ADLİ TATİLDE DURMAYAN SÜRELER VE DAVALAR

Bu yazımızı Temmuz ayının hukuk dünyasında habercisi olduğu bir durum hakkında yani adli tatil ve adli tatilde süreler başlığı altında kaleme alacağız. Bilindiği üzere 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na göre, adli tatil her yıl 20 Temmuz’da başlar, 31 Ağustos’ta sona erer ve böylece yeni adli yıl 1 Eylül’de başlamış olur. (Madde 102.)

Peki bu adli tatil süresi boyunca adliyeler ve yargı mercileri tam olarak kepenk kapatıyor mu? Yoksa bazı süresi durmayan dosyalar ve görülecek davalar bu kuralın istisnasını oluşturuyor mu? Bu hususları yine Hukuk Muhakemeleri Kanunu kapsamında aşağıda inceleyeceğiz.

MADDE 103– (1) Adli tatilde, ancak aşağıdaki dava ve işler görülür:


a) İhtiyati tedbir, ihtiyati haciz ve delillerin tespiti gibi geçici hukuki koruma, deniz raporlarının alınması ve dispeçci atanması talepleri ile bunlara karşı yapılacak itirazlar ve diğer başvurular hakkında karar verilmesi.

b) Her çeşit nafaka davaları ile soybağı, velayet ve vesayete ilişkin dava ya da işler.

c) Nüfus kayıtlarının düzeltilmesi işleri ve davaları.

ç) Hizmet akdi veya iş sözleşmesi sebebiyle işçilerin açtıkları davalar.

d) Ticari defterlerin kaybından dolayı kayıp belgesi verilmesi talepleri ile kıymetli evrakın kaybından doğan iptal işleri.

e) İflas ve konkordato ile sermaye şirketleri ve kooperatiflerin uzlaşma suretiyle yeniden yapılandırılmasına ilişkin işler ve davalar.

f) Adli tatilde yapılmasına karar verilen keşifler.

g) Tahkim hükümlerine göre, mahkemenin görev alanına giren dava ve işler.

ğ) Çekişmesiz yargı işleri.

h) Kanunlarda ivedi olduğu belirtilen veya taraflardan birinin talebi üzerine, mahkemece ivedi görülmesine karar verilen dava ve işler.

(2) Tarafların anlaşması hâlinde veya dava bir tarafın yokluğunda görülmekte ise hazır olan tarafın talebi üzerine, yukarıdaki iş ve davalara bakılması, adli tatilden sonraya bırakılabilir.

(3) Adli tatilde, yukarıdaki fıkralarda gösterilenler dışında kalan dava ve işlerle ilgili olarak verilen dava, karşı dava, istinaf ve temyiz dilekçeleri ile bunlara karşı verilen cevap dilekçelerinin ve dosyası işlemden kaldırılan davaları yenileme dilekçelerinin alınması, ilam verilmesi, her türlü tebligat, dosyanın başka bir mahkemeye, bölge adliye mahkemesine veya Yargıtaya gönderilmesi işlemleri de yapılır.

(4) Bu madde hükümleri, bölge adliye mahkemeleri ile Yargıtay incelemelerinde de uygulanır.”

Hemen belirtelim ki adli tatil boyunca çalışmaya ara veren mahkemeler için 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’ndaki süreler işlememektedir. Eğer sürenin son günü adli tatile rastlıyorsa bu süre, adli tatilin sona erdiği günü izleyen günden itibaren yedi gün uzamaktadır. Anlaşılacağı üzere adli tatil yalnızca söz konusu kanunla düzenlenen süreler bakımından hüküm ifade eder, bu kanunla düzenlenmeyen diğer süreler kesintisiz olarak işlemeye devam ederler. Adli tatil nedeniyle uzayacak süreler, İdari Yargılama Usulü Kanunu’yla belirlenen bütün süreleri kapsamaktadır. Sizin için bu sürelerden en kritik olanlarını aşağıda listelemiş bulunmaktayız:

-İYUK’nun 7. maddesinde yer alan dava açma süresi.

-İYUK’nun 16. maddesinde yer alan cevap verme süresi.

-İYUK’nun 27. maddesinde yer alan yürütmenin durdurulması hakkında karara itiraz süresi.

-İYUK’nun 45. maddesinde yer alan istinaf süresi.

-İYUK’nun 46. maddesinde yer alan temyiz süresi.

-İYUK’nun 53. maddesinde yer alan yargılamanın yenilenmesi süresi.

