KAMBİYO SENETLERİNE DAYALI TAKİPLERDE BORCA VE İMZAYA İTİRAZ

Hukuki anlamda senet, bir vakanın delilini teşkil etmek üzere bir kişi tarafından imzalanan ve imzalayanın aleyhine delil teşkil eden yazılı belgeye verilen isimdir. Kambiyo senetleri ise sahibine alacak hakkı veren, kanunen emre yazılı ve belirli şekil şartlarına tabi kıymetli evraklardır. Kambiyo senetleri poliçe, bono ve çektir.

            Poliçe belirli bir kişi emrine, diğer bir kişiye verilen ödeme yetkisini kapsayan bir senettir. Görüleceği üzere poliçede üç taraflı bir ilişki bulunmaktadır. Bono, borçlusu tarafından imzalanarak alacaklıya verilen, belli bir paranın kayıtsız ve şartsız olarak belli bir süre sonra ödeneceğini bildiren kıymetli evrak çeşididir. Çek ise, bir bankaya hitaben yazılmış, TTK’da belirtilen hükümlere göre düzenlenmiş ve ödeme emri niteliğinde olan kıymetli evraktır. 

            Yukarıda saymış olduğumuz kıymetli evraklardan birini elinde bulunduran alacaklı, borçlunun borcunu ödememesi üzerine kambiyo senetlerine özgü takip yoluna başvurarak borcunu tahsil etme yoluna gidebilmektedir. Kanunumuz ise borçluya bu takibe karşı itiraz hakkı tanımıştır. Borçlu, ödeme emrinin kendisine tebliğinden itibaren 5 gün içerisinde takibin yapıldığı icra dairesinin bağlı olduğu icra mahkemesine, dilekçe ile başvurarak imzaya veya borca itiraz hakkını kullanabilir. Ödeme emrine itiraz edilmiş olması satıştan başka takip işlemlerini durdurmamaktadır. Ancak şartların oluşması halinde hâkim takibin geçici olarak durdurulmasına karar verebilmektedir.

            Borca itiraz; borçlunun imza dışında kalan tüm nedenlerden dolayı ödeme emrine itiraz etmesidir. Borçlu; borcunun olmadığını, borcun zamanaşımına uğradığını, borcun itfa veya imhal edildiğini ve yetki itirazını ileri sürerek borca itiraz edebilir. Borçlu bu itirazında haklı ise mahkeme itirazın kabulüne karar verecek ve takip duracaktır.

“…Öte yandan dar yetkili icra mahkemelerinde, kambiyo senetlerine dair borca itiraz davasında, borcun bulunmadığı veya itfa yahut imhal edildiği ancak resmi veya imzası ikrar edilmiş bir belge ile kanıtlanabilir, tanık beyanları ile ispat düşünülemez.

O halde, mahkemece; borçlunun takip dayanağı borcu İİK 169/a gereği ödediği ispatlanamadığından itirazın reddi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir…” (Yargıtay 12. Hukuk Dairesi E. 2016 /30006, K. 2018 / 3086)

            İmza itirazı ise borçlunun, takibe konu kambiyo senedinin üzerinde bulunan imzanın kendisine ait olmadığını iddia etmesidir. İmza itirazının dilekçede açıkça belirtilmesi gerekmektedir. İmzanın borçluya ait olmadığını ispat yükü alacaklı üzerindedir. İcra mahkemesi imza itirazını duruşmalı olarak yapmalıdır. Bilirkişi incelemesi neticesinde imzanın borçluya ait olmadığı ortaya çıkar ise takip duracaktır.

            İcra mahkemesinin vermiş olduğu itirazın kabulü kararının kesinleşmesi ile duran takip ortadan kalkacaktır. Bu halde alacaklı, borçlunun isteği ile % 20’den az olmamak üzere tazminat ödemeye hükmolunacaktır. Ancak icra mahkemesinin vermiş olduğu kararlar maddi anlamda kesin hüküm teşkil etmediğinden alacaklının genel mahkemelerde itirazın iptali veya alacak davası açmasının önünde bir engel bulunmamaktadır. Ayrıca aynı senede dayanarak genel haciz yolu ile ilamsız takip yapılmasının önünde bir engel yoktur.

            Eğer borçlunun yapmış olduğu itiraz icra mahkemesince reddedilir ise borçlu alacaklının isteği ile % 20’den az olmamak üzere tazminatla yükümlü tutulacaktır.

“…Bu durumda, borçlu aleyhine yapılan kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile takibin iptaline dair karar kesinleştiğinden, aynı senede dayanılarak genel haciz yolu ile ilâmsız icra takibine başlanmasında bir engel yoktur. İİK’nun 68/1. maddesi gereğince; talebine itiraz edilen alacaklının takibi, imzası ikrar veya noterlikçe tasdik edilen borç ikrarını içeren bir senede yahut resmi dairelerin veya yetkili makamların yetkileri dahilinde ve usulüne göre verdikleri bir makbuz veya belgeye müstenit ise, alacaklı itirazın kaldırılmasını isteyebilir. Aynı Kanun’un 62/5. maddesi; “Borçlu takibin müstenidi olan senet altındaki imzayı reddediyorsa, bunu itirazında ayrıca ve açıkça beyan etmelidir. Aksi takdirde icra takibi yönünden senetteki imzayı kabul etmiş sayılır” hükmünü düzenlemektedir. O halde, mahkemece, yukarda anılan yasal düzenlemeler uyarınca borçlunun icra takip dosyasındaki borca itirazına dair itirazın kaldırılması isteminin esasının incelenerek, oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçe ile istemin reddi yönünde hüküm tesisi isabetsizdir…” (Yargıtay 12. Hukuk Dairesi E. 2016/25480, K. 2017/16275)

“…Borçlunun mercii başvurusu imza inkârı olmayıp, senedi imzalayan kişinin şirket yetkilisi olmadığı yönündedir. Bu yöndeki itiraz borca itiraz niteliğinde olduğundan…” (Yargıtay 12 Hukuk Dairesi E. 1998/4574, K. 1998/4971)

            Tüm bu açıklamalarımızdan da görüleceği üzere; imzaya itirazın açıkça olarak yapılması gerekirken borca itiraz imzaya itiraz dışında kalan itirazları kapsamaktadır. Borçlunun itirazının kabulü durumunda icra mahkemesi kararları maddi anlamda kesin hüküm teşkil etmediğinden, alacaklının genel mahkemelerde dava açma hakkının bulunduğu unutulmamalıdır. Ayrıca alacaklı genel mahkemelerde dava açma yoluna gider ise borçlu itiraz sırasında belirtmiş olduğu itiraz sebepleri ile bağlı olmayacaktır.

