GAİPLİK KARARI VERİLMESİ İÇİN BİR KİMSEDEN 25 YIL HABER ALINAMAMASI YETERLİ OLMAYIP O KİŞİNİN ÖLÜMÜNDE KUVVETLİ OLASILIĞIN VARLIĞI KANITLANMALIDIR.

Yargıtay 8. HD, E: 2020/2827, K: 2020/6145, T: 13.10.2020

MAHKEMESİ : Sulh Hukuk Mahkemesi
DAVA TÜRÜ: Gaipliğe Karar Verilmesi

Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş olup hükmün Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca kanun yararına bozulması istenilmesi üzerine, Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü.

K A R A R

Davacı ……’ın kardeşi …..’ın gaipliğine karar verilmesine ilişkin talebi hakkında ….. Sulh Hukuk Mahkemesince verilen ve Yargıtayca incelenmeksizin kesinleşen 30.05.2017 tarihli ve 2018/11 Esas, 2019/213 Karar sayılı kararın yürürlükteki hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle, Adalet Bakanlığının yazısı üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 17.07.2020 tarihli ve 2020/58021 sayılı yazısı ile kanun yararına bozulması istenilmiş olmakla, Dairece dosya incelendi gereği düşünüldü: 

Dava, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 32. maddesine dayalı olarak gaiplik kararı verilmesi talebine ilişkindir.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 32/1. maddesinde; “Ölüm tehlikesi içinde kaybolan veya kendisinden uzun zamandan beri haber alınamayan bir kimsenin ölümü hakkında kuvvetli olasılık varsa, hakları bu ölüme bağlı olanların başvurusu üzerine mahkeme bu kişinin gaipliğine karar verebilir.” hükmü ile aynı Kanun’un 35/2. maddesinde; “Gaiplik kararı ölüm tehlikesinin gerçekleştiği veya son haberin alındığı günden başlayarak hüküm doğurur.” hükmü yer almaktadır.

Dosyadaki bilgi ve belgelerin incelenmesinden; gaipliğine karar verilen …..’ın 1993 yılından beri kayıp olduğu, yaklaşık 24 yılı aşkın zamandır kendisinden haber alınamadığı, gaipliğine karar verilmesi gerektiği iddia edilmiş, Mahkemece toplanan delillere göre gaipliği istenen …..’ın yaklaşık 25 yıldır haber alınamadığı tespit edilmiş ise de bu kişinin ölümü hakkında kuvvetli olasılığın varlığı kanıtlanmamıştır.

Mahkemece Türk Medeni Kanunu’nun 32. maddesinde öngörülen “ölümü hakkında kuvvetli olasılık varsa” koşulu dikkate alınmaksızın adı geçenin gaipliğine ilişkin hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı bulunmuştur.

Davanın yukarıda gösterilen sebeplerden dolayı reddine karar verilmesi yerine kabulü usul ve kanuna aykırıdır.

S O N U Ç

Bu itibarla yukarıda açıklanan nedenlerle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün HMK’nin 363. maddesi gereğince sonuca etkili olmamak kaydıyla kanun yararına BOZULMASINA, gereği yapılmak üzere kararın bir örneği ile dosyanın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine, 13/10/2020 gününde oy birliğiyle karar verildi.

ÖLENİN ŞEREF VE HAYSİYETİNE SÖYLENEN SÖZLER ÜZERİNE ÖLENİN YAKINLARI LEHİNE MANEVİ TAZMİNATA HÜKMEDİLMELİDİR.

Yargıtay HGK, E: 2017/41392, K: 2020/542, T: 08.07.2020

1. Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Edremit 2. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı asil tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.

2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ

Davacı İstemi:

4. Davacılar vekili 18.04.2013 tarihli dava dilekçesinde; müvekkillerinin murisi müteveffa …..’ın kaymakam koruması olarak görevliyken davalının kendisine hakaret ettiğini, olayın yargıya intikali üzerine Edremit 2. Sulh Ceza Mahkemesinin 2012/266 E. sayılı dosyasında sanığın sabit görülen hakaretleri nedeniyle cezalandırılmasına karar verildiğini ve hükmün açıklanmasının geri bırakıldığını, bu aşamada muris vefat ettiğinden davacıların yasal mirasçı olarak davaya katıldıklarını ve şikayetlerini ilettiklerini, müvekkili …’ın davalının hakaretleri nedeniyle eşinin ne denli olumsuz etkilendiğini sağlığında gözlemlediğini, çevresince son derece hassas ve iyi niyetli olarak tanınan müteveffanın üzüntüsüne yakından tanık olduğunu, davalının hakaretlerinden davacıya birçok kez yakınan müteveffa eşin ceza davası sonrası tazminat talebinde bulunacağını bildirdiğini, müteveffanın ölümünden iki gün sonra davalının bu kez internet ortamında muris hakkında “Cenabı Allah’ın sopası yoktur, alma masumun ahını elbette çıkar…Cenabı Allah’ın daha temizlendi, sıra öbür mikroplarda” şeklinde ifadeler kullanarak eşi ve çocuklarının manevi değerlerine de saldırdığını, onarılmaz ve tarif edilmez derecede incittiğini, eşini ve babalarını elim bir kazada zamansız kaybeden davacıların psikolojilerinin davalının söylemlerini öğrenmekle bir kez daha alt üst olduğunu, acılarının daha da sarsıcı bir hâl aldığını ileri sürerek, müvekkili … için 4.000TL, ….. ve ….. için 1500’er TL olmak üzere toplam 7.000TL manevi tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı Cevabı:

5. Davalı asil 09.05.2013 tarihli cevap dilekçesinde; davaya konu edilen yazıların tarafından yazıldığını ortaya koyabilecek somut verilerin sunulmadığını, merhuma karşı bir husumeti bulunmadığı gibi merhumun sağlığında kendisine husumetinin devam ettiğini savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

İlk Derece Mahkemesi Kararı:

6. Edremit 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 20.03.2014 tarihli ve 2013/190 E., 2014/159 K. sayılı kararı ile; davacıların murisi …..’ın kaymakam koruması olarak görevli iken davalı … ile aralarında husumet oluştuğu, bu hususta Edremit 2. Sulh Ceza Mahkemesinin 2012/266 E. sayılı dosyasında davalının cezalandırılmasına karar verildiği, muris …..’ın trafik kazası sonucu ölümünden iki gün sonra 31.08.2012 tarihinde davalının MSN paylaşımında “Cenab-ı Allah’ın sopası yoktur, alma mazlumun ahını elbet çıkar, Cenab-ı Allah’ın daha temizlendi, sıra öbür mikroplarda….” şeklinde ifadeler kullanarak davacıların ani bir kaza sonucu babalarını ve eşini kaybetmelerinin acısına daha çok acı katarak incinmelerine sebebiyet verdiği, her ne kadar davalı savunmalarında iddiaları kabul etmemiş ise de gerek taraflar arasındaki husumet, gerekse davacıların murisin ölümünden iki gün sonra bu paylaşımda bulunması ve dinlenen tanık beyanlarından da anlaşılacağı üzere bu yazıyı …..’ın vefatı üzerine davalının yazdığını çalışma arkadaşlarının da anlamış olmaları dikkate alınarak ve tarafların sosyal ekonomik durumlarına göre davanın kabulüne karar verilmiştir.

