklerin tamamlanması için kendisine mahkemece kesin süre verilmesi ve bu süre sonunda söz konusu eksikliğin giderilmemesi halinde davanın açılmamış sayılacağı sonucuyla muhatap olması ihtimali karşısında, söz konusu adres bilgilerine erişimin hak arama hürriyeti ve adil yargılanma hakkı kapsamında değerlendirilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmakta olup, avukat olan davacının davalıların adres bilgilerini öğrenmek için yaptığı başvurunun reddine ilişkin …. İlçe Nüfus Müdürlüğü’nün 27.09.2013 tarih ve 3142 sayılı işleminde hukuka uygunluk bulunmadığı anlaşılmaktadır.

Açıklanan nedenlerle, temyiz isteminin kabulü ile …. İdare Mahkemesi’nin 15.10.2014 tarih ve E: 2013/606, K: 2014/608 sayılı kararının bozulmasına, yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın anılan mahkemeye gönderilmesine, 09.03.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

GÖREVLERİNDEN HAKSIZ YERE İHRAÇ EDİLEN KAMU GÖREVLİLERİ GÖREVE İADE EDİLDİKLERİNDE MAHRUM BIRAKILDIKLARI MALİ VE SOSYAL HAKLARINI ALABİLECEKLER Mİ

GÖREVLERİNDEN HAKSIZ YERE İHRAÇ EDİLEN KAMU GÖREVLİLERİ GÖREVE İADE EDİLDİKLERİNDE MAHRUM BIRAKILDIKLARI MALİ VE SOSYAL HAKLARINI ALABİLECEKLER Mİ?

Anayasamızın “Yargı Yolu” başlıklı 125. Maddesinin 7. fıkrasında “İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.” ifadesi yer almaktadır. Bu maddeden anlaşılacağı üzere; idare kendisinden kaynaklı herhangi bir eylem veya işlemi ile bir zarara neden olmuş ise kusurlu olduğundan dolayı bu zararı gidermekle yükümlüdür. 

İdare ile sözleşmesi haksız yere feshedilmiş olan kişiler mahkeme kararı ile tekrardan görevlerine iade edildiklerinde yoksun kaldığı özlük, mali ve sosyal haklarını alabilecekler midir?

Yukarıda da belirttiğimiz üzere böyle bir durumda öncelikli dayanağımız, Anayasamızın 125. Maddesi olacaktır. Nitekim mahkeme kararı ile görevlerine iade edilen kamu görevlilerinin, idare ile olan sözleşmelerinin feshinde kendi kusurları bulunmamaktadır. Hal böyle olunca idare kendi haksız eylem ve işleminden doğan zararı gidermelidir.

Bir diğer dayanağımız ise, 675 sayılı KHK’nın 3. maddesinin 3. fıkrası ile 679 sayılı KHK’nın 3. maddesinin 2. fıkrasıdır:

Bu kapsamda göreve başlayanlara kamu görevinden çıkarıldıkları tarihten göreve başladıkları tarihe kadar geçen süreye tekabül eden mali ve sosyal hakları ödenir. Bu kişiler, kamu görevinden çıkarılmalarından dolayı herhangi bir tazminat talebinde bulunamaz. Bu personelin görevlerine iadesi, kamu görevinden çıkarıldıkları tarihte bulundukları yöneticilik görevi dışında öğrenim durumları ve kazanılmış hak aylık derecelerine uygun kadro ve pozisyonlara atanmak suretiyle de yerine getirilebilir. Bu maddeye ilişkin işlemler ilgili bakanlık ve kurumlar tarafından yerine getirilir.” 

Anılan maddelerin ortak hükmünden de görüleceği üzere; kamu görevlilerinin, görevde olmadıkları süre boyunca ödenmesi gereken mali ve sosyal hakları göreve iade kararı ile birlikte kendilerine ödenmelidir. Çünkü açığa alınmış veya ihraç edilmiş durumda iken görevine iade edilen kişiler ellerinde olmayan sebeplerden dolayı idarenin kusuru neticesinde görevlerini yerine getirememiştir.

Bu bağlamda; Danıştay Birinci Dairesinin 1982/112 Esas No, 1982/130 Karar No ve 07.06.1982 tarihli kararında şu ifadeler yer verilmiştir:

T.C. Anayasasının 132. ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 28.maddeleri hükümlerine göre, idare, bir idari işlemin iptaline iliş kin yargı kararına uymaya ve bu kararın amaç ve kapsamı doğrultusunda işlem tesis etmeye ya da eylemde bulunmaya zorunludur.

