ÖLENİN ŞEREF VE HAYSİYETİNE SÖYLENEN SÖZLER ÜZERİNE ÖLENİN YAKINLARI LEHİNE MANEVİ TAZMİNATA HÜKMEDİLMELİDİR.

Yargıtay HGK, E: 2017/41392, K: 2020/542, T: 08.07.2020

1. Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Edremit 2. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı asil tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.

2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ

Davacı İstemi:

4. Davacılar vekili 18.04.2013 tarihli dava dilekçesinde; müvekkillerinin murisi müteveffa …..’ın kaymakam koruması olarak görevliyken davalının kendisine hakaret ettiğini, olayın yargıya intikali üzerine Edremit 2. Sulh Ceza Mahkemesinin 2012/266 E. sayılı dosyasında sanığın sabit görülen hakaretleri nedeniyle cezalandırılmasına karar verildiğini ve hükmün açıklanmasının geri bırakıldığını, bu aşamada muris vefat ettiğinden davacıların yasal mirasçı olarak davaya katıldıklarını ve şikayetlerini ilettiklerini, müvekkili …’ın davalının hakaretleri nedeniyle eşinin ne denli olumsuz etkilendiğini sağlığında gözlemlediğini, çevresince son derece hassas ve iyi niyetli olarak tanınan müteveffanın üzüntüsüne yakından tanık olduğunu, davalının hakaretlerinden davacıya birçok kez yakınan müteveffa eşin ceza davası sonrası tazminat talebinde bulunacağını bildirdiğini, müteveffanın ölümünden iki gün sonra davalının bu kez internet ortamında muris hakkında “Cenabı Allah’ın sopası yoktur, alma masumun ahını elbette çıkar…Cenabı Allah’ın daha temizlendi, sıra öbür mikroplarda” şeklinde ifadeler kullanarak eşi ve çocuklarının manevi değerlerine de saldırdığını, onarılmaz ve tarif edilmez derecede incittiğini, eşini ve babalarını elim bir kazada zamansız kaybeden davacıların psikolojilerinin davalının söylemlerini öğrenmekle bir kez daha alt üst olduğunu, acılarının daha da sarsıcı bir hâl aldığını ileri sürerek, müvekkili … için 4.000TL, ….. ve ….. için 1500’er TL olmak üzere toplam 7.000TL manevi tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı Cevabı:

5. Davalı asil 09.05.2013 tarihli cevap dilekçesinde; davaya konu edilen yazıların tarafından yazıldığını ortaya koyabilecek somut verilerin sunulmadığını, merhuma karşı bir husumeti bulunmadığı gibi merhumun sağlığında kendisine husumetinin devam ettiğini savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

İlk Derece Mahkemesi Kararı:

6. Edremit 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 20.03.2014 tarihli ve 2013/190 E., 2014/159 K. sayılı kararı ile; davacıların murisi …..’ın kaymakam koruması olarak görevli iken davalı … ile aralarında husumet oluştuğu, bu hususta Edremit 2. Sulh Ceza Mahkemesinin 2012/266 E. sayılı dosyasında davalının cezalandırılmasına karar verildiği, muris …..’ın trafik kazası sonucu ölümünden iki gün sonra 31.08.2012 tarihinde davalının MSN paylaşımında “Cenab-ı Allah’ın sopası yoktur, alma mazlumun ahını elbet çıkar, Cenab-ı Allah’ın daha temizlendi, sıra öbür mikroplarda….” şeklinde ifadeler kullanarak davacıların ani bir kaza sonucu babalarını ve eşini kaybetmelerinin acısına daha çok acı katarak incinmelerine sebebiyet verdiği, her ne kadar davalı savunmalarında iddiaları kabul etmemiş ise de gerek taraflar arasındaki husumet, gerekse davacıların murisin ölümünden iki gün sonra bu paylaşımda bulunması ve dinlenen tanık beyanlarından da anlaşılacağı üzere bu yazıyı …..’ın vefatı üzerine davalının yazdığını çalışma arkadaşlarının da anlamış olmaları dikkate alınarak ve tarafların sosyal ekonomik durumlarına göre davanın kabulüne karar verilmiştir.

Özel Daire Bozma Kararı:

7. Edremit 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı asil temyiz isteminde bulunmuştur.

8. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 15.04.2015 tarihli ve 2014/10153 E., 2015/4783 K. sayılı kararı ile;

“…Somut olayda; sağlığında Kaymakamlık koruması olarak görev yapan davacıların murisi ile aralarında husumet bulunan davalının, ölenin ardından onunla ilgili yakışıksız ifadeler kullandığı açık ise de; bu ifadelerin muhatabı davacılar açısından hakaret olarak değerlendirilmesi doğru değildir. Zira nezakete aykırı her söz tazminatı gerektiren saldırı türünden sayılamaz. Ancak bu sözler, sarf eden davalı yönünden söyleyeni ayıplamayı gerektirecek sözler olarak kabul edilebilir. Buna göre mahkemece, ölünün ardından yakışıksız sözler sarf eden davalının kınanması ile yetinilmesi gerekirken, bir kısım manevi tazminat ile sorumlu tutulması dosya kapsamına uygun bulunmamış…”

Gerekçesi ile karar bozulmuştur.

Direnme Kararı:

9. Edremit 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 28.04.2016 tarihli ve 2016/169 E., 2016/288 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçelere ek olarak, “…Yargıtay bozma ilamında da açıkça davalının ölenin ardından onunla ilgili yakışıksız ifadeler kullandığının açık olduğu, bu ifadelerin muhatabı davacılar açısından hakaret olarak değerlendirilmesinin doğru olmayacağı, bu sözlerin davalı yönünden söyleyeni ayıplamayı gerektirecek sözler olarak kabul edilip sadece davalının kınanması ile yetinilmesi ile karar verilmesinin gerektiği belirtildiğinden, böylece bozma ilamında dahi eylemin davalı tarafından yapıldığı yönünde herhangi bir tereddüt oluşmadığı sadece kullanılan sözlerin içeriğinin hakaret kabul edilemeyeceği bu nedenle sadece davalının kınanması ile yetinilmesi gerektiği belirtildiğinden ve hukuk literatüründe kınanma hukuki kararının infazının mümkün olmadığı, ayrıca davalının yukarıdaki yazısında belirtildiği üzere “mikrop” kelimesinin cezai anlamda da hakaret içerebileceği, zira kullandığı kişiyi küçük düşürmek ve onu kötü lanse etmek amacıyla söylendiği, bu yönüyle hakaret eyleminin de haksız fiil olarak kabul edilip söylendiği tarafın kişilik haklarına zarar verebileceği, manevi zarara sebep olabileceği, bu yönüyle de kınanmadan çok manevi tazminat uygulanmasının bozulan manevi dengenin düzelmesi için daha uygun olacağı hukuki kanaatiyle…” gerekçeleriyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme Kararının Temyizi:

10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK

11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalı tarafından davacıların murisi hakkında kullanılan “Cenabı Allah’ın sopası yoktur, alma masumun ahını elbette çıkar…Cenabı Allah’ın daha temizlendi, sıra öbür mikroplarda” şeklindeki sözlerin davacıların kişilik haklarına saldırı teşkil eden hakaret içerip içermediği ve bu sözler nedeniyle yerel mahkemece davalı hakkında 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 58/2. maddesinde belirtilen diğer yaptırımlardan olan saldırının kınanmasına dair kararla yetinilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.

III. GEREKÇE

A) Öncelikle davalı vekilinin kişilik haklarına saldırıda bulunulmadığına ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi gerekmektedir.

12. Bilindiği üzere hukuki yarar dava şartı olduğu kadar, temyiz istemi için de aranan bir şarttır.

13. Davalı vekilinin kişilik haklarına saldırıda bulunulmadığına yönelik temyiz itirazları bozma kapsamı dışında kalarak kesinleşmiş olduğundan, davalı vekilinin bu husus hakkında temyiz talebinde bulunmasında hukuki yararı yoktur.

14. O hâlde davalı vekilinin kesinleşen bu yöne ilişkin temyiz isteminin hukuki yarar yokluğundan reddine karar verilmelidir.

B) Diğer temyiz itirazlarına ilişkin olarak yapılan değerlendirmede;

15. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır.

16. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir.

17. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi (4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 24), isme saldırı (TMK m. 26), nişan bozulması (TMK m. 121), evlenmenin butlanı (TMK m. 158/2), boşanma (TMK m. 174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma ( Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) m. 47, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 56) durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m. 49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir.

18. 4721 sayılı TMK’nın 24. maddesi ile 6098 sayılı TBK’nın 58. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır.

19. 4721 sayılı TMK’nın:

24. maddesinde;

“Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir.

Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.”

25. maddesinde;

“Davacı, hakimden saldırı tehlikesinin önlenmesini, sürmekte olan saldırıya son verilmesini, sona ermiş olsa bile etkileri devam eden saldırının hukuka aykırılığının tespitini isteyebilir.

Davacı bunlarla birlikte, düzeltmenin veya kararın üçüncü kişilere bildirilmesi ya da yayımlanması isteminde de bulunabilir.

Davacının, maddi ve manevi tazminat istemleri ile hukuka aykırı saldırı dolayısıyla elde edilmiş olan kazancın vekaletsiz iş görme hükümlerine göre kendisine verilmesine ilişkin istemde bulunma hakkı saklıdır.

Manevi tazminat istemi, karşı tarafça kabul edilmiş olmadıkça devredilemez; miras bırakan tarafından ileri sürülmüş olmadıkça mirasçılara geçmez.

Davacı, kişilik haklarının korunması için kendi yerleşim yeri veya davalının yerleşim yeri mahkemesinde dava açabilir.”

20. Dava konusu paylaşımın yapıldığı ve davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 6098 sayılı TBK’nın 58. maddesinde ise;

“Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir.

Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir.”

Hükümleri yer almaktadır.

21. TMK’nın 24 ve TBK’nın 58. maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir.

22. Görüldüğü üzere TBK’nın 58. maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır.

23. Önemle vurgulamak gerekir ki, şeref ve haysiyete yönelik saldırılar kişinin ölümü sonrasında gerçekleşirse ölenin kişilik hakkının ihlal edildiği söylenemez. Çünkü TMK’nın 28. maddesiyle kişilik ölüm ile sona erer. Ancak ölenin şeref ve haysiyetine yönelen saldırılar onun yakınlarının kişilik hakkına saldırı teşkil eder. Bu tür saldırılar karşısında ölenin yakınları, kendi kişilik haklarının ihlaline dayanarak TMK’nın 25. maddesinde belirtilen davaları açabilir (Yıldız, O. A.:Şeref ve Haysiyete Yönelik Saldırılar Karşısında Kişilik Hakkının Korunması, Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Arş. Gör. Ceren Damar Şenel Armağanı, Cilt: 5, Sayı: 1, Nisan 2020, Sayfa: 3675).

24. Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde;

Davacıların murisi …..’ın kaymakam koruması olarak görevli iken davalı ile aralarında husumet oluştuğu, bu hususta Edremit 2. Sulh Ceza Mahkemesinin 2012/266 E. sayılı dosyasında davalının mahkûmiyetine karar verildiği ve hükmün açıklanmasının geri bırakıldığı, murisin trafik kazası sonucu ölümünden iki gün sonra da 31.08.2012 tarihinde davalının “Cenab-ı Allah’ın sopası yoktur, alma masumun ahını elbet çıkar, Cenab-ı Allah’ın daha temizlendi, sıra öbür mikroplarda….” şeklinde MSN paylaşımında bulunduğu hususu uyuşmazlık dışıdır.

25. Davacılar murisinin ölümü sonrasında davalı tarafça internet ortamında paylaşılan bu sözlerin özellikle kullanılan “mikrop” kelimesi dikkate alındığında küçük düşürücü ve incitici olduğu kuşkusuz olduğu gibi; olayın oluş şekli, söylenen sözlerin içeriği ve tarafların durumu birlikte değerlendirildiğinde bu sözlerin nezakete aykırı sözler olarak kabulü mümkün görülmediğinden kınama ile yetinilmesi uygun düşmeyecektir.

26. O hâlde ölenin şeref ve haysiyetine yönelen saldırılar onun yakınlarının kişilik hakkına saldırı teşkil edeceğinden, bu tür saldırılar karşısında ölenin yakınları, kendi kişilik haklarının ihlaline dayanarak TMK’nın 25. maddesinde belirtilen davaları açabileceğinden mahkemece davacılar lehine manevi tazminata hükmedilmesi isabetlidir.

27. Zira, TBK’nın 58. maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır.

28. Hâl böyle olunca; yerel mahkemece yukarıda açılanan hususlara değinilerek verilen direnme kararı usul ve yasaya uygun olup, yerindedir.

29. Ne var ki, Özel Dairece tazminat miktarı yönünden bir inceleme yapılmadığından bu yöne ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.

IV. SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle;

1) Davalı vekilinin kişilik haklarına saldırıda bulunulmadığına yönelik temyiz isteminin hukuki yarar yokluğundan REDDİNE (III-A),

2) Diğer temyiz itirazlarının reddi ile direnme uygun olduğundan, davalı vekilinin hükmedilen tazminat miktarına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 4. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, (III- B),

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesi gereğince uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440/III-1. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 08.07.2020 tarihinde oybirliği ile kesin olarak karar verildi.

ANONİM ŞİRKETLERDE ŞİRKET YETKİLİSİNİN HUKUKİ VE CEZAİ SORUMLULUĞU


Bu yazıda Türk Ticaret Kanunu’nda düzenlenen anonim şirketlerde yer alan şirket yetkililerinin hukuki ve cezai sorumlulukları incelenecektir. İlk olarak Anonim Şirket hakkında kısa bir bilgilendirme yapmak faydalı olacaktır.
TTK m. 329: “(1) Anonim şirket, sermayesi belirli ve paylara bölünmüş olan, borçlarından dolayı yalnız malvarlığıyla sorumlu bulunan şirkettir. (2) Pay sahipleri, sadece taahhüt etmiş oldukları sermaye payları ile ve şirkete karşı sorumludur.”
Bu tür şirketlerde kanuni temsilciler, TTK’nin 317. maddesine göre yönetim kurulu üyeleridir. Ancak bu temsil yetkisi yönetim kurulu üyesi olmayan üçüncü kişilere (genel müdür ve müdürlere) devredilebilir. Söz konusu devir için yönetim yetkisinin devrinden farklı bir yol izlenir zira yönetim ve temsil birbirinden farklı yetkilerdir. İkisi arasındaki farkı kısaca açıklamak gerekirse; temsil yetkisi eğer bir üçüncü kişiye devrediliyorsa bunun yanında mutlaka yönetim kurulu üyelerinden birinin de imza yetkisine sahip olması gerekir. Başka bir ifadeyle; temsil yetkisini devralan üçüncü kişi, şirketi tek başına imza ile temsil edemez, mutlaka yetkili bir yönetim kurulu üyesi ile birlikte imza atması gerekecektir. Bu kapsamda öncelikle bu yetkilerin devredilmediği haller esas alınarak yönetim kurulu üyelerinin hukuki ve cezai sorumluluklarına kısaca göz atılacak, sonrasında ise yetkilerin üçüncü kişilere devri halinde bu kişilerin iki farklı açıdan sorumlulukları incelenecektir.
TTK 553:“Kurucular, yönetim kurulu üyeleri, yöneticiler ve tasfiye memurları, kanundan ve esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerini kusurlarıyla ihlâl ettikleri takdirde, hem şirkete hem pay sahiplerine hem de şirket alacaklılarına karşı verdikleri zarardan sorumludurlar.”
Kanundan da açıkça anlaşıldığı üzere yönetim kurulu üyelerinin hukuki sorumluluğunun doğabilmesi için; kusur, zarar, hukuka aykırılık ve tabi ki illiyet bağı unsurları aranmaktadır.
Yönetim kurulu üyelerinin cezai sorumluluğuna ilişkin olarak ise başlı başınaTTK’nın 562. maddesi düzenlenmiştir fakat bu madde dışında da cezai sorumluluk oluşturan farklı kanun hükümleri mevcuttur. Bunlardan bazıları şunlardır: İcra ve İflas Kanunu’nun 345. maddesi gereği tüzel kişinin işlerinin görülmesi sırasında işlenen icra suçlarından tüzel kişinin yöneticileri sorumlu tutulmaktadır. Yönetim kurulu üyelerinin görevlerinin ifası sırasında TCK kapsamında düzenlenen suçlardan birini (özellikle dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma) işlemesi halinde yönetim kurulu üyesine TCK’da ilgili suç için öngörülen yaptırım uygulanır.

