TASARRUF MEVDUATI SİGORTA FONUNUN, KAPATILAN ŞİRKET ALACAKLILARINA KARŞI YÜKÜMLÜLÜKLERİ

Son zamanlarda devlet tarafından el konulan şirketlere ilişkin gündemde TMSF adı sık sık duyulmaktadır. Bu durumda TMSF üzerinde özet niteliğinde derli toplu bir bilgilendirme yapmak önem arz etmektedir.

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu, tasarruf sahiplerinin haklarını yolsuzluk ve usulsüzlüklerden korumak amacı ile kurulmuş kamu tüzel kişiliğini haiz idari ve mali bağımsızlığı olan bir devlet kurumudur. 

TMSF görevlerini, 5411 Sayılı Bankacılık Kanunu,OHAL kapsamında KHK ile yapılan bazı düzenlemelerin değiştirilerek kabul edilmesine ilişkin 6758 Sayılı Kanunve ilgili diğer mevzuat ile kendisine verilen yetkiler çerçevesinde yerine getirmekte olup görevleri arasında yer alan OHAL kapsamında yürütülen kayyımlık faaliyetlerikonusu bu yazıda değerlendirilecektir.

5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nda bu durum belirtilmiştir. 

Madde 111 : “Bu Kanun ve ilgili diğer mevzuat ile verilen yetkiler çerçevesinde tasarruf sahiplerinin hak ve menfaatlerinin korunması amacıyla, mevduatın ve katılım fonlarının sigorta edilmesi, Fon bankalarının yönetilmesi, malî bünyelerinin güçlendirilmesi, yeniden yapılandırılması, devri, birleştirilmesi, satışı, tasfiyesi, Fon alacaklarının takip ve tahsili işlemlerinin yürütülmesi ve sonuçlandırılması, Fon varlık ve kaynaklarının idare edilmesi ve Kanunla verilen diğer görevlerin ifası için kamu tüzel kişiliğini haiz, idarî ve malî özerkliğe sahip Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu kurulmuştur.  

Fon görevini yaparken bağımsızdır. Fonun kararları yerindelik denetimine tâbi tutulamaz. Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, Fon Kurulunun kararlarını etkilemek amacıyla emir ve talimat veremez. 

Fon, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu Kurulu ile Başkanlıktan oluşur. Fonun merkezi İstanbul’dadır. Fon, görevli ve yetkili olduğu alanın yoğun olduğu illerde olmak ve sayısı üçü geçmemek kaydıyla Cumhurbaşkanı kararıyla yurt içi temsilcilik ve tahsilat birimleri açabilir.

Fon, 3346 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri ile Fonların Türkiye Büyük Millet Meclisince Denetlenmesinin Düzenlenmesi Hakkında Kanun, 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu ile 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu hükümlerine tâbi değildir.  

Fon, görev ve yetkilerini etkin şekilde yerine getirmek amacıyla, yeterli sayı ve nitelikte personeli istihdam eder. Fonun malları Devlet malı hükmündedir. Fonun mal, hak ve alacakları haczedilemez ve rehnedilemez.” 

TMSF; 5411 sayılı kanunun ilgili maddeleri çerçevesinde yönetim ve denetimi devredilen şirket veya şirketlerin mal ve gayrimenkullerini, hak ve varlıklarını satabilir. Olağanüstü hallerde fon kaynaklarının ihtiyaçları karşılamaması durumunda Merkez Bankası’ndan avans talep edebilir. 

 2 Eylül 2016 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan 674 sayılı KHK ile devlet tarafından el konulan şirketlerdeki kayyumların görevleri TMSF’ye devredildi. Buna göre bahse konu şirketlerin satış ve tasfiye işlemleri TMSF tarafından yapılacak. 

Aşağıda 24.11.2016 tarihinde 674 sayılı KHK ile yayımlanan 6758 sayılı kanunun ilgili maddeleri paylaşılacaktır.  

MADDE 19– (1) Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce terör örgütlerine aidiyeti, iltisakı veya irtibatı nedeniyle 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 133 üncü maddesi uyarınca kayyım atanmasına karar verilen şirketlerde görev yapan kayyımların yetkileri, hakim veya mahkeme tarafından Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredilir ve devirle birlikte kayyımların görevleri sona erer. 

(2) Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten sonra ve olağanüstü halin devamı süresince terör örgütlerine aidiyeti, iltisakı veya irtibatı nedeniyle Ceza Muhakemesi Kanununun 133 üncü maddesi uyarınca şirketlere ve bu Kanunun 13 üncü maddesi uyarınca varlıklara kayyım atanmasına karar verildiği takdirde, kayyım olarak Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu atanır. 

(3) (Değişik: 2/1/2017-KHK-680/81 md.; Değiştirilerek kabul: 1/2/2018-7072/79 md. 20/7/2016 tarihli ve 2016/9064 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla ülke genelinde ilan edilen olağanüstü hal kapsamında yürürlüğe konulan kanun hükmünde kararnameler gereğince kapatılan ve Vakıflar Genel Müdürlüğüne veya Hazineye devredilen şirketler hariç olmak üzere; birinci ve ikinci fıkra kapsamındaki şirketler, soruşturma ve kovuşturma sonuna kadar, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun gözetiminde, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun ilişkili olduğu Bakanın atadığı yöneticiler tarafından ticari teamüllere uygun olarak ve basiretli tüccar gibi yönetilir. Bu şirketlerin yöneticileri Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun ilişkili olduğu Bakan tarafından atanır ve görevden alınır. Bu şirketlerin mali durumu, ortaklık yapısı, piyasa koşulları veya diğer sorunları nedeniyle mevcut halin sürdürülebilir olmadığının tespit edilmesi durumunda, şirketin yahut varlıklarının veya 5271 sayılı Kanunun 128 inci maddesinin onuncu fıkrasında belirtilen malvarlığı değerlerinin satılmasına veya feshi ile tasfiyesine Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun ilişkili olduğu Bakan tarafından karar verilebilir. Satış ve tasfiye işlemleri ilgili şirketin yönetim kurulu veya Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından yerine getirilir. Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun ilişkili olduğu Bakan onayıyla belirlenir. 

(4) (Ek: 17/4/2017-KHK-690/73 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7077/63 md.Üçüncü fıkra kapsamında gerçekleştirilen varlık ve malvarlığı değeri satışlarına bağlı olarak elde edilen gelirden borçlar ödendikten sonra kalan tutar, şirket işlerinde kullanılabilir. Üçüncü fıkra kapsamında gerçekleştirilen fesih ve tasfiye işlemleri sonunda borçlar ödendikten sonra kalan tutar, yargılamanın kesin hükümle sonuçlandırılmasına kadar bir kamu bankasında açılan hesapta nemalandırılır. 

(5) (Ek: 17/4/2017-KHK-690/73 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7077/63 md.Üçüncü fıkra kapsamında gerçekleştirilen satış ve tasfiye işlemlerinde azınlık hisselerinin sahiplerinin rızası aranmaz. 

(6) (Ek: 17/4/2017-KHK-690/73 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7077/63 md.Kayyımlık görevi Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından yürütülen şirketler, açtıkları davalarda harçtan muaftır. 

(7) Birinci ve ikinci fıkralar uyarınca Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun kayyım olarak atanmasına karar verilen şirket, taşınmaz, hak, varlık ve alacaklar hakkında Ceza Muhakemesi Kanununun 128 inci maddesi uyarınca verilen el koyma ve tedbir kararları, kayyım yetkisinin Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devriyle birlikte kendiliğinden kalkar. 

(8) (Ek: 15/8/2017-KHK-694/180 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7078/174 md.Kayyımların yetkileri Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredilen veya Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun kayyım olarak atandığı şirketlerde, şirketin ortaklarının şirkette sahip olduğu pay oranında yeni kurulacak şirketlerde pay sahibi olmaları koşuluyla şirket yönetim organının önerisi ve Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun ilişkili olduğu Bakanın onayıyla yeni şirket kurulmasına karar verilebilir. Bu halde şirket ortaklarının yeni şirket kurulmasına ilişkin izin ve muvafakati aranmaz. Kurulacak şirketin sermayesi kayyımların yetkileri Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredilen veya Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun kayyım olarak atandığı şirket tarafından ayni veya nakdi olarak karşılanır. Yeni şirket kuruluşuna ilişkin hususlar şirketlerin yönetim organlarınca hazırlanır ve Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun ilişkili olduğu Bakanın onayına sunulur. Bakanın onayıyla kuruluş gerçekleşir ve tescile tabi tüm hususlar her türlü vergi, resim ve harçtan muaf olmak üzere ilgili ticaret sicilinde resen tescil ve ilan olunur. Bu fıkra uyarınca gerçekleştirilecek kuruluş işlemleri ilgili mevzuata tabi olmaksızın uygulanır. Yeni kurulan şirkette kayyımlık yetkisi bir mahkeme veya hakim kararına gerek olmaksızın Fona devredilmiş sayılır. 

(9) (Ek: 15/8/2017-KHK-694/180 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7078/174 md.Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun kayyımlık görevini yürüttüğü şirketlerin genel kurullarının yetkileri, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu hükümlerine tabi olunmaksızın Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun ilişkili olduğu Bakan tarafından kullanılabilir. 

(10) (Ek: 15/8/2017-KHK-694/180 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7078/174 md.Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun ilişkili olduğu Bakan, bu madde kapsamındaki yetkilerini kısmen veya tamamen Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu Başkanına veya Fon Kuruluna devredebilir.  

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun satış ve tasfiyeye ilişkin yetkileri 

MADDE 20- (1) 19/10/2005 tarihli ve 5411 sayılı Bankacılık Kanunu ile temettü hariç ortaklık hakları ile yönetim ve denetimi Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından devralınan şirketler ve bunların varlıkları ile ilgili olarak Fona verilen yetkiler, bu Kanun ile Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna verilen kayyımlık görevi ile satış veya tasfiye işlemlerinde, bu şirketlerin yahut bunların sahiplerinin Fona borçlu olup olmadığına ve varlıkları üzerinde Fon haczi bulunup bulunmadığına bakılmaksızın kıyasen uygulanır. (Değişik ikinci cümle: 5/6/2017-KHK-691/11 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7076/11 md.)  Kayyımlık yetkisi Fona devredilen veya Fonun kayyım olarak atandığı şirketleri ve ortaklık paylarını soruşturma ve kovuşturma süresince yönetmek ve temsil etmek üzere atananlar veya görevlendirilenler ile 5271 sayılı Kanunun 128 inci maddesinin onuncu fıkrasına göre malvarlığı değerlerinin yönetimi amacıyla atananlar ve bu kapsamda icra edilen iş ve işlemler hakkında 8/11/2016 tarihli ve 6755 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınması Gereken Tedbirler ile Bazı Kurum ve Kuruluşlara Dair Düzenleme Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanunun 37 nci ve 38 inci maddeleri uygulanır. Şirketlerin tasfiye işlemlerini yürütmek üzere Fon Kurulu tarafından görevlendirilen tasfiye komisyonu, adli işlemler veya davalar bakımından taraf ehliyetine sahiptir. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun kayyım olarak atandığı şirketlerin ya da bunların varlıklarının bu madde kapsamında satışından elde edilecek tutarlar yargılamanın kesin hükümle sonuçlandırılmasına kadar bir hesapta nemalandırılır. 

(2) Şirket varlıklarının ticari iktisadi bütünlük yoluyla satışına karar verilmesi halinde Fon Kurulu, geçmiş dönem borçlarını, bu borçların FETÖ/PDY terör örgütüne aidiyeti, iltisakı veya irtibatı olmayan kişilerle gerçek mal veya hizmet ilişkisine dayanması şartıyla ihale bedelinden ödemeye veya ihale alıcısına ödettirmeye yetkilidir. 

(3) Bu madde hükümleri, kapatılan kurum, kuruluş, özel radyo ve televizyonlar, gazete, dergi, yayınevi ve dağıtım kanallarının veya bunların bağlı olduğu şirketlerin Hazine tarafından devralınan varlıklarının satış ve tasfiyesini teminen Maliye Bakanlığınca Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredilmesi durumunda da uygulanır. Devredilen varlıkların satışından elde edilen tutarlar Maliye Bakanlığına aktarılır. 

Yukarıda belirtilmiş olduğu üzere 674 sayılı KHK yürürlüğe girmeden önce şirkete atanmış olan veyahut anılan KHK’nın yürürlük tarihinden sonra CMK madde 133 gereğince mahkeme tarafından kayyum atanmasına karar verilecek şirketlere ilişkin olarak, yönetim yetkilerinin TMSF’ye devredilerek şirketin varlığının TMSF kontrolünde devam edeceği belirtilmiştir. 

Ayrıca belirtilmesi gerekir ki; 22.11.2016 tarihli 678 sayılı KHK’nın 37. Maddesinde TMSF’nin kayyum olarak atandığı şirketlerin mevcut borçlarının ödenebilmesi için yine TMSF’ye verilen yetki düzenlenmiştir.  

“Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun kayyım olarak atandığı şirketlerde, şirketin doğrudan veya dolaylı borçlarının ödenmesi için öncelikle şirket lehine kefil olan ortak, yönetici veya bunlarla bağlantılı üçüncü gerçek veya tüzel kişilerin malvarlığına müracaat edilir. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu, bu kapsamda şirket borçlarının ödenmesi ya da şirket sermaye ihtiyacının karşılanmasını teminen, kefillerin varlıklarının doğrudan veya ticari ve iktisadi bütünlük yoluyla satılması konusunda yetkilidir.” 

Yukarıda paylaşılan maddede belirtilmiş olduğu üzere şirketin borçlarının ödenebilmesi adına TMSF’nin gerekli işlemleri yine şirket adına yapabilme yetkisinin mevcut olduğu belirtilmiştir. 

“Borçlu şirketin tüm varlıkları TMSF tarafından 2004 ve 6183 sayılı kanunlarda öngörülen süreçlerin dışında 4389 ve 5411 sayılı kanunlarla TMSF’nin hem alacaklı hem de icra ve iflas dairesi yetkilerine sahip olduğu ve tüm koşulları belirlediği süreçte başvurucu sürece dahil edilmeden satılmıştır. Satıştan elde edilen gelirin tamamı 5411 sayılı kanunun verdiği geçmiş dönem mal ve hizmet alacaklarının ödettirilmesi yetkisine rağmen bu yetki kullanılmaksızın diğer kamu alacakları ile TMSF’nin el konulan banka kaynaklı alacaklarına karşılık olarak ayrılmıştır. 

Bu süreçte iyi niyetli üçüncü kişi olduğu anlaşılan başvurucunun hakları gözetilmeyerek alacağını tahsil etme imkanı ortadan kaldırılmış ve devletin denetim ve gözetiminden sorumlu olduğu batan banka nedeniyle oluşan banka zararı dolaylı olarak ve kısmen başvurucuya yüklenmiştir. Belirtilen nedenlerle birlikte başvurucu aleyhine meydana getirilen hukuki belirsizlik göz önünde bulundurulduğunda, başvurucunun mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasında gözetilmesi gereken adil dengenin başvurucu aleyhine bozulduğu kanaatine ulaşılmıştır.” 