Av. Mehmet ÇELİK & Av. Selçuk ENER

SENETTE YER ALAN İMZANIN BORÇLUYA AİT OLDUĞUNU İSPAT KÜLFETİ, SENEDİ ELİNDE BULUNDURUP TAKİBE GİRİŞEN VE İMZANIN BORÇLUYA AİT OLDUĞUNU İDDİA EDEN ALACAKLIDADIR

YARGITAY Hukuk Genel Kurulu 2008/12-77 E., 2008/90 K.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki “imzaya itiraz” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; (Bursa Beşinci İcra Hukuk Mahkemesi)’nce davanın reddine dcjir verilen 05.03.2007 gün ve 2004/74-2007/106 sayılı kararın incelenmesi davacı/borçlu vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay Onikinci Hukuk Dcjiresrnin 27.04.2007 gün ve 2007/7322-8419 sayılı ilamı ile; (\..ÜK’nın 1^0/3. maddesinde, inkar edilen imzanın borçluya ait olduğu “anlaşılırsa” itiıfazın reddine karar verileceği hüküm altına alınmıştır. Somut olayda bilirkişi tarafından düzenlenen raporda inkar edilen imzanın borçluya ait olup olmadıkının tespit edilemediğinin açıklandığı görülmektedir. Bu durumda yasada örjgörülen (inkar edilen imzanın borçluya ait olduğunun anlaşılması) koşulu gerçekleşmemiştir. Senette yer alan imzanın borçluya ait olduğunu ispat külfeti senet elinde olup takibe başlayan ve İmzanın borçluya ait olduğunu iddia eden alacaklıya aittir.

ÎİK’nın 170/3. maddesinin göndermesiyle uygulanması gereken aynı Kanun’un 68-a/4. maddesinde incelemenin nasıl yapılacağı HUMK’nın 309/2, 3, 4 ve 310, 311 ve 312. maddelerine atıf yapılarak açıklanmıştır. Yargılama sırasında borçlunun örnek imzası alınmış, ancak, bilirkişi mevcut dosya kapsamına göre sonuca ulaşamamıştır. Başkaca örnek imza bulunamadığına göre itirazın kabulü ile takibin durdurulması gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.,.”) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Temyiz Eden: Davacı/borçlu vekili

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, icra takibine konu bonodaki imzaya, borca, ferilerine ve faize itiraza ilişkindir.

Bursa Birinci İcra Müdürlüğü’nün 2003/10469 sayılı icra dosyasında; davalı alacaklı tarafından, 09.12.2003 tarihinde itiraz eden/davacı/borçlu aleyhine, 19.11.2000 düzenleme, 19.12.2000 vade tarihli 2.000.000.000 TL bedelli bonoya dayanılarak işlemiş faiz ve ferileri ile birlikte toplam 5.487.000.000 TL alacağın tahsili için kambiyo senetlerine mahsus yolla takibe girişilmiş, borçluya örnek 163 ödeme emri 17.12.2003 tarihinde aynı adreste eşi imzasına tebliğ edilmiştir.

Borçlu vekili, 19.12.2003 tarihli dilekçeslyle; müvekkilinin borçlu olmadığını, senetteki imzanın borçluya ait olmadığını, konuyla ilgili olarak Bursa Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunduklarını, ifadeyle, borca, faize, ferilerine ve takibin dayanağı olan bonodaki imzaya itirazının kabulü ile takibin iptalini ve davalının senet metnini tamamen kötüniyetle hazırlamış olması nedeniyle %40’tan aşağı olmamak üzere kötüniyet tazminatına mahkum edilmesini, talep ve dava etmiştir.
Davalı/alacaklı vekili ilk kez katıldığı 12.04.2005 tarihli celsede; dosya kapsamına bir diyeceği olmadığını, ayrıca ceza dosyasındaki bir beyanında imzayı inkar eden borçlunun imzayı kendisinin attığını kabul ve beyan ettiğini, ilgili tutanağın onaylı örneğini dosyaya sunacaklarını bildirmiştir.

Mahkemece, davacı/borçlu asilin imzası oturur ve ayakta olmak üzere bij* sayfa alınmış ve ibraz edilen vekaletname aslı ile birlikte bilirkişiye tevdi edilerek rapor tanzimi istenmiştir. Uzman bilirkişi bu belgelerin yetersizliğini vurgulayarak kanaat bildiremeyeceğini beyanla tamamlanmasını istediği eksikleri sıralamıştır. Bu arada davacı yan Bursa İkinci Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2(|04/102 esas sayılı dosyasını delil olarak bildirmiş; dosya getirtilip incelenerek mahkemesine iade edilmiş; daha çok tatbike medar belgenin varlığından bahisle bir süre ceza yargılamasının sonucu ve rapor beklenmiş; daha sonra bundan sarfınazar edilerek bilirkişi raporu alınması yoluna gidilmiştir. Davalı alacaklı taraf yargılama aşamasında ceza dosyası içinde davacı borç-luhun imzasını kabul ettiğini iddia etmiş ise de, bunu belgelememiş, mahkemece de ceza dosyası kapsamı zapta geçirilirken bu yön üzerinde durulmamıştır. Duruşma tutanağına geçirilen bilgilere göre; ceza dosyasının müştekisi “eldeki davaya konu senedin borçlusu (davacı)”, sanığı “bu senedin ataklısı (davalı)”, atılı suç da “koşullu ölümle tehdit ve sahte senet düzenlemek’tir.

Mahkeme bilirkişinin belge eksiği nedeniyle kesin kanaat bildirememesi üzerine davacı/borçlu tarafa bu eksiklerin ikmali için kesin süre vermiş; bu sürede davacı/borçlu taraf dilekçesini ve masrafını yatırmışsa da istenen yerlerde davacının imzasını taşıyan belge olmadığı bildirilmiş; davacı taraf sonradan bildireceğini beyan ettiği noterdeki belge tarih ve numarasını da bildirmediğinden, hazır olan borçlunun yeniden imzalarının alınması yoluna da gidilmeden dava kesin mehle uyulmaması nedeniyle reddedilmiştir.