Bu zorunluluğun, duraksama konusu yönünden idareye hangi yükümlülükleri getirdiğini saptayabilmek için iptal kararlarının sonuçlarının belirlenmesi gerekli bulunmaktadır.

İdari işlemin yargısal bir kararla iptali halinde, bu iptal kararlarının işlemin yapılması sırasında unsurlarında bulunan sakatlıkları saptadığı, işlemi yapıldığı andan başlayarak ortadan kaldırdığı bu özelliği nedeniyle geriye yürüyen sonuçlar doğurduğu, başka bir anlatımla, işlemin tesis edildiği tarihten önceki hukuki durumun geçerliğini sağladığı idare Hukukunun bilinen ilkelerindendir.

Yukarıda anılan Anayasa, Yasa hükümleri ve idare hukuku ilkesi karşısında, idare, iptal kararının amaç ve kapsamına göre yeni bir işlem ya da işlemler yapmak, iptal edilen işlemden doğan sonuçları ortadan kaldırmak, işlemin hiç yapılmamış sayılması ilkesi gereği olarak, önceki hukuki durumun geçerliğini sağlamak görevi ile yükümlüdür. İptal kararının bu sonuçları doğurduğu göz önüne alındığında, haklarında göreve son verme, görevinden çekilmiş sayılma ya da benzeri işlemler yapılan kamu görevlilerinin, yargısal yoldan bu işlemlerin iptalini sağlamaları halinde, idarenin, bu kararlara uygun işlem tesis etmesi ve işlemin doğurduğu hukuki ve fiili bütün sonuçları ortadan kaldırmak için memurun iptal edilen işlem ile sıkı ilişkisi bulunan bütün maddi haklarını, o görev yapılmış gibi ve başkaca bir hükme gerek olmaksızın kendiliğinden ödemesi gerekli bulunmaktadır. İptal kararı üzerine memurun, görevine iadesi ile yetinip, memuriyet görevinin fiilen yapılmadığı süreye ilişkin maddi haklarını ödememek, iptal kararı ile ortadan kaldırılmış bir işlemin sonuçlarını geçerli bırakmak anlamına gelir ki, bunun yukarda açıklanan idare hukuku ilkesiyle bağdaşmayacağı açıktır.

Bu durumda, haklarında tesis edilen göreve son verme, görevden çekilmiş sayılma ya da benzeri işlemlerin yargısal kararla iptali üzerine göreve döndürülenlere, dava dilekçelerinde bir istemde bulunmuş olup olmadıklarına bakılmaksızın, işlemin tesisi tarihinden sonraki bütün maddi haklarının ödenmesi gerektiği mütalaa kılındı.”

Peki göreve iade edilen kamu görevlisi, mahrum bırakıldığı haklarını hangi yolla talep edecektir? Açığa alındığı halde görevine geri döndürülen veya ihraç edildiği halde görevine geri iade edilen kamu görevlisi özlük, mali(kalem kalem dilekçede belirtilmelidir) ve sosyal haklarını bir dilekçe ile kurumundan talep etmesi gerekmektedir.

Ayrıca Danıştay 5. Dairesi, 1992/5699 Esas, 1993/609 Karar No’lu ilamında “…Hakkındaki görevden uzaklaştırma tedbiri kaldırılan davacının eski görevine ve görev yerine iade edilmesi gerekli iken, naklen atanmasında hukuka uyarlık bulunmadığı…” şeklinde karar vererek kamu görevlisinin eski görevi yerine döndürülmesi yerine başka yere atanmasını hukuka aykırı bulmuştur.

Sonuç olarak; Anayasamızın 125. Maddesine paralel ilgili KHK’lar ve Danıştay kararlarından da görüleceği üzere göreve iade edilen kamu görevlilerine, idarenin kusurlu eylem ve işlemi sonucunda görevde olamadıkları süre içerinde yoksun kaldığı tüm özlük, mali ve sosyal haklarının verilmesi gerekmektedir.

                                                        Av. Mehmet ÇELİK & Av. Selçuk ENER

EMEKLİ İKRAMİYESİ ÖDENİRKEN 30 YILI AŞAN SÜRELER DIŞLANAMAZ

               Temyiz İsteminde Bulunan (Taraflar) :

              1- Davacı :
              Vekili : Av.
              2- Davalı : Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı
              Vekili :
                Ziarrühman Cad. No:5/4 – Gaziosmanpaşa / ANKARA
İstemin Özeti : Ankara 12. İdare Mahkemesinin 8.10.2015 tarihli ve

E:2015/902; K:2015/1425 sayılı kararının; taraflarca temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

                   Savunmanın Özeti        : Taraflarca savunma verilmemiştir.