Yukarıda 01/7/2016 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 2013/865 Başvuru numaralı ve 01/6/2016 Tarihli “Tasfiye Halinde Cemtur Seyahat Turizm Limited Şirketi” tarafından yapılan başvuru paylaşılmıştır. Bu AYM kararından da anlaşılmış olduğu üzere TMSF’nin basiretli tacir gibi davranma yükümlülüğü olup kendisine, yukarıda paylaşılan kanun ve Kanun Hükmünde Kararnameler ile yüklenen sorumluluklara aykırı davranmamakla yükümlüdür. Aksi halde yukarıda emsal nitelikteki AYM kararında da belirtilmiş olduğu üzere mülkiyet hakkının ihlali gerçekleşmiş olacaktır.  

Av. Bilge İŞ & Av. Selçuk ENER

“YALAKA, G….. KILI OLMUŞSUN” BİÇİMİNDEKİ YORUM, BU YORUMUN KİŞİNİN ONUR, ŞEREF VE SAYGINLIĞINI RENCİDE EDİCİ BOYUTTA BULUNMASI NEDENİYLE HAKARET SUÇUNU OLUŞTURUR.

Yargıtay 18. C.D., E: 2018/3001, K:2020/928, T:15/01/2020

KARAR

Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun süresi, kararın niteliği ile suç tarihine göre dosya görüşüldü:
Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.
Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede;
…. TV isimli internet sitesinde katılan hakkında yapılan yayına yönelik olarak sanık tarafından yapılan “yalaka, g.. kılı olmuşsun” biçimindeki yorumun muhatabının katılan olması ve bu sözlerin katılanın onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta bulunması karşısında, suçtan kurtulmaya yönelik sanık savunmasına itibar edilerek, yerinde olmayan gerekçeyle beraat kararı verilmesi,
Kanuna aykırı ve katılan … vekilinin temyiz nedenleri yerinde görüldüğünden, tebliğnameye uygun olarak, HÜKMÜN BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 15/01/2020 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

BİRDEN FAZLA SANIĞIN MÜDAFİLİĞİNİ TEK BİR AVUKATIN YAPMASI HALİNDE BERAAT EDEN HER SANIK İÇİN AYRI AYRI VEKALET ÜCRETİNE HÜKMEDİLMESİ GEREKİR.

Yargıtay 19. CD., 2019/33104 E., 2019/13267 K., 22/10/2019 T.

A-) KARAR UYUŞMAZLIĞININ GİDERİLMESİNE DAİR BAŞVURU

Adana Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Daireleri Başkanlar Kurulu, 18.07.2019 tarihli ve 2019/3 sayılı kararıyla;

Adana Bölge Adliye Mahkemesi 7. Ceza Dairesinin 2019/1017 esas 2019/1340 karar sayılı, Adana Bölge Adliye Mahkemesi 10. Ceza Dairesinin 2018/5173 esas 2019/1004 karar sayılı, Adana Bölge Adliye Mahkemesi 8. Ceza Dairesinin 2018/465 esas 2018/260 karar sayılı, Adana Bölge Adliye Mahkemesi 9. Ceza Dairesinin 2018/1141 esas, 2018/1368 karar sayılı ve Adana Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesinin 2018/2156 esas 2018/2262 karar sayılı kararları arasında, “Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinde yer alan ‘…Beraat eden ve kendisini vekil ile temsil ettiren sanık yararına Hazine aleyhine maktu avukatlık ücretine hükmedilir…’ düzenlemesinin, bir avukatın aynı dosyada birden fazla sanığı temsil etmesi ve temsil ettiği sanıkların beraat etmesi halinde tek vekalet ücretine mi yoksa beraat eden sanık adedince mi vekalet ücretine hükmedileceği…” konusunda çıkan uyuşmazlığın, 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri İle Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun’un “Başkanlar Kurulunun Görevleri” başlıklı 35/3. maddesi gereği, Yüksek Yargıtay İlgili Ceza Dairesi tarafından bu konuda bir karar verilerek giderilmesini istemiştir.

5235 sayılı Kanun’un “Başkanlar Kurulunun Görevleri” başlıklı 35. maddesinde, her ne kadar ilgili Bölge Adliye Mahkemesi Başkanlar Kurulu’nun, uyuşmazlığın giderilmesi hususunda kendi görüşlerini de ekleyerek Yargıtay’dan bir karar verilmesini isteyebileceği düzenlenmiş ise de; Başkanlar Kurulu’nun görüşü yazılmadan uyuşmazlığın Dairemize gönderilmesinin, uyuşmazlık hakkında bir karar verilmesine engel oluşturmadığı değerlendirilmiştir.

B-) KARAR UYUŞMAZLIĞININ GİDERİLMESİNE KONU KARARLAR

1-) Adana Bölge Adliye Mahkemesi 7. Ceza Dairesi 2019/1017 E. 2019/1340 K. sayılı kararı,

2-) Adana Bölge Adliye Mahkemesi 10. Ceza Dairesi 2018/5173 E. 2019/1004 K. sayılı kararı,

3-) Adana Bölge Adliye Mahkemesi 8. Ceza Dairesi 2018/465 E. 2018/260 K. sayılı kararı,

4-) Adana Bölge Adliye Mahkemesi 9. Ceza Dairesi 2018/1141 E. 2018/1368 K. sayılı kararı,

5-) Adana Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesi: 2018/2156 E. 2018/2262 K. sayılı kararı.

C-) KARAR UYUŞMAZLIĞININ GİDERİLMESİNE KONU BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ CEZA DAİRELERİ KARARLARININ ÖZETLERİ

1-) Adana Bölge Adliye Mahkemesi 7. Ceza Dairesinin 2019/1017 E. 2019/1340 K. ve Adana Bölge Adliye Mahkemesi 10. Ceza Dairesinin 2018/5173 E. 2019/1004 K. sayılı kararlarında özetle;

1136 sayılı Kanun’un “Avukatlık ücreti” başlıklı 164. maddesi, “Avukatlık ücret tarifesinin hazırlanması” başlıklı 168. maddesi, 5271 sayılı Kanun’un “Yargılama giderleri” başlıklı 324. maddesi ile Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 16.10.1978 tarihli, 1978/2-324 E. ve 1978/350 K. sayılı kararına atıfta bulunularak, “…vekalet ücretinin tayininde ilke olarak sanıkların sayısının ya da sanığın birden çok suç işlemiş olmasının değil, usulünce açılan ve avukat tarafından takip edilen davaların adedinin esas alındığı ve taraflara yükletilecek avukatlık ücretinin her dava için ayrı ayrı tayininin öngörüldüğü, buna göre sanıklar hakkında ayrı ayrı dava açılmadıkça ücreti vekaletin de ayrı ayrı tayin ve takdirinin mümkün olmadığı…” gerekçesiyle sanık sayısı ne kadar olursa olsun neticede hüküm kurulan dava adedi kadar vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiği belirtilmiştir.

2-) Adana Bölge Adliye Mahkemesi 8. Ceza Dairesinin 2018/465 E. 2018/260 K.„ Adana Bölge Adliye Mahkemesi 9. Ceza Dairesinin 2018/1141 E. 2018/1368 K. ve Adana Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesinin 2018/2156 E. 2018/2262 K. sayılı kararlarında özetle;

1136 sayılı Kanun’un “Avukatlık ücreti” başlıklı 164. maddesi, “Avukatlık ücret tarifesinin hazırlanması” başlıklı 168. maddesi, 5271 sayılı Kanun’un “Yargılama giderleri” başlıklı 324. maddesi, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 26.05.1935 tarihli, 1935/111 E. 1935/7 K. sayılı kararı ile Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 2016, 2017, 2018 ve 2019 yılları Avukatlık Asgari Ücret Tarifelerine (AAÜT) atıfta bulunularak, “…5271 sayılı CMK’de vekalet ücretinin sanık müdafii lehine değil sanık yararına hükmolunacağının düzenlendiği, sanık ile müdafi arasındaki sözleşmenin ayrı bir hukuki değer taşımakla sanıkların aynı veya farklı avukatlarla vekalet ilişkisi kurmalarının konunun kapsamına girmediği, Hazine aleyhine hükmedilecek vekalet ücreti miktarının ise hüküm tarihinde yürürlükte bulunan AAÜT’ye göre belirleneceği, çok sanıklı davalarda her bir sanığın farklı bir süje olduğu, her ne kadar da 2016 yılı için geçerli olan ve 21.12.2015 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren AAÜT’de ‘…beraat sebebi farklı olan sanıklar için ayrı vekalet ücretine hükmedileceği…’ düzenlenmiş ise de bu düzenlemenin 2017 ve sonraki yıllardaki AAÜT’lerde kaldırıldığı, buna göre AAÜT’de bir engel bulunmaması halinde 5271 sayılı CMK’nin 324. maddesine göre her sanık İçin ayrı vekalet ücretine hükmolunacağı…” gerekçesiyle birden fazla sanığın tek bir müdafi ile temsil edildiği bir ceza davasında, aynı vekilin temsil ettiği sanıklar hakkında beraat kararı verilmesi halinde beraat eden her sanık lehine ayrı vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiği belirtilmiştir.

D-) KARAR UYUŞMAZLIĞI HAKKINDA YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞININ GÖRÜŞÜ VE TALEBİ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 10.10.2019 tarihli, UG-2019/77924 sayılı “Uyuşmazlığın giderilmesi talebi” konulu yazısında;

“…1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun ilgili hükümleri incelendiğinde 31/10/1980 tarih ve 2329 sayılı Kanun’un 2. maddesi ile değişik 169. maddesi “Yargı mercilerince karşı tarafa yükletilecek avukatlık ücreti tarifesinde yazılı miktardan az ve üç katından fazla olamaz” düzenlemesi dikkate alındığında avukatın davada emeğinin asgari tarifenin üzerinde ücret takdiri ile karşılanabileceği anlaşılmaktadır. Yine talep yazısında yer aldığı üzere Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 16/10/1978 tarihli, 1978/2-324 E. 1978/350 K. sayılı ve 12/11/1979 tarihli, 1979/2-229 E. 1979/477 K. sayılı kararlarında belirtildiği üzere “Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin, vekalet ücretinin tayininde esas ilke olarak sanıkların sayısı ya da sanığınbirden çok suç işlemiş olmasını değil, usulünce açılan ve avukat tarafından takip edilen davaların adedini esas aldığı ve taraflara yükletilecek avukat parasının her dava için ayrı ayrı tayinini öngörmüş olduğu, ayrı ayrı dava açılmadıkça ücreti vekaletin de ayrı ayrı tayin ve takdirinin mümkün bulunmadığı dikkate alındığında: kendisini tek müdafii ile temsil ettiren birden fazla sanık lehine tek avukatlık ücretine hükmedilmesi gerektiği düşüncesi ile aksine kararların usul ve yasalara aykırı olduğu…” değerlendirilmekle,

Sonuç olarak “696 sayılı KHK’nin 92/2. maddesi ile değişik 5235 sayılı Kanunun 35/1 madde ve fıkrası uyarınca Adana Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Daireleri Başkanlar Kurulunun 18/07/2019 tarihli ve 2019/3 sayılı kararına istinaden anılan kararlar arasındaki uyuşmazlığın giderilmesi” talep edilmiştir.

E-) KARAR UYUŞMAZLIĞI İLE İLGİLİ YASAL DÜZENLEMELER

1-) 5235 Sayılı “Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri İle Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev Ve Yetkileri Hakkında Kanunu”nun 20/11/2017 tarihli ve 696 sayılı KHK’nin 92. maddesi ile değişik, “Başkanlar Kurulunun Yetkileri” başlıklı 35. maddesi;

“…(3) Re’sen veya bölge adliye mahkemesinin ilgili hukuk veya ceza dairesinin yada Cumhuriyet başsavcısının, Hukuk Muhakemeleri Kanunu veya Ceza Muhakemesi Kanununa göre istinaf yoluna başvurma hakkı bulunanların, benzer olaylarda bölge adliye mahkemesi hukuk veya ceza dairelerince verilen kesin nitelikteki kararlar arasında yada bu mahkeme ile başka bir bölge adliye mahkemesi hukuk veya ceza dairelerince verilen kesin nitelikteki kararlar arasında uyuşmazlık bulunması halinde bu uyuşmazlığın giderilmesini gerekçeli olarak istemeleri üzerine, kendi görüşlerini de ekleyerek Yargıtay’dan bu konuda bir karar verilmesini istemek,

(Değişik fıkra: 20/11/2017 – KHK-696/92 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7079/87 md.)

(3) numaralı bende göre yapılacak istemler, ceza davalarında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına, hukuk davalarında ise ilgili hukuk dairesine iletilir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı uyuşmazlık bulunduğuna kanaat getirmesi durumunda ilgili ceza dairesinden bir karar verilmesini talep eder. Uyuşmazlığın giderilmesine ilişkin olarak dairece bu fıkra uyarınca verilen kararlar kesindir…” hükümlerini içermektedir.

2-) 1136 sayılı Avukatlık Kanunu

a-) “Avukatlık sözleşmesinin kapsamı” başlıklı 163/1. maddesi;

“Avukatlık sözleşmesi serbestçe düzenlenir. Avukatlık sözleşmesinin belli bir hukuki yardımı ve meblağı yahut değeri kapsaması gerekir. Yazılı olmayan anlaşmalar, genel hükümlere göre ispatlanır. Yasaya aykırı olmayan şarta bağlı sözleşmeler geçerlidir…”,

b-) “Avukatlık ücreti” başlıklı 164/1. maddesi;

“Avukatlık ücreti, avukatın hukuki yardımının karşılığı olan meblağı veya değeri ifade eder…”,

c-) “Ücret dolayısıyla müteselsil sorumluluk” başlıklı 165/1. maddesi; (Değişik: 2/5/2001 – 4667/78 md.)

“İş sahibinin birden çok olması halinde bunlardan her biri, sulh veya her ne suretle olursa olsun taraflar arasında anlaşmayla sonuçlanan ve takipsiz bırakılan işlerde her iki taraf avukat ücretinin ödenmesi hususunda müteselsil borçlu sayılırlar.”,

d-) “Avukatlık ücret tarifesinin hazırlanması” başlıklı 168. maddesi; (Değişik: 2/5/2001 -4667/81 md.)

“Baronun yönetim kurulları, her yıl Eylül ayı içerisinde, yargı yerlerindeki işlemler ile diğer işlemlerden alınacak avukatlık ücretinin asgari hadlerini gösteren birer tarife hazırlayarak Türkiye Barolar Birliğine gönderirler.

Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulunca, baro yönetim kurullarının teklifleri de göz önüne alınmak suretiyle uygulanacak tarife o yılın Ekim ayı sonuna kadar hazırlanarak Adalet Bakanlığına gönderilir. (Ek cümle: 16/6/2009-5904/35 md.) Şu kadar ki hazırlanan tarifede; genel bütçeye, il özel idareleri, belediye ve köylere ait vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülükler ve bunların zam ve cezaları ile tarifelere ilişkin davalar ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun uygulanmasından doğan her türlü davalar için avukatlık ücreti tutarı maktu olarak belirlenir. Bu tarife Adalet Bakanlığına ulaştığı tarihten itibaren bir ay içinde Bakanlıkça karar verilmediği veya tarife onaylandığı takdirde kesinleşir. Ancak Adalet Bakanlığı uygun bulmadığı tarifeyi bir daha görüşülmek üzere, gösterdiği gerekçesiyle birlikte Türkiye Barolar Birliğine geri gönderir. Geri gönderilen bu tarife, Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulunca üçte iki çoğunlukla aynen kabul edildiği takdirde onaylanmış, aksi halde onaylanmamış sayılır; sonuç Türkiye Barolar Birliği tarafından Adalet Bakanlığına bildirilir. 8 inci maddenin altıncı fıkrası hükümleri kıyasen uygulanır.