Davacı/borçlu vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece karar bozulmuş; bozma ilamında; İİK 68a/4, 170/3 ve HUMK’nın 309, 310, 311, 312. maddelerine de atıf yapılarak, senette yer alan imzanın borçluya ait olduğunu ispat külfetinin senet elinde olup takibe başlayan ve İmzanın borçluya ait olduğunu iddia eden alacaklıya ait olduğu, yargılama sırasında borçlunun örnek imzasının alındığı, ancak, bilirkişinin mevcut dosya kapsamına göre sonuca ulaşamadığı ve başkaca örnek imza da bulunamadığına göre itirazın kabulü ile takibin durdurulması gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz olduğu gerekçesiyle karar bozulmuş; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hükmü temyize davacı/itiraz eden/borçlu vekili getirmektedir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; kambiyo senedinde yer alan itiraza konu imzanın borçluya ait olduğunu ispat külfetinin kimde olduğu, mahkemece ispat yükü borçluya yüklenerek kesin mehil verilmesi ve yerine getirilmediği gerekçesiyle davanın salt bu nedenle reddinin usul ve yasaya uygun olup olmadığı ve ayrıca sahtecilik iddiasıyla sürmekte olan ceza yargılamasının eldeki davaya etkisinin ne olacağı, noktalarında toplanmaktadır.

Kambiyo senetlerine dayalı olarak başlatılan takiplerde imzaya itiraz 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun (17.07.2003 gün ve 4949 sayılı Kanun’un 47. maddesiyle değişik) 170. maddesinde düzenlenmiş, bu maddenin üçüncü fıkrasında aynen;

“İcra mahkemesi, 68/a maddesinin dördüncü fıkrasına göre yapacağı inceleme sonunda, inkar edilen imzanın borçluya ait olmadığına kanaat getirirse itirazın kabulüne karar verir. İtirazın kabulü kararı ile takip durur. Alacaklının genel hükümlere göre dava açma hakkı saklıdır. İnkar edilen imzanın borçluya ait olduğu anlaşılırsa ve itiraz ile birlikte takip ikinci fıkraya göre durdurulmuşsa, borçlu sözü edilen senede dayanan takip konusu alacağın yüzde kırkından aşağı olmamak üzere inkar tazminatına ve takip konusu alacağın yüzde onu oranında para cezasına mahkum edilir ve itiraz reddedilir. Borçlu menfi tespit veya istirdat davası açarsa, hükmolunan tazminatın ve para cezasının tahsili dava sonuna kadar tehir olunur ve davanın borçlu lehine sonuçlanması halinde daha önce hükmedilmiş olan tazminat ve para cezası kalkar.”
Hükmüne yer verilmiştir.

Bu hükümle, icra mahkemesince incelemenin aynı Kanun’un 68/a maddesinin dördüncü fıkrasına göre yapılacağı açıklanmıştır.

2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 68/a maddesinin dördüncü fıkrasında ise;

“imza tatbikinde Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun bilirkişiye ait hükümleri ile 309. maddesinin 2., 3. ve 4. fıkraları ve 310, 311 ve 312. maddeleri hükümleri uygulanır.”

Denilmektedir.

Anılan hükümde atıf yapılan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 308 ve devamı maddelerinde imza inkarı halinde mahkemece yakılacak usuli işlemler düzenlenmiş; 309. maddesinin 2., 3., 4. fıkralarında ayfıen;
Ehlihibre vasıtasiyle tahkikata karar verildiği takdirde medarı tatbik olacak yazı ve ehlihibrenin tahkikatı icra edeceği gün hakim tarafından tayin olunur.

Mahkeme bu bapta ancak iki tarafın ittifak ettikleri her nevi evrak ile sehedatı resmiyeden olan ve bir kimse tarafından hasbelmemuriye veya mahkeme huzurunda tahrir veya imza edilen evrakı tatbika esas addedebilir.
Tatbika esas ittihaz olunabilecek evrak olmadığı veyahut olup da derecesi kifayede bulunmadığı takdirde ehlihibre tarafından terkip olunacak ibarelerle münkir olan kimseye yazı yazdırılarak tatbikat icra olunur.”

Düzenlemesi yer almıştır.

Görüldüğü üzere; inkar edenin atılış tarihi itibariyle inkar edilen imzası N yakın tarihte atılmış, uygulamaya elverişli imzalarının temin edilmesi gerekir. Uygulamaya elverişli (tatbike medar) belgeler, HUMK m. 309/3’te “ancak iki tarafın ittifak ettikleri her nevi evrak ile senedatı resmiyeden olan ve bir kimse tarafından hasbelmemuriye veya mahkeme huzurunda tahrir veya irrjıza edilen evrakı tatbika esas addedebilir/’ şeklinde tahdidi olarak sayılmıştır.

Vurgulamakta yarar vardır ki, anılan belgelerin tamamlanması konusunda Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 26.04.2006 gün ve 2006/12-259 E. 2006/231 sayılı kararında da açıklandığı üzere, eldeki davanın niteliği itibariyle “imzanın borçluya ait olduğunu” kanıtlama külfetinin alacaklıya ait olduğu gözardı edilmemeli ve ispat yükünü ters çevirecek bir uygulamaya da gidilmemelidir.

Hemen burada, somut olayda da olduğu gibi takibe konu kambiyo senedindeki (bonodaki) imzaya itiraz eden borçlunun aynı zamanda sahtecilik iddiasıyla ceza davası açılmasını sağladığı hallerde, ceza yargılamasının “imzaya itiraz” davasına etkisi üzerinde de durulmalıdır.

1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 314. maddesinin birinci cümlesinde;

“Resmi ve gayrı resmi her nevi senedatın sahteliğini iddia eden kimse asıl davayı rüyet eden mahkemede bu iddiasını gerek davayı asliye ve gerek davayı hadise suretiyle ikame edebilir.”

Denilmek suretiyle, sahte bir senede dayanılarak aleyhine icra takibi yapılan borçlunun, resmi veya gayri resmi senedin sahteliğini, açılmış bir davada hadise şeklinde ileri sürebileceği gibi, ayrı bir sahtelik davası da açabileceği kabul edilmiştir.
Böyle olunca borçlu/Cumhuriyet Başsavcılığına yapacağı başvuru ile, evrakta sahtekarlık yapan kişi aleyhine ceza mahkemesinde sahtecilik davası açılmasını sağlayabilir.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Resmi Belge Hükmündeki Belgeler” başlıklı 210. maddesinin birinci fıkrasında yer alan;
“Özel belgede sahtecilik suçunun konusunun, emre veya hamile yazılı kambiyo senedi, emtiayı temsil eden belge, hisse senedi, tahvil veya vasiyetname olması halinde, resmi belgede sahtecilik suçuna ilişkin hükümler uygulanır.”
Hükmüyle, kambiyo senetlerine “resmi belgede sahtecilik suçuna ilişkin hükümlerin uygulanacağı” kabul edilmiş; aynı Kanun’un 204. maddesinde de resmi belgedeki sahteciliğe ilişkin müeyyide düzenlenmiştir.

