YURTDIŞINDA İLK DEFA ÇALIŞMAYA BAŞLANILAN TARİHİN ÜLKEMİZDE SİGORTALILIK BAŞLANGIÇ TARİHİ OLARAK KABUL EDİLMESİ MÜMKÜNDÜR

Yargıtay 21. Hukuk Dairesi E. 2013/3854 K. 2013/4046

DAVA : Davacı, yurtdışında geçen çalışmalarının tespitiyle, borçlanma talebinin kabulüne, aksine Kurum işleminin iptaline karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin kabulüne karar vermiştir.

Hükmün, davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi Sezai Öztürk tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi:

KARAR : 1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerektirici nedenlere göre davalı Kurumun aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki diğer temyiz itirazlarının reddine,

2-Dava, 1.9.1949 doğumlu davacının Almanya’da rant sigortasına girdiği 14.06.1969 tarihinin ülkemizde sigortalılık başlangıç tarihi olarak kabulü istemine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kabulü ile davacının Alman Rant sigortasına girdiği 14.06.1969 tarihinin Türkiye’de sigorta başlangıcı olduğunun tespitine, davacının borçlanma talebini reddeden kurum işleminin iptaline ve talep tarihindeki prim üzerinden borçlanma hakkı olduğunun tespitine karar verilmiştir.

5510 sayılı Kanun’un 38.maddesine göre malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortalarının uygulanmasında dikkate alınacak sigortalılık süresinin başlangıcı; sigortalının, 5417, 6900, 506, 1479, 2925, 2926, 5434 sayılı Kanunlar ile 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun geçici 20 nci maddesi kapsamındaki sandıklara veya 5510 sayılı Kanuna tâbi olarak malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortalarına tabi olarak ilk defa kapsama girdiği tarih olarak kabul edilir. Uluslararası sosyal güvenlik sözleşmeleri hükümleri saklıdır.

Bu Kanunun uygulanmasında 18 yaşından önce malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortalarına tâbi olanların sigortalılık süresi, 18 yaşını doldurdukları tarihte başlamış kabul edilir. Bu tarihten önceki süreler için ödenen malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortaları primleri, prim ödeme gün sayılarının hesabına dahil edilir.

3201 sayılı Kanun’un 17.04.2008 tarih ve 5754 sayılı Kanun ile değişik 5.maddesinin son fıkrasında “Sosyal güvenlik sözleşmesi yapılmış ülkelerdeki hizmetlerini, bu Kanuna göre borçlananların, sözleşme yapılan ülkede ilk defa çalışmaya başladıkları tarih, ilk işe giriş tarihi olarak dikkate alınmaz.” hükmü bulunmakta ise de 02.11.1984 tarihinde İmzalanan ve 05.12.1984 tarihli 3241 sayılı Kanunla onaylanıp 01.04.1987 tarihinde yürürlüğe giren ve Anayasa’nın 90.maddesi uyarınca yöntemine göre yürürlüğe girmiş uluslararası sözleşme olarak 3201 sayılı Kanunun 5.maddesinden önce uygulanma önceliğine sahip bulunan 30 Nisan 1964 tarihli Türk Alman Sosyal Güvenlik Sözleşmesine Ek Sözleşmenin 29.maddesinin 4.bendi hükmü uyarınca yurtdışında ilk defa çalışmaya başlanılan tarihin ülkemizde sigortalılık başlangıç tarihi olarak kabul edilmesi gerekmektedir.

Yurtdışında iken fiili ( eylemli ) çalışması bulunmadığı halde o ülkenin sosyal güvenlik mevzuatına göre yardım niteliğinde ödeme yapılan dönemler ile ev hanımı olarak geçen sürelerin Türk Alman Sosyal Güvenlik Sözleşmesine Ek Sözleşmenin 29.maddesinin 4.bendi anlamında yurtdışında geçen çalışma olarak nitelendirilmesi mümkün olmadığından ülkemizde sigortalılık başlangıç tarihi olarak kabul edilmesi mümkün değildir.

