GÖREVİNİ YAPMASI ENGELLENEN AVUKATA KARŞI İŞLENEN EYLEMLER, AVUKATIN YARGI GÖREVİ YÜRÜTÜYOR OLMASINDAN KAYNAKLI OLARAK, GÖREVİ YAPTIRMAMAK İÇİN DİRENME SUÇUNU OLUŞTURUR.

Yargıtay CGK, E:2016/1419, K: 2020/38, T: 28/01/2020

Görevi yaptırmamak için direnme suçundan sanıklar …, … ve …’ın TCK’nın 265/1-2-3 ve 53. maddeleri uyarınca 2 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına ve hak yoksunluğuna ilişkin İzmir 20. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 09.05.2008 tarihli ve 99-240 sayılı hükümlerin sanıklar müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesince 07.04.2010 tarih ve 3769-6222 sayı ile;

“1- TCY’nin 62. maddesinde yazılı sanıkların geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışları, cezanın failin geleceği üzerindeki etkileri gibi hususlar irdelenip tartışılmadan, ‘cezayı hafifletecek takdiri neden bulunmadığından’ söz edilerek eksik ve yetersiz gerekçeyle takdiri indirim uygulanmasına yer olmadığına karar verilmesi,

2- Sanıkların birden fazla görevliye direnmesi karşısında, verilen cezanın TCY’nin 43/2. maddesi uyarınca artırılması gerektiğinin düşünülmemesi,

3- TCY’nin 53.maddesinin a, b, d, e bentlerindeki hak yoksunluklarının infaz tamamlanıncaya kadar, c bendindeki hak yoksunluklarının ise koşullu salıvermeye kadar geçerli olacağının kararda ayrı ayrı belirtilmemesi” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir.

Bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucu Yerel Mahkemece 13.03.2013 tarih ve 250-220 sayı ile aleyhe değiştirme yasağı da gözetilerek sanıkların TCK’nın 265/2-3, 43, 62 ve 53. maddeleri uyarınca 2 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına ve hak yoksunluğuna hükmedilmiş, bu hükümlerin de sanıklar müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 18. Ceza Dairesince 23.03.2016 tarih ve 22379-5669 sayı ile onanmasına karar verilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 22.06.2016 tarih ve 220947 sayı ile;

“…Cebri icra işlemlerinin kamusal faaliyet olmakla birlikte yargısal nitelikte olmadığı, bu nedenle söz konusu ağırlatıcı nedenin uygulanamayacağı değerlendirilmiştir.

İlgili mevzuat:

TCK Madde 6- (1) Ceza kanunlarının uygulanmasında;

d) Yargı görevi yapan deyiminden; yüksek mahkemeler ve adlî, idarî ve askerî mahkemeler üye ve hakimleri ile Cumhuriyet savcısı ve avukatlar,

Anlaşılır.

Görevi yaptırmamak için direnme:

TCK Madde 265- (1) Kamu görevlisine karşı görevini yapmasını engellemek amacıyla, cebir veya tehdit kullanan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Suçun yargı görevi yapan kişilere karşı işlenmesi halinde, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

Avukatlık Kanunu

Avukata Karşı İşlenen Suçlar

Madde 57. Görev sırasında veya yaptığı görevden dolayı avukata karşı işlenen suçlar hakkında, bu suçların hakimlere karşı işlenmesine ilişkin hükümler uygulanır.

İİK Madde 88 – (Değişik madde :02/07/2012-6352 S.K./17.md.)

Haczolunan paraları, banknotları, hamiline ait senetleri, poliçeler ve sair cirosu kabil senetler ile altın, gümüş ve diğer kıymetli şeyleri icra dairesi muhafaza eder.

Diğer taşınır mallar, masrafı peşinen alacaklıdan alınarak muhafaza altına alınır. Alacaklı muvafakat ederse, istenildiği zaman verilmek şartıyla, muvakkaten borçlu yedinde veya üçüncü şahıs nezdinde bırakılabilir. Üçüncü şahsın elinde bulunan taşınır mallar haczedildiğinde, üçüncü şahsın kabulü hâlinde üçüncü şahsa yediemin olarak bırakılır. Mallar satış mahalline getirilmediği takdirde muhafaza altına alınabilir veya yediemin değişikliği yapılabilir.

İİK Madde 103 – (Değişik madde: 09/11/1988 – 3494/12 md.)

Tutanak tutulurken alacaklı, borçlu veya namlarına Tebligat Kanunu hükümlerine göre tebellüğe yetkili kimse bulunmazsa, bulunmayan alacaklı veya borçlu üç gün içinde tutanağı tetkik ve diyeceği varsa söylemesi için icra dairesine davet olunur. Kanunen ilavesi gereken müddetler mahfuzdur. Haciz sırasında borçlu veya alacaklı adına Tebligat Kanunu hükümlerine göre tebellüğe yetkili kimse bulunduğu takdirde haciz tutanağının bir örneği bulunan şahsa verilir. Borçluya veya alacaklıya ayrıca haber verilmez.

Doktrindeki görüşlere göre:

‘Haciz sırasında, alacaklı hazır bulunma hakkına sahip midir? Bir görüşe göre (Üstündağ S. İcra Hukuku s.166-Seviğ, V.R. Açıklamalı İcra ve İflas Kanunu. C:2 sh:59) alacaklının haciz sırasında hazır bulunmayı talebe hakkı yoktur. Onun bütün rolü borçlunun haciz edilebilecek mallarına dair bilgi ve masrafları vermekten ibarettir.

Diğer bir görüşe göre ise (Ansay. Ş. Hukuk, İcra ve İflas Usulleri. Sh:73) alacaklı, çıkarlarının gözetilmesi bakımından zorunlu veya faydalı ise, hacizde bulundurulmalıdır.

Nihayet son bir görüşe göre ise (Kuru, B. İcra ve İflas Hukuku, C:1, sh:672-Postacıoğlu, İ a.g.e sh: 299) hukukumuzda alacaklı haciz sırasında bulunma hakkına sahiptir. Nitekim İİY. Mad.103, 88/II bu görüşü doğrulamaktadır. Ancak, borçlunun borca yetecek kadar malını bildirmiş olduğu ve bu malların haczi ile, borcun karşılanacağının anlaşıldığı hallerde; borçlunun, alacaklısını veya vekilini ev, dükkan gibi kapalı yerlerine sokmamak kabul edilebilir. Mal beyanı olarak örneğin borcu masrafları ile birlikte karşılamaya yetecek kadar belirli bir bankada hesabı olduğunu bildiren borçlunun ev veya işyerine alacaklının istemi üzerine hacze gidilmesi hatalı olacağı gibi, alacaklının bu hacizde hazır bulunmak istemesine de borçlu karşı koyabilmelidir.’ Talih Uyar, İcra Hukukunda Haciz-1990 Sh:200.

TCK m. 6/1-d’de ‘yargı görevini yapan’ tabiri ‘yüksek mahkemeler ve adlî, idarî ve askerî mahkemeler üye ve hâkimleri ile Cumhuriyet savcısı ve avukatlar’ şeklinde tanımlanmıştır. Direnme suçunun bu kişilere karşı işlenmesi durumunda, temel ceza ‘iki yıldan dört yıla kadar hapis’ tir.

Bir icra takip işlemi olan haczi yapma görevinin icra dairesine ait olduğu, bu görevin icra müdürü veya görevlendireceği müdür yardımcısı ya da katip tarafından yerine getirileceği, alacaklı veya borçlunun, dolayısıyla vekilleri olan avukatların yokluğunda da haczin yapılabileceği, hazır bulunması durumunda alacaklı vekilinin haczedilen kıymetli eşyalar dışında kalan menkul malların borçluya bırakılıp bırakılmayacağı hususlarında 2004 sayılı Kanun’un 88/2-2. cümlesi uyarınca muvafakat etme veya etmeme yetkisi bulunduğu, alacaklı veya vekilinin bunun dışında hacizde kullanabileceği başkaca yetkilerinin söz konusu olmadığı hususu değerlendirildiğinde:

Avukatların, kamusal bir faaliyet olup, yargısal nitelikte olmadığında tereddüt bulunmayan icra dairesindeki cebri icra faaliyetindeki görevlerini yapmalarını engellemek amacıyla cebir ve/veya tehdit kullanılması durumunda 5237 sayılı TCK’nın 265/2. maddesindeki daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hâl uygulanamayacaktır. Bu nitelikli hâlin uygulanabilmesi için görevini yapması cebir ve/veya tehditle engellenen kişinin TCK’nın 6. maddesinin 1. fıkrasının (d) bendinde yazılı kişilerden olmasının yanında ayrıca yapılması engellenen görevin de yargısal faaliyet niteliğinde bulunması gerekir.

Bir icra takip işlemi olan haczi yapma görevinin icra dairesine ait olduğu, bu görevin icra müdürü veya görevlendireceği müdür yardımcısı ya da katip tarafından yerine getirileceği, alacaklı veya borçlunun dolayısıyla vekilleri olan avukatların yokluğunda da haczin yapılabileceği, hazır bulunması durumunda alacaklı vekilinin haczedilen kıymetli eşyalar dışında kalan menkul malların borçluya bırakılıp bırakılmayacağı hususlarında 2004 sayılı Kanunun 88/2. maddesi uyarınca muvafakat etme veya etmeme yetkisi bulunduğu, ayrıca 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu hükümlerine göre haciz işlemini yapmakla görevli icra dairesi görevlilerine yönelik görevin yapılmasını engellemek amacıyla cebir ve/veya tehdit eylemleri TCK’nın 265/1. maddesinde asgari haddi 6 ay azami haddi 3 yıl hapis cezası gerektirirken, hacizde bulunma hakkı olan ancak sınırlı bir yetki kullanabilecek olan avukata karşı işlenen aynı nitelikteki eylemin asgari haddi 2 yıl azami haddi 4 yıl hapis cezası olarak müeyyidelendirilmesi, hukuksal anlamda bir fiil ile avukat ve icra görevlisine direnilmesi durumunda ise TCK’nın 265/2. maddesi uyarınca verilecek cezanın aynı Kanun’un 43/2. maddesi gereğince dörtte birinden dörtte üçüne kadar artırılması, TCK’nın 3/1. maddesinde yazılı ‘suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunur.’ ilkesiyle de çelişmektedir…” görüşüyle itiraz yoluna başvurmuştur.

CMK’nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 18. Ceza Dairesince 26.09.2016 tarih ve 13902-14922 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; görevi yaptırmamak için direnme suçunun haciz işlemi sırasında avukata karşı gerçekleştirilmesi durumunda, avukatın “yargı görevi yapan kişi” konumunda olup olmadığının, bu bağlamda sanıklar hakkında TCK’nın 265. maddesinin ikinci fıkrasının uygulanma koşullarının bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya kapsamından;

İzmir 17. İcra Müdürlüğünün 2006/10898 sayılı dosyasında; alacaklı Recep Kozağacı vekili katılan … tarafından borca icra kefilleri olan … ve Niyazi Ünal’a icra emri tebliğinde bulunulmasının talep edildiği ve bu doğrultuda sanık … adına 23.08.2006 tarihinde kabul ettiği icra kefaleti yönüyle icra emri düzenlendiği,

İzmir 17. İcra Müdürlüğünün 16.01.2007 tarihli ve 10898 sayılı haciz tutanağına göre; borçlu sanık …’in adresine gidildiği, sanığın kardeşi ve annesi olduklarını söyleyen kadınların kendilerini evin içerisine davet ettiği, bu kişilere mevzunun anlatıldığı, kadınların sanık …’in ağabeyi olduğunu söyledikleri sanık …’e telefon ile ulaştıkları, sanığın konuyla ilgili konuşmak üzere eve geleceğini ve asıl borçlulara ait bir iş yerine kendilerini götüreceğini ilettiği, bu sebeple 5-10 dakika bekledikleri, bu sırada borçlunun annesi ve kız kardeşi tarafından borçlunun o adreste oturduğunun, ancak üzerine bir malının bulunmadığının belirtildiği, ardından sanık …’in “Kim ulan kim gelmiş buraya?” diyerek eve girdiği, kendisine daha konuyu anlatma fırsatı bulamadan “Ulan kadın, pis orospu, seni sinkaf edeyim, sen kardeşimi ne diye bu borca kefil aldın, imza attırdın, ben seni sinkaf ederim, seni öldürürüm.” dediği, alacaklı vekiline de küfür ederek itip kakmaya başladığı, sanığın ilk başta kendilerini… numaralı adresine götüreceğini beyan ettiği, sanık …’in katılan …’ın elindeki dosyayı alarak kapağını yırttığı, katılan …’in içindeki evrakların yırtılmaması için sanık …’in elinden dosyayı almaya çalıştığı, bu arada sanığın “Ben sizi öldürürüm, bu evden çıkamazsınız, sizi öldürürüm.” diyerek katılanların yakasını ve kollarını tuttuğu, katılan …’i balkon kapısına doğru ittiği, evin içinde sanık …’ten başka iki erkek şahsın daha olduğu, sanık … katılan …’in yakasından tutarken erkeklerden birisinin katılanın yüzüne üç dört kez tokat attığı, diğer erkeğin de alacaklı vekilinin yüzüne tokat ve yumruk attığı, evdeki bayanların erkekleri yatıştırmaya çalıştığı, alacaklı vekilinin gömleğinin yırtıldığı, evdeki erkeklerin sürekli katılanları tartakladığı, katılanların evden kaçmaya yöneldiği sırada sanık …’in katılanları eve almaya çabaladığı, katılanların ayakkabılarını tam olarak giyemeden olay yerinden kaçtıkları,

İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesinin 16.01.2007 tarih ve 7322720 sayılı raporuna göre; katılan …’nın yapılan harici muayenesinde vücudunda yeni lezyon saptanmadığı, yaşamsal tehlikesinin bulunmadığı,

İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesinin 16.01.2007 tarih ve 7322720 sayılı raporuna göre; sağ ayağında hafif ödem, sağ el bileğinde ağrı ve hafif ödem tespit edilen katılan …’in basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde yaralandığı, yaşamsal tehlikesinin bulunmadığı,

Anlaşılmaktadır.