Takip dayanağı senet hakkında borçlunun “imza itirazı” ile birlikte veya “sahtelik iddiası ile şikayette” bulunmasından sonra alacaklı hakkında suç duyurusunda bulunması nedeniyle “sahtecilik suçu”ndan dolayı kamu davası açılmış olması durumunda, bu davanın icra takibine etkisinin ne olacağına ilişkin açık bir yasal düzenleme 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nda bulunmamaktadır.

Bu nedenle, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 317. maddesinin 2. cümlesinden yararlanarak soruna bir çözüm getirmek gerektiği yargısal uygulamada kabul edilmiştir (Hukuk Genel Kurulu’nun 22.01.2003 gdn ve 2003/12-3 E. 2003/28 K.).

Nitekim, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 317. maddesinin;

“Sahtelik iddiası 308. madde ile mevaddı mütaakıbesi ahkamına tevfikan tetkik olunur. Sahteliği iddia kılınan senedin ehlihibre marifetiyle tetkik v^ tatbikına ve vakayi ve hadisattan haberdar olanların istimaına karar verildiği takdirde bu kabil senedat, neticei hükme kadar bir güna muameleye e$as ittihaz kılınmaz. Ancak bu senede müsteniden evvelce ittihaz edilen ihtiyati tedbirlere de halel gelmez ve ledelhace senet sahibi hukukunun muhafazası zımnında sair ihtiyati tedbirlere de tevessül edebilir.”

Şeklindeki hükmü ile de, hukuk ya da ceza mahkemesinde dava açılmış ve o davada mahkemece sahteliği iddia edilen senet hakkında, inkar edilen imzanın borçluya ait olup olmadığı yönünde bilirkişi incelemesi yapılmasına ve senedin yazıldığını görenlerin tanık olarak dinlenmesine karar verilmiş ise, senedin dava sonuçlanıncaya kadar hiçbir işleme dayanak yapılamayacağı, düzenlenmiştir.
Bu düzenleme karşısında imzaya itiraza ilişkin davanın görülmesi aşamasında ceza davası da açılmışsa; ceza davasının sonuçlanması, imzaya itiraz davası yönünden bekletici sorun olarak kabul edilmelidir.

Zira, icra mahkemeleri, şikayet ve itirazları belli bir usule uyarak yargılayan ve objektif hukuk kurallarını şikayet ve itirazlara uygulamak suretiyle Şunları takip hukuku bakımından kesin hükme bağlayan mahkemelerdir. Bu mahkemeler, takip hukukuna ilişkin uyuşmazlıkları çözme görevini yerine getirirken kural olarak tanık dinleyemeyeceklerinden dar (sınırlı) yetkili olup, sahtelik iddiasını inceleme yetkileri de genel mahkemeye göre daha kısıtlıdır. Genel mahkemeler senetteki sahtelik iddiasını yukarıda içerikleri açıklanan HUMK’nın 309 ve 317. maddelerinin verdiği yetkiyle daha detaylı bir biçimde İnceleme olanağına sahiptir.

Tüm bu açıklamaların ışığı altında somut olay ele alındığında;

İçerikleri açıklanan yasal düzenlemeler göstermektedir ki, öncelikle, inkar edilen imzanın borçluya ait olduğu anlaşılırsa itirazın reddine karar verilecek; imzanın borçluya ait olup olmadığının tespit edilemediği durumda ise, yasada öngörülen “imzanın borçluya ait olduğunun anlaşılması koşulu” gerçekleşmediğinden senette yer alan imzanın borçluya ait olduğunu ispat külfeti, senedi elinde bulundurup takibe girişen ve imzanın borçluya ait olduğunu iddia eden alacaklıya düşecektir. Şu durumda, bu ispat külfetini borçluya yüklemek ve ispat edemediğinden imzaya itirazını reddetmek olanaklı değildir.
Mahkemece, bilirkişi incelemesi yaptırılmış; 12.06.2006 tarihli bilirkişi raporunda, itiraza konu 19.11.2000 tanzim ve 19.12.2000 ödeme tarihli, alacaklısı “Zeynel D.”, borçlusu “Ertuğrul B.” olan “2.000.000.000” TL değerinde (1) adet senet aslı ile borçlunun mukayese imzalarını havi Bursa Onbeşinci Noterliği tarafından düzenlenmiş 28.11.2000 tarih ve 45802 yevmiye nolu (1) adet “genel vekaletname” aslı ile 09.03.2004 tarihli huzurda alınmış mukayese imzaları havi (1) adet belge aslı üzerinde laboratuar ortamında fiziki, optik ve grafolojik incelemeler yapıldığı, ifade edilmiş ve sonuçta da; “Tetkik konusu senet üzerinde “Ertuğrul B.” adına atfen pul üzerine ve açığına atılı bulunan imzalar ile Ertuğrul B/’nin huzurda alınmış mevcut mukayese imzaları arasında yaptığım inceleme ve karşılaştırmada; mukayese imzaların az ve kifayetsiz olması, mukayese imzaların huzurda alınmış olması, huzurda alınan mukayese imzaların değiştirme gayreti içerisinde atılmış olabileceği değerlendirildiğinden söz konusu imzaların Ertuğrul B. eli ürünü olup-olmadığı hususunda müspet ya da menfi bir kanaat bildirmem mümkün olamamıştır. Ancak, Ertuğrul B.’nin bol miktarda samimi (dilekçe, başvuru formları, banka hesap kartı, noter imza sirküleri, bankamatik kartı, ehliyet, sandık seçmen listesi, vb.) ve huzurda (en az 2 sayfa dolusu olacak şekilde) alınacak ilave mukayese imzalarının temin edilmesi halinde yeniden yapacağım inceleme neticesinde bir kanaat bildirmem mümkün olabilecektir.” görüşü bildirilmiştir.