Özel Daire Bozma Kararı:

7. Edremit 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı asil temyiz isteminde bulunmuştur.

8. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 15.04.2015 tarihli ve 2014/10153 E., 2015/4783 K. sayılı kararı ile;

“…Somut olayda; sağlığında Kaymakamlık koruması olarak görev yapan davacıların murisi ile aralarında husumet bulunan davalının, ölenin ardından onunla ilgili yakışıksız ifadeler kullandığı açık ise de; bu ifadelerin muhatabı davacılar açısından hakaret olarak değerlendirilmesi doğru değildir. Zira nezakete aykırı her söz tazminatı gerektiren saldırı türünden sayılamaz. Ancak bu sözler, sarf eden davalı yönünden söyleyeni ayıplamayı gerektirecek sözler olarak kabul edilebilir. Buna göre mahkemece, ölünün ardından yakışıksız sözler sarf eden davalının kınanması ile yetinilmesi gerekirken, bir kısım manevi tazminat ile sorumlu tutulması dosya kapsamına uygun bulunmamış…”

Gerekçesi ile karar bozulmuştur.

Direnme Kararı:

9. Edremit 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 28.04.2016 tarihli ve 2016/169 E., 2016/288 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçelere ek olarak, “…Yargıtay bozma ilamında da açıkça davalının ölenin ardından onunla ilgili yakışıksız ifadeler kullandığının açık olduğu, bu ifadelerin muhatabı davacılar açısından hakaret olarak değerlendirilmesinin doğru olmayacağı, bu sözlerin davalı yönünden söyleyeni ayıplamayı gerektirecek sözler olarak kabul edilip sadece davalının kınanması ile yetinilmesi ile karar verilmesinin gerektiği belirtildiğinden, böylece bozma ilamında dahi eylemin davalı tarafından yapıldığı yönünde herhangi bir tereddüt oluşmadığı sadece kullanılan sözlerin içeriğinin hakaret kabul edilemeyeceği bu nedenle sadece davalının kınanması ile yetinilmesi gerektiği belirtildiğinden ve hukuk literatüründe kınanma hukuki kararının infazının mümkün olmadığı, ayrıca davalının yukarıdaki yazısında belirtildiği üzere “mikrop” kelimesinin cezai anlamda da hakaret içerebileceği, zira kullandığı kişiyi küçük düşürmek ve onu kötü lanse etmek amacıyla söylendiği, bu yönüyle hakaret eyleminin de haksız fiil olarak kabul edilip söylendiği tarafın kişilik haklarına zarar verebileceği, manevi zarara sebep olabileceği, bu yönüyle de kınanmadan çok manevi tazminat uygulanmasının bozulan manevi dengenin düzelmesi için daha uygun olacağı hukuki kanaatiyle…” gerekçeleriyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme Kararının Temyizi:

10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK

11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalı tarafından davacıların murisi hakkında kullanılan “Cenabı Allah’ın sopası yoktur, alma masumun ahını elbette çıkar…Cenabı Allah’ın daha temizlendi, sıra öbür mikroplarda” şeklindeki sözlerin davacıların kişilik haklarına saldırı teşkil eden hakaret içerip içermediği ve bu sözler nedeniyle yerel mahkemece davalı hakkında 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 58/2. maddesinde belirtilen diğer yaptırımlardan olan saldırının kınanmasına dair kararla yetinilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.

III. GEREKÇE

A) Öncelikle davalı vekilinin kişilik haklarına saldırıda bulunulmadığına ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi gerekmektedir.

12. Bilindiği üzere hukuki yarar dava şartı olduğu kadar, temyiz istemi için de aranan bir şarttır.

13. Davalı vekilinin kişilik haklarına saldırıda bulunulmadığına yönelik temyiz itirazları bozma kapsamı dışında kalarak kesinleşmiş olduğundan, davalı vekilinin bu husus hakkında temyiz talebinde bulunmasında hukuki yararı yoktur.

14. O hâlde davalı vekilinin kesinleşen bu yöne ilişkin temyiz isteminin hukuki yarar yokluğundan reddine karar verilmelidir.

B) Diğer temyiz itirazlarına ilişkin olarak yapılan değerlendirmede;

15. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır.

16. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir.

17. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi (4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 24), isme saldırı (TMK m. 26), nişan bozulması (TMK m. 121), evlenmenin butlanı (TMK m. 158/2), boşanma (TMK m. 174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma ( Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) m. 47, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 56) durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m. 49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir.

18. 4721 sayılı TMK’nın 24. maddesi ile 6098 sayılı TBK’nın 58. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır.

19. 4721 sayılı TMK’nın:

24. maddesinde;

“Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir.

Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.”

25. maddesinde;

“Davacı, hakimden saldırı tehlikesinin önlenmesini, sürmekte olan saldırıya son verilmesini, sona ermiş olsa bile etkileri devam eden saldırının hukuka aykırılığının tespitini isteyebilir.

Davacı bunlarla birlikte, düzeltmenin veya kararın üçüncü kişilere bildirilmesi ya da yayımlanması isteminde de bulunabilir.

Davacının, maddi ve manevi tazminat istemleri ile hukuka aykırı saldırı dolayısıyla elde edilmiş olan kazancın vekaletsiz iş görme hükümlerine göre kendisine verilmesine ilişkin istemde bulunma hakkı saklıdır.

Manevi tazminat istemi, karşı tarafça kabul edilmiş olmadıkça devredilemez; miras bırakan tarafından ileri sürülmüş olmadıkça mirasçılara geçmez.

Davacı, kişilik haklarının korunması için kendi yerleşim yeri veya davalının yerleşim yeri mahkemesinde dava açabilir.”

20. Dava konusu paylaşımın yapıldığı ve davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 6098 sayılı TBK’nın 58. maddesinde ise;

“Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir.

Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir.”

Hükümleri yer almaktadır.

21. TMK’nın 24 ve TBK’nın 58. maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir.

22. Görüldüğü üzere TBK’nın 58. maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır.

23. Önemle vurgulamak gerekir ki, şeref ve haysiyete yönelik saldırılar kişinin ölümü sonrasında gerçekleşirse ölenin kişilik hakkının ihlal edildiği söylenemez. Çünkü TMK’nın 28. maddesiyle kişilik ölüm ile sona erer. Ancak ölenin şeref ve haysiyetine yönelen saldırılar onun yakınlarının kişilik hakkına saldırı teşkil eder. Bu tür saldırılar karşısında ölenin yakınları, kendi kişilik haklarının ihlaline dayanarak TMK’nın 25. maddesinde belirtilen davaları açabilir (Yıldız, O. A.:Şeref ve Haysiyete Yönelik Saldırılar Karşısında Kişilik Hakkının Korunması, Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Arş. Gör. Ceren Damar Şenel Armağanı, Cilt: 5, Sayı: 1, Nisan 2020, Sayfa: 3675).

24. Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde;

Davacıların murisi …..’ın kaymakam koruması olarak görevli iken davalı ile aralarında husumet oluştuğu, bu hususta Edremit 2. Sulh Ceza Mahkemesinin 2012/266 E. sayılı dosyasında davalının mahkûmiyetine karar verildiği ve hükmün açıklanmasının geri bırakıldığı, murisin trafik kazası sonucu ölümünden iki gün sonra da 31.08.2012 tarihinde davalının “Cenab-ı Allah’ın sopası yoktur, alma masumun ahını elbet çıkar, Cenab-ı Allah’ın daha temizlendi, sıra öbür mikroplarda….” şeklinde MSN paylaşımında bulunduğu hususu uyuşmazlık dışıdır.

25. Davacılar murisinin ölümü sonrasında davalı tarafça internet ortamında paylaşılan bu sözlerin özellikle kullanılan “mikrop” kelimesi dikkate alındığında küçük düşürücü ve incitici olduğu kuşkusuz olduğu gibi; olayın oluş şekli, söylenen sözlerin içeriği ve tarafların durumu birlikte değerlendirildiğinde bu sözlerin nezakete aykırı sözler olarak kabulü mümkün görülmediğinden kınama ile yetinilmesi uygun düşmeyecektir.

26. O hâlde ölenin şeref ve haysiyetine yönelen saldırılar onun yakınlarının kişilik hakkına saldırı teşkil edeceğinden, bu tür saldırılar karşısında ölenin yakınları, kendi kişilik haklarının ihlaline dayanarak TMK’nın 25. maddesinde belirtilen davaları açabileceğinden mahkemece davacılar lehine manevi tazminata hükmedilmesi isabetlidir.

27. Zira, TBK’nın 58. maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır.

28. Hâl böyle olunca; yerel mahkemece yukarıda açılanan hususlara değinilerek verilen direnme kararı usul ve yasaya uygun olup, yerindedir.

29. Ne var ki, Özel Dairece tazminat miktarı yönünden bir inceleme yapılmadığından bu yöne ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.

IV. SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle;

1) Davalı vekilinin kişilik haklarına saldırıda bulunulmadığına yönelik temyiz isteminin hukuki yarar yokluğundan REDDİNE (III-A),

2) Diğer temyiz itirazlarının reddi ile direnme uygun olduğundan, davalı vekilinin hükmedilen tazminat miktarına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 4. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, (III- B),

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesi gereğince uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440/III-1. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 08.07.2020 tarihinde oybirliği ile kesin olarak karar verildi.

ÇOCUKLA ŞAHSİ MÜNASEBETİN KURULMASI, SINIRLANMASI VE KALDIRILMASI

1.Velayet ve Kapsamı

Velayet; ergin olmayanların (18 yaşından küçüklerin) ve hakim tarafından kısıtlanan ergin çocukların bakım ve eğitimlerinin sağlanması amacıyla anne babaya tanınmış hak ve ödevleri ifade eder. Medeni Kanunla yalnızca anne ve babaya velayet hakkı tanınmıştır. Velayetin kaldırılması halinde çocuğun bakımını ve korunmasını üstlenen yakın akrabasına çocuğun velayeti değil vesayeti verilmiş olur.

2.Kişisel İlişki Kurma Hakkı

Ana baba ile çocuk arasındaki ilişki hukuken önemlidir. Bu ilişkinin kurulmasına ve bu ilişkiye, bir takım hukukî sonuçlar bağlanmıştır. Bununla birlikte, ana baba ile çocuk ilişkisi salt hukukî bir ilişki değil, aynı zamanda duygusal bir ilişkidir. Ana baba ile çocuk arasındaki ilişki, hukuken kalksa da ana baba ve çocuk olma statüleri ve duygusal bağlılıkları sona ermez.

Velâyet hakkına sahip olmayan veya velâyet hakkına sahip olmakla birlikte, çocuğu fiilen yanında bulunduramayan ana baba ile çocuk arasında hukuk düzenince bir ilişki kurulması söz konusu olmazsa, ana/baba ve çocuk yaşam içindeki olumlu, olumsuz deneyimleri, sevinçleri, hüzünleri paylaşamayacağı için zaman geçtikçe birbirlerine yabancı olacaklardır. Bunun oluşmaması için ana baba ile çocuk arasındaki olumlu, olumsuz deneyimlerin, duygusal paylaşımın devam etmesi gerekir. Bu ise, hukuken ana baba ile çocuğun kişisel ilişki kurma hakkına sahip olması ile gerçekleşebilir.

TMK madde 323: Ana ve babadan her biri, velayeti altında bulunmayan veya kendisine bırakılmayan çocuk ile uygun kişisel ilişki kurulmasını isteme hakkına sahiptir. 

Kişisel ilişki kurma hakkı, çocuk ve çocuk kendisine bırakılmayan ana veya baba için karşılıklı bir hak niteliğindedir. Hem bir hak hem de yükümlülük olduğundan doktrinde yüküm-hak olarak geçer. Kural olarak çocuğun ana ve babasının her ikisi ile de düzenli olarak kişisel ilişki kurması ve doğrudan görüşmesi onun duygusal ve psikolojik gelişimi açısından gereklidir. Bu hak evlilik içi ve dışı, evlat edinilen çocukların tümü açısından söz konusudur. Kişisel ilişki kurma hakkı, ‘‘velayet hakkından bağımsız’’, kişilik hakkının içeriğinde yer alan bir değerdir. Bu haktan feragat edilemez, bu hak devredilemez.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 4.2.2014 tarih ve E. 2013/11644, K. 2014/1866 sayılı kararında;

Taraflar arasındaki anlaşmalı boşanma protokolünde, çocuklarla baba arasında protokolde gösterilen günlerde ve saatlerde kamuya açık mekanlarda ve gözetim altında kişisel ilişki tesis edileceği, bunun dışında çocuklar on sekiz yaşını bitirinceye kadar babanın internet, telefon veya sair olanakları kullanarak iletişim kuramayacağı veya tesadüfü olarak şahsi münasebet tesis edemeyeceği, yine çocuklar ergin oluncaya kadar velayet hakkının anneden alınması veya kaldırılması ve kişisel ilişki süresinin genişletilmesi için talepte bulunmayacağının belirtilmektedir. Yargıtay, protokolde “velayetin kaldırılması ve kişisel ilişkinin genişletilmesi davası açılamayacağı şeklindeki medeni hakları kullanmaktan feragate ilişkin taahhütlerin medeni hakları kullanma ehliyetinden önceden vazgeçme niteliğinde olup çocukların yüksek yararlarına açıkça aykırı olduğunu, içerdiği şartlardaki kısmi hükümsüzlüğün boşanma protokolünün tamamını hükümsüz kılacağına” hükmetmiştir.

3. Kişisel İlişki Kurma Hakkının Uygulama Alanı

Kişisel ilişki kurma hakkı, genellikle boşanma ve ayrılığa karar verilmesi sonrasında gündeme gelse de, uygulama alanı bu kurumlarla sınırlı değildir, aslında çok daha geniş bir uygulama alanına sahiptir.