Katılan … aşamalarda; olay tarihinde katılan avukat ile haciz için ilgili adrese gittiklerinde evin içinde üç kadının bulunduğunu, içeriye girdiklerini, durumu anlattıklarını, kadınlardan birisinin sanık …’e telefon edip daha sonra kendilerine ağabeyi ile görüştüğünü, birazdan geleceğini ve kendilerini gerçek borçlunun işyerine götüreceklerini söylediğini, bunun üzerine herhangi bir işlem yapmadan beklemeye başladıklarını, önce sanık …’in kapıyı tekmeleyerek içeriye girip “Ulan haciz yapacak kimler, nerede?” diye bağırarak ağza alınmayacak küfürler ettiğini, yakasından ve kolundan tutup balkon kapısına doğru iteklediğini, engel olmak isteyen avukatı da iteklediğini, olay yerine üç kişinin daha geldiğini, dosyayı almak isteyen sanık …’in kendisine vurduğunu, tekmenin etkisi ile yere savrulduğunu, bu esnada gelen diğer iki kişinin birlikte avukatı darp etmeye başladıklarını, tekme tokat giriştiklerini, evden kaçmak istediğinde sanık …’in engel olduğunu, kolundan çekip kendisine vurduğunu, evdeki kadınların yardımı ile kapıya çıkabildiğini, çizmelerinden sadece birini giydiğini, sanık …’in yine kolundan tutup çıkmasını engellemek istediğini, sesleri duyan şoförün geldiğini, onun yardımı ile çizmesi elinde olduğu hâlde aşağıya inip taksiye bindiğini, avukatın gömleğinin yırtılmış olduğunu, bir ayağında ayakkabı bir ayağı çıplak bir şekilde kaçtığını gördüklerini, biraz ileride arabaya alıp karakola gittiklerini,

Katılan … aşamalarda; İzmir barosuna kayıtlı avukat olarak görev yaptığını, olay tarihinde icra görevlileri ile beraber haciz işlemi için adrese gittiklerini, kapıyı açan kadınların kendilerini birinci kata aldıklarını, durumu kadınlara izah ettiklerini, kadınların telefon ederek beklemelerini söylediklerini, yirmi dakika kadar sonra sanık …’in gelerek sert bir şekilde kapıyı açıp “Niçin geldiniz, burada ne yapıyorsunuz?” şeklinde sözlerle üzerlerine yürüdüğünü, durumu kendisine izah etmelerine rağmen kendisinin ve icra memurunun yakasından tutarak küfür ve tehdit içerikli sözler sarf etmeye başladığını, dosyanın yırtılarak yere düştüğünü, içeride bulunan ev sahibi kadınların sanığı yatıştırmaya çalıştığını, bu arada iki genç insan daha geldiğini, daha sonra gelenlerden birisinin gelir gelmez kendisine ve diğer görevliye karşı yumruk atmaya tekmelemeye başladığını, bu kargaşada gömleğinin düğmelerinin koptuğunu, bir ara icra memurunun kapıdan çıkarak aşağıya indiğini, kendisinin de fırsat bulup dışarıya çıktığını, ayakkabılarını dahi alamadığını, aşağıya indiğinde icra memurunun taksiye binmiş olduğunu,

Tanık … aşamalarda; taksi şoförlüğü yaptığını, olay tarihinde icra müdürlüğü görevlisini ve avukatı olay yerine götürdüğünü, apartmanın giriş kapısının önünde taksi ile beklediğini, bir ara apartmanın giriş kapısından yüksek sesler duyunca dışarıya çıkıp taksiyi kilitleyerek oraya doğru yöneldiğini, katılan …’in telaşlı bir vaziyete hızlı bir şekilde merdivenlerden aşağıya doğru indiğini gördüğünü, merdivenin başında dairenin giriş kapısının önünde bir kalabalık bulunduğunu, taksinin kapısının kilidini açtığını, kendisinin ve katılan …’in arabaya bindiğini, taksi ile hareket ettiği sırada katılan avukatın geldiğini, fakat kapıyı açamadığından içeriye giremediğini, katılan … gitmek istediği için ilerlemeye çalıştığını, avukatın ters tarafa gittiğini, dönüş yaparak avukatı da araca aldığını arabada katılanların saldırıya uğradıkları hususunda konuştuklarını, avukatın ayağının birinde ayakkabı bulunmadığı için bir mağazadan ayakkabı aldığını daha sonra karakola geçtiklerini,

Tanıklar …ve …; olay tarihinde evde sanık … olduğu hâlde birlikte oturdukları sırada kapının çalındığını, icra müdürlüğünden görevli olan kişileri görünce şaşırdıklarını, kendilerini içeriye davet ettiklerini, sanık …’in görevliler ile konuşup borca sadece kendisinin kefil olduğunu söylediğini, telefon ederek asıl borç sahibi olan sanık …’ı çağırdığını, sanık …’ın da geldiğini, hatta icra görevlilerine “Borç benim olduğu hâlde neden …’in evine geliyorsunuz?” diye çıkıştığını, sadece aralarında ağız tartışması yaşandığını, bu sırada diğer sanık …’in olay yerinde olmadığını, sanık …’ın görevlilere “Benim dükkanıma gidelim.” dediği için görevlilerin evden ayrıldıklarını, görevliler kapıdan çıkarken sanık …’in içeriye girdiğini, bu sanığın görevliler ile sadece kapıda karşılaştığını, hiçbir şekilde Mehmet’in görevliler ile tartışmasının veya konuşmasının olmadığını,

Beyan etmişlerdir.

Sanık … aşamalarda; atılı suçlamayı kabul etmediğini, kız kardeşinin telefon ile haber vermesi üzerine olay yerine gittiğini, sanıklar… ve …’ın evde olduğunu, kendisi gitmeden önce tartışmanın yaşanmış olduğunu, eve gittiğinde katılanları merdivenden aşağı doğru inerken gördüğünü, kendilerinin katılanlara küfür etmediğini, tehdit veya darp etmediklerini,

Sanık … aşamalarda; uzaktan akrabası olan sanık …’in olay günü kendisini telefon ile arayarak eve gelmesinin istediğini, eve gittiğinde sanık … ile icra memuru ve avukatın tartışır vaziyette olduğunu, avukata borcun ağabeyine ait olduğunu, birlikte ödeyeceklerini, borçla sanık …’in bir ilgisinin bulunmadığını izah ettiğini, ancak kendilerini dinlemeyip malları kaldırma kararı aldıklarını, sanık …’in yanlış imza atması nedeniyle kendisinin borçlu gözüktüğü yönünde açıklamada bulunmaya çalıştığını, ancak görevlilerin sanık …’in üzerine yürüyüp zorla işlem yapacaklarını söylediğini, evin içerisinde karşılıklı olarak itişme yaşandığını, aralarına girerek olayı yatıştırmaya çalıştığı sırada sanık …’in de olay yerine geldiğini, sanık …’in kardeşi olan sanık …’in görevlilere bağırdığını görünce kendisine terbiyesizlik yapmamasını söylediğini, daha sonra da icra memuru ve avukatın ev sahibi hakkında şikâyette bulunacaklarını söyleyerek olay yerinden ayrıldığını,

Sanık … aşamalarda; olaydan yaklaşık altı ay kadar önce hâlen işletmekte olduğu mobilya dükkanını …isimli şahıstan içerisindeki mallarla birlikte devraldığını, devirden sonra işyerine bir avukat ile icra memurunun gelerek haciz işlemi yapacaklarını söylediklerini, kendilerine bir borcunun olmadığını, bir yanlışlık olduğunu söylediğini, kim hakkında icraya geldiklerini sorunca da Mesut Ünal’ın adını söylediklerini, bu şahıstan işyerini devraldığını anlatarak kendilerine vergi levhasını gösterdiğini, bunun üzerine icra memuru olan katılan …’in dükkanın kendisine ait olduğuna dair bir evrak imzalattığını, olay günü de evde uyumakta olduğu sırada gürültü üzerine uyandığını, aşağıya indiğinde icra memurunun kendi adını vererek eve haciz için geldiklerini söylediğini, esas borcun sahibi olan şahsın kardeşi olan sanık …’ı çağırdığını, …’ın borcun kendilerine ait olduğunu söylemesine rağmen ona inanmayıp haciz yapmak istediklerini, görevlilerle tartıştıkları sırada ağabeyi olan sanık …’in de olay yerine geldiğini, görevlilere bağırdığını gören sanık …’in kendisine terbiyesizlik yapmamasını söylediğini, daha sonra icra memuru ve avukatın ev sahibi hakkında şikâyette bulunacaklarını söyleyerek olay yerinden ayrıldığını,

Savunmuşlardır.

Uyuşmazlık konusunun çözümünde isabetli bir hukuki sonuca varılabilmesi için öncelikle, görevi yaptırmamak için direnme suçunun, yargı görevi yapan kavramının ve haciz işlemlerinin niteliğinin üzerinde durulmalıdır.

TCK’nın “Millete ve Devlete Karşı Suçlar ve Son Hükümler” başlıklı dördüncü kısmının, “Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar” başlıklı birinci bölümünde, “Görevini Yaptırmamak İçin Direnme” başlığı ile düzenlenen 265. maddesi;

“(1) Kamu görevlisine karşı görevini yapmasını engellemek amacıyla, cebir veya tehdit kullanan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Suçun yargı görevi yapan kişilere karşı işlenmesi hâlinde, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

(3) Suçun, kişinin kendisini tanınmayacak bir hâle koyması suretiyle veya birden fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi hâlinde, verilecek ceza üçte biri oranında artırılır.

(4) Suçun, silâhla ya da var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır.

(5) Bu suçun işlenmesi sırasında kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâllerinin gerçekleşmesi durumunda, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır.” şeklindedir. Seçimlik hareketli olarak düzenlenen bu suçun oluşabilmesi için kamu görevlisine, yerine getirdiği görevini yaptırmamak amacıyla cebir veya tehdit veyahut her ikisinin birden kullanılması gerekir.

Bu suçla korunan hukuki yarar, kamu idaresinin güvenilirliği ve işleyişi olup bu suçta, kamu faaliyetlerine kişilerin saygı göstermelerinin sağlanması ve kamu görevlerinin yerine getirilmesi dolayısıyla da kamu görevini yerine getirenleri engellemeye yönelik fiillerin önüne geçilmesi amaçlanmıştır. 765 sayılı TCK’nın yürürlüğü sırasında Ceza Genel Kurulunun 26.11.2002 tarihli ve 279-406 sayılı kararında; “Bu suç ile korunan hukuki yarar, kamu idaresi organlarının görevlerini herhangi bir engelleme ile karşılaşmadan yapmasını sağlamak suretiyle kamu idaresinde sürekliliği güvence altına almaktır.” denilmek suretiyle bu husus vurgulanmıştır. Öte yandan, kendisine verilen görevi yerine getirmekte olan kamu görevlisine karşı cebir ve/veya tehdit fiili gerçekleştirilmiş bulunduğundan bu suçla aynı zamanda kişi özgürlüğü ve beden bütünlüğü de korunmaktadır (Osman Yaşar – Hasan Tahsin Gökcan – Mustafa Artuç, Türk Ceza Kanunu, 2. Bası, 6. Cilt, Ankara, 2014, s. 7956-7957).

Hükmün ikinci fıkrasında suçun yargı görevi yapan kişilere karşı işlenmesi daha ağır cezaya gerektiren bir nitelik hâl olarak düzenlenmiştir. Burada mağdurun sahip olduğu sıfat cezanın ağırlaştırılmasına neden olmaktadır. Dolayısıyla bu noktada “yargı görevi yapan” kavramının değerlendirilmesi gerekmektedir.

TCK’nın “Tanımlar” başlıklı 6. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendi;

“Yargı görevi yapan deyiminden; yüksek mahkemeler adlî ve idarî mahkemeler üye ve hakimleri ile Cumhuriyet savcısı ve avukatlar,” olarak düzenlenmiştir. Bu bentte yer alan “ve adlî, idarî ve askerî” ibaresi 02/07/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nın 156. maddesiyle “adlî ve idarî” şeklinde değiştirilerek metne işlenmiştir.

Düzenlemeye ilişkin olarak Kanun taslağının gerekçesi; “Yargı görevi yapan deyiminin, bu Kanunun uygulanmasında, yani suçun unsurunu veya ağırlaştırıcı nedeni veya mağdurunu oluşturduğu hâllerde savcıları da kapsayacağını açıklayan Tasarı, bu suretle savcıları da ceza hukuku uygulaması bakımından hâkimler hakkındaki hükümlere tâbi kılmak istemektedir. Maddede suç unsuru, ağırlaştırıcı veya hafifletici neden olarak bu deyimin yer aldığı hâllerde, böylece savcılar da deyimin kapsamı içinde kalmış olacaklardır. Dikkat edilmelidir ki, burada hukukî ve bilimsel bakımdan ‘yargı görevi’nin tarifini yapmak söz konusu olmayıp amaç, gereken yerlerde savcıları da belirli hükümlerin kapsamı içine almaktır.” şeklinde iken,

Komisyonun değişiklik gerekçesinde; “Tasarı maddesinde yer alan ‘Yargı görevi yapan’ deyimine ilişkin tanım, avukatları da kapsayacak şekilde değiştirilmiştir.” açıklamalarına yer verilmiştir.

Görüldüğü gibi Kanun’da ya da gerekçesinde yargı görevi yapan deyimi tanımlanmamış, sadece bu kavramın içerisine hangi görevlilerin girdiği gösterilmekle yetinilmiştir. Düzenleme ile önce hâkimler ve savcılar yargı görevi yapan kapsamında değerlendirilmiş, Kanun çalışmaları sırasında ise avukatların da bu tanımın içerisinde yer alması sağlanmıştır.

Yargı görevi, yasama ve yürütme ile Devlet’in en temel üç fonksiyonundan biri olan yargı fonksiyonunun yerine getirilmesidir. Anayasamızın 9. maddesinde yargı yetkisinin bağımsız mahkemelerce kullanılacağı belirtilmiştir. Dolayısıyla yargılama yetki ve görevi mahkemelere aittir. Ancak, yargılama yetkisinin kullanılmasında mahkemelere yardımcı olan ve yargı yetkisine sahip olmamakla beraber sahip oldukları görev ve fonksiyonları itibarıyla yargısal işlevleri bulunan Cumhuriyet savcıları ile avukatlar da yargı görevi yapan kişiler arasında bulunmaktadır (Hasan Tahsin Gökcan, Açıklamalı Avukatlık Yasası, Seçkin Yayıncılık, Ankara 2012, s.43-44).

Avukat” sıfatı TCK’da iki şekilde kendini göstermektedir. Bunlardan biri yukarıda belirtildiği şekilde “yargı görevi yapan” kavramı olup diğer ise daha genel bir tanımlamayı içeren ve anılan Kanun’un 6. maddesinin birinci fıkrasının (c) bendinde yer alan “kamu görevlisi” kavramıdır. Kanun’da kamu görevlisi “Kamusal faaliyetin yürütülmesine atama veya seçilme yoluyla ya da herhangi bir surette sürekli, süreli veya geçici olarak katılan kişi” olarak tanımlanmıştır. Gerekçede de belirtildiği üzere kamusal faaliyet, Anayasa ve kanunlarda belirlenmiş olan usullere göre verilmiş olan bir siyasal kararla, bir hizmetin kamu adına yürütülmesidir. Bu faaliyetin yürütülmesine katılan kişilerin maaş, ücret veya sair bir maddi karşılık alıp almamalarının, bu işi sürekli, süreli veya geçici olarak yapmalarının bir önemi bulunmamaktadır. Bu bakımdan, örneğin mesleklerinin icrası bağlamında avukat veya noterin kamu görevlisi olduğu hususunda bir tereddüt bulunmamaktadır. Kişinin kamu görevlisi olup olmadığı belirlenirken dikkat edilmesi gereken nokta, ifa edilen görevin niteliğidir.

1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun ilk maddesinde belirtildiği üzere avukatlık, kamu hizmeti ve serbest bir meslek olup avukat, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil eder. Anılan Kanun’un “Yalnız avukatların yapabileceği işler” başlıklı 35. maddesi;

“Kanun işlerinde ve hukuki meselelerde mütalaa vermek, mahkeme, hakem veya yargı yetkisini haiz bulunan diğer organlar huzurunda gerçek ve tüzel kişilere ait hakları dava etmek ve savunmak, adli işlemleri takip etmek, bu işlere ait bütün evrakı düzenlemek, yalnız baroda yazılı avukatlara aittir.

Baroda yazılı avukatlar birinci fıkradakiler dışında kalan resmi dairelerdeki bütün işleri de takip edebilirler.

(Değişik üçüncü fıkra: 23/1/2008-5728/329 md.) Dava açmaya yeteneği olan herkes kendi davasına ait evrakı düzenleyebilir, davasını bizzat açabilir ve işini takip edebilir. Ancak, Türk Ticaret Kanununun 272 nci maddesinde ön görülen esas sermaye miktarının beş katı veya daha fazla esas sermayesi bulunan anonim şirketler ile üye sayısı yüz veya daha fazla olan yapı kooperatifleri sözleşmeli bir avukat bulundurmak zorundadır. Bu fıkra hükmüne aykırı davranan kuruluşlara Cumhuriyet savcısı tarafından sözleşmeli avukat tayin etmedikleri her ay için, sanayi sektöründe çalışan onaltı yaşından büyük işçiler için suç tarihinde yürürlükte bulunan, asgarî ücretin iki aylık brüt tutarı kadar idarî para cezası verilir.