Avukatlık ücretinin takdirinde, hukuki yardımın tamamlandığı veya dava sonunda hüküm verildiği tarihte yürürlükte olan tarife esas alınır.”,

e-) “Yargı mercilerine karşı tarafa yükletilecek avukatlık ücretinin miktarı” başlıklı 169. maddesi; (Değişik: 31/10/1980 – 2329/2 md.)

“Yargı mercilerince karşı tarafa yükletilecek avukatlık ücreti, avukatlık ücret tarifesinde yazılı miktardan az ve üç katından fazla olamaz.” hükümlerini içermektedir.

3-) 5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Kanunu

a-) “Yargıtay’ca davanın esasına hükmedilecek haller, hukuka aykırılığın düzeltilmesi” başlıklı 303. maddesi;

(1) Hükme esas olarak saptanan olaylara uygulanmasında hukuka aykırılıktan dolayı hüküm bozulmuş ise, aşağıdaki hallerde Yargıtay davanın esasına hükmedebileceği gibi hükümdeki hukuka aykırılığı da düzeltebilir:

h) Harçlar Kanunu ile yargılama giderlerine ilişkin hükümlere ve Avukatlık Kanununa göre düzenlenen ücret tarifesine aykırılık mevcutsa.”,

b-) “Yargılama giderleri” başlıklı 324. maddesi;

(1) Harçlar ve tarifesine göre ödenmesi gereken avukatlık ücretleri ile soruşturma ve kovuşturma evrelerinde yargılamanın yürütülmesi amacıyla Devlet Hazinesinden yapılan her türlü harcamalar ve taraflarca yapılan ödemeler yargılama giderleridir.

(2) Hüküm ve kararda yargılama giderlerinin kimlere yükletileceği gösterilir.

(3) Giderlerin miktarı ile iki taraftan birinin diğerine ödemesi gereken paranın miktarını mahkeme başkanı veya hakim belirler.

(4) Devlete ait yargılama giderlerine ilişkin kararlar, Harçlar Kanunu hükümlerine göre; kişisel haklara ilişkin kararlar, 9.6.1932 tarihli ve 2004 sayılı icra ve İflas Kanunu hükümlerine göre yerine getirilir. (Ek cümle: 2/7/2012-6352/100 md.) Devlete ait yargılama giderlerinin 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun 106 ncı maddesindeki terkin edilmesi gereken tutarlardan az olması halinde, bu giderin Devlet Hazinesine yüklenmesine karar verilir.

(5) Türkçe bilmeyen ya da engelli olan şüpheli, sanık, mağdur veya tanık için görevlendirilen tercümanın giderleri, yargılama gideri sayılmaz ve bu giderler Devlet Hazinesince karşılanır.”,

c-) “Bağlantılı davalarda giderler” başlıklı 326. maddesi;

(1) Birden çok suçtan dolayı aleyhinde kovuşturma yapılmış olan kimse, bunların bir kısmından mahkum olmuş ise, beraat ettiği suçların duruşmasının gerektirdiği giderleri ödemekle yükümlü değildir.

(2) iştirak halinde işlenmiş bir suç nedeniyle mahkum edilmiş olanlara, sebebiyet verdikleri yargılama giderleri ayrı ayrı yükletilir.”,

d-) “Beraat veya ceza verilmesine yer olmadığı kararı verilmesi halinde gider” başlıklı 327, maddesi;

(1) Hakkında beraat veya ceza verilmesine yer olmadığına karar verilen kişi, sadece kendi kusurundan ileri gelen giderleri ödemeye mahkum edilir.

(2) Bu kişinin önceden ödemek zorunda kaldığı giderler, Devlet Hazinesince üstlenilir.” hükümlerini içermektedir.

4-) Yürürlükteki Avukatlık Asgari Ücret Tarifeleri

a-) 31.12.2014 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren ve 2015 yılı için yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin “Ceza davalarında ücret” başlıklı 14/5. maddesi;

(5) Beraat eden ve kendisini vekil ile temsil ettiren sanık yararına hazine aleyhine maktu avukatlık ücretine hükmedilir.” şeklinde iken;

b-) 21 Aralık 2015 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren ve 2016 yılı için yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin “Ceza davalarında ücret” başlıklı 14/4. maddesi;

(4) Beraat eden ve kendisini vekil ile temsil ettiren sanık yararına Hazine aleyhine maktu avukatlık ücretine hükmedilir. Beraat eden sanıklar birden fazla ise beraat sebebi ortak olan sanıklar müdafii lehine tek, beraat sebebi ayrı olan sanıklar müdafii lehine ise ayrı ayrı avukatlık ücretine hükmolunur.”,

c-) 2017, 2018 ve 2019 yılları için yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifelerinin “Ceza davalarında ücret” başlıklı 14/4. maddeleri;

(4) Beraat eden ve kendisini vekil ile temsil ettiren sanık yararına Hazine aleyhine maktu avukatlık ücretine hükmedilir.”,

d-) Yukarıda sözü edilen ve 2014 – 2019 yılları arası yürürlükte bulunan tarifelerin “genel hükümler” başlığı altında düzenlenen “Avukatlık ücretinin aidiyeti, sınırları ve ortak veya değişik sebeple davanın reddinde davalıların avukatlık ücreti” başlıklı 3. maddeleri;

(1) Yargı yerlerince avukata ait olmak üzere karşı tarafa yükletilecek avukatlık ücreti, ekli Tarifede yazılı miktardan az ve üç katından çok olamaz. Bu ücretin belirlenmesinde, avukatın emeği, çabası, işin önemi, niteliği ve davanın süresi göz önünde tutulur.”,

e-) Yine 2014 – 2019 yılları arası yürürlükte bulunan tarifelerde ortak ve aynı şekilde düzenlenen “Karşılık davada, davaların birleştirilmesinde ve ayrılmasında ücret” başlıklı 8. maddeleri;

(1) Bir davanın takibi sırasında karşılık dava açılması, başka bir davanın bu davayla birleştirilmesi veya davaların ayrılması durumunda, her dava için ayrı ücrete hükmolunur.” düzenlemelerini içermektedir.

5-) 02.03.2007 tarihli 26450 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Ceza Muhakemesi Kanunu Gereğince Müdafi ve Vekillerin Görevlendirilmeleri İle Yapılacak Ödemelerin Usul ve Esaslarına İlişkin Yönetmeliğin, “Ödemeye ilişkin esaslar” başlıklı 10/4. maddesi;

(4) (Değişik: RG-22/7/2016-29778) Aralarında menfaat çatışması bulunmayan birden fazla şüpheli, sanık, mağdur, şikayetçi, suçtan zarar gören veya katılan için görevlendirilen aynı müdafi ya da vekile bu kişilerin her biri için ayrı ücret ödenir.” düzenlemesini içermektedir.

F-) İNCELEME, DEĞERLENDİRME VE GEREKÇE

1-) İnceleme ve Değerlendirme

Dairemizin 18.04.2018 tarihli, 2018/3074 E., 2018/4708 K. sayılı kararında da belirtildiği üzere;

Avukatlık (vekalet) ücreti, avukatın müvekkiline karşı üstlendiği savunma görevinin yerine getirilmesi sonucu hak kazandığı değerdir. Avukatlık ücreti, esasen 5271 sayılı CMK’de bazı suçlar için öngörülen “zorunlu müdafilik” ve 1136 Avukatlık Kanunu’nda yer alan “adli yardım bürosunca yapılacak görevlendirme” kavramlarından farklı olarak, vekil eden ile avukat arasında özel hukuk hükümlerine göre yapılan sözleşmeden doğan bir ücrettir.

Avukatın yürüttüğü vekalet hizmetinin esasları, Borçlar Kanunu’ndaki genel hükümler çerçevesinde, özel olarak 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nda düzenleme altına alınmıştır. Avukatın müvekkiline sunduğu avukatlık hizmetinin konusunu, dava dışı bir danışmanlık, mütalaa veya idari başvuru oluşturabileceği gibi uyuşmazlık konusu olayda olduğu üzere bir ceza yargılamasının tarafı olan kişiye yargı organları önünde temsil veya savunma hizmeti sunulması şeklinde de gerçekleşebilir. Hemen belirtmek gerekir ki; avukatlık hizmeti, sadece duruşmaya girmek veya savunma yapmakla sınırlı olmadığı gibi yargılama sürecinin her aşamasında müvekkille görüşmek, dava konusu üzerinde hazırlık yapmak, delilleri toplamak gibi yargı organlarına yardımcı iş veya işlemlerin yürütülmesini de gerektirmektedir. Hatta 1136 sayılı Avukatlık Kanunu, Borçlar Kanununda yazılı olan vekalet görevini bizzat yerine getirme zorunluluğunun bir istisnası olarak, avukatın savunma esnasında veya duruşmada başka bir meslektaşını yetkili kılabilmesi (tevkil, yetki belgesi vb.) veya kanunda duruşmasız olarak yapılabileceği öngörülen bazı yargılamalarda, mahkeme huzuruna hiç çıkmadan temsil yetkisinin gerçekleşmesini de mümkün kılmaktadır.

Gerek medeni muhakeme gerekse ceza muhakemesi sürecinde; davacı, davalı, müdahil, şüpheli veya sanık gibi değişik sıfatlarla bulunan müvekkilinin haklarının tespitini, ortaya çıkarılmasını veya icrasını sağlamak amacıyla kamu görevi yürüten avukatlar, yaptıkları serbest meslek faaliyetinin karşılığı olarak hak edecekleri sözleşmesel vekalet ücretini sözleşme gereği müvekkillerinden alabileceklerdir. Yargılama sürecinin tarafı olan vekil edenler, hukuki yardımın konusunu oluşturan uyuşmazlığa dair mahkemelerce verilecek karar ne olursa olsun, henüz hukuki yardım hizmeti gerçekleşmeden önce veya hizmetin sonunda sözleşmede belirlenecek ücreti ödemekle yükümlüdürler.

Avukatlık (vekalet) sözleşmesinde ücrete konu edilen hizmet, vekalet hizmetinin, hukuki yardımın veya çabanın bizatihi kendisidir. Öte yandan hiçbir avukat, vekillik hizmetinin görülmesi sonucunda mahkemelerce verilecek hükmün sonucunu garanti edecek bir taahhütte bulunamayacağı gibi vekalet ücretinin ödenme şartlarını hükmün sonucuna (ihtimale) göre de belirleyemez. 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’na ve meslek kurallarına göre, avukatların ücretsiz bir vekillik hizmeti yapmaları için bu durumu ve gerekçesini bağlı oldukları baroya bildirmeleri gerekmektedir. Kısacası avukatlık (vekalet) ücreti, vergi hukukundan kaynaklı hükümler saklı kalmak üzere, henüz hizmet verilmeden önce belirlenen ve ödenme şartları kanuna uygun olarak yapılması gereken sözleşmeye göre taahhüt altına alınan bir ücrettir. Bu ücretin (avukatlık ücreti) alacaklısı hizmeti gören avukat; borçlusu ise vekil eden ve sözleşmenin tarafı olan kişilerdir.

Muhakeme süreci sonunda, kendisini en az bir vekille temsil ettiren taraf lehine, davada haklı çıkması halinde, Avukatlık Kanunu’nun 169. maddesinde düzenlenen karşı tarafa yükletilecek “yasal vekalet ücreti” ise; vekil eden ile avukatı arasındaki sözleşme ilişkisinden farklı bir kavram olarak, haksız yere bir davanın açılmasına veya yürütülmesine sebebiyet veren kişilerden (karşı taraftan) alınacağı düzenlenen bir ücrettir. Ayrıca mahkemelerce hükmedilecek bu ücret, yine Avukatlık Kanunu’nun 169. maddesine göre, avukatlık asgari ücret tarifesinde öngörülen miktardan az ve bunun üç katından fazla olamaz. Mahkemelerce hükmedilecek yasal vekalet ücretinin alacaklısı kendisini en az bir vekille temsil eden ve yargılama sürecinde haklı çıkan taraf (gerçek veya tüzel kişi vekil eden); borçlusu ise kendini vekille temsil ettiren kişiler aleyhine haksız yere yürütülen bir davaya neden olan taraf olacaktır.

Dairemizce çözülmesi gereken uyuşmazlık; birden fazla sanık hakkında açılan ya da önceden ayrı ayrı açılmış olup sonradan birleştirilen bir ceza davasında, birden fazla sanığın kendisini aynı avukatla temsil ettirmesi halinde, beraat eden sanıklar hakkında mahkemelerce kurulacak hükümde sanıklar lehine tek vekalet ücretine mi yoksa birden fazla vekalet ücretine mi hükmedileceği; birden fazla vekalet ücreti ödenecekse hangi şartlarda ve ne kadar vekalet ücretine hükmedileceğidir.

Ceza muhakemesinde müdafiilik, zorunlu ve isteğe bağlı (özel) müdafiilik olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Yukarıda belirtildiği üzere, zorunlu müdafiiliğin kapsamı ve muhakemenin görüldüğü il merkezinde bulunan barolarca yürütülen zorunlu müdafiilik hizmetleri esasları ve zorunlu müdafİlik ücretlerinin nasıl ve ne miktarda ödeneceği uyuşmazlık konusunun kapsamı dışındadır. Keza zorunlu müdafılik ücret tarifesinin dayanağı olan “Ceza Muhakemesi Kanunu Gereğince Müdafi ve Vekillerin Görevlendirilmeleri İle Yapılacak Ödemelerin Usul ve Esaslarına İlişkin Yönetmelik” hükümlerine göre, “…Aralarında menfaat çatışması bulunmayan birden fazla şüpheli, sanık, mağdur, şikayetçi, suçtan zarar gören veya katılan için görevlendirilen aynı müdafi ya da vekile bu kişilerin her biri için ayrı ücret ödeneceği…” açıkça hüküm altına alınmıştır. Tam da bu noktada, birden fazla sanık hakkında görülen bir ceza davasında, sanıklardan bir kısmının zorunlu müdafi ile bir kısmının ise özel müdafi ile temsil edilmesinin mümkün olabileceği, mahkemece sadece özel müdafi ile temsil edilen sanıklar lehine vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiğine dikkat edilmelidir.

Avukat (vekil) ile müvekkilin (vekil eden), ceza davasında verilecek hukuki yardım hizmetinin kapsamına göre aralarında yaptıkları sözleşmeyle özel olarak kararlaştırdıkları sözleşmesel vekalet (avukatlık) ücreti de uyuşmazlığın kapsamı dışındadır. Yukarıda izah edildiği üzere, mahkemelerce hükmedilecek yasal vekalet ücretinin tarafları ve hükümlerinin, sanıkla avukatı arasında yapılan sözleşmede kararlaştırılan avukatlık ücretinin tarafları ve hükümleriyle farklı olduğunu da hatırlatmakta fayda bulunmaktadır.