1. Boşanma (Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 182/I-II, m. 336/III)

2. Ayrılığa karar verilmesi (TMK m. 182/I-II, m. 336/II)

3. Ortak hayata ara verilmesi (TMK m. 197/IV, m. 336/II)

4. Ana ve babanın evli olmaması (TMK m. 337, m. 323)

5. Ana ve babadan velayet hakkının kaldırılması (TMK m. 348, m. 323) veya velayetin değiştirilmesi

6. Ana ve babanın velayet hakkı kaldırılmamakla birlikte çocuğun TMK m. 347 uyarınca bir aile yanına veya kuruma yerleştirilmesi (TMK m. 323)

  • TMK 323 ‘e göre kişisel ilişkinin kurulması için çocuğun ana veya babanın velayeti altında bulunmaması ya da ana veya babanın velayetinde olmakla birlikte çocuğun ana veya babaya bırakılmamış olması gereklidir.
  • Hem ana babanın hem de üçüncü kişilerin çocukla kişisel ilişki kurabilmeleri ancak mahkeme kararıyla mümkündür.

Çocukla kişisel ilişki kurulması çoğunlukla çocuğu ziyaret etme, onunla buluşup görüşme, onun yanında sınırlı bir süre için birlikte kalma şeklinde gerçekleşse de bununla sınırlı değildir. Telefon, e-posta, kısa mesaj ve görüntülü iletişim yöntemleri gibi her türlü iletişim şekli bu kapsamda yer almaktadır. Ana ve baba anlaşmalı boşanmada, çocukla kişisel ilişkinin ayrıntılarını protokolde belirleyebilir ve bu anlaşma çocuğun yararına uygun olması ve hakim tarafından onaylanması şartıyla geçerlidir ve uygulama alanı bulur. Ancak bunun dışında ana ve baba ile çocuk arasında kurulacak olan kişisel ilişkinin TMK m. 323’te açıkça belirtildiği üzere “uygun” nitelikte olması gerekir. (TMK 323: Ana ve babadan her biri, velâyeti altında bulunmayan veya kendisine bırakılmayan çocuk ile uygun kişisel ilişki kurulmasını isteme hakkına sahiptir.)  Kişisel ilişkinin uygun nitelikte olup olmadığının belirlenmesinde, hakimin takdir yetkisi çerçevesinde, kişisel ilişki hakkının amacı da göz önünde bulundurularak prensip olarak somut olayın şartları dikkate alınmalıdır. Elbette en üst ilke çocuğun yararı kavramı olmalı, ana babanın olası menfaatleri onun arkasında yer almalıdır.

Bu çerçevede, Yargıtay ve öğreti; ziyaret etme hakkının kapsamının belirlenmesinde çocuğun yaşı, kişiliği, okul dönemleri, (sömestir tatilleri), kişisel ihtiyaçları, hem çocuğun hem de çocukla kişisel ilişki kurmak isteyen ana veya babanın sağlık durumu, çocuğun kişisel ilişki kurmak isteyen ana veya baba ile olan ilişkisi, ana ve babanın birbirleriyle ilişkileri, kişisel ilişkinin taraflarının görüşmenin geçekleşeceği zamana yönelik talepleri dikkate alınacağı gibi tarafların oturdukları yerin uzaklığı, ulusal ve dini bayramlar, anneler günü, babalar günü, doğum günleri, yılbaşı tatilleri gibi özel günlerin de göz önünde tutulacağını benimsemiştir. Aynı zamanda Yargıtay, dini bayramların da ikinci günlerinin kişisel ilişki için uygun olduğu görüşündedir. Kişisel ilişki kurma hakkına sahip ana-babanın çalışma günleri ve saatleri, çalışma koşulları, yıllık izin süreleri, çocuğa olan yakınlığı, kişiliği, yerleşim yeri, yaşadıkları ortam (cezaevi) gibi unsurlar da bu kapsamda dikkate alınmalıdır. Ancak Yargıtay, ana-babanın hükümlü veya tutuklu olmasının kişisel ilişki kurulmasına engel olmadığı görüşündedir.

Çocuğun alınması ve bırakılması ziyaret hakkı sahibinin yükümlülükleri arasında yer almaktadır. Ayrıca; ziyaret hakkına bağlı olarak ortaya çıkan masrafları da kural olarak ziyaret hakkı sahibinin karşılaması kabul edilen görüştür.

4.Çocukla Kişisel ilişkinin Kapsamı

Çocukla sınırlı bir süre için birlikte kalma şeklinde gerçekleşmesinin dışında telefonla, e-posta, kısa mesaj ve görüntülü iletişim yöntemleri gibi her türlü iletişim şekli bu kapsamda yer almaktadır. Ana-baba ile çocuğa belirli gün ya da saatlerde görüşme, birbirlerinin yaşamında olma yetkisi verir. Hak sahibine çocuğun yaşamına müdahale hakkı vermediği, ancak özlem giderme hakkı verdiği için velayet hakkının eş değeri değildir. Bu nedenle bu hak velayetin eksiğidir.

  • Ana-baba ile çocuk arasında kurulacak olan kişisel ilişkinin ‘’uygun’’ nitelikte olması gerekir.
  • Yargıtay ana babanın hükümlü veya tutuklu olmasının kişisel ilişki kurulmasına engel olmadığı görüşündedir.
  • Kişisel ilişki kurma hakkının kaynağı ve niteliği açısından doktrinde çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Hakim olan görüşe göre, hak ana-babanın çocukla aralarındaki soy bağına dayanır. Kaynağını tabii hukuktan alan kişilik haklarındandır.

Hakkın kullanılması için üç şart gereklidir:

  1. Ana-babanın velayetine veya kendisine bırakılmayan bir çocuk
  2. Çocuğun yararına olan her zaman önde tutulması
  3. Çocuğun görüşünün alınması

Kişisel ilişki kurma hakkı, uluslararası hukukta da bağımsız bir temel hak olarak kabul edilmiş ve taraf devletlere birçok yönden yükümlülükler yükleyerek koruma altına alınmıştır. Çocuk ile çocuğun sürekli olarak birlikte yaşamadığı ana veya babası arasında yalnızca hukuki değil duygusal bir bağın kurulmasını, bu bağın düzenli ve sürekli şekilde sürdürülmesini amaçlar. Kişisel ilişkinin ne şekilde kurulacağı hakimin takdir yetkisine bağlıdır.

BM Çocuk Hakları Sözleşmesi m. 12 uyarınca; taraf devletlerin, görüşlerini oluşturma yeteneğine sahip çocuğun kendini ilgilendiren her konuda görüşlerini serbestçe ifade etme hakkını bu görüşlere çocuğun yaşı ve olgunluk derecesine uygun olarak, gereken özen gösterilmek suretiyle tanıyacağı, bu amaçla, çocuğu etkileyen herhangi bir adli veya idari kovuşturmada çocuğun ya doğrudan doğruya veya bir temsilci ya da uygun bir makam yoluyla dinlenilmesi fırsatının çocuğa sağlanacağı hükme bağlanmıştır.

