ACELE KAMULAŞTIRMANIN YARGI KARARLARI IŞIĞINDA DEĞERLENDİRMESİ

Bu haftaki yazıda, 25 Ocak 2020 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan 2054 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ve daha önceki mevcut acele kamulaştırma kararlarının da ışığında bir değerlendirme yapılacaktır.

Bu değerlendirme yapılmadan, öncelikle kamulaştırmanın tanımının yapılması önem arz etmektedir.

Kamulaştırma; mülkiyet hakkının kamu yararı nedeni ile sınırlandırılması ve kamu yararı amacı ile özel hukuk kişilerinin taşınmaz üzerindeki mülkiyet hakkının gerçek bedelinin ödenmesi koşuluyla idareye geçirilmesine yönelik kamu gücüne dayanan ve yasaya uygun olarak gerçekleştirilen idari ve adli bir süreci ifade eder.

KAMULAŞTIRMA PROSEDÜRÜ

Acele kamulaştırma işlemlerinin aşamalarının anlatılması önem arz etmektedir. Zira kanunun konuyla ilgili maddesinde de belirttiği üzere işlemlerin sıralaması farklılık arz etmektedir. Acele kamulaştırmada, söz konusu işleminin gecikmemesi gerektiği yani kamu yararının acil olduğu durumlarda kamulaştırma işleminden farklı olarak ilk başta bilirkişi raporu düzenlenir ve geri kalan işlemler kamulaştırma işlemlerinden sonra yapılır. Değer tespiti yapılan taşınmazın değeri bankaya yatırılarak mahkemeye sunulan makbuzla acele el koyma kararı verilir ve bu karar taşınmaz sahibine tebliğ edilir. Taşınmaz sahibi yatırılan parayı alır ve tapu devrini gerçekleştirirse bu bedel kamulaştırma bedeli olur ve kamulaştırma kesinleşmiş sayılır. Taşınmaz sahibi tarafından tapu işlemlerinin gerçekleştirilmemesi durumunda ise 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun hükümlerine göre idarece Asliye Hukuk Mahkemesi’nde “Kamulaştırma Bedelinin Tespiti ve Tescil’’ davası açılır. Satın alma usulü ile kamulaştırma işlemini gerçekleştiremeyen idare açılan bu dava sonucunda taşınmaz için ya yeni bir kamulaştırma bedeli belirlenebilir ya da kamulaştırılacak olan taşınmazın tapusu iptal edilerek ilgili idareye tescil işlemi gerçekleşmesi kararı çıkabilir.

2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 27. maddesinde düzenlenen acele kamulaştırma son zamanlarda Danıştay kararlarında da belirtildiği üzere büyük hak ihlallerine neden olmaktadır. Bu hak ihlalleri, gerek Anayasa’nın 35. Maddesini gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Ek 1 Numaralı Protokolünde korunan mülkiyet hakkına halel getirmesi bakımından, gerçekleşmektedir.

Anayasa 35. Madde: “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.”

Anayasa 46. Madde: “Devlet ve kamu tüzel kişileri, kamu yararının gerektirdiği hallerde özel mülkiyette bulunan malları yasada gösterilen esas ve usullere göre kamulaştırmaya yetkilidir.”

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Ek 1 Numaralı Protokolünün “Mülkiyetin korunması” başlıklı 1. maddesinde: “Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Herhangi bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir. Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.” hükmüne yer verilmiştir.

27. Madde: “3634 sayılı Milli Müdafaa Mükellefiyeti Kanununun uygulanmasında yurt savunması ihtiyacına veya aceleliğine cumhurbaşkanınca karar alınacak hallerde veya özel kanunlarla öngörülen olağanüstü durumlarda gerekli olan taşınmaz malların kamulaştırılmasında kıymet takdiri dışındaki işlemler sonradan tamamlanmak üzere ilgili idarenin istemi ile mahkemece yedi gün içinde o taşınmaz malın (Değişik ibare: 24/4/2001 – 4650/15 md.) 10 uncu madde esasları dairesinde ve 15 inci madde uyarınca seçilecek bilirkişilerce tespit edilecek değeri, idare tarafından mal sahibi adına (Değişik ibare: 24/4/2001 – 4650/15 md.) 10 uncu maddeye göre yapılacak davetiye ve ilanda belirtilen bankaya yatırılarak o taşınmaz mala el konulabilir. (1)(2)

 (Ek fıkra: 19/4/2018-7139/29 md.) mahkemece verilen taşınmaz mala el koyma kararı tapu müdürlüğüne bildirilir. Taşınmaz malın başkasına devir, ferağ veya temlikinin yapılamayacağı hükmü tapu kütüğüne şerh edilir. El koyma kararından sonra taşınmaz mal 20. madde uyarınca boşaltılır. Bu Kanunun 3.  maddesinin 2. fıkrasında belirtilen hallerde yapılacak kamulaştırmalarda yatırılacak miktar, ödenecek ilk taksit bedelidir.”

Yukarıdaki kanun ve Türkiye’nin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ek protokolünde belirtildiği üzere, acele kamulaştırmanın yukarıda belirttiğimiz mevcut mevzuata ve taraf olduğumuz protokollere aykırı olmaması gerekmektedir.