Mahkemelerce haksız çıkan taraf aleyhine hükmedilecek vekalet ücretinin yasal dayanağını, 5271 sayılı CMK’nin 324 ve devamı maddeleri ile 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 168. maddesine göre hazırlanan avukatlık asgari ücret tarifeleri (AAÜT), vekalet ücretinin miktarını ise yine 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 169. maddesi ve ilgili avukatlık asgari ücret tarifesi (AAÜT) oluşturmaktadır. Avukatlık asgari ücret tarifeleri, belli periyotlarla yenilenen ve değişen miktarlarda yasal vekalet ücreti ödenmesini düzenleme altına alan, mahkemelerce takip edilmesi gereken dayanak belgelerdir.

5271 sayılı CMK’nin “Yargılama Giderleri” başlıklı 324. ve devamı maddelerinde, “…tarifesine göre ödenmesi gereken avukatlık ücretleri…” yargılama giderleri ile birlikte sayılmıştır. Ayrıca mahkemelerce verilecek hüküm ve kararlarda yargılama giderlerinin ve kimlere yükletileceğinin gösterilmesi gerektiği de aynı kanunda emredici şekilde hüküm altına alınmıştır.

5271 sayılı CMK’nin “beraat veya ceza verilmesine yer olmadığına dair karar verilmesi halinde gider” başlıklı 327. maddesi “…kişi, sadece kendi kusurundan kaynaklı giderleri ödemeye mahkum edilir. Bu kişinin önceden ödemek zorunda olduğu giderler. Devlet Hazinesince üstlenilir…” hükmünü içermektedir. Anılan norma göre, ceza muhakemesinde sanık hakkında beraat kararı verilmesi ve sanığın kendisini en az bir vekille temsil ettirmesi halinde, sanık lehine vekalet ücretine hükmedilmesi ve bu ücretin haksız yargılamaya mahal verdiği anlaşılacak olan Devlet Hazinesince ödenmesi gerektiği hususunda da bir tereddüt bulunmamaktadır. Sanık hakkında beraat kararıyla birlikte veya beraat kararından ayrı olarak mahkumiyet, düşme, hükmün açıklanmasının geri bırakılması, güvenlik tedbiri veya ceza verilmesine yer olmadığına dair bir karar verilmesi halinde, kararın gerekçesine göre kusuru bulunan ve hakkında ceza davası açılmasına neden olduğu kanaatine varılan bir sanık lehine vekalet ücretinin ödenmesine hükmedilmeyeceği de Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 14.03.2019 tarihli, 2019/4-6 E. 2019/214 K. sayılı kararında belirtilmiştir.

Yukarıda özetlenen yasal düzenlemeler çerçevesinde; ceza yargılaması sonunda bir sanık hakkında atılı suçtan dolayı “beraat” hükmü verilmesi halinde, hüküm tarihinde yürürlükte bulunan AAÜT’de belirtilen miktarda “sanık lehine” vekalet ücretine hükmedilmesi gerekeceği açıktır. Ancak hükmedilecek vekalet ücretine dair mevzuatta bireysel bir düzenleme hüküm altına alınmış olmakla ceza davasında beraat eden sanık sayısının birden fazla olması halinde, hangi usul ve esaslara göre, kaç adet vekalet ücretine hükmedileceğine dair açık bir düzenleme bulunmamaktadır.

İstisnai bir şekilde, 2016 yılında geçerli olan AAÜT’de yer alan 14/4. maddesinde, “…Beraat eden sanıklar birden fazla ise beraat sebebi ortak olan sanıklar müdafii lehine tek, beraat sebebi ayrı olan sanıklar müdafii lehine ise ayrı ayrı avukatlık ücretine hükmolunur…” şeklinde açık bir düzenlemenin mevcut olduğu, bundan önceki veya sonraki yıllarda bu hususta bir hüküm bulunmadığı, konunun yargısal içtihatlarda o dönemde yürürlükte bulunan AAÜT’ye göre farklı ilke ve esaslara göre değerlendirildiği görülmektedir.

Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 26.05.1935 tarihli. 1935/111 E., 1935/7 K. sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında (özetle);

Yargılama giderlerinin hükmün tamamlayıcı bir parçası niteliğinin bulunduğu, muhakeme masraflarının hükümde gösterilmesinin icap ettiği, temyiz incelemesinin hükmün muhakeme masraflarına da şamil olmak üzere yapılması gerekeceği belirtilmektedir.

Uyuşmazlığa konu bir kısım Bölge Adliye Mahkemeleri İlgili Ceza Dairelerinin kararlarında dayanak olarak gösterdiği gibi uyuşmazlık konusu olan vekalet ücretinin sayısına dair açık bir değerlendirme yapılmadığı anlaşılmaktadır. Öte yandan vekalet ücretinin yargılama gideri olarak hükümde gösterilmesinin zorunlu olduğu hususu,

01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK’nin 324/2. maddesinde açıkça yazılı olmakla, uyuşmazlık konusunu doğrudan ilgilendiren bir çözüm öngörmemektedir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 12.11.1979 tarihli, 1979/2-229 E„ 1979/477 K. sayılı kararında ise (özetle);

Uyuşmazlık konusunun, o tarihte yürürlükte bulunan 1412 sayılı (mülga) Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu gereğince açılmış bir “şahsi davada”, müdahiller vekilinin verdiği tek dilekçe ve ekindeki tek vekaletname ile açmış olduğu şahsi davanın, sanığın her üç müdahile karşı işlediği sabit olan bir yaralama suçu nedeniyle “mahkumiyet” ve ayrıca “manevi tazminat davalarının 500’er liralık kısmının kabulüyle geri kalan kısmın reddine” dair hükümlerle sonuçlanması karşısında, kendisini tek vekille temsil ettiren “birden fazla müdahil lehine” hükmedilen 400’er lira maktu, 50’şer lira nispi vekalet ücretinin, usulüne uygun belirlenip belirlenmemesi olduğu,

Hüküm tarihinde (04.01.1979) yürürlükte bulunan (1975 yılı) Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin “avukatlık ücretinin şuurları”na dair 4. maddesinde ve “karşılık davada, davaların birleştirilmesinde ve ayrılmasında ücret” başlıklı 9. maddesinde belirtilen ilkelere göre; “…vekalet ücretinin tayininde esas ve ilke olarak davacı veya sanıkların adedinin değil, usulünce açılmış olan ve avukat tarafından takip olunan (şahsi) davaların adedinin esas alındığının, taraflara yükletilecek avukatlık parasının her dava için ayrı ayrı tayininin öngörüldüğünün…” buna göre ayrı ayrı (şahsi) dava açılmadıkça birden çok şikayetçi için açılan şahsi davada müdahiller lehine vekalet ücretine de ayrı ayrı hükmedilmesinin mümkün olamayacağına karar verilmesi gerektiği belirtilmiştir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 16.10.1978 tarihli, 1978/2-324 E.,1978/350 K. sayılı kararı da aynı gerekçelerle tek bir şikayet dilekçesiyle açılmış olan tek bir (şahsi) ceza davası için müdahiller lehine tek bir vekalet ücretine hükmedileceği kararı verilmiştir.

Yukarıda özetlenen emsal kararların; o tarihte yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu ile 1975 yılında yürürlüğe giren AAÜT hükümleri kapsamında yapılan inceleme ve değerlendirme sonucunda, müdahillerin sanığın tek bir eyleminden dolayı mı yoksa birden fazla eyleminden dolayı mı zarar gördüğü açıklanmadan ve müdahiller vekili tarafından açılan “şahsi dava ve manevi tazminat davaları” nedeniyle müdahiller lehine yükletilecek vekalet ücretinin miktarı hususunda verilen kararlar olduğu, bu nedenle uyuşmazlık konusunu doğrudan çözebilecek derecede açık ve benzer nitelikte olmadığı değerlendirilmiştir.

2-) Gerekçe

Ceza muhakemesi süreci, suç şüphesiyle birlikte başlayan, maddi gerçekliğe ulaşmak amacıyla yürütülen, sanığın eylem(ler)ini kanunda öngörülen şartlarda yapılacak soruşturma ve kovuşturma işlemleriyle birlikte yorumlayıp değerlendiren ve ceza normunda öngörülen suçun oluşup oluşmadığını ortaya çıkaran, yargı organı eliyle yine kanunda öngörülen hükmün verilmesiyle sonuçlanan bir süreçtir. Ceza muhakemesinin temel süjelerini, hakim (mahkeme), iddia makamı ve savunma makamı oluşturmaktadır. Ancak şikayete tabi suçlarda şikayet şartı gerçekleşmek şartıyla, bir katılma talebi veya kararı olmadan da kamu davasının devam edebilmesi mümkündür. Dolayısıyla sanık, iddia makamı ve yargıç, yargılamanın sacayağını oluşturan olmazsa olmaz en temel unsurlarıdır.

Kamu davası, 5271 sayılı CMK’nin 170 vd. maddelerine göre, sanığın suç oluşturduğu iddia edilen eyleminin ve bu eyleme uyan suç tipinin davayı açan belgede (iddianame vb.) belirtilmesi suretiyle Cumhuriyet savcısı tarafından açılan davadır. Bir kamu davasından söz edebilmek için en az bir davacının (iddia makamı), en az bir sanığın ve en az bir suça konu eylemin bulunması şarttır. Ceza davası terimi ise yargı organı önünde görülen bir veya birden fazla kamu davasını nitelemek için günlük dilde kullanılan bir kavramdır.

01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile mülga olan 765 sayılı TCK ve 1412 sayılı CMUK’de öngörüldüğü şekilde, takibi şikayete bağlı bir kısım suçlar için önceden varolan “şahsidava” kavramı ceza muhakemesi sistemimizden çıkartılmıştır. Dolayısıyla ceza muhakemesi sistemimizde özel kanunlarda yer alan bir kısım suçlar (İcra ve İflas Kanunu, Çek Kanunu v.b.) istisna olmak üzere artık sadece “kamu davası” olarak adlandırılan ceza davası türü vardır ve bu dava kural olarak ancak Cumhuriyet savcısı tarafından yürütülen soruşturma evresi sonucunda açılmaktadır.

Bağlantı ve iştirak halinde işlenen suçlardan dolayı yapılan yargılama giderleri, 5271 sayılı CMK’nin “Bağlantılı davalarda giderler” başlıklı 326. maddesinde;

(1) Birden çok suçtan dolayı aleyhinde kovuşturma yapılmış olan kimse, bunların bir kısmından mahkum olmuş ise, beraat ettiği suçların duruşmasının gerektirdiği giderleri ödemekle yükümlü değildir.

(2) İştirak halinde işlenmiş bir suç nedeniyle mahkum edilmiş olanlara, sebebiyet verdikleri yargılama giderleri ayrı ayrı yükletilir.” şeklinde ayrı fıkralarda sistematik biçimde ele alınmıştır.

Suça konu eylemler arasındaki “bağlantı” kavramı, birden fazla sanık hakkında açılan davalar arasındaki (objektif) bağlantı ve bir sanığın birden fazla eylemini konu edinen (sübjektif) bağlantı olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Şartlan varsa kamu davalarının birlikte açılması veya sonradan birleştirilerek birlikte görülebilmesi mümkün kabul edilmektedir.(Yenisey, F. – Nuhoğlu, A., Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2016, Soyaslan, D., Ceza Muhakemesi Hukuku, Yetkin Yayınevi, Ankara, 2016, Toroslu/N.- Feyzioğlu, M., Ceza Muhakemesi Hukuku, Savaş Yayınevi, Ankara, 2009)

Öte yandan 5237 sayılı TCK’de yeniden düzenleme altına alınan ve 765 sayılı TCK’denpek çok yönden farklılık arz eden hükümleri bulunan “suça iştirak” kavramı, birden fazla kamu davası arasındaki “bağlantı” kavramına benzer şekilde, birden fazla sanık hakkında tek bir yargılama süreci yürütülmesi için elverişli bir diğer olguyu işaret etmektedir.

Bir sanığın ceza muhakemesi süreci sonunda beraat etmesi halleri, CMK’nin “duruşmanın sona ermesi ve hüküm” başlıklı 223/2. maddesinde;

a) Yüklenen fiilin kanunda suç olarak tanımlanmamış olması,

b) Yüklenen suçun sanık tarafından işlenmediğinin sabit olması,

c) Yüklenen suç açısından failin kast veya taksirinin bulunmaması,

d) Yüklenen suçun sanık tarafından işlenmesine rağmen, olayda bir hukuka uygunluk nedeninin bulunması,

e) Yüklenen suçun sanık tarafından işlendiğinin sabit olmaması,” halleri olarak sınırlı sayıda düzenlenmiştir. Madde metninde yazılı beraat nedenleri arasında bir öncelik veya ayrıcalık öngörülmediği açıkça görülebilmektedir.

Kanun koyucu, CMK’nin 324/2. maddesinde, yargılama sırasında yapılan giderlerinin neler olduğunu ve yargılama sonucunda bu giderlerin kimler tarafından ödeneceğinin hükümde belirtilmesini emredici olarak düzenlemiştir. Kuşkusuz vekalet ücreti de bu yargılama giderlerinden birisidir.

CMK’nin “Beraat veya ceza verilmesine yer olmadığı kararı verilmesi halinde gider” başlıklı 327. maddesinde, “hakkında beraat veya ceza verilmesine yer olmadığına karar verilen kişinin, sadece kendi kusurundan ileri gelen giderleri ödemeye mahkum edileceği” ve “kişinin önceden ödemek zorunda kaldığı giderlerin Devlet Hazinesince üstlenileceği” kuralıyla amaçlanan, aleyhine açılan ceza davasında beraat eden, dolayısıyla mağdur edilen bir sanığın, gerek yargılama öncesi gerekse yargılama sürecinde sırf aleyhine yürütülen ceza yargılaması nedeniyle uğramış olduğu zararların karşılanmasıdır. Yargı organlarınca hükmedilecek (yasal) vekalet ücreti, bu nedenle “sanık lehine” hükmedilen bir miktardır.

Kanun koyucu, beraat eden sanığın ödemek zorunda kaldığı yargılama giderlerinin Devlet Hazinesinden karşılanması kuralıyla, Avukatlık Kanunu ve AAÜT hükümlerine göre hükmedilecek olan yasal vekalet ücretinin, avukatla vekil eden arasında yapılan sözleşmede kararlaştırılan miktar ne olursa olsun, mahkemece beraat eden sanık lehine hükmedilecek miktarın Devlet Hazinesince karşılanmasını amaçlamıştır. Avukatlık Kanunu’nun 169. maddesinde mahkemelerce hükmedilecek vekalet ücreti miktarının, avukatın emeği ve benzeri hususlar göz önünde bulundurularak, AAÜT’de öngörülecek miktardan az ve üç katından fazla olamayacağı ilkesi benimsenmiş ise de; hemen hemen tüm avukatlık asgari ücret tarifelerinde “ceza davalarında ücret” ortak başlığı altında “maktu” olarak belirlendiği, yani sanık sayısına göre hükmedilecek vekalet ücretinde mahkemelerin bir takdir yetkisi de kullanamayacağı görülmektedir.