Bu rapor, inkar edilen imzanın borçluya ait olup olmadığı konusunda kesin bir kanaat içermemekte; istenen belgelerin tamamlanması halinde bu konuda görüş bildirilebileceğine ilişkin bulunmaktadır. Dolayısıyla, bu aşamada imzanın borçluya aidiyetinin saptanamaması söz konusu değildir. Yeterli bir inceleme yapılması durumunda imzanın borçluya ait olup olmadığının saptanması olanaklıdır.

Senette yer alan imzanın borçluya ait olduğunu ispat külfeti, senedi elinde bulundurup takibe girişen ve imzanın borçluya ait olduğunu iddia eden alacaklıda olmasına rağmen, yerel mahkemenin bu ispat külfetini ters çevirerek bilirkişinin incelenmesi gereğine işaret ettiği belgelerin sunulması yöıfıünde borçluya kesin mehil vermesi ve mehle riayet edilmediğinden bahisle de | başkaca inceleme yapmaksızın davayı reddetmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Diğer taraftan, imzaya itiraz eden borçlu itiraz dilekçesinde ceza davası açjlması için başvurduğunu bildirmiş, yargılama sırasında da bu başvuru üzerine açılan ceza davası dosyası getirtilerek incelenmiştir. Mahkemece, ceza mahkemesinde görülen davanın sahtecilik suçuna ilişkin olduğu ve bu dosyada daha fazla tatbike medar belge bulunduğu da belirlendiğinden önce ceza davasında alınmasına karar verilen raporun beklenmesine karar verilmiş; sonra bundan vazgeçilerek yargılama eksik inceleme ile sonlandırılmıştır. Mahkemenin, yukarıda açıklanan hükümleri gözardı ederek sahtecilik iddiasını inceleyen ceza mahkemesi dosyasında yapılan yargılamanın sonucunu beklemeden karar vermiş olması da usul ve yasaya uygun bulunmamıştır.

Öyleyse mahkemece yapılacak iş; ceza davasında, davacı/itiraz eden/ borçlunun müşteki, alacaklının davaya konu senet nedeniyle sanık olduğunun anlaşılmasına göre, öncelikle ceza mahkemesinde görülmekte olan bu dava dosyası getirtilerek, alacaklı vekilinin borçlu tarafından imzanın kabul edildiği iddiası da gözetilerek eldeki davaya etkisi üzerinde durmak suretiyle, böyle bir beyanın olup olmadığının araştırılması, varsa zapta geçirilmesi, yoksa olmadığının derç edilmesi, ayrıca, davacı-borçlu asıl yeniden celp edilerek, oturarak ve ayakta çok miktarda imzasının alınması ve yazı yazdırılması, ceza dosyasındaki seçim tutanaklarının imza incelenmesinde gözönünde bulundurulması, mahkemece re’sen resmi makamlara müzekkere yazılarak davacı-borçlunun imza ve yazı örneklerinin teminine çalışılması, taraflara bu konuda yeniden mehil verilmesi, neticesine göre bilirkişi incelemesine gidilmesi, aksi takdirde; ceza dosyasında bilirkişi incelemesi yakılmasına ve tanık dinlenmesine karar verilmiş ise, HUMK’nın 317. maddesine | göre artık bu senede göre işlem yapamayacağından, durumu ön (bekletici) | mesele yapıp sonucunu beklemek ve varılacak uygun sonuç çerçevesinde bir i karar vermek olmalıdır.

Açıklanan tüm bu hususlar gözardı edilerek eksik inceleme ile davanın kesin mehil nedeniyle reddine karar verilmesi ve bu kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır.

S o n u ç: Davacı/borçlu vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme .kararının yukarıda gösterilen değişik nedenlerden dolayı HUMK’nın 429. maddesi gereğince (BOZULMASINA), istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 06.02.2008 gününde, oybirliği ile karar verildi.

LİMİTED ŞİRKET MÜDÜRÜ ŞİRKETİN İŞÇİSİ DEĞİL YÖNETİM ORGANIDIR

T.C. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi

Esas No: 2014/3752 Karar No: 2014/5833

Karar: Taraflar arasındaki sözleşmenin, hizmet sözleşmesi ve davalının işçi sayılıp sayılmayacağı ve mahkemenin görevli olup, olmayacağı noktasında uyuşmazlık bulunmaktadır.

Ortak sıfatı taşımayan davalı limited şirketin genel müdürü olan davacının, iş akdinin tazminat gerektirecek şekilde feshedildiğinden ve işçilik haklarının ödenmediğinden bahisle şirkete karşı ilamsız icra takibine başvurduğu, davalı şirketin borca itirazı üzerine takibin durması ile de açtığı itirazın iptali davasında, şirket ile müdür arasındaki ilişkinin niteliği ve dolayısı ile görevli mahkemenin belirlenmesi öncelikle çözümlenmesi gereken sorundur.

Genel olarak tüzel kişiler, hak ehliyetine sahip kişiler olarak, yaradılışı gereği insana özgü niteliklere bağlı durumlar dışındaki bütün haklara sahip olabilirler. Keza fiil ehliyetine sahiptirler, dolayısı ile kendi eylemleri sonucu hak sahibi olabilir, sahip oldukları hakları kullanabilir ve bunlar üzerinde tasarrufta bulunabilirler. Tüzel kişi soyut bir varlık olduğuna göre onun iradesini oluşturacak ve oluşan iradeyi açıklayacak organları vardır. Hukuk düzeni organların belirli kişi veya kişilerden oluştuğunu kabul etmiştir. Tüzel kişide genel kurul, yönetim kurulu ve denetim kurulu gibi organlar bulunur. Genel kurul ortakların oluşturduğu karar organı iken, seçimle oluşan yönetim kurulu temsil denetim kurulu ise denetim organıdır. Limited şirketin icra işlerini yapmak ve ortaklığı ortaklarından seçilebileceği gibi, ortak olmayan kişilerden de seçilebilir. (TTK m.540, 541) Limited ortaklık sözleşmesinde ortaklığın idare ve temsili ayrıntılı biçimde gösterilebilir. Sözleşmede aksi kararlaştırılmış olmadıkça, ortaklar hep birlikte müdürlük sıfatıyla ortaklık işlerini idare ve temsile yetkilidir. Bu durumda limited şirketin ortak müdürleri organ olmaları nedeniyle yönetim hakkı, emir ve talimat yetkisini kullanabilir. İşçiye özgü şahsi bağımlılık unsuru ortak müdürlerde görünmez, Şirketi doğrudan doğruya işveren olarak temsil ederler. Bu nedenlerle ortak müdürlerin konumunu iş yasası kapsamında değerlendirme olanağı yoktur.

