ERKEĞİN SIK SIK İŞ DEĞİŞTİRİP BİRLİK GÖREVLERİNİ AKSATMASI BOŞANMA SEBEBİDİR

Yargıtay 2. HD, E: 2021/1472, K: 2021/2436, T: 22.03.2021 

MAHKEMESİ : … Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı kadın tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

K A R A R

Davacı kadın tarafından evlilik birliğinin temelinden sarsılması hukuki sebebine dayalı olarak açılan dava, ilk derece mahkemesince kabul edilerek boşanmanın ferilerine hükmedilmiştir. Hükme karşı, davalı erkek tamamı yönünden istinaf kanun yoluna başvurmuş ve bölge adliye mahkemesince başvurunun kabulüne, ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına ve yeniden hüküm tesis edilerek davanın reddine karar verilmiştir. Bölge adliye mahkemesi kararını davacı kadın temyiz etmiştir.

İlk derece mahkemesi, davalı erkeğe eşine şiddet uyguladığı ve düzenli olarak çalışmayarak birlik görevlerini ihmal ettiği kusurlarını yükleyerek davanın kabulüne karar vermiştir. Davalı erkeğin istinaf başvurusunu inceleyen bölge adliye mahkemesince; tanık beyanlarından şiddet vakıasının ne zaman ve nerede işlendiğinin belli olmadığından ve erkeğin iş bulduğu zamanlarda çalıştığının sabit olduğundan ve tüm bu nedenlerle davanın ispatlanamadığından bahisle; davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya kapsamındaki bilgi, belge ve delillerin tetkikinden erkeğin sürekli olarak işe giriş ve çıkış kayıtlarının bulunduğu, düzenli işinin bulunmadığı ve bu suretle birlik görevlerini ihmal ettiği anlaşılmaktadır. O halde, taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkân vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik mevcut ve sabittir. Olayların akışı karşısında davacı kadın dava açmakta haklıdır. Bu şartlar altında eşleri birlikte yaşamaya zorlamanın artık kanunen mümkün görülmemesine göre, boşanmaya karar verilecek yerde, yetersiz gerekçeyle davanın reddi yerinde görülmemiş ve kararın bozulmasını gerektirmiştir.

S O N U Ç

Yukarıda gösterilen sebeple, bölge adliye mahkemesi kararının BOZULMASINA, temyiz peşin harcın istek halinde yatırana geri verilmesine, dosyanın ilgili bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine oy birliğiyle karar verildi. 22.03.2021 (Pzt.)

ERKEĞİN BAZI AKRABALARIYLA GÖRÜŞMEYİ İSTEMEYEN, BAYRAM ZİYARETİ YAPMAYAN KADIN KUSURLUDUR

Yargıtay 2. HD, E.: 2016/4522, K.: 2017/9803, T.: 21.09.2017

MAHKEMESİ : Aile Mahkemesi
DAVA TÜRÜ : Boşanma

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı erkek tarafından, kusur belirlemesi, kadına takdir edilen tazminatlar ve nafakalar yönünden; davalı kadın tarafından ise tamamına yönelik olarak temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

K A R A R

Dava dilekçesinde; davacının iddiasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetlerinin gösterilmesi gereklidir (HMK m. 119/1-e). Mahkeme, davacı tarafından usulüne uygun şekilde dayanılmayan vakıaları kendiliğinden inceleyemez. Dava sebebi ve dayanağı vakıalar açık ve somut şekilde ispata ve karşı tarafın savunmasına elverişli olarak ortaya konmalıdır. Mahkemece, davacı erkek tarafından usulüne uygun şekilde ileri sürülmeyen “davalı kadının, erkeğin bazı akrabaları ile görüşmeyi, bayramda ziyaret etmeyi istememe” vakıası esas alınarak davanın kabulüne karar verilmiştir. Davalı kadının bundan başka boşanmayı gerektiren kusurlu bir davranışı da ispatlanamamıştır. Gerçekleşen duruma göre, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde davanın kabulüne karar verilmesi doğru bulunmamış ve bozmayı gerektirmiştir.

S O N U Ç

Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma sebebine göre davacı erkeğin temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının istek halinde yatıranlara geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oy birliğiyle karar verildi. 21.09.2017 (Prş.)

EŞİNE KENDİSİNİ AFFETMESİNİ SÖYLEYEN TARAF EŞİNİ AFFETMİŞ SAYILIR

Yargıtay 2. HD, E: 2020/6498, K: 2021/934, T: 02.02.2021

Dava ve Karar: Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı-davalı kadın tarafından erkeğin davasının kabulü, kusur belirlemesi, yoksulluk nafakasının ve tazminatların reddi, yargılama giderleri ile vekalet ücreti yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davacı-davalı kadının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.

2- İlk derece mahkemesince, davalı- davacı erkeğin boşanmaya neden olan olaylarda tam kusurlu bulunması nedeniyle davasının reddine, davacı- davalı kadının davasının kabulü ile tarafların boşanmalarına karar verilmiş, davalı-davacı erkeğin her iki davaya yönelik istinaf kanun yoluna başvurması üzerine, bölge adliye mahkemesince kadının da kusurları bulunduğu, erkeğin kadına mesaj çekerek barışma girişiminde bulunmasının af anlamına gelmeyeceği, geçimsizliğe sebep olan olaylarda erkeğin az kusurlu olduğu, kadının ağır kusurlu olduğu gerekçesiyle erkeğin de davasının kabulüne, kadının yoksulluk nafakası ve tazminat taleplerinin reddine karar verilmiştir. Yapılan incelemede, dosya kapsamında bulunan mesaj kayıtları ve tanık beyanları göz önüne alındığında ayrılık sürecinde davalı- davacı erkeğin, eşine birçok mesaj gönderip onu çok sevdiğini, kendisini affetmesini istediğini beyan ettiği, bu durumda kadının önceki kusurlu davranışlarını affettiği en azından hoşgörü ile karşıladığı kabul edilmelidir. Affedilen ve hoşgörü ile karşılanan davranışlar boşanma davalarında eşlere kusur olarak yüklenemez. O halde mahkemece kabul edilen ve gerçekleşen davalı-davacı erkeğin kusurlu davranışlarına göre, boşanmaya sebep olan olaylarda erkeğin tam kusurlu olduğunun kabulü gerektiği halde davacı-davalı kadının ağır, davalı- davacı erkeğin az kusurlu olduğunun kabulü doğru olmayıp, bozmayı gerektirmiştir.