Çözümü gereken uyuşmazlıkta, ceza muhakemesinde kendisini, en az bir özel müdafi ile kurduğu sözleşme (vekalet) ilişkisi çerçevesinde temsil ettiren ve aldığı avukatlık (savunma) hizmetinin bedelini, özel hukuk kurallarına göre ödemekle yükümlü olan kişi, beraat eden sanıktır. Bu nedenle sanık kendisini kaç avukatla ve ne kadar ücretle temsil ettirirse ettirsin bir sanık lehine tek bir (maktu) avukatlık vekalet ücretine hükmedilecektir.

Birden fazla sanık hakkında mahkemelerce beraat kararı verilmesi halinde, hükmedilecek vekalet ücretinin her sanık için ayrı ayrı mı yoksa tüm sanıklar için tek bir vekalet ücreti mi olacağı hususuna gelince;

Ceza ve ceza muhakemesi hukukuna hakim olan “ceza sorumluluğunun şahsiliği” ve “cezaların bireyselleştirilmesi” ilkeleri çerçevesinde, ceza muhakemesi süreci, kural olarak her sanık yönünden ayrı ayrı yürütülen bir süreçtir. İster bağlantı sebebiyle ister iştirak halinde işlenen suçlar sebebiyle birlikte görülen çok sanıklı bir ceza davasında, her sanığın ifadesinin ayrı ayrı alınması, her sanığın suç oluşturan eyleminin ve her sanık hakkında toplanan delillerin ayrı ayrı değerlendirilmesi, her sanığın neden beraat ettiğinin gerekçesinin ayrı ayrı yazılması ve koşulları varsa her sanık için ayrı ayrı beraat hükmü kurulması gerekecektir. Dolayısıyla avukatlık (savunma) hizmeti ne şekilde yerine getirilirse getirilsin, kural olarak sanıkların eylemleri arasındaki objektif farklılıklar (asıl fail, azmettiren vb.) veya sanıkların sahip oldukları sübjektif özellikler (yaş küçüklüğü vb.) bakımından müdafiilik görevinin her bir sanık için ayrı ayrı yürütülmesi gerekeceği tartışmasızdır.

O halde, birden fazla sanığın tek bir müdafi tarafından temsil edilmesi halinde, her sanık için ayrı bir savunma hizmeti gerçekleştirileceği, tüm sanıkların müdafiisi aynı olsa dahi sanıklar müdafiinin; tüm sanıklarla ayrı ayrı görüşüp gerek eylemlerini gerekse kişisel durumlarını, dava dosyasındaki delilleri her sanık açısından ayrı ayrı araştırmak zorunda olacağı, öte yandan Avukatlık Kanunu’na göre müdafiin görevini yerine getirmesi sırasında sanık konumundaki müvekkilleri arasında menfaat çatışması kriterini de göz önüne alarak görevini her sanık için ayrı ayrı dikkat ve özen göstererek yerine getirmesinin zorunlu olacağı, sanıkların ise müdafiinden kendi savunmalarını ayrı bir özen göstererek yapmasını bekleyecekleri, her sanığın müdafiine ayrı ayrı sözleşme gereği avukatlık ücreti ödemiş veya ödemekle yükümlü olacağı, netice itibariyle mahkemelerce beraat eden sanık için hükmedilecek maktu vekalet ücretinin “sanık lehine” hükmedileceğinin mevzuatta açıkça düzenlenmiş olması göz önüne alındığında;

Bir ceza dava dosyasında birden fazla sanık hakkında beraat hükmü verilmesi halinde; her bir sanığın, hakkında yürütülen kamu davasının açılmasında kendi kusurunun olmaması şartıyla ve yukarıda açıklanan temel ilkeler çerçevesinde, tek bir avukatla temsil edilseler dahi mahkemece sanıklar lehine hüküm tarihinde yürürlükte bulunan AAÜT’de yazılı maktu vekalet ücreti miktarınca her sanık için ayrı ayrı vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.

G-) SONUÇ

Gerek bağlantı kavramı nedeniyle birleştirilen; gerekse suçun iştirak halinde işlenmesi nedeniyle birden fazla sanık hakkında açılan kamu davalarının; bir ceza davasında birlikte görülmesi sırasında kendisini özel bir müdafi ile temsil ettiren sanıklar hakkında beraat hükmü verilmesi halinde, sanıkların haklarında kamu davasının açılmasına sebebiyet verecek derecede kusuru olmaması şartıyla, her sanık için ayrı ayrı ve hüküm tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinde belirtilen miktarda maktu vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiğine, 22.10.2019 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.

MUHALEFET ŞERHİ

Avukatlık ücretinin ne olduğuna ilişkin düzenlemeler, 1136 sayılı kanunun 163/1, 164/1, 165/1. maddelerinde yer almıştır.

Aynı kanunun 168. maddesinde, baroların yönetim kurullarının her yıl eylül ayı içinde, yargı yerlerindeki ve diğer yerlerdeki işlemler için hazırlayacakları tarifelerin Türkiye Barolar Birliğine gönderileceği, T.B.B. yönetim kurulunca baroların yönetim kurullarının teklifleri de dikkate alınarak hazırlanacak tarifenin, Adalet Bakanlığınca onaylanmasıyla avukatlık asgari ücret tarifesinin kesinleşeceği belirtilmiştir.

Anayasanın 141.maddesinde yargılamanın ucuzluğu ve seriliği ilkesine yer verilmiş,

CMK’nin 324/1. maddesinde Avukatlık Ücretinin yargılama giderlerinden olduğu gösterilmiştir.

Bu düzenlemeler içinde, beraatle sonuçlanan bir davada birden çok sanığın bir müdafi tarafından temsili halinde, her bir sanık için ayrı vekalet ücretine hükmolunacağına dair bir hüküm bulunmamaktadır.

Bu hususta Yargıtay Ceza Daireleri arasındaki uygulamada yeknesaklık bulunmayıp, farklı kararlara rastlanılmaktadır.

Mevcut durum karşısında değerlendirme yapılması gerektiğinde, çözümün esasının hukukun temel ilkelerinden olan hak ve nesafet kuralları ölçeğinde aranması gerektiği açıktır.

Zira beraat eden sanığa devlet hazinesinden ödenecek vekalet ücretinde tüm toplumun hakkı söz konusudur.

Öncelikle belirtelim ki, aralarında fiili ve hukuki irtibat bulunmayan davaların birlikte görülmesi ceza muhakemesi hükümlerine göre mümkün değildir. Yani birden çok sanığın birlikte yargılanıp beraat etmesi ancak birlikte suç işleyen sanıklar bakımından mümkündür. Bu sebeple normalde birlikte yargılanan sanıklarla ilgili müdafiinin ayrı ayrı sebeplerle savunma hazırlaması gerekmez.

Bu bakımdan harcanan emek esaslı değerlendirmede, birlikte yargılanıp beraat hükmü kurulan sanıklar lehine verilecek ücretin, avukatlık ücret tarifesine göre gösterilen asgari sınırın üç katma kadar aşılmak suretiyle takdir edilip, sanıklar yararına eşit olarak verilmesi hakkaniyete uygun olacaktır.

Öte yandan bir suçla ilgili birden çok sanığın yargılanıp mahkum olduğu dava hakkında katılan lehine tek bir vekalet ücreti hükmedilirken, tersine durumda her bir sanık için ayrı vekalet ücreti tayini bir çelişki olacaktır.

Eğer herhangi bir nedenle farklı hukuki sebeplerle aynı davada birden çok sanık hakkında dava açılmış ve bu dava beraatle sonuçlanmış ise bu durumda her bir sanık için farklı savunmalar yapılması gerektiğinden, ayrı ayrı vekalet ücreti tayin edilmesinde hukuken herhangi bir engel bulunmamaktadır ve ayrı ayrı vekalet ücreti tayini gerekecektir.

Ancak somut uyuşmazlıkta böylesi bir hal söz konusu olmadığından, sayın çoğunluğun, aynı davada beraat eden birden çok sanıkla ilgili her bir sanık için ayrı ayrı vekalet ücreti tayini gerektiğine ilişkin görüşüne katılmıyorum.

MUHALEFET ŞERHİ

Sayın çoğunluk ile şahsım arasında çıkan hukuki uyuşmazlık; birden fazla sanığın tek vekil ile temsil edilmesi ve dava sonunda sanıklar hakkında beraat kararı verilmesi halinde. Hazine tarafından sanıklar yararına ödenecek olan avukatlık ücretinin, vekilin temsil ettiği beraat eden sanık sayısı kadar mı olacağı, yoksa (beraat eden) sanıkların tümü için sadece bir avukatlık ücretine mi hükmedileceğine ilişkindir.

Sui generis bir niteliğe haiz olan “avukatlık ücreti” temelde iki ayrı kategoriden oluşmaktadır. Birinci kategori, avukat ile müvekkili arasında (Avukatlık Kanunundaki sınırlar dahilinde) serbest irade ile kararlaştırılan ve avukatlık sözleşmesinden kaynaklanan avukatlık ücreti iken; diğeri ise “Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi”ne göre yargılama gideri olarak mahkeme tarafından davayı kaybeden karşı tarafa yükletilmesi gereken ücrettir. Olayımızda söz konusu olan avukatlık ücreti, yargılama gideri olarak Hazineye yükletilecek olanıdır.

Sorunu doğru bir şekilde çözebilmek için konu ile ilgili tüm mevzuatın ve düzenleyici işlemlerin analitik bir şekilde ele alınıp irdelenmesi gerekmektedir. Avukatlık ücreti ile ilgili başlıca mevzuat ve düzenleyici işlem şunlardır:

2709 sayılı “T.C. Anayasası”,

5271 sayılı “Ceza Muhakemesi Kanunu”,

1136 sayılı “Avukatlık Kanunu”,

Her yıl Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren “Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi”.

Bütün bu kanuni düzenlemelere baktığımızda, uyuşmazlık konusu ile ilgili sarih bir hüküm bulunmadığı gerçeği ile karşılaşırız.

Bu gerçeğin bir yansıması olarak Yargıtay içtihatlarında dahi yeknesak bir uygulama bulunmamaktadır. Şöyle ki Yargıtay’da bazı ceza daireleri her bir katılan için ayrı ayrı değil, tek bir vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiğine karar verirken, diğer bazı ceza daireleri ise her bir katılan için ayrı vekalet ücreti ödenmesi gerektiğine hükmetmektedir.

Konu ile ilgili doğru bir kanaate ulaşabilmek için bütün bu mevzuat ve düzenleyici işlemlerin lafzına, konuluş amacına ve ruhuna (ratio legis) bütüncül bir bakış açısıyla bakmak gerekir.

Normlar hiyerarşisinin en üstünde yer alan Anayasamızın 141. maddesinin son fıkrasına göre “davaların en az giderle… sonuçlandırılması yargının görevidir.”

5271 sayılı CMK’nin “Yargılama Giderleri” başlığı altındaki 324 ve devamı maddeleri gereğince; “ … tarifesine göre ödenmesi gereken avukatlık ücretleri yargılama gideri sayılır”, “hüküm ve kararda yargılama giderlerinin kimlere yükletileceği gösterilmek zorundadır”, “bu bağlamda iki taraftan birinin diğerine ödemesi gereken paranın miktarı da hükümde açıkça belirtilmelidir.”

1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun, “avukatlık ücretimi düzenleyen 164. maddesi ile “avukatlık ücret tarifesi”ni düzenleyen 168. maddesinin de içerisinde yer aldığı; “Avukatlık Sözleşmesi” başlıklı onbirinci kısmındaki 163 ila 175. maddelerinin lafzı ve ruhu birlikte irdelendiğinde, ücretin belirlenmesindeki temel ölçütün “dava” olduğu; “katılan ya da sanık sayısı” veya “sanığa isnat edilen suç sayısı” olmadığı görülecektir.

Şöyle ki Avukatlık Kanunu m. 164/1’e göre; “Avukatlık Ücreti, avukatın hukuki yardımının karşılığı olan meblağı (veya değeri) ifade eder.”

Dava sonunda, kararla tarifeye dayanılarak karşı tarafa yüklenilecek vekalet ücreti avukata aittir (Avukatlık Kanunu m. 164/son).

Avukatlık Kanunu, 169. maddesine göre “yargı mercilerince karşı tarafa yükletilecek avukatlık ücreti, avukatlık ücret tarifesinde yazılı miktardan az ve üç katından fazla olamaz.”

Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinde (AAÜT) de vekalet ücretinin belirlenmesinde ilke olarak temel alınan kriter “dava” ve “dava sayısı”dır. En güncel AAÜT olan, 2019 yılına ilişkin AAÜT’nin 2/(1). maddesinde bu ilke şöyle ifade edilmiştir. “Bu tarifede yazılı avukatlık ücreti, …dava… ücreti karşılığıdır”. AAÜT de katılanların veya sanıkların sayısını ya da sanığın işlediği suç sayısını değil, usulüne uygun olarak açılan ve avukat tarafından takip olunan dava sayısını esas almıştır.

Taraflara yükletilecek avukatlık ücretinin, her dava için ayrı ayrı belirlenmesi ilkesi öngörülmüştür. Buna göre ayrı dava söz konusu olmadıkça ya da katılanlar veya sanıklar kendilerini farklı vekiller ile temsil ettirmedikleri sürece; yani katılanların ve sanıkların kendilerini tek vekil ile temsil ettirdikleri durumlarda katılanlar ya da sanıkların sayısınca değil tek avukat ücretine hükmedilmesi gerekir.

Türkiye Barolar Birliği’nin yıllık olarak yayımladığı Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin, genel hükümler kısmında her yıl değişmeksizin yer alan bir hüküm bulunmaktadır. 2019 yılı için geçerli olan AAÜT’nin 3/(1). maddesinde de yer alan ve Avukatlık Kanunu 169. maddesini aynen tekrar eden bu hükümde “yargı yerlerince avukata ait olmak üzere, karşı tarafa yükletilecek avukatlık ücreti (ekli) tarifede yazılı miktardan az ve üç katından fazla olamaz” denilmektedir. Bu ücretin belirlenmesinde avukatın emeği, çabası, işin önemi, niteliği ve davanın süresi gözönünde tutulur.

Burada birden çok sanığın ya da katılanın aynı avukat ile temsil edilmesi halinde şüphesiz, avukatlık ücretinin tarifedeki yazılı miktarın üç katına kadar ücret takdir edilmesi imkanının mahkeme tarafından kullanılması suretiyle hakkaniyete uygun bir çözüme ulaşmak mümkündür.