Hukuk ve Ceza Muhakemeleri Usulleri kanunları ile diğer kanun hükümleri saklıdır.” düzenlemesini içermektedir. Bu maddeden görüldüğü üzere avukatların, önemli bir kısmı yargısal nitelikte olan münhasıran kendilerine tanınmış görev ve yetkileri bulunmaktadır. Ancak avukatların, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’ndan veya diğer düzenlemelerden doğan ve yargısal faaliyete iştirak niteliğinde olmayan başka birtakım görevleri de mevcuttur. Örneğin avukatın müvekkili adına sözleşme hazırlaması veya bankada işlemlerini yürütmesi gibi. O hâlde avukatların yerine getirdikleri görevin niteliğinin belirlenmesi hem mağduru hem de faili oldukları suçlar bakımından önem kazanmaktadır. Avukatların mahkeme, hakem veya yargı yetkisini haiz bulunan diğer organlar huzurunda gerçek ve tüzel kişilere ait hakları dava etmek, savunmak ve adli işlemleri takip etmek şeklindeki yetkilerinin yargısal bir işlevi olduğundan ve bu görevleri sırasında TCK’nın 6. maddesi anlamında yargı görevi yapan kişi sayılacaklarından kuşku bulunmamaktadır.

Bu aşamada cebri icra hukukunun aşamalarından olan haciz işlemlerinin niteliğinin de değerlendirilmesi gerekmektedir.

Cebri icra, yani takip hukuku, maddi hukuktan kaynaklanan taleplerin devlet kuvveti yardımıyla fiilen gerçekleştirilmesine hizmet eden faaliyetleri ifade eder (Hakan Pekcanıtez, Oğuz Atalay, Meral Sungurtekin Özkan, Muhammet Özekes, İcra ve İflas Hukuku Ders Kitabı, Yetkin Yayınları, Ankara 2014, s.45).

Başında bir icra müdürü ile yeteri kadar icra müdür yardımcısı ve kâtipten müteşekkil icra daireleri görevlerini yerine getirirken bağımsızdırlar. İcra daireleri 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nda belirtilen istisnai hâller dışında (m. 10, 97/1, 121/1, 276/2) hiçbir yere veya organa danışmadan doğrudan doğruya işlem yaparlar.

Bilindiği üzere cebri icra takibi her zaman talep üzerine başlar. Alacaklının talebiyle başlayıp takibin sonuçlandığı ana kadar tüm aşamaları da icra organları yürütür. İcra örgütünün en önemli unsuru icra dairesi olup icra işlemlerinde birinci derecede yetkilidir. İcra dairesi talep sahibinin talebine kavuşması için alacaklı ile borçlu arasındaki menfaat dengesini de gözeterek gerekli bütün işlemleri yerine getirir. Bu işlemler, ödeme (veya icra) emrinin düzenlenmesi, borçlunun mallarının haczedilmesi ve haczedilen malların satışı gibi takibin çeşitli aşamalarından oluşmaktadır. İşte haciz işlemi de kesinleşen bir icra takibinde para alacağının ödenmesini sağlamak için, söz konusu alacağı karşılayacak miktar ve değerdeki borçluya ait mal ve haklara, alacaklının talebi üzerine icra dairesi tarafından hukuken el konulmasıdır (Ramazan Arslan, Ejder Yılmaz, Sema Taşpınar Ayvaz, Emel Hanağası, İcra ve İflas Hukuku, 5. Baskı, Yetkin Yayınları, Ankara, 2019, s. 237). Haciz işlemine başlamak için alacaklının veya vekilinin süresi içerisinde talepte bulunması gerekir. Haciz işlemi sadece icra dairesi görevlilerince ifa edilebilir. Haciz sırasında borçlu ya da alacaklı veya bunların vekilleri haciz mahallinde bulunarak hak ve menfaatleri gözetebilirler. Ancak haciz esnasında bulunmaları zorunlu olmayıp, yokluklarında yapılan haciz de geçerlidir.

Öğretide icra dairelerinin işlemlerinin niteliğine ilişkin olarak;

“İcra daireleri, yargısal bir işlem veya yargılama yapmadıkları gibi, tipik bir idari organ da değildir. İcra dairesi, icra mahkemesi hâkiminin daimî gözetimi ve denetimi altında olmakla (m.13) birlikte, bağımsız olarak işlem yapma görev ve yetkisine sahiptir (m. 357, 359, 367). İcra dairesi, alacağın esasına ilişkin bir yargılama yetkisine sahip değildir. Zira yargılama yetkisi ancak bağımsız ve tarafsız mahkemeler (Anayasa m. 9) ve güvenceli hâkimlerce kullanılabilir. İcra daireleri, yürütme içinde yer alan idari bir organ da değildir. Zira burada hiyerarşik bir yapılanma içerisinde bir faaliyet sürdürülmemekte; kişilerin özel hukuka ilişkin, malvarlığı veya kişivarlığı alanında sonuç doğuran bazı işlemler yapmaktadır…

İcra daireleri daha çok ‘adli’ denilebilecek bir alanda faaliyet göstermektedir. Nitekim Avukatlık Kanunu bakımından icra daireleri önünde alacak tahsil ve takibi ile ilâmların icrası, avukatlık tekelinin söz konusu olduğu ‘adli işlemler’den (Avukatlık K. m. 35, I) sayılmaktadır. O nedenle icra müdürü adli memur olarak nitelendirilir; yaptığı işlemler de Avukatlık Kanunu m. 35, I anlamında adli işlemdir.” (Arslan vd., s. 54) şeklinde görüş yer almaktadır.

Hukuk Genel Kurulu da 10.04.2013 tarih ve 223-469 sayı ile; “İcra müdürleri birer adli memur olup, yaptıkları işlemler de ‘adli işlem’dir…” biçiminde karar vermiştir.

Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;

Sanıklardan…’in kefili olduğu bir borç nedeniyle haciz işlemlerinde bulunmak üzere olay günü icra memuru olan katılan … ile alacaklı vekili olan katılan …’nın sanık …’in evine geldikleri, sanıkların o sırada haciz mahallinde olmadıkları, katılanlar evde bir süre bekledikten sonra olay yerine önce sanık …’in geldiği, bu sanığın gelir gelmez sinkaflı küfür ederek katılan …’a saldırdığı, kısa bir süre sonra da diğer sanıkların eve gelerek hep birlikte katılanlara saldırıp fiziki müdahalede bulundukları, iteklemek ve tehdit etmek suretiyle katılanların evden kaçıp gitmelerini sağlayan sanıkların haciz işleminin yapılmasına engel olduklarının anlaşıldığı olayda,

Avukatların TCK’nın 6. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendi kapsamında yargı görevi yapan kişilerden olması ve müvekkilleri adına haciz işlemlerini takip etmelerinin 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 35. maddesi anlamında adli bir işlem olması karşısında, bu görev sırasında, görevin engellenmesine yönelik olarak katılan avukata karşı gerçekleştirilen eylemler nedeniyle TCK’nın 265. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan görevi yaptırmamak için direnme suçunun yargı görevi yapan kişilere karşı işlenmesine ilişkin cezayı ağırlaştıran nitelikli hâlin uygulanma koşulunun gerçekleştiği ve sanıkların eylemlerinin bir bütün hâlinde birden fazla kişiyle birlikte yargı görevi yapan kişilere karşı görevi yaptırmamak için direnme suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir.

Bu itibarla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.

SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle;

1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,

2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 28.01.2020 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.

DOSYA İÇERİSİNDE GEREKÇELİ KARARIN STAJYER AVUKATA TEBLİĞİNE İLİŞKİN AVUKATIN YAZILI BİR ONAYI BULUNMADIĞI SÜRECE TEBLİGATIN ÇALIŞAN SIFATIYLA STAJYER AVUKATA YAPILMASI TEBLİGATI GEÇERSİZ KILAR.

Yargıtay HGK, E:2017/2-1287, K:2019 / 90, T: 07/02/2019

Taraflar arasındaki “boşanma” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Aile Mahkemesi Sıfatıyla Karacabey 1. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen … tarih ve … E., .. K. sayılı karar davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin …tarih ve … E., …. K. sayılı kararı ile;

“…Aksine ciddi ve inandırıcı delil ve olaylar bulunmadıkça asıl olan tanıkların gerçeği söylemiş olmalarıdır (6100 s. HMK. md. 255). Akrabalık veya diğer bir yakınlık başlı başına tanık beyanını değerden düşürücü bir sebep sayılamaz. Davada tanıkların olmamışı olmuş gibi ifade ettiklerini kabule yeterli delil ve olgu da yoktur. O halde, davalı kocanın eşine sürekli şiddet uyguladığı, hakaret ettiği ve aşağıladığına ilişkin ve olaylara çok yakın tanık sözlerine değer verilmesi gerektiği gibi, tarafların birbirlerine karşılıklı şiddet eylemlerinden dolayı ceza mahkemesinin kesinleşen ilamı da dikkate alındığında, davacı kadının isteğinin kabulü ile boşanmaya karar verilmesi gerekirken, bu yönler göz önünde tutulmadan yazılı olduğu şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir…”

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek temyiz dilekçesinin süresinde verildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği düşünüldü:

Dava evlilik birliğinin sarsılması nedenine dayalı boşanma istemine ilişkindir.

Davacı (kadın) vekili, davalının müvekkilini sürekli hor görüp aşağıladığını, dövdüğünü, müvekkilinin ilk eşinden olan küçük kızını evlatlık olarak almayı taahhüt ettiği halde almadığı gibi müvekkiline kızını evlendirirken maddi ve manevi yardımda bulunmadığını, düğüne dahi katılmadığını ileri sürerek tarafların TMK’nın 166/1. maddesi uyarınca boşanmalarına karar verilerek 500,00TL tedbir ve yoksulluk nafakasının, 20.000,00TL maddi tazminat ve 20.000,00TL manevi tazminatın faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı (erkek) davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece dinlenen davacı tanıklarından birinin davacının önceki evliliğinden olan kızı olduğu, bu tanığın davalı ile problemlerinin olduğu, diğer davacı tanıklarının da davacı ile yakın akraba olmaları yanında bilgi ve görgülerinin davalı tanık beyanları ile örtüşmediği, davalı tanık beyanlarına göre taraflar arasında bir geçimsizlik olmadığı, ceza davasında da her ikisinin karşılıklı yaralama eylemlerinden dolayı yargılandıkları, bu son soruşturma dışında davacı tanıklarının belirtiği şekilde davacının, davalının hakaret veya yaralama eyleminden ötürü bir şikayetinin bulunmadığı, davacı tanık beyanlarında geçen bir kısım geçimsizlik ifadelerinin geçmişte kaldığı ve tarafların tekrar bir araya geldiği, taraflar arasında boşanmayı gerektirecek nitelikte bir geçimsizliğin bulunmadığı gerekçesiyle ve TMK’nın 184. maddesinde yer alan “Hakim boşanma sebebi olarak ileri sürülen vakıanın varlığına vicdanen kanaat getirmedikçe boşanmaya hükmedemez” hükmü ve “hukuk hiç kimsenin kusuruna dayanarak hak elde etmesini korumaz.” hükmü uyarınca davanın reddine karar verilmiştir.

Davacı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.

Mahkemece davanın reddine ilişkin verilen direnme kararı davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca “…usulün aradığı niteliklere haiz kısa karar ve buna uygun gerekçeli karar oluşturulmadığından” bahisle bozulmuştur.

Yerel Mahkemece, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu bozma kararına uyulmak suretiyle taraflar arasında daha önce olan kavgaların dava konusu yapılamayacağı, davaya gerekçe gösterilen ceza davasına konu son olayda kavgayı başlatan ve aşağılayanın kim olduğu üzerinde durulması gerektiği, davacının savcılıkta verdiği ifade ile mahkemede verdiği ifadenin farklı olmasının yanında savcılıkta verdiği itiraf mahiyetindeki beyanında, eşine “Çekil şuradan, ayağımın altından dedim ve ensesinden itekledim” şeklindeki davalıya karşı aşağılayıcı tavrı ve beyanı dikkate alındığında aslında aşağılayan ve kavgaya sebebiyet verenin davacı olduğu, eşinin böyle bir muamelesiyle karşılaşan davalının da davacıya tokat vurmasının Türk örfünde yadırganacak bir durum olmadığı, davacının kızının beyanlarının üvey babasına karşı tarafsız olmayacağı, yine tanık tarafından davacının sürekli dayak yediği beyan edilmiş olsa dahi dayaktan sonra evliliğin devam ettiği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme kararı davacı (kadın) vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Mahkemece temyiz talebinin süresinde olmadığı gerekçesiyle temyiz talebinin reddine dair verilen ek karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; boşanma davasına konu olayda davalı erkeğin kusurlu olup olmadığı, burada varılacak sonuca göre davacı kadının açtığı davanın kabulünün gerekip gerekmediği noktasındadır.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında işin esasına geçilmeden önce direnmeye ilişkin gerekçeli kararın davacı vekiline tebliğine ilişkin işlemin usulüne uygun olup olmadığı, dolayısıyla temyiz talebinin süreden reddine ilişkin 02.07.2014 tarihli ek kararın kaldırılmasının gerekip gerekmediği hususu ön sorun olarak tartışılmıştır.

Bilindiği üzere; 7201 Sayılı Tebligat Kanunu’nun 11. maddesinin ilk cümlesine göre; “Vekil vasıtasıyla takip edilen işlerde tebligat vekile yapılır”.

7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun “Belli bir yerde veya evde meslek ve sanat icrası” başlıklı 17. maddesinde;

”Belli bir yerde devamlı olarak meslek veya sanatını icra edenler, o yerde bulunmadıkları takdirde tebliğ aynı yerdeki daimi memur veya müstahdemlerinden birine, meslek veya sanatını evinde icra edenlerin memur ve müstahdemlerinden biri bulunmadığı takdirde aynı konutta oturan kişilere veya hizmetçilerinden birine yapılır” hükmü yer almaktadır.

Tebligat Kanununun Uygulanmasına Dair Yönetmelik’in “Meslek ve sanat erbabına tebligat” başlıklı 26. maddesinde de;

”Belirli bir yerde devamlı olarak meslek veya sanatını icra edenlere, o yerde de tebligat yapılabilir.

Muhatabın işyerinde bulunmaması hâlinde tebliğ, aynı yerde sürekli olarak çalışan memur veya müstahdemlerinden birine yapılır.

Muhatap, meslek veya sanatını konutunda icra ediyorsa, kendisi bulunmadığı takdirde memur veya müstahdemlerinden birine yapılır. Bunlardan hiç birinin bulunmaması durumunda tebliğ, aynı konutta sürekli olarak oturan kişilere veya hizmetçilerinden birine yapılır” şeklinde düzenleme bulunmaktadır.

Mevcut düzenlemeler dikkate alındığında belli bir yerde devamlı olarak meslek veya sanatını icra edenler, o yerde bulunmadıkları takdirde bunlara yapılacak tebliğ, o kişinin aynı yerdeki daimi memur veya müstahdemlerinden birine yapılmalıdır. Bir başka deyişle muhatabın daimi çalışanı şeklinde yapılan tebligatın geçerli olabilmesi için, muhatap adına tebligat yapılan kişinin gerçekte muhatabın daimi çalışanı olması ve muhatabın bulunamaması halinde ise yukarıda mevzuatta belirtilen şekli işlemlerin yerine getirilerek tebligatın yapılması gereklidir. Aksi takdirde yapılan tebligat usulsüzdür.

Somut olayda 02.07.2014 tarihli direnme kararı davacı vekili Av. …’e tebliğe çıkarılmış, tebligat parçasında “muhatap adresten soruldu. Adliyeye gittiğinden aynı iş yerinde çalışan G. K.’a tebliğ edildi” açıklaması ile 13.08.2014 tarihinde tebliğ memuru ve G. K. imzası ile tebligat yapılmıştır.

Davacı vekili ise 22.09.2014 tarihli temyiz dilekçesinde G. K.’ın, kendisinin stajyeri olduğunu ve stajyerinin konunun önemini bilmediğinden tebliğ işleminden haberdar olmadığını beyan etmiştir. “Dosya evrak tamamlama” sistemi ile tebliğ tarihinde adı geçen kişinin avukat stajyeri olup olmadığı hususlarının araştırılması için ilgili mahkemeye müzekkere yazılmış, 05.02.2019 tarihli cevabi yazıda G. K.’ın Bursa Barosuna kayıtlı avukat stajyeri olduğu ve avukat yanında olan stajını Av. … (davacı vekili) yanında 08.04.2014 ile 09.10.2014 tarihleri arasında tamamladığı bildirilmiştir.