İdarece her ne kadar yaklaşık son 20 yıldır acele kamulaştırmanın yaygınlaşması nedeniyle, acele kamulaştırmanın 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nda belirtilen, kamu yararının gerektirdiği hallerde yapılmasının meşruiyetine dayanılsa da bu gerekçe kanuni düzenleme gereği ve ölçülülük ya da orantılılık gibi uluslararası hukukun genel ilkelerinin varlığının gereği olarak hukuki dayanaktan yoksun olması hasebiyle ve mülkiyet hakkını ihlali bakımından hukuka aykırıdır.

Olağan kamulaştırma yöntemine göre daha özel koşulların varlığı aranan acele kamulaştırma, kamulaştırma işlemlerinde öngörülen yöntemlerin bir kısmının uygulanmayarak taşınmaza acele el konulabilmesine ilişkin istisnai bir yoldur. Dolayısıyla bu yönteme başvurulabilmesi için kanun koyucu 2942 sayılı Kanun’un 27. Maddesinde belirterek üç sebep öngörmüştür:

a) 3634 sayılı Milli Müdafaa Mükellefiyeti Kanununun uygulanmasında yurt savunması ihtiyacının gerekli kılması,

b) Aceleliğine Bakanlar Kurulu’nca(artık Cumhurbaşkanlığınca) karar alınacak bir halin bulunması,

c) Özel kanunlarla öngörülen olağanüstü bir durumun varlığı.

Kanunda da belirtildiği üzere acele kamulaştırmanın gerçekleştirilmesi için kamulaştırmadan daha özel durumların varlığı gerekmektedir. Bu durumların da acele kamulaştırma kararında açıkça gerekçe olarak belirtilmesi gerekecektir.

Acelelik kararı uygulama açısından süreklilik öngörmemeli, mülkiyet hakkının korunması, kullanılması ve sınırlandırılması yönünden belirsizlik yaratmamalı ve bu hak ile sınırlandırılması arasındaki dengeyi “gerekçe göstermeden’’ zedelememelidir (YOĞURTÇU, agm.s:43; Danıştay 6. Daire, 12.9.2017, E:2017/2595 yürütmenin durdurulması isteminin kabulüne dair karar). Bu gerekçe acele kamulaştırma yapılmadığı müddetçe kamunun uğraması muhtemel zararların ne olduğunu gösterebildiği oranda kamu yararına ulaşmaya hizmet eder (ARSLANOĞLU, agm., s:213).

Dolayısıyla sebep unsurundan yoksun bir idari işlemin hukuka aykırı olması nedeniyle verilen karar hukuka aykırı olup, idarece el konulan taşınmazın malike teslim edilmesi gerekecektir.

Yazının başında da belirtildiği gibi 25 Ocak 2020 tarihinde Resmi Gazete’nin ilgili tarihli sayısında yayınlanan 2054 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararı’nın hayata geçirilmesi halinde mağduriyet yaşanması kaçınılmaz olacaktır. Nitekim, daha önce benzer kararların hayata geçirilmesi sonucunda da bir çok mağduriyet yaşanmış ve bu durumlar Danıştay’ın aşağıdaki kararına konu olmuştur.

Danıştay 6. Dairesi’nin 2013/5072 E., 19.03.2014 tarihli kararında:

“Dava, Çanakkale İli, Biga İlçesi, Bekirli Köyü, Marmaracık Mevkii, 2669 ve 2700 parsel sayılı taşınmazların İ… Çelik Enerji Tersane ve Üretim A.Ş. lehine acele kamulaştırılmasına ilişkin 01.08.2012 günlp, 28371 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 16/07/2012 tarihli, 2012/3423 sayılı Bakanlar Kurulu- kararı ile Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’nun 09/08/2012 tarihli, 3779 sayılı kararının iptali ve yürütülmesinin durdurulması istemiyle açılmıştır.

Anayasanın 35. maddesinde, “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.” hükmü, 46. maddesinde, “Devlet ve kamu tüzel kişileri, kamu yararının gerektirdiği hallerde özel mülkiyette bulunan malları yasada gösterilen esas ve usullere göre kamulaştırmaya yetkilidir.” hükmü yer almıştır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Ek 1 numaralı Protokolünün “Mülkiyetin korunması” başlıklı 1. maddesinde: “Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Herhangi bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir. Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.” hükmüne yer verilmiştir. 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 3. maddesinde, idarelerin kanunlarla yapmak yükümlülüğünde bulundukları kamu hizmetlerinin veya teşebbüslerinin yürütülmesi için gerekli olan taşınmaz malları, kaynakları ve irtifak haklarını kamulaştırabilecekleri hüküm altına alınmıştır.

Anılan mevzuat hükümleri açısından bakıldığında, özel mülkiyet hakkının korunması gereken temel insan hakları arasında öngörüldüğü, Anayasa ve uluslararası sözleşmelerde mülkiyet hakkını korumaya yönelik düzenlemelere yer verildiği, bu düzenlemelerde mülkiyet hakkına müdahalelerin olabileceğinin öngörüldüğü, ancak bu müdahalelerde kamu yararı gerekçesi, kanuni düzenleme gereği ve ölçülülük yada orantılılık gibi uluslararası hukukun genel ilkelerinin varlığının dikkate alınması gerektiği, aksi durumda müdahalenin mülkiyet hakkı ihlaline neden olacağı kabul edilmiştir. Nitekim Anayasa Mahkemesi kararları ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarıyla da bu hususların açık bir şekilde ortaya konulduğu görülmektedir.