“Ayrıca anonim şirketlerde yönetim ve denetim kurulu üyelerinin görevleri sırasında sebep oldukları zarardan sorumlu olması için öncelikli koşul, zararın olmasıdır. Zarar gören bu zararının varlığını kanıtlamalıdır. Zararın varlığı sabit ise, yönetim ve denetim kurulu üyelerinin zarardan sorumlu olduğu karine olarak kabul edilir. TTK 338 ve 359’uncu maddeleri uyarınca yönetim ve denetim kurulu üyeleri, ancak kendilerine bir kusur izafe edilemeyeceğini kanıtlayarak bu sorumluluktan kurtulabilirler.”
(Yargıtay HGK, E: 2017/105, K: 2018/1936, T: 13.12.2018)

TTK’nın 367. maddesine göre ana sözleşmede bu yönde bir hüküm bulunması şartıyla, yönetim yetkisinin kısmen ya da tamamen genel müdür olarak adlandırılan üçüncü bir kişiye devredilmesi durumunda oluşacak sorumluluk halinden bahsedilmesi gerekirse hemen belirtilmelidir ki yönetim yetkisinin yönetim kurulunda olmayan bir genel müdüre devri için şirket iç yönergesinde bu hususun açık bir şekilde düzenlenmiş olması gerekir. Yönetim yetkisi, bu iç yönergeye göre devredilmediği takdirde, yönetim kuruluna aittir.
Bahsi geçen bu iç yönergeye göre yönetim yetkisi kendisine devredilen ve bunu tek başına elinde bulunduran bir genel müdür dahi keyfi olarak hareket edemez. Genel müdür, şirketi yönetirken, şirket menfaatlerini gözetme ve görevlerini tedbirli bir yönetici özeniyle yerine getirme yükümlülüğü altındadır.

“TTK’nın 342. maddesinde anasözleşme, genel kurul veya yönetim kurulu kararıyla atanan genel müdürün kanuna, ana sözleşme, veya iş görme koşullarını saptayan diğer hükümlerle yükletilen yükümlülükleri gereği gibi veya hiç yerine getirmemesi halinde yönetim kurulu üyelerinin tabi oldukları hükümler gereğince ortaklığa, pay sahiplerine ve ortaklık alacaklılarına karşı sorumlu olacağı ilkesi kabul edilmiştir. Aynı Kanun’un 341. maddesi hükmüne göre de, böyle bir davanın açılabilmesi için, genel kurulca davanın açılması yolunda karar alınması ve davanın denetçiler tarafından açılması gerekmektedir.”
(Yargıtay 11. HD, E: 2007/3690, K: 2008/5378, T: 21.4.2008)

Eğer genel müdür tamamen değil de kısmi bir yönetim yetkisine sahip ise bu durumda şirket iç yönergesinde kendisine tanımlanmayan bir konu hakkında karar alması halinde, yönetim kurulunun yetki alanına girmiş olacaktır. Bu durumda ‘vekaletsiz iş görenin sorumluluğuna’ ilişkin TBK hükümleri uygulama alanı bulmuş olacaktır ve genel müdür söz konusu kararla ilgili her türlü ihmalinden sorumlu tutulacaktır.
Temsil yetkisiyle ilgili olarak şunları söyleyebiliriz ki; şirketi temsile yetkili olan bir genel müdür, şirketin amaç ve konusuna giren her türlü işi ve hukuki işlemi şirket adına yapabilir ve şirket unvanını kullanabilir. Görüyoruz ki buradaki temsil yetkisinin kapsamı, şirketin amacına ve işletme konusuna giren her türlü iş ve işlemlerdir. Bu konu ve amaç dışında yapılan işlemlerde şirket, üçüncü kişilere karşı sorumludur ancak genel müdüre rücu edebilecektir. Yani şunu söyleyebiliriz ki, yönetim veya temsil yetkisine sahip bir genel müdürün, bu yetkilerini kullanırken işlediği haksız fiillerden kanunen şirket sorumludur fakat şirketin bu fiillerden dolayı genel müdüre rücu hakkı saklıdır.
Cezai sorumluluğa ilişkin akla ilk gelen suçlardan ikisi güveni kötüye kullanma ve dolandırıcılık suçlarıdır. Şirket yetkilisi bakımından bu iki suçun oluşumu açısından farkları incelemekte yarar vardır. Şayet bir yönetici şirketi yönetme ve temsil etme yetkisini kötüye kullanarak kişisel bir menfaat elde ediyorsa bu halde güveni kötüye kullanma suçundan bahsedilebilir. Bu suç TCK’nın 155. Maddesinde düzenlenmiştir ve fail söz konusu fiili nedeniyle üst sınır yedi olmak üzere hapis cezası ile cezalandırılacaktır.

“Güveni kötüye kullanma suçunun oluşabilmesi için; başkasına ait olup da, muhafaza etmek veya belirli bir şekilde kullanmak üzere zilyetliği kendisine devredilmiş olan mal üzerinde, failin kendisinin veya başkasının yararına olarak zilyetliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunması veya bu devir olgusunu inkar etmesi gerekmektedir.
Suçun, meslek ve sanat, ticaret veya hizmet ilişkisinin ya da hangi nedenden doğmuş olursa olsun, başkasının mallarını idare etmek yetkisinin gereği olarak tevdi ve teslim edilmiş eşya hakkında işlenmesi hâlinde nitelikli hali oluşmaktadır.”
(Yargıtay 23. CD, E: 2015/1712, K: 2015/699, T: 16.4.2015)

Diğer yandan ise, bir yöneticinin kişisel bir çıkar elde etmeye çalışırken diğer yönetici veya çalışanları kasten aldatması durumunda nitelikli dolandırıcılık suçu söz konusu olacaktır. TCK madde 158’de düzenlenen ve nitelikli bir hal barındıran bu suça göre ise fail, on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılabilir.

“Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için; failin bir kimseyi, kandırabilecek nitelikte hileli davranışlarla hataya düşürüp, onun veya başkasının zararına, kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekmektedir. Hile nitelikli bir yalandır. Fail tarafından yapılan hileli davranış belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun inceleme olanağını ortadan kaldıracak nitelikte birtakım hareketler olmalıdır. Kullanılan hileli davranışlarla mağdur yanılgıya düşürülmeli ve bu yanıltma sonucu yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya bir başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır. Hilenin kandırıcı nitelikte olup olmadığı olaysal olarak değerlendirilmeli, olayın özelliği, fiille olan ilişkisi, mağdurun durumu, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmalıdır.
Ticari faaliyeti meslek olarak icra eden kişilerin, güvenilirliğini sağlamak amacıyla, bu suçun, tacir (kişisel olarak ticaretle uğraşan kimseler) veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin ticari faaliyetleri sırasında işlenmesi, TCK’nın 158/1-h bendinde nitelikli hâl kabul edilmiştir. Bu kavramlar Türk Ticaret Kanunun ilgili hükümlerine göre belirlenecektir. Türk Ticaret Kanunu’nun 14. maddesinde; ‘Tacir, kişisel durumları ya da yaptığı işlerin niteliği nedeniyle yahut meslek ve görevleri dolayısıyla, kanundan veya bir yargı kararından doğan bir yasağa aykırı bir şekilde ya da başka bir kişinin veya resmî bir makamın iznine gerek olmasına rağmen izin veya onay almadan bir ticari işletmeyi işleten kişi de tacir sayılır.’ denilmektedir…Bu suçun oluşabilmesi için tacir veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin dolandırıcılık suçunu ticari faaliyetleri sırasında işlemiş olmaları gerekir.”
(Yargıtay 15. CD, E: 2013/18097, K: 2015/31209, T: 12.11.2015)

Görüldüğü üzere suçun oluşumu bakımından bazı unsurlarda farklılıklar mevcuttur ve şirket yetkilisinin, ister yönetim kurulu üyesi olsun isterse şirket iç yönergesiyle yetkilerin kendisine devredildiği genel müdür olsun, cezai sorumluluğu açısından bunlar büyük önem arz etmektedir. Hukuki sorumluluk kapsamı ise her iki sınıf için çeşitli kanun hükümlerinde gerek açıkça gerekse diğer hükümlere atıf yoluyla düzenlenmiştir.
Yukarıda anonim şirketler açısından şirket yetkilisi sayılabilecek iki kategori olan yönetim kurulu ve genel müdürlerin hukuki ve cezai sorumlulukları Yargıtay kararları ışığında kısaca açıklanmaya çalışılmıştır. Söz konusu sorumlulukların birçok kanunun incelenerek belirlenmesi ve anonim şirketlerdeki yasal temsilcilerin yetki devirleriyle birlikte değişkenlik göstermesi nedeniyle mesele son derece hassas olup bir uzmana danışılarak çözüme kavuşturulması her bakımdan faydalı olacaktır.


Stj. Av. Dilara AÇIKEL & Av. Bilge İŞ & Av. Selçuk ENER

KREŞE BIRAKILAN ÇOCUĞUN KREŞ DIŞI BİR YERDE BULUNMASI DURUMUNDA, DAVALI KREŞ SAHİBİNİN GEREKLİ ÖZENİ GÖSTERMEDİĞİ VE AİLENİN MANEVİ YÖNDEN YIPRANACAĞI GÖZ ÖNÜNDE BULUNDURULARAK DAVACILAR İÇİN MAKUL BİR TAZMİNATA HÜKMEDİLMELİDİR.

Yargıtay 13.HD E:2016/29552 K:2020/708 K.T.:30/01/2020

Taraflar arasındaki manevi tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacılar avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.

KARAR

Davacılar, … … Albayrak’ın çocuğu olduğunu, çalıştıkları için çocuklarının bakımı ve gözetimi için davalının sahibi olduğu kreşe gönderdiklerini, küçük olan çocuğun kreş yetkililerinin ihmali üzerine 22 Mayıs 2015 günü sabah 09.00 ile 11.00 saatleri arasında kreşten dışarı çıkması olayının gerçekleştiğini, parktan geçen muhtarın bankta uyurken bulup …. Karakoluna götürmesiyle olayın ortaya çıktığını, çocuklarını kreşte sanmakta iken Fatih Karakolundan gelen telefon ile çocuğun kreşte olmadığını, tek başına parkta olduğunu öğrendiklerini, kreş yetkilileri tarafından bu durumun bildirilmediğini, kreş yetkililerinin bakımı ve gözetimi altında olan çocuğun nerede olduğunun kreş yetkililerince bilinmemesi, sorumluluklarını yerine getirmediğini, polis merkezinde şikayetçi olduğunu, … Batı Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiğini, manevi olarak sıkıntı yaşadıklarını, zor günler geçirdiklerini belirterek her biri için 5.000,00-TL olmak üzere toplamda 10.000,00-TL’nin olay tarihinden itibaren işleyecek avans faiziyle birlikte davalıdan tahsilini talep etmişlerdir.
Davalı, olay günü çocuğun öğretmenleri eşliğinde kreşin bahçesinde oyun saatinde oyun oynarken, demir parmaklıklarla çevrili kapıdan, demirin arkasından kafasını sokarak bahçenin dışına çıktığını, öğretmenin bunu hemen farkettiğini, derhal kreşin kamera kayıtlarını inceleyerek kapıdan çıktığını ve parka doğru yöneldiğini tespit etmiş olduğunu, davacı aileyi arayarak haber vermek istediğini ancak annenin telefonları açmamış olduğunu, babanın ise telefonu direk kapattığını, bu esnada kreş öğretmenleriyle birlikte çocuğu çevrede ararken, çocuğun karakolda olduğunun haberinin geldiğini, davacıların ise olayı çarpıtarak gerçek dışı iddialarda bulunduklarını, çocuğun bina içerisinden koşarak çıktığı ve korkuluk demirlerinin arasından geçtiği ve olayın 1 dakika içerisinde meydana geldiğini, CD izleme tutanağında tespit edildiğini, çocuğun kreşin 30 metre ilerisindeki parkta bulunduğunu savunarak, davanın reddini dilemiştir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacılar tarafından temyiz edilmiştir.


Dava, davalının kreşine bırakılan davacılar çocuğunun kreşten çıkıp parkta bulunmasından kaynaklı manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, “küçük … …’nin kreşte bulunduğu süre, kendiliğinden ayrılıp parka gitmesi ve daha sonra bulunarak teslim edilme aşamalarında Borçlar Kanun’un 56’ıncı maddesi kapsamında bedensel bütünlük bakımından herhangi bir zarardan söz edilmediği, davacıların kaybolma ve bulunma süreçlerinde de olaydan henüz haberleri bulunmadığı, küçüğün güvenli bir şekilde teslimi sonrasında olayın öğrenilip manevi üzüntü yaşanması olgusunun da Borçlar Kanunu 58’inci maddesindeki kişilik hakkının zedelenmesi çerçevesi içerisinde de değerlendirilmesi mümkün görülmediği, davalının işletmekte olduğu kreşte bulunan davacıların müşterek çocuğunun bakım ve gözetimde yaşanan zafiyet nedeniyle kreşten ayrılarak bir müddet sonra bulunup karakola ve ebeveynlerine teslimi şeklinde gelişen olay süreci ve daha sonra olaydan haberdar olan davacıların yaşadıkları endişe ve manevi üzüntülerin manevi tazminata hükmedilebilmesi bakımından gerekli nitelik ve koşulları taşımadığından” davanın reddine karar verilmiştir. Oysa ki mahkemece, davacıların çocuklarının bakımı ve gözetimi için davalının kreşine bıraktıktan sonra davalının gerekli özeni göstermediğinden küçüğün kreşten ayrıldığı ve parkta bulunduğu, olay sırasında küçüğün üç yaşında olduğu, ailesinin manevi yönden yıpranacağı gözetilerek davacılar için Medeni Kanun’un 4. maddesi hükmünü de değerlendirilerek hak ve nesafet ilkeleriyle bağlı kalarak tarafların sosyal ve ekonomik durumları, kusurlu eylemin mağdurda uyandırdığı elem ve ızdırabın derecesi, istek sahibinin toplumdaki yeri, kişiliği, hassasiyet derecesi dikkate alınmak suretiyle makul bir tazminata hükmedilmesi gerekirken, yanılgılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.


SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün davacılar yararına BOZULMASINA, HUMK’ un 440/III-1 maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 30/01/2020 gününde oybirliğiyle karar verildi.

ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA SÖZLEŞMELERİ

Ölünceye kadar bakma sözleşmesi Türk Borçlar Kanunu’nun 611-619 maddeleri arasında düzenlenmiştir. (TBK-611/1)’da şu şekilde tanımlanmıştır.
“Ölünceye kadar bakma sözleşmesi, bakım borçlusunun bakım alacaklısını ölünceye kadar bakıp gözetmeyi, bakım alacaklısının da bir malvarlığını veya bazı malvarlığı değerlerini ona devretme borcunu üstlendiği sözleşmedir.”
Ölünceye kadar bakma sözleşmesi, tam iki tarafa borç yükleyen, ivazlı, rızai ve sürekli borç doğuran bir sözleşmedir. Edimlerin eşit olması gerekmez. Edimlerin eşit olmadığı takdirde, karma ölünceye kadar bakma sözleşmesi söz konusu olur.


ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA SÖZLEŞMESİ’NİN ÇEŞİTLERİ
Ölünceye kadar bakma sözleşmesini borçlar hukukuna ve miras hukukuna tabii olmak üzere ikili bir ayrıma tabi tutmak mümkündür.
Bakım alacaklısı, üstlendiği borcun ifasını sağlığında yerine getirmeyi üstlendiği takdirde sözleşme borçlar hukukuna tabii olurken; eğer bakım alacaklısı, bakım borçlusunu mirasçı olarak atar ise artık sözleşme miras hukukuna tabii olacaktır. Bu ayrım gerek şekil gerek maddi hukuk açısından önemli farklılıklar içermektedir.

Borçlar Hukuku Niteliğindeki Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmeleri
Ölünceye kadar bakma sözleşmesinin bu türünde bakım isteyen tarafın edimini ölünce değil yaşamı sırasında yerine getirmesi gerekmektedir. Yani bakım isteyen taraf sözleşmeden doğan borcunu sağlığı sırasında yerine getirir. Sözleşmenin diğer tarafı ise kişinin ölünceye kadar bakımını sağlamakla yükümlü olur.
Bu sözleşme türü haliyle Borçlar Kanunu’na tabiidir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Borçlar Kanunu’nda tanımı, şekli, konusu gibi pek çok husus düzenlenmiştir. Kanuna göre bu türdeki sözleşme miras sözleşmesi şeklinde yapılmadıkça geçerli olamaz.

Nitekim TBK’nın 612.maddesine bakıldığında; “Ölünceye kadar bakma sözleşmesi, mirasçı atanmasını içermese bile, miras sözleşmesi şeklinde yapılmadıkça geçerli olmaz.” hükmü kurulmuştur. Burada görüldüğü üzere TBK’da düzenlenen şekil şartındaki “miras sözleşmesi şeklinde yapılması zorunluluğu” aynı zamanda Medeni Kanunun miras sözleşmesi hükümlerinin de burada uygulanacağını söyleyebiliriz.
Bunun yanı sıra sözleşmenin bakmayla yükümlü olan tarafı bir bakım kurumu olması durumunda, bu kurumun devletçe tanınması ve kurumun yetkili makamlarca belirlenecek koşullarına uygun olarak oluşturulması halinde sadece yazılı yapılması geçerli olması için yeter olacaktır. Yani bir bakım kurumu tarafından kişinin bakımı sağlanacak ise o halde bakım kurumunun yetkili kişilerince belirlenecek koşullara göre hazırlanan sözleşmenin adi yazılı şekilde olması da geçerliliği bakımından yeterlidir, resmi şekil şartı aranmamaktadır.

Miras Hukuku Niteliğindeki Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmeleri
Bu sözleşme türünde ise bakım isteyen tarafın sözleşmedeki borç edimini, ölmesine bağlı tasarruf ile yerine getirmesidir. Yani kişinin sözleşmeden doğan borcunu sağlığı sırasında değil ölümünden sonra yerine getirildiği sözleşme miras hukuku niteliğini taşır.
Ölünceye kadar bakma sözleşmesi, kendisine bakmasını istediği kişi ile miras sözleşmesi yaparak mirasçı olarak ataması halinde yapılabilir. Bu mirasçı ataması miras sözleşmesi ile yapılmadıkça geçerli olamaz.Buradaki ölünceye kadar bakma sözleşmesinde; bakımı sağlayacak kişinin edimine karşılık bakım alacaklısı kişinin edimi ölümüne bağlı tasarruflarında yerine getirilir. Dolayısıyla Miras Hukuku niteliğinde olan ölünceye kadar bakma sözleşmesine Medeni Kanun hükümleri uygulanır. Bu sözleşmenin miras sözleşmesinin şekline uygun yapılması gerektiği daha önce belirtilmişti. Miras sözleşmesi TMK’nın 545. Maddesine göre resmi vasiyetname şeklinde düzenlenmesi zorunludur. Dolayısıyla ölünceye kadar bakma sözleşmesi de resmi vasiyetname şekline göre yapılması gerekir.

Sözleşmenin unsurları:
● Bakıp gözetme unsuru
● Bir malvarlığı veya malvarlığı değerini devretme unsuru
● Süreklilik unsuru
● Talih ve tesadüfe bağlılık unsuru
● Anlaşma unsuru
ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA SÖZLEŞMESİNİN KURULMASI
A) MADDİ ŞARTLAR
Bakım alacaklısı gerçek kişi olmalıdır.
Bakım alacaklısı küçük ya da kısıtlı ise yasal temsilcilerinin sulh ve asliye mahkemelerinden izin alması gerekir. Aksi halde sözleşme sonuç doğurmaz. Bu kural borçlar hukuku nitelikli ölünceye kadar bakma sözleşmesi için geçerlidir. Miras hukuku nitelikli ölünceye kadar bakma sözleşmesinde bakım alacaklısı ergin olmalıdır (TMK m.503). Yasal temsilcileri bakım alacaklıları adına bu sözleşmeyi akdedemezler.
Akrabalar arasında yapılan ölünceye kadar bakma sözleşmelerinde, sözleşme yükümlülükleriyle Aile Hukukundan doğan yükümlülükler arasında çelişki oluşmuş ise akrabalık göz önünde bulundurulmalıdır.
Bakım alacaklısı evli ise eşi ve bakım borçlusu kişinin bir arada oturması gerekir.
Bakım borçlusu gerçek ya da tüzel kişi olabilir.
Bakım borçlusu küçük ya da kısıtlı ise vesayet makamı olan sulh mahkemesinden ve denetim makamı olan asliye mahkemesinden izin alınmalıdır.
Bakım borçlusu evli ise bakım alacaklısı ve eşi bakım borçlusuyla bir arada oturmalıdır. Evli olan bakım borçlusunun ölünceye kadar bakma sözleşmesi yaparken eşinin rızasını almasına hukuken gerek yoktur. Ancak karşılaşılabilecek sorunların önlenmesi adına bakım borçlusu sıfatıyla ölünceye kadar bakma sözleşmesi yapacak olan evli kimse eşinin rızasını fiilen almalı ve bakım alacaklısını aile topluluğu içinde bir aile bireyi olarak yaşatamayacağını öngören bakım borçlusu dürüstlük kuralı gereğince sözleşme ilişkisine hiç girmemelidir. Bakım borçlusu sonradan evlenmişse bakım alacaklısı sözleşmeyi tek taraflı olarak feshedebilir.
B) ŞEKLİ ŞARTLAR
Ölünceye kadar bakma sözleşmelerinin geçerliliği Türk Borçlar Kanunu’nun 612. maddesinde kural olarak resmi şekle tâbi kılınmıştır. Türk Borçlar Kanunu’nun 612. maddesinin birinci fıkrasına göre, “Ölünceye kadar bakma sözleşmesi, mirasçı atanmasını içermese bile, miras sözleşmesi şeklinde yapılmadıkça geçerli olmaz.” Hangi tür ölünceye kadar bakma sözleşmesi olursa olsun öngörülen resmi şekle uyulması sözleşmenin geçerliliği için zorunludur. Aynı maddenin ikinci fıkrasında resmi şekil kuralına bir istisna getirilmiş ve bu istisnai halde âdi yazılı şekil yeterli görülmüştür. Söz konusu hükme göre, “Sözleşme, Devletçe tanınmış bir bakım kurumu tarafından yetkili makamların belirlediği koşullara uyularak yapılmışsa, geçerliliği için yazılı şekil yeterlidir.” Bu istisna yalnızca Borçlar Hukuku nitelikli ölünceye kadar bakma sözleşmeleri için geçerlidir. Bakım borçlusu devlet tarafından tanınmış bir bakım kurumu olsa bile miras hukuku nitelikli ölünceye kadar bakma sözleşmelerinin miras sözleşmesi şeklinde yapılması gerekmektedir. Ayrıca Borçlar Hukuku nitelikli ölünceye kadar bakma sözleşmelerinde bakım alacaklısının edimi bakım kurumuna bir taşınmaz devretmekse, bu durumda da sözleşmenin resmî şekilde yapılması zorunludur.
Aşağıdaki Yargıtay kararında, şekil şartına aykırı olan sözleşme hükümlerinin uzun süredir yerine getirilmesi halinde hem mirasçılar hem de bakım alacaklısı için şekil şartına aykırılığın ileri sürülmesini dürüstlük kuralına aykırı ve hakkın kötüye kullanılması olarak değerlendirildiği görülecektir.

“..sözleşmenin tarafları, geçersiz sözleşmenin öngördüğü yükümlülükleri, ortada geçerli bir sözleşme varmış gibi eksiksiz yerine getirmişlerdir. Bakım alacaklısı sağlığında bu duruma itiraz etmemiştir. Bakım alacaklısının itiraz etmemesi karşısında mirasçılar artık sözleşmenin geçersizliği savunmasına dayanamazlar..” 
(Yargıtay 16.Hukuk Dairesi’nin E. 1991/7828, K. 1991/6695, T. 11/05/1992 )

Türk Borçlar Kanunu’nun 612. maddesine göre ölünceye kadar bakma sözleşmesinin miras sözleşmesi şeklinde yapılması gerekir. Miras sözleşmesinin ise Türk Medeni Kanunu’nun 545. maddesinin birinci fıkrasına göre resmî vasiyetname şeklinde düzenlenmesi gerekir. Türk Medeni Kanunu’nun 532. maddesinin birinci fıkrasında resmî vasiyetnamenin iki tanığın katılmasıyla resmî memur tarafından düzenleneceği, ikinci fıkrasında ise resmî memurun sulh hâkimi, noter veya kanunla kendisine bu yetki verilmiş diğer bir görevli olabileceği belirtilmiştir. O halde ölünceye kadar bakma sözleşmesini sulh hâkimi, noter veya kanunla kendisine yetki verilmiş diğer görevliler düzenleyebilecektir. Bu madde kapsamında sayılan kişiler resmi vasiyetname, dolayısıyla miras sözleşmesi ve miras sözleşmesi şeklinde düzenlenmesi gereken ölünceye kadar bakma sözleşmesinin düzenlenmesine memur veya tanık olarak katılamazlar. Ölünceye kadar bakma sözleşmesinin resmî vasiyetname şeklinde yapılmaması halinde sözleşme geçersizdir.

NASIL YAPILIR?

Ölünceye kadar bakma akdi Tapu Müdürlüğü’nde resmi senet düzenlenerek yapılır. Bunun yanında noterde ve Sulh Hukuk Mahkemesi huzurunda da yapılabilir. Noter veya Sulh Hukuk Mahkemesi huzurunda yapılmış ise Tapu Müdürlüğü’nde tekrar resmi senet düzenlemeye gerek yoktur.
Akitsiz işlemler bölümünde izah edildiği üzere tescil istem belgesi düzenlenir. Bakım borçlusu veya alacaklısının birden çok kişi olması mümkündür. Ölünceye kadar bakma akdinde taşınmaz malını temlik edenin kanuni ipotek tesis etme hakkı vardır. Bu kanuni ipotek resmi senedinin içerisinde yazılabileceği gibi işlem tarihinden itibaren üç ay içinde tesis edilebilir. Kanuni ipotek karşı tarafın kabul edeceği değer üzerinden, kabul etmezse mahkemece tayin edilecek bedel üzerinden tesis edilebilir. Ancak bakım alacaklısı resmi senette yazılı taşınmazın harca esas değeri üzerinden kanuni ipotek tesisini isterse karşı tarafın iznine veya mahkeme kararına gerek yoktur. Ölünceye kadar bakma akdine istinaden edinilen taşınmaz malın başkalarına devrinde de bir sakınca yoktur.
Tapu Müdürlüğü’nde ‘Ölünceye Kadar Bakma’ işlemini yapmak için;
1) İşleme konu taşınmaz mala ait, tapu senedi, yoksa taşınmaz malın ada ve parsel numarasını belirtir belge veya malikin sözlü beyanı,
2) Tarafların fotoğraflı nüfus cüzdanı

BAKIM ALACAKLISININ GÜVENCE SAĞLAMAYA YÖNELİK HAKLARI
A. Yasal İpotek Hakkı
Kanuni ipotek karşı tarafın kabul edeceği değer üzerinden, kabul etmezse mahkemece tayin edilecek bedel üzerinden tesis edilebilir. Ancak bakım alacaklısı resmi senette yazılı taşınmazın harca esas değeri üzerinden kanuni ipotek tesisini isterse karşı tarafın iznine veya mahkeme kararına gerek yoktur.

Bakım alacaklısının haklarını güvence altına almak için tapuda bakım borçlusuna yapılan temlik tarihinden itibaren 3 aylık süre içerisinde kanuni ipotek hakkını tescil ettirmesi gerekir. Bakım alacaklısı, bakım borçlusuna taşınmazı temlik tarihinden itibaren 3 ay içinde kanuni ipotek hakkını tescil ettirmiş ise, sözleşme uyarınca bedel olarak verdiği taşınmazı üzerinde ipotek hakkını muhafaza eder.

Borçlar Hukuku nitelikli ölünceye kadar bakma sözleşmesinde bakım alacaklısı malvarlığı değerini devretme borcunu sözleşme kurulduktan sonra yerine getirdiğinde, ifa konusu malların mülkiyeti bakım borçlusuna geçmektedir. Bakım alacaklısı bunun karşılığında bakım borçlusuna karşı sadece kendisine hayatı boyunca bakılmasını isteme şeklinde kişisel bir hak kazanmaktadır. Ancak bakım borçlusunun bakım alacaklısına hayatı boyunca bakma borcunu zaman içinde sözleşmeye uygun biçimde yerine getirmeme riski mevcuttur. Böyle bir durumda bakım alacaklısı bakım borçlusuna devrettiği malvarlığı değeri üzerindeki haklarını kaybetmiş olması neticesinde hukuken zayıf bir duruma düşecektir. Görüldüğü üzere bakım alacaklısının borcunu ifa etmesinden sonraki hukuki durumu bakım borçlusu ile karşılaştırıldığında oldukça zayıftır. İşte tarafların hukuki durumları arasındaki bu dengesizliği gidermek için kanun koyucu bakım alacaklısına devrettiği taşınmazlar üzerinde kanuni ipotek hakkı tanımıştır. Bu husus Türk Borçlar Kanunu’nun 613. maddesinde, 

“Bakım borçlusuna bir taşınmazını devretmiş olan bakım alacaklısı, haklarını güvence altına almak üzere, bu taşınmaz üzerinde satıcı gibi yasal ipotek hakkına sahiptir.” 
şeklinde ifade edilmiştir.

Yargıtay 1. HD.’nin 24.6.2008 tarihli ve 2008/2122 E., 2008/7908 K. sayılı kararına göre, 

“Bilindiği üzere ölünceye kadar bakıp gözetme sözleşmesi ile bakım borçlusuna devir ve temlik edilen taşınmazın başkasına devredilmesini önleyen bir yasa hükmü yoktur. “Esasen bu husus mülkiyet hakkının bir sonucudur.” Ne var ki ölünceye kadar bakıp gözetme sözleşmesi ile bakım alacaklısı hayatı boyuncu bakılıp gözetilmeyi isteme gibi daha az teminatlı bir kişisel hak karşılığında taşınmazının mülkiyetini devretmektedir. İşte yasa koyucu sözleşmenin yanları arasındaki bu dengesizliği gidermek amacıyla bakım alacaklısı yararına devrettiği taşınmaz üzerinde Medeni Kanunun 807 ve 808. maddeleri yanında Borçlar Kanununun 513. maddesi ile de yasal bir ipotek hakkı bahsetmiştir. Ancak, bakım alacaklısı yasalarla kendisine tanınan bu ipotek hakkını temlik tarihinden itibaren üç aylık süre içerisinde herkese karşı ileri sürebilirse de, söz konusu hak düşürücü süre geçtikten sonra üçüncü kişilere karşı ipotek hakkını kullanabilmesi tapu siciline tescil ettirmesine bağlıdır. Başka bir anlatımla; bakım alacaklısının, değinilen hak düşürücü süre içerisinde tapuyu tescil ettirmediği takdirde yasal ipotek hakkını, muvazaalı temlikler dışında üçüncü kişilere karşı kullanmasında yasal bir olanak yoktur. …”. 