3-Türk Medeni Kanununun 166/1-2 maddesi uyarınca boşanma kararı verilebilmesi için evlilik birliğinin ortak hayatı sürdürmeleri eşlerden beklenmeyecek derecede temelinden sarsıldığının sabit olması gerekir. Somut olayda mahkemece erkeğe yüklenilen ve temyiz edilmeyerek kesinleşen kusurlu davranışlara göre, erkeğin tamamen kusurlu olduğu, yukarıda ikinci bentte açıklandığı üzere davacı- davalı kadının kusurlu bir davranışının ispatlanamadığı anlaşılmaktadır. O halde, mahkemece davalı- davacı erkeğin davasının reddi gerekirken, kabulüne karar verilmesi usul ve kanuna aykırı ise de, kadının kabul edilen boşanma davası temyizin kapsamı dışında bırakılmak suretiyle boşanma hükmü kesinleştiğinden, erkeğin boşanma talebinin konusuz hale geldiği de görülmektedir. Bu durumda erkeğin boşanma davasının esası hakkında bir karar verilemeyecektir. Ancak, davanın konusuz kalması sebebiyle esası hakkında bir karar verilmesine gerek bulunmayan hallerde hakim, davanın açıldığı tarihteki tarafların haklılık durumuna göre yargılama giderlerini takdir ve tayin eder (HMK m. 331/1). O halde bu husus gözetilerek davalı- davacı erkeğin boşanma talebi hakkında, konusuz kaldığından karar verilmesine yer olmadığına şeklinde hüküm tesisi ile yargılama giderleri ve vekalet ücreti konularında, davadaki haklılık durumuna göre (HMK m. 331/1) karar verilmek üzere hükmün bozulması gerekmiştir.

4- Yukarıda 2. bentte açıklandığı üzere boşanmaya sebep olan olaylarda davacı- davalı kadının kusurlu olmadığı ve boşanma yüzünden yoksulluğa düşeceği de sabit olduğuna göre, davacı- davalı kadın yararına uygun miktarda yoksulluk nafakasına (TMK m.175) hükmedilmesi gerekirken bu isteğinin reddi doğru olmamış ve bozmayı gerektirmiştir.

5- Yukarıda 2. bentte açıklandığı üzere boşanmaya sebep olan olaylarda davalı- davacı erkek tamamen kusurlu olduğundan, boşanma yüzünden mevcut ve beklenen menfaatleri zedelenen davacı- davalı kadın yararına Türk Medeni Kanununun 174/1. maddesi gereğince uygun miktarda maddi tazminat takdir edilmesi gerekirken, kadının bu isteğinin hatalı kusur belirlemesine bağlı olarak reddi doğru görülmemiş ve bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda 2., 3., 4. ve 5. bentlerde gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu bölümlerin yukarıda 1. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, dosyanın ilgili bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine oybirliği ile karar verildi. 02.02.2021

VELAYETTE ÇOCUKLARIN ÜSTÜN YARARI ESAS OLDUĞUNDAN GEREKTİĞİ TAKDİRDE GÖRÜŞLERİNİN AKSİNE KARAR VERİLEBİLİR

Yargıtay 2. HD, E: 2020/5946, K: 2021/437, T: 20.01.2021

MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 38. Hukuk Dairesi
DAVA TÜRÜ : Boşanma

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davalı erkek tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

K A R A R

1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalı erkeğin aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazları yersizdir.

2- Velayet düzenlemesinde; çocukla ana ve baba yararının çatışması halinde, çocuğun yararına üstünlük tanınması gereklidir. Çocuğun yararı ise; çocuğun bedensel, fikri ve ahlaki bakımdan en iyi şekilde gelişebilmesi ve böyle bir gelişmenin gerçekleştirilmesi için, çocuğa sosyal, ekonomik ve kültürel koşulların sağlanmış olmasıdır. Çocuğun bu konulardaki üstün yararını belirlerken; çocuk yetişkin biri olmuş olsaydı, kendisini ilgilendiren bir olayda, kendi yararı için ne gibi bir karar verebilecekti ise, çocuk için karar veren makamındaki kişinin de aynı yönde karar vermesi gerekir; yani çocuğun farazi düşüncesi esas alınacaktır.

Velayet kamu düzenine ilişkin olup, re’sen araştırma ilkesi geçerlidir. Bu nedenle, yargılama sırasında meydana gelen gelişmelerin bile göz önünde tutulması gerekir.

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 12. maddesi ile Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi’nin 3 ve 6. maddeleri, iç hukuk tarafından yeterli idrake sahip olduğu kabul edilen çocuklara, kendilerini ilgilendiren davalarda görüşlerini ifade etmeye olanak tanınmasını ve görüşlerine gereken önemin verilmesi gerektiğini öngörmektedir. Çocukların üstün yararı gerektirdiği takdirde görüşlerinin aksine karar verilmesi mümkündür. Velayet hususu, çocukları ilgilendiren konuların en başında gelir.

Dosya incelendiğinde, idrak çağında oldukları anlaşılan ortak çocuklar …. ve …..’nın mahkemece bilgilendirilerek, velayet hakkındaki tercihlerinin kendisinden sorulması ve tüm deliller birlikte değerlendirilip sonucu uyarınca karar verilmesi gerekirken, velayet konusunda yazılı şekilde eksik inceleme ile hüküm kurulması usul ve kanuna aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir.