Bu açıdan, idarelerin kanunlarla yapmak yükümlülüğünde bulunduğu kamu hizmetlerinin veya teşebbüslerinin yürütülmesi için gerekli olan özel mülkiyetteki taşınmaz malların, kaynakların ve irtifak haklarının kamu gücü kullanılarak kamu eline geçirilmesini ifade eden kamulaştırmanın yargısal incelemesinde, mülkiyet hakkına söz konusu müdahalede yukarıda yer alan hükümler çerçevesinde kamu yararının varlığının, bu kamu yararının karşılanması zorunluluğunun özel mülkiyet hakkının korunmasından üstün olmasının ve orantılılık noktasında adil dengenin sağlanıp sağlanmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir.

Diğer taraftan, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 27. maddesinde ise, 3634 sayılı Milli Müdafaa Mükellefiyeti Kanununun uygulanmasında yurt savunması ihtiyacına veya aceleliğine Bakanlar Kurulunca karar alınacak hallerde veya özel kanunlarla öngörülen olağanüstü durumlarda gerekli olan taşınmaz malların kamulaştırılmasında kıymet takdiri dışındaki işlemler sonradan tamamlanmak üzere ilgili idarenin istemi ile mahkemece yedi gün içinde o taşınmaz malın 10. madde esasları dairesinde ve 15. madde uyarınca seçilecek bilirkişilerce tespit edilecek değeri, idare tarafından mal sahibi adına 10. maddeye göre yapılacak davetiye ve ilanda belirtilen bankaya yatırılarak o taşınmaz mala el konulabileceği, bu Kanunun 3. maddesinin 2. fıkrasında belirtilen hallerde yapılacak kamulaştırmalarda yatırılacak miktar, ödenecek ilk taksit bedeli olduğu düzenlemesine yer verilmiştir.

Söz konusu madde incelendiğinde, kamulaştırma işlemlerinde öngörülen yöntemlerin bir kısmının uygulanmayarak taşınmaza acele el konulabilmesi yolu istisnai olarak başvurulabilecek bir yöntem olarak düzenlenmiş, acele kamulaştırmada olağan kamulaştırmaya oranla daha özel koşulların varlığı aranmış ve üç durumda acele kamulaştırma yapılmasına olanak tanınmıştır.

Bu durumların ikisinde, Milli Müdafaa Mükellefiyeti Kanununun uygulanmasında yurt savunması ihtiyacına veya özel kanunlarda öngörülen olağanüstü durumlarda gerekli olması halleri şeklinde açıkça sayılmak suretiyle üstün kamu yararının ve kamu düzeninin korunmasının gerçekleştirilmesi amacıyla acele kamulaştırma yoluna gidilebileceği belirtilmiştir.

Bu kapsamda üçüncü durum olan aceleliğine Bakanlar Kurulunca karar verilebilmesi için de kamu yararı ve kamu düzenine ilişkin olma halinin maddede yer alan diğer iki koşula paralel nitelik taşıması gerektiği açıktır. Nitekim anılan maddenin gerekçesinde de, acele ve istisnai hallerde, Kanunun önceki hükümlerine uyulmasının çeşitli sakıncalar yaratabileceği gibi, kamunun büyük zararlara uğramasının da muhtemel olabileceği belirtilerek maddede belirtilen şartların varlığına bağlı olarak kıymet takdiri dışındaki bazı yasal işlemlerin sonraya bırakılarak, maddede öngörülen süre ve şekilde taşınmaza el konulması düzenlenmiştir.

Acele kamulaştırma, olağanüstü bir kamulaştırma usulü olup istisnai durumlarda uygulanacak bir yöntem olduğundan acelelik halinin bulunduğunun saptanması halinde acele kamulaştırması zorunlu bulunan taşınmazlara yönelik gerekli tespitler yapılıp sebepleri de belirtilmek suretiyle başvuruda bulunulması, olağan kamulaştırma gerekçeleri dışında bu yöntemin uygulanma gerekçesinin, olağanüstü durumların, bu yönteme başvurulması ile amaçlanan kamu yararının, kamu düzeninin korunmasını gerektiren hallerin somut olarak ortaya konulması ve başvuruda bulunulan taşınmazlara yönelik inceleme yapılarak koşulların gerçekleşmesi halinde Bakanlar Kurulunca 2942 sayılı Kanunun 27. maddesi uyarınca aceleliğine karar verilmiş olan taşınmazlara yönelik olarak acele kamulaştırma işlemlerinin yürütülmesi gerekmektedir.

Dosyanın incelenmesinden, uyuşmazlığa taşınmazın da içinde bulunduğu termik santrali için acele el koyma kararları verilmesi üzerine açılan davalarda Danıştay Altıncı Dairesinin E:2011/9277 ve devamı sayılı kararlarıyla yürütmenin durdurulmasına karar verilmesinin ardından yargı yerince yürütülmesi durdurulan acele kamulaştırma işlemi doğrultusunda ve taşınmazın parsel numaraları belirtilmek suretiyle dava konusu Bakanlar Kurulu kararıyla aynı şekilde acele kamulaştırma kararı verildiği, bunun üzerine görülen davanın açıldığı anlaşılmaktadır.