Kaldı ki adli tatil, tüm mahkemeler yönünden geçerli değildir. Bu konuda net bir bilgi edinmek için bu noktaya değinen bazı kanunlara bakmakta yarar vardır:

07.07.2013 tarihli ve 28700 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Yargı Hizmetleri İle İlgili Olarak Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’la yapılan değişiklikler çerçevesinde;

-Danıştay Kanunu’nun 86. maddesi gereği Danıştay daireleri,

-İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 61. maddesi gereği olarak bölge idare, idare ve vergi mahkemeleri,

20 Temmuz 2020 – 31 Ağustos 2020 döneminde çalışmaya ara verecek ve bu dönemde adli tatilde olacaklardır.

İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 61. maddesine göre, yargı çevresine dâhil olduğu bölge idare mahkemesinin bulunduğu il merkezi dışında kalan ve sadece bir idare veya bir vergi mahkemesi bulunan yerlerdeki idari yargı mercileri çalışmaya ara vermemektedir. Buna göre vergi mahkemesi istinaf mercii olan bölge idare mahkemesiyle aynı ildeyse çalışmaya ara verir, farklı ilde ise çalışmaya ara vermez. Bu konunun önemi olası hak kayıplarının önüne geçilmesi noktasında saklıdır.

Ceza Mahkemeleri açısından durum biraz farklılık arz etmektedir. Bu mahkemelerde tatil, her yıl ağustosun birinden eylülün beşine kadar uygulanmaktadır. Bunlara ilişkin diğer önemli maddeler ise şunlardır:

-Soruşturma ile tutuklu işlere ilişkin kovuşturmaların ve ivedi sayılacak diğer hususların tatil süresi içinde ne suretle yerine getirileceği, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca belirlenir.

-Tatil süresince bölge adliye mahkemeleri ile Yargıtay, yalnız tutuklu hükümlere ilişkin veya Meşhud Suçların Muhakeme Usulü Kanunu gereğince görülen işlerin incelemelerini yapar.

-Adli tatile rastlayan süreler işlemez. Bu süreler tatilin bittiği günden itibaren üç gün uzatılmış sayılır.

İdari Yargı ise; Bölge İdare, İdare ve Vergi Mahkemelerini kapsar ve bunlara dair adli tatil esasları şu şekildedir:

-Bu Kanunda (İYUK) yazılı sürelerin bitmesi çalışmaya ara verme zamanına rastlarsa bu süreler, ara vermenin sona erdiği günü izleyen tarihten itibaren yedi gün uzamış sayılır.

-Bölge idare, idare ve vergi mahkemeleri her yıl bir eylülde başlamak üzere, yirmi temmuzdan otuz bir ağustosa kadar çalışmaya ara verirler. Ancak, yargı çevresine dahil olduğu bölge idare mahkemesinin bulunduğu il merkezi dışında kalan idare ve vergi mahkemeleri çalışmaya ara vermeden yararlanamazlar. Bu mahkemeler, 62’nci maddedeki sınırlamaya tabi olmaksızın görevlerine devam ederler.

-Ara verme süresi içinde; bölge idare mahkemesi başkanının önerisi üzerine, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca, her bölge idare mahkemesi merkezinde idare ve vergi mahkemesi başkan ve üyeleri arasından görevlendirilecek üç hakimin katıldığı bir nöbetçi mahkeme kurulur. Nöbetçi kalanlardan en kıdemli başkan, yoksa en kıdemli üye nöbetçi mahkemenin başkanlığını yapar.

-Nöbetçi mahkeme çalışmaya ara verme süresi içinde aşağıda yazılı işleri görür:

a) Yürütmenin durdurulmasına ve delillerin tespitine ait işler,
b) Kanunen belli süre içinde karara bağlanması gereken işler.

Yazımızın sonuna gelmişken şunu da hatırlatalım ki adli tatil döneminde dava açılmasına veya adli tatilden etkilenen diğer başvuruların yapılmasına hukuken hiçbir engel yoktur. Yeni adli yılda buluşmak dileğiyle..

AVUKAT, DAVAYI KAYBETSE DE TAKİPTE HİÇBİR ÜCRET TAHSİL ETMESE DE VEKALET ÜCRETİNE HAK KAZANIR.

Yargıtay 13. HD, E: 2016/28078, K: 2019/3110, T: 11.3.2019

MAHKEMESİ : Tüketici Mahkemesi

Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne kısmen reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.