Bu durumda gerekçeli kararın davacı vekili adına 13.08.2014 tarihinde stajyeri olan Av. G. K.’a tebliğ edildiği tartışmasız olup, öncelikle ön sorunun çözümü açısından avukat stajyerine yapılan tebliğin usulüne uygun ve geçerli bir tebligat sayılıp sayılamayacağı hususunun irdelenmesi gerekmektedir.

1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 4667 sayılı Kanunla değişik 23. maddesinde stajın yapılması ve stajyerin ödevleri düzenlenmiş ve maddenin ikinci fıkrasında “Stajyer, avukatla birlikte duruşmalara girmek, avukatın mahkemeler ve idari makamlardaki işlerini yapmak, dava dosyaları ve yazışmaları düzenlemek, baroca düzenlenen eğitim çalışmalarına katılmak, baro yönetim kurulunca verilen ve yönetmelikte gösterilecek diğer ödevleri yerine getirmekle yükümlüdür. Stajyerler, meslek kurallarına ve yönetmeliklerde belirlenen esaslara uymak zorundadırlar” hükmüne yer verilmiştir.

Yine aynı Kanunun 26. maddesinde “Stajyerlerin yapabileceği işler” düzenlenmiş; bunlar “Stajyerler, avukat yanında staja başladıktan sonra, avukatın yazılı muvafakati ile ve onun gözetimi ve sorumluluğu altında, sulh hukuk mahkemeleri, sulh ceza mahkemeleri ile icra mahkemelerinde avukatın takip ettiği dava ve işlerle ilgili duruşmalara girebilir ve icra müdürlüklerindeki işleri yürütebilirler.” şeklinde sıralanmış ve bu yetkinin staj bitim belgesinin verilmesi veya staj listesinden silinme ile sona ereceği maddenin son fıkrasında belirtilmiştir.

İşlerin stajyer veya sekreterle takibi, dava dosyalarının incelenmesi ve dosyadan örnek alma ise, aynı Kanunun 46.maddesinde; avukatın, işlerini kendi sorumluluğu altındaki stajyeri veya yanında çalışan sekreteri eliyle de takip ettirebileceği; avukat veya stajyerin, vekâletname olmaksızın dava ve takip dosyalarını inceleyebileceği, bu inceleme isteğinin ilgililerce yerine getirilmesinin zorunlu olduğu, vekâletname ibraz etmeyen avukata ise dosyadaki kağıt veya belgelerin örneği veya fotokopisinin verilmeyeceği, şeklinde düzenlenmiştir.

Öte yandan, 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun “Avukat Katiplerine Ve Stajyerlerine Tebligat” başlıklı 37. maddesi “Celse esnasında kazai merci tarafından sıfatları tesbit edilen avukat katiplerine ve stajyerlerine mütaakip celse gün ve saatinin bildirilmesi avukata tebliğ hükmündedir.” düzenlemesini içermektedir.

Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Staj Yönetmeliğinin 19. maddesinde ise stajyerin yapabileceği işler düzenlenmiş; maddede aynen;

“Stajyer, avukat yanında staja başladıktan sonra, avukatın yazılı oluru ile onun gözetim ve sorumluluğu altında, sulh hukuk, sulh ceza mahkemeleri ile icra mahkemelerinde avukatın takip ettiği dava ve işlerle ilgili duruşmalara girebilir ve icra müdürlüklerindeki işleri yürütebilir.

Bu yetki, staj bitim belgesinin verilmesi veya staj listesinden adının silinmesi ile sona erer.

Stajyer, yanında staj yaptığı avukatın yazılı oluru ile dava dosyalarından fotokopi ve benzeri yollarla örnek alabilir.

Stajyer ayrıca vekaletname veya yazılı olur olmaksızın, dava ve takip dosyalarını inceleyebilir.” hükmüne yer verilmiştir.

Aynı Yönetmeliğin 20.maddesinde de, yanında staj yapılan avukatın, ilk üç ayın bitiminde ve staj süresinin sonunda birer rapor vereceği, son raporun kesin rapor olup, raporlarda stajyerin staja devamı, mesleki ilgisi, meslek ilke ve kurallarına yatkınlığı, katıldığı duruşmalar, yetki belgesi ile yürüttüğü işler, yaptığı araştırmalar ile uygulamalar ve benzeri çalışmaların değerlendirileceği, belirtilmiştir.

Görüldüğü üzere, avukat stajyerinin ancak avukatın yazılı oluru ile onun gözetimi ve sorumluluğu altında, sulh hukuk, sulh ceza mahkemeleri ve icra mahkemelerinde avukatın takip ettiği dava ve işlerle ilgili duruşmalara girebileceği ve icra müdürlüklerindeki işleri yürütebileceği kabul edilmiştir.

Diğer yandan 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 15. maddesinde; “Avukatlık stajı bir yıldır. Stajın bu kısmında yer alan hükümler uyarınca ilk altı ayı mahkemelerde ve kalan altı ayı da en az beş yıl kıdemi olan (bu beş yıllık kıdem hesabına Kanunun 4 üncü maddesinde yazılı hizmette geçen süreler de dahildir.) bir avukat yanında yapılır…” denilmektedir. Buna göre avukatlık stajı kanuni bir zorunluluk olup, mesleki bilgi ve tecrübeyi kazanmak amacıyla yapılmaktadır. Dolayısıyla avukat ile stajyer avukat arasındaki ilişki iş akdi ya da hizmet akdine dayalı olmayıp kanuni bir ilişkidir. Bu nedenle avukat stajyerinin, Tebligat Kanunu’nu 17. maddesinde sayılan daimi çalışan veya müstahdem sıfatını taşımadığı belirgindir.

Bu açıklamalar ışığında, dosya içerisinde gerekçeli kararın stajyer avukata tebliğine ilişkin avukatın yazılı bir oluru bulunmadığı gibi, 02.07.2014 tarihli gerekçeli kararın “çalışan” sıfatıyla stajyer avukat G. K.’a tebliği geçersizdir.

Ne var ki, Tebligat Kanununun 32. maddesinde yer alan ” tebliğ usulüne aykırı yapılmış olsa bile muhatabı tebliğe muttali olmuş ise muteber sayılır. Muhatabın beyan ettiği tarih, tebliğ tarihi addolunur” hükmü gereğince davacı vekilinin tebliğden haberdar olduğunu beyan ettiği 15.09.2014 tarihi itibariyle 22.09.2014 tarihinde yapılan temyiz istemi süresindedir.

Belirtilen nedenlerle, davacı vekilinin temyiz isteğinin süresinde olmadığından reddine ilişkin yerel mahkemenin 11.11.2014 tarihli ek kararının bozularak kaldırılmasına oy çokluğu ile karar verilerek ön sorun bu şekilde aşılmış ve davacı vekilinin direnme kararına yönelik temyizinin esastan incelenmesine geçilmiştir.

İşin esasının incelenmesine gelince;

Uyuşmazlığın çözümü için ilgili yasal düzenlemelerin değerlendirilmesinde yarar vardır.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK)’nun “Evlilik birliğinin sarsılması” başlıklı 166/I-II. maddesi;

“Evlilik birliği, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olursa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir.

Yukarıdaki fıkrada belirtilen hallerde, davacının kusuru daha ağır ise, davalının açılan davaya itiraz hakkı vardır. Bununla beraber bu itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa boşanmaya karar verilebilir” hükmünü içermektedir.

Anılan maddenin birinci fıkrası gereğince evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedeniyle boşanmaya karar verilebilmesi için başlıca iki şartın gerçekleşmiş olması gerekmektedir. İlki, evlilik birliğinin temelinden sarsılmış olması, diğeri ise ortak hayatın çekilmez hâle gelmiş bulunmasıdır. Genel boşanma sebeplerini düzenleyen ve yukarıya alınan madde hükmü somutlaştırılmamış veya ayrıntıları ile belirtilmemiş bir çok konuda evlilik birliğinin sarsılıp sarsılmadığı noktasında hâkime taktir hakkı tanımıştır.

Söz konusu hüküm uyarınca evlilik birliği, eşler arasında ortak hayatı çekilmez duruma sokacak derecede temelinden sarsılmış olduğu taktirde, eşlerden her biri kural olarak boşanma davası açabilir ise de, Yargıtay bu hükmü tam kusurlu eşin dava açamayacağı şeklinde yorumlamaktadır. Nitekim benzer ilkeye HGK’nın 04.12.2015 tarihli ve 2014/2-594 E., 2795 K. sayılı kararında da değinilmiştir.

Evlilik birliğinin ortak hayatı sürdürmeleri eşlerden beklenemeyecek derecede temelinden sarsılmış olması durumunda, davacının kusuru daha ağır ise davalının açılan davaya itiraz hakkı bulunmaktadır (TMK m. l66/II).

Bu düzenlemeyle davalıya bu yolla bir itiraz hakkı tanınmış olmakla birlikte, bu hakkın kötüye kullanılmasının yaptırımı da aynı hükümde belirtilmiştir.

Gerçekten, TMK. m. l66/II son cümleye göre itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa boşanmaya karar verilebilir.

Hemen belirtilmelidir ki, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 255. maddesi uyarınca aksine ciddi ve inandırıcı delil ve olaylar bulunmadıkça asıl olan tanıkların gerçeği söylemiş olmalarıdır. Akrabalık veya diğer bir yakınlık başlı başına tanık beyanını değerden düşürücü bir sebep sayılamaz.

Tüm bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı (kadın) tanığı olarak dinlenen …, “annesinin evlilikte yıllarca dayak yediğini ama katlandığını, son bir kaç olayın adliyeye yansıdığını”, diğer tanık … ise, “davalının devamlı suretle eşini küçümsediğini ve eşini evde istemediğini” beyan etmiştir. Dosyada tanıkların olmayan vakıaları olmuş gibi ifade ettiklerini kabule yeterli delil ve olgu bulunmamaktadır.

Diğer yandan, 09.04.2011 tarihli olayda Karacabey Sulh Ceza Mahkemesi’nin 22.06.2011 tarih ve 2011/297 E., 2011/884 K. sayılı kararı ile eşler arasından çıkan kavgada tarafların karşılıklı olarak birbirlerine fiziksel şiddet uyguladıkları, bu olay nedeniyle yargılanıp ceza aldıkları, verilen mahkumiyet hükmünün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği, kararın kesinleştiği ve tarafların bu olay sonrası bir araya gelmedikleri anlaşılmıştır.

Bu durumda, adı geçen tanık beyanları ve ceza dosyası birlikte değerlendirildiğinde, davalı erkeğin boşanmaya sebebiyet verecek nitelikte kusurlu olduğu anlaşıldığından davacı kadının boşanma davasının kabulü gerekmektedir.

O hâlde, aynı hususlara işaret eden ve Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle yerel mahkemenin davacı vekilinin temyiz isteğinin reddine ilişkin 11.11.2014 tarihli ek kararının oy çokluğu ile bozularak kaldırılmasına, davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanunun 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek hâlinde peşin temyiz harcının yatırana iadesine, aynı Kanunun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak 07.02.2019 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

BİRDEN FAZLA SANIĞIN MÜDAFİLİĞİNİ TEK BİR AVUKATIN YAPMASI HALİNDE BERAAT EDEN HER SANIK İÇİN AYRI AYRI VEKALET ÜCRETİNE HÜKMEDİLMESİ GEREKİR.

Yargıtay 19. CD., 2019/33104 E., 2019/13267 K., 22/10/2019 T.

A-) KARAR UYUŞMAZLIĞININ GİDERİLMESİNE DAİR BAŞVURU

Adana Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Daireleri Başkanlar Kurulu, 18.07.2019 tarihli ve 2019/3 sayılı kararıyla;

Adana Bölge Adliye Mahkemesi 7. Ceza Dairesinin 2019/1017 esas 2019/1340 karar sayılı, Adana Bölge Adliye Mahkemesi 10. Ceza Dairesinin 2018/5173 esas 2019/1004 karar sayılı, Adana Bölge Adliye Mahkemesi 8. Ceza Dairesinin 2018/465 esas 2018/260 karar sayılı, Adana Bölge Adliye Mahkemesi 9. Ceza Dairesinin 2018/1141 esas, 2018/1368 karar sayılı ve Adana Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesinin 2018/2156 esas 2018/2262 karar sayılı kararları arasında, “Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinde yer alan ‘…Beraat eden ve kendisini vekil ile temsil ettiren sanık yararına Hazine aleyhine maktu avukatlık ücretine hükmedilir…’ düzenlemesinin, bir avukatın aynı dosyada birden fazla sanığı temsil etmesi ve temsil ettiği sanıkların beraat etmesi halinde tek vekalet ücretine mi yoksa beraat eden sanık adedince mi vekalet ücretine hükmedileceği…” konusunda çıkan uyuşmazlığın, 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri İle Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun’un “Başkanlar Kurulunun Görevleri” başlıklı 35/3. maddesi gereği, Yüksek Yargıtay İlgili Ceza Dairesi tarafından bu konuda bir karar verilerek giderilmesini istemiştir.

5235 sayılı Kanun’un “Başkanlar Kurulunun Görevleri” başlıklı 35. maddesinde, her ne kadar ilgili Bölge Adliye Mahkemesi Başkanlar Kurulu’nun, uyuşmazlığın giderilmesi hususunda kendi görüşlerini de ekleyerek Yargıtay’dan bir karar verilmesini isteyebileceği düzenlenmiş ise de; Başkanlar Kurulu’nun görüşü yazılmadan uyuşmazlığın Dairemize gönderilmesinin, uyuşmazlık hakkında bir karar verilmesine engel oluşturmadığı değerlendirilmiştir.

B-) KARAR UYUŞMAZLIĞININ GİDERİLMESİNE KONU KARARLAR

1-) Adana Bölge Adliye Mahkemesi 7. Ceza Dairesi 2019/1017 E. 2019/1340 K. sayılı kararı,

2-) Adana Bölge Adliye Mahkemesi 10. Ceza Dairesi 2018/5173 E. 2019/1004 K. sayılı kararı,

3-) Adana Bölge Adliye Mahkemesi 8. Ceza Dairesi 2018/465 E. 2018/260 K. sayılı kararı,

4-) Adana Bölge Adliye Mahkemesi 9. Ceza Dairesi 2018/1141 E. 2018/1368 K. sayılı kararı,

5-) Adana Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesi: 2018/2156 E. 2018/2262 K. sayılı kararı.

C-) KARAR UYUŞMAZLIĞININ GİDERİLMESİNE KONU BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ CEZA DAİRELERİ KARARLARININ ÖZETLERİ

1-) Adana Bölge Adliye Mahkemesi 7. Ceza Dairesinin 2019/1017 E. 2019/1340 K. ve Adana Bölge Adliye Mahkemesi 10. Ceza Dairesinin 2018/5173 E. 2019/1004 K. sayılı kararlarında özetle;

1136 sayılı Kanun’un “Avukatlık ücreti” başlıklı 164. maddesi, “Avukatlık ücret tarifesinin hazırlanması” başlıklı 168. maddesi, 5271 sayılı Kanun’un “Yargılama giderleri” başlıklı 324. maddesi ile Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 16.10.1978 tarihli, 1978/2-324 E. ve 1978/350 K. sayılı kararına atıfta bulunularak, “…vekalet ücretinin tayininde ilke olarak sanıkların sayısının ya da sanığın birden çok suç işlemiş olmasının değil, usulünce açılan ve avukat tarafından takip edilen davaların adedinin esas alındığı ve taraflara yükletilecek avukatlık ücretinin her dava için ayrı ayrı tayininin öngörüldüğü, buna göre sanıklar hakkında ayrı ayrı dava açılmadıkça ücreti vekaletin de ayrı ayrı tayin ve takdirinin mümkün olmadığı…” gerekçesiyle sanık sayısı ne kadar olursa olsun neticede hüküm kurulan dava adedi kadar vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiği belirtilmiştir.