Dava konusu Bakanlar Kurulu kararı incelendiğinde, acele kamulaştırma yapılmasını gerektiren nedenlerin ortaya konulmadığı, acelelik halinin, üstün kamu yararının ve kamu düzeninin korunmasını gerektiren hallerin açıklanmadığı görülmektedir. Her ne kadar, dosyada yer alan belgelerden, termik santrali kapsamında yapılacak çalışmalar için acele kamulaştırma kararı alındığı anlaşılmakta ise de, acele kamulaştırmaya ilişkin olarak yukarıda açıklanan özel ve istisnai koşullar bulunmadan ve idarece ortaya konulmadan, salt belirtilen nedenle acele kamulaştırma yapılması hukuken olanaklı değildir.

Bu durumda, dava konusu Bakanlar Kurulu kararında hukuka uyarlık bulunmadığından bu karar uyarınca yapılacak acele kamulaştırma işlemleri sonucunda ortaya çıkacak mülkiyet ile ilgili sorunların telafisi güç ve imkansız sonuçlar doğuracağı da açıktır.

SONUÇ: Açıklanan nedenlerle, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 27. maddesinde öngörülen koşulların bulunması nedeniyle dava konusu işlemlerin yürütülmesinin durdurulmasına, bu kararın tebliğini izleyen 7 (yedi) gün içerisinde Danıştay İdari Dava Daireleri Kuruluna itiraz edilebileceğinin duyurulmasına, 19.03.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.”

İlgili Danıştay kararında verilen karar bizlerce üzerinde durulan konu hakkında oldukça aydınlatıcı bilgiler sunmaktadır. Acele kamulaştırma hakkında yaşanan ve gündeme yansıyan süreç de dahil olmak üzere son zamanlarda gerçekleşen idari eylemler ve konuyla ilgili idari işlemler hakkında Danıştay’ın da, söz konusu idari işlemlerin içeriği bakımından, konuya yaklaşımı ve akademik çevrelerce paylaşılan görüşler ilgili konu hakkında bizleri aydınlatmaktadır. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında, 25.01.2020 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan acele kamulaştırma kararının hukuka uygunluğunun tartışmaya açık olduğu ve iptalinin gündeme gelebileceği kanaatindeyiz.

                                                                                   Av. Bilge İŞ      Av. Selçuk ENER

6 EKİM 2018 TARİHLİ TEBLİĞ IŞIĞINDA DÖVİZLE MAAŞ ALAN İŞÇİLERİN DURUMU

 

DÖVİZLE MAAŞ ALAN HANGİ İŞÇİLERİN SÖZLEŞMELERİ TL’YE DÖNECEK? 

6 EKİM 2018 TARİHLİ TEBLİĞ IŞIĞINDA DÖVİZLE MAAŞ ALAN İŞÇİLERİN DURUMU

 

Bu konuda bir yazı kaleme almamız konusunda çokça talep geldi. Malum geçtiğimiz Ağustos ayında dövizde yaşanan dalgalanma, akabinde 85 sayılı Cumhurbaşkanı kararı ve son olarak 6 Ekim’de yayımlanan tebliğ ile dövize endeksli sözleşmeler sorunu hepten karmaşık bir hal aldı.

 

Biz yazımızda sadece iş ve hizmet sözleşmeleri açısından dövizle sözleşme yapma yasağı ve mevcut sözleşmelerin TL’ye uyarlanması konusuna değindik.

 

Peki bundan sonra ne olacak? Türkiye’de çalışan yabancı işçiler de TL’ye mi dönecek? Peki ya Türk firmasının işçisi olarak yurtdışında çalışan Türk işçiler için de yasak geçerli mi?

 

O kadar çok ihtimal var ki… Mümkün olduğunca hepsini incelemeye ve yasağın kimler açısından geçerli olduğunu anlatmaya çalışacağız.

 

İşçilerle ilgili sözleşme türü, çalıştıkları yer, vatandaşlık durumları ve Türkiye’de yerleşik olup olmamalarına göre birden fazla ihtimal ortaya çıkıyor.

 

1TÜRKİYE’DE YERLEŞİK OLAN TÜRK VATANDAŞLARININ TÜRKİYE’DE İŞ SÖZLEŞMESİ İLE ÇALIŞMALARI

Çoğunluğu ilgilendiren bu gruptaki kişiler Türkiye’de yerleşik kişilere ait işyerlerinde çalışmaları halinde dövizle sözleşme yapamayacak ve mevcut sözleşmelerini Türk parası üzerinden belirleyecek.

 

“Türkiye’de yerleşik kişiler; yurt dışında ifa edilecekler dışında kalan, kendi aralarında akdedecekleri, iş sözleşmelerinde sözleşme bedelini ve bu sözleşmelerden kaynaklanan diğer ödeme yükümlülüklerini döviz cinsinden veya dövize endeksli olarak kararlaştıramazlar.”

 

Bu işçiler yurt dışında yerleşik kişilerin Türkiye’deki işyerlerinde çalışmaları halinde ise, dövizle sözleşme yapabilecek ve mevcut sözleşmelerini devam ettirebilecekler. Düzenlemenin son haline göre;

 

Dışarıda yerleşik kişilerin Türkiye’de bulunan; şube, temsilcilik, ofis, irtibat bürosu, doğrudan veya dolaylı olarak yüzde elli ve üzerinde pay sahipliklerinin bulunduğu şirketler ile serbest bölgedeki faaliyetleri kapsamında serbest bölgelerdeki şirketlerin taraf olduğu iş ve hizmet sözleşmelerinde, sözleşme bedelinin ve bu sözleşmelerden kaynaklanan diğer ödeme yükümlülüklerinin döviz cinsinden veya dövize endeksli olarak kararlaştırılması mümkündür.”