Ortak olan ile olmayan müdür arasında yetki ve sorumluluk açısından hiçbir fark yoktur. Çünkü ortak olan müdür ile olmayan müdür sıfatın geri alınması hali hariç aynı hükümlere tabi tutulmuştur.

Türk doktrininde ortak olmayan müdürlerin limited ortaklığın organı değil, ticari mümessili olduğu görüşü ileri sürülmüş ise de, (Arslanlı/ Domaniç, 622; Eriş 2, 1576) bu görüşe katılma olanağı yoktur. Çünkü TTK.m.540 ve 541 hükümleri uygulanarak “müdür” olarak tayin olunan kimse “müdür”dür ve müdürlere ilişkin hükümlere tabidir. (TTK.m.542, c.2) Ticari mümessil veya vekiller BK.m.449 vd. Hükümleri uyarınca sıfat kazanırlar. TTK.m.545 hükmü ise iç ilişkiye ait olup, BK.m.449.f.I hükmünü değiştirmemiştir. Şöyle ki, ticari mümessil yetkilerini kullanan ve limited ortaklık tarafından isimleri benimsenen bir kişi ortaklık genel kurulu tarafından tayin edilmiş olmasa bile BK. m.449 f.I ve 2 uyarınca

ticari mümessildir. Ticari mümessilin ortaklık genel kurulunu toplantıya çağırma, müdürleri tescil ve ilan ettirme, tasfiyeyi icra gibi ortaklık hukukuna özgü yetkilere sahip değildir. Öyle ise, ortak olmayan müdür ile ticari mümessil ve vekil, tayin, azil ve yetkilerinin nitelikleri açısından farklı hükümlere tabidir. (Poray/Tekinalp/Çamoğlu, Ortaklıklar ve Kooperatif Hukuku, 11.basım, s.958/959) Bu durum karşısında ortak olmayan müdürler de limited şirketin organı sayılır. Şirketin işverenidir ve şirketle aralarındaki ilişkiyi iş sözleşmesi kapsamında değerlendirme ve müdürleri işçi sayma olanağı yoktur.

Somut olayda; davacı 13.07.2005 tarihli ortaklar kurulu kararı ile imzalanan genel müdürlük sözleşmesi uyarınca şirketin tüm sorumluluğunu üstlenmiş olup, şirket organı sıfatı ile tüm ekonomik ve hukuki meselelerde sorumluluğun kendisine ait olmak üzere şirketi temsil etmekle yükümlü olduğu belirtilmiştir. Ayrıca genel müdür olarak şirketin tüm işlerini bir tacirden beklenen titizlikle yerine getirmek zorunda olduğu da ifade edilmiş olup, organ niteliğine sahip olması nedeniyle, yönetim hakkı, emir ve talimat yetkisine haizdir, işçiye özgü şahsi bağımlılık unsuru somut olayda gerçekleşmemiştir. Şirketi doğrudan olarak temsil eden davacının konumu iş kanunu kapsamında değerlendirilemez. Davaya bakma görevinin Ticaret Mahkemesine ait olduğu gözetilmeden işin esasına gidilerek karar verilmesi hatalı olup, bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ

Açıklanan sebepler ile temyiz edilen kararın BOZULMASINA, bozma nedenine göre tarafların sair temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına, 25.02.2014 gününde oybirliği ile karar verildi.

İTİRAZIN İPTALİ DAVASI-İCRA İNKAR TAZMİNATI

T.C.

YARGITAY

9. Hukuk Dairesi

Esas No              :2009/3685

Karar No           :2011/4410

  Karar Tarihi     : 20.02.2011

İTİRAZIN İPTALİ DAVASI 
İCRA İNKAR TAZMİNATI

Özet 
     İtirazın iptali davası itirazın tebliğinden itibaren bir yıl içinde açılmalıdır. Alacak konusu İş Mahkemesinin görevine giriyorsa dava İş Mahkemesinde açılır. 
     İtirazın iptali davasının konusunun ıslah yoluyla arttırılması mümkündür. 
     Dava konusu alacağın miktarının belirli veya belirlenebilir olması halinde ıcra ınkar Tazminatı’na hükmedilir. Hak tartışmalı ise ıcra inkar Tazminatı’ndan söz edilemez. Mahkeme kararında icra inkar Tazminatı’nın ne kadar olduğu net ve somut biçimde belirtilmelidir.