K A R A R

Davacı, davalıların murisi … tarafından vekil tayin edildiğini, 6 adet dosyada icra ve dava takibi yaptığını ve sonuçlandırdığını, aralarında yazılı bir vekalet sözleşmesi bulunmadığını, haksız olarak azledildiğini, işbu davalar sebebiyle hak kazandığı vekalet ücretinin tahsili için … 33. İcra Müdürlüğü 2015/20675 Esas sayılı dosyasında icra takibi başlattığını, davalıların itirazı nedeniyle takibin durduğunu, bu nedenlerle itirazın iptaline ile takibin devamına, lehine %20 inkar tazminatına hükmedilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalılar, davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Eldeki davada taraflar arasında yazılı bir avukatlık ücret sözleşmesi imzalanmamıştır. Davalılar murisinin davacıya 23.08.2006 tarihinde vekaletname verdiği, 21.07.2014 tarihinde de azlettiği, azilde haksız olduğu, avukatlık ücreti talep edilen dava ve işlerin ise azilden önce kesinleştiği dosya kapsamından anlaşıldığı gibi bu hususlar mahkemenin de kabulündedir. Öncelikle avukatlık ücreti yapılan işin olumlu sonuçlanmasının ya da davayı kazanmanın değil verilen hizmetin karşılığıdır.

Avukatlık Kanununun 171/1 maddesinde düzenlenen “Avukat üzerine aldığı işi kanun hükümlerine göre ve yazılı sözleşme olmasa bile sonuna kadar takip eder.” ve “Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin 2. maddesinde düzenlenen “…avukatlık ücreti, kesin hüküm elde edilinceye kadar olan dava, iş ve işlemler ücreti karşılığıdır.” hükümleri gereğince de avukat, aksine sözleşme yoksa, işi sonuna kadar takip edip sonuçlandırmadan ücretini talep edemez. (Bkz. Aynı doğrultuda HGK. 23.3.1983 4/562-156; HGK. 3.7.1987 3/92-599; 13. HD. 2005/15433 E. 2008/3694 K.; 13. HD.2008/6280 E. 2008/11580 K.) Avukatlık Kanunu’nun 174.maddesinde de “Avukatın azli halinde ücretin tamamı verilir. Şu kadar ki avukat kusur veya ihmalinden dolayı azledilmiş ise ücretin ödenmesi gerekmez” düzenlemesi mevcuttur.

Bu açıklamalardan sonra dava konusu olaya bakacak olursak; Küçükçekmece 4. İcra Müdürlüğü’nün 2006/13568E. Sayılı ve Küçükçekmece 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2007/820 Esas sayılı dosyalarında davacı, alacaklı vekili olup davayı kaybetse de ya da takipte hiçbir ücret tahsil edilmese de verilen hizmetin karşılığı olarak vekalet ücretine hak kazanması gerekirken, yukarıda bahsedilen Avukatlık Kanununun ilgili maddeleri gözetilmeden yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.

S O N U Ç

Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün davacı yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, HUMK’nun 440/III-1 maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 11/03/2019 gününde oybirliğiyle karar verildi.

DAVANIN AÇILMAMIŞ SAYILMASI HALİNDE YARGILAMA GİDERLERİ VE VEKALET ÜCRETİ DAVACIYA YÜKLETİLİR.

Yargıtay 2. HD, E: 2020/6096, K: 2021/111, T: 13.01.2021

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı-davalı erkek tarafından kadının karşı boşanma davasının kabulü, kusur belirlemesi, tedbir, yoksulluk ve iştirak nafakaları ile kadına verilen tazminatlar, reddedilen kendi manevi tazminat talebi, kadın yararına hükmedilen tedbir nafakasının başlangıç tarihi ile birleşen dosyada yargılama giderleri ve vekalet ücretine ilişkin hüküm kurulmaması yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

K A R A R

1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.

2- Davalı-davacı kadın yararına asıl dava tarihi olan 29.11.2013 tarihinden itibaren tedbir nafakasına hükmedilmesi gerekirken, açılmamış sayılmasına karar verilen birleşen tedbir nafakası davasının dava tarihi olan 04.11.2013 tarihinden itibaren tedbir nafakasına hükmedilmesi doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir.

3- Hakim tarafların talepleriyle bağlı olup talepten fazlasına ve başka bir şeye hükmedemez (HMK m. 26). Davalı-davacı kadın karşı davasında yargılama sırasında doğan ortak çocuk yararına aylık 250,00 TL tedbir ve iştirak nafakası talebinde bulunduğu halde, velayeti anneye bırakılan ortak çocuk yararına talep aşılmak suretiyle aylık 350,00 TL tedbir ve iştirak nafakasına hükmedilmesi doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir.