Somut olayda, davacının 14.06.1969-20.09.1969 tarihleri arasında “Gebelik/Analık Koruması” nedeniyle sigorta kapsamına alındığı ve fiili ( eylemli ) çalışmasının 08.05.1972 tarihinde başladığı anlaşılmakla 18 yaşını doldurduğu ancak fiili çalışmasının bulunmadığı 14.06.1969 tarihinin ülkemizde sigortalılık başlangıç tarihi olarak kabulü mümkün değildir. Mahkemece, yukarıda yer alan maddi ve hukuki olgular gözetilerek davacının Almanya’da fiili ( eylemli ) çalışmasının başladığı 08.05.1972 tarihinin ülkemizde sigortalılık başlangıç tarihi olarak kabulüne karar verilmesi gerekirken yerinde olmayan gerekçe ile yazılı biçimde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

Öte yandan davacı borçlanmanın 5510 sayılı Kanun’un ( 4/1-a ) bendi kapsamında sigortalılık haline göre geçmiş sayılacağının tespitini istemektedir. Davacı 15.6.2012 tarihli dilekçesi ile Kuruma başvurarak yurtdışı borçlanması ile ödenecek primlerin 5510 sayılı Kanun’un ( 4/1-a ) bendi kapsamında sigortalılık haline göre geçmiş sayılacağının kabulünü talep etmiş ise de Kurumun davacıyı 5510 sayılı Kanun’un ( 4/1-b ) bendi kapsamında tescil etmek suretiyle üstü kapalı olarak davacının bu isteğini reddettiği anlaşılmaktadır.

Uyuşmazlık, davacının yurtdışı hizmet borçlanmasına ait sürelerinin 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununa göre hangi sigortalılık haline göre geçmiş sayılacağının belirlenmesi noktasında toplanmaktadır.

3201 sayılı Yurt Dışında Bulunan Türk Vatandaşlarının Yurt Dışında Geçen Sürelerinin Sosyal Güvenlikleri Bakımından Değerlendirilmesi Hakkında Kanun’un 5.maddesine 17.04.2008 tarih ve 5754 sayılı Kanun’un 79.maddesi ile eklenen ( yürürlük tarihi 08.05.2008 ) 4.fıkraya göre “Yurtdışı hizmet borçlanmasına ait süreler 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununa göre hangi sigortalılık haline göre geçmiş sayılacağının belirlenmesinde; Türkiye’de sigortalılıkları varsa borçlanma talep tarihindeki en son sigortalılık haline göre, sigortalılıkları yoksa aynı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının ( b ) bendi kapsamında geçmiş sigortalılık süresi olarak kabul edilir.”

Somut olayda, davacının borçlanma talep tarihi 25.06.2012 olup bu tarihten önce Türkiye’de sigortalılığı bulunmamaktadır. Yurtdışı borçlanması için talepte bulunması üzerine 25.6.2012 tarihi itibariyle 5510 sayılı Kanun’un ( 4/1-b ) bendi kapsamında sigortalı tescili yapılmış olup 3201 sayılı Kanun’un 5.maddesinin 4.fıkrasına göre yurtdışı hizmet borçlanmasına ait sürelerin 5510 sayılı Kanun’un ( 4/1-b ) bendi kapsamında sigortalılık haline göre geçmiş sayılacağına ilişkin Kurum işlemi doğru olduğu halde mahkemece yerinde olmayan gerekçeyledavacının borçlanma talebini reddeden kurum işleminin iptaline ve talep tarihindeki prim üzerinden borçlanma hakkı olduğunun tespitine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O halde davalı Kurumun bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

SONUÇ : Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 06.03.2013 gününde oybirliğiyle karar verildi.

SİGORTADAN MAAŞ ALMAK İÇİN BOŞANMAK SUÇ DEĞİLDİR.

YETİM MAAŞI ALANLAR DİKKAT!

Kamuoyunda dul ve yetim maaşı olarak bilinen ve ölenin eşi ile evli olmayan kızına bağlanan maaşı almak için boşanmalara rastlanmaktadır. Her ne kadar 5510 sayılı kanunun 56. Maddesinde bu şekilde anlaşmalı olarak boşandığı tespit edilen kimselerin maaşının kesileceği belirtilmiş ise de, bu kimseler hakkında SGK tarafından dolandırıcılık suçlamasıyla suç duyurusunda da bulunulmaktadır.