2-) Adana Bölge Adliye Mahkemesi 8. Ceza Dairesinin 2018/465 E. 2018/260 K.„ Adana Bölge Adliye Mahkemesi 9. Ceza Dairesinin 2018/1141 E. 2018/1368 K. ve Adana Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesinin 2018/2156 E. 2018/2262 K. sayılı kararlarında özetle;

1136 sayılı Kanun’un “Avukatlık ücreti” başlıklı 164. maddesi, “Avukatlık ücret tarifesinin hazırlanması” başlıklı 168. maddesi, 5271 sayılı Kanun’un “Yargılama giderleri” başlıklı 324. maddesi, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 26.05.1935 tarihli, 1935/111 E. 1935/7 K. sayılı kararı ile Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 2016, 2017, 2018 ve 2019 yılları Avukatlık Asgari Ücret Tarifelerine (AAÜT) atıfta bulunularak, “…5271 sayılı CMK’de vekalet ücretinin sanık müdafii lehine değil sanık yararına hükmolunacağının düzenlendiği, sanık ile müdafi arasındaki sözleşmenin ayrı bir hukuki değer taşımakla sanıkların aynı veya farklı avukatlarla vekalet ilişkisi kurmalarının konunun kapsamına girmediği, Hazine aleyhine hükmedilecek vekalet ücreti miktarının ise hüküm tarihinde yürürlükte bulunan AAÜT’ye göre belirleneceği, çok sanıklı davalarda her bir sanığın farklı bir süje olduğu, her ne kadar da 2016 yılı için geçerli olan ve 21.12.2015 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren AAÜT’de ‘…beraat sebebi farklı olan sanıklar için ayrı vekalet ücretine hükmedileceği…’ düzenlenmiş ise de bu düzenlemenin 2017 ve sonraki yıllardaki AAÜT’lerde kaldırıldığı, buna göre AAÜT’de bir engel bulunmaması halinde 5271 sayılı CMK’nin 324. maddesine göre her sanık İçin ayrı vekalet ücretine hükmolunacağı…” gerekçesiyle birden fazla sanığın tek bir müdafi ile temsil edildiği bir ceza davasında, aynı vekilin temsil ettiği sanıklar hakkında beraat kararı verilmesi halinde beraat eden her sanık lehine ayrı vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiği belirtilmiştir.

D-) KARAR UYUŞMAZLIĞI HAKKINDA YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞININ GÖRÜŞÜ VE TALEBİ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 10.10.2019 tarihli, UG-2019/77924 sayılı “Uyuşmazlığın giderilmesi talebi” konulu yazısında;

“…1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun ilgili hükümleri incelendiğinde 31/10/1980 tarih ve 2329 sayılı Kanun’un 2. maddesi ile değişik 169. maddesi “Yargı mercilerince karşı tarafa yükletilecek avukatlık ücreti tarifesinde yazılı miktardan az ve üç katından fazla olamaz” düzenlemesi dikkate alındığında avukatın davada emeğinin asgari tarifenin üzerinde ücret takdiri ile karşılanabileceği anlaşılmaktadır. Yine talep yazısında yer aldığı üzere Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 16/10/1978 tarihli, 1978/2-324 E. 1978/350 K. sayılı ve 12/11/1979 tarihli, 1979/2-229 E. 1979/477 K. sayılı kararlarında belirtildiği üzere “Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin, vekalet ücretinin tayininde esas ilke olarak sanıkların sayısı ya da sanığınbirden çok suç işlemiş olmasını değil, usulünce açılan ve avukat tarafından takip edilen davaların adedini esas aldığı ve taraflara yükletilecek avukat parasının her dava için ayrı ayrı tayinini öngörmüş olduğu, ayrı ayrı dava açılmadıkça ücreti vekaletin de ayrı ayrı tayin ve takdirinin mümkün bulunmadığı dikkate alındığında: kendisini tek müdafii ile temsil ettiren birden fazla sanık lehine tek avukatlık ücretine hükmedilmesi gerektiği düşüncesi ile aksine kararların usul ve yasalara aykırı olduğu…” değerlendirilmekle,

Sonuç olarak “696 sayılı KHK’nin 92/2. maddesi ile değişik 5235 sayılı Kanunun 35/1 madde ve fıkrası uyarınca Adana Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Daireleri Başkanlar Kurulunun 18/07/2019 tarihli ve 2019/3 sayılı kararına istinaden anılan kararlar arasındaki uyuşmazlığın giderilmesi” talep edilmiştir.

E-) KARAR UYUŞMAZLIĞI İLE İLGİLİ YASAL DÜZENLEMELER

1-) 5235 Sayılı “Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri İle Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev Ve Yetkileri Hakkında Kanunu”nun 20/11/2017 tarihli ve 696 sayılı KHK’nin 92. maddesi ile değişik, “Başkanlar Kurulunun Yetkileri” başlıklı 35. maddesi;

“…(3) Re’sen veya bölge adliye mahkemesinin ilgili hukuk veya ceza dairesinin yada Cumhuriyet başsavcısının, Hukuk Muhakemeleri Kanunu veya Ceza Muhakemesi Kanununa göre istinaf yoluna başvurma hakkı bulunanların, benzer olaylarda bölge adliye mahkemesi hukuk veya ceza dairelerince verilen kesin nitelikteki kararlar arasında yada bu mahkeme ile başka bir bölge adliye mahkemesi hukuk veya ceza dairelerince verilen kesin nitelikteki kararlar arasında uyuşmazlık bulunması halinde bu uyuşmazlığın giderilmesini gerekçeli olarak istemeleri üzerine, kendi görüşlerini de ekleyerek Yargıtay’dan bu konuda bir karar verilmesini istemek,

(Değişik fıkra: 20/11/2017 – KHK-696/92 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7079/87 md.)

(3) numaralı bende göre yapılacak istemler, ceza davalarında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına, hukuk davalarında ise ilgili hukuk dairesine iletilir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı uyuşmazlık bulunduğuna kanaat getirmesi durumunda ilgili ceza dairesinden bir karar verilmesini talep eder. Uyuşmazlığın giderilmesine ilişkin olarak dairece bu fıkra uyarınca verilen kararlar kesindir…” hükümlerini içermektedir.

2-) 1136 sayılı Avukatlık Kanunu

a-) “Avukatlık sözleşmesinin kapsamı” başlıklı 163/1. maddesi;

“Avukatlık sözleşmesi serbestçe düzenlenir. Avukatlık sözleşmesinin belli bir hukuki yardımı ve meblağı yahut değeri kapsaması gerekir. Yazılı olmayan anlaşmalar, genel hükümlere göre ispatlanır. Yasaya aykırı olmayan şarta bağlı sözleşmeler geçerlidir…”,

b-) “Avukatlık ücreti” başlıklı 164/1. maddesi;

“Avukatlık ücreti, avukatın hukuki yardımının karşılığı olan meblağı veya değeri ifade eder…”,

c-) “Ücret dolayısıyla müteselsil sorumluluk” başlıklı 165/1. maddesi; (Değişik: 2/5/2001 – 4667/78 md.)

“İş sahibinin birden çok olması halinde bunlardan her biri, sulh veya her ne suretle olursa olsun taraflar arasında anlaşmayla sonuçlanan ve takipsiz bırakılan işlerde her iki taraf avukat ücretinin ödenmesi hususunda müteselsil borçlu sayılırlar.”,

d-) “Avukatlık ücret tarifesinin hazırlanması” başlıklı 168. maddesi; (Değişik: 2/5/2001 -4667/81 md.)

“Baronun yönetim kurulları, her yıl Eylül ayı içerisinde, yargı yerlerindeki işlemler ile diğer işlemlerden alınacak avukatlık ücretinin asgari hadlerini gösteren birer tarife hazırlayarak Türkiye Barolar Birliğine gönderirler.

Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulunca, baro yönetim kurullarının teklifleri de göz önüne alınmak suretiyle uygulanacak tarife o yılın Ekim ayı sonuna kadar hazırlanarak Adalet Bakanlığına gönderilir. (Ek cümle: 16/6/2009-5904/35 md.) Şu kadar ki hazırlanan tarifede; genel bütçeye, il özel idareleri, belediye ve köylere ait vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülükler ve bunların zam ve cezaları ile tarifelere ilişkin davalar ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun uygulanmasından doğan her türlü davalar için avukatlık ücreti tutarı maktu olarak belirlenir. Bu tarife Adalet Bakanlığına ulaştığı tarihten itibaren bir ay içinde Bakanlıkça karar verilmediği veya tarife onaylandığı takdirde kesinleşir. Ancak Adalet Bakanlığı uygun bulmadığı tarifeyi bir daha görüşülmek üzere, gösterdiği gerekçesiyle birlikte Türkiye Barolar Birliğine geri gönderir. Geri gönderilen bu tarife, Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulunca üçte iki çoğunlukla aynen kabul edildiği takdirde onaylanmış, aksi halde onaylanmamış sayılır; sonuç Türkiye Barolar Birliği tarafından Adalet Bakanlığına bildirilir. 8 inci maddenin altıncı fıkrası hükümleri kıyasen uygulanır.

Avukatlık ücretinin takdirinde, hukuki yardımın tamamlandığı veya dava sonunda hüküm verildiği tarihte yürürlükte olan tarife esas alınır.”,

e-) “Yargı mercilerine karşı tarafa yükletilecek avukatlık ücretinin miktarı” başlıklı 169. maddesi; (Değişik: 31/10/1980 – 2329/2 md.)

“Yargı mercilerince karşı tarafa yükletilecek avukatlık ücreti, avukatlık ücret tarifesinde yazılı miktardan az ve üç katından fazla olamaz.” hükümlerini içermektedir.

3-) 5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Kanunu

a-) “Yargıtay’ca davanın esasına hükmedilecek haller, hukuka aykırılığın düzeltilmesi” başlıklı 303. maddesi;

(1) Hükme esas olarak saptanan olaylara uygulanmasında hukuka aykırılıktan dolayı hüküm bozulmuş ise, aşağıdaki hallerde Yargıtay davanın esasına hükmedebileceği gibi hükümdeki hukuka aykırılığı da düzeltebilir:

h) Harçlar Kanunu ile yargılama giderlerine ilişkin hükümlere ve Avukatlık Kanununa göre düzenlenen ücret tarifesine aykırılık mevcutsa.”,

b-) “Yargılama giderleri” başlıklı 324. maddesi;

(1) Harçlar ve tarifesine göre ödenmesi gereken avukatlık ücretleri ile soruşturma ve kovuşturma evrelerinde yargılamanın yürütülmesi amacıyla Devlet Hazinesinden yapılan her türlü harcamalar ve taraflarca yapılan ödemeler yargılama giderleridir.

(2) Hüküm ve kararda yargılama giderlerinin kimlere yükletileceği gösterilir.

(3) Giderlerin miktarı ile iki taraftan birinin diğerine ödemesi gereken paranın miktarını mahkeme başkanı veya hakim belirler.

(4) Devlete ait yargılama giderlerine ilişkin kararlar, Harçlar Kanunu hükümlerine göre; kişisel haklara ilişkin kararlar, 9.6.1932 tarihli ve 2004 sayılı icra ve İflas Kanunu hükümlerine göre yerine getirilir. (Ek cümle: 2/7/2012-6352/100 md.) Devlete ait yargılama giderlerinin 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun 106 ncı maddesindeki terkin edilmesi gereken tutarlardan az olması halinde, bu giderin Devlet Hazinesine yüklenmesine karar verilir.

(5) Türkçe bilmeyen ya da engelli olan şüpheli, sanık, mağdur veya tanık için görevlendirilen tercümanın giderleri, yargılama gideri sayılmaz ve bu giderler Devlet Hazinesince karşılanır.”,

c-) “Bağlantılı davalarda giderler” başlıklı 326. maddesi;

(1) Birden çok suçtan dolayı aleyhinde kovuşturma yapılmış olan kimse, bunların bir kısmından mahkum olmuş ise, beraat ettiği suçların duruşmasının gerektirdiği giderleri ödemekle yükümlü değildir.

(2) iştirak halinde işlenmiş bir suç nedeniyle mahkum edilmiş olanlara, sebebiyet verdikleri yargılama giderleri ayrı ayrı yükletilir.”,

d-) “Beraat veya ceza verilmesine yer olmadığı kararı verilmesi halinde gider” başlıklı 327, maddesi;

(1) Hakkında beraat veya ceza verilmesine yer olmadığına karar verilen kişi, sadece kendi kusurundan ileri gelen giderleri ödemeye mahkum edilir.

(2) Bu kişinin önceden ödemek zorunda kaldığı giderler, Devlet Hazinesince üstlenilir.” hükümlerini içermektedir.

4-) Yürürlükteki Avukatlık Asgari Ücret Tarifeleri

a-) 31.12.2014 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren ve 2015 yılı için yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin “Ceza davalarında ücret” başlıklı 14/5. maddesi;

(5) Beraat eden ve kendisini vekil ile temsil ettiren sanık yararına hazine aleyhine maktu avukatlık ücretine hükmedilir.” şeklinde iken;

b-) 21 Aralık 2015 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren ve 2016 yılı için yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin “Ceza davalarında ücret” başlıklı 14/4. maddesi;

(4) Beraat eden ve kendisini vekil ile temsil ettiren sanık yararına Hazine aleyhine maktu avukatlık ücretine hükmedilir. Beraat eden sanıklar birden fazla ise beraat sebebi ortak olan sanıklar müdafii lehine tek, beraat sebebi ayrı olan sanıklar müdafii lehine ise ayrı ayrı avukatlık ücretine hükmolunur.”,

c-) 2017, 2018 ve 2019 yılları için yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifelerinin “Ceza davalarında ücret” başlıklı 14/4. maddeleri;

(4) Beraat eden ve kendisini vekil ile temsil ettiren sanık yararına Hazine aleyhine maktu avukatlık ücretine hükmedilir.”,

d-) Yukarıda sözü edilen ve 2014 – 2019 yılları arası yürürlükte bulunan tarifelerin “genel hükümler” başlığı altında düzenlenen “Avukatlık ücretinin aidiyeti, sınırları ve ortak veya değişik sebeple davanın reddinde davalıların avukatlık ücreti” başlıklı 3. maddeleri;

(1) Yargı yerlerince avukata ait olmak üzere karşı tarafa yükletilecek avukatlık ücreti, ekli Tarifede yazılı miktardan az ve üç katından çok olamaz. Bu ücretin belirlenmesinde, avukatın emeği, çabası, işin önemi, niteliği ve davanın süresi göz önünde tutulur.”,

e-) Yine 2014 – 2019 yılları arası yürürlükte bulunan tarifelerde ortak ve aynı şekilde düzenlenen “Karşılık davada, davaların birleştirilmesinde ve ayrılmasında ücret” başlıklı 8. maddeleri;

(1) Bir davanın takibi sırasında karşılık dava açılması, başka bir davanın bu davayla birleştirilmesi veya davaların ayrılması durumunda, her dava için ayrı ücrete hükmolunur.” düzenlemelerini içermektedir.

5-) 02.03.2007 tarihli 26450 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Ceza Muhakemesi Kanunu Gereğince Müdafi ve Vekillerin Görevlendirilmeleri İle Yapılacak Ödemelerin Usul ve Esaslarına İlişkin Yönetmeliğin, “Ödemeye ilişkin esaslar” başlıklı 10/4. maddesi;

(4) (Değişik: RG-22/7/2016-29778) Aralarında menfaat çatışması bulunmayan birden fazla şüpheli, sanık, mağdur, şikayetçi, suçtan zarar gören veya katılan için görevlendirilen aynı müdafi ya da vekile bu kişilerin her biri için ayrı ücret ödenir.” düzenlemesini içermektedir.