4- Davanın açılmamış sayılması davayı sonlandıran usule ilişkin nihai bir karardır. Davanın açılmamış sayılmasına karar verilen hallerde yargılama giderleri davacıya yükletilir (HMK m. 331/3). Avukatlık ücreti de yargılama giderlerindendir. İstinaf incelemesini yapan bölge adliye mahkemesince davalı-davacı kadın tarafından açılan ve taraflarca karşılıklı açılan boşanma davası ile birleştirilen Ankara 5. Aile Mahkemesi’nin 2014/109 Esas sayılı tedbir nafakası dosyasının “açılmamış sayılmasına” karar verildiğine göre iş bu dosyada kendisini vekille temsil ettiren birleşen dosya davalısı erkek yararına vekalet ücretine ve yargılama giderlerine hükmedilmesi gerekirken, bu yönde hüküm kurulmamış olması usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.

S O N U Ç

Temyiz edilen hükmün yukarıda (2.), (3.) ve (4.) bentlerde gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu diğer bölümlerinin ise yukarıda (1.) bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, temyiz peşin harcın istek halinde yatırana geri verilmesine, dosyanın ilgili bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine oy birliğiyle karar verildi. 13.01.2021

VASİYETNAMENİN TENFİZİ

Bu yazının konusu, vasiyetnamenin tenfizi başlığı altında, genel olarak vasiyetname nedir, vasiyetname türleri, vasiyetnamenin hangi hallerde iptal olacağı ve vasiyetnamenin açılarak uygulanması şeklinde belirlenmiştir. İlk olarak vasiyetnamenin tanımı ile başlamak konunun anlaşılması açısından faydalı olacaktır.

Vasiyetname, bir kimsenin ölümüne ilişkin olarak gerçekleşmesini arzu ettiği istek, emir ve kararların tek taraflı irade beyanı ile ilgililere aksetme zorunluğu bulunmadan yaptığı, ölüme bağlı hukuki işlemdir. TMK m.531 “Vasiyet resmi şekilde veya miras bırakanın el yazısı ya da sözlü olarak yapılabilir.”

Vasiyetname yapabilme şartlarına değinilecek olunursa; öncelikle kişinin temyiz kudretine sahip olması koşulu aranır. Bir diğer koşul ise 15 yaşını doldurmuş olmasıdır.

Vasiyetnameler; resmi, el yazılı ve sözlü olmak üzere üç kısma ayrılır. Resmi vasiyetname, iki tanığın katılımıyla memur, sulh hakimi, noter veya kanunla kendisine bu yetki verilmiş diğer bir görevli tarafından düzenlenir. El yazılı vasiyetname, yapıldığı tarih gösterilerek en başından en sonuna kadar miras bırakanın el yazısıyla yazılmış ve imzalanmış olan bir türdür. Sözlü vasiyetname ise miras bırakanın bazı olağanüstü durumlar nedeniyle diğer iki türdeki vasiyetnameyi yapamaması halinde başvurduğu yoldur. Bu türde miras bırakanın son arzusunu iki tanığa iletmesi koşulu vardır.

Vasiyetnamenin açılması hususundan bahsedilmesi gerekirse, vasiyetnamelerin geçerli olup olmamasına bakılmaksızın tesliminden itibaren bir ay içerisinde açılması gerekir. Sulh hukuk hakiminin görevi vasiyetnameyi açmak, okumak ve ilgililere tebliğ etmektir. Vasiyetname sulh hakimi tarafından okunmadığı müddetçe doğrudan Tapu Kadastro Müdürlüğü’ne iletilemez. Görevli mahkeme ise miras bırakanın son yerleşim yerindeki Sulh Hukuk Mahkemesidir.

“…Miras bırakanın ölümünden sonra ele geçen vasiyetnamenin geçerli olup olmadığına bakılmaksızın hemen sulh hakimine teslimi zorunludur ve teslimden itibaren bir ay içinde açılır ve ilgililere okunur. Bu şekilde vasiyetnamenin usulünce açılıp okunma kararının kesinleşmesinden sonra vasiyetnamenin iptali için 1 yıllık hak düşürücü süre işlemeye başlar. Vasiyetnamenin iptali davasında öncelikle davaya konu vasiyetnamenin açılıp açılmadığının araştırılması gerekir ve vasiyetnamenin açılmasına dair kararın kesinleşme şerhli kararın da dosyaya konulması gerekir…”

(Yargıtay 3. HD. 2016/647 E-2016/1999 K)                                

 Vasiyetnamenin iptaline sebep olan haller incelediğinde şunları görülmektedir;

TMK m.557’de de belirtildiği üzere,

  1. Tasarruf, miras bırakanın tasarruf ehliyeti bulunmadığı sırada yapılmışsa
  2. Tasarruf; yanılma, aldatma, korkutma veya zorlama sonucunda yapılmışsa
  3. Tasarrufun içeriği, bağlandığı koşullar veya yüklemeler hukuka veya ahlaka aykırı ise
  4. Tasarruf, kanunda ön görülen şekillere uyulmadan yapılmışsa

“…Davada, resmi vasiyetnamenin şekil koşullarını taşımaması nedeniyle iptali, olmadığında tenkisi talep edilmektedir.