Avrupa Konseyi Çocuklarla Kişisel İlişki Kurulmasına Dair Avrupa Sözleşmesi m. 6 kapsamında da; çocuğun bilgilendirilme, danışılma ve görüşlerini ifade etme hakkı “İç hukukuna göre yeterli ayırt edebilme yeteneğine sahip olduğu kabul edilen bir çocuğun kendi yüksek yararlarına açıkça aykırı olmadıkça: İlgili tüm bilgileri almak, danışılmak, görüşlerini ifade etmek haklarına sahip olduğu belirtilerek; çocuğun, söz konusu görüşleri ile anlaşılabilir istek ve duygularına gereken önemin verileceği” düzenlenmiştir. Çocuğun dinlenebilmesi için ayırt etme gücüne sahip olup olmadığı ve bu kapsamda bir yaş sınırının olup olmadığı Yargıtay uygulamasına göre belirlenecektir. Bu doğrultuda Yargıtay, on yaşından itibaren çocukların görüş açıklayabileceği içtihadında bulunmuştur. YHGK bir kararda, küçük çocukların baba ile kişisel ilişkilerinin kaldırılmasına dair kararında, daha çok çocukları ilgilendiren, onların menfaatini etkileyen bir husus olduğuna, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 12. ve Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi’nin 3. ve 6. maddelerinde yer alan hükümler karşısında, kişisel ilişkinin kaldırılması istenilen çocuklar Ş. ve N.’ın, idrak çağında olmaları sebebiyle kendilerini yakından ilgilendiren bu konuda karardan doğrudan etkilenecek olan çocuklara danışılması ve görüşlerinin alınması gerektiğine hükmetmiştir.

Çocuğun dinlenebilmesi için ayırt etme gücüne sahip olup olmadığı ve bu kapsamda bir yaş sınırının olup olmadığı Yargıtay uygulamasına göre belirlenecektir. Bu doğrultuda Yargıtay on yaşından itibaren çocukların görüş açıklayabileceği içtihadında bulunmuştur. İsviçre Federal Mahkemesi ise çocukların en erken 12 yaşında ayırt etme gücüne sahip olduklarını kabul etmektedir. Ancak, anne babanın dinlenilmiş olması çocuğun dinlenilmemesini gerekli kılmaz. Zira, çocuğun dinlenilmesi ihtiyari değil mecburi bir kuraldır. Çocuk tarafından ifade edilen görüş de nazarı itibara alınmak zorundadır. Anlaşıldığı üzere; çocukların üstün yararı gerektirdiği takdirde görüşlerinin aksine karar verilmesi mümkündür.

5.Kişisel İlişki Kurma Hakkının Sınırlandırılması

Çocuğun yararının ön planda olması sebebiyle kişisel ilişki hakkının uygulanması belli sınırlar içinde mümkündür. Bu sınırların aşılması durumunda gerek MK m.182/2 gerekse MK m.324/2 hükümleri uyarınca hâkim kişisel ilişki talebini reddedebilir, sınırlayabilir ya da kaldırabilir.

Velayet hakkı kendisine verilmeyen taraf ile çocuk arasında tesis edilecek olan kişisel ilişki kararı bir kesin hüküm değildir. Kurulan kişisel ilişkinin değiştirilmesi talep edilebileceği gibi kaldırılmasının da talep edilebilmesi mümkündür.

Ayrıca MK m.324/2’de ana ve babanın çocuk ile kişisel ilişki kurma istemlerinin kabul edilmeyebileceği veya kabul edilmişse geri alınabileceği haller düzenlenmiştir. Bu haller:

-Kişisel ilişki sebebiyle çocuğun huzurunun tehlikeye girmesi

-Ana babanın bu haklarını MK.  m.324/1’deki yükümlülüklere aykırı olarak kullanması

-Ana babanın çocuk ile ciddi olarak ilgilenmemesi

-Diğer önemli sebeplerin varlığı (çocuğun ruhsal ve bedensel yararının ciddi bir tehlike ile karşılaşması hali vs.)

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi,27.2.201 tarih ve E. 2013/21596, K. 2014/4127 sayılı kararında;

“..Kişisel ilişki kurulurken analık ve babalık duygularından önce çocukların yararı dikkate alınmalıdır. Ortak çocuğun beyanından da anlaşılacağı şekilde, davalı baba bilgisayarda porno film izlemekte, bu filmleri çocuk da görmektedir. Velayeti davacı anneye bırakılan çocuk ile baba arasında yatılı kalacak şekilde kişisel ilişki tesisinin çocuğun ahlaki gelişimini olumsuz etkileyeceğinin kabulü gerekir. Bu nedenle, müşterek çocuk ile baba arasında yatılı kalacak şekilde ve uzun süreli kişisel ilişki kurulması doğru değildir.”

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 13.4.2010 tarih ve E. 2010/734, K. 2010/7240 sayılı kararında;

Türk Medeni Kanununun 182/2 ve 324/2. maddeleri uyarınca kişisel ilişki düzenlenmesinde çocuğun sağlık, eğitim ve ahlak bakımından yararlarının esas tutulduğuna, toplanan delillerden ve özellikle baba hakkında düzenlenen iddianame içeriğinden ve küçüğün tercihi de dikkate alınarak her iki çocukla baba arasında kişisel ilişkinin kurulması halinde huzurlarının tehlikeye gireceği, fikri gelişimlerinin olumsuz etkileneceğinin anlaşıldığının, açıklanan sebeplerle davalı ile küçükler arasında kişisel ilişki kurulmasının doğru bulunmadığı” yönünde karar vermiştir.

6.Kişisel İlişki Kurma Hakkının Kaldırılması

Her ne kadar Medeni Kanun anne ve babaya velayet hakkı tanımış olsa bile kurulan kişisel ilişki çocuğun üstün yararını korumuyor hatta çocuğun gelişimini zarara uğratıyorsa  bu hakkın sınırlandırılması mümkün olduğu gibi kaldırılması da mümkündür. Velayetin kaldırılması aşağıdaki hallerde mümkündür:

  • Velayete sahip anne ve babanın deneyimsizliği
  • Anne ve babanın hastalığının velayete olumsuz etkisi
  • Anne ve babanın başka bir yerde bulunması veya benzeri sebeplerden biriyle velayet görevini gereği gibi yerine getirememesi hallerinde
  • Anne ve babanın çocuğa velayet hakkı kapsamında yeterli ilgiyi göstermemesi veya ona karşı yükümlülüklerini ağır biçimde savsaklaması
  • Diğer önemli sebeplerin varlığı

Ana veya babanın çocuk üzerindeki velayet hakkını kaybetmiş olması onların çocukla kişisel ilişki kurmaktan yoksun kalacağı anlamına gelmemektedir. Nitekim gerek kanun tarafından gerekse de uluslararası birçok sözleşme tarafından ana ve babanın çocukla kişisel ilişki kurması bir hak olarak düzenlenmekte ve bu çerçevede korunmaktadır.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 31.05.2005 tarih ve E. 2005/5868, K. 2005/8446 sayılı kararında;

“…Toplanan delillerden; davalının boşanmalarından sonra davacıyı ve davacının annesini, çocuğun gözleri önünde silahla ağır biçimde yaraladığı, çocuk, beş yaşındayken gerçekleşen bu olay nedeniyle; çocukta babaya karşı aşırı derecede korku geliştiği ve babasının sürekli olarak annesine zarar verebilecek potansiyel olarak gördüğü, babasını görmek ve karşılaşmak istemediği babasıyla görüşmesi, çocuğu psikolojik açıdan olumsuz etkilediği, kişisel ilişki sebebiyle çocuğun huzurunun ciddi biçimde bozulduğu ve tehlikeye girdiği anlaşılmaktadır. Türk Medeni Kanunu’nun 324/2. maddesi koşulları oluştuğundan, davanın kabulü ile baba ile çocuğun kişisel ilişkisinin kaldırılmasına karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.” şeklinde hüküm kurmuştur.