Davacı vekilince, davacının davalı tarafından 01.12.2003 tarihinde geçerli sebep olmadan ve hakları ödemeden işten çıkarıldığını ve ıstanbul 6. ış Mahkemesi’nin 2004/64-367 Sayılı Kararı ile davacının işe iadesine ve davalıdan işe başlatılmama halinde 6 aylık ücret tutarında tazminat alınmasına ve 4 aylık ücret alacağının alınmasına karar verildiğini ve kararın kesinleştiğini ve davacının işe başlatılma talebinin kabul edilmediğinin ve davalıdan ücret ve tazminat haklarının dilekçe ile talep edildiğini ve davalının davacı adına 12.626,88 YTL nin 23.03.2005 de bankaya yatırıldığını bildirdiğini ancak tazminat alacağının ve ücret alacağının eksik ödendiğini ihbar ve kıdem tazminatlarının ödenmediğini ve bunun üzerine Bakırköy 1. ıcra Müdürlüğü’nün 2006/9735 E. sayılı dosyasında yapılan icra takibinde davalıdan 4 aylık ücret alacağı 6 aylık tazminat alacağı talep edildiğini ve kıdem tazminatı ile ihbar tazminatı da talep edildiğini ancak davalının itirazı üzerine icra takibinin durduğunu açıklayarak davalının itirazının iptaline ve % 40 dan az olmamak üzere icra inkar tazminatına hükmedilmesine karar verilmesini istemiştir. 
     Davalı vekilince , davacının iş akdinin feshinde kendisine defalarca kıdem tazminatı ile ilgili çekini almasının belirtildiğini ancak davacının çeki gelerek almadığını ve davalının noter kanalı ile davacıya ihtarname göndererek çeki almasını belirttiğini ancak davacının kötü niyetli davranarak Bakırköy ıcra Müdürlüğü’nün 2006/9735 E.  sayılı dosyasında icra takibi açtığını, kıdem ve ihbar tazminatı ile ilgili faiz talebinin hukuk ve nesafet kurallarına aykırı olduğunu, davacıya 10.475.287.644 TL lik ödeme yapıldığını ve İstanbul 6. iş mahkemesinde açılan işe iade davasının sonunda tüm yasal alacaklarının Banka aracılığı ile ödendiğini açıklayarak haksız ve dayanaksız açılan davanın reddine karar verilmesini istemiştir. 
     Mahkemece davanın kısmen kabulüne, icra takibinin 7.041,63 TL üzerinden devamına ve % 40 dan aşağı olmamak üzere icra inkar ödencesi alınmasına karar verilmiştir. 
     Genel haciz yoluyla ilamsız icra takiplerinde borçlunun itirazı üzerine takip durur ve alacaklının takibin devamını sağlamaya yarayan imkanlarından biri ıcra ıflas Kanunu’nun 67. maddesinde öngörülen itirazın iptali davasıdır. 
     İtirazın iptali davası, takip alacaklısı tarafından itiraz etmiş olan takip borçlusuna karşı açılır. İcra takibinde yer alan ve borçlu tarafından itiraza uğrayan kısım davanın konusunu oluşturur. Borcun tamamına ya da bir kısmına itiraz hallerinde olduğu gibi imzaya itiraz ile faize itiraz edilmesi durumunda da itirazın iptali davası açılabilir. 
     İcra İflas Kanunu’nun 68 ve 68 (a) maddelerinde sözü edilen belgelerden birine sahip olmayan alacaklı, itirazın giderilmesini sağlayabilmek için yalnız itirazın iptali yoluna başvurabilir. 
     Borçlu ödeme emrine itiraz etmemiş ya da itiraz geçerli değilse alacaklının itirazın iptali davası açmasında hukuki yarar yoktur. 
     İtirazın iptali davası süreye tabidir. Alacaklı itirazın kendisine tebliğinden itibaren bir yıl içinde davayı açabilir. 
     İcra takibi konusu alacak (davası) iş mahkemesinin görevine girmekte ise, itirazın iptali davası da iş mahkemesinde açılır (Kuru, Baki: İcra ve İflas Hukuku, İstanbul Kasım 2004, s. 223.). Buna göre davada 5521 Sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 7. maddesi uyarınca sözlü yargılama usulü uygulanır. 
     İtirazın iptali davasında, işçilik alacaklarıyla ilgili olarak tahsil hükmü kurulması mümkün olmaz. Yargılama sonunda icra takibine itirazın kıdeme ya da tamamen iptali ile takibin devamına ya da davanın reddine dair karar verilmelidir. 
     İtirazın iptali davasında dava konusunun ıslah yoluyla arttırılması mümkün olup, arttırılan kısım yönünden tahsil davası olarak hüküm kurulmalıdır. Davaya konu miktarın ıslah yoluyla arttırılması itirazın iptali davasının niteliğini değiştirmez ve tamamını tahsil davasına dönüştürmez. 
     İtirazın iptali davasında borçlunun haksızlığına karar verilmesi halinde ve alacaklının talep etmiş olması şartıyla, borç miktarının Yasada gösterilen orandan az olmamak kaydıyla icra inkar tazminatına hükmedilir. İcra inkar tazminatına karar verilebilmesi için alacağın belirli ya da belirlenebilir olması gerekir. Özellikle, işçinin kıdemi, ücreti gibi hesap unsurları, işverence bilinen ya da belirlenebilecek hususlardır. 4857 sayılı İş Kanununun 8 ve 28. maddelerinin işverene bu gibi konularda belge düzenleme yükümü yüklediği de gözden uzak tutulmamalıdır. Ancak, hak tartışmalı ise icra inkâr tazminatına hükmedilemez(Yargıtay HGK. 4.3.2009 gün 2009/ 9-57 E, 2009/ 110 K). 
     Borçlu belirli bir alacak için yapılan icra takibinde borcun bir kısmına itiraz etmek istediğinde, itiraz ettiği kısmı açıkça göstermek zorundadır. Borçlu buna uymaz ve borcun tamamına itiraz ederse, itirazın iptali davası sonucunda borçlu olduğu miktar bakımından icra inkar tazminatı ödemekle yükümlüdür (Yargıtay 9.1-ID. 4.4.2008 gün 2007/ 14360 E, 2008/ 7511 K.). 
     Alacağın likit olması şartıyla itirazın iptali davası sonunda borçlunun itirazının kısmen kabulü halinde dahi, kabul edilen kısım bakımından icra inkar tazminatına hükmedilmelidir. 
     İcra inkar tazminatı, asıl alacak bakımından söze konu olur. İşlemiş faiz isteği yönünden icra inkar tazminatına hükmedilmesi mümkün değildir. 
     İcra takibinde işlemiş faiz için de takip tarihinden itibaren faiz talep edilmiş olması durumunda, itirazın iptali ile takibin devamına karar verilmesi, faize faiz yürütülmesi anlamına gelir ki, Borçlar Kanunun 104/son ve 3095 Sayılı Yasanın 3. maddesi uyarınca faize faiz yürütülmesi mümkün olmaz. Bu halde, asıl alacak bakımından takip tarihinden itibaren faiz yürütülmesine karar verilmek suretiyle, faize faiz yürütülmeyecek şekilde hüküm kurulmalıdır. 
     Somut olayda itirazın iptaline karar verilen miktar davalının belgelerine göre hesaplanan ve bu nedenle davalının hesaplayabileceği bir miktar olduğu için likit olarak kabul edilip, icra inkar tazminatına karar verilmesi isabetli ise de hükmedilen icra inkar tazminatı miktarının muğlak bırakılması hatalı olup, bozma sebebi ise de, bu husus yeniden yargılamayı gerektirmediğinden hükmün HUMK ’un 436/2. maddesi uyarınca düzeltilerek onanmasına karar vermek gerekmiştir. 
     SONUÇ: Temyiz olunan kararda hüküm fıkrasında 2. paragrafında yazılı olan “davalıdan. .. %’40 dan az olmamak üzere icra inkar ödencesi alınmasına” 
     kelimelerinin çıkarılarak yerine “… Alacağın %’40’ı olan 2.816,65 TL icra inkar tazminatının davalıdan alınarak davacıya verilmesine…” kelimelerinin eklenmesine, hükmün bu şekilde DÜZELTİLEREK ONANMASINA, aşağıda yazılı temyiz giderinin 4.40 TL’sinin davacıya arta kalanın davalıya yükletilmesine, 21.02.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

BORÇ VERENLER DİKKAT!