Yakın zamanda Yargıtay, önüne gelen böyle bir uyuşmazlıkta konuya açıklık getirerek, maaş almak için anlaşmalı olarak boşanmanın suç olmadığına hükmetti. Gerekçe olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. Maddesi gösterilmiştir. Buna göre; herkes özel ve aile yaşamına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.
Eşler boşanmadan sonra da bir arada yaşayabilirler. Kaldı ki, Türk Medeni Kanun da, en az 1 yıl evliliği sürmüş kişilerin anlaşmalı olarak boşanabileceğine imkan tanımaktadır. Mevcut yasal düzenlemeye göre mümkün bir eylemi, suç olarak nitelendirmek mümkün değildir. Yargıtay anılan kararda;

“…Evli olan sanıkların, sanık K.’un vefat eden babasından kalan yetim maaşını alabilmek için 16/04/2004 tarihinde muvaazalı olarak boşandıkları halde aynı evde birlikte yaşamaya devam edip, SGK’dan maaş almak suretiyle haksız menfaat temin etmek suretiyle kamu kurumunu dolandırdıkları iddia edilmiş ise de;
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 1. maddesine göre, sözleşmeye taraf devlet, hangi yolla olursa olsun sözleşmede öngörülen haklara riayet yükümlülüğü altındadır. Sözleşmenin 8. maddesine göre ise herkes özel ve aile yaşamına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.
……
…..
Geniş manada tanımlanan aile kavramı, anne-baba ve ister meşru; isterse gayrı meşru olsun bunların çocukları ile olan ilişkilerini içermektedir. Aile yaşamına saygı hakkı, evlilik birliği sona ermiş olsa bile, çocukla eşler arasında birlikte yaşama ve kişisel ilişki kurma hakkını da kapsamaktadır.

Herhangi bir mahkeme tarafından mutlak butlanla malul bir karar olduğuna hükmedilmediği sürece hukuken geçerli olan boşanma kararlarından sonra eski eşlerin bir arada yaşamasını yasaklayan kanuni bir düzenleme bulunmadığından; boşanmanın hileli davranış olarak kabul edilmesi mümkün değildir.

Kaldı ki, Türk Medeni Kanunu’nun 166/3 maddesinde, “evliliğin en az bir yıl sürmesi ve eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi halinde, evlilik birliğinin temelinden sarsılmış sayılacağı; hakimin tarafların iradelerini serbestçe açıkladıklarına kanaat getirmesi ve boşanmanın mali sonuçları ile çocukların durumu hususunda taraflarca kabul edilecek düzenlemeyi uygun bulması halinde de boşanmaya hükmolunacağı vurgulanmaktadır. Olaya bu açıdan bakıldığında zikredilen maddeye göre açılan boşanma davalarında yasa, boşanma gerekçesinin doğruluğunu araştırma hususunda boşanma kararını verecek hakime araştırma yetkisi vermediğinden, maaş almak amacı ile yapılan boşanmalar dahi hileli davranış olarak vasıflandırılamaz.

Üstelik 5510 sayılı Kanun’un 56. maddesinde bu durumu tespit edilen kimselerin gelir ve aylığının kesileceği ve ödenmiş tutarların geri alınacağı düzenlemesine karşın bu hususta cezai düzenlemeye yer verilmemiştir.
Bu açıklamalar çerçevesinde somut olay değerlendirildiğinde; Anayasa, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve kanuni düzenlemeler, boşanma tarihi ile maaşın alınmaya başlandığı tarih, sanık K.nin boşanma ilamı doğrultusunda icra takibine başvurarak sanık M.’dan nafaka talep etmiş olması hususları dikkate alındığında, sanıkların suç kastı ile hareket etmediklerine yönelik kabulde bir isabetsizlik görülmediğinden sair temyiz itirazlarının reddine,
….” (Yrg. 23. Ceza Dairesi, 2015/1906 E., 2015/605 K. ve 7.4.2015 Tarih)
İfadelerine yer verilmiştir.

Ceza davaları, sonuçları bakımından sizi hayatınız boyunca etkileyecek davalardır. Hukuk davaları gibi maddi kayıplardan ibaret olmadığından, bir suçtan dolayı ceza almanız ve sabıkanızın oluşu, sizi özel ve iş hayatınızda olumsuz yönde etkileyecektir. İhmale gelmeyecek derecede mühim bu davalar için, uzman ceza hukukçularından hukuki danışmanlık ve avukatlık hizmeti almanızın hayati öneme sahip olduğunu unutmayın..
Ceza davalarında uzmanlaşmış, büromuzdan ücretsiz hukuki danışmanlık hizmeti alabileceğinizi unutmayın.

Ener Avukatlık Bürosu

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.