Yukarıda Yargıtay kararları ışığında, Türk Medeni Kanunu’nda düzenlenen velayet ve kişisel ilişki hükümlerinden yola çıkılarak çocukla kurulan şahsi münasebetin düzenlenmesi, sınırlanması veya kaldırılması hususları açıklanmaya çalışılmıştır. Konunun aile hayatına ilişkin olması büyük bir önem arz etmekte ve bu nedenle bir uzmana danışılarak hareket edilmesi tavsiye edilmektedir.

Ayrıca bu yazıda emeği geçen Emine ÖZYÜREK, Esra AĞIRBAŞ, Elif ÇELİK, Elif Rumeysa MERMER , Egem YERLİ, Dilara ARPACI, Ebra GERGİN, Muhammed DAĞDEVİREN, Fatih KARATAŞ, Samet DUTULMAZ, Cihan AY, Esma AKARSU, Onur KAYMAK, Beyza AKTUĞ, Gizem AKPINAR, Melike DOĞAN, Zeynep Hilal DOĞUÇ, Şeval İLHAN, Melisa BOZDAĞ, Furkan KAYA ve Elif YILDIRIM’a sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Stj. Av. Dilara AÇIKEL & Av. Bilge İŞ & Av. Selçuk ENER

VASİYETNAMENİN TENFİZİ

Bu yazının konusu, vasiyetnamenin tenfizi başlığı altında, genel olarak vasiyetname nedir, vasiyetname türleri, vasiyetnamenin hangi hallerde iptal olacağı ve vasiyetnamenin açılarak uygulanması şeklinde belirlenmiştir. İlk olarak vasiyetnamenin tanımı ile başlamak konunun anlaşılması açısından faydalı olacaktır.

Vasiyetname, bir kimsenin ölümüne ilişkin olarak gerçekleşmesini arzu ettiği istek, emir ve kararların tek taraflı irade beyanı ile ilgililere aksetme zorunluğu bulunmadan yaptığı, ölüme bağlı hukuki işlemdir. TMK m.531 “Vasiyet resmi şekilde veya miras bırakanın el yazısı ya da sözlü olarak yapılabilir.”

Vasiyetname yapabilme şartlarına değinilecek olunursa; öncelikle kişinin temyiz kudretine sahip olması koşulu aranır. Bir diğer koşul ise 15 yaşını doldurmuş olmasıdır.

Vasiyetnameler; resmi, el yazılı ve sözlü olmak üzere üç kısma ayrılır. Resmi vasiyetname, iki tanığın katılımıyla memur, sulh hakimi, noter veya kanunla kendisine bu yetki verilmiş diğer bir görevli tarafından düzenlenir. El yazılı vasiyetname, yapıldığı tarih gösterilerek en başından en sonuna kadar miras bırakanın el yazısıyla yazılmış ve imzalanmış olan bir türdür. Sözlü vasiyetname ise miras bırakanın bazı olağanüstü durumlar nedeniyle diğer iki türdeki vasiyetnameyi yapamaması halinde başvurduğu yoldur. Bu türde miras bırakanın son arzusunu iki tanığa iletmesi koşulu vardır.

Vasiyetnamenin açılması hususundan bahsedilmesi gerekirse, vasiyetnamelerin geçerli olup olmamasına bakılmaksızın tesliminden itibaren bir ay içerisinde açılması gerekir. Sulh hukuk hakiminin görevi vasiyetnameyi açmak, okumak ve ilgililere tebliğ etmektir. Vasiyetname sulh hakimi tarafından okunmadığı müddetçe doğrudan Tapu Kadastro Müdürlüğü’ne iletilemez. Görevli mahkeme ise miras bırakanın son yerleşim yerindeki Sulh Hukuk Mahkemesidir.

“…Miras bırakanın ölümünden sonra ele geçen vasiyetnamenin geçerli olup olmadığına bakılmaksızın hemen sulh hakimine teslimi zorunludur ve teslimden itibaren bir ay içinde açılır ve ilgililere okunur. Bu şekilde vasiyetnamenin usulünce açılıp okunma kararının kesinleşmesinden sonra vasiyetnamenin iptali için 1 yıllık hak düşürücü süre işlemeye başlar. Vasiyetnamenin iptali davasında öncelikle davaya konu vasiyetnamenin açılıp açılmadığının araştırılması gerekir ve vasiyetnamenin açılmasına dair kararın kesinleşme şerhli kararın da dosyaya konulması gerekir…”

(Yargıtay 3. HD. 2016/647 E-2016/1999 K)                                

 Vasiyetnamenin iptaline sebep olan haller incelediğinde şunları görülmektedir;

TMK m.557’de de belirtildiği üzere,

  1. Tasarruf, miras bırakanın tasarruf ehliyeti bulunmadığı sırada yapılmışsa
  2. Tasarruf; yanılma, aldatma, korkutma veya zorlama sonucunda yapılmışsa
  3. Tasarrufun içeriği, bağlandığı koşullar veya yüklemeler hukuka veya ahlaka aykırı ise
  4. Tasarruf, kanunda ön görülen şekillere uyulmadan yapılmışsa

“…Davada, resmi vasiyetnamenin şekil koşullarını taşımaması nedeniyle iptali, olmadığında tenkisi talep edilmektedir.

TMK`nın 532. maddesine göre, resmi vasiyetname; resmi memur, sulh hakimi, noter veya kanunla kendisine bu yetki verilmiş diğer bir görevli tarafından iki tanığın katılmasıyla düzenlenir. Uygulamada vasiyetnameler genel olarak noter tarafından düzenlenmektedir.

Vasiyetnamenin düzenleme şeklinde yapılması (Noterlik Kanunu md. 89) ve fotoğraflı olması zorunludur.