S O N U Ç

Temyiz edilen hükmün yukarıda 2. bentte açıklanan nedenle BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu diğer bölümlerin ise yukarıda 1. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, bozma sebep ve şekline göre kişisel ilişki ve iştirak nafakasına yönelik temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, dosyanın ilgili bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine oy birliğiyle karar verildi. 20.01.2021 (Çar.)

EŞİNİ EVDEN UZAKLAŞTIRAN VE KADININ EĞİTİM HAKKINI ENGELLEYEN EŞ BOŞANMADA TAM KUSURLUDUR.

Yargıtay 2. HD, E: 2020/4728, K: 2020/5981, T: 19.11.2020

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı kadın tarafından, ziynet alacağı, kusur belirlemesi, tazminat taleplerinin reddi ve nafakalar yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

1- Davacı kadının ziynet alacağına yönelik temyiz dilekçesinin incelenmesinde;

Davacı kadının ziynet alacağı talebine yönelik temyiz dilekçesinin incelenmesinde;

6100 sayılı HMK’nın 362. maddesinin 1. fıkrasının b bendi uyarınca “Miktar veya değeri kırk bin Türk Lirasını (bu tutar dahil) geçmeyen davalara ilişkin kararlar” temyiz edilemez. 02.12.2016 tarihli 6763 sayılı Kanun’un 44. maddesi ile de 6100 Hukuk Muhakemeleri Kanununa eklenen ek madde 1 uyarınca temyiz parasal sınırlarının (HMK m. 341, 362) Vergi Usul Kanunu’nun mükerrer 298.maddesine göre her yıl tespit ve ilan edilecek yeniden değerleme oranında artırılması öngörülmüştür. Karar tarihi itibariyle bu miktar “72.070,00 TL” olarak belirlenmiştir.

Davacı- kadının talebine konu ziynet alacağı tutarı 15.000,00 TL olup, karar tarihindeki temyiz inceleme kesinlik sınırını aşmadığından bölge adliye mahkemesi kararı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun madde 362/1-a bendine göre kesin niteliktedir. Açıklanan nedenle, davacı kadının temyiz dilekçesinin ziynet alacağı talebi yönünden reddine karar vermek gerekmiştir.

2-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davacı kadının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.

İlk derece mahkemesi tarafından, davacı kadın ve davalı erkeğin evlilik birliğini ortak hayatı devam ettirme noktasında gereken çabayı göstermedikleri, tarafların eşit kusurlu oldukları gerekçesiyle, kadının TMK 174/1-2 m. düzenlenen maddi ve manevi tazminat taleplerinin reddine karar verilmiştir.

Davacı kadın tarafından hüküm, ziynet alacağı, kusur belirlemesi, tazminat taleplerinin reddi ve nafakalara yönelik istinaf edilmiştir.

Bölge adliye mahkemesi hukuk dairesi tarafından kadının istinaf başvurusunun HMK 353/1-b -1 gereği esastan reddine karar verilmiştir.

3-Davacı kadının kusur belirlemesi, tazminat taleplerinin reddine yönelik temyiz itirazlarının incelenmesine gelince;

Davacı kadından kaynaklanan dava dosyasında ispatlanan bir kusur yoktur. Erkeğin mevcut kusurlarının yanında, eşini evden uzaklaştırdığı, manevi anlamda bağımsız ev temin etmediği, kadının eğitim hakkının engellediği dosya kapsamında tanık beyanlarıyla ispatlanmıştır. Evlilik birliğinin temelinden sarsılmasında davalı erkek tam kusurludur.

4-Yukarıda 3. bentte açıklandığı üzere; evlilik birliğinin sarsılmasına sebep olan olaylarda tazminat isteyen davacı kadının ağır ya da eşit kusurlu olmadığı, bu olayların kadının kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği anlaşılmaktadır. Boşanma sonucu bu eş, en azından diğerinin maddi desteğini yitirmiştir. O halde, tarafların sosyal ve ekonomik durumları, tazminata esas olan fiilin ağırlığı ile hakkaniyet kuralları (TMK m. 4) dikkate alınarak kadın yararına maddi ve manevi tazminata (TMK m. 174/1-2) karar vermek gerekirken, hatalı kusur belirlemesinin sonucu olarak yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda 3. ve 4. bentlerde gösterilen sebeplerle, bölge adliye mahkemesi kararının KALDIRILMASINA, ilk derece mahkemesi kararının BOZULMASINA, davacı kadının ziynet alacağı talebine yönelik temyiz dilekçesinin ise yukarıda (1.) bentte gösterilen sebeple REDDİNE, kararın 2 bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, dosyanın ilk derece mahkemesine, karardan bir örneğinin ilgili bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine oybirliği ile karar verildi. 

ÇOCUKLA ŞAHSİ MÜNASEBETİN KURULMASI, SINIRLANMASI VE KALDIRILMASI

1.Velayet ve Kapsamı

Velayet; ergin olmayanların (18 yaşından küçüklerin) ve hakim tarafından kısıtlanan ergin çocukların bakım ve eğitimlerinin sağlanması amacıyla anne babaya tanınmış hak ve ödevleri ifade eder. Medeni Kanunla yalnızca anne ve babaya velayet hakkı tanınmıştır. Velayetin kaldırılması halinde çocuğun bakımını ve korunmasını üstlenen yakın akrabasına çocuğun velayeti değil vesayeti verilmiş olur.

2.Kişisel İlişki Kurma Hakkı

Ana baba ile çocuk arasındaki ilişki hukuken önemlidir. Bu ilişkinin kurulmasına ve bu ilişkiye, bir takım hukukî sonuçlar bağlanmıştır. Bununla birlikte, ana baba ile çocuk ilişkisi salt hukukî bir ilişki değil, aynı zamanda duygusal bir ilişkidir. Ana baba ile çocuk arasındaki ilişki, hukuken kalksa da ana baba ve çocuk olma statüleri ve duygusal bağlılıkları sona ermez.