Yine Yargıtay 1. HD.’nin 5.5.2005 tarihli ve 2005/4672 E., 2005/5674 K. sayılı kararına göre; 

“…ölünceye kadar bakıp gözetme sözleşmesi ile bakım borçlusuna devir ve temlik edilen taşınmazın başkasına devredilmesini önleyen bir düzenleme olmamakla birlikte, ölünceye kadar bakıp gözetme sözleşmesi ile bakım alacaklısı hayatı boyunca bakılıp gözetilmeyi isteme gibi daha az teminatlı bir kişisel hak karşılığında taşınmazının mülkiyetini devrettiğinden sözleşmenin yanları arasındaki bu dengesizliği gidermek amacıyla bakım alacaklısı yararına devrettiği taşınmaz üzerinde kanuni ipotek hakkı tanınmıştır. Bakım alacaklısı bu ipotek hakkını temlik tarihinden itibaren üç aylık süre içerisinde herkese karşı ileri sürebilirse de, hak düşürücü süre geçtikten sonra üçüncü kişilere karşı ipotek hakkını kullanabilmesi için hakkın tapu siciline tescil ettirilmesi gerekir. Başka bir anlatımla; bakım alacaklısının, değinilen hak düşürücü süre içerisinde tapuya tescil ettirmediği takdirde yasal ipotek hakkını, muvazaalı temlikler dışında üçüncü kişilere karşı kullanmasında yasal olanak yoktur. …” suna devrinden itibaren başlayan üç aylık süre içinde taşınmazın her malikinden talepte bulunabileceği kabul edilmelidir. Burada Türk Medeni Kanunu’nun 1023. maddesi uygulanmamalıdır.

  1. İpoteğin Kurulması
    Türk Borçlar Kanunu’nun 613. maddesinde bakım alacaklısına tanınan kanuni ipotek hakkı, tescile tabi bir kanuni ipotek hakkıdır. Zira, Türk Medeni Kanunu’nun 893. maddesinde tescile tabi kanuni ipotek halleri öngörülmüştür. Türk Medeni Kanunu’nun 893. maddesinde “Aşağıdaki alacaklılar, kanunî ipotek hakkının tescilini isteyebilirler: …” denilmektedir. Bakım alacaklısı karşı edim olarak devrettiği taşınmaz üzerinde satıcı gibi kanuni ipotek hakkına sahip olduğuna göre, Türk Medeni Kanunu’nun 893. maddesinin uygulanması sonucunda sahip olduğu kanuni ipotek hakkı tescile tabi kanuni ipotek haklarından birini oluşturmaktadır. Böylelikle bakım alacaklısı da satıcı gibi hakkını tescille elde edecektir. Kanundaki şartlar gerçekleştiğinde, yani bakım alacaklısı bakım borçlusuna söz konusu taşınmazı devrettikten sonra, bakım alacaklısının kanuni ipotek hakkının tescilini talep yetkisi doğar. Hak sahibi bakım alacaklısının ipoteğin tescilini talep yetkisi kanun hükmü gereğince doğduğundan, (Türk Medeni Kanunu’nun 1013. maddesinin ikinci fıkrası gereğince) tescili bizzat kendisi tek taraflı olarak tapu memurundan yazılı olarak talep eder, malik bakım borçlusunun tescile muvafakati gerekmez. Talebe tescili sağlayacak alacağın varlığını gösterir belgeler eklenir. Tescil için teminat altına alınmak istenen alacağın doğduğunu gösteren belgelerin tapu memuruna ibrazı gerekir. Bu bağlamda bakım alacaklısının kanuni ipoteğin tescili için tapu memuruna teminat altına almak istediği alacağın doğduğunu gösteren belgeleri ibraz etmesi gerekir. Bakım alacaklısının güvence altına almak istediği bakım alacağının sermaye değerini de belgelemesi gerekmektedir. Zira, bakım alacaklısının bakım alacağını teminat altına almak için kurulacak ipoteğin miktarı, bakım alacağının sermaye değeri miktarında olacaktır ve bu değer belirlenmediği sürece ipoteğin kurulması mümkün değildir. Bakım alacağının sermaye değerini taraflar üç şekilde tespit edilebilirler: Bunlardan ilki, tarafların bakım alacağının sermaye değerini ölünceye kadar bakma sözleşmesinde belirlemeleridir. Bu durumda bakım alacaklısı ölünceye kadar bakma sözleşmesini tapu memuruna ibraz etmek suretiyle sözleşmede belirtilen miktar üzerinden ipoteğin tescil edilmesini talep edebilecektir. İkincisi, tarafların ölünceye kadar bakma sözleşmesi kurulurken bakım alacağının sermaye miktarını tespit etmeyip, daha sonradan yaptıkları bir anlaşmayla bunu belirlemeleridir. Elbette bu anlaşmanın kanuni ipotek hakkını tescil için Türk Medeni Kanunu’nun 894. maddesinde öngörülen üç aylık hak düşürücü süre içinde yapılması gerekmektedir, zira aksi halde bakım alacaklısı kanuni ipoteğin tescili imkanını kaybedecektir. Bakım alacaklısı söz konusu anlaşmayı tapu memuruna ibraz ederek kanuni ipoteğin tescilini talep edebilecektir. Üçüncüsü ise, tarafların bakım alacağının sermaye değerinin belirlenmesinde anlaşamamaları sonucunda, sermaye değerini mahkemenin tespit etmesidir. Bu durumda bakım alacaklısı mahkeme kararını ibraz ederek tapu memurundan kanuni ipoteğin kurulmasını talep edebilecektir. Ayrıca, tarafların sermaye değerinin tespitinde anlaşamamaları ve tespit için mahkemeye başvurmaları halinde, kanuni ipotek hakkının tescilini talep için kanunda öngörülmüş olan üç aylık hak düşürücü sürenin geçirilmesi ihtimaline karşı bu durumu önlemek için bakım alacaklısı Türk Medeni Kanunu’nun 1011. maddesi uyarınca ipoteğin geçici tescilinin şerh verilmesini talep edebilir.

Bakım alacaklısının ölümü ölünceye kadar bakma sözleşmesini ve dolayısıyla bakım alacağını sona erdirdiğinden, kanuni ipotek de hukuki değerini kaybeder. Bakım alacaklısının ölümü ile hukuki değerini kaybeden kanuni ipoteğin sona erdirilmesi sicilden terkin edilmesiyle gerçekleştirilecektir. Nitekim, Türk Medeni Kanunu’nun 1026. maddesinin birinci fıkrasında, “Bir aynî hakkın sona ermesiyle tescil her türlü hukukî değerini kaybettiği takdirde, yüklü taşınmaz maliki, terkini isteyebilir.” denilmiştir. O halde, bakım alacaklısı lehine tescil edilmiş olan kanuni ipotek onun ölümü ile bakım borçlusunun talebi üzerine sicilden terkin edilecektir. Terkin için bakım alacaklısının mirasçılarının muvafakatine gerek bulunmamaktadır. Yalnız bakım borçlusu tarafından yapılacak olan terkin talebinin tapu memuru tarafından yerine getirilebilmesi için bakım alacaklısının öldüğünün hiçbir tereddüte yer vermeyecek şekilde ispat edilmiş olması gerekmektedir. Bakım borçlusu bakım alacaklısının öldüğünü ispatlayamazsa, tapu memuru Türk Medeni Kanunu’nun 1026. maddesinin üçüncü fıkrasının kendisine verdiği yetkiye dayanarak re’sen hakime başvurarak ayni hakkın sona erdiğinin belirlenmesine ilişkin karar verilmesini isteyecek ve hakimin vereceği karara dayanarak terkin işlemini gerçekleştirecektir. Zira, Türk Medeni Kanunu’nun 1026. maddesinin üçüncü fıkrasına göre, “Tapu memuru, re’sen hâkime başvurarak aynî hakkın sona erdiğinin belirlenmesine ilişkin karar verilmesini istemeye ve hâkimin vereceği karara dayanarak terkin işlemini yapmaya yetkilidir.” Bakım alacaklısının ölümünün yanı sıra, hakkında ölüm karinesinin uygulanması veya gaiplik kararı verilmesi de, ölüm ile aynı sonucu doğurur ve ölünceye kadar bakma sözleşmesini sona erdirir. Gaiplik durumunda bakım borçlusu mahkemeye başvurarak bakım alacaklısı hakkında gaiplik kararı verilmesini isteyebilir. Zira, Türk Medeni Kanunu’nun 32. Maddesinin birinci fıkrasında gaiplik kararı verilmesini isteyebilecek olanlar hakları ölüme bağlı olanlar olarak belirtilmiştir. Ölünceye kadar bakma sözleşmesi ister borçlar hukuku ister miras hukuku nitelikli olsun, bakım borçlusu bakım alacaklısı hakkında gaiplik kararı verilmesini isteyebilir. Miras hukuku nitelikli ölünceye kadar bakma sözleşmesinde bakım borçlusu bakım alacaklısının atanmış mirasçısı veya lehine maddi anlamda ölüme bağlı tasarrufta bulunulan kimse olduğundan, hakları ölüme bağlı olan kişilerden biridir. Borçlar Hukuku nitelikli ölünceye kadar bakma sözleşmesinde de ipoteğin terkinini isteyen bakım borçlusu hakkı ölüme bağlı olan kimse kapsamındadır. Zira taşınmazı üzerindeki hükmünü yitirmiş olan bakım alacaklısının ayni hakkını sona erdirmek istemektedir. Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 34. maddesi uyarınca, gaiplik kararı mahkemece nüfus müdürlüğüne bildirilir ve nüfus memurlarınca aile kütüğüne tescil edilir. Ölüm karinesinde ise Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 32. maddesinin birinci fıkrasına göre, ölüm karinesi uygulanan bakım alacaklısı hakkında mülki idare amirinin emri ile ölüm tutanağı düzenlenerek sicile ölü kaydı düşülür. Yalnız bunun için Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 32. maddesinin ikinci fıkrası gereğince, ölüm karinesi bulunan kişinin alt veya üst soyundan bir kişinin ya da kardeşlerinin, bunlar yoksa mirasçılarının dilekçe ile başvurarak olayı belgelendirmeleri ya da yetkili makamların durumu resmî bir yazı ile nüfus müdürlüğüne bildirmeleri gereklidir. Lafzi yorum yapılacak olursa bu düzenlemede sayılan kişilerden biri olmadığı takdirde bakım borçlusunun bizzat kendisinin bakım alacaklısı hakkında ölüm karinesinin uygulanarak sicile ölü kaydının düşülmesini sağlaması mümkün değildir. Bu sonuç her iki tür ölünceye kadar bakma sözleşmesi için geçerlidir.

SONA ERMESİ:

  1. Fesih bildirimi
  2. Fesih(dönme)
  3. Ölüm
    • FESİH BİLDİRİMİ: TBK. m. 616 f. 1’e göre “Tarafların edimleri arasında önemli ölçüde oransızlık bulunur ve fazla alan taraf kendisine bağışta bulunulma amacı güdüldüğünü ispat edemezse diğer taraf, altı ay önce bildirimde bulunmak koşuluyla, sözleşmeyi her zaman feshedebilir. Bu oransızlığın tespitinde, ilgili sosyal güvenlik kurumunca, bakım borçlusuna verilenin değerine denk düşen anapara değeri ile bağlanacak irat arasındaki fark esas alınır.”
    İlgili kanun hükmüne göre fesih bildirimi şartları:
  4. Edimler arasında önemli ölçüde oransızlık bulunmalıdır. Aşırı oransızlık sözleşmenin yapıldığı zamandaki koşullara göre belirlenir.
  5. Edimi yüksek olan tarafta bağışlama amacı bulunmamalıdır. TBK. m. 616’dan anlaşıldığı üzere bağışlama amacı olduğunu iddia edenin bunu ispatlaması gerekir. Kanun bu amacın olmadığını karine olarak kabul eder.
  6. Fesih ihbarı hükümleri bu beyanın karşı tarafa varmasından itibaren 6 ay geçtikten sonra yürümeye başlar. Fesih bildirimi, yöneltilmesi gerekli tek taraflı hukuki işlemlerdendir. Sözleşmenin tarafları edimler arasındaki farkı ne zaman öğrenirse öğrensin her zaman fesih iradesini açıklayabilir. Burada sözleşmenin sona ermesi, TBK. m. 125’te olduğu gibi geçmişe etkili olarak gerçekleşecektir. Böyle bir durumda TBK. m. 616 f. 2’ye göre taraflar arasında akdedilmiş olan sözleşme konusu mal sözleşmeden önceki malik olan bakım alacaklısına iade edilir; bunların anapara ve faizleri değerlerinde aralarında denkleştirme yapılır. Fesih bildirimi yenilik doğuran bir hakkın kullanılmasıdır. Ayrıca TBK. m. 616’ya göre fesih halinde tazminat istenemez.
    Aşağıdaki Yargıtay kararında da ölünceye kadar bakma sözleşmesinin muvazaalı olup olmadığının incelemesinde dikkat edilecek hususlar belirtilmiştir.

“..Bakıp gözetme koşulu ile yapılan temliki işlemin geçerliliği için sözleşmenin düzenlendiği tarihte bakım alacaklısının özel bakım gereksinimi içerisinde bulunması zorunlu değildir. Bu gereksinmenin sözleşmeden sonra doğması ya da alacaklının ölümüne kadar çok kısa bir süre sürmüş bulunması da sözleşmenin geçerliliğine etkili olamaz. Miras bırakanın, ölünceye kadar bakıp gözetme karşılığı yaptığı temlikin muvazaa ile illetli olup olmadığının belirlenebilmesi içinde, sözleşme tarihinde murisin yaşı, fiziki ve genel sağlık durumu, aile koşulları ve ilişkileri, elinde bulunan malvarlığının miktarı, temlik edilen malın, tüm mamelekine oranı, bunun makul karşılanabilecek bir sınırda kalıp kalmadığı gibi bilgi ve olguların göz önünde tutulması gerekir… Somut olaya gelince, çekişmeli 1217 parsel sayılı taşınmazın ölünceye kadar bakma akdi ile davalıya temlik edildiği anlaşılmaktadır. Ne var ki, miras bırakanın gerçek amacının ölünceye kadar bakım karşılığı ile temlik etmek mi yoksa muvazaalı mal kaçırmak mı olduğu yönünde yeterli delil toplanmış değildir. Hal böyle olunca, öncelikle miras bırakanın başka taşınmazı bulunup bulunmadığı hususunun ilgili mercilerden sorulması, veraset ilamının alınması, taraf tanıklarının dinlenmesi ve yukarıdaki ilkeler çerçevesinde bir araştırma yapılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, noksan soruşturma ile yetinilerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulması isabetsizdir…” 
(Yargıtay HGK, E. 2003/1-2, K. 2003/2, T. 22/01/2003 )

• FESİH (DÖNME) TBK. m. 617 f. 1’e göre “Sözleşmeden doğan borçlara aykırı davranılması sebebiyle sözleşmenin devamı çekilmez hâle gelir veya başkaca önemli sebepler sözleşmenin devamını imkânsız hâle getirir ya da aşırı ölçüde güçleştirirse, taraflardan her biri sözleşmeyi önel vermeksizin feshedebilir. Sözleşme bu sebeplerden birine dayanılarak feshedildiği takdirde kusurlu taraf, aldığı şeyi geri verir ve kusursuz tarafa, bu yüzden uğradığı zarara karşılık uygun bir tazminat ödemekle yükümlü olur.” Bu hükme göre fesih için gerekli durumlar:

  1. Taraflardan birinin sözleşmeyle üstlendiği yükümlülükleri yerine getirmemesi dolayısıyla, sözleşmenin devamı diğer taraf için çekilmez hale gelmesi
  2. Bazı haklı nedenlerin sözleşmenin devamını olanaksız hale gelmesi
  3. Bazı haklı nedenlerin sözleşmenin devamını aşırı biçimde külfetli duruma sokması İki taraftan her biri, sözleşmeyi tek taraflı sona erdirebilir. Bu düzenleme ölünceye kadar bakma sözleşmesinin haklı sebeple fakat geçmişe etkili olarak sona ermesini mümkün kılmaktadır. Bunun için ilk olarak sözleşmeden doğan yükümlülüklerin ifa edilmemesi veya başka haklı nedenlerin ortaya çıkması gerekir. Kanun koyucu sözleşmeye aykırılık niteliğinde olmayan bazı haklı nedenlerde sözleşmeden dönme imkânını vermektedir. Burada söz konusu aykırılıklara, yan edim yükümlerine veya davranış yükümüne aykırılık denebilir. Fakat bu haklı nedenler Türk Borçlar Kanunu’nda gösterilmemiştir. Burada hizmet sözleşmesindeki benzer durumlara bir yollama düşünülmelidir. TBK. m. 435 f. 2 hükmü ölünceye kadar bakma ve hizmet sözleşmesinin benzerliğinden dolayı yararlanmayı gerektirir.
    Hâkim haklı nedenlere göre hüküm verirken hukuka ve hakkaniyete göre karar vermelidir. Haklı nedene kötü davranışlar, tehditler, yeterli olmayan gıda, sağlığa aykırı konut, sürekli kabalıklar, bakım borçlusunun başka yere gitmesi ya da mallarını üçüncü kişiye geçirmesi örnek oluşturabilir. Haklı nedenin sözleşme yapıldıktan sonra meydana gelmesi gerekli değildir. Haklı neden sözleşmenin kurulmasından önce sözleşme üzerinde aynı etkileri yapması veya dönmeyi ileri sürenin sonradan haberi olması yeterli nedeni oluşturur. Ayrıca haklı nedenle fesihte kusurun varlığı şart değildir. Sözleşmeye her aykırılık veya her haklı neden sözleşmeden dönme için yeterli değildir. Ayrıca sözleşmeye devamın imkânsızlaşması veya çekilmez hale gelmesi gerekir. TBK. m. 617 f. 2’ye göre “Hâkim, sözleşmenin önel verilmeksizin feshini yerinde bulabileceği gibi, taraflardan birinin istemiyle veya kendiliğinden, aile topluluğu içinde yaşamalarına son vererek, bakım alacaklısına ömür boyu gelir bağlayabilir.” Hâkim ömür boyu gelire karar verirken tarafların özellikle bakım alacaklısının çıkarlarına ve sözleşmenin kurulmasından sonra meydana gelen olaylara ve ortaya çıkan engelin niteliğine dikkat etmelidir.
    • ÖLÜM
    1- Bakım Alacaklısının Ölümü:
    Bakım alacaklısının ölümü ile Borçlar Hukuku’na tabi ölünceye kadar bakma sözleşmesi ortadan kalkar. Kendisine bakılacak kişi ölmekte ve borcun konusu kalmamaktadır. Miras Hukuku’na tabi ölünceye kadar bakma sözleşmesinde ise bakım alacaklısının ölümünden sonra Miras Hukuku sonuçları ortaya çıkar.
    2- Bakım Borçlusunun Ölümü:
    TBK. m. 618’e göre “Bakım borçlusu ölürse bakım alacaklısı, bir yıl içinde sözleşmenin feshini isteyebilir.” Bu hükümden çıkan sonuca göre bakım borçlusunun ölümü, sözleşmeyi kendiliğinden sona erdirmeye yetmez. Bakım alacaklısı bu konuda bir irade açıklamasında bulunmamışsa, sözleşme bakım alacaklısı ve bakım borçlusunun mirasçıları arasında devam eder. Bakım borçlusunun ölümü nedeniyle bakım alacaklısının sözleşmeyi fesih yetkisinin koşulları:
  4. Bakım borçlusu ölmüş olmalı.
  5. Ölümden itibaren 1 yıllık süre geçmemiş olmalı. Bakım alacaklısı 1 yıllık süreyi geçirirse sözleşmeyi fesih yetkisini kaybeder. Bu süre hak düşürücü niteliktedir. Bakım alacaklısının fesih beyanı herhangi bir şekle tabi değildir. Bakım alacaklısının fesih beyanını mirasçıların hepsine yöneltmesi gerekir. Fesih beyanının etkileri ileriye dönük sonuçlar doğurur. Bakım alacaklısı sözleşmeyi feshettiğinde geri isteme hakkı TBK. m. 618 c. 2’ye göre “Bu durumda bakım alacaklısı, bakım borçlusunun iflası hâlinde, iflas masasından isteyebileceği miktara eşit bir paranın kendisine ödenmesini, bakım borçlusunun mirasçılarından isteyebilir.” Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararına göre “Ölünceye kadar bakma akitlerinde, borçlunun ölümü üzerine, BK. m. 518 (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 618) gereğince, alacaklı tarafından bir sene zarfında akdin feshinin talep edilmesi halinde alacaklı, borçlunun mirasçılarından akdin inikadı sırasında borçluya verdiği malı isteyemeyecek, sadece borçlunun iflası halinde iflas masasından isteyebileceği miktara müsavi bir paranın kendisine verilmesini talep edebilecektir.” Bakım alacaklısının 1 yıl içinde sözleşmeyi fesih hakkını kullanmaması durumunda, sözleşme tüm hükümleriyle geçerliliğini korur ve bakım borçlusunun bakım borcundan mirasçıları müteselsilen sorumlu olurlar. (TMK. m. 599/II). Bakım alacaklısına sözleşmeyi fesih hakkı tanınmışken bakım borçlusunun mirasçılarına bu hak tanınmamıştır. Ancak onlar da TBK. m. 616 ve 617’ye dayanarak sözleşmeyi feshedebilirler. Miras Hukukuna tabi ölünceye kadar bakma sözleşmesinde bakım borçlusunun ölümü halinde bir ayrım yapılmaktadır. Bakım alacaklısı, kendisine ölüme bağlı kazandırma yaptığı bakım borçlusuna, söz konusu malvarlığı değerlerini sağlığında devretmişse TBK. m. 618 hükmünün uygulanması; buna karşılık, malvarlığının devredilmemiş olması durumunda ise, TMK. m. 548 hükmü uygulanarak ölünceye kadar bakma sözleşmesinin kendiliğinden ortadan kalktığı kabul edilmektedir.

Yukarıda ölünceye kadar bakma sözleşmeleri hakkında anlaşılır düzeyde gerek içtihatlar gerekse de normatif dayanaklar çerçevesinde kısaca bilgi verilmeye çalışılmıştır. Her ne kadar bu bilgiler, ilgili sözleşmeler hakkında giriş mahiyetinde bilgilendirme amacı taşıyor olsa da yine bu sözleşmeler ile ilgili bir uyuşmazlık ile karşılaşılacak olması halinde herhangi bir hak kaybına uğranılmaması açısından bir uzmandan destek alınması gerekli olacaktır.

Stj. Av. Dilara AÇIKEL & Av. Bilge İŞ & Av. Selçuk ENER

KİRA SÖZLEŞMESİNDEN KAYNAKLANAN UYUŞMAZLIKLARDA KİRA İLİŞKİSİ VE MİKTARININ DAVACI KİRALAYAN, ÖDEME SAVUNMASININ İSE DAVALI KİRACI TARAFINDAN İSPATLANMASI GEREKİR.

Yargıtay 6. H.D., E: 2013/2787, K: 2013/4987, T: 21.03.2013

MAHKEMESİ :Sulh Hukuk Mahkemesi

DAVA TÜRÜ : İtirazın iptali

Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan yukarıda tarih ve numarası yazılı itirazın iptali davasına dair karar, davalı tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla, dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

Dava, ödenmeyen kira parası nedeniyle başlatılan icra takibine itirazın iptali istemine ilişkindir. Mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı vekili, davalının sözlü kira sözleşmesi ile kiracı olduğunu, 2005 yılı kirası 10.500,00 TL, 2006 yılı kirası 12.000,00 TL ve 2007 yılı kirası 13.500,00 TL olmak üzere toplam 36.000,00 TL kira borcunun ödenmediğini, başlatılan icra takibine yapılan itirazın iptaline ve %40 icra inkar tazminatına karar verilmesini talep etmiştir. Davalı ise, yıllık kiranın 2.750 Euro olup, 2005 ve 2006 yıllarına ait kiraların elden ödendiğini, 2007 yılı kirasının ise davacı tarafından taşınmazın yıkılacak olması nedeniyle alınmayacağının beyan edildiğini, bu nedenle davanın reddine karar verilmesini savunmuştur. Mahkemece taşınmazın emsal kirasının tespiti açısından keşif yapılarak alınan bilirkişi raporuna göre 2005 yılı için 6.000,00 TL, 2006 yılı için 7.000,00 TL ve 2007 yılı için 8.000,00 TL olmak üzere toplam 21.000,00 TL üzerinden kısmen kabul kararı verilmiştir.

Taraflar arasında sözlü kira akdi olduğu hususunda uyuşmazlık bulunmamaktadır. Kira sözleşmesinden kaynaklanan uyuşmazlıklarda, kira ilişkisi ve kira miktarının davacı kiralayan, ödeme savunmasının ise davalı kiracı tarafından ispatlanması gerekir. Taraflar arasında kira ilişkisi konusunda uyuşmazlık bulunmadığından, sözlü kira akdine dayanan davacının kira miktarını kanıtlaması gerekir. Davacı taraf 2005 yılı kirasının 10.500,00 TL, 2006 yılı kirasının 12.000,00 TL ve 2007 yılı kirasının 13.500,00 TL olduğunu iddia etmiş ise de, bu iddiasını kanıtlayamamıştır. Bu durumda davalının kabul ettiği miktar olan yıllık 2.750 Euro’nun geçerli olduğunun kabulü gerekir. Kaldı ki davacı vekili 24.5.2010 tarihli duruşmada, “..öncelikle davanın tamamının kabulüne, aksi halde davalının kabul ettiği miktar üzerinden davanın kabulüne karar verilmesini” talep etmiştir. Ödeme savunmasının ise davalı kiracı tarafından ispatlanması gerekmekte olup, davalı ise kabul ettiği miktarlar üzerinde 2005 ve 2006 yıllarına ait kiranın elden ödendiğini, 2007 yılı kirasının ise taşınmazın yıkılacak olması nedeniyle davacı tarafından alınmayacağının beyan edildiğini savunarak bu konuda yemin deliline başvurmuş ise de, davacı talep edilen kiraların alınmadığına dair yemin etmiştir. Bu durumda mahkemece yıllık kiranın 2.750 Euro olduğu kabul edilerek alacağın bu miktar üzerinden hesaplanarak bir karar verilmesi gerekirken, emsal araştırması yapılarak alınan bilirkişi raporuna göre karar verilmesi doğru değildir.

Hüküm bu nedenle bozulmalıdır.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz itirazlarının kabulü ile 6100 sayılı HMK’ya 6217 Sayılı Kanunla eklenen geçici 3.madde hükmü gözetilerek HMK’nın 428.maddesi uyarınca hükmün BOZULMASINA, istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 21/03/2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

KİRALANAN TAŞINMAZIN İCRA MAHKEMESİ MARİFETİYLE TAHLİYESİ İSTEMİNDE TEBLİĞDEN İTİBAREN 30 GÜNLÜK ÖDEME SÜRESİ DOLMADAN TAHLİYE TALEP EDİLEMEZ.

Yargıtay 6. H.D., E: 2014/9221, K: 2014/9629, T: 11/09/2014

DAVA : İcra mahkemesince verilmiş bulunan yukarıda tarih ve numarası yazılı karar, davalı tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla, dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

K A R A R

Dava, itirazın kaldırılması ve kiralananın tahliyesi istemine ilişkindir. Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş, karar davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı tarafından, haciz ve tahliye istekli olarak başlatılan icra takibi nedeni ile düzenlenen otuz gün ödeme süreli, ödeme emri davalı borçluya 12/03/2014 tarihinde tebliğ edilmiş, dava otuz günlük ödeme süresi beklenmeden 11/04/2014 tarihinde açılmıştır.

İİK’nin 269/1 maddesi göndermesi ile uygulanması gereken 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 315. maddesi uyarınca otuz günlük ödeme süresi dolmadan yapılan tahliye isteminin reddine karar verilmesi gerekirken, mahkemece yazılı gerekçe ile tahliye kararı verilmesi doğru değildir. Ayrıca davaya dayanak yazılı kira sözleşmesi de aylık kira paralarının her ayın 1 ile 5’i arası peşin olarak ödeneceği taraflarca kararlaştırıldığından, takip tarihi olan 04/03/2014 tarihinde Mart 2014 ay kirası henüz istenebilir halde bulunmadığından Mart 2014 ay kira parasının takibe konu edilmesi ve mahkemece itirazın bu ay kira bedeli üzerinden de kaldırılması da doğru değildir.

Karar bu nedenlerle bozulmalıdır.

SONUÇ

Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz itirazlarının kabulü ile 6100 sayılı HMK.ya 6217 Sayılı Kanunla eklenen geçici 3.madde hükmü gözetilerek HUMK.nın 428 ve İİK.nın 366.maddesi uyarınca kararın BOZULMASINA, istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 11.09.2014 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

SATIŞ VAADİ SÖZLEŞMESİNDEN DOĞAN HAK , KİŞİSEL BİR HAK OLMASI NEDENİYLE VAAT ALAN ALICININ, TAPUYA ŞERH VERİLEREK KUVVETLENDİRİLMİŞ KİŞİSEL HAK HALİNE GETİRİLMEMİŞ BU HAKKINI SÖZLEŞMENİN TARAFI OLMAYAN BAŞKA KİŞİLERE DAVA YOLUYLA İLERİ SÜREMEYECEĞİ GEREKÇESİYLE TAŞINMAZIN VAAT VEREN TARAFINDAN ÜÇÜNCÜ KİŞİLERE SATILMASI DURUMUNDA YENİ MALİKLERE KARŞI HAK İLERİ SÜREMEZ.

Hukuk Genel Kurulu         2014/1153 E.  ,  2016/910 K.

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Dörtyol 1. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 06.10.2011 gün ve 2009/388 E., 2011/731 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 16.03.2012 gün ve 2012/2850 E., 2012/3852 K. sayılı ilamı ile hükmün onanmasına karar verilmiş ise de, davacı vekilinin karar düzeltme talebi üzerine, Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 05.07.2012 gün ve 2012/8060 E., 2012/9280 K. sayılı ilamı ile;

(…Davacı, davalıların murisi Fatma Özkurt’un 11.01.1979 tarihli satış vaadi sözleşmesi ile 688 parsel sayılı taşınmazdan 400/1525 sehimini yani hissesine mahsuben 400 m2 yeri kendisine satmayı vaat ettiğini belirterek tapu iptali ve tescil talebinde bulunmuştur.

Davalı …, zamanaşımı nedeniyle davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, dava konusu taşınmazın imar uygulaması ile 208 ada 1, 2, 3 ve 4 sayılı parsellere dönüştüğü, satış vaadi sözleşmesine dayanılarak hak iddia edilen yerin 208 ada 3 numaralı imar parseli içerisinde kaldığı, bu parselin de dava tarihinden önce üçüncü şahsa satıldığı belirtilerek husumet yönünden davanın reddine karar verilmiştir.

Davacı vekilinin temyizi üzerine karar Dairemizce onanmıştır.

Davacı vekili karar düzeltme talebinde bulunmuştur.