 

 

2-TÜRKİYE’DE YERLEŞİK OLAN TÜRK VATANDAŞLARININ TÜRKİYE’DE DANIŞMANLIK, ARACILIK VE TAŞIMACILIK DAHİL HİZMET SÖZLEŞMESİ İLE ÇALIŞMALARI

İş Kanunu hükümlerine tabi olmaksızın Türk Borçlar Kanunu hükümlerine göre çalışan bu gruptaki işçiler Türkiye’de yerleşik kişilerin işyerlerinde çalışmaları halinde dövizle sözleşme yapamayacak ve mevcut sözleşmelerine döviz üzerinden devam edemeyecekler.

 

“Türkiye’de yerleşik kişiler; kendi aralarında akdedecekleri, aşağıda belirtilenler dışında kalan danışmanlık, aracılık ve taşımacılık dâhil hizmet sözleşmelerinde, sözleşme bedelini ve bu sözleşmelerden kaynaklanan diğer ödeme yükümlülüklerini döviz cinsinden veya dövize endeksli olarak kararlaştıramazlar.

  1. a) Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile vatandaşlık bağı bulunmayan kişilerin taraf oldukları hizmet sözleşmeleri,
  2. b) İhracat, transit ticaret, ihracat sayılan satış ve teslimler ile döviz kazandırıcı hizmet ve faaliyetler kapsamında yapılan hizmet sözleşmeleri,
  3. c) Türkiye’de yerleşik kişilerin yurt dışında gerçekleştirecekleri faaliyetler kapsamında yapılan hizmet sözleşmeleri,

ç) Türkiye’de yerleşik kişilerin, kendi aralarında akdedecekleri, Türkiye’de başlayıp yurt dışında sonlanan ve yurt dışında başlayıp Türkiye’de sonlanan elektronik haberleşme ile ilgili hizmet sözleşmeleri.”

 

Bu işçiler dışarıda yerleşik kişilerin Türkiye’deki işyerlerinde çalışmaları halinde ise dövizle sözleşme yapabilecek ve mevcut sözleşmelerine devam edecekler.

 

Buraya bir parantez açmakta fayda var. Tebliğde kafa karışıklığı yaratan hususlardan biri de, iş ve hizmet sözleşmelerinin bir arada bulunması ile ne amaçlandığı idi. Bilindiği üzere, İş Kanunu’na tabi olmayan (aynı zamanda Deniz İş Kanunu ve Basın İş Kanunu’na da) kişiler, Borçlar Kanunu’na tabidir. Borçlar Kanunu’nda da, iş sözleşmeleri “Hizmet Sözleşmesi” olarak kaleme alınmıştır. Bu sebeple, pilot, kabin memuru gibi İş Kanunu’na tabi olmayıp Borçlar Kanunu’na tabi olanlar açısından da yasağın geçerli olduğunu göstermek için, İş ve Hizmet Sözleşmeleri bir arada kullanılmıştır.

 

Tebliğde yer alan; “Türkiye’de yerleşik kişiler; kendi aralarında akdedecekleri, aşağıda belirtilenler dışında kalan danışmanlık, aracılık ve taşımacılık dâhil hizmet sözleşmelerinde” ifadesi ile esasen Bakanlık, kötü niyetli kimselerin mevzuatı dolanarak yasak kapsamı dışına çıkmasını önlemek istemiştir. Şöyle ki; esasen bir iş akdine bağlı olarak çalışarak döviz ile maaş aldığı için yasak kapsamındakiler, sözleşmenin diğer tarafı ile anlaşarak iş akdini sona erdirip danışmanlık ya da aracılık sözleşmesi ile çalışmaya devam edebilir ve bu sayede yasak kapsamı dışına çıkabilir. Bunun farkında olan Bakanlık maddeye; “danışmanlık, aracılık ve taşımacılık dahil” ifadelerini de ekleyerek bu olası kötü niyetin önüne geçmiş oldu.

 

3-TÜRKİYE’DE YERLEŞİK OLAN TÜRK VATANDAŞLARININ YURTDIŞINDA İŞ SÖZLEŞMESİ VEYA DANIŞMANLIK, ARACILIK VE TAŞIMACILIK DAHİL HİZMET SÖZLEŞMESİ İLE ÇALIŞMALARI

Düzenleme ile yurtdışında çalışacak bu gruptaki kişilerin dövizle sözleşme yapması ve mevcut sözleşmelerine döviz üzerinden devam etmesi kabul edildi. 13 Eylül 2018’de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı’nda bu kişiler için sözleşme yapılamayacağı kararlaştırılmıştı. Son düzenlemeye göre;

 

Türkiye’de yerleşik kişiler; yurt dışında ifa edilecekler dışında kalan, kendi aralarında akdedecekleri, iş sözleşmelerinde sözleşme bedelini ve bu sözleşmelerden kaynaklanan diğer ödeme yükümlülüklerini döviz cinsinden veya dövize endeksli olarak kararlaştıramazlar.”