Velâyet hakkına sahip olmayan veya velâyet hakkına sahip olmakla birlikte, çocuğu fiilen yanında bulunduramayan ana baba ile çocuk arasında hukuk düzenince bir ilişki kurulması söz konusu olmazsa, ana/baba ve çocuk yaşam içindeki olumlu, olumsuz deneyimleri, sevinçleri, hüzünleri paylaşamayacağı için zaman geçtikçe birbirlerine yabancı olacaklardır. Bunun oluşmaması için ana baba ile çocuk arasındaki olumlu, olumsuz deneyimlerin, duygusal paylaşımın devam etmesi gerekir. Bu ise, hukuken ana baba ile çocuğun kişisel ilişki kurma hakkına sahip olması ile gerçekleşebilir.

TMK madde 323: Ana ve babadan her biri, velayeti altında bulunmayan veya kendisine bırakılmayan çocuk ile uygun kişisel ilişki kurulmasını isteme hakkına sahiptir. 

Kişisel ilişki kurma hakkı, çocuk ve çocuk kendisine bırakılmayan ana veya baba için karşılıklı bir hak niteliğindedir. Hem bir hak hem de yükümlülük olduğundan doktrinde yüküm-hak olarak geçer. Kural olarak çocuğun ana ve babasının her ikisi ile de düzenli olarak kişisel ilişki kurması ve doğrudan görüşmesi onun duygusal ve psikolojik gelişimi açısından gereklidir. Bu hak evlilik içi ve dışı, evlat edinilen çocukların tümü açısından söz konusudur. Kişisel ilişki kurma hakkı, ‘‘velayet hakkından bağımsız’’, kişilik hakkının içeriğinde yer alan bir değerdir. Bu haktan feragat edilemez, bu hak devredilemez.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 4.2.2014 tarih ve E. 2013/11644, K. 2014/1866 sayılı kararında;

Taraflar arasındaki anlaşmalı boşanma protokolünde, çocuklarla baba arasında protokolde gösterilen günlerde ve saatlerde kamuya açık mekanlarda ve gözetim altında kişisel ilişki tesis edileceği, bunun dışında çocuklar on sekiz yaşını bitirinceye kadar babanın internet, telefon veya sair olanakları kullanarak iletişim kuramayacağı veya tesadüfü olarak şahsi münasebet tesis edemeyeceği, yine çocuklar ergin oluncaya kadar velayet hakkının anneden alınması veya kaldırılması ve kişisel ilişki süresinin genişletilmesi için talepte bulunmayacağının belirtilmektedir. Yargıtay, protokolde “velayetin kaldırılması ve kişisel ilişkinin genişletilmesi davası açılamayacağı şeklindeki medeni hakları kullanmaktan feragate ilişkin taahhütlerin medeni hakları kullanma ehliyetinden önceden vazgeçme niteliğinde olup çocukların yüksek yararlarına açıkça aykırı olduğunu, içerdiği şartlardaki kısmi hükümsüzlüğün boşanma protokolünün tamamını hükümsüz kılacağına” hükmetmiştir.

3. Kişisel İlişki Kurma Hakkının Uygulama Alanı

Kişisel ilişki kurma hakkı, genellikle boşanma ve ayrılığa karar verilmesi sonrasında gündeme gelse de, uygulama alanı bu kurumlarla sınırlı değildir, aslında çok daha geniş bir uygulama alanına sahiptir.

1. Boşanma (Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 182/I-II, m. 336/III)

2. Ayrılığa karar verilmesi (TMK m. 182/I-II, m. 336/II)

3. Ortak hayata ara verilmesi (TMK m. 197/IV, m. 336/II)

4. Ana ve babanın evli olmaması (TMK m. 337, m. 323)

5. Ana ve babadan velayet hakkının kaldırılması (TMK m. 348, m. 323) veya velayetin değiştirilmesi

6. Ana ve babanın velayet hakkı kaldırılmamakla birlikte çocuğun TMK m. 347 uyarınca bir aile yanına veya kuruma yerleştirilmesi (TMK m. 323)

  • TMK 323 ‘e göre kişisel ilişkinin kurulması için çocuğun ana veya babanın velayeti altında bulunmaması ya da ana veya babanın velayetinde olmakla birlikte çocuğun ana veya babaya bırakılmamış olması gereklidir.
  • Hem ana babanın hem de üçüncü kişilerin çocukla kişisel ilişki kurabilmeleri ancak mahkeme kararıyla mümkündür.

Çocukla kişisel ilişki kurulması çoğunlukla çocuğu ziyaret etme, onunla buluşup görüşme, onun yanında sınırlı bir süre için birlikte kalma şeklinde gerçekleşse de bununla sınırlı değildir. Telefon, e-posta, kısa mesaj ve görüntülü iletişim yöntemleri gibi her türlü iletişim şekli bu kapsamda yer almaktadır. Ana ve baba anlaşmalı boşanmada, çocukla kişisel ilişkinin ayrıntılarını protokolde belirleyebilir ve bu anlaşma çocuğun yararına uygun olması ve hakim tarafından onaylanması şartıyla geçerlidir ve uygulama alanı bulur. Ancak bunun dışında ana ve baba ile çocuk arasında kurulacak olan kişisel ilişkinin TMK m. 323’te açıkça belirtildiği üzere “uygun” nitelikte olması gerekir. (TMK 323: Ana ve babadan her biri, velâyeti altında bulunmayan veya kendisine bırakılmayan çocuk ile uygun kişisel ilişki kurulmasını isteme hakkına sahiptir.)  Kişisel ilişkinin uygun nitelikte olup olmadığının belirlenmesinde, hakimin takdir yetkisi çerçevesinde, kişisel ilişki hakkının amacı da göz önünde bulundurularak prensip olarak somut olayın şartları dikkate alınmalıdır. Elbette en üst ilke çocuğun yararı kavramı olmalı, ana babanın olası menfaatleri onun arkasında yer almalıdır.