BORÇ PARANIN BANKADAN AÇIKLAMASIZ GÖNDERİLMESİ HALİNDE İSPAT SORUNU

Yeni Borçlar Kanunumuzda ödünç sözleşmeleri başlığı altında düzenlenen ariyet(Kullanım Ödüncü) ve karz(Tüketim Ödüncü)  akdi günlük yaşamda karşımıza sıkça çıkmaktadır. Ariyet sözleşmeleri TBK 379. maddesinde tanımlanmıştır: “Ödünç sözleşmesi, ödünç verenin bir şeyin karşılıksız olarak kullanılmasını ödünç alana bırakmayı ve ödünç alanın da o şeyi kullandıktan sonra geri vermeyi üstlendiği sözleşmedir.” Kullanma sözleşmeleri rızai bir sözleşme olup ödünç verilen şeyin herhangi bir ücret alınmadan kullanımının esas olduğu sözleşmelerdir.

Bir diğer ödünç sözleşmesi olan karz sözleşmeleri ise TBK’ nın 386. maddesinde tanımlanmıştır: “Tüketim ödüncü sözleşmesi, ödünç verenin bir miktar parayı ya da tüketilebilen bir şeyi ödünç alana devretmeyi, ödünç alanın da aynı nitelik ve miktarda şeyi geri vermeyi üstlendiği sözleşmedir.” Madde metninden anlaşılacağı üzere karz akdi sözleşmelerinin temelini ödünç verilen para veya tüketilebilen bir şey oluşturmaktadır. Ayrıca ticari olmayan bir karz akdinde taraflar kararlaştırmamış ise faiz istenemeyecektir. Eğer faiz kararlaştırılmış ise ancak taraflar faizin oranını belirlememiş ise kural olarak ödünç alma zamanında ve yerinde bu tür ödünçlerde geçerli olan faiz oranı uygulanacaktır. Söz konusu faiz yıllık olarak ödenir.

Her iki sözleşme de karşılıksız olarak yapılmaktadır. Bu nedenle eksik iki tarafa borç yükleyen sözleşmeler olarak nitelendirilmektedir. Şekil serbestisi ilkesinin geçerli olduğu ödünç sözleşmelerinin ispat kolaylığı açısından yazılı şekilde yapılması faydalı olacaktır. Ödünç verilen şeyin geri istenilmesi için taraflar arasında belirli bir ödeme günü, ihbar süresi veya istenildiği zaman muaccel olacağı kararlaştırılmış ise borç o günden itibaren muaccel olur; eğer taraflar böyle bir gün kararlaştırmamış ise, ödünce konu şeyin, ilk istemden başlayarak altı hafta içinde geri verilmesi gerekir. Yani borç altı hafta sonra muaccel olacaktır. Ödünç sözleşmelerinde istem hakkı diğer tarafın bu konuda temerrüde düşmesinden başlayarak altı ayın geçmesiyle zamanaşımına uğramaktadır.

Karz akitleri açısından önemli olan bir diğer husus da; ödünç olarak verilecek paranın karşı tarafa havale yoluyla gönderilmesi sırasında, açıklama kısmına açıkça BORÇ olarak verildiğinin belirtilmesi gerektiğidir. Aksi halde, dekontta herhangi bir açıklama bulunmazsa, hukuk sistemimizde kabul gören “havale bir ödeme vasıtasıdır” karinesi uygulama alanı  bulacaktır. Böylelikle gönderilen para borç ödemesi olarak kabul edilecek ve daha sonradan ödünç veren parasını geri istediğinde verilen para Hukuk Muhakemeleri Kanunu 200. Maddesinde belirtilen 2.500 TL’lik sınırı aşıyor ise; ödünç verenin elinde madde metninde belirtilen uyuşmazlığın konusunu gösterir yazılı bir belge bulunmayacaktır. Hal böyle olunca ödünç veren kişi parayı vermiş olduğunu ispat etse bile asıl önemli olan hususu yani aradaki ilişkiyi ispat edemeyecektir  ve vermiş olduğu parayı geri isterken ispat sorunuyla karşılaşacaktır. Bu nedenle bu şekilde havale yoluyla ödünç para göndermek isteyen kişilerin açıklama kısmına ödünç alan ile aralarındaki mevcut ilişkiyi belirtmeleri her zaman kendi yararlarına olacaktır.

Yargıtay da bu hususa ilişkin;

                                                                                                                                             

“…Dava, karz akdine dayalı Olarak başlatılan icra takibine vaki itirazın iptali isteğine ilişkindir. Davacı, iki adet banka dekontu ile davalıya toplam 9.700TL borç para gönderdiğini, davalının geri ödemediğini, başlattığı icra takibine davalının haksız olarak itiraz ettiğini ileri sürerek, icra takibine vaki itirazın iptalini istemiştir. Davacının 18.11.2008 tarihli dekontla 5.000TL,24.10.2008 tarihli dekontla 4.700TL olmak üzere toplam 9.700TL parayı davalının banka hesabına havale yaptığı hususunda uyuşmazlık bulunmamaktadır. Davalı, bu paranın kendi alacağının ödenmesine ilişkin bir ödeme olduğunu savunmuştur. Davalının bu savunması gerekçeli inkardır. Havale, kural olarak bir borç ödeme vasıtasıdır. Dekontlarda başka amaçla havale yapıldığına ilişkin bir açıklama da bulunmadığına göre ispat külfeti davacıdadır. Davacı, dosya kapsamındaki delillerle iddiasını ispatlayamamıştır. Öyle olunca mahkemece, varsa davacıya yemin delili hatırlatılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yanlış değerlendirme ile ispat külfeti ters çevrilerek yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir…” (Yargıtay 13. Hukuk Dairesi E. 2013/11284, K. 2013/24182)

                                                                                                                                             

Demekle açıklamanın ispat gücüne vurgu yapmıştır.

 

Sonuç olarak; borç para verirken dikkat etmediğiniz çok küçük bir ayrıntı, ileride borcun tahsilatını güçleştirebilmekte hatta imkansız hale getirebilmektedir. Siz siz olun, parayı bankadan gönderin ve açıklamasına mutlaka borç için verildiğini yazın.

 

ENER AVUKATLIK BÜROSU

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.