Danıştay Tetkik Hâkimi:

Düşüncesi   : Temyiz dilekçelerinde ileri sürülen iddialar, 2577 sayılı Kanun’un 49. maddesinin 1. fıkrasında sayılan bozma nedenlerine uymadığından, temyiz istemlerinin reddi ile kararın, 30 fiili hizmet yılından fazla süreler için ödenecek emekli ikramiyesinin, emekli aylığının bağlandığı tarihte yürürlükte bulunan aylık bağlamaya esas tutar üzerinden hesaplanarak ödenmesine ilişkin kısmın aynen, iptal ve kabule ilişkin kısmının ise sonucu itibarıyla onanması gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Hüküm veren Danıştay Onbirinci Dairesince işin gereği görüşüldü:

Dava, 5434 sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanunu kapsamında emekli aylığı bağlanarak 30 fiili hizmet yılı üzerinden emekli ikramiyesi ödenen davacının, Anayasa Mahkemesinin iptal kararı üzerine, 30 fiili hizmet yılından fazla geçen süreleri için emekli ikramiyesi ödenmesi isteğiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin işlemin iptali, yoksun kaldığı ikramiye tutarının yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılmıştır.

İdare Mahkemesince; davacının var olan ve önceki mevzuat ile elinden alınan hakka Anayasa Mahkemesinin kararı ile yeniden kavuştuğu, geçmişte elde edemediği bir hakkı talep edebileceği gerekçesiyle dava konusu işlemin iptaline; 30 fiili hizmet yılından fazla hizmet süreleri için emekli aylığının bağlandığı tarihte yürürlükte bulunan değerler dikkate alınarak hesaplanacak emekli ikramiyesi tutarının başvuru tarihinden itibaren hesaplanacak yasal faizi ile birlikte ödenmesine karar verilmiştir.

Davalı idare tarafından, İdare Mahkemesi kararının, dava konusu işlemin iptali ile mahrum kalınan emekli ikramiyesi tutarının başvuru tarihinden itibaren işletilecek yasal faizi ile birlikte ödenmesine ilişkin hüküm fıkrasının bozulması; davacı tarafından ise,30 fiili hizmet yılından fazla süreler için ödenecek emekli ikramiyesinin, ödemenin yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan aylık bağlamaya esas tutar (güncel değer) yerine emekli aylığının bağlandığı tarihte yürürlükte bulunan aylık bağlamaya esas tutar üzerinden hesaplanarak ödenmesi yolundaki gerekçesinin düzeltilerek onanması istenilmektedir.

Davacı temyiz istemi yönünden;

5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu’nun 6270 sayılı Kanun ile değişik 89. maddesinin 1. fıkrasında, hizmet sürelerinin tamamı bu Kanun ve/veya 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun geçici 4. maddesi kapsamında geçenlerden emekli, adi malullük veya vazife malullüğü aylığı bağlanan

veyahut toptan ödeme yapılan asker ve sivil tüm iştirakçilere, her tam fiili hizmet yılı için aylık bağlamaya esas tutarın bir aylığının emekli ikramiyesi olarak verileceği kuralı öngörülmüştür.

30 yılın üzerindeki hizmet süresine karşılık gelen emekli ikramiyesinin hesabında da mevcut yasal düzenlemenin dikkate alınması gerektiğinden, davacının temyiz isteminde hukuki isabet görülmemiştir.

Davalı İdarenin temyiz istemine gelince:

Anayasa Mahkemesinin 25.12.2014 tarih ve E:2013/111, K:2014/195 sayılı kararı ile 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanununun 6270 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 1. maddesiyle değiştirilen 89. maddesinin 4.fıkrasında yer alan;” …verilecek emeklilik ikramiyesinin hesabında 30 fiili hizmet yılından fazla süreler” ve bu ibarenin devamındaki “ile” ibaresinin iptaline karar verilmiş, bu karar 7.1.2015 tarihli ve 29229 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak, Yasama Organına yeni bir düzenleme için Anayasa Mahkemesi tarafından herhangi bir süre verilmediğinden, aynı tarihte yürürlüğe girmiş ve 30 yılın üzerinde bulunan hizmet süresi için emekli ikramiyesi ödenmemesine ilişkin işlemin yasal dayanağını ortadan kaldırmıştır.