Kanunda noterden söz edilmesi, noterlik makamının hedef alınmasındandır. Noter yetkisine sahip yeminli başkatibin düzenlediği vasiyetname ile yeminli katibin düzenlediği vasiyetname Yargıtay`ca geçerli kabul edilmektedir. Ancak, vasiyetnamenin baştan sona kadar aynı memur tarafından düzenlenmesi ve onun tarafından gerekli yerlerin imzalanması zorunludur…”

(Yargıtay Hukuk Dairesi E:2013/10121 K:2013/10974 K.T.:25.06.2013)

Vasiyetname, yukarıda değinilmiş olunduğu üzere bir kimsenin ölümünden sonra mirası üzerinde belirttiği düzenlemelere denir. Vasiyetnamenin ilerleyen süreçteki hukuki işlemine ise vasiyetnamenin tenfizi denir. Genel bir tabirle vasiyetin yerine getirilmesi için yapılan işlemlerdir. Vasiyetnamenin tenfizini vasiyet alacaklıları talep edebilir. Vasiyet alacaklısı miras üzerinde pay sahibi olmayan, kendisine sadece herhangi bir mal bırakılan kişidir.

 Vasiyetnamenin tenfizi davasını açabilecek kişi vasiyet alacaklısıdır. Alacaklı bu davayı mirasçılara karşı açar ve vasiyetteki malın kendisine verilmesini talep eder. Bu dava vasiyetnamenin açılmasından itibaren açılabilir. Görevli mahkeme Asliye Hukuk Mahkemesidir. Türk Medeni Kanunu’nun 602.maddesi uyarınca, vasiyet alacaklısının vasiyeti tenfiz davası açma hakkı, lehine belirli bir mal vasiyet edildiğini öğrendiği tarihten ya da vasiyete göre bu mal kendisine daha geç bir tarihte devredilecekse, bu tarihten itibaren 10 yıl içerisinde kullanılmadığı taktirde zamanaşımına uğrar. Bu hususlar aşağıda paylaşılmış olan içtihat ile daha iyi anlaşılacaktır.

“… Hukuk Genel Kurulu’nun 13.02.1991 gün, 648-65 sayılı kararında da açıkça vurgulandığı üzere, vasiyetnamenin tenfizi diye adlandırılan davalar, bir ayni hakkın tesisi için değil, yalnızca Sulh Hukuk Mahkemesi’nce açılan vasiyetnamenin, TMK.nun m.595 ve
izleyen maddelerinde (MK.nun 535 ve izleyen maddelerinde) düzenlenen tebliği işlemlerinin tamamlanmasından ve gerekli yasal sürelerin geçmesinden sonra, herhangi bir itiraza uğramadığı ve iptalinin istenmediği bu nedenle de kesinleşmiş olduğunun tesbiti içindir.
Diğer bir anlatımla “Vasiyetnamenin tenfizi, vasiyetnamenin açılıp itiraza uğramadığı veya yapılan itirazların sonuçsuz kaldığının tesbitinden ibarettir. Bu tesbit başlı başına ayni bir hakkın geçirimini sağlamaz. Bilindiği üzere ölüme bağlı tasarrufla;
a- Mirasçılardan biri veya bir kaçı mirasçılıktan çıkarılabilir. ( TMK. m.510 ),
b- Koşullar ve yüklemeler (mükellefiyetler) konulabilir (TMK. m.515, yedek mirasçı atama TMK. m.52 art mirasçı atama TMK. m.521),
c- Mirasçı atanabilir ( TMK.m.516 ),
d-Mirasçılardan birine veya üçüncü bir kişiye belirli mal vasiyeti yapılabilir (TMK.m.517 ),
e- Vakıf kurulması öngörülebilir (…Belirtilen tasarrufların ne şekilde yerine getirileceği yine Medeni Kanunda ayrı ayrı gösterilmiştir. Mahrumiyet ve iskat (yoksunluk ve mirasçılıktan çıkarma) halinin aksi kanıtlanmadıkça, mirasçı seçilen kişi, mirasçılık belgesi almadıkça ( MK. m.598 ) kendisine belirli bir mal vasiyet edilen kimse, bu malı ilgilisinden istemedikçe “yasal mirasçı veya varsa tenfiz memurundan” ve karşı çıkılması halinde onlar aleyhine istihkak davası açıp dava ile haklılığını kanıtlamadıkça, vasiyetname ile yapılan tasarrufun sahibi olamaz…)
Medeni Kanunun 599. maddesi uyarınca, mirasın açılmasıyla terekeye sahip olma hakkı, sadece yasal mirasçılara tanınmıştır. Vasiyetname ile mirasçı seçilenlerin, ( Mirasçı nasb edilenler) hakları, yasal mirasçılar veya öncelikle tasarruf ile yararlarına bağışlama yapılmış olanlar tarafından açıkça itiraza uğramamış ise, bu hususun tebliğinden itibaren bir ay geçtikten sonra bunlar mirasçılık sıfatları hakkında belge verilmesini, Sulh Hakiminden isteyebilirler ( Bununla beraber her nevi istihkak ve iptal davası hakkı saklı olmak üzere ) (MK. m.598 ). Vasiyetname ile verilen hakkın geçirilmesini sağlayacak husus sulh hakiminin vereceği mirasçılık belgesidir.
Kendisine belirli bir mal vasiyet edilen kimsenin, durumu ise daha farklıdır. Medeni Kanunun 600.maddesi gereği, kendisine belirli bir mal vasiyet edilen kimse, bu vasiyeti yerine getirmekle yükümlü olan varsa ona, yoksa yasal veya atanmış mirasçılara karşı açacağı istihkak davası ile malın kendisine teslimini isteyebilir.
Somut olayda; davacının, davaya konu taşınmazları kendisine vasiyet eden muris …’nin yasal mirasçısı olmadığı, ancak davaya konu taşınmazların halen adına kayıtlı olduğu dava dışı muris Haydar’ın yasal mirasçısı olduğu anlaşıldığından; davacının, öncelikle davaya konu taşınmazların maliki Haydar adına olan tapu kayıtlarının mirasçıları adına intikalini sağlaması gerekir. Mahkemece, intikal işlemi gerçekleştikten sonra vasiyetnamenin tenfizi ile ilgili karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiş bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ; Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince davalılar yararına BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı HMK’nun geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK.nun 440.maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren 15 günlük süre içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 20.11.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi…”

Yargıtay 3.Hukuk Dairesi E:2017/14847 K:2017/16141

Stj. Av. Eren EKEN & Stj. Av. Dilara AÇIKEL & Av. Bilge İŞ & Av. Selçuk ENER

AKRABALIK VEYA BAŞKACA YAKINLIK DURUMU BAŞLI BAŞINA TANIK BEYANINI DEĞERDEN DÜŞÜRÜCÜ BİR SEBEP SAYILAMAZ

Yargıtay 2.HD E:2018/7596 K:2019/6992 K.T.:12/06/2019

Karar: 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu 1.10.2011 tarihinde yürürlüğe girmiş ise de, bu Kanuna 6217 sayılı Kanunla ilave edilen geçici 3. maddenin (1.) bendinde, Bölge Adliye Mahkemelerinin göreve başlama tarihinden önce verilen kararlar hakkında, kesinleşinceye kadar 1086 sayılı Kanunun 26.09.2014 tarihli ve 5236 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki 427 ila 454. madde hükümlerinin uygulanmasına devam olunacağı hükme bağlandığından, karar düzeltme talebinin incelenmesi gerekmiştir.