Bu çerçevede, Yargıtay ve öğreti; ziyaret etme hakkının kapsamının belirlenmesinde çocuğun yaşı, kişiliği, okul dönemleri, (sömestir tatilleri), kişisel ihtiyaçları, hem çocuğun hem de çocukla kişisel ilişki kurmak isteyen ana veya babanın sağlık durumu, çocuğun kişisel ilişki kurmak isteyen ana veya baba ile olan ilişkisi, ana ve babanın birbirleriyle ilişkileri, kişisel ilişkinin taraflarının görüşmenin geçekleşeceği zamana yönelik talepleri dikkate alınacağı gibi tarafların oturdukları yerin uzaklığı, ulusal ve dini bayramlar, anneler günü, babalar günü, doğum günleri, yılbaşı tatilleri gibi özel günlerin de göz önünde tutulacağını benimsemiştir. Aynı zamanda Yargıtay, dini bayramların da ikinci günlerinin kişisel ilişki için uygun olduğu görüşündedir. Kişisel ilişki kurma hakkına sahip ana-babanın çalışma günleri ve saatleri, çalışma koşulları, yıllık izin süreleri, çocuğa olan yakınlığı, kişiliği, yerleşim yeri, yaşadıkları ortam (cezaevi) gibi unsurlar da bu kapsamda dikkate alınmalıdır. Ancak Yargıtay, ana-babanın hükümlü veya tutuklu olmasının kişisel ilişki kurulmasına engel olmadığı görüşündedir.

Çocuğun alınması ve bırakılması ziyaret hakkı sahibinin yükümlülükleri arasında yer almaktadır. Ayrıca; ziyaret hakkına bağlı olarak ortaya çıkan masrafları da kural olarak ziyaret hakkı sahibinin karşılaması kabul edilen görüştür.

4.Çocukla Kişisel ilişkinin Kapsamı

Çocukla sınırlı bir süre için birlikte kalma şeklinde gerçekleşmesinin dışında telefonla, e-posta, kısa mesaj ve görüntülü iletişim yöntemleri gibi her türlü iletişim şekli bu kapsamda yer almaktadır. Ana-baba ile çocuğa belirli gün ya da saatlerde görüşme, birbirlerinin yaşamında olma yetkisi verir. Hak sahibine çocuğun yaşamına müdahale hakkı vermediği, ancak özlem giderme hakkı verdiği için velayet hakkının eş değeri değildir. Bu nedenle bu hak velayetin eksiğidir.

  • Ana-baba ile çocuk arasında kurulacak olan kişisel ilişkinin ‘’uygun’’ nitelikte olması gerekir.
  • Yargıtay ana babanın hükümlü veya tutuklu olmasının kişisel ilişki kurulmasına engel olmadığı görüşündedir.
  • Kişisel ilişki kurma hakkının kaynağı ve niteliği açısından doktrinde çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Hakim olan görüşe göre, hak ana-babanın çocukla aralarındaki soy bağına dayanır. Kaynağını tabii hukuktan alan kişilik haklarındandır.

Hakkın kullanılması için üç şart gereklidir:

  1. Ana-babanın velayetine veya kendisine bırakılmayan bir çocuk
  2. Çocuğun yararına olan her zaman önde tutulması
  3. Çocuğun görüşünün alınması

Kişisel ilişki kurma hakkı, uluslararası hukukta da bağımsız bir temel hak olarak kabul edilmiş ve taraf devletlere birçok yönden yükümlülükler yükleyerek koruma altına alınmıştır. Çocuk ile çocuğun sürekli olarak birlikte yaşamadığı ana veya babası arasında yalnızca hukuki değil duygusal bir bağın kurulmasını, bu bağın düzenli ve sürekli şekilde sürdürülmesini amaçlar. Kişisel ilişkinin ne şekilde kurulacağı hakimin takdir yetkisine bağlıdır.

BM Çocuk Hakları Sözleşmesi m. 12 uyarınca; taraf devletlerin, görüşlerini oluşturma yeteneğine sahip çocuğun kendini ilgilendiren her konuda görüşlerini serbestçe ifade etme hakkını bu görüşlere çocuğun yaşı ve olgunluk derecesine uygun olarak, gereken özen gösterilmek suretiyle tanıyacağı, bu amaçla, çocuğu etkileyen herhangi bir adli veya idari kovuşturmada çocuğun ya doğrudan doğruya veya bir temsilci ya da uygun bir makam yoluyla dinlenilmesi fırsatının çocuğa sağlanacağı hükme bağlanmıştır.

Avrupa Konseyi Çocuklarla Kişisel İlişki Kurulmasına Dair Avrupa Sözleşmesi m. 6 kapsamında da; çocuğun bilgilendirilme, danışılma ve görüşlerini ifade etme hakkı “İç hukukuna göre yeterli ayırt edebilme yeteneğine sahip olduğu kabul edilen bir çocuğun kendi yüksek yararlarına açıkça aykırı olmadıkça: İlgili tüm bilgileri almak, danışılmak, görüşlerini ifade etmek haklarına sahip olduğu belirtilerek; çocuğun, söz konusu görüşleri ile anlaşılabilir istek ve duygularına gereken önemin verileceği” düzenlenmiştir. Çocuğun dinlenebilmesi için ayırt etme gücüne sahip olup olmadığı ve bu kapsamda bir yaş sınırının olup olmadığı Yargıtay uygulamasına göre belirlenecektir. Bu doğrultuda Yargıtay, on yaşından itibaren çocukların görüş açıklayabileceği içtihadında bulunmuştur. YHGK bir kararda, küçük çocukların baba ile kişisel ilişkilerinin kaldırılmasına dair kararında, daha çok çocukları ilgilendiren, onların menfaatini etkileyen bir husus olduğuna, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 12. ve Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi’nin 3. ve 6. maddelerinde yer alan hükümler karşısında, kişisel ilişkinin kaldırılması istenilen çocuklar Ş. ve N.’ın, idrak çağında olmaları sebebiyle kendilerini yakından ilgilendiren bu konuda karardan doğrudan etkilenecek olan çocuklara danışılması ve görüşlerinin alınması gerektiğine hükmetmiştir.