Sonuç olarak Avukatlık Kanunu, CIVIK ve AAÜT başta olmak üzere tüm ilgili kanuni düzenlemelerin, avukatlık ücretinin tayininde esas aldığı ölçüt; avukat tarafından takip edilen dava sayısıdır ve yargılama gideri olarak davayı kaybeden taraflara yükletilecek avukatlık ücreti, dava bazında kararlaştırılacaktır. Yoksa katılanların ve sanıkların sayısı ya da bir sanığın işlediği suç sayısı esas kriter olmayıp; avukatın davadaki emeği, çabası, işin niteliği ise avukata ödenecek ücretin tarifede yazılı miktarın üç katına kadar bir ücreti belirlemede dikkate alınabilecek tali ölçütlerdir. Buna göre ayrı davalar söz konusu olmadıkça avukatlık ücretinin her bir katılan için ayrı ayrı tayini ve takdiri mümkün değildir. Kuşkusuz bu ilke kendilerini aynı vekil ile temsil ettiren katılanlar ve sanıklar için geçerli olup, katılanların veya sanıkların farklı avukatlar tarafından temsili halinde geçerli değildir. Zaten unutulmamalıdır ki aralarında menfaat çatışması bulunan sanıklar veya katılanlar için aynı müdafii veya vekilin görevlendirilmesi mümkün değildir. Sanıkların ve katılanların kendilerini ayrı avukat ile temsil ettirmeleri halinde her bir avukat için (karşı tarafa yükletilecek yargılama gideri olarak) ayrı avukatlık ücretine hükmedileceği aşikardır.

Yukarıda açıklanan gerekçelerle; birden çok sanığın aynı (tek) vekil ile temsil edildiği ve sanığın beraat ettiği durumlarda, yargılama gideri olarak sanıklara, sanık sayısı kadar Hazine tarafından vekalet ücreti ödenmesi gerektiği yönündeki çoğunluk görüşüne katılmamakla birlikte;

Davada sanıklar lehine tek vekalet ücreti belirlenmesi ve belirlenecek bu tek avukatlık ücretinin Avukatlık Kanunu 169. maddesinde ifade edildiği üzere sanık sayısının fazlalığının avukatın davada gösterdiği emek ve çaba düzeyini artırmasından dolayı tarifede yer alan asgari ücretin halin icabına göre hakkaniyete uygun bir şekilde üç misline kadar yükseltilmesi;

Gerektiği kanaatiyle, çoğunluğun görüşüne katılmadığımdan, bu muhalefet şerhini kaleme almış bulunmaktayım

İMAR KİRLİLİĞİNE NEDEN OLMA SUÇU

Bu haftaki yazıda imar kirliliğine neden olma suçu paylaşılacaktır.

İmar kirliliğine neden olma suçu Türk mevzuatında çevrenin korunması, gerek Anayasa’nın 56. Maddesi ile gerek TCK’nın 1. Maddesinde ve 181-184 maddeleri arasında çevreye karşı suçlar başlığı altında düzenlenerek, amaçlanmıştır. Yukarıda da belirtildiği üzere TCK’nın 181-184 maddeleri arasında, çevreye karşı suçlar başlığı altında, TCK’nın 184. Maddesinde düzenlenen imar kirliliğine neden olma suçu bu haftaki yazının konusu olacaktır. Sözü geçen kanun maddelerini paylaşmak gerekirse:

Anayasa’nın 56. Maddesinin 1. ve 2. fıkralarına göre, “(1) Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. (2) Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir”.

TCK-Madde 184- (1) Yapı ruhsatiyesi alınmadan veya ruhsata aykırı olarak bina yapan veya yaptıran kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Yapı ruhsatiyesi olmadan başlatılan inşaatlar dolayısıyla kurulan şantiyelere elektrik, su veya telefon bağlantısı yapılmasına müsaade eden kişi, yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır.

(3) Yapı kullanma izni alınmamış binalarda herhangi bir sınai faaliyetin icrasına müsaade eden kişi iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(4) Üçüncü fıkra hariç, bu madde hükümleri ancak belediye sınırları içinde veya özel imar rejimine tabi yerlerde uygulanır.

(5) Kişinin, ruhsatsız ya da ruhsata aykırı olarak yaptığı veya yaptırdığı binayı imar planına ve ruhsatına uygun hale getirmesi halinde, bir ve ikinci fıkra hükümleri gereğince kamu davası açılmaz, açılmış olan kamu davası düşer, mahkum olunan ceza bütün sonuçlarıyla ortadan kalkar.

(6) (Ek: 29/6/2005 – 5377/21 md.) İkinci ve üçüncü fıkra hükümleri, 12 Ekim 2004 tarihinden önce yapılmış yapılarla ilgili olarak uygulanmaz.

İlgili hükmün gerekçesi de şu şekildedir: “Madde metninde imar mevzuatında belirlenen usul ve koşullara aykırı olarak inşa faaliyetinde bulunmak, suç olarak kabul edilmiştir. Birinci fıkradaki suç, yapı ruhsatiyesi alınmadan veya ruhsata aykırı olarak bina yapmak veya yaptırmakla oluşur. Böylece, sadece binayı inşa eden yüklenici, taşeron, usta veya kalfa değil; inşaatın sahibi de bu suçtan dolayı fail olarak sorumlu tutulacaktır. Ayrıca, bu tür inşa faaliyetlerine kontrol ve denetim hizmeti veren teknik kişiler de bu suçtan dolayı fail sıfatıyla cezalandırılacaktır. İkinci fıkrada; yapı ruhsatiyesi olmadan başlatılan inşaatlar dolayısıyla kurulan şantiyelere elektrik, su veya telefon bağlantısı yapılması ya da bu hizmetlerden yararlanılmasına müsaade edilmesi, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Üçüncü fıkraya göre, yapı kullanma izni alınmamış binalarda herhangi bir sınai faaliyetin icrasına müsaade edilmesi, ayrı bir suç oluşturmaktadır. Dördüncü fıkrada bu madde hükümlerinin uygulanma alanı ile ilgili sınırlama getirilmiştir. Bu madde hükümleri ancak belediye sınırları içinde veya özel imar rejimine tabi yerlerde uygulanabilecektir. Örneğin organize sanayi bölgeleri, özel imar rejimine tabi bölge niteliği taşımaktadır. Ancak, sınai ürünlerin üretiminin yapıldığı tesisler açısından bu sınırlama kabul edilmemiştir. Bu bakımdan, köy sınırları içinde inşa edilen, sınai ürünlerin üretiminin yapıldığı tesisler açısından bu madde hükümleri uygulanabilecektir”.

Bu konuyu değerlendirirken binanın ne anlama geldiğini, kapsamını da belirtmek gerekmektedir. “Bina” kavramı İmar Kanunu’nun 5. Maddesinde belirtilmiştir. İlgili madde “kendi başına kullanılabilen, üstü örtülü ve insanların içine girebilecekleri ve insanların oturma, çalışma, eğlenme veya dinlenmelerine veya ibadet etmelerine yarayan, hayvanların ve eşyaların korunmasına yarayan yapılardır” şeklinde belirtilmiştir. Ruhsatlı bina üzerinde yapılan değişiklikler eğer bu madde anlamında bina vasfı taşıyorsa söz konusu suç oluşur fakat taşımıyorsa İmar Kanunu m. 21/2 hükmüne aykırı davranılmış olunduğundan sadece İmar Kanunu m. 42 hükmünde belirtilen yaptırımın uygulanmasıyla yetinilmelidir.

Görüldüğü üzere bu suçun oluşması için İmar Kanunu’nun ilgili maddesinde belirtilen bina tanımına uygun vasfı taşıyan bir değişiklik yapılması koşulu mevcuttur.

İmar kirliliğine neden olma suçunun mağduru belirli bir kişi olmayıp, sağlıklı ve estetik bir çevrede yaşama hakkına sahip olan bütün bireyler mağdurdur.

(TCK 184/1)’e göre suçun faili ruhsatsız veya ruhsata aykırı bina yapan veya yaptıran kişidir. Ancak, gerekçede, inşa faaliyetlerine kontrol ve denetim hizmeti veren teknik kişilerin de bu suçtan fail olarak sorumlu tutulacağı belirtilmiştir. Doktrinde, gerekçedeki bu ifadelerin kanunilik ilkesini zedelediği ve dolayısıyla kontrol ve denetim hizmeti veren teknik kişilerin fail olarak kabul edilemeyeceği ifade edilmektedir. (Yıldız Ali Kemal, “İmar Kirliliğine Neden Olma Suçu”, s. 294).

Kanunda bina yaptırandan ayrıca söz edildiğinden usta, kalfa, işçi, çırak gibi binanın yapımında fiilen çalışan bireyler yanında binanın sahibi, yüklenici, taşeron gibi kişiler de fail olarak kabul edilebilecektir. Ancak sözü edilen usta, kalfa, çırak gibi kişilerin fail olarak kabul edilebilmeleri için, binanın ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak yapıldığını bilmeleri gerekmektedir.

İmar kirliliğine neden olma suçunu manevi unsur bakımından değerlendirmek gerekirse bu suçun manevi unsuru kasttır. Aynı şekilde söz konusu suç olası kastla da işlenebilmektedir. Örneğin yapının ruhsatsız olduğunun öngörülmesine rağmen binanın yapılmasına devam edilmesi halinde olası kastın varlığından bahsedilir. Fakat bu suçun taksirle işlenmesi mümkün değildir. Zira taksirli hali kanunda mevcut değildir.

(TCK-184/5) maddesi etkin pişmanlık hükmüdür. Yargıtay’ın görüşü bu hükmün varlığının fail hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması hükmünün uygulanmasına engel teşkil ettiği yönündedir.

Yargıtay kararları imar kirliliğine neden olma suçunda hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilemediği yönündedir. Fakat her ne kadar çoğunluk görüş bu yönde ise de (CMK 231)’in ve (184/5)’in aynı anda uygulanamayacağına dair, kanunda bir kural olmamasından dolayı böyle bir hüküm verilmesinin; kusur ilkesi, hümanizma ilkesi ve hukuk devleti ilkesine aykırılığa neden olacağı ve bunun sonucunda adil yargılanma hakkının zarar göreceği, ceza yasasındaki genişletme yasağının çiğneneceği, bu nedenle de söz konusu çoğunluk kararının hukuka aykırı olduğu yönünde karşı görüşler mevcuttur.  İlgili Yargıtay kararı aşağıda paylaşılacaktır:

“…Yüksek Ceza Genel Kurulu’nun 25.11.2014 tarih ve 2014/4-94 E, 2014/525 K. Sayılı kararının dayanağını; ‘CMK’nın 231. maddesinin uygulanma şartları ile TCK’nın 184/5. maddesi karşılaştırıldığında, imar kirliliğine neden olma suçuna özgü olarak düzenlenen (TCK-184/5) maddesi ile fail açısından daha lehe sonuçlar öngörülmüştür.

Bu nedenle, imar kirliliğine neden olma suçunda ruhsatsız ya da ruhsata aykırı olarak yaptığı veya yaptırdığı binayı imar planına ve ruhsatına uygun hale getirerek TCK’nın 184/5. maddesindeki özel düzenlemeden yararlanma imkânı bulunan fail hakkında CMK’nın 231. maddesinde düzenlenen hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının uygulanma imkânı bulunmamaktadır.’ düşüncesi oluşturmaktadır…”

Söz konusu Yargıtay kararındaki karşı oyu da paylaşmak gerekirse;

“…Son olarak kanun koyucunun hükmün açıklanmasının ertelenmesi kurumunun uygulanması mümkün olmayan suçları 5728 sayılı Kanun’un 562. maddesi ile değişik CMK’nın 231/14. maddesinde açıkça ifade etmiştir. Sayın çoğunluğun görüşünün kabulü halinde CMK’nın 231/14. maddesinde belirtilemeyen imar kirliliğine neden olma suçunu ‘adeta kanun koyucunun yerine geçerek’ buraya eklemekle eş anlamlı olma tehlikesi doğabilecektir. Kanun koyucu tabii ki TCK’nın 184/5. Maddesinin varlığından haberdardır ve isteseydi bu suçlarda hükmün açıklanmasının ertelenmesine ilişkin normun uygulanmayacağı normunu kabul edebilirdi, ama böyle yapmamıştır. Diğer taraftan kanun koyucu benzer şekilde sanığın lehine olan uzlaşma kurumunun uygulanmasına ilişkin kurallarda hükmün açıklanmasının ertelenmesi normunun uygulanışında özel ilkeler getirmiş bu her iki kurum arasındaki ilişkiyi somut normlara bağlamıştır (CMK md. 254/2). Oysa TCK’nın 184/5. Maddesi yönünden de benzer düzenlemeyi yapma imkanı varken yapmamıştır. Sonuç olarak TCK’nın 184/5. Maddesinin uygulanma imkanı bulunan durumlarda hükmün açıklanmasının ertelenmesi kurallarının uygulanamayacağına ilişkin sayın Çoğunluğun görüşü belirttiğimiz üzere kanun koyucunun yerine geçmek gibi bir tehlike taşıyabileceği gibi sanığın lehine olan bireyselleştirmeye ve toplum içinde iyileştirmeye ilişkin, köklerini onarıcı adalet anlayışında bulan bir kurumu bu suçlar yönünden yok saymak olacaktır. Böyle bir düşünce ise açıkça sanık aleyhine bir yorum oluşturacak bu durum ise adil yargılanma ilkesi ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun gerekçesinde açıkça ifade edilen ve Türk Ceza Adalet Sistemi’ne hakim olan ‘kusur ilkesi, hümanizma ilkesi ve hukuk devleti ilkesi’ ilkesine aykırılık oluşturacaktır.”

Bu itibarla Yerel Mahkeme hükmünün açıklanan nedenlerle bozulması kanaatinde olup, Sayın Çoğunluğun görüşüne katılamıyorum.” 

Yapının ruhsatsız olduğunu bilmeden inşai faaliyetleri yerine getiren usta, kalfa, işçi gibi kimselerin TCK m. 30’da düzenlenen hata hükümleri uyarınca sorumluluktan kurtulabilecekleri kabul edilmektedir (Yaşar/ Gökcan/ Artuç, s. 5635).

Madde ile yapı ruhsatiyesi alınmadan bina yapmak ve yaptırmaktan bahsedildiğine göre, ruhsatsız bir binada oturanların, böyle bir binayı satın alanların, kiralayanların veya kiracısı tarafından ruhsatsız olarak yaptırılan binaya (özellikle kiracısının ruhsatsız inşai müdahalesi ile eklenen kısımlar açısından) malik olanların sadece bu sıfatlarından ötürü suçun faili sayılamayacakları açıktır (Yaşar/Gökcan/Artuç, s. 5635; Bayraktutan, s. 15). Aksi yöndeki uygulama suç ve cezaların şahsiliği ilkesine aykırı düşer. Bu itibarla kiraladığı binaya kaçak eklenti inşa ettiren kiracı “yaptıran” olarak, bu inşai faaliyeti gerçekleştiren ise “yapan” olarak sorumlu tutulacaktır. İnşai faaliyetin ruhsatlı olup olmadığını bilme yükümlülüğü olmayan “yapan”ın, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, hata hükümlerinden yararlanması mümkün olabilir. Bununla beraber vermiş olduğumuz örnekte bina malikinin TCK m. 184 kapsamında cezai sorumluluğu olmadığı kanaatindeyiz.

Av. Bilge İŞ       Av. Selçuk ENER

SANIK BANKET BULUNMASI NEDENİYLE TEDBİR ALMAYA ELVERİŞLİ BULUNAN KAZA YERİNDE, HERHANGİ BİR TEDBİRE BAŞVURMAMIŞ OLDUĞUNDAN KUSURLUDUR.