TMK`nın 532. maddesine göre, resmi vasiyetname; resmi memur, sulh hakimi, noter veya kanunla kendisine bu yetki verilmiş diğer bir görevli tarafından iki tanığın katılmasıyla düzenlenir. Uygulamada vasiyetnameler genel olarak noter tarafından düzenlenmektedir.

Vasiyetnamenin düzenleme şeklinde yapılması (Noterlik Kanunu md. 89) ve fotoğraflı olması zorunludur.

Kanunda noterden söz edilmesi, noterlik makamının hedef alınmasındandır. Noter yetkisine sahip yeminli başkatibin düzenlediği vasiyetname ile yeminli katibin düzenlediği vasiyetname Yargıtay`ca geçerli kabul edilmektedir. Ancak, vasiyetnamenin baştan sona kadar aynı memur tarafından düzenlenmesi ve onun tarafından gerekli yerlerin imzalanması zorunludur…”

(Yargıtay Hukuk Dairesi E:2013/10121 K:2013/10974 K.T.:25.06.2013)

Vasiyetname, yukarıda değinilmiş olunduğu üzere bir kimsenin ölümünden sonra mirası üzerinde belirttiği düzenlemelere denir. Vasiyetnamenin ilerleyen süreçteki hukuki işlemine ise vasiyetnamenin tenfizi denir. Genel bir tabirle vasiyetin yerine getirilmesi için yapılan işlemlerdir. Vasiyetnamenin tenfizini vasiyet alacaklıları talep edebilir. Vasiyet alacaklısı miras üzerinde pay sahibi olmayan, kendisine sadece herhangi bir mal bırakılan kişidir.

 Vasiyetnamenin tenfizi davasını açabilecek kişi vasiyet alacaklısıdır. Alacaklı bu davayı mirasçılara karşı açar ve vasiyetteki malın kendisine verilmesini talep eder. Bu dava vasiyetnamenin açılmasından itibaren açılabilir. Görevli mahkeme Asliye Hukuk Mahkemesidir. Türk Medeni Kanunu’nun 602.maddesi uyarınca, vasiyet alacaklısının vasiyeti tenfiz davası açma hakkı, lehine belirli bir mal vasiyet edildiğini öğrendiği tarihten ya da vasiyete göre bu mal kendisine daha geç bir tarihte devredilecekse, bu tarihten itibaren 10 yıl içerisinde kullanılmadığı taktirde zamanaşımına uğrar. Bu hususlar aşağıda paylaşılmış olan içtihat ile daha iyi anlaşılacaktır.