Çocuğun dinlenebilmesi için ayırt etme gücüne sahip olup olmadığı ve bu kapsamda bir yaş sınırının olup olmadığı Yargıtay uygulamasına göre belirlenecektir. Bu doğrultuda Yargıtay on yaşından itibaren çocukların görüş açıklayabileceği içtihadında bulunmuştur. İsviçre Federal Mahkemesi ise çocukların en erken 12 yaşında ayırt etme gücüne sahip olduklarını kabul etmektedir. Ancak, anne babanın dinlenilmiş olması çocuğun dinlenilmemesini gerekli kılmaz. Zira, çocuğun dinlenilmesi ihtiyari değil mecburi bir kuraldır. Çocuk tarafından ifade edilen görüş de nazarı itibara alınmak zorundadır. Anlaşıldığı üzere; çocukların üstün yararı gerektirdiği takdirde görüşlerinin aksine karar verilmesi mümkündür.

5.Kişisel İlişki Kurma Hakkının Sınırlandırılması

Çocuğun yararının ön planda olması sebebiyle kişisel ilişki hakkının uygulanması belli sınırlar içinde mümkündür. Bu sınırların aşılması durumunda gerek MK m.182/2 gerekse MK m.324/2 hükümleri uyarınca hâkim kişisel ilişki talebini reddedebilir, sınırlayabilir ya da kaldırabilir.

Velayet hakkı kendisine verilmeyen taraf ile çocuk arasında tesis edilecek olan kişisel ilişki kararı bir kesin hüküm değildir. Kurulan kişisel ilişkinin değiştirilmesi talep edilebileceği gibi kaldırılmasının da talep edilebilmesi mümkündür.

Ayrıca MK m.324/2’de ana ve babanın çocuk ile kişisel ilişki kurma istemlerinin kabul edilmeyebileceği veya kabul edilmişse geri alınabileceği haller düzenlenmiştir. Bu haller:

-Kişisel ilişki sebebiyle çocuğun huzurunun tehlikeye girmesi

-Ana babanın bu haklarını MK.  m.324/1’deki yükümlülüklere aykırı olarak kullanması

-Ana babanın çocuk ile ciddi olarak ilgilenmemesi

-Diğer önemli sebeplerin varlığı (çocuğun ruhsal ve bedensel yararının ciddi bir tehlike ile karşılaşması hali vs.)

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi,27.2.201 tarih ve E. 2013/21596, K. 2014/4127 sayılı kararında;

“..Kişisel ilişki kurulurken analık ve babalık duygularından önce çocukların yararı dikkate alınmalıdır. Ortak çocuğun beyanından da anlaşılacağı şekilde, davalı baba bilgisayarda porno film izlemekte, bu filmleri çocuk da görmektedir. Velayeti davacı anneye bırakılan çocuk ile baba arasında yatılı kalacak şekilde kişisel ilişki tesisinin çocuğun ahlaki gelişimini olumsuz etkileyeceğinin kabulü gerekir. Bu nedenle, müşterek çocuk ile baba arasında yatılı kalacak şekilde ve uzun süreli kişisel ilişki kurulması doğru değildir.”

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 13.4.2010 tarih ve E. 2010/734, K. 2010/7240 sayılı kararında;

Türk Medeni Kanununun 182/2 ve 324/2. maddeleri uyarınca kişisel ilişki düzenlenmesinde çocuğun sağlık, eğitim ve ahlak bakımından yararlarının esas tutulduğuna, toplanan delillerden ve özellikle baba hakkında düzenlenen iddianame içeriğinden ve küçüğün tercihi de dikkate alınarak her iki çocukla baba arasında kişisel ilişkinin kurulması halinde huzurlarının tehlikeye gireceği, fikri gelişimlerinin olumsuz etkileneceğinin anlaşıldığının, açıklanan sebeplerle davalı ile küçükler arasında kişisel ilişki kurulmasının doğru bulunmadığı” yönünde karar vermiştir.

6.Kişisel İlişki Kurma Hakkının Kaldırılması

Her ne kadar Medeni Kanun anne ve babaya velayet hakkı tanımış olsa bile kurulan kişisel ilişki çocuğun üstün yararını korumuyor hatta çocuğun gelişimini zarara uğratıyorsa  bu hakkın sınırlandırılması mümkün olduğu gibi kaldırılması da mümkündür. Velayetin kaldırılması aşağıdaki hallerde mümkündür:

  • Velayete sahip anne ve babanın deneyimsizliği
  • Anne ve babanın hastalığının velayete olumsuz etkisi
  • Anne ve babanın başka bir yerde bulunması veya benzeri sebeplerden biriyle velayet görevini gereği gibi yerine getirememesi hallerinde
  • Anne ve babanın çocuğa velayet hakkı kapsamında yeterli ilgiyi göstermemesi veya ona karşı yükümlülüklerini ağır biçimde savsaklaması
  • Diğer önemli sebeplerin varlığı

Ana veya babanın çocuk üzerindeki velayet hakkını kaybetmiş olması onların çocukla kişisel ilişki kurmaktan yoksun kalacağı anlamına gelmemektedir. Nitekim gerek kanun tarafından gerekse de uluslararası birçok sözleşme tarafından ana ve babanın çocukla kişisel ilişki kurması bir hak olarak düzenlenmekte ve bu çerçevede korunmaktadır.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 31.05.2005 tarih ve E. 2005/5868, K. 2005/8446 sayılı kararında;

“…Toplanan delillerden; davalının boşanmalarından sonra davacıyı ve davacının annesini, çocuğun gözleri önünde silahla ağır biçimde yaraladığı, çocuk, beş yaşındayken gerçekleşen bu olay nedeniyle; çocukta babaya karşı aşırı derecede korku geliştiği ve babasının sürekli olarak annesine zarar verebilecek potansiyel olarak gördüğü, babasını görmek ve karşılaşmak istemediği babasıyla görüşmesi, çocuğu psikolojik açıdan olumsuz etkilediği, kişisel ilişki sebebiyle çocuğun huzurunun ciddi biçimde bozulduğu ve tehlikeye girdiği anlaşılmaktadır. Türk Medeni Kanunu’nun 324/2. maddesi koşulları oluştuğundan, davanın kabulü ile baba ile çocuğun kişisel ilişkisinin kaldırılmasına karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.” şeklinde hüküm kurmuştur.