 

Bu madde ile Bakanlık; Türk işçilerin Türk işverenin işçisi olarak özellikle inşaat sektöründe yurtdışındaki çalışmalarını kapsam dışı bıraktı. Yurtdışında çalışıp orada harcayan işçilerin, tabiiyetine bakılmaksızın kapsam dışı bırakılmasının, yerinde bir düzenleme olduğu kanaatindeyiz.

 

4-TÜRKİYE’DE YERLEŞİK OLAN YABANCILARIN DURUMU

Türk vatandaşı olmayan yabancıların Türkiye’de Türk veya yabancı şirketlerle yaptığı iş veya hizmet akitleri için yasak geçerli değildir.

 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile vatandaşlık bağı bulunmayan Türkiye’de yerleşik kişilerin taraf olduğu iş sözleşmelerinde, sözleşme bedelinin ve bu sözleşmelerden kaynaklanan diğer ödeme yükümlülüklerinin döviz cinsinden veya dövize endeksli olarak kararlaştırılması mümkündür.”

 

HAVAYOLU ŞİRKETLERİ İÇİN AYRICA DÜZENLEME YAPILDI

Tebliğin 17. Fıkrası ile havayolu şirketleri için ayrıca bir düzenleme öngörüldü. Düzenlemeye göre;

 

Türkiye’de yerleşik yolcu, yük veya posta taşıma faaliyetinde bulunan ticari havayolu işletmeleri; hava taşıma araçlarına, motorlarına ve bunların aksam ve parçalarına yönelik teknik bakım hizmeti veren şirketler; sivil havacılık mevzuatı kapsamında havalimanlarında yer hizmetleri yapmak üzere çalışma ruhsatı alan veya yetkilendirilen kamu ya da özel hukuk tüzel kişiliği statüsündeki kuruluşlar ile söz konusu kuruluşların kurdukları işletme ve şirketler ile doğrudan veya dolaylı olarak sermayelerinde en az %50 hisse oranına sahip olduğu ortaklıkların Türkiye’de yerleşik kişilerle döviz cinsinden veya dövize endeksli bedeller içeren gayrimenkul satış, gayrimenkul kiralama ve iş sözleşmeleri haricindeki sözleşmeleri akdetmeleri mümkündür.”

 

Görüleceği üzere, yabancı işçinin en sık görüldüğü sektörlerden birisi de havayolu sektörüdür. Havayolu şirketleri için dövize endeksli sözleşme yapma imkanı verilmesine karşın iş sözleşmeleri yine yasak kapsamına alındı. Buna göre; havayolu şirketleri Türk işçilerle (pilot olsun, kabin memuru olsun) dövizle sözleşme yapamayacak ve mevcut sözleşmeler de TL’ye çevrilecek.

 

Burada değinmek istediğim nokta; düzenlemenin 4. Fıkrasının ( c ) bendi ile yasak kapsamı dışında bırakılan Türkiye’de yerleşik kişilerin yurt dışında gerçekleştirecekleri faaliyetler kapsamında yapılan hizmet sözleşmeleri” nin kokpit ve kabin personeli açısından geçerli olup olmayacağıdır. Tespiti gereken husus, kokpit ve kabin personelinin işini nerede ifa ettiğidir. Ülke kavramına, hava ve kıta sahanlığı ile açık deniz üzerindeki hava araçları da dahil ise de, yabancı ülke kara sularına ve kara parçasına girdiği anda artık ülkesellikten bahsedilemeyecektir. İstisna kapsamında tutulan “yurtdışında gerçekleştirilecek faaliyet”in kısmen veya tamamen olmasının sonuca bir etkisi olmadığı kabul edilirse, Türk kabin ve kokpit personelinin de istisna kapsamında kaldığını kabul etmek gerekir.

 

TÜRK PARASI ÜZERİNDEN YAPILACAK SÖZLEŞMELERDE HANGİ KUR ESAS ALINACAK?

Tebliğ’de yapılan son düzenlemeye göre döviz cinsinden veya dövize endeksli olarak yapılan sözleşmelerin bir kısmı Türk parası üzerinden devam edecek. Düzenlemeye göre;

 

Bu madde uyarınca sözleşme bedeli ve bu sözleşmelerden kaynaklanan diğer ödeme yükümlülükleri döviz cinsinden veya dövize endeksli olarak kararlaştırılması mümkün olmayan sözleşmelerde yer alan bedeller Türk Parası Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Kararın Geçici 8 inci maddesi kapsamında Türk parası olarak taraflarca yeniden belirlenirken mutabakata varılamazsa; akdedilen sözleşmelerde döviz veya dövize endeksli olarak belirlenen bedeller, söz konusu bedellerin 2/1/2018 tarihinde belirlenen gösterge niteliğindeki Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası efektif satış kuru kullanılarak hesaplanan Türk parası cinsinden karşılığının 2/1/2018 tarihinden bedellerin yeniden belirlendiği tarihe kadar Türkiye İstatistik Kurumunun her ay için belirlediği tüketici fiyat endeksi (TÜFE) aylık değişim oranları esas alınarak artırılması suretiyle belirlenir.”

 

2/1/2018 tarihli efektif satış kuru;

Dolar: 3,7776

Euro: 4,5525

Sterlin: 5,1252 şeklindeydi.

 

Sözleşme tarafları esas alınacak kur bakımından anlaşamazlarsa yukarıda belirtilen kur esas alınarak bu miktara TÜFE Aylık Değişim Oranı üzerinden arttırma yapılacaktır. Eylül ayında bedellerin yeniden belirlenmesi halinde kur üzerinde %18-20 arasında bir artış uygulanacaktır.