“… Hukuk Genel Kurulu’nun 13.02.1991 gün, 648-65 sayılı kararında da açıkça vurgulandığı üzere, vasiyetnamenin tenfizi diye adlandırılan davalar, bir ayni hakkın tesisi için değil, yalnızca Sulh Hukuk Mahkemesi’nce açılan vasiyetnamenin, TMK.nun m.595 ve
izleyen maddelerinde (MK.nun 535 ve izleyen maddelerinde) düzenlenen tebliği işlemlerinin tamamlanmasından ve gerekli yasal sürelerin geçmesinden sonra, herhangi bir itiraza uğramadığı ve iptalinin istenmediği bu nedenle de kesinleşmiş olduğunun tesbiti içindir.
Diğer bir anlatımla “Vasiyetnamenin tenfizi, vasiyetnamenin açılıp itiraza uğramadığı veya yapılan itirazların sonuçsuz kaldığının tesbitinden ibarettir. Bu tesbit başlı başına ayni bir hakkın geçirimini sağlamaz. Bilindiği üzere ölüme bağlı tasarrufla;
a- Mirasçılardan biri veya bir kaçı mirasçılıktan çıkarılabilir. ( TMK. m.510 ),
b- Koşullar ve yüklemeler (mükellefiyetler) konulabilir (TMK. m.515, yedek mirasçı atama TMK. m.52 art mirasçı atama TMK. m.521),
c- Mirasçı atanabilir ( TMK.m.516 ),
d-Mirasçılardan birine veya üçüncü bir kişiye belirli mal vasiyeti yapılabilir (TMK.m.517 ),
e- Vakıf kurulması öngörülebilir (…Belirtilen tasarrufların ne şekilde yerine getirileceği yine Medeni Kanunda ayrı ayrı gösterilmiştir. Mahrumiyet ve iskat (yoksunluk ve mirasçılıktan çıkarma) halinin aksi kanıtlanmadıkça, mirasçı seçilen kişi, mirasçılık belgesi almadıkça ( MK. m.598 ) kendisine belirli bir mal vasiyet edilen kimse, bu malı ilgilisinden istemedikçe “yasal mirasçı veya varsa tenfiz memurundan” ve karşı çıkılması halinde onlar aleyhine istihkak davası açıp dava ile haklılığını kanıtlamadıkça, vasiyetname ile yapılan tasarrufun sahibi olamaz…)
Medeni Kanunun 599. maddesi uyarınca, mirasın açılmasıyla terekeye sahip olma hakkı, sadece yasal mirasçılara tanınmıştır. Vasiyetname ile mirasçı seçilenlerin, ( Mirasçı nasb edilenler) hakları, yasal mirasçılar veya öncelikle tasarruf ile yararlarına bağışlama yapılmış olanlar tarafından açıkça itiraza uğramamış ise, bu hususun tebliğinden itibaren bir ay geçtikten sonra bunlar mirasçılık sıfatları hakkında belge verilmesini, Sulh Hakiminden isteyebilirler ( Bununla beraber her nevi istihkak ve iptal davası hakkı saklı olmak üzere ) (MK. m.598 ). Vasiyetname ile verilen hakkın geçirilmesini sağlayacak husus sulh hakiminin vereceği mirasçılık belgesidir.
Kendisine belirli bir mal vasiyet edilen kimsenin, durumu ise daha farklıdır. Medeni Kanunun 600.maddesi gereği, kendisine belirli bir mal vasiyet edilen kimse, bu vasiyeti yerine getirmekle yükümlü olan varsa ona, yoksa yasal veya atanmış mirasçılara karşı açacağı istihkak davası ile malın kendisine teslimini isteyebilir.
Somut olayda; davacının, davaya konu taşınmazları kendisine vasiyet eden muris …’nin yasal mirasçısı olmadığı, ancak davaya konu taşınmazların halen adına kayıtlı olduğu dava dışı muris Haydar’ın yasal mirasçısı olduğu anlaşıldığından; davacının, öncelikle davaya konu taşınmazların maliki Haydar adına olan tapu kayıtlarının mirasçıları adına intikalini sağlaması gerekir. Mahkemece, intikal işlemi gerçekleştikten sonra vasiyetnamenin tenfizi ile ilgili karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiş bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ; Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince davalılar yararına BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı HMK’nun geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK.nun 440.maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren 15 günlük süre içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 20.11.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi…”

Yargıtay 3.Hukuk Dairesi E:2017/14847 K:2017/16141

Stj. Av. Eren EKEN & Stj. Av. Dilara AÇIKEL & Av. Bilge İŞ & Av. Selçuk ENER

60 GÜNLÜK EK DAVA AÇMA SÜRESİ, ZAMANAŞIMI DOLSA BİLE UYGULANIR

T.C.

YARGITAY

13. HUKUK DAİRESİ

E. 2005/7079

K. 2005/11514

T. 5.7.2005

� DAVANIN AÇILMAMIŞ SAYILMASI ( Kararından Sonra Zamanaşımı Süresi Dolmuş İse 60 Günlük Ek Süreden Yararlanılabileceği )

� ZAMANAŞIMI SÜRESİ ( Davanın Açılmamış Sayılması Kararından Sonra Dolmuş İse 60 Günlük Ek Süreden Yararlanılabileceği )

� 60 GÜNLÜK EK SÜRE ( Davanın Açılmamış Sayılması Kararından Sonra Zamanaşımı Süresi Dolmuş İse 60 Günlük Ek Süreden Yararlanılabileceği )