Uyuşmazlıkta; emekliye ayrılırken 30 fiili hizmet yılı için emekli ikramiyesi ödenmiş olan davacının, 30 hizmet yılından fazla geçen süreleri için emekli ikramiyesi ödenmesi isteğiyle yaptığı başvuru; Anayasa Mahkemesince verilen iptal kararlarının geriye yürümeyeceği kuralı uyarınca idarece reddedilmiştir.

Anayasa’nın 153. maddesinde yer alan, Anayasa Mahkemesince verilen iptal kararlarının geriye yürümeyeceği kuralı, iptal edilen hükümlere göre kazanılmış olan, doğumu anında hukuka uygun olarak tamamlanmış ve böylece kişiye özgü, lehe sonuçlar doğurmuş, daha sonra mevzuat değişikliği veya işlemin geri alınması gibi nedenlere rağmen, hukuk düzenince korunması gereken haklara yönelik olup, Anayasa’ya aykırı bulunarak iptal edilmiş bir düzenlemeyle ilgili uyuşmazlıkların, Anayasaya aykırılığı saptanmış hükümler dikkate alınarak çözümlenmeleri Anayasa’nın üstünlüğü ve hukuk devleti ilkesine aykırılık teşkil edecektir.

Bu bağlamda; 30fiili hizmet yılından fazla süreler için emekli ikramiyesi ödenmesine engel olan yasal düzenlemenin, Anayasa Mahkemesince iptal edilmesi nedeniyle oluşan yeni hukuki duruma göre, davacıya30 yılın üzerinde bulunan hizmet süresi için emekli ikramiyesi ödenmesi gerektiği açıktır.

Bu durumda, dava konusu işlemin iptali ile 30 fiili hizmet yılından fazla süreler için

emekli aylığının bağlandığı tarihte yürürlükte bulunan aylık bağlamaya esas tutar dikkate

alınarak hesaplanacak emekli ikramiyesi tutarının başvuru tarihinden itibaren hesaplanacak yasal faizi ile birlikte ödenmesi yolunda verilen İdare Mahkemesi kararında sonucu itibarıyla hukuka aykırılık bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle, taraflar temyiz istemlerinin reddi ile İdare Mahkemesi kararının, dava konusu işlemin iptali ile mahrum kalınan emekli ikramiyesinin başvuru tarihinden işletilecek yasal faizi ile birlikte ödenmesine ilişkin hüküm fıkrasının yukarıda belirtilen gerekçe ile sonucu itibarıyla; emekli ikramiyesinin hesabında emekli aylığının bağlandığı tarihte yürürlükte bulunan aylık bağlamaya esas tutarın esas alınmasına ilişkin kısmının ise yukarıda yer verilen açıklama ile ONANMASINA; kararın tebliğ tarihini izleyen

15 (onbeş) gün içinde Danıştayda karar düzeltme yolu açık olmak üzere,

17.2.2016tarihinde oybirliği ile karar verildi.

  Başkan Vekili   Üye   Üye   Üye   Üye

TERÖR SALDIRILARINDA UĞRANILAN ZARARLARIN TAZMİNİ

TERÖR SALDIRILARINDA UĞRANILAN ZARARLARIN TAZMİNİ

Ülkemiz, yaklaşık son 30 yıldır ciddi terör eylemlerine maruz kalmaktadır. Terör eylemleri devlet ve toplum nezdinde büyük tahribata yol açtığı gibi tek tek bireylerin büyük zararlara uğramasına neden olmuştur.  Bireylerin zarar uğraması kendi kusurları sonucu değil toplumun bir parçası oldukları için eylemlerin hedefi olmaktadırlar.  Bundan sebep uğranılan maddi ve manevi zararın giderilmesi devletin sorumluluğunda olup bir toplumsal ihtiyaç olarak kendini göstermektedir.

Avrupa Birliği müktesebatına uyum süreci içinde yasalaştırılan “ 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun” uygulamada sorunun nasıl çözüleceğine dair yol göstermektedir.  Ancak bu kanun kapmasında karşılanacak zararlar sadece maddi tazminatla sınırlı olup hangi zararların karşılanacağı  Madde 15’ te ele alınmıştır;

a) Hayvanlara, ağaçlara, ürünlere ve diğer taşınır ve taşınmazlara verilen her türlü zararlar.

b) Yaralanma, engelli hale gelme ve ölüm hallerinde uğranılan zararlar ile tedavi ve cenaze giderleri.

c) Terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle kişilerin mal varlıklarına ulaşamamalarından kaynaklanan maddi zararlar.