 

1000 dolar maaş alan bir işçinin ücreti eylül ayında 4.500 TL civarında olacaktır. Eylül ayı boyunca dolar kurunun 6 TL’nin üzerinde seyreden bir grafik çizmesi karşısında 1000 dolar üzerinden ücret alan kişinin 6.000 TL değerinde bir para yerine eline 4.500 TL geçecektir. Yine Eylül ayında 1.000 Euro alan bir çalışanın yeni düzenlemeye göre 5.450 TL civarında ücret alması öngörülüyor. Eylül ayından günümüze 7,00 TL düzeyinde seyreden kura göre 1.000 Euro alan çalışan 7.000 TL yerine 5.450 TL alacaktır.

 

Tebliğ ile getirilen düzenleme bu şekilde. Asıl önemli olan soru şu…

 

İŞÇİ ALEYHİNE OLAN BU DEĞİŞİKLİĞİN, CUMHURBAŞKANI KARARI (KARARNAMESİ DEĞİL) VE TEBLİĞ İLE GETİRİLDİĞİ DÜŞÜNÜLÜRSE, BAĞLAYICILIĞI VAR MIDIR VEYA İPTALİ MÜMKÜN MÜDÜR?

Kanaatimizce düzenlemenin asıl tartışılması gereken yanı da bu… Cumhurbaşkanı kararının hukuk hiyerarşisindeki yeri, tebliğ ile böyle bir düzenleme yapılıp yapılamayacağı konularını da ayrı bir yazıya bırakmak zorunda kaldık…

 

ENER AVUKATLIK BÜROSU

 

 

DÖVİZE ENDEKSLİ SÖZLEŞMELERİN CUMHURBAŞKANI KARARINA GÖRE TL’YE UYARLANMASI

DÖVİZE ENDEKSLİ SÖZLEŞMELERİN CUMHURBAŞKANI KARARINA GÖRE TL’YE UYARLANMASI

Önceki hafta yazımızda dövizle yapılan sözleşmelerin belirli koşulların varlığı halinde uyarlanarak ifa edilebileceğinden bahsetmiştik. Geçen hafta başlayan ve bu hafta devam eden süreçte bu konu yoğun bir gündem oluşturdu. Önce 13 Eylül 2018 tarihli Resmi Gazete’de 85 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı yayımlandı. Karar Türk Parası Kıymetini Koruma Hakkında 32 sayılı Karar’da yapılan değişiklikleri içeriyor. Karar’a göre;

Türkiye’de yerleşik kişilerin, Bakanlıkça belirlenen haller dışında, kendi aralarındaki menkul ve gayrimenkul alım satım, taşıt ve finansal kiralama dâhil her türlü menkul ve gayrimenkul kiralama, leasing ile iş, hizmet ve eser sözleşmelerinde sözleşme bedeli ve bu sözleşmelerden kaynaklanan diğer ödeme yükümlülükleri döviz cinsinden veya dövize endeksli olarak kararlaştırılamaz.”

TBK M.138’de düzenlenen aşırı ifa güçlüğü sebebiyle sözleşmelerin değişen koşullara uyarlanmasına ilişkin hükümde aranan “Olağanüstü Koşul”un, son Cumhurbaşkanlığı kararı ile gerçekleştiğini iddia edenlerin sayısı hiç de azımsanacak seviyede değil. Uyarlama davalarında yargı makamları, dövizdeki dalgalanmaların ülkemiz ekonomik koşulları açısından gayet normal olduğu ve tacirler açısından öngörülebilmesi gerektiğinden bahisle, uyarlama taleplerini reddetmekte idi. Ancak yayımlanan bu Karar ile birlikte, 13 Ekim’den itibaren, sözleşmenin uyarlanması konusunda karşı tarafla anlaşamadığı için mahkemeye yapılacak uyarlama taleplerinin kolay kolay reddedilemeyeceğini söyleyebiliriz.

Konuyla ilgili belirsizliğini koruyan nokta ise, bakanlıkça belirlenecek ve kapsam dışı bırakılacak alanların hangileri olduğu. Hazine ve Maliye Bakanlığı sitesinde yayımlanan basın duyurusu ile; özellikle döviz cinsinden kredi alarak yükümlülük altına giren Türkiye’de yerleşik kişilerin durumunun dikkatte alınacağı ifade edildi. Önümüzdeki günlerde bu durumun netleşeceğini öngörüyoruz.

 

ARTIK DÖVİZLE SÖZLEŞME YAPILAMAYACAK!

Kararın yayımlanmasından itibaren belirli alanlarda döviz cinsinden sözleşmeler yapılamayacak. Türkiye’de yerleşik kişiler arasında;

-Menkul ve Gayrimenkul Alım-Satım Sözleşmeleri

-Taşıt ve Finansal Kiralama dahil Her Türlü Menkul ve Gayrimenkul Kiralama ve Leasing Sözleşmeleri

– İş, Hizmet ve Eser Sözleşmeleri

Döviz cinsinden veya dövize endeksli olarak kararlaştırılamayacaktır. Sadece sözleşme bedelleri değil aynı zamanda sözleşmelerden kaynaklanan diğer ödeme yükümlülüklerinin de dövize göre belirlenmesi engellenmiştir.