818/m.137

DAVA : Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü: 
KARAR : Davacı, karpuz yetiştirmek amacıyla davalının Malatya bayiinden 2001 yılında tohum satın alıp tarlasına ektiğini, tohumun bozukluğu nedeniyle yeterli ürün alamadığını, Battalgazi Asliye Hukuk Mahkemesi’nde davalıya karşı tazminat davası açtığını, davalının itirazı üzerine mahkemece yetkisizlik kararı verilerek dava dosyasının Bursa Asliye Hukuk Mahkemesi’ne gönderildiğini, davayı takip edememesi nedeniyle açılmamış sayılmasına karar verildiğini, BK. 137. maddesinde öngörülen 60 günlük süre içerisinde bu davasını açmak zorunda kaldığını ileri sürerek 8.543.952.000.- TL tazminatın tahsiline karar verilmesini istemiştir. 
Davalı, BK. 207. maddesinde öngörülen bir yıllık zamanaşımı süresinin dolduğunu, ilk davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi halinde BK. 137. maddesinde öngörülen 60 günlük süreden istifade edilemeyeceğini savunarak davanın reddini dilemiştir. 
Mahkemece, davacının, ayıbı 2001 yılında öğrendiği, bir yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu, davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi halinde BK. 137. maddesinde öngörülen 60 günlük ek süreden istifade edilemeyeceği gerekçe gösterilerek davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir. 
B.K. 137. maddesi “dava veya defi, vaziyed eden hakimin salahiyedi olmaması veya tamiri kabil ve şekle müteallik bir noksan veya vaktinden evvel ikame edilmiş olması sebebiyle reddolunmuş olupta dava müruru zaman müddeti hitam bulmuş ise alacaklı hakkını talep etmek için altmış günlük munzam müddetten istifade eder” düzenlemesini getirmiştir. 
Yasada öngörülen 60 günlük süreden faydalanabilmek için önceki davanın telafisi kabil ve şekle müteallik bir noksandan dolayı reddedilmiş ve arada zamanaşımı süresinin de dolmuş olması gerekir. Somut olayda davanın açılmamış sayılmasına dair karardan sonra 60 günlük sürede yetkili mahkemede dava açıldığından davacı BK. 137. maddesinde öngörülen sürede faydalanır. Mahkemece işin esası incelenip sonucuna uygun bir karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile davanın reddi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir. 
SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenle davacının temyiz itirazının kabulü ile hükmün davacı lehine BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde iadesine, 05.07.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.

İŞVERENLERİN YENİ OYUNU

İŞVERENLERİN YENİ OYUNU

Son zamanlarda işçi-işveren ilişkisine dair kulağıma ilginç duyumlar gelmeye başladı. Hem de birkaç yerden… Konu ise ilginç..

İşçi işten çıkarken ne tür bir belge imzalarsa imzalasın, mahkemeler genelde işçi aleyhine olan bu belgeleri geçerli saymıyor ve ekseriyetle işçi lehine yorumlamayı tercih ediyor. 4857 sayılı yasanın işçiyi koruyan yapısı, işverene karşı güçsüz konumda işçinin korunması gerektiği gibi sebepler de esasen bunu gerektiriyor. Tabi bu durum, gayet işçiden gelen talep üzerine işverenin iyi niyetle yaptığı ikale (yani işçi ile işverenin anlaşarak iş akdinin sona erdirilmesi) anlaşmaları açısından da işvereni zor duruma sokuyor. Zira, işçinin durduk yere işi bırakmasının hayatın olağan akışına aykırı olduğu, dolayısıyla bu ikalenin, aslında işveren feshi olduğu, haliyle kıdem ve ihbar tazminatının işçiye ödenmesi gerektiği gibi kararlara konu olabiliyor.

Her çalışanın eğitim düzeyi ve iş hukukuna hakimiyeti aynı değil malumunuz. İşten çıkması veya çıkarılması durumunda hangi haklara sahip olduğunu çoğu kimse hala bilmiyor. Bu yönde insanları bilgilendirmeye yönelik ne kadar yazı yazarsak yazalım, interneti bu yönde ve aktif olarak kullanmayan kesim için, bu yazıların da çok bir anlamı yok maalesef.

İş hukukuna dair haklarını bilmeyen işçilerin işten ayrılmaları durumunda, konuya daha hakim olan işveren süreci yönlendiriyor. Tabi böyle bir anlaşma sürecinde de kazanan daima işveren oluyor. Çünkü işçi, hak ettiğinin çok altında bir tazminatla yollarını ayırıyor. Bazıları ise, az da olsa tazminatını aldıktan sonra, dava yoluna gidiyor ve hakkını arıyor ise de, bu sayı 3ü 5i geçmiyor maalesef. Anlaşma yapmasına rağmen yine de işçinin dava yoluna gitmesi ve işverenin davayı kaybetmesi, işverenleri başkaca çareler aramaya itmiş.

İşte bunlardan sonuncusu da; İŞÇİYE ÖNCE DAVA AÇTIRIP BİR GÜN SONRA DAVADAN FERAGAT ETTİRMEK…

İlk duyduğunuzda pek bir anlam vermediğiniz bu yol, işverene kesin sonuç sağlıyor. Nasıl mı?