Bilindiği üzere, Türk Medeni Kanununun 706 Borçlar Kanununun 213 ve 2644 sayılı Tapu Kanununun 26. maddeleri hilafına tapulu taşınmazların harici veya fiili taksimi ile paylarının mülkiyeti ana taşınmazdan ayrılamaz. Satış vaadi sözleşmesi ile ana taşınmazdan pay satın alan davacının imar nedeniyle ifrazen oluşan 208 ada 1, 2, 3 ve 4 sayılı parsellerde de mülkiyet hakkı söz konusudur. Mahkemece, resmi şekilde düzenlenen satış vaadi sözleşmesi gereğince bu parsellerden davacıya pay tesciline karar verilmesi gerekir. Ancak, bu parsellerden 208 ada 1, 2 ve 3 sayılı imar parselleri satış vaadi sözleşmesinin düzenlenmesinden sonra ve dava tarihinden önce üçüncü kişilere tapudan devredilmiş ise de 208 ada 4 sayılı imar parseli tapuda halen satış vaadinde bulunan Fatma Özkurt mirasçılarından davalı … adına kayıtlı bulunmaktadır. Bu durumda imar parsellerinden daha önce düzenleme ortaklık payı da düşüldüğünden davacının her bir parselde satın almış olduğu oranda pay sahibi olduğu gözetilerek halen tapuda mirasçılardan … adına kayıtlı bulunan 208 ada 4 sayılı imar parselinden bu miktarda payın iptali ile davacı adına tesciline karar vermek gerekirken davanın yazılı şekilde husumet yönünden reddi doğru görülmemiştir.

Dairemizin onama kararı yanılgıya dayalı olduğundan davacı vekilinin yerinde görülen karar düzeltme itirazlarının kabulü ile hükmün bozulmasına karar vermek gerekmiştir…)

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, gayrimenkul satış vaadi sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.

Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; Özel Dairece ilk olarak kararın onanmasına karar verilmiş ise de; davacı vekilinin karar düzeltme talebi üzerine karar yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Direnme kararını davacı vekili temyize getirmektedir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; gayrimenkul satış vaadi sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkin eldeki davada, dava konusu 688 parsel sayılı taşınmazdan imar nedeniyle ifrazen oluşan 208 ada 1, 2, 3 ve 4 sayılı parsellerde de davacının mülkiyet hakkının söz konusu olup olmadığı, buradan varılacak sonuca göre davalı …’a husumet yöneltilip yöneltilemeyeceği noktasında toplanmaktadır.

Davacı … ile davalıların murisi Fatma Özkurt arasında 11.1.1979 tarihinde, 467 yevmiye nolu düzenleme şeklinde gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi düzenlendiği, buna göre Hatay ili Dörtyol ilçesi Yakacık köyü Küçükkösecili mevkiinde bulunan 688 parsel sayılı taşınmazın 400 m2’sinin davacıya devrinin vaat edildiği, gayrimenkul satış vaadinin düzenlenmesinden sonra 3.4.1996 tarihinde, davalılardan …’un dava konusu 688 parsel sayılı taşınmazın 51/240 hissesini babası Ahmet Doğan Özkurt’tan, 36/240 hissesini ise Aişe Aydın’dan satın aldığı, 10.3.2009 tarihinde dava konusu taşınmazın imar uygulaması sonucunda şuyulandırmaya tabi tutulduğu, 208 ada 1, 2, 3 ve 4 parsel numaralarını aldığı, 208 ada 1 parsel sayılı taşınmazın 357/372 hissesinin dava dışı Meryem Ilgın’a, 15/372 hissesinin Payas Belediyesi’ne ait olduğu, 208 ada 2 parsel sayılı taşınmazın 357/404 hissesinin dava dışı Halil Topdağ’a, 47/404 hissesinin Payas Belediyesi’ne ait olduğu, 208 ada 3 parsel sayılı taşınmazın dava dışı Gülseren Özkan’a, 208 ada 4 parsel sayılı taşınmazın ise davalılardan …’a ait olduğu görülmektedir.

Davalılardan …’un dava konusu Yakacık Köyü 688 parsel (yeni 208 ada 4 parsel) sayılı taşınmazın 51/240 hissesini babası Ahmet Doğan Özkurt’tan henüz babası hayatta iken, yine 36/240 hissesini de Aişe Aydın’dan 3.4.1996 tarihinde satış yoluyla edindiği, davalı …’a miras yoluyla yapılmış bir intikalin söz konusu olmadığı, satış vaadi sözleşmesinden doğan hak, kişisel bir hak olduğu için, vaat alan alıcının bu hakkını, sözleşmenin tarafı olmayan başka kişilere dava yoluyla ileri süremeyeceği, taşınmazın mal sahibi tarafından başka kişilere satılması halinde, yeni malike karşı herhangi bir hak iddia edemeyeceği, taşınmaz satış vaadinin bu akdin dışında bulunan kişileri bağlamayacağı, bu akitten doğan hakkın onlara karşı ileri sürülemeyeceği ve taşınmaz satış vaadinin tapu siciline de şerh edilmediği anlaşıldığından şahsi hak doğuran satış vaadi sözleşmesinin 3. kişi durumunda bulunan ve tapuda satım akdi ile ayni hak kazanmış olan davalı …’a karşı husumet yöneltilmesi mümkün değildir.

Hal böyle olunca, mahkemece, yukarıda açıklanan ilkelere uygun değerlendirme yapılarak davalı …’un maliki olduğu taşınmazı tapuda satın aldığı, kendisine miras yoluyla yapılmış bir intikalin söz konusu olmadığı, şahsi hak doğuran satış vaadi sözleşmesinin davalı …’a karşı ileri sürülemeyeceği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmesi ile bu kararda direnilmesi usul ve yasaya uygun olup direnme kararının onanması gerekmiştir.

SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan gerekçelerle ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alınmış olduğundan başkaca harç alınmasına mahal olmadığına, 29.06.2016 gününde oybirliğiyle karar verildi.

ÖLÜM HALİNDE ÖLENİN DESTEĞİNDEN YOKSUN KALAN KİŞİLERİN BU SEBEPLE UĞRADIKLARI KAYIPLARIN TAZMİNİ GEREKMEKTEDİR

YARGITAY 21. Hukuk Dairesi Esas No: 2017/3179 Karar No: 2018/7568

DAVA: Davacılar, murisinin iş kazası sonucu ölümünden doğan maddi ve manevi tazminatın ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin kısmen kabulüne karar vermiştir.

Hükmün, davacılar ve davalılar vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan sonra düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okundu, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar verildi.

KARAR

Dosyadaki temyiz kapsam ve nedenlerine göre; davalılar vekillerinin tüm, davacılar vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine karar verilmiştir.

Dava, sigortalının 02.10.2009 tarihli iş kazası sonucu vefatı nedeniyle davacı anne, baba ve kardeşlerin maddi ve manevi zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.

Mahkemece, Davacı baba Asım’ın maddi tazminat talebinin reddine, Davacı anne İlkay için 36.958,66 TL maddi tazminat ile davacılar Asım ve İlkay için 30.000’er TL, davacılar Erkan ve Soner için 10.000’er TL manevi tazminatın kaza tarihi olan 02/10/2009 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili ile davacılara ödenmesine, fazlaya ilişkin talebin ise reddine karar verilmiştir.

Dosya kapsamından; vefat eden sigortalının söz konusu olayda % 20 oranında birleşen kusuru bulunduğu anlaşılmaktadır.

Gerek mülga BK’nun 47 ve gerekse yürürlükteki 6098 sayılı TBK’nun 56. maddesinde Hakimin bir kimsenin bedensel bütünlüğünün zedelenmesi durumunda, olayın özelliklerini göz önünde tutarak, zarar görene uygun bir miktar paranın manevi zarar adı ile ödenmesine karar verebileceği öngörülmüştür. Hakimin manevi zarar adı ile zarar görene verilmesine karar vereceği para tutan adalete uygun olmalıdır. Hükmedilecek bu para, zararauğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir fonksiyonu olan özgün bir nitelik taşır. Bir ceza olmadığı gibi, mamelek hukukuna ilişkin zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir. O halde, bu tazminatın sınırı onun amacına göre belirlenmelidir. Takdir edilecek miktar, mevcut halde elde edilmek istenilen tatmin Duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır. 26.06.1966 günlü ve 7/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı’nm gerekçesinde takdir olunacak manevi tazminatın tutarını etkileyecek özel hal ve şartlar da açıkça gösterilmiştir. Bunlar her olaya göre değişebileceğinden hakim bu konuda takdir hakkını kullanırken ona etkili olan nedenleri de karar yerinde objektif ölçülere göre isabetli bir biçimde göstermelidir.

Manevi tazminatın tutarım belirleme görevi hakimin takdirine bırakılmış ise de hükmedilen tutarın uğranılan manevi zararla orantılı, duyulan üzüntüyü hafifletici olması gerekir.

Hakimin bu takdir hakkını kullanırken, ülkenin ekonomik koşulları tarafların sosyal ve ekonomik durumları paranın satın alma gücü, tarafların kusur durumu olayın ağırlığı olay tarihi gibi özellikleri göz önünde tutması, bunun yanında olayın işverenin işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerini yeterince alınmamasından kaynaklandığı da gözetilerek gelişen hukuktaki yaklaşıma da uygun olarak tatmin duygusu yanında caydırıcılık uyandıran oranda manevi tazminat takdir edilmesi gerektiği açıkça ortadadır. ( HGK 23.6.2004, 13/291-370)

Bu ilkeler gözetildiğinde, davacı anne ve baba lehine takdir edilen 30000 TL manevi tazminatın ayrı ayrı az olduğu açıktır.

Mahkemece davacı babaya Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından gelir bağlanmadığından bahisle destek olgusu ispat edilemediğinden maddi tazminat isteminin reddine karar verildiği anlaşılmaktadır.

Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nun 22/06/2018 tarih 2016/5 E – 2018/6 sayılı kararında, ana ve/veya babanın çocuğunun haksız fiil ve/veya akde aykırılık sonucu ölmesi nedeniyle açtığı destekten yoksun kalma tazminatı davalarında, destek ilişkisinin varlığının ispatı için SGK’dan gelir bağlanması şartının aranmayacağı, destekten yoksun kalma tazminatı davalarında çocukların ana ve/veya babaya destek olduklarının karine olarak kabulünün gerektiği kabul edilmiştir.

Destekten yoksun kalma tazminatı; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 53. maddesinin 3. bendinde düzenlenmiş olup, “Ölüm halinde ölenin desteğinden yoksun kalan kişilerin bu sebeple uğradıkları kayıpların tazmini gerekmektedir”. Bu maddeye göre, haksız fiilin doğrudan doğruya muhatabı olmayan, ancak bu haksız fiil nedeniyle ortaya çıkan ölüm olayından zarar gören ya da ileride zarar görmesi güçlü olasılık içinde bulunan kimselere tazminat hakkı tanınmıştır.

İçtihadı Birleştirme Kararının gerekçesine göre; “Destekten yoksun kalma tazminatının doğumu için destek ile tazminat talebinde bulunan kişi arasında bir destek ilişkisi bulunmalıdır. Burada bahsedilen destek ilişkisi hukuksal bir ilişkiyi değil, eylemli bir durumu hedef tutar. Destek ilişkisinin varlığında destek olunanın ihtiyaçlarının sürekli ve düzenli olarak karşılanması yer almaktadır. Burada ifade edilmek istenen süreklilik ve düzenlilik hali yardımın belirlenen zamanlarda ve belirli miktarlarda yapılması değil, eğer destek ölmeseydi yardımların devam edeceğine dair bir beklentinin bulunmasıdır. Eğer yardım devamlı destek saiki ile değil de, tek seferlik, geçici, düzensiz ya da gelişigüzel zamanlarda yapılıyor ve ileride yardımın devam edeceğine dair bir beklenti yaratmıyorsa, bu durumda desteğin sürekli ve düzenli olduğundan bahsetmek mümkün olmayacaktır”.

Türk Borçlar Kanununun ilgili hükümlerinden anlaşıldığı üzere; destekten yoksun kalma tazminatının konusu, desteğin yitirilmesi nedeniyle yoksun kalınan yardımdır. Bu tazminatın amacı, ölüm olayı olmasaydı ölenin yardımda bulunduğu kimselere yardımda bulunmaya devam edeceğinin düşünülmesi ve ölüm olayının bu süreci kesmesi sonucu destekten yararlanan kimselerin uğradıkları zararın peşin ve toptan şekilde tazmin edilmesi, bu kimselerin ölüm olayından önceki durumlarına kavuşturulmasıdır. Eş deyişle amaç; destekten yoksun kalanların, desteğin ölümünden önceki yaşamlarındaki sosyal ve ekonomik durumlarının korunmasıdır.

Burada önemle üzerinde durulması gereken husus, sigortalının destek gücünün, ana ve/veya babanın destek ihtiyacı ile beklenilen destek şeklinin ve miktarının yaşam deneylerine uygun olması gereğidir.

Öte yandan; sigortalının iş kazası ve meslek hastalığı nedeniyle ölümü hâlinde ana ve/veya babaya ölüm geliri bağlanabilmesi için 5510 sayılı Kanunun 34/d maddesindeki koşulların gerçekleşmiş olması gerekir. Bu maddeye göre; “Hak sahibi eş ve çocuklardan artan hisse bulunması halinde her türlü kazanç ve irattan elde etmiş olduğu gelirinin asgari ücretin net tutarından daha az olması ve diğer çocuklarından hak kazanılan gelir ve aylıklar hariç olmak üzere gelir ve/veya aylık bağlanmamış olması şartıyla ana ve babaya toplam % 25’i oranında; ana ve babanın 65 yaşın üstünde olması halinde ise artan hisseye bakılmaksızın yukarıdaki şartlarla toplam % 25’i, oranında aylık bağlanır”.

Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından iş kazası veya meslek hastalığı sonucu sigortalının ölümü nedeniyle gelir bağlanması halinde; yapılan ödemeler ve bağlanan gelirin Türk Borçlar Kanununun 55. maddesine göre Kurum tarafından rücu edilebilen kısmı belirlenen destekten yoksun kalma zararından indirilecektir.

6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 50. maddesi hükmüne göre; “Zarar gören, zararını ve zarar verenin kusurunu ispat yükü altındadır. Uğranılan zararın miktarı tam olarak ispat edilemiyorsa hâkim, olayların olağan akışını ve zarar görenin aldığı önlemleri göz önünde tutarak, zararın miktarını hakkaniyete uygun olarak belirler”.

Türk Borçlar Kanununun 51. maddesine göre ise; “Hâkim, tazminatın kapsamını ve ödenme biçimini, durumun gereğini ve özellikle kusurun ağırlığını göz önüne alarak belirler”.

Ana ve babaya ölüm geliri bağlanıp bağlanmaması, destek ilişkisinin varlığı yönünden olmasa da tazminatın belirlenmesi noktasında dikkate alınmalıdır. Zira asgari ücretin altında geliri bulunan ve Sosyal Güvenlik Kurumunca gelir bağlanan ana ve/veya babanın destek ihtiyacının bulunduğu ve ölen sigortalının maddi destekte bulunduğunun karine olarak kabulü gerektiği Dairemizin yerleşmiş görüşlerindendir.

Kurumca gelir bağlanmayan davacı ana ve/veya babaya sigortalının fiili desteği kanıtlanmadan, sigortalının gelirinden bir bölümünün pay olarak ayrılacağının kabulü, ölenin desteğinden fiilen yararlanan eş ve çocukların destek zararlarının karşılanamaması sonucunu doğurur.

Bakım gücü-bakım ihtiyacı; bu konuda önemli olan, kimlerin yardımcı, kimlerin yardım gören olabilmeye elverişli oldukları değildir; somut olaylar ve belirli kişiler bakımından geleceğe uzanacak ve gelecekte dahi mümkün olabilecek biçimde kimlerin gerçekten yardımcı, kimlerin yardım gören olduklarıdır. Yardımcı (=destek) kavramı, bakım gücünü; yardım gören kavramı ise bakım ihtiyacını gerektirdiğinden, şayet bakım gücü yoksa destekten; bakım ihtiyacı mevcut değilse, yardım görenden söz edilemez. Bundan başka aradaki sıkı ilişki dolayısıyla birinin yokluğu durumunda diğerinin varlığı da düşünülemez. Bu yönden, destekten yoksun kalma davasında davalı taraf, bakım gücü ve bakım ihtiyacının olayda var olmadığını savunabilir. Tazmin alacaklısı sıfatıyla dava açmış olan davacı, yaşam deneyimleri ve olayların olağan yürüyüşü nedeniyle ispat yükünün yer değiştirmesi durumu söz konusu bulunmadıkça bakım gücünü ve bakım ihtiyacını ispat zorundadır (Mustafa Çenberci, İş Kanunu Şerhi-1978 Ankara, shf 846 ve devamı).