Her ne kadar 5233 sayılı kanunun amacı Madde l’de açıklanan “ Terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle maddi zarara uğrayan gerçek kişiler ile tüzel kişilerin, bu zararların karşılanması” olsa da; anılan yönetmeliğin Anayasa’nın  2., 5., 11., 36., 90. ve 125 inci maddelerine aykırı olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesine yapılan başvuru sonucu mahkemece verilen 25.6.2009 günlü, E:2006/79, K:2009/97 sayılı kararda;

“….5233 sayılı Yasa, terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle zarar gören kişilerin maddi zararlarının özellikle yargı yoluna gitmelerine gerek kalmadan, idarece en kısa süre içinde ve sulh yoluyla karşılanması amacıyla hazırlanmış bir yasadır. Yasa bu yönüyle zarara uğrayan vatandaşla devlet arasındaki uyuşmazlıkta yargı yoluna gidilmeden alternatif bir çözüm yöntemi getirmiştir. Yasa koyucu bu amaca uygun olarak yargılama hukuku kurallarından farklı hükümler öngörerek buna ilişkin esasları Yasa’da ayrıntılı olarak kurala bağlamıştır. 5233 sayılı Yasa, idarenin eylem ve işleminin sonucu olmayan ve herhangi bir idari işlem veya eylemle doğrudan nedensellik bağı da bulunmayan, ancak terör ve terörle mücadele sırasında meydana gelen zararların da tazmini yolunu açan, bu anlamda idarenin kusursuz sorumluluk alanını genişleten bir yasadır. Bu Yasa idarenin kusursuz sorumluluk alanını genişletmekle birlikte, aynı zamanda terör ve terörle mücadele sırasında meydana gelen zararlardan sadece “maddi” olan kısmının sulh yoluyla tazminine ilişkin esas ve usulleri belirlemektedir. Yasa’da bu zararlardan “manevi” olan kısmın idareden talep edilemeyeceğine ilişkin bir hükme yer verilmediği gibi, 12’nci maddede “sulh yoluyla çözülemeyen uyuşmazlıklarda ilgililerin yargı yoluna başvurma hakları saklıdır” denilerek Anayasa’nın 125 inci maddesinin birinci fıkrasına paralel bir düzenlemeye yer verilmiştir. Bu nedenle itiraz konusu ibare, idarenin sorumluluk alanını daraltan veya idari işlem veya eylemlere karşı yargı yolunu kapatan bir hüküm içermemektedir….” gerekçelerine yer verilmiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin almış olduğu bu karar ve Danıştay 10. Dairesi’nin kararında, 27 Temmuz 2004’te yürürlüğe giren 5233 sayılı Kanun’un, yargısal ve bilimsel içtihatlarla kabul edilen “sosyal risk” ilkesinin yasalaşmış hali olduğu belirtildi. Bu yasanın uygulama alanının yalnızca terör nedeniyle “sosyal risk” ilkesi uyarınca tazmini mümkün olan uyuşmazlıklarla sınırlı bulunduğu ifade edilen kararda, bu yasanın yürürlüğe girdiği tarihten sonra yargısal içtihat yoluyla “sosyal risk” ilkesinin uygulanmasının mümkün olmadığı vurgulandı.

Başvuru Usulü ve Yetkili Mahkeme

Zarar gören kişilerin veya mirasçılarının veya yetkili temsilcilerinin zarar konusu olayın öğrenilmesinden itibaren altmış gün içinde, her halde olayın meydana gelmesinden itibaren bir yıl içinde, zararın gerçekleştiği veya zarar konusu olayın meydana geldiği ilin Valiliğine başvurmaları gerekmektedir. Bu Kanun kapsamındaki yaralanma ve sakatlanmalarda, yaralının hastaneye kabulünden hastaneden çıkışına kadar geçen süre, başvuru süresinin hesaplanmasında dikkate alınmamaktadır. Dava açma süreleri içinde yapılan başvuru nihai işlem sonucunun ilgiliye tebliğine kadar dava açma sürelerini durdurmaktadır.(m.6/son) 

Maddi ve manevi tazminat davalarında yetkili mahkeme, terör eylemlerinin meydana geldiği yer İdare Mahkemeleridir.

 

Terör eylemleri sebebiyle uğradığınız zararların tazmini amacıyla büromuzdan hukuki destek alabilirsiniz.

 

ENER AVUKATLIK BÜROSU

 

 

 

 

 

 

 

 

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.