F-) İNCELEME, DEĞERLENDİRME VE GEREKÇE

1-) İnceleme ve Değerlendirme

Dairemizin 18.04.2018 tarihli, 2018/3074 E., 2018/4708 K. sayılı kararında da belirtildiği üzere;

Avukatlık (vekalet) ücreti, avukatın müvekkiline karşı üstlendiği savunma görevinin yerine getirilmesi sonucu hak kazandığı değerdir. Avukatlık ücreti, esasen 5271 sayılı CMK’de bazı suçlar için öngörülen “zorunlu müdafilik” ve 1136 Avukatlık Kanunu’nda yer alan “adli yardım bürosunca yapılacak görevlendirme” kavramlarından farklı olarak, vekil eden ile avukat arasında özel hukuk hükümlerine göre yapılan sözleşmeden doğan bir ücrettir.

Avukatın yürüttüğü vekalet hizmetinin esasları, Borçlar Kanunu’ndaki genel hükümler çerçevesinde, özel olarak 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nda düzenleme altına alınmıştır. Avukatın müvekkiline sunduğu avukatlık hizmetinin konusunu, dava dışı bir danışmanlık, mütalaa veya idari başvuru oluşturabileceği gibi uyuşmazlık konusu olayda olduğu üzere bir ceza yargılamasının tarafı olan kişiye yargı organları önünde temsil veya savunma hizmeti sunulması şeklinde de gerçekleşebilir. Hemen belirtmek gerekir ki; avukatlık hizmeti, sadece duruşmaya girmek veya savunma yapmakla sınırlı olmadığı gibi yargılama sürecinin her aşamasında müvekkille görüşmek, dava konusu üzerinde hazırlık yapmak, delilleri toplamak gibi yargı organlarına yardımcı iş veya işlemlerin yürütülmesini de gerektirmektedir. Hatta 1136 sayılı Avukatlık Kanunu, Borçlar Kanununda yazılı olan vekalet görevini bizzat yerine getirme zorunluluğunun bir istisnası olarak, avukatın savunma esnasında veya duruşmada başka bir meslektaşını yetkili kılabilmesi (tevkil, yetki belgesi vb.) veya kanunda duruşmasız olarak yapılabileceği öngörülen bazı yargılamalarda, mahkeme huzuruna hiç çıkmadan temsil yetkisinin gerçekleşmesini de mümkün kılmaktadır.

Gerek medeni muhakeme gerekse ceza muhakemesi sürecinde; davacı, davalı, müdahil, şüpheli veya sanık gibi değişik sıfatlarla bulunan müvekkilinin haklarının tespitini, ortaya çıkarılmasını veya icrasını sağlamak amacıyla kamu görevi yürüten avukatlar, yaptıkları serbest meslek faaliyetinin karşılığı olarak hak edecekleri sözleşmesel vekalet ücretini sözleşme gereği müvekkillerinden alabileceklerdir. Yargılama sürecinin tarafı olan vekil edenler, hukuki yardımın konusunu oluşturan uyuşmazlığa dair mahkemelerce verilecek karar ne olursa olsun, henüz hukuki yardım hizmeti gerçekleşmeden önce veya hizmetin sonunda sözleşmede belirlenecek ücreti ödemekle yükümlüdürler.

Avukatlık (vekalet) sözleşmesinde ücrete konu edilen hizmet, vekalet hizmetinin, hukuki yardımın veya çabanın bizatihi kendisidir. Öte yandan hiçbir avukat, vekillik hizmetinin görülmesi sonucunda mahkemelerce verilecek hükmün sonucunu garanti edecek bir taahhütte bulunamayacağı gibi vekalet ücretinin ödenme şartlarını hükmün sonucuna (ihtimale) göre de belirleyemez. 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’na ve meslek kurallarına göre, avukatların ücretsiz bir vekillik hizmeti yapmaları için bu durumu ve gerekçesini bağlı oldukları baroya bildirmeleri gerekmektedir. Kısacası avukatlık (vekalet) ücreti, vergi hukukundan kaynaklı hükümler saklı kalmak üzere, henüz hizmet verilmeden önce belirlenen ve ödenme şartları kanuna uygun olarak yapılması gereken sözleşmeye göre taahhüt altına alınan bir ücrettir. Bu ücretin (avukatlık ücreti) alacaklısı hizmeti gören avukat; borçlusu ise vekil eden ve sözleşmenin tarafı olan kişilerdir.

Muhakeme süreci sonunda, kendisini en az bir vekille temsil ettiren taraf lehine, davada haklı çıkması halinde, Avukatlık Kanunu’nun 169. maddesinde düzenlenen karşı tarafa yükletilecek “yasal vekalet ücreti” ise; vekil eden ile avukatı arasındaki sözleşme ilişkisinden farklı bir kavram olarak, haksız yere bir davanın açılmasına veya yürütülmesine sebebiyet veren kişilerden (karşı taraftan) alınacağı düzenlenen bir ücrettir. Ayrıca mahkemelerce hükmedilecek bu ücret, yine Avukatlık Kanunu’nun 169. maddesine göre, avukatlık asgari ücret tarifesinde öngörülen miktardan az ve bunun üç katından fazla olamaz. Mahkemelerce hükmedilecek yasal vekalet ücretinin alacaklısı kendisini en az bir vekille temsil eden ve yargılama sürecinde haklı çıkan taraf (gerçek veya tüzel kişi vekil eden); borçlusu ise kendini vekille temsil ettiren kişiler aleyhine haksız yere yürütülen bir davaya neden olan taraf olacaktır.

Dairemizce çözülmesi gereken uyuşmazlık; birden fazla sanık hakkında açılan ya da önceden ayrı ayrı açılmış olup sonradan birleştirilen bir ceza davasında, birden fazla sanığın kendisini aynı avukatla temsil ettirmesi halinde, beraat eden sanıklar hakkında mahkemelerce kurulacak hükümde sanıklar lehine tek vekalet ücretine mi yoksa birden fazla vekalet ücretine mi hükmedileceği; birden fazla vekalet ücreti ödenecekse hangi şartlarda ve ne kadar vekalet ücretine hükmedileceğidir.

Ceza muhakemesinde müdafiilik, zorunlu ve isteğe bağlı (özel) müdafiilik olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Yukarıda belirtildiği üzere, zorunlu müdafiiliğin kapsamı ve muhakemenin görüldüğü il merkezinde bulunan barolarca yürütülen zorunlu müdafiilik hizmetleri esasları ve zorunlu müdafİlik ücretlerinin nasıl ve ne miktarda ödeneceği uyuşmazlık konusunun kapsamı dışındadır. Keza zorunlu müdafılik ücret tarifesinin dayanağı olan “Ceza Muhakemesi Kanunu Gereğince Müdafi ve Vekillerin Görevlendirilmeleri İle Yapılacak Ödemelerin Usul ve Esaslarına İlişkin Yönetmelik” hükümlerine göre, “…Aralarında menfaat çatışması bulunmayan birden fazla şüpheli, sanık, mağdur, şikayetçi, suçtan zarar gören veya katılan için görevlendirilen aynı müdafi ya da vekile bu kişilerin her biri için ayrı ücret ödeneceği…” açıkça hüküm altına alınmıştır. Tam da bu noktada, birden fazla sanık hakkında görülen bir ceza davasında, sanıklardan bir kısmının zorunlu müdafi ile bir kısmının ise özel müdafi ile temsil edilmesinin mümkün olabileceği, mahkemece sadece özel müdafi ile temsil edilen sanıklar lehine vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiğine dikkat edilmelidir.

Avukat (vekil) ile müvekkilin (vekil eden), ceza davasında verilecek hukuki yardım hizmetinin kapsamına göre aralarında yaptıkları sözleşmeyle özel olarak kararlaştırdıkları sözleşmesel vekalet (avukatlık) ücreti de uyuşmazlığın kapsamı dışındadır. Yukarıda izah edildiği üzere, mahkemelerce hükmedilecek yasal vekalet ücretinin tarafları ve hükümlerinin, sanıkla avukatı arasında yapılan sözleşmede kararlaştırılan avukatlık ücretinin tarafları ve hükümleriyle farklı olduğunu da hatırlatmakta fayda bulunmaktadır.

Mahkemelerce haksız çıkan taraf aleyhine hükmedilecek vekalet ücretinin yasal dayanağını, 5271 sayılı CMK’nin 324 ve devamı maddeleri ile 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 168. maddesine göre hazırlanan avukatlık asgari ücret tarifeleri (AAÜT), vekalet ücretinin miktarını ise yine 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 169. maddesi ve ilgili avukatlık asgari ücret tarifesi (AAÜT) oluşturmaktadır. Avukatlık asgari ücret tarifeleri, belli periyotlarla yenilenen ve değişen miktarlarda yasal vekalet ücreti ödenmesini düzenleme altına alan, mahkemelerce takip edilmesi gereken dayanak belgelerdir.

5271 sayılı CMK’nin “Yargılama Giderleri” başlıklı 324. ve devamı maddelerinde, “…tarifesine göre ödenmesi gereken avukatlık ücretleri…” yargılama giderleri ile birlikte sayılmıştır. Ayrıca mahkemelerce verilecek hüküm ve kararlarda yargılama giderlerinin ve kimlere yükletileceğinin gösterilmesi gerektiği de aynı kanunda emredici şekilde hüküm altına alınmıştır.

5271 sayılı CMK’nin “beraat veya ceza verilmesine yer olmadığına dair karar verilmesi halinde gider” başlıklı 327. maddesi “…kişi, sadece kendi kusurundan kaynaklı giderleri ödemeye mahkum edilir. Bu kişinin önceden ödemek zorunda olduğu giderler. Devlet Hazinesince üstlenilir…” hükmünü içermektedir. Anılan norma göre, ceza muhakemesinde sanık hakkında beraat kararı verilmesi ve sanığın kendisini en az bir vekille temsil ettirmesi halinde, sanık lehine vekalet ücretine hükmedilmesi ve bu ücretin haksız yargılamaya mahal verdiği anlaşılacak olan Devlet Hazinesince ödenmesi gerektiği hususunda da bir tereddüt bulunmamaktadır. Sanık hakkında beraat kararıyla birlikte veya beraat kararından ayrı olarak mahkumiyet, düşme, hükmün açıklanmasının geri bırakılması, güvenlik tedbiri veya ceza verilmesine yer olmadığına dair bir karar verilmesi halinde, kararın gerekçesine göre kusuru bulunan ve hakkında ceza davası açılmasına neden olduğu kanaatine varılan bir sanık lehine vekalet ücretinin ödenmesine hükmedilmeyeceği de Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 14.03.2019 tarihli, 2019/4-6 E. 2019/214 K. sayılı kararında belirtilmiştir.

Yukarıda özetlenen yasal düzenlemeler çerçevesinde; ceza yargılaması sonunda bir sanık hakkında atılı suçtan dolayı “beraat” hükmü verilmesi halinde, hüküm tarihinde yürürlükte bulunan AAÜT’de belirtilen miktarda “sanık lehine” vekalet ücretine hükmedilmesi gerekeceği açıktır. Ancak hükmedilecek vekalet ücretine dair mevzuatta bireysel bir düzenleme hüküm altına alınmış olmakla ceza davasında beraat eden sanık sayısının birden fazla olması halinde, hangi usul ve esaslara göre, kaç adet vekalet ücretine hükmedileceğine dair açık bir düzenleme bulunmamaktadır.

İstisnai bir şekilde, 2016 yılında geçerli olan AAÜT’de yer alan 14/4. maddesinde, “…Beraat eden sanıklar birden fazla ise beraat sebebi ortak olan sanıklar müdafii lehine tek, beraat sebebi ayrı olan sanıklar müdafii lehine ise ayrı ayrı avukatlık ücretine hükmolunur…” şeklinde açık bir düzenlemenin mevcut olduğu, bundan önceki veya sonraki yıllarda bu hususta bir hüküm bulunmadığı, konunun yargısal içtihatlarda o dönemde yürürlükte bulunan AAÜT’ye göre farklı ilke ve esaslara göre değerlendirildiği görülmektedir.

Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 26.05.1935 tarihli. 1935/111 E., 1935/7 K. sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında (özetle);

Yargılama giderlerinin hükmün tamamlayıcı bir parçası niteliğinin bulunduğu, muhakeme masraflarının hükümde gösterilmesinin icap ettiği, temyiz incelemesinin hükmün muhakeme masraflarına da şamil olmak üzere yapılması gerekeceği belirtilmektedir.

Uyuşmazlığa konu bir kısım Bölge Adliye Mahkemeleri İlgili Ceza Dairelerinin kararlarında dayanak olarak gösterdiği gibi uyuşmazlık konusu olan vekalet ücretinin sayısına dair açık bir değerlendirme yapılmadığı anlaşılmaktadır. Öte yandan vekalet ücretinin yargılama gideri olarak hükümde gösterilmesinin zorunlu olduğu hususu,

01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK’nin 324/2. maddesinde açıkça yazılı olmakla, uyuşmazlık konusunu doğrudan ilgilendiren bir çözüm öngörmemektedir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 12.11.1979 tarihli, 1979/2-229 E„ 1979/477 K. sayılı kararında ise (özetle);

Uyuşmazlık konusunun, o tarihte yürürlükte bulunan 1412 sayılı (mülga) Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu gereğince açılmış bir “şahsi davada”, müdahiller vekilinin verdiği tek dilekçe ve ekindeki tek vekaletname ile açmış olduğu şahsi davanın, sanığın her üç müdahile karşı işlediği sabit olan bir yaralama suçu nedeniyle “mahkumiyet” ve ayrıca “manevi tazminat davalarının 500’er liralık kısmının kabulüyle geri kalan kısmın reddine” dair hükümlerle sonuçlanması karşısında, kendisini tek vekille temsil ettiren “birden fazla müdahil lehine” hükmedilen 400’er lira maktu, 50’şer lira nispi vekalet ücretinin, usulüne uygun belirlenip belirlenmemesi olduğu,

Hüküm tarihinde (04.01.1979) yürürlükte bulunan (1975 yılı) Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin “avukatlık ücretinin şuurları”na dair 4. maddesinde ve “karşılık davada, davaların birleştirilmesinde ve ayrılmasında ücret” başlıklı 9. maddesinde belirtilen ilkelere göre; “…vekalet ücretinin tayininde esas ve ilke olarak davacı veya sanıkların adedinin değil, usulünce açılmış olan ve avukat tarafından takip olunan (şahsi) davaların adedinin esas alındığının, taraflara yükletilecek avukatlık parasının her dava için ayrı ayrı tayininin öngörüldüğünün…” buna göre ayrı ayrı (şahsi) dava açılmadıkça birden çok şikayetçi için açılan şahsi davada müdahiller lehine vekalet ücretine de ayrı ayrı hükmedilmesinin mümkün olamayacağına karar verilmesi gerektiği belirtilmiştir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 16.10.1978 tarihli, 1978/2-324 E.,1978/350 K. sayılı kararı da aynı gerekçelerle tek bir şikayet dilekçesiyle açılmış olan tek bir (şahsi) ceza davası için müdahiller lehine tek bir vekalet ücretine hükmedileceği kararı verilmiştir.

Yukarıda özetlenen emsal kararların; o tarihte yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu ile 1975 yılında yürürlüğe giren AAÜT hükümleri kapsamında yapılan inceleme ve değerlendirme sonucunda, müdahillerin sanığın tek bir eyleminden dolayı mı yoksa birden fazla eyleminden dolayı mı zarar gördüğü açıklanmadan ve müdahiller vekili tarafından açılan “şahsi dava ve manevi tazminat davaları” nedeniyle müdahiller lehine yükletilecek vekalet ücretinin miktarı hususunda verilen kararlar olduğu, bu nedenle uyuşmazlık konusunu doğrudan çözebilecek derecede açık ve benzer nitelikte olmadığı değerlendirilmiştir.