Bu durumda; destekten yoksun kalman zararın belirlenmesinde, ölen sigortalının elde ettiği gelirin miktarına göre destek gücünün kapsamının ne olduğu, sürekli ve düzenli destek olup olmadığı ve davacıların destek ihtiyacının bulunup bulunmadığı varsa bu ihtiyacın ne şekilde karşılandığının dikkate alınması gerekir.

İçtihadı Birleştirme Kararında söz edildiği gibi, bakma kavramı; “Para ve para ile ölçülebilecek bir değer olabileceği gibi bir hizmet ifası ve yahut benzeri yardımlar şeklinde olabilir. Bu nedenle, desteğin yardımının yalnızca parasal nitelikte olması bakım gücünün varlığı için koşul değildir”. Ancak aksi kanıtlanmadıkça, sigortalının ileride yapacağı farazi desteklerden olan; ana ve babasının bakım ihtiyacı ileride gerçekleşirse bakım ihtiyacını gidermek, bazen ziyaret etmek, evlerinde yardım etmek, kendilerine alışveriş yapmak, yemek yapmak vs. gibi destekler hesaplanabilir nitelikte değildir.

Somut olaya gelince; Davacı babaya “her türlü kazanç ve irattan elde etmiş olduğu gelirinin asgari ücretin net tutarından daha az olması ve diğer çocuklarından hak kazanılan gelir ve aylıklar hariç olmak üzere gelir ve/veya aylık bağlanmamış olması şartını” taşımadığı gerekçesi ile Sosyal Güvenlik Kurumunca ölüm geliri bağlanmadığı açıktır. Türk Borçlar Kanununun 50. maddesi hükmüne göre; ölen sigortalının gelirinden sürekli destekte bulunduğu ileri sürülüp, Türk Borçlar Kanununun 55. maddesine göre maddi delillerle hesaplanabilir sürekli ve düzenli fiili bir desteğin varlığı da kanıtlanmamıştır.

Bu durumda; Mahkemece, farazi desteğin karine olduğu kabul edilerek, Türk Borçlar Kanununun 50. ve 51. Maddeleri uyarınca, somut olayın özelliğine göre davacı ana ve/veya babanın birbirlerine desteği ile varsa diğer çocuklarından alabilecekleri destek de dikkate alınarak hakkaniyete uygun makul bir maddi tazminata hükmedilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurması isabetsizdir.

Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular nazara alınmaksızın yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O halde, davacılar vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

SONUÇ: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde temyiz eden davacılara iadesine, aşağıda yazılı temyiz harcının temyiz eden davalılara yükletilmesine, 18.10.2018 gününde oy birliğiyle karar verildi.

SATICININ ZAPTA KARŞI SORUMLULUĞU

Satıcının satılanı teslim etme, mülkiyetini geçirme sorumluluğunun yanında, mal üzerinde üstün bir hak iddia edilmesi sebebiyle satılanın alıcının elinden alınması halinde de sorumluluğu bulunmaktadır. Satıcının zapta karşı sorumluluğu, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 214 ile 218. maddeleri arasında düzenlenmiştir. Satıcının zapttan sorumluluğu, satış sözleşmesinin kurulduğu sırada var olan bir üstün haktan dolayı satılanın üçüncü bir kişi tarafından alıcının elinden alınması veya mülkiyet hakkının sınırlandırılması durumunda satıcının sorumlu olmasıdır.

Satıcının zapttan sorumluluğu, tam zapt veya kısmi zapt olarak karşımıza çıkmaktadır. Tam zapt, satılanın tamamının alıcının elinden alınması halidir. Kısmi zapt ise satılanın bir kısmının alıcının elinden alınması veya satılan üzerinde ayni bir hak tesis edilmesi halidir.

Zapttan Sorumluğun Şartları

1) Geçerli Bir Satış Sözleşmesi Olmalı

Alıcı ile satıcı arasında hukuken geçerli bir satış sözleşmesi olması gerekir. Satış sözleşmesi eğer geçerli şartları taşımıyorsa alıcı zapta karşı sorumluluk hükümlerinden yararlanamayacaktır.

2) Satılan Alıcıya Teslim Edilmiş Olmalı

Zapttan sorumluluğun doğabilmesi için satılanın alıcıya teslim edilmiş olması gerekir. Eğer satılanın tesliminden önce üstün hak iddiasında bulunulması ve satılanın zapt edilmesi durumunda, zapttan sorumluluk hükümleri değil, borcun hiç veya gereği gibi ifa edilmemesi söz konusu olacaktır.

“…Satılan mal alıcıya teslim edilmiş bulunmalıdır. Zapta karşı tekeffül borcu ikincil ( tali ) nitelikte bir borç olduğundan, satılanın teslim edilmemesi durumunda, alıcı, yalnızca B.K. m. 96 ve ardından gelen hükümlere dayanarak satıcıya başvurabilir. Üçüncü kişinin hak iddiasını alıcıya karşı ileri sürebilmesi, ancak satılanın alıcı tarafından teslim alınması durumunda söz konusu olabilir. Açıktır ki, satılan henüz satıcının elinde bulunuyorsa, üçüncü kişinin hak iddiasını alıcıya değil satıcıya yöneltmesi gerekir. İşte böylece üçüncü kişi satılana el koymuş olursa, alıcı, zapta karşı tekeffül kurallarına dayanamaz. Satıcı, ancak borca aykırılıktan ötürü, B.K. m. 96 ve ardından gelen hükümler uyarınca sorumlu tutulabilir… [ YHGK, KT:15.12.2010 E:2010/13-618 K:2010/668]

3) Satış Sözleşmesinin Kurulduğu Sırada Üçüncü Kişinin Zapta İmkan Veren Üstün Bir Hakkı Var Olmalı

Diğer bir şart ise, satış sözleşmesi kurulduğu sırada üçüncü kişinin üstün hakkı var olmalıdır.

 “…818 sayılı Borçlar Kanununun 189 uncu maddesinin birinci fıkrası uyarınca, satıcının zapttan sorumluluğunun doğması için, üçüncü kişi tarafından, satış sözleşmesinin kurulmasından önce veya en geç sözleşmenin kurulduğu sırada, zaptı sağlayacak özel hukuktan doğan (sübjektif nitelikte) üstün bir hakkının varlığı nedeniyle, satılanın tamamen veya kısmen alıcının elinden alınması gerekir. Bu üstün hak, mülkiyet hakkı, sınırlı bir aynî hak ya da etkisi kuvvetlendirilmiş (şerh verilmiş) bir kişisel hak olabilir… [Aydoğdu / Kahveci, s. 122]

“…Üçüncü kişinin satılan şey üzerinde zaptı sağlayacak bir hakkı bulunmalıdır. Şeyin tamamı veya bir kısmı üzerinde mülkiyet, rehin hakkı, intifa veya taşınmazlarda öteki irtifak hakları, tapu siciline şerh verilen şahsi haklar ( MK. m. 919 ) zaptı sağlayacak haklardandır. Üçüncü kişinin satım konusu mal üzerinde ileri sürdüğü hakkın zaptı sağlayacak çeşitten, yani nesnel ( ayni ) bir hak ya da tapu siciline şerh verilerek üçüncü kişilere karşı da ileri sürülebilecek hale getirilmiş bir kişisel hak olması gerekir. Bu sebeple yalın kişisel haklara dayanılarak ya da hiçbir hakka dayanılmaksızın yapılan zaptlardan satıcı sorumlu değildir. Ancak sözleşmenin kurulması sırasında var olan nesnel haklarla, tapu siciline şerh edilmiş kişisel haklar yönünden bu sorumluluk söz konusudur.

Satıcının zapta karşı sorumlu olabilmesi için, satım konusu mal üzerinde üçüncü kişilerin ileri sürdükleri haklar, satım sözleşmesinin kurulmasından önce kazanılmış ve sözleşmenin yapılması sırasında da mevcut olmalıdır ( B.K. m. 189/1 ). Sözleşmenin kurulmasından sonra, üçüncü kişilerin satım konusu mal üzerinde hak kazanmaları karşısında, artık zapta karşı yükümlenme dolayısıyla değil, satıcının borca aykırı davranışı dolayısıyla ( B.K. m. 96 vd) sorumluluğu yoluna başvurulabilir…[YHGK, KT:15.12.2010 E:2010/13-618 K:2010/668]

4) Sözleşme Kurulduğu Sırada Alıcı Zapt Tehlikesini Bilmiyor Olmalı

Alıcı sözleşmenin kurulması aşamasında üçüncü kişiden gelebilecek bir zapt tehlikesini bilmiyor olması gerekir. Alcı tarafından zapt tehlikesinin bilinmesi satıcının zapttan sorumluluğunu engellemektedir.

“…Üçüncü kişinin hakkının varlığı, alıcı tarafından akdin kurulması zamanında bilinmemelidir. Biliniyorsa satıcının ayrıca tekeffül taahhüdünde bulunmuş olması şarttır…[YHGK, KT:15.12.2010 E:2010/13-618 K:2010/668]

5) Satılan Zapt Edilmiş Olmalı

Satıcının zapttan sorumluluğun doğması için zapt tehlikesinin varlığı yeterli değildir. Satıcının zapttan sorumlu olabilmesi için satılanın üçüncü kişi tarafından fiilen zapt edilmiş olması gerekmektedir. Buradaki zapt satılana tümüyle el koyma yani tam zapt olabileceği gibi, satılandan alıcının yararlanmasının kısmen engellenmesi yani kısmi zapt şeklinde de olabilir.

6) Taraflar Arasında Bir Sorumsuzluk Anlaşması Olmamalı   

Zapta ilişkin hükümler emredici nitelikte olmadığından, alıcı ile satıcı arasında yapılacak bir anlaşma ile satıcının zapttan sorumluluğu sınırlandırabilir ya da kaldırılabilir. Bu durumda alıcı, satıcının zapttan sorumluluğuna gidemeyecektir. Ancak satıcı tarafından üçüncü kişinin hakkının bilerek gizlenmesi durumunda ise taraflar arasındaki anlaşma geçerliliğini kaybedecektir.

“…Satıcının zabta karşı tekeffül borcu satım sözleşmesinin kanun bir hükmi olması dolayısıyla kanuni bir borçtur. Satım sözleşmesinde bu hususta bir taahhüt bulunulmasının sonucu değildir. Ne var ki, taraflar bu sorumluluğu kaldıran veya daraltan sözleşme yapabilirler…[YHGK KT:15.02.2012 E:2011/19-597 K:2012/80]                                                                                                                                 

7) Zamanaşımı Süresi Dolmamış Olmalı

Zapttan sorumluluğa ilişkin kanunda herhangi bir süre bulunmamaktadır. Ancak genel zamanaşımı süresi olan on yıllık süreye tabi olacağı belirtilmektedir. Burada sürenin ne zaman işlemeye başlayacağı doktrinde tartışmalıdır. Ancak Yargıtay kararlarında zaptın gerçekleşme anını zamanaşımı süresi başlangıcı kabul etmektedir.    

“…Bilindiği üzere zapt, çok kez önceden bilinmesi ve kestirilmesi mümkün olmayan bir haldir. Bu itibarla zamanaşımı zaptın vaki olduğu tarihte başlar. Taşınmazın zaptına dair bulunan mahkeme kararının kesinleştiği tarih zamanaşımının başlangıcı olur. Diğer taraftan zapttan doğan davaların kaç yıllık zamanaşımına tabi olacağı hakkında kanunda bir hüküm yoktur. Öyleyse B.K.nun 125. Maddesi gereğince genel hükümlere bağlı kalınarak zamanaşımının 10 yıl süreli olduğunu kabul etmek gerekir…” [Yargıtay 1. HD KT:21.09.2011 E:2011/6761 K:2011/9035]

Zaptın Sonuçları

1) Tam Zapt Halinde

Tam zapt halinde, satılan üçüncü kişi tarafından alıcının elinden alınmakta ve böylece, ister mahkeme

kararı ile isterse de karar olmadan gerçekleşsin, satış sözleşmesi kendiliğinden sona ermiş sayılmaktadır. Tam zapt halinde alıcının hakları Türk Borçlar Kanunu’nun 217. Maddesinde sayılmıştır.

“3. Alıcının hakları

a. Tam zapt hâlinde

MADDE 217- Satılanın tamamı alıcının elinden alınmışsa, satış sözleşmesi kendiliğinden sona ermiş sayılır ve alıcı satıcıdan aşağıdaki istemlerde bulunabilir:

1. Satılandan elde ettiği veya elde etmeyi ihmal eylediği ürünlerin değeri indirilerek, ödemiş olduğu satış bedelinin faizi ile birlikte geri verilmesini.

2. Satılanı elinden alan üçüncü kişiden isteyemeyeceği giderleri.

3. Davayı satıcıya bildirmekle kaçınılabilecek olanlar dışında kalan bütün yargılama giderleri ile yargılama dışındaki giderleri.

4. Satılanın tamamen elinden alınması yüzünden doğrudan doğruya uğradığı diğer zararları.

Satıcı, kendisine hiçbir kusur yüklenemeyeceğini ispat etmedikçe, alıcının satılanın elinden alınması yüzünden uğramış olduğu diğer zararları da gidermekle yükümlüdür.”

“…Satım sözleşmesinde satıcının zapta karşı tekeffül borcunu düzenleyen Borçlar Kanununun 214. maddesinde, satıcının, satılan şeyin bir üçüncü şahıs tarafından satım akdi zamanında mevcut bir hak sebebi ile tamamen veya kısmen zapt edilmesinden, alıcıya karşı sorumlu olduğu açıklandıktan sonra, devamındaki maddelerde de, bu yükümlülüğün koşulları ve zararın kapsamı konusunda açıklamalar getirilmiştir. Borçlar Kanununun 217 maddesinde (eski BK 192) satılanın tamamı alıcının elinden alınmışsa, satış sözleşmesi kendiliğinden sona ermiş sayılır ve alıcı satıcıdan aşağıdaki istemlerde bulunabilir yazıldıktan sonra aynı maddenin (1) bendinde de satılandan elde ettiği veya elde etmeyi ihmal eylediği ürünlerin değeri indirilerek, ödemiş olduğu satış bedelinin faizi ile birlikte geri verilmesini isteyebilir yazılıdır. Aynı yasa maddesinin devam eden bentlerinde de alıcının talep edebileceği diğer hakları sıralanmıştır. Anılan yasa maddeleri hükmünce satıcı kusursuz olsa dahi aracın zaptedilmesinden dolayı alıcı (davacı)ya karşı sorumludur…” [Yargıtay 13. HD KT:07.03.2018 E:2016/25772 K:2018/2895]

2) Kısmi Zapt Halinde

Kısmi zapt hali ise, satılanın bir kısmının üçüncü kişi tarafından alıcının elinden alınması veya satılan üzerinde sınırlı ayni hak yüklenmesi durumu söz konusu olmaktadır. Kısmi zaptta sözleşme kendiliğinden sona ermez. Alıcının zapt hükümlerine dayanarak dava açması ve hakimin bu yöndeki kararıyla sözleşme sona ermektedir. Kısmi zapt halinde alıcının hakları Türk Borçlar Kanunu’nun 218. Maddesinde düzenlenmiştir.

“b. Kısmi zapt hâlinde

MADDE 218- Satılanın bir kısmı elinden alınmış veya satılan sınırlı ayni bir hakla yüklenmişse alıcı, sadece bu yüzden uğradığı zararın giderilmesini isteyebilir.