Türkiye’de yerleşik kişiler ifadesinden ne anlaşılacağı da önemli esasen. 32 sayılı Karar’ın tanımlar bölümünde;

“… b) Türkiye’de yerleşik kişiler: Yurtdışında işçi, serbest meslek ve müstakil iş sahibi Türk vatandaşları dahil Türkiye’de kanuni yerleşim yeri bulunan gerçek ve tüzel kişileri”

Olarak ifade edilmiştir.

Cumhurbaşkanı Kararı’nda mevcut sözleşmelerde yapılacak değişiklik için de bir geçici madde yayımlandı. Karara göre;

Geçici Madde 8- Bu Kararın 4’üncü maddesinin (g) bendinin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren otuz gün içinde, söz konusu bentte belirtilen ve daha önce akdedilmiş yürürlükteki sözleşmelerdeki döviz cinsinden kararlaştırılmış bulunan bedeller, Bakanlıkça belirlenen haller dışında; Türk parası olarak taraflarca yeniden belirlenir.”

Karar’ın 13 Eylül 2018 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanması ile birlikte 30 günlük bu süre de başlamış oldu. Sözleşmelerin uyarlanması için verilen süre 13 Ekim 2018 tarihinde dolmuş olacak. Bu süre içerisinde sözleşmelerin Türk lirası üzerinden taraflarca kararlaştırılması mümkün. Ancak kararlaştırılacak miktarın hangi tarihteki kur üzerinden belirleneceği tartışmalı. Zira önceki aylarda 4,6 TL olan Dolar kuru bugünlerde 6,00 TL üzerinde seyrediyor. Peki taraflar hangi kura sabitleneceği hususunda anlaşamazlarsa ne olacak?

 

SON KARARI MAHKEMELER VERECEK

13 Ekim 2018 tarihine kadar sözleşme bedelinin taraflarca belirlenmemesi halinde, 1567 Sayılı Türk Parasının Kıymetinin Korunması Hakkında Kanun’un 3. Maddesi’ne göre idari para cezası verilmesi öngörülüyor. Anılan hüküm;

“Cumhurbaşkanının bu Kanun hükümlerine göre yapmış̧ bulunduğu genel ve düzenleyici işlemlerdeki yükümlülüklere aykırı hareket eden kişi, üç bin Türk Lirasından yirmi beş̧ bin Türk Lirasına kadar idarî para cezası ile cezalandırılır.”

Amerikan Merkez Bankası (FED) kararları ve siyasi gündem sebebiyle yaşanan kur artışı ve ardından devam etmekte olan enflasyon-faiz artışları sebebiyle birçok önlem alınmaya çalışılıyor. Dövize endeksli sözleşmelerin TL’ye tahvil edilmesine ilişkin karar da bu tedbirlerden biri. Ancak çoğu hukukçu, kararın sözleşme özgürlüğüne aykırı olduğu görüşünde.

 

13 EKİM’E KADAR TL’YE ÇEVRİLMEYEN SÖZLEŞMELERİN GEÇERLİLİĞİ NE OLACAK?

BBC kanalında yayınlanan bir haberde, ilginç bir iddia ortaya atıldı. 13 Ekim’e kadar dövize endeksli sözleşmelerin TL’ye dönüştürülmesi gerektiği kaçınılmaz. Bu demek oluyor ki, tarafların, sözleşme bedelinin hangi kura sabitleneceği hususunda anlaşmak için önlerinde sadece 30 günleri (bugünden itibaren 22 gün) var. Eğer 13 Ekim’e kadar bir consensus sağlanamaz ise, sözleşmeyi ayakta tutmak için mahkemeye başvurmak da kaçınılmaz. Zira 13 Ekim itibariyle dövize endeksli sözleşmelerin geçerliliği de tartışılır hale gelecek. Asıl sorun, sözleşme gereğini ifa etmeyen döviz borçlusuna karşı, döviz alacağı üzerinden icra takibi yapılıp yapılamayacağı.. Geçerli olmayan bir talebin icraya konulamayacağını iddia eden icra müdürüne de şahit olunabilir, dövize dayalı alacak talebini, ille de TL’ye çevir öyle gel dendiğine de..

 

KANAATİMİZ

Türk Borçlar Kanunu’nun 138. Maddesinde yerini bulan uyarlama davalarının, 32 sayılı kararda değişiklik yapılmasına ilişkin Cumhurbaşkanı Kararı ile yeniden hortlayacağı kuşkusuzdur. Mühim olan, sözleşmenin tarafları arasında eşitsizliğe neden olacak bir uyarlamadan kaçınmaktır. Nitekim, bugünkü en yüksek kurdan sabitlemek, yasanın kastettiği anlamda bir uyarlama olmayacaktır. Bununla birlikte ekonomideki dalgalanmadan önceki 4 TL seviyelerine kuru sabitleme şeklindeki uyarlama da, sözleşmenin döviz alacaklısını önemli ölçüde zarara uğratacaktır. Türk Lirası’nın alım gücü, son 2 ay içerisinde önemli ölçüde azalmış olacaktır. Kanaatimizce, alanında uzman bilirkişiler marifetiyle yapılacak hesaplamalar sonucu, bugünkü kurdan az fakat çok da aşağı olmayan bir kura sabitlenerek çözüme gidileceği kanaatindeyiz.

 

ENER AVUKATLIK BÜROSU

 

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.