Yukarıda Yargıtay kararları ışığında, Türk Medeni Kanunu’nda düzenlenen velayet ve kişisel ilişki hükümlerinden yola çıkılarak çocukla kurulan şahsi münasebetin düzenlenmesi, sınırlanması veya kaldırılması hususları açıklanmaya çalışılmıştır. Konunun aile hayatına ilişkin olması büyük bir önem arz etmekte ve bu nedenle bir uzmana danışılarak hareket edilmesi tavsiye edilmektedir.

Ayrıca bu yazıda emeği geçen Emine ÖZYÜREK, Esra AĞIRBAŞ, Elif ÇELİK, Elif Rumeysa MERMER , Egem YERLİ, Dilara ARPACI, Ebra GERGİN, Muhammed DAĞDEVİREN, Fatih KARATAŞ, Samet DUTULMAZ, Cihan AY, Esma AKARSU, Onur KAYMAK, Beyza AKTUĞ, Gizem AKPINAR, Melike DOĞAN, Zeynep Hilal DOĞUÇ, Şeval İLHAN, Melisa BOZDAĞ, Furkan KAYA ve Elif YILDIRIM’a sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Stj. Av. Dilara AÇIKEL & Av. Bilge İŞ & Av. Selçuk ENER

AKRABALIK VEYA BAŞKACA YAKINLIK DURUMU BAŞLI BAŞINA TANIK BEYANINI DEĞERDEN DÜŞÜRÜCÜ BİR SEBEP SAYILAMAZ

Yargıtay 2.HD E:2018/7596 K:2019/6992 K.T.:12/06/2019

Karar: 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu 1.10.2011 tarihinde yürürlüğe girmiş ise de, bu Kanuna 6217 sayılı Kanunla ilave edilen geçici 3. maddenin (1.) bendinde, Bölge Adliye Mahkemelerinin göreve başlama tarihinden önce verilen kararlar hakkında, kesinleşinceye kadar 1086 sayılı Kanunun 26.09.2014 tarihli ve 5236 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki 427 ila 454. madde hükümlerinin uygulanmasına devam olunacağı hükme bağlandığından, karar düzeltme talebinin incelenmesi gerekmiştir.

Mahkemece, “Her ne kadar davacının ilk evliliğinden çocukları olan tanıklar Aziz ….. ve Matan ….. davalının annelerine küfür ettiğini, kendilerine ve annelerine şiddet uyguladığını beyan etmişler ise de, davalının, davacıya şiddet uyguladığına ilişkin tanıkların soyut beyanı dışında delil bulunmadığından, davalının davacıya hakaret ettiğine ilişkin taraflı beyanlarına da itibar edilmemiştir.” şeklindeki gerekçe ile davalı erkeğin boşanmaya sebep olan kusurlu bir davranışının ispatlanamadığından bahisle davanın reddine karar verilmiş, hükmün davacı kadın tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairemizin 10.09.2018 tarih, 2016/21877 esas, 2018/8807 karar sayılı ilamı ile hükmün onanmasına karar verilmiş, davacı kadın tarafından Dairemiz onama ilamına karşı karar düzeltme talebinde bulunulmuştur.

Mahkemece davalı erkeğin kusurunun ispatlanmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. Aksine ciddi ve inandırıcı delil ve olaylar bulunmadıkça asıl olan tanıkların gerçeği söylemiş olmalarıdır (HMK m.255). Akrabalık veya diğer bir yakınlık başlı başına tanık beyanı değerden düşürücü bir sebep sayılamaz. O halde, davacı kadının eşinin önceki evliliğinden olan çocuğu Aziz’in davalı erkeğin davacı kadına küfür ve hakaret ettiği, hastalığı ile ilgilenmediği şeklindeki tanıklığına değer verilerek, davacı kadının boşanma davasının kabulüne karar verilmesi gerekirken, dosya kapsamına uygun olmayan gerekçe ile kadının davasının reddi isabetli değildir. Ne var ki; bu husus ilk inceleme sırasında gözden kaçırıldığından, hükmün onanması doğru olmayıp, davacının karar düzeltme talebinin kabulüne, Dairemizin 10/09/2018 gün ve 2016/21877 esas, 2018/8807 karar sayılı onama ilamının kaldırılmasına, hükmün açıklanan gerekçe ile bozulmasına karar vermek gerekmiştir.

Sonuç: Davacının karar düzeltme isteğinin yukarıda gösterilen sebeple KABULÜNE, Dairemizin 10/09/2018 gün ve 2016/21877 esas, 2018/8807 karar sayılı onama ilamının KALDIRILMASINA, hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, karar düzeltme harcının istek halinde yatırana geri verilmesine oybirliği ile karar verildi.

ANLAŞMALI BOŞANMA DAVASINDA ÖNEMLİ HUSUSLAR VE DAVANIN HIZLI SONUÇLANMASININ ÖNEMİ

Boşanma davalarını diğer davalardan ayıran en önemli unsur belki de davanın eşler üzerinde yarattığı baskı ve psikolojik durumdur. Her ne sebeple olursa olsun boşanmalar, beklenmeyen ve çoğu zaman da tercih edilmemesine rağmen mecbur kalınan bir sonu ifade eder. Dolayısıyla bu sürecin en sancısız şekilde atlatılması, eşler ve bilhassa da müşterek çocuklar için önem arzeder.