 Ancak alıcının, satılandaki bu durumu bilseydi onu satın almayacağı durum ve koşullardan anlaşılıyorsa, alıcı hâkimden sözleşmenin sona ermesine karar vermesini isteyebilir. Bu durumda alıcı, satılanın elinde kalmış olan kısmını o zamana kadar elde etmiş olduğu yararlarla birlikte, satıcıya geri vermekle yükümlüdür.”                                                                                                                                                                                                                                                         

Görüleceği üzere, satıcının satış akdinden doğan sorumluluklarından biri de zapta karşı tekeffül sorumluluğudur. Buna göre, alıcının zapt sebebiyle doğan zararlarını karşılamakla yükümlüdür. Zapt halinin gerçekleşmesi, sözleşmeye aykırılık oluşturacağından, 10 yıllık genel zamanaşımı süresi içerisinde dava yoluna başvurularak uğranılan zararın tazmini talep edilebilir.

                                                                                   Stj. Av. Ahmet GÜLLÜK & Av. Selçuk ENER

AYIBIN VARLIĞINI İHBAR ŞEKİL KOŞULUNA BAĞLI OLMAYIP TANIK DAHİL HER TÜRLÜ DELİLLE KANITLANABİLİR.

Yargıtay 15. Hukuk Dairesi  2016/763 E.  ,  2016/1177 K.

– K A R A R –

Dava, bakiye iş bedelinin tahsili için yürütülen icra takibine davalı tarafından yapılan itirazın iptâli, takibin devamı ve icra inkâr tazminatının tahsili istemine ilişkin olup, mahkemenin; davanın kabulüne dair kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Davacı bakiye iş bedelinin ödenmediğini ve …. … İcra Müdürlüğü’nün ../.. Esas sayılı dosyası ile yapılan icra takibinde borca itiraz edildiğini, itirazın haksız olduğunu belirterek itirazın iptâline takibin devamına ve icra inkâr tazminatına karar verilmesini istemiş, davalı; iş yapıldıktan kısa süre sonra bozulmalar meydana geldiğini, işin gereği gibi yapılmadığı ve ayıplı olduğunun böylece ortaya çıktığını, davacı ile görüşüklerini ve davacının işin ayıplı yapıldığını kabullendiğini, bu nedenle 3.657,56 TL iade faturası kesildiğini belirterek davanın reddini savunmuş, mahkemece süresinde ayıp ihbarında bulunulmadığı, davalı tanıklarının beyanlarına itibar edilmediği, ayıbın; kullanıcı hatası ya da imalat hatası nedeniyle mi ortaya çıktığının tespit edilemediği gerekçesiyle itirazın iptâline, takibin devamına, icra inkâr tazminatı isteminin reddine karar verilmiş, hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 
Dava, sözleşme tarihine göre uygulanması gereken 818 sayılı mülga BK’nın 355 ve devamı maddelerde düzenlenen ve konusu epoksi zemin boya uygulaması işi olan ESER sözleşmesine dayalı olarak bakiye iş bedelinin ödenmediği iddiasıyla ve yapılan takibe itiraz nedeniyle İİK’nın 67. maddesine göre açılmış itirazın iptâli davasıdır. 
Taraflar arasındaki uyuşmazlık; sözleşme epoksi zemin boya uygulaması ilişkin olmasına göre ESER sözleşmesinden kaynaklanmış olup davanın çözümlenmesinde uygulanması gereken hükümler, mülga 818 sayılı BK’nın 355 ve devamı maddeleridir. ESER sözleşmesinde ayıba dair hükümler, 818 sayılı BK’nın 359-363 maddeleri arasında düzenlenmiştir. 818 sayılı BK’nın 360. maddesi ayıbı işin kusurlu olması veya sözleşmeye aykırı bulunması olarak tanımlamıştır. Ayıp, imal edilen bir eserde veya malda, sözleşme ve ekleri ile iş sahibinin beklediği amaca ve dürüstlük kurallarına göre bulunması gereken vasıfların bulunmaması, bulunmaması gereken vasıfların ise bulunmasıdır. Şayet, imal edilen eserde ayıp varsa, iş sahibi tarafından süresi içersinde ayıp ihbarında bulunulması şartıyla sözleşme ve dava tarihinde yürürlükte bulunan Borçlar Kanunu’nun 360. maddesinde sayılan seçimlik haklarından birisini kullanabilir. Bu hakkın kullanması için iş sahibi tarafından ayrı bir dava açılabileceği gibi, yüklenici tarafından aleyhine açılmış olan bir davada da bu hususu def’i olarak ileri sürebilir. 360. maddeye göre iş sahibinin seçimlik hakları sözleşmeden dönme, bedelden indirim yapılmasını veya ayıbın giderilmesini talep etme haklarıdır. Eserin iş sahibinin kullanamayacağı derecede ayıplı olması veya hakkaniyet kaideleri gereği eseri kabul etmesinin iş sahibinden beklenememesi veya eserin sözleşmede açıkça kararlaştırılan nitelikleri taşımaması halinde iş sahibi eseri kabulden kaçınarak sözleşmeden dönebilir. Eserdeki ayıpların eserin reddini gerektirecek nitelikte önemli olmaması halinde ise diğer seçimlik hakların kullanılması gerekir. Diğer taraftan ayıbın varlığını ihbar şekil koşuluna bağlı olmayıp TANIK dahil her türlü delille kanıtlanabilir.
Tanıklık takdiri bir delildir (HMK 198). Bu nedenle hakim, tanıkların ifadeleri ile bağlı değildir; tanığın doğru söylemediğini, başka delil ve belirtilerle anlarsa, TANIKifadelerinin aksi yönde de karar verebilir. Fakat, TANIK ifadelerini serbestçe takdir ederken sadece hakimin vicdani kanaati yeterli olmayıp, hükümde bir tanığın ifadesinin neden kabul edilmediğinin belirtilmesi gerekir (Prof.Dr. Baki Kuru, Prof.Dr. Ramazan Arslan, Prof.Dr. Ejder Yılmaz, Medeni Usul Hukuku, 22. baskı, sayfa 438). Taraflardan her biri de tanığın davada hukuki yararı bulunduğu gibi, bir nedenle doğru söylemediğini iddia ve ispat edebilir (HMK 255). Asıl olan tanığın doğruyu söylemiş olduğudur. Akrabalık, arkadaşlık, işçi işveren ilişkisi ve benzeri bir yakınlık başlı başına TANIK beyanına itibar edilmemesini gerektirmez. TANIK beyanının aksinin kabulünü gerektirir delil ve olaylar bulunmadıkça TANIK beyanına itibar edilmesi gerekir.
Yukarıda yapılan açıklama ve sözü edilen kurallara göre somut olay değerlendirildiğinde; talimat yoluyla dinlenen davalı tanıkları, sözleşme konusu epoksi zemin boya uygulaması işiyle ilgili olarak; teslimden 5-6 gün sonra zeminde kabarmalar ortaya çıktığı ve davacı şirket yetkililerine haber verildiğini beyan etmiş olup, tanıkların davalı şirket çalışanı olmalarının tek başına beyanlarının hükme esas alınmamasını gerektirmeyeceği ve başkaca da bir neden gösterilmediğinden, davalı tanıklarının beyanlarıyla ayıp ihbarının yapıldığı ispatlanmıştır. Bu durumda mahkemece konusunda uzman teknik bilirkişiden dosyadaki deliller ve tespit dosyasındaki bulgulara göre ayıbın niteliği ve davalı iş sahibinin kullanabileceği seçimlik haklar ve tenzili gereken bedel ya da giderim bedeli hakkında rapor alınıp değerlendirilerek sonucuna uygun karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmadığından kararın davalı yararına bozulması gerekmiştir. 
SONUÇ: Yukarıda yazılı nedenlerle davalının temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün temyiz eden davalı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davalıya geri verilmesine, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 23.02.2016 gününde oybirliğiyle karar verildi.

AŞIRI YARARLANMA (GABİN) HÜKÜMLERİNİN UYGULANMA ŞARTLARI

 

AŞIRI YARARLANMA (GABİN) HÜKÜMLERİNİN UYGULANMA ŞARTLARI

 

Gündelik hayatta akdedilmiş olan sözleşmelerin bir kısmında, sözleşmenin iki tarafının ifa edeceği borçlar arasında büyük veya ufak çapta eşitsizlikler olabilir. Bu eşitsizliklerin varlığı durumunda hangi hallerde aşırı yararlanma (gabin) hükümleri uygulanarak zarara uğrayan taraf korunacaktır? Cevabı, bugünkü yazımızda…

Bir sözleşmedeki iki tarafın borçları arasında eşitsizliklerin bulunduğu tüm durumlarda aşırı yararlanma hükümleri uygulanmaz. Bunun için bazı şartların varlığı gerekir. Şartların tespiti için konuya dair mevzuat ve içtihatlar beraber incelenecektir.

Aşırı yararlanmayı düzenleyen Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 28/1’e göre : “Bir sözleşmede karşılıklı edimler arasında açık bir oransızlık varsa, bu oransızlık, zarar görenin zor durumda kalmasından veya düşüncesizliğinden ya da deneyimsizliğinden yararlanılmak suretiyle gerçekleştirildiği takdirde, zarar gören, durumun özelliğine göre ya sözleşme ile bağlı olmadığını diğer tarafa bildirerek ediminin geri verilmesini ya da sözleşmeye bağlı kalarak edimler arasındaki oransızlığın giderilmesini isteyebilir.”

 

İlgili hükümden çıkarılan şartlar şunlardır:

 

1- Edimler arasında açık bir oransızlık bulunmalıdır:

Yukarıda, edimler arasındaki her eşitsizlikte aşırı yararlanma hükümlerinin uygulanmayacağını belirtmiştik. Nitekim gabinin ilk şartı olan “açık oransızlık” da belirttiğimiz hususu doğrulamaktadır. Dolayısıyla, aşırı yararlanma hükümleri, bir sözleşmedeki edimler arasında herhangi bir oransızlığın bulunduğu hallerde değil; açık, bariz yani aşırı bir oransızlığın bulunduğu durumlarda uygulanacaktır. Akıllara şu sorunun geldiğini hisseder gibiyiz. Peki, bunun sınırı nasıl belirlenecek; açık, aşırı oransızlık hangi kriterlere göre tespit edilecek? Bu sorunun cevabında da yardımımıza Yargıtay içtihatları yetişmektedir. Yargıtay, kararlarında edimler arasındaki oransızlığın en az %50 olması durumunda aşırı yararlanmanın bulunduğunu kabul etmekte, edimler arasındaki oransızlığın en fazla %25 olduğu durumlarda ise aşırı yararlanmanın bulunmadığını kabul etmektedir. Yargıtay, %25 ve daha az oransızlıklarda aşırı yararlanmanın bulunmadığını; %50 ve daha fazla oransızlıklarda ise aşırı yararlanmanın bulunduğunu kabul etmekte; %25 ila %50 arasındaki oransızlıklarda ise aşırı yararlanmanın bulunup bulunmadığının tespitini örtülü olarak hakime bırakmaktadır. (YARGITAY 1.HD E:1969/391 K:1969/1133 T:04.03.1969 ve E:1976/10791 K:1976/12751 T:27.12.1976) Örneğin; 800.000 TL’lik bir gayrimenkulun sözleşmede değeri 400.000 TL veya daha düşük bir bedel olarak kararlaştırılmışsa, edimler arasında açık oransızlık olacaktır. Son olarak belirtelim ki, edimlerin değeri için sözleşmenin yapıldığı tarih dikkate alınır, sonraki değer eksilmelerine bakılmaz.

 

2- Edimler arasındaki açık oransızlık, zarar görenin zor durumundan, düşüncesizliğinden veya deneyimsizliğinden kaynaklanmalıdır.

Edimler arasında açık oransızlığın bulunması yetmez, ayrıca bu oransızlığın zarar görenin zor durumda kalmasından, düşüncesizliğinden veya deneyimsizliğinden istifade etmek suretiyle ortaya çıkmış olması gerekir. Zor durumda kalmadan kasıt; zarar görenin açık oransızlığın varlığını idrak etmesine rağmen, paraya ihtiyacı olduğundan bu hususa ses çıkarmaması olarak açıklanabilir. Düşüncesizlik, zarar görenin sözleşmeyi hazırlarken rahat, detaylı bir inceleme yapmadan hareket etmesini ifade eder. Deneyimsizlikten kasıt ise; çoğu zaman zarar görenin sözleşme ve/veya konusu hükümleri hakkında yeterli bilgiye sahip olmamasıdır. Bu üç durumdan biri varsa, sözleşmedeki edimlerin arasındaki açık oransızlık; aşırı yararlanma hükümlerinin uygulanması sonucunu doğurur.

 

Bu iki şartın varlığı halinde aşırı yararlanma var demektir ve aşırı yararlanma hükümleri uygulanır. Bu hükümlere göre de zarar gören, durumun özelliğine göre sözleşmeyle bağlı olmadığını diğer tarafa bildirerek ifa ettiği edimin geri verilmesini isteyebilir veya sözleşmeyle bağlı kaldığını bildirerek edimlerin arasındaki oransızlığın giderilmesini isteyebilir. Zarar gören, bu iki talepten birisinde bulunmak konusunda tercih hakkına sahiptir. Ancak, bu hakkı kullanmak için belli süreler öngörülmüştür. TBK 28/2’ye göre: “Zarar gören bu hakkını, düşüncesizlik veya deneyimsizliğini öğrendiği; zor durumda kalmada ise, bu durumun ortadan kalktığı tarihten başlayarak bir yıl ve her hâlde sözleşmenin kurulduğu tarihten başlayarak beş yıl içinde kullanabilir.”

 

Belirtelim ki, sözleşme yapma teklifinin zarar gören kişiden gelmiş olması, zarar gören kişinin bu hakkını kullanmasına engel olmaz. Karşı tarafın aksi beyanlarına zarar gören kişilerin itibar etmemesi gerekir.

 

Aşırı yararlanma ile ilgili pek çok Yargıtay kararı da bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi şu şekildedir: “…gabinden (aşırı yararlanmadan) söz edilebilmesi, objektif unsur olan edimler arasındaki aşırı oransızlık yanında bir tarafın darda kalma, tecrübesizlik, düşüncesizlik (hafiflik) hallerinin bulunması, diğer yanın ise yararlanmak, sömürmek kastını taşıması biçiminde iki subjektif unsurun dahi gerçekleşmesine bağlıdır. G…(aşırı yararlanmanın) varlığı zarar görene (sömürülene), sözleşme tarihinden itibaren bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde sözleşme ile bağlı olmadığını bildirerek iptal davası açıp iddiasını her türlü delille kanıtlama ve verdiğini geri isteme hakkı verir.

Hemen belirtmek gerekir ki, gabin (aşırı yararlanma) davasında öncelikle edimler arasındaki, aşırı oransızlık üzerinde durulmalı, objektif unsur ispatlandığı takdirde mutazarrırın kişiliği, yaşı, sağlık durumu, toplumdaki yeri, ekonomik gücü psikolojik yapısı gibi maddi, manevi yönler yani sübjektif unsur derinliğine araştırılıp incelenmelidir.

Mahkemece yukarıda açıklanan ilke ve olguları kapsar biçimde bir araştırma ve inceleme yapılarak oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken dosya kapsamına uygun düşmeyen gerekçe ile davanın hak düşürücü süre yönünden reddine karar verilmesi doğru değildir.” (YARGITAY 1. HD. E: 2013/8716 K: 2013/12288 T: 10.09.2013)

 

Aşırı yararlanma meselesi, uygulamada çokça karşılaşılan bir meseledir. Gerek Yargıtay gerekse de bölge adliye mahkemeleri ve yerel mahkemelerin önüne bu konuyla ilgili pek çok uyuşmazlık gelmektedir. Bu nedenle bu konunun sözleşmeye taraf olacak kişilerce bilinmesi, gerektiğinde gerek sözleşme kurulmadan önce danışma amacıyla, gerek de sözleşme kurulduktan sonra böyle bir problemle karşılaşılması durumunda sonuç bulmak adına uzman bir büroyla iletişime geçilmesi oldukça yararlı olacaktır.

 

                                                                                                  (Stj. Av. Batuhan AKKOL)

                                                                                                ENER AVUKATLIK BÜROSU

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.