2-) Gerekçe

Ceza muhakemesi süreci, suç şüphesiyle birlikte başlayan, maddi gerçekliğe ulaşmak amacıyla yürütülen, sanığın eylem(ler)ini kanunda öngörülen şartlarda yapılacak soruşturma ve kovuşturma işlemleriyle birlikte yorumlayıp değerlendiren ve ceza normunda öngörülen suçun oluşup oluşmadığını ortaya çıkaran, yargı organı eliyle yine kanunda öngörülen hükmün verilmesiyle sonuçlanan bir süreçtir. Ceza muhakemesinin temel süjelerini, hakim (mahkeme), iddia makamı ve savunma makamı oluşturmaktadır. Ancak şikayete tabi suçlarda şikayet şartı gerçekleşmek şartıyla, bir katılma talebi veya kararı olmadan da kamu davasının devam edebilmesi mümkündür. Dolayısıyla sanık, iddia makamı ve yargıç, yargılamanın sacayağını oluşturan olmazsa olmaz en temel unsurlarıdır.

Kamu davası, 5271 sayılı CMK’nin 170 vd. maddelerine göre, sanığın suç oluşturduğu iddia edilen eyleminin ve bu eyleme uyan suç tipinin davayı açan belgede (iddianame vb.) belirtilmesi suretiyle Cumhuriyet savcısı tarafından açılan davadır. Bir kamu davasından söz edebilmek için en az bir davacının (iddia makamı), en az bir sanığın ve en az bir suça konu eylemin bulunması şarttır. Ceza davası terimi ise yargı organı önünde görülen bir veya birden fazla kamu davasını nitelemek için günlük dilde kullanılan bir kavramdır.

01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile mülga olan 765 sayılı TCK ve 1412 sayılı CMUK’de öngörüldüğü şekilde, takibi şikayete bağlı bir kısım suçlar için önceden varolan “şahsidava” kavramı ceza muhakemesi sistemimizden çıkartılmıştır. Dolayısıyla ceza muhakemesi sistemimizde özel kanunlarda yer alan bir kısım suçlar (İcra ve İflas Kanunu, Çek Kanunu v.b.) istisna olmak üzere artık sadece “kamu davası” olarak adlandırılan ceza davası türü vardır ve bu dava kural olarak ancak Cumhuriyet savcısı tarafından yürütülen soruşturma evresi sonucunda açılmaktadır.

Bağlantı ve iştirak halinde işlenen suçlardan dolayı yapılan yargılama giderleri, 5271 sayılı CMK’nin “Bağlantılı davalarda giderler” başlıklı 326. maddesinde;

(1) Birden çok suçtan dolayı aleyhinde kovuşturma yapılmış olan kimse, bunların bir kısmından mahkum olmuş ise, beraat ettiği suçların duruşmasının gerektirdiği giderleri ödemekle yükümlü değildir.

(2) İştirak halinde işlenmiş bir suç nedeniyle mahkum edilmiş olanlara, sebebiyet verdikleri yargılama giderleri ayrı ayrı yükletilir.” şeklinde ayrı fıkralarda sistematik biçimde ele alınmıştır.

Suça konu eylemler arasındaki “bağlantı” kavramı, birden fazla sanık hakkında açılan davalar arasındaki (objektif) bağlantı ve bir sanığın birden fazla eylemini konu edinen (sübjektif) bağlantı olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Şartlan varsa kamu davalarının birlikte açılması veya sonradan birleştirilerek birlikte görülebilmesi mümkün kabul edilmektedir.(Yenisey, F. – Nuhoğlu, A., Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2016, Soyaslan, D., Ceza Muhakemesi Hukuku, Yetkin Yayınevi, Ankara, 2016, Toroslu/N.- Feyzioğlu, M., Ceza Muhakemesi Hukuku, Savaş Yayınevi, Ankara, 2009)

Öte yandan 5237 sayılı TCK’de yeniden düzenleme altına alınan ve 765 sayılı TCK’denpek çok yönden farklılık arz eden hükümleri bulunan “suça iştirak” kavramı, birden fazla kamu davası arasındaki “bağlantı” kavramına benzer şekilde, birden fazla sanık hakkında tek bir yargılama süreci yürütülmesi için elverişli bir diğer olguyu işaret etmektedir.

Bir sanığın ceza muhakemesi süreci sonunda beraat etmesi halleri, CMK’nin “duruşmanın sona ermesi ve hüküm” başlıklı 223/2. maddesinde;

a) Yüklenen fiilin kanunda suç olarak tanımlanmamış olması,

b) Yüklenen suçun sanık tarafından işlenmediğinin sabit olması,

c) Yüklenen suç açısından failin kast veya taksirinin bulunmaması,

d) Yüklenen suçun sanık tarafından işlenmesine rağmen, olayda bir hukuka uygunluk nedeninin bulunması,

e) Yüklenen suçun sanık tarafından işlendiğinin sabit olmaması,” halleri olarak sınırlı sayıda düzenlenmiştir. Madde metninde yazılı beraat nedenleri arasında bir öncelik veya ayrıcalık öngörülmediği açıkça görülebilmektedir.

Kanun koyucu, CMK’nin 324/2. maddesinde, yargılama sırasında yapılan giderlerinin neler olduğunu ve yargılama sonucunda bu giderlerin kimler tarafından ödeneceğinin hükümde belirtilmesini emredici olarak düzenlemiştir. Kuşkusuz vekalet ücreti de bu yargılama giderlerinden birisidir.

CMK’nin “Beraat veya ceza verilmesine yer olmadığı kararı verilmesi halinde gider” başlıklı 327. maddesinde, “hakkında beraat veya ceza verilmesine yer olmadığına karar verilen kişinin, sadece kendi kusurundan ileri gelen giderleri ödemeye mahkum edileceği” ve “kişinin önceden ödemek zorunda kaldığı giderlerin Devlet Hazinesince üstlenileceği” kuralıyla amaçlanan, aleyhine açılan ceza davasında beraat eden, dolayısıyla mağdur edilen bir sanığın, gerek yargılama öncesi gerekse yargılama sürecinde sırf aleyhine yürütülen ceza yargılaması nedeniyle uğramış olduğu zararların karşılanmasıdır. Yargı organlarınca hükmedilecek (yasal) vekalet ücreti, bu nedenle “sanık lehine” hükmedilen bir miktardır.

Kanun koyucu, beraat eden sanığın ödemek zorunda kaldığı yargılama giderlerinin Devlet Hazinesinden karşılanması kuralıyla, Avukatlık Kanunu ve AAÜT hükümlerine göre hükmedilecek olan yasal vekalet ücretinin, avukatla vekil eden arasında yapılan sözleşmede kararlaştırılan miktar ne olursa olsun, mahkemece beraat eden sanık lehine hükmedilecek miktarın Devlet Hazinesince karşılanmasını amaçlamıştır. Avukatlık Kanunu’nun 169. maddesinde mahkemelerce hükmedilecek vekalet ücreti miktarının, avukatın emeği ve benzeri hususlar göz önünde bulundurularak, AAÜT’de öngörülecek miktardan az ve üç katından fazla olamayacağı ilkesi benimsenmiş ise de; hemen hemen tüm avukatlık asgari ücret tarifelerinde “ceza davalarında ücret” ortak başlığı altında “maktu” olarak belirlendiği, yani sanık sayısına göre hükmedilecek vekalet ücretinde mahkemelerin bir takdir yetkisi de kullanamayacağı görülmektedir.

Çözümü gereken uyuşmazlıkta, ceza muhakemesinde kendisini, en az bir özel müdafi ile kurduğu sözleşme (vekalet) ilişkisi çerçevesinde temsil ettiren ve aldığı avukatlık (savunma) hizmetinin bedelini, özel hukuk kurallarına göre ödemekle yükümlü olan kişi, beraat eden sanıktır. Bu nedenle sanık kendisini kaç avukatla ve ne kadar ücretle temsil ettirirse ettirsin bir sanık lehine tek bir (maktu) avukatlık vekalet ücretine hükmedilecektir.

Birden fazla sanık hakkında mahkemelerce beraat kararı verilmesi halinde, hükmedilecek vekalet ücretinin her sanık için ayrı ayrı mı yoksa tüm sanıklar için tek bir vekalet ücreti mi olacağı hususuna gelince;

Ceza ve ceza muhakemesi hukukuna hakim olan “ceza sorumluluğunun şahsiliği” ve “cezaların bireyselleştirilmesi” ilkeleri çerçevesinde, ceza muhakemesi süreci, kural olarak her sanık yönünden ayrı ayrı yürütülen bir süreçtir. İster bağlantı sebebiyle ister iştirak halinde işlenen suçlar sebebiyle birlikte görülen çok sanıklı bir ceza davasında, her sanığın ifadesinin ayrı ayrı alınması, her sanığın suç oluşturan eyleminin ve her sanık hakkında toplanan delillerin ayrı ayrı değerlendirilmesi, her sanığın neden beraat ettiğinin gerekçesinin ayrı ayrı yazılması ve koşulları varsa her sanık için ayrı ayrı beraat hükmü kurulması gerekecektir. Dolayısıyla avukatlık (savunma) hizmeti ne şekilde yerine getirilirse getirilsin, kural olarak sanıkların eylemleri arasındaki objektif farklılıklar (asıl fail, azmettiren vb.) veya sanıkların sahip oldukları sübjektif özellikler (yaş küçüklüğü vb.) bakımından müdafiilik görevinin her bir sanık için ayrı ayrı yürütülmesi gerekeceği tartışmasızdır.

O halde, birden fazla sanığın tek bir müdafi tarafından temsil edilmesi halinde, her sanık için ayrı bir savunma hizmeti gerçekleştirileceği, tüm sanıkların müdafiisi aynı olsa dahi sanıklar müdafiinin; tüm sanıklarla ayrı ayrı görüşüp gerek eylemlerini gerekse kişisel durumlarını, dava dosyasındaki delilleri her sanık açısından ayrı ayrı araştırmak zorunda olacağı, öte yandan Avukatlık Kanunu’na göre müdafiin görevini yerine getirmesi sırasında sanık konumundaki müvekkilleri arasında menfaat çatışması kriterini de göz önüne alarak görevini her sanık için ayrı ayrı dikkat ve özen göstererek yerine getirmesinin zorunlu olacağı, sanıkların ise müdafiinden kendi savunmalarını ayrı bir özen göstererek yapmasını bekleyecekleri, her sanığın müdafiine ayrı ayrı sözleşme gereği avukatlık ücreti ödemiş veya ödemekle yükümlü olacağı, netice itibariyle mahkemelerce beraat eden sanık için hükmedilecek maktu vekalet ücretinin “sanık lehine” hükmedileceğinin mevzuatta açıkça düzenlenmiş olması göz önüne alındığında;

Bir ceza dava dosyasında birden fazla sanık hakkında beraat hükmü verilmesi halinde; her bir sanığın, hakkında yürütülen kamu davasının açılmasında kendi kusurunun olmaması şartıyla ve yukarıda açıklanan temel ilkeler çerçevesinde, tek bir avukatla temsil edilseler dahi mahkemece sanıklar lehine hüküm tarihinde yürürlükte bulunan AAÜT’de yazılı maktu vekalet ücreti miktarınca her sanık için ayrı ayrı vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.

G-) SONUÇ

Gerek bağlantı kavramı nedeniyle birleştirilen; gerekse suçun iştirak halinde işlenmesi nedeniyle birden fazla sanık hakkında açılan kamu davalarının; bir ceza davasında birlikte görülmesi sırasında kendisini özel bir müdafi ile temsil ettiren sanıklar hakkında beraat hükmü verilmesi halinde, sanıkların haklarında kamu davasının açılmasına sebebiyet verecek derecede kusuru olmaması şartıyla, her sanık için ayrı ayrı ve hüküm tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinde belirtilen miktarda maktu vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiğine, 22.10.2019 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.

MUHALEFET ŞERHİ

Avukatlık ücretinin ne olduğuna ilişkin düzenlemeler, 1136 sayılı kanunun 163/1, 164/1, 165/1. maddelerinde yer almıştır.

Aynı kanunun 168. maddesinde, baroların yönetim kurullarının her yıl eylül ayı içinde, yargı yerlerindeki ve diğer yerlerdeki işlemler için hazırlayacakları tarifelerin Türkiye Barolar Birliğine gönderileceği, T.B.B. yönetim kurulunca baroların yönetim kurullarının teklifleri de dikkate alınarak hazırlanacak tarifenin, Adalet Bakanlığınca onaylanmasıyla avukatlık asgari ücret tarifesinin kesinleşeceği belirtilmiştir.

Anayasanın 141.maddesinde yargılamanın ucuzluğu ve seriliği ilkesine yer verilmiş,

CMK’nin 324/1. maddesinde Avukatlık Ücretinin yargılama giderlerinden olduğu gösterilmiştir.

Bu düzenlemeler içinde, beraatle sonuçlanan bir davada birden çok sanığın bir müdafi tarafından temsili halinde, her bir sanık için ayrı vekalet ücretine hükmolunacağına dair bir hüküm bulunmamaktadır.

Bu hususta Yargıtay Ceza Daireleri arasındaki uygulamada yeknesaklık bulunmayıp, farklı kararlara rastlanılmaktadır.

Mevcut durum karşısında değerlendirme yapılması gerektiğinde, çözümün esasının hukukun temel ilkelerinden olan hak ve nesafet kuralları ölçeğinde aranması gerektiği açıktır.

Zira beraat eden sanığa devlet hazinesinden ödenecek vekalet ücretinde tüm toplumun hakkı söz konusudur.

Öncelikle belirtelim ki, aralarında fiili ve hukuki irtibat bulunmayan davaların birlikte görülmesi ceza muhakemesi hükümlerine göre mümkün değildir. Yani birden çok sanığın birlikte yargılanıp beraat etmesi ancak birlikte suç işleyen sanıklar bakımından mümkündür. Bu sebeple normalde birlikte yargılanan sanıklarla ilgili müdafiinin ayrı ayrı sebeplerle savunma hazırlaması gerekmez.

Bu bakımdan harcanan emek esaslı değerlendirmede, birlikte yargılanıp beraat hükmü kurulan sanıklar lehine verilecek ücretin, avukatlık ücret tarifesine göre gösterilen asgari sınırın üç katma kadar aşılmak suretiyle takdir edilip, sanıklar yararına eşit olarak verilmesi hakkaniyete uygun olacaktır.

Öte yandan bir suçla ilgili birden çok sanığın yargılanıp mahkum olduğu dava hakkında katılan lehine tek bir vekalet ücreti hükmedilirken, tersine durumda her bir sanık için ayrı vekalet ücreti tayini bir çelişki olacaktır.

Eğer herhangi bir nedenle farklı hukuki sebeplerle aynı davada birden çok sanık hakkında dava açılmış ve bu dava beraatle sonuçlanmış ise bu durumda her bir sanık için farklı savunmalar yapılması gerektiğinden, ayrı ayrı vekalet ücreti tayin edilmesinde hukuken herhangi bir engel bulunmamaktadır ve ayrı ayrı vekalet ücreti tayini gerekecektir.

Ancak somut uyuşmazlıkta böylesi bir hal söz konusu olmadığından, sayın çoğunluğun, aynı davada beraat eden birden çok sanıkla ilgili her bir sanık için ayrı ayrı vekalet ücreti tayini gerektiğine ilişkin görüşüne katılmıyorum.

MUHALEFET ŞERHİ

Sayın çoğunluk ile şahsım arasında çıkan hukuki uyuşmazlık; birden fazla sanığın tek vekil ile temsil edilmesi ve dava sonunda sanıklar hakkında beraat kararı verilmesi halinde. Hazine tarafından sanıklar yararına ödenecek olan avukatlık ücretinin, vekilin temsil ettiği beraat eden sanık sayısı kadar mı olacağı, yoksa (beraat eden) sanıkların tümü için sadece bir avukatlık ücretine mi hükmedileceğine ilişkindir.

Sui generis bir niteliğe haiz olan “avukatlık ücreti” temelde iki ayrı kategoriden oluşmaktadır. Birinci kategori, avukat ile müvekkili arasında (Avukatlık Kanunundaki sınırlar dahilinde) serbest irade ile kararlaştırılan ve avukatlık sözleşmesinden kaynaklanan avukatlık ücreti iken; diğeri ise “Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi”ne göre yargılama gideri olarak mahkeme tarafından davayı kaybeden karşı tarafa yükletilmesi gereken ücrettir. Olayımızda söz konusu olan avukatlık ücreti, yargılama gideri olarak Hazineye yükletilecek olanıdır.