YARGITAY CEZA GENEL KURULU

E. 2003/2-17 K. 2003/13 T. 4.3.2003Ö

DAVA : Dikkatsizlik ve tedbirsizlik sonucu yaralamaya neden olmak suçundan sanık Ferdi K.’ın beraatına ilişkin Amasya Asliye Ceza Mahkemesince 04.04.2000 gün ve 16-180 sayı ile verilen kararın o yer C. Savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 2. Ceza Dairesince 06.06.2001 gün ve 15241-10423 sayı ile;

“1- Derhal beraat kararı verilebilecek bir durum olmadığı gözetilmeyerek sanığın savunması alınmadan yazılı şekilde hüküm kurulması,

2- Trafik zaptı ve keşif sonucu verilen kusur raporuna göre sanığın idaresindeki araçla seyrederken karşısında diğer aracı gördüğünde 2 metre genişliğindeki bankete kaçmaması nedeniyle 2/8 kusur oranında kusurlu olduğu ve sözü geçen raporun oluşa uygun olduğu halde yerinde olmayan gerekçelerle sanığın kusursuz olduğu kabul edilerek beraatına karar verilmesi” isabetsizliğinden hükmün bozulmasına karar verilmiştir.

Yerel Mahkeme ise 05.03.2002 gün ve 362-168 sayı ile; “Oluşa göre sanığın sevk ve yönetimindeki TIR.ı yasa ve yönetmeliklere aykırı kullandığına dair delil bulunamamıştır. Şehirler arası yolda seyreden aracın otomobil olmayıp TIR olması ve viraj nedeni ile görüş engelinin bulunması hususları birlikte değerlendirildiğinde intikal süresinin de kısa oluşu nazara alındığında bankete kaçmaması nedeni ile sanığa kusur izafe edilmesinin adalet ve nesafet kurallarına aykırı olacağı düşünülmelidir. Kaldı ki olayın hemen akabinde düzenlenen kaza tespit tutanağında sanığa kusur izafe edilmemesi ve mağdurların sanıktan şikayetçi olamamaları da kanaatimizi doğrulamaktadır. Ayrıca her ne kadar haklı olarak bozma ilamında derhal beraat kararı halin bulunmadığından bahsedilmişse de olayın özelliklerine nazaran CMUK.nun 223/son bendine göre toplanan delillerin mahkumiyete yetmediği ve beraat kararı verilmesi gerektiği düşünüldüğünden verilen kararın netice olarak doğru olduğu” gerekçesiyle önceki hükümde direnmiştir.

Bu kararın da o yer C. Savcısı tarafından süresinde temyiz edilmesi üzerine dosya, Yargıtay C. Başsavcılığının “bozma” istekli 27.12.2002 günlü tebliğnamesi ile Birinci Başkanlığa gönderilmekle Ceza Genel Kurulunca okundu, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Özel Daire İle Yerel Mahkeme arasındaki uyuşmazlık, somut olayda;

1-Sanık hakkında sorgusu yapılmadan derhal beraat kararı verilmesi koşullarının bulunup bulunmadığı,

2- Sanığın kusurlu olup olmadığı noktalarında toplanmaktadır.

İncelenen dosya içeriğine göre;

Bozmadan sonra yapılan yargılamada, iddianame de okunmak suretiyle sanığın sorgusunun yapılarak bozma kararı gereğinin yerine getirildiği, bu suretle birinci bozma nedenine uyulduğu anlaşılmaktadır.

İkinci uyuşmazlık nedenine gelince;

Olay tarihinde Amasya-Tokat karayolunun 48. kilometresinde meydana gelen trafik kazasında sanığın yönetimindeki TIR ile mağdur Metin A. yönetimindeki otomobilin çarpışması sonucunda, otomobilde bulunan sürücü ve yolculardan Uğur Y.’ın yaralandıkları, mağdur Metin A. hakkında, tehlikeli araç kullanmak suçundan ön ödemede bulunması nedeniyle takipsizlik kararı verildiği anlaşılmaktadır.

Mağdurlar şikayetçi olmadıklarını beyan etmişlerdir.

Sanık Ferdi K. kolluk tarafından alınan ifadesinde; yönetimindeki TIR ile olay yerindeki viraja geldiğinde karşı yönden gelen otomobilin, havanın yağışlı, yolun kaygan olması ve viraja hızlı girmesi nedeniyle kendi şeridine geçtiğini, bütün çabalarına rağmen karşı yönden gelen araç ile kafa kafaya geldiklerini beyan etmiş, C. Savcılığında da benzer şekilde anlatımda bulunarak, olay sırasında fren yaptığını, kendi şeridine geçen otomobilin sol ön kapısının, kendi yönetimindeki TIR.ın sol ön tekerleğine çarptığını, olayda kusurunun olmadığını belirtmiştir.

Bozmadan önce yapılan yargılamada CYUY.nın 223/son maddesi uyarınca savunmasının alınmasından vazgeçilerek yokluğunda beraatına ilişkin hüküm kurulmuş, bozmadan sonra yapılan yargılamada yapılan sorgusunda ise, bozma ilamında belirtildiği gibi olay yerinde banket bulunmadığını, dolayısıyla bankete kaçmasının söz konusu olmadığını, karşı yönden gelen taksiyi görünce yolun en sağına kaçtığını, bütün imkanlarını kullandığını, yolun sağında şarampol olduğunu, şarampole kadar yanaştığını, karşı yönden gelen taksi kontrolünü kaybetmiş olduğundan mutlaka herhangi bir araca vuracağını, arkada bulunan iki aracın da korunmak için iyice kendi aracına yanaştıklarını, nitekim trafik kazası tespit tutanağında da kendisinin kusursuz olduğunun yazıldığını, yüklenen suçlamayı kabul etmediğini söylemiştir.

Trafik kazası tespit tutanağında; kazanın gündüz vakti saat 12.15 sıralarında meydana geldiği, havanın bulutlu ve zeminin ıslak, 2 metre genişliğinde banket, meskun mahal dışı, kaza yerine 50 metre mesafede sağa viraj ve sollama yasağı levhalarının olduğu, Taşova yönünden Amasya yönüne seyretmekte olan otomobil sürücüsü Metin A.’ın, aşırı hızlı olması nedeniyle önünde bulunan virajı alamayıp aracının sağ ön tarafından, zeminin de ıslak olmasından dolayı aracı kaydırarak direksiyon hakimiyetini kaybettiği, Amasya yönünden Taşova yönüne gitmekte olan sanık Ferdi K. yönetimindeki TIR.ın sol ön çamurluğuna çarptığı, çarpma noktasının orta şerit çizgisi üzerinde olduğu, kaza yapan araçlardan TIR.ın çarpma noktasına 40 metre mesafede, otomobilin ise 50 metre mesafede kendi şeritlerinde gidiş yönlerine göre yolun sağında durdukları, kazanın oluşunda otomobil sürücüsü Metin A.’ın, yol ve hava durumunu gözönüne almadan aşırı hızlı araç kullanması nedeniyle asli kusurlu olduğu, sanık TIR sürücüsü Ferdi K.’ın ise kusursuz olduğu kanaatine varıldığı belirtilmiştir.

Yerel Mahkemece olay mahallinde 24.01.2000 tarihinde yapılan keşifte dinlenen bilirkişi Trafik Polisi Yüksel Gümüş, 08.02.2000 günlü raporunda; trafik kazası tespit tutanağındakine benzer saptamalara yer vererek, kaza yerinde yol genişliğinin 7 metre ve yolun her iki yanında da 2 metre banket olduğunu, kazanın meydana gelişinde otomobil sürücüsü Metin A.’ın, Karayolları Trafik Yasasının 52. maddesinin ( a ) ve ( b ) bentlerine göre dönemeçlere girerken, kullandığı aracın teknik özellikleri, görüş, yol ve hava durumunun gerektirdiği koşullara uygun olarak hızını uydurmak zorunda olduğu halde bu kurallara uymayıp viraja tedbirsizce girerek kazaya neden olduğundan 6/8 oranında, sanık Ferdi K.’ın ise aynı Yasanın 84. maddesinde belirlenen tali kusurlardan ( kod 5 ) seyri sırasında ön ilerisini iyi gözleyip şeridine giren aracı gördüğünde ve gidişine göre sağ tarafında 2 metre genişliğinde banket olmasına rağmen yolun en sağına çekilip emniyetli bir mesafeden tedbirini almadığı için dalgın araç kullandığından dolayı 2/8 oranında kusurlu oldukları kanaatine vardığını belirtmiştir.

Bütün bu bilgi, belge ve kanıtlar bir arada ele alınıp değerlendirildiğinde;

Trafik kazası tespit tutanağında, araçların çarpışma noktasının iki yönlü olan yolun orta şerit çizgisi üzerinde gösterildiği, bu çarpışma noktasına göre sanığın yönetimindeki aracın 40 metre mesafede, mağdurun yönetimindeki aracın ise 50 metre mesafede kendi şeritlerinde ve gidiş yönlerine göre yolun sağ tarafında durdukları anlaşılmaktadır. Her ne kadar sanık savunmasında olay yerinde banket bulunmadığını ileri sürmüşse de gerek trafik kazası tespit tutanağında gerekse, keşifte dinlenen bilirkişinin raporunda, olay yerinde yolun her iki yanında da ikişer metre banket bulunduğu belirtilmiş olup, artık bu savunmaya itibar etmek olanağı yoktur.

2918 sayılı Karayolları Trafik Yasasının “Karayollarında Trafiğin Akışı” başlıklı 46. maddesinde, “Karayollarında trafik sağdan akar.

Aksine bir işaret bulunmadıkça sürücüler:

a ) Araçlarını, gidiş yönüne göre yolun sağından, çok şeritli yollarda ise yol ve trafik durumuna göre hızının gerektirdiği şeritten sürmek,… zorundadırlar” hükmü ile;

56. maddesinin ( b ) bendinde, “Gelen trafikle karşılaşma:

Sürücüler; iki yönlü trafiğin kullanıldığı taşıt yollarında karşı yönden gelen araçların geçişini zorlaştıran bir durum varsa geçişi kolaylaştırmak için aracını sağ kenara yanaştırmaya gerektiğinde sağa yanaşıp durmaya,… zorunludurlar.” hükmü yer almaktadır.

Sanık, diğer aracın kendi şeridine geçtiğini gördüğünde yukarıda açıklanan bu kurallar doğrultusunda hareket etmemiş, 7 metre yol genişliği ve her iki yanında ikişer metre banket bulunması nedeniyle tedbir almaya elverişli bulunan kaza yerinde, herhangi bir tedbire başvurmamış ve yolun sağından gitmeyip orta şerit çizgisine yakın seyretmiştir. Trafik kazası tespit tutanağında belirtilen maddi bulgulara ve açıklanan bu oluşa göre, sanığın olayda tedbirsiz ve dikkatsiz davrandığı ve müterafık kusurunun bulunduğu açıktır. Yerel Mahkemece, keşifte dinlenen trafik polisi bilirkişinin, 2918 sayılı Yasanın 84 ve Karayolları Trafik Yönetmeliğinin 157. maddelerinde yer alan, trafik kazalarında kusurun tayinine ilişkin esaslara ve olayın oluşuna uygun olan kusur raporuna itibar edilmesi gerekirken, dosya kapsamına ve kanıtlara uymayan, hatalı değerlendirme ile sanığın kusursuz olduğunun kabul edilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu itibarla isabetsiz olan direnme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle Yerel Mahkeme direnme hükmünün BOZULMASINA, dosyanın yerine gönderilmek üzere Yargıtay C. Başsavcılığına tevdiine, 04.03.2003 tarihinde tebliğnamedeki isteme uygun olarak oybirliğiyle karar verildi.

HAKSIZ YERE TUTUKLANAN KİŞİLER DEVLETTEN MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT TALEP EDEBİLİR

 

HAKSIZ YERE TUTUKLANAN KİŞİLER DEVLETTEN MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT TALEP EDEBİLİR

Sonradan beraat ettiği bir dava sebebiyle tutuklu kalmış olanlar!!

24 saat içinde hakim önüne çıkarılmayanlar!!

Kanuna uygun tutuklandığı halde makul sürede hakim huzuruna çıkarılmayanlar!!

Kanuna uygun yakalanmasına veya tutuklanmasına rağmen sonradan hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verilenler!!

Bu sebeplerle Devletten tazminat isteyebileceğinizi biliyor muydunuz??

Kanunun aradığı şartların tamamı bulunmadan uygulanan bir tutuklama, haklı bir koruma tedbiri değildir.

Kanun dışı yakalanan ve tutuklanan kişilere tazminat ödenmesi hakkında 466 sayılı Kanun, 15 Mayıs 1964 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 466 sayılı Kanun’un 01.06.2005 tarihinde yürürlükten kaldırılmasıyla, onun yerini 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141-144 maddeleri almış olup, 141.maddede “haksız tutuklama nedeniyle tazminat davası” açma koşulları, 142.maddede dava açma süresi, görevli mahkeme ve dilekçenin şekli ile kanıtların neler olacağı açıklanmıştır.

Ceza Muhakemesi Kanunumuzun 141. maddesine göre haksız tutuklama nedeniyle tazminat isteminde bulunabilecek kişiler; Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen,  Kanuni gözaltı süresi içinde hakim önüne çıkarılmayan, Kanuna uygun olarak tutuklandığı halde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen, Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen, yakalanmaları veya tutuklanmaları yakınlarına bildirilmeyen ve benzeri muamelelere maruz kalanlardır. Bu kişiler maddi ve manevi her türlü zararlarını Devletten isteyebilirler.

 

Haksız olarak yakalanan ve tutuklanan kişiler karar veya hükümlerin kesinleştiğinin kendilerine tebliğinden itibaren üç ay içinde ve her halde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabilir”

 

Tazminat isteminin görülüp karara bağlanacağı görevli ve yetkili mahkeme ise zarara uğrayanın oturduğu yer ağır ceza mahkemesi ve eğer o yer ağır ceza mahkemesi tazminat konusu işlemle ilişkili ise ve aynı yerde başka bir ağır ceza dairesi yoksa, en yakın yer ağır ceza mahkemesidir. Mahkeme, bu husustaki kararını duruşmalı olarak verir.

 

Peki tazminatın konusunu oluşturacak kalemler nelerdir? Kişi

* Maddi zarar olarak;

  1. a) Tutuklu kaldığı sürede çalışamamaktan ve işyerinin kapalı kalmasından dolayı kazanç kayıplarını;
  2. b) Uzun süreli tutuklanma nedeniyle işten çıkarılmışsa, işverenden alamadığı ücreti, ikramiye ve sosyal yardımları ile yoksun kaldığı kıdem tazminatını;
  3. c) Haksız tutuklanan kişinin herhangi bir işi ve kazancı olmasa bile, tutuklu kaldığı süreye göre asgari ücretten hesaplanacak tazminatını;
  4. d) Ceza mahkemesinde avukatla temsil edilmişse, avukata ödediği vekalet ücretini;
  5. e) Tutuklu kaldığı sürede cezaevinde yaptığı masrafları;
  6. f) Ve maddi anlamda “her türlü zararlarını” isteyebilecektir.