Mahkemece, “Her ne kadar davacının ilk evliliğinden çocukları olan tanıklar Aziz ….. ve Matan ….. davalının annelerine küfür ettiğini, kendilerine ve annelerine şiddet uyguladığını beyan etmişler ise de, davalının, davacıya şiddet uyguladığına ilişkin tanıkların soyut beyanı dışında delil bulunmadığından, davalının davacıya hakaret ettiğine ilişkin taraflı beyanlarına da itibar edilmemiştir.” şeklindeki gerekçe ile davalı erkeğin boşanmaya sebep olan kusurlu bir davranışının ispatlanamadığından bahisle davanın reddine karar verilmiş, hükmün davacı kadın tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairemizin 10.09.2018 tarih, 2016/21877 esas, 2018/8807 karar sayılı ilamı ile hükmün onanmasına karar verilmiş, davacı kadın tarafından Dairemiz onama ilamına karşı karar düzeltme talebinde bulunulmuştur.

Mahkemece davalı erkeğin kusurunun ispatlanmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. Aksine ciddi ve inandırıcı delil ve olaylar bulunmadıkça asıl olan tanıkların gerçeği söylemiş olmalarıdır (HMK m.255). Akrabalık veya diğer bir yakınlık başlı başına tanık beyanı değerden düşürücü bir sebep sayılamaz. O halde, davacı kadının eşinin önceki evliliğinden olan çocuğu Aziz’in davalı erkeğin davacı kadına küfür ve hakaret ettiği, hastalığı ile ilgilenmediği şeklindeki tanıklığına değer verilerek, davacı kadının boşanma davasının kabulüne karar verilmesi gerekirken, dosya kapsamına uygun olmayan gerekçe ile kadının davasının reddi isabetli değildir. Ne var ki; bu husus ilk inceleme sırasında gözden kaçırıldığından, hükmün onanması doğru olmayıp, davacının karar düzeltme talebinin kabulüne, Dairemizin 10/09/2018 gün ve 2016/21877 esas, 2018/8807 karar sayılı onama ilamının kaldırılmasına, hükmün açıklanan gerekçe ile bozulmasına karar vermek gerekmiştir.

Sonuç: Davacının karar düzeltme isteğinin yukarıda gösterilen sebeple KABULÜNE, Dairemizin 10/09/2018 gün ve 2016/21877 esas, 2018/8807 karar sayılı onama ilamının KALDIRILMASINA, hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, karar düzeltme harcının istek halinde yatırana geri verilmesine oybirliği ile karar verildi.

MANEVİ TAZMİNAT VAR OLAN DURUMDA BU TAZMİNAT MİKTARI, ELDE EDİLMEK İSTENEN DOYUM (TATMİN) DUYGUSUNUN ETKİSİNE ULAŞMAK İÇİN GEREKLİ OLAN MİKTAR KADAR OLMALIDIR.

Yargıtay 4. HD, E: 2014/3181, K: 2014/17415, T: 18.12.2014

Davacı N.. G.. vekili Avukat S.. T.. tarafından, davalı B.. Ş.. aleyhine 29/12/2010 gününde verilen dilekçe ile manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın kısmen kabulüne dair verilen 28/11/2013 günlü kararın Yargıtay’ca incelenmesi taraflar vekillerince süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü.

1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davacının tüm, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları reddedilmelidir.

2-Davalının diğer temyiz itirazına gelince;

Dava, kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm, taraflarca temyiz edilmiştir.

Kişilik hakları hukuka aykırı olarak saldırıya uğrayan kimse manevi tazminat ödetilmesini isteyebilir. Yargıç, manevi tazminatın tutarını belirlerken, saldırı oluşturan eylem ve olayın özelliği yanında tarafların kusur oranını, sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate almalıdır. Tutarın belirlenmesinde her olaya göre değişebilecek özel durum ve koşulların bulunacağı da gözetilerek takdir hakkını etkileyecek nedenleri karar yerinde nesnel (objektif) olarak göstermelidir. Çünkü yasanın takdir hakkı verdiği durumlarda yargıcın, hukuk ve adalete uygun karar vereceği Medeni Yasa’nın 4. maddesinde belirtilmiştir. Takdir edilecek bu para, zarara uğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir işlevi (fonksiyonu) olan özgün bir nitelik taşır. Bir ceza olmadığı gibi malvarlığı hukukuna ilişkin bir zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir. O halde bu tazminatın sınırı onun amacına göre belirlenmelidir. Takdir edilecek tutar, var olan durumda elde edilmek istenilen doyum (tatmin) duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır.

Somut olayda; olay tarihi, olayın gelişimi, kullanılan sözlerin ağırlığı ile yukarıda açıklanan ilkeler gözetildiğinde, davacı yararına hüküm altına alınan manevi tazminat fazladır. Davacı yararına daha alt seviyede manevi tazminata karar verilmesi gerekirken yazılı biçimde karar verilmiş olması doğru değildir. Bu nedenle kararın bozulması gerekmiştir.

SONUÇ: Temyiz edilen kararın, yukarıda (2) numaralı bentte gösterilen nedenlerle davalı yararına BOZULMASINA, davacının tüm, davalının diğer temyiz itirazlarının (1) numaralı bentte gösterilen nedenlerle reddine ve davalıdan peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 18/12/2014 gününde oyçokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY YAZISI

CHP İstanbul İl Başkanı olan davalı B.. Ş..’in düzenlediği basın toplantısında “İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı” ile ilgili belgelerle yolsuzlukları maddeler halinde anlatırken, davacı ile ilgili olarak “Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. adına N.. G..’e (700 Bin TL) ajans bütçesinden kaynak aktarılıyor. Bu isim aynı zamanda bir dönem çete kurmaktan aranıyordu.” şeklinde beyanda bulunmuştur. Davalının davacı ile ilgili başka bir beyanı yoktur.

Davacının İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı yaptığı sırada Almanya ile “Eş Zamanlı Koşutluk Karşıtlık” projesinin yapımı sırasında davacı N.. G..’in İstanbul Büyükşehir Belediyesini temsil ettiği bu proje kapsamında Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığına hali ile para aktarıldığı, davalının basın toplantısında kurum olarak değil de kurumun başkanının adını söyleyerek aktarmayı ifade etmesi ayrıntı niteliğinde olduğu gibi, Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2010/2409 soruşturma dosyasındaki bizzat davacının müşteki olarak ifadesinde bahsettiği gibi çete kurduğundan bahisle kendisi hakkında şikayette bulunulmuş olması da nazara alındığında davalının basın toplantısındaki davacı ile ilgili sözleri görünür gerçeğe uygun olup kişilik haklarına saldırı olarak değerlendirilemez. Bu nedenlerle açılan manevi tazminat davasının tümden reddine karar verilmesi düşüncesinde olduğumdan sayın çoğunluğun bozma kararına katılmıyorum.

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.