Sorunu doğru bir şekilde çözebilmek için konu ile ilgili tüm mevzuatın ve düzenleyici işlemlerin analitik bir şekilde ele alınıp irdelenmesi gerekmektedir. Avukatlık ücreti ile ilgili başlıca mevzuat ve düzenleyici işlem şunlardır:

2709 sayılı “T.C. Anayasası”,

5271 sayılı “Ceza Muhakemesi Kanunu”,

1136 sayılı “Avukatlık Kanunu”,

Her yıl Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren “Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi”.

Bütün bu kanuni düzenlemelere baktığımızda, uyuşmazlık konusu ile ilgili sarih bir hüküm bulunmadığı gerçeği ile karşılaşırız.

Bu gerçeğin bir yansıması olarak Yargıtay içtihatlarında dahi yeknesak bir uygulama bulunmamaktadır. Şöyle ki Yargıtay’da bazı ceza daireleri her bir katılan için ayrı ayrı değil, tek bir vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiğine karar verirken, diğer bazı ceza daireleri ise her bir katılan için ayrı vekalet ücreti ödenmesi gerektiğine hükmetmektedir.

Konu ile ilgili doğru bir kanaate ulaşabilmek için bütün bu mevzuat ve düzenleyici işlemlerin lafzına, konuluş amacına ve ruhuna (ratio legis) bütüncül bir bakış açısıyla bakmak gerekir.

Normlar hiyerarşisinin en üstünde yer alan Anayasamızın 141. maddesinin son fıkrasına göre “davaların en az giderle… sonuçlandırılması yargının görevidir.”

5271 sayılı CMK’nin “Yargılama Giderleri” başlığı altındaki 324 ve devamı maddeleri gereğince; “ … tarifesine göre ödenmesi gereken avukatlık ücretleri yargılama gideri sayılır”, “hüküm ve kararda yargılama giderlerinin kimlere yükletileceği gösterilmek zorundadır”, “bu bağlamda iki taraftan birinin diğerine ödemesi gereken paranın miktarı da hükümde açıkça belirtilmelidir.”

1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun, “avukatlık ücretimi düzenleyen 164. maddesi ile “avukatlık ücret tarifesi”ni düzenleyen 168. maddesinin de içerisinde yer aldığı; “Avukatlık Sözleşmesi” başlıklı onbirinci kısmındaki 163 ila 175. maddelerinin lafzı ve ruhu birlikte irdelendiğinde, ücretin belirlenmesindeki temel ölçütün “dava” olduğu; “katılan ya da sanık sayısı” veya “sanığa isnat edilen suç sayısı” olmadığı görülecektir.

Şöyle ki Avukatlık Kanunu m. 164/1’e göre; “Avukatlık Ücreti, avukatın hukuki yardımının karşılığı olan meblağı (veya değeri) ifade eder.”

Dava sonunda, kararla tarifeye dayanılarak karşı tarafa yüklenilecek vekalet ücreti avukata aittir (Avukatlık Kanunu m. 164/son).

Avukatlık Kanunu, 169. maddesine göre “yargı mercilerince karşı tarafa yükletilecek avukatlık ücreti, avukatlık ücret tarifesinde yazılı miktardan az ve üç katından fazla olamaz.”

Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinde (AAÜT) de vekalet ücretinin belirlenmesinde ilke olarak temel alınan kriter “dava” ve “dava sayısı”dır. En güncel AAÜT olan, 2019 yılına ilişkin AAÜT’nin 2/(1). maddesinde bu ilke şöyle ifade edilmiştir. “Bu tarifede yazılı avukatlık ücreti, …dava… ücreti karşılığıdır”. AAÜT de katılanların veya sanıkların sayısını ya da sanığın işlediği suç sayısını değil, usulüne uygun olarak açılan ve avukat tarafından takip olunan dava sayısını esas almıştır.

Taraflara yükletilecek avukatlık ücretinin, her dava için ayrı ayrı belirlenmesi ilkesi öngörülmüştür. Buna göre ayrı dava söz konusu olmadıkça ya da katılanlar veya sanıklar kendilerini farklı vekiller ile temsil ettirmedikleri sürece; yani katılanların ve sanıkların kendilerini tek vekil ile temsil ettirdikleri durumlarda katılanlar ya da sanıkların sayısınca değil tek avukat ücretine hükmedilmesi gerekir.

Türkiye Barolar Birliği’nin yıllık olarak yayımladığı Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin, genel hükümler kısmında her yıl değişmeksizin yer alan bir hüküm bulunmaktadır. 2019 yılı için geçerli olan AAÜT’nin 3/(1). maddesinde de yer alan ve Avukatlık Kanunu 169. maddesini aynen tekrar eden bu hükümde “yargı yerlerince avukata ait olmak üzere, karşı tarafa yükletilecek avukatlık ücreti (ekli) tarifede yazılı miktardan az ve üç katından fazla olamaz” denilmektedir. Bu ücretin belirlenmesinde avukatın emeği, çabası, işin önemi, niteliği ve davanın süresi gözönünde tutulur.

Burada birden çok sanığın ya da katılanın aynı avukat ile temsil edilmesi halinde şüphesiz, avukatlık ücretinin tarifedeki yazılı miktarın üç katına kadar ücret takdir edilmesi imkanının mahkeme tarafından kullanılması suretiyle hakkaniyete uygun bir çözüme ulaşmak mümkündür.

Sonuç olarak Avukatlık Kanunu, CIVIK ve AAÜT başta olmak üzere tüm ilgili kanuni düzenlemelerin, avukatlık ücretinin tayininde esas aldığı ölçüt; avukat tarafından takip edilen dava sayısıdır ve yargılama gideri olarak davayı kaybeden taraflara yükletilecek avukatlık ücreti, dava bazında kararlaştırılacaktır. Yoksa katılanların ve sanıkların sayısı ya da bir sanığın işlediği suç sayısı esas kriter olmayıp; avukatın davadaki emeği, çabası, işin niteliği ise avukata ödenecek ücretin tarifede yazılı miktarın üç katına kadar bir ücreti belirlemede dikkate alınabilecek tali ölçütlerdir. Buna göre ayrı davalar söz konusu olmadıkça avukatlık ücretinin her bir katılan için ayrı ayrı tayini ve takdiri mümkün değildir. Kuşkusuz bu ilke kendilerini aynı vekil ile temsil ettiren katılanlar ve sanıklar için geçerli olup, katılanların veya sanıkların farklı avukatlar tarafından temsili halinde geçerli değildir. Zaten unutulmamalıdır ki aralarında menfaat çatışması bulunan sanıklar veya katılanlar için aynı müdafii veya vekilin görevlendirilmesi mümkün değildir. Sanıkların ve katılanların kendilerini ayrı avukat ile temsil ettirmeleri halinde her bir avukat için (karşı tarafa yükletilecek yargılama gideri olarak) ayrı avukatlık ücretine hükmedileceği aşikardır.

Yukarıda açıklanan gerekçelerle; birden çok sanığın aynı (tek) vekil ile temsil edildiği ve sanığın beraat ettiği durumlarda, yargılama gideri olarak sanıklara, sanık sayısı kadar Hazine tarafından vekalet ücreti ödenmesi gerektiği yönündeki çoğunluk görüşüne katılmamakla birlikte;

Davada sanıklar lehine tek vekalet ücreti belirlenmesi ve belirlenecek bu tek avukatlık ücretinin Avukatlık Kanunu 169. maddesinde ifade edildiği üzere sanık sayısının fazlalığının avukatın davada gösterdiği emek ve çaba düzeyini artırmasından dolayı tarifede yer alan asgari ücretin halin icabına göre hakkaniyete uygun bir şekilde üç misline kadar yükseltilmesi;

Gerektiği kanaatiyle, çoğunluğun görüşüne katılmadığımdan, bu muhalefet şerhini kaleme almış bulunmaktayım

“AVUKAT KİMDİR” ANLATSANA ALLAH AŞKINA RAHATLAYALIM

 “AVUKAT KİMDİR” ANLATSANA ALLAH AŞKINA RAHATLAYALIM

Avukatın ne iş yaptığını bilen kaç kişi var ki memlekette?

Avukatın emeği neyle ölçülür, paraya ne zaman hak kazanır desem, 5365 popüler cevap alırız herhalde.. Muhtemelen de en popüler cevap; “hiçbir zaman” olur.. 😊

Avukat, adaletin olmazsa olmaz 3 sac ayağından biridir. Savunma olmazsa adalet olmaz.. Avukatı çıkarırsan sistemden, onun adı hukuk da olmaz… Ama kastettiğim bu değil aslında…

Müvekkil gözünde avukat kimdir?… Dert ortağı, sırdaşı, vekili, müdafisi, yeri gelince ablası abisi….

Avukatın ne iş yaptığını bilmediğimizden herhalde, her şeyi bilsin istiyoruz.. Beyin cerrahına gidip kalbe stent takar mısın diyebiliyor muyuz?

Ama ceza hukukunda uzman bir avukata gidip, “benim kayınvalidem bütün malı mülkü bedelsiz kaynıma verdi.. geri alsana” diyebiliyoruz.. “Uzmanlığım değil” diye cevap verince de, “e avukat değil misiniz siz?” diyoruz…

Doktora gideriz, parayı öder öyle muayene oluruz, ama avukata gelince parayı iş bitince vermek isteriz. O da eğer istediğimiz sonucu alırsak.. Doktor bile tedavi eder, şifa Allah’tan derken, avukattan sonuç garantisini nasıl bekleyebiliriz? Hiçbir avukat sonuç garantisi vermez, veremez.. Karar veren avukat değil hakimken, avukat nasıl sonuç garantisi versin?  10 Mahkemenin evet dediğine, 11. mahkeme hayır derken, neyin garantisinden bahsediyoruz? Hukukta tek doğru mu var? Okulda sınavlarda bile, cevabınız istenilenden farklı da olsa yeter ki gerekçeniz mantıklı olsun, yine puan alırsınız demedi mi hocalar? Ben Su Ürünleri Fakültesi’nde miydim o ara?

Doktor derdine çözüm bulur ya da bulmaya çalışır ve reçeteyi yazar gönderir. Ama avukatlıkta öyle mi? Müvekkilin derdiyle dertleniyorsunuz. Kötü geçen bir duruşmadan ya da aleyhe çıkan bir karardan sonra rahat uyuyabilen var mı? Ben uyuyamıyorum şahsen.. İçimden konuşurken farkında olmadan dudağımı oynatmaktan dayak yiyeceğim bir gün. Sen bana öpücük mü atıyorsun diye saldıracak birisi en sonunda 😊😊

(Bu arada doktor arkadaşlarım beni affetsin 😊 Örneği hep sizin üzerinizden verdim ama teşbihte kusur olmaz.. Allah sizi yanı başımızdan eksik etmesin. Böylesine kutsal bir mesleğe benzetebildiğim bir mesleğim olduğu için çok şanslıyım 😊)

Çok dertliyim bugün.. 😊 Her iş zor tabi ama bizimkisi de çok zor be Sebastian… O kadar hukukçu milletvekili var mecliste.. Biri de çıkıp avukatlar için erken emekliliği gündeme getirmiyor 😊 Yaşar emicemin dediğu gibi, “bıktum bu hayattan” 😊😊😊

Hepinize gülümseme dolu bir hafta sonu 😊😊

Çınar Efe’nin babası

MOBBİNG DEYİP GEÇMEYİN

 MOBBİNG DEYİP GEÇMEYİN

Önceki yazımızda son zamanlarda ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkan mobbingin hukuki açıdan iş ve tazminat davalarına konu edilebileceğinden bahsetmiştik. Böyle davranışlara maruz kalan çalışanlar için haklı nedenle fesih sebebi sayılan mobbingin, ceza hukuku açısından da bazı durumlarda suç teşkil ettiği su götürmez bir gerçektir. Nitekim mobbing kapsamında sayılabilecek davranışlar aynı zamanda hakaret, tehdit, yaralama, şantaj, iş ve çalışma hürriyetinin ihlali ve sendikal hakların kullanılmasının engellenmesi gibi ceza kanununda tanımlanmış suçları da beraberinde getirebilmektedir

 

Psikolojik taciz ve baskı anlamına gelen mobbing işçiye karşı yıldırma amacı güden davranışlara verilen isimdir. İşverenlerce işçiye karşı belli bir amaca dayanarak, haksız şekilde, sürekli ve sistematik olarak bu davranışların tekrarlanmasıyla meydana gelmektedir.

 

Suç teşkil eden tarafına değinecek olursak; öncelikle TCK’nın 106/1. maddesi, “Bir başkasını, kendisinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden bahisle tehdit eden kişi hapis cezası ile cezalandırılır.” demektedir. Çalışan kişi işverence kendisine yapılan davranışların bu madde kapsamına girdiğini ispat edebilirse tehdit edildiği gerekçesiyle ceza davası açabilecektir.

 

TCK’nın 107. maddesine göre, hakkı olan veya yükümlü olduğu bir şeyi yapacağından veya yapmayacağından bahisle, bir kimseyi kanuna aykırı veya yükümlü olmadığı bir şeyi yapmaya veya yapmamaya ya da haksız çıkar sağlamaya zorlayan kişi ile kendisine veya başkasına yarar sağlamak maksadıyla bir kişinin şeref veya saygınlığına zarar verecek nitelikteki hususların açıklayacağını veya isnat edeceğini söyleyen kişi şantaj suçunu işlemiş olur. Yine aynı şekilde işçinin maruz kaldığı davranışlar bu madde kapsamına sokulabilecekse şantaj suçu gündeme gelecektir.

 

TCK’nın 117. Maddesinde, cebir veya tehdit kullanarak ya da hukuka aykırı başka bir davranışla, iş ve çalışma hürriyetini ihlal eden kişi ile cebir veya tehdit kullanarak, işçiyi veya işverenlerini ücretleri azaltıp çoğaltmaya veya evvelce kabul edilenlerden başka koşullar altında anlaşmalar kabulüne zorlayan ya da bir işin durmasına, sona ermesine veya durmanın devamına neden olan kişinin cezalandırılacağına yer verilmektedir. Bu açıdan ise iş ve çalışma hürriyetinin ihlaline dayanılarak ceza davası açılabilecektir.

 

TCK’nın 118. maddesinde bir kimseye karşı bir sendikaya üye olmaya veya olmamaya, sendikanın faaliyetlerine katılmaya veya katılmamaya, sendikadan veya sendika yönetimindeki görevinden ayrılmaya zorlamak amacıyla, cebir veya tehdit kullanan kişinin cezalandırılacağı belirtilmiştir. Bu maddenin de gösterdiği üzere işçinin en temel haklarından olan sendikal haklarının kullanılmasının engellenmesi suç teşkil edecektir.

 

TCK’nın 123. maddesine göre sırf huzur ve sükûnunu bozmak maksadıyla bir kimseye ısrarla; telefon edilmesi, gürültü yapılması ya da aynı maksatla hukuka aykırı başka bir davranışta bulunulması halinde, mağdurun şikayeti üzerine faile ceza verileceği belirtilmiştir. İşçinin huzurunu bozmaya yönelik bu davranışlar ceza hukuku kapsamında suç sayılmıştır.

 

TCK’nın 125. Maddesinde düzenlenmiş olan hakaret suçu, “bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi…” şeklinde tanımlanmıştır. İşçiye karşı gerçekleştirilen davranışların tanımdaki kapsama girmesi halinde hakaret suçu açısından ceza davası açılabilecektir.

 

İşte yukarıda da anlatıldığı üzere, mobbing tek yönden değerlendirilebilecek bir durum değildir. Hem hukuki açıdan hem de ceza hukuku açısından değerlendirilmesi gereken işçiye karşı psikolojik taciz ve baskı içeren sistematik davranışlardır. Mobbinge maruz kalmanız halinde, haklarınızı öğrenmek için mutlaka uzman bir hukukçuya danışın.

 

ENER AVUKATLIK BÜROSU

 

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.