 

* Manevi zarar olarak ise; kendisinin veya yakınlarının bu olay nedeniyle duyduğu acı, elem ve üzüntüyü karşılayacak bir miktar parayı talep edebilecektir.

 

            Önemli bir hususa daha değinmek isteriz ki; tutuklu kaldığı sürede çalışamamaktan ve işyerinin kapalı kalmasından dolayı kazanç kayıpları maddi tazminatın konusu yapılabilmektedir. Ancak çalışmayan veya sigortalı olarak gösterilmeden çalışan birisinin kazanç kaybı nasıl hesaplanacaktır:

“…Dava, 466 sayılı kanun uyarınca maddi ve manevi tazminat talebine ilişkindir. Herhangi bir işte çalışmayan şahısların maddi tazminat hesabında asgari ücret esas alınmaktadır…” (Yargıtay 8. CD. E. 2001/13893, K. 2001/17507) Yargıtay kararından da görüleceği üzere bu kişilerin hesapları asgari ücret üzerinden yapılacaktır.

 

Manevi tazminatın miktarı belirlenirken ise dikkat edilmesi gereken hususlar şu Yargıtay kararı ile hükme bağlanmıştır:

“…466 Sayılı Yasaya göre manevi tazminat talebinde bulunan davacı hakkında, objektif bir kriter olmamakla birlikte hükmedilecek manevi tazminatın davacının sosyal ve ekonomik durumuna hal ve mevkiin icabına, tutuklu kaldığı süre ve benzeri hususlar gözetilmek suretiyle, zenginleşme sonucu doğurmayacak şekilde hak ve mesafet kurallarına uygun makul ve makbul bir miktar olarak tayin ve tespiti gerekir…” (Yargıtay 11.CD. E. 2004/4610, K. 2005/1116)

 

Ayrıca “…Haksız tutuklama nedeniyle 466 sayılı Yasa uyarınca hükmedilen maddi ve manevi tazminatlara, sorumluluk hukukunda faiz zarar kapsamına dahil olduğundan ve istem halinde zararı doğuran fiil ya da işlem gününden başlayarak faizin hükme bağlanması zorunlu bulunduğundan, ayrıca faize hükmedilmesini yasaklayıcı bir kural bulunmadığından, istem halinde yasal faiz yürütülmelidir.” (Yargıtay CGK. E. 2005/1-88, K. 2005/98) kararına binaen haksız olarak yakalanan ve tutuklanan kişi faiz isteminde de bulunabilecektir.

 

                                                                                                        ENER AVUKATLIK BÜROSU

 

 

           

 

 

FACEBOOK VE WHATSAPP KAYITLARI ANCAK HESABIN SAHİBİ TARAFINDAN VEYA AYNI PAYLAŞIM ORTAMINDA BULUNAN KİŞİLERCE DELİL OLARAK KULLANILABİLİR

FACEBOOK VE WHATSAPP KAYITLARI ANCAK HESABIN SAHİBİ TARAFINDAN VEYA AYNI PAYLAŞIM ORTAMINDA BULUNAN KİŞİLERCE DELİL OLARAK KULLANILABİLİR

Bir yargılama faaliyetinde, taraflar ileri sürdükleri olguları ispatla mükelleftir. Bu kapsamda davanın tarafı olan kişiler, iddia ettikleri bu olguları ispata yarayan delilleri mahkemeye sunacaktır ve başka yerde bulunan deliller var ise getirilmesini mahkemeden isteyecektir. Nitekim HMK 194/1’ de bu hususa dikkat çekilmektedir: Taraflar, dayandıkları vakıaları, ispata elverişli şekilde somutlaştırmalıdırlar.”

Tarafların dayanmış olduğu bu deliller, hukuka uygun elde edilmiş olabileceği gibi hukuka aykırı olarak da elde edilmiş olabilir. Hukuka uygun delil; elde edilmesi sırasında hukuki açıdan herhangi bir sorun bulunmayan delili ifade ederken hukuka aykırı delil ise kanuna aykırı olarak elde edilmiş delilleri ifade etmektedir. Anayasamızın 38. Maddesinin 6. fıkrasında; “Kanuna aykırı elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez”. şeklinde hukuka aykırı elde edilmiş delilin vakıanın ispatında kullanılamayacağı hükme bağlanmıştır.  Benzer şekilde HMK 189/2’ de bu husus düzenlenmiştir; “Hukuka aykırı olarak elde edilmiş olan deliller, mahkeme tarafından bir vakıanın ispatında dikkate alınamaz.” Söz konusu iki madde birlikte değerlendirilecek olursa açıkça hukuka aykırı olarak elde edilen delil, kim tarafından elde edilmiş olursa olsun delil olarak kullanılamayacaktır. Çünkü kişisel temel hak ve özgürlükler ile toplumsal değerlerin, davanın sonuca ulaşması için yapılan etkinlikler sırasında da, korunması zorunludur. Aynı şekilde hukuka aykırı delil sayesinde elde edilen deliller de hukuka aykırı olarak kabul edilecek ve yargılama faaliyetinde kullanılamayacaktır.

Hal böyle olunca sunulan delillerin mahkemece kabul edilmesi için, o delilin usulsüz ve hukuka aykırı olarak yaratılmamış olması ve hukuka aykırı biçimde elde edilmemesi şarttır. Burada sözü geçen hukuka aykırılıklardan birisi de özel hayata yapılan haksız müdahaledir. Özel hayatın gizliliği diye ifade edilen ve sadece bireyi ilgilendiren alana hiçbir şekilde müdahale edilemez. Sosyal medya hesapları da tarafların özel hayatı kapsamında değerlendirilebilecek bir alandır. Bu platformlarda yapılan paylaşımların da, ancak hesabın sahibi veya aynı paylaşım ortamında bulunan kişilerce delil olarak kullanımının mümkün olduğu düşünülebilecektir.

Bu konudaki Yargıtay kararı da şu şekildedir:

“…Sosyal medya hesaplarında yapılan paylaşımların, ancak hesabın sahibi veya aynı paylaşım ortamında (facebook/whatsapp) bulunan kişilerce delil olarak kullanımının mümkün olduğu düşünülebilecektir. Diğer bir anlatımla, sahte profil oluşturup paylaşımlarda bulunmak veya kişi profillerinde hesap sahibinin bilgisi, muvafakatı ve izni olmaksızın yapılan paylaşımların delil olarak sunulması halinde, bunların 6100 Sayılı HMK’ nın 189/2. maddesi kapsamında hukuka aykırı delil kabul edilmesi gerekir.

Hal böyle olunca, mahkemece; davacı nafaka yükümlüsü tarafından sunulan delillerin bir bölümünün hukuka aykırı olarak elde edilmiş olduğu, diğer delillerin ise hukuka aykırı bir şekilde yaratılmış olduğu gözetilerek, dosya kapsamındaki diğer delillerle de ispat edilemeyen nafakanın kaldırılması davasının reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile DAVANIN KABULÜNE KARAR VERİLMİŞ OLMASI USUL VE YASAYA AYKIRIDIR…” (
Yargıtay 3. Hukuk Dairesi E. 2016/14742, K. 2017/2577)

MOBBİNG DEYİP GEÇMEYİN

 MOBBİNG DEYİP GEÇMEYİN

Önceki yazımızda son zamanlarda ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkan mobbingin hukuki açıdan iş ve tazminat davalarına konu edilebileceğinden bahsetmiştik. Böyle davranışlara maruz kalan çalışanlar için haklı nedenle fesih sebebi sayılan mobbingin, ceza hukuku açısından da bazı durumlarda suç teşkil ettiği su götürmez bir gerçektir. Nitekim mobbing kapsamında sayılabilecek davranışlar aynı zamanda hakaret, tehdit, yaralama, şantaj, iş ve çalışma hürriyetinin ihlali ve sendikal hakların kullanılmasının engellenmesi gibi ceza kanununda tanımlanmış suçları da beraberinde getirebilmektedir

 

Psikolojik taciz ve baskı anlamına gelen mobbing işçiye karşı yıldırma amacı güden davranışlara verilen isimdir. İşverenlerce işçiye karşı belli bir amaca dayanarak, haksız şekilde, sürekli ve sistematik olarak bu davranışların tekrarlanmasıyla meydana gelmektedir.

 

Suç teşkil eden tarafına değinecek olursak; öncelikle TCK’nın 106/1. maddesi, “Bir başkasını, kendisinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden bahisle tehdit eden kişi hapis cezası ile cezalandırılır.” demektedir. Çalışan kişi işverence kendisine yapılan davranışların bu madde kapsamına girdiğini ispat edebilirse tehdit edildiği gerekçesiyle ceza davası açabilecektir.

 

TCK’nın 107. maddesine göre, hakkı olan veya yükümlü olduğu bir şeyi yapacağından veya yapmayacağından bahisle, bir kimseyi kanuna aykırı veya yükümlü olmadığı bir şeyi yapmaya veya yapmamaya ya da haksız çıkar sağlamaya zorlayan kişi ile kendisine veya başkasına yarar sağlamak maksadıyla bir kişinin şeref veya saygınlığına zarar verecek nitelikteki hususların açıklayacağını veya isnat edeceğini söyleyen kişi şantaj suçunu işlemiş olur. Yine aynı şekilde işçinin maruz kaldığı davranışlar bu madde kapsamına sokulabilecekse şantaj suçu gündeme gelecektir.

 

TCK’nın 117. Maddesinde, cebir veya tehdit kullanarak ya da hukuka aykırı başka bir davranışla, iş ve çalışma hürriyetini ihlal eden kişi ile cebir veya tehdit kullanarak, işçiyi veya işverenlerini ücretleri azaltıp çoğaltmaya veya evvelce kabul edilenlerden başka koşullar altında anlaşmalar kabulüne zorlayan ya da bir işin durmasına, sona ermesine veya durmanın devamına neden olan kişinin cezalandırılacağına yer verilmektedir. Bu açıdan ise iş ve çalışma hürriyetinin ihlaline dayanılarak ceza davası açılabilecektir.

 

TCK’nın 118. maddesinde bir kimseye karşı bir sendikaya üye olmaya veya olmamaya, sendikanın faaliyetlerine katılmaya veya katılmamaya, sendikadan veya sendika yönetimindeki görevinden ayrılmaya zorlamak amacıyla, cebir veya tehdit kullanan kişinin cezalandırılacağı belirtilmiştir. Bu maddenin de gösterdiği üzere işçinin en temel haklarından olan sendikal haklarının kullanılmasının engellenmesi suç teşkil edecektir.

 

TCK’nın 123. maddesine göre sırf huzur ve sükûnunu bozmak maksadıyla bir kimseye ısrarla; telefon edilmesi, gürültü yapılması ya da aynı maksatla hukuka aykırı başka bir davranışta bulunulması halinde, mağdurun şikayeti üzerine faile ceza verileceği belirtilmiştir. İşçinin huzurunu bozmaya yönelik bu davranışlar ceza hukuku kapsamında suç sayılmıştır.

 

TCK’nın 125. Maddesinde düzenlenmiş olan hakaret suçu, “bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi…” şeklinde tanımlanmıştır. İşçiye karşı gerçekleştirilen davranışların tanımdaki kapsama girmesi halinde hakaret suçu açısından ceza davası açılabilecektir.

 

İşte yukarıda da anlatıldığı üzere, mobbing tek yönden değerlendirilebilecek bir durum değildir. Hem hukuki açıdan hem de ceza hukuku açısından değerlendirilmesi gereken işçiye karşı psikolojik taciz ve baskı içeren sistematik davranışlardır. Mobbinge maruz kalmanız halinde, haklarınızı öğrenmek için mutlaka uzman bir hukukçuya danışın.

 

ENER AVUKATLIK BÜROSU

 

ADLİ ARAMA VE ÖNLEME ARAMASI ARASINDAKİ FARK

 ADLİ ARAMA VE ÖNLEME ARAMASI ARASINDAKİ FARK

Arama, hukuki açıdan saklanan sanığın yakalanması, suç belgelerinin ele geçirilmesi ya da zor alımı gereken şeylere el konulması için kolluk güçlerince yapılan araştırma işlemi şeklinde tanımlanmaktadır.

Adli arama ve önleme araması olmak üzere 2 şekilde gerçekleştirilmektedir. Ortada suç işlendiğine veya suça teşebbüs edildiğine dair herhangi bir ihbar ya da şüphe uyandırıcı delil bulunmaması hallerinde, PVSK’ nın 9. Maddesine göre kolluk kuvvetleri önleme araması yapabilmektedir: “Polis, tehlikenin veya suç işlenmesinin önlenmesi amacıyla usulüne göre verilmiş sulh ceza hakiminin kararı veya bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde mülki amirin vereceği yazılı emirle; kişilerin üstlerini, araçlarını, özel kağıtlarını ve eşyasını arar; alınması gereken tedbirleri alır, suç delillerini koruma altına alarak 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerine göre gerekli işlemleri yapar. Arama talep yazısında, arama için makul sebeplerin oluştuğunun gerekçeleriyle birlikte gösterilmesi gerekir.” Maddede belirtildiği üzere; bu aramanın kapsamı kişilerin üstleri, araçları, özel kağıtları ve eşyası ile sınırlandırılmıştır. Arama en kısa zaman içinde sonuçlandırılmalı ve arama yapacak kişi aranılacak kişi ile aynı cinsiyette olması gerekmektedir.

Önleme araması, suç ortaya çıkmadan, suçu engellemeye yönelik yapılan arama iken; adli arama ise; ortada suç işlendiğine dair bir ihbar veya basit şüphe mevcut iken yapılan aramadır. Nitekim CMK’nın 116. Maddesi “Yakalanabileceği veya suç delillerinin elde edilebileceği hususunda makul şüphe varsa; şüphelinin veya sanığın üstü, eşyası, konutu, işyeri veya ona ait diğer yerler aranabilir.” şeklinde adli aramanın tanımını ve kapsamını belirtmiştir. Aynı zamanda önleme araması ile temel farklar da bu madde metninden anlaşılmaktadır.

Öncelikle önleme aramasında suç belirsiz iken adli aramada suç oluşmuştur yani ortada makul bir şüphe mevcuttur. Ayrıca adli aramanın kapsamı önleme aramasına nazaran daha geniştir. Usulü ise; CMK 119. Maddesinde düzenlenmiştir: “Hâkim kararı üzerine veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısının, Cumhuriyet savcısına ulaşılamadığı hallerde ise kolluk amirinin yazılı emri ile kolluk görevlileri arama yapabilirler. Ancak, konutta, işyerinde ve kamuya açık olmayan kapalı alanlarda arama, hâkim kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısının yazılı emri ile yapılabilir. Kolluk amirinin yazılı emri ile yapılan arama sonuçları Cumhuriyet Başsavcılığına derhal bildirilir.”

Kanunda belirtilmiş usullere uyulmadan yapılan aramalar sonucu el koyulan deliller ise hukuka aykırı delil olarak nitelendirilecek ve delil olarak kullanılamayacaktır.

ENER AVUKATLIK BÜROSU

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.