Boşanma davaları, kazananı olmayan davalardır. Ortada biten bir evlilik, yıkılan bir yuva ve ebeveynleri ayrılan çocuklar vardır. Böyle bir sürecin bir an evvel sonuçlanması ve yeni hayat düzenine tarafların alışmaya başlaması, her iki eş için ve özellikle çocuklar için gereklidir. Bu sürecin süratle sonuçlanması, eşlerin boşanma sonraki ilişkilerini ve çocukların anne ve babalarıyla olan bağını da etkiler. Bu süreçte eşlerin birbiriyle tartışması, çocukların bir ebeveyne cephe almasına ve cephe aldığı ebeveynle duygusal bağının yıpranmasına neden olabilir.

Diğer bir taraftan, anlaşmalı boşanma davasında kamuoyundaki yaygın yanlış düşüncelerden birisi de, avukatsız da sonuca gidilebileceğinin düşünülmesidir. Eşler arasında özellikle mal paylaşımı, tazminat, nafaka gibi talepler mevcutsa, çocukların velayeti ve diğer tarafla şahsi münasebetinin doğru tesis edilmesi gerekliyse, bu sorunların sadece hukuk bilgisine sahip avukatlar tarafından doğru çözümlenebileceğini unutmamak gerekir. Bir diğer deyişle, anlaşmalı boşanma davaları, eşlerin mahkemeye gidip boşanmak istiyorum dediğinde boşandıkları bir dava değildir esasen. Böyle hatalı yanılgıyla avukatsız bu sürecin yürütülmesi halinde, hem davalar anlaşmalıdan çekişmeliye dönebilmekte hem de boşanmanın ferilerine yani mallar ve çocuklar konusunda önemli sorunlar yaşanabilmektedir.

İlave etek isteriz ki; eşlerin anlaşma boşanma talebiyle başvurmaları davanın anlaşmalı olarak sonuçlanacağının garantisi değildir. Anlaşmalı olarak başvurulsa dahi, duruşmaya gelen eşin boşanmak istemediğini beyan etmesi ya da boşanma kararından sonra karara karşı istinaf yoluna başvurması halinde dava çekişmeli hale gelir. Bu ihtimalde, davanın uzaması ve yıllar sonra dahi boşanmanın gerçekleşememesi mümkün olabilmektedir.

Belki de en önemli husus, mal paylaşımı noktasında yaşanmaktadır. Evliliğin hangi mal rejimine tabi olduğu, edinilmiş mallara katılma rejimine tabi evliliklerde hangi malların edinilmiş mal olduğu, kira geliri bulunan kişisel malların kira gelirlerinin aslında edinilmiş mal olarak kabul edileceği gibi bir dizi belirsizlikler ancak ve ancak bir hukukçu yardımıyla çözümlenebilir. Örneğin, yukarıda belirttiğimiz üzere, bir tarafın kişisel malı olan bir taşınmazın kira geliri bulunması halinde, bu kira geliri edinilmiş mal olarak kabul edilmektedir. O halde bu kira geliri üzerinde diğer eş de hak sahibi olacaktır. Bu bilgiden yoksun kişilerin hatalı yanılgı ile maddi kayba uğraması kaçınılmazdır.

Sonuç olarak, anlaşmalı boşanma davalarının da diğer davalar kadar ve hatta daha mühim sonuçları bulunan özellikli davalardan olduğu unutulmamalıdır. Bu davaların da yine alanında uzman hukukçularla yürütülmesi gerektiğini, aksi halde maddi ve manevi kayıplar yaşayabileceğinizi, kazananı olmayan bu davaların en kısa sürede sonuçlanmaması halinde tarafların ve özellikle de çocukların yıpranacağını, davanın en hızlı şekilde ancak bir avukat tarafından sonuçlandırılabileceğini unutmayın.

                                                                                                           Av. Selçuk ENER

FACEBOOK’TA ÇOKÇA ZAMAN GEÇİRMEK DİĞER EŞ İÇİN HAKLI BOŞANMA SEBEBİDİR


T.C.

YARGITAY

2. HUKUK DAİRESİ

E. 2014/19849

K. 2015/4186

T. 11.3.2015

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Mahkemece, “… davalıya yüklenebilecek ve davacı için boşanmayı haklı gösterecek herhangi bir kusurlu hareket kanıtlanamadığı…” gerekçesiyle dava reddedilmiş, davalının internet ve facebook adlı sosyal paylaşım sitesine sıklıkla girmesi kusur olarak görülmemiş, bu durumun Almanya’da yaşayan kadın için normal olduğu yargısına varılmıştır.

Davalının hem mobil telefonundan, hem de bilgisayardan sürekli olarak internete girdiği ve facebook isimli sosyal paylaşım sitesini kullandığı, bu şekilde kuşku çeken tutum ve davranışlarda bulunduğu, son olarak da Almanya’ya döndükten iki gün sonra “T.’tan ayrılacağını, boşanmak istediğini” söyleyerek evi terk ettiği yapılan soruşturma ve toplanan delillerden anlaşılmaktadır. Evlilik birliğinde eşler, birlikte yaşamak ve birliğin mutluluğunu elbirliğiyle sağlamakla yükümlüdürler.

Davalının “eşinden boşanacağını” söyleyerek evi terk etmesi, birlikte yaşamaktan kaçınma ve zamanının çoğunu sosyal paylaşım sitesi ve internette geçirmesi, evlilik birliğinin mutluluğunu sağlama konusundaki özen yükümlülüğüne (TMK. md.185/2) aykırı olup, diğer taraf için ortak hayatı çekilmez kılar.

Gerçekleşen bu duruma göre, taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkan bırakmayacak nitelikte bir geçimsizlik mevcut ve sabittir. Olayların akışı karşısında davacı, dava açmakta haklıdır. Bu şartlar altında eşleri birlikte yaşamaya zorlamanın artık kanunen mümkün görülmemesine göre, boşanmaya (TMK.md.166/1) karar verilecek yerde, yetersiz gerekçe ile davanın reddi doğru bulunmamıştır.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarda gösterilen sebeple BOZULMASINA, temyiz peşin harcının istenmesi halinde yatırana iadesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle, 11.03.2015 tarihinde karar verildi.

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.