İşçi ile yazılı hangi belgeyi imzalarsanız imzalayın, işçinin gerçek iradesini yansıtmadığı için geçerli sayılmayabiliyor. Anlaşma tutanağına, change.org ile 100.000 imza da bulsanız, sonuç değişmiyor. Haliyle işveren de, uyuşmazlığı kesin olarak çözmeyen bu ikalenin yerine daha garanti bir çözüm arıyor. İşçinin Mahkeme önünde gösterdiği iradesi gerçek iradedir ve fesada uğradığı söylenemez. Çünkü feragat Mahkeme kaleminde ve Yazı İşleri Müdürü’nün huzurunda yapılıyor. Baskı, tehdit gibi iradeyi sakatlayan hallerin burada var olduğu pek söylenemez. Çünkü, hukuk feragate önemli sonuçlar yüklemiş. Bunu öğrenen işveren, işçiyle ödeyeceği tazminat konusunda anlaştıktan sonra, bir çalışanı ile işçiyi adliyeye göndererek dava açtırıyor. Ertesi gün işçi giderek davadan feragat ediyor ve anlaştığı miktarı işverenden alıyor. Bu aşamadan sonra işçinin artık dava açma hakkı YOK!!!

Peki nedir bu? Kanunu ve işçinin hukuki bilgisizliğini kullanarak işçinin hakkını gasp etmek değil midir?

Diğer yandan, iyi niyetli işverenin kendini korumak için başvurduğu masumane bir yol olarak düşünenleriniz olabilir. Ancak usulüne ve olayın özelliklerine uygun bir ikale sözleşmesi ile de aynı sonuca gidilebileceği düşünüldüğünde, masumane lafı çok iyimser kalıyor. İşverenin yaptığı, KOLAYCILIK oluyor.

TAVSİYEMİZ….

Benzer bir teklifle karşı karşıya kalırsanız, mutlaka bir hukukçuya DANIŞIN!! UNUTMAYIN Kİ ORTADA BİR DAVA VARSA, MUTLAKA BİR AVUKAT DA OLMALI!!

                                                                                                  Av. Selçuk ENER

                                                          

İŞE İADEDE TARTIŞMALI HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE KARARI

İŞE İADEDE TARTIŞMALI HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE KARARI

İş sözleşmesi, işçi ve işveren arasındaki özel hukuk ilişkisini düzenler. Taraflar bağlı oldukları sözleşmeyi karşı tarafa bir irade beyanı yönelterek geçersiz hale getirebilirler. Bu amaçla karşı tarafa yöneltilen irade beyanına fesih ismi verilmektedir. Ancak her istenildiğinde taraflar fesih hakkını kullanamamaktadır. Buna kanunda bazı sınırlamalar getirilmiştir. İşveren bu sınırlamalara uyarak fesih bildiriminde bulunabileceği gibi işçi de kanunda sayılan şekilde ihbar sürelerine uymak kaydıyla fesih bildiriminde bulunabilecektir.

 

Fesih bildirimi yazılı olarak yapılmalıdır. İşçi, işveren tarafından yapılan feshin geçersiz olduğunu düşünüyorsa ve kanundaki şartları taşıyorsa işe iade davası açabilecektir. Bu davanın fesih bildiriminin tebliğinden itibaren 1 ay içinde açılması gerekmektedir. Aksi halde hak düşürücü süre olan bu 1 aylık süre geçirilmiş olacak ve işçi dava açma hakkını kaybedecektir. Nitekim İş Kanunu’nun 20. Maddesinde bu süre “İş sözleşmesi feshedilen işçi, fesih bildiriminde sebep gösterilmediği veya gösterilen sebebin geçerli bir sebep olmadığı iddiası ile fesih bildiriminin tebliği tarihinden itibaren bir ay içinde iş mahkemesinde dava açabilir.” şeklinde açıklanmıştır.

 

Fesih bildiriminde sözleşmenin ileri bir tarihte feshedileceği belirtilmiş ve işçi bu fesih tarihinden itibaren 1 aylık sürenin başladığını düşünerek süresi içinde dava açmıştır. Ancak davalı taraf olan işveren ise hak düşürücü  sürenin fesih bildiriminin tebliği tarihinde başlayacağını ve bundan dolayı da bu sürenin geçtiğinden bahisle davanın reddini istemiştir. Ortaya çıkan uyuşmazlık Yargıtay’a intikal etmiş ve Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, işvereni haklı bularak sürenin fesih bildirimi tarihinden itibaren hesaplanacağını söylemiş ve davanın reddinin gerektiğini belirtmiştir.

 

“…Somut uyuşmazlıkta davacı işçiye, 02.12.2014 tarihli fesih bildirimi ile “Askeri hastane ile yapılan sözleşme 31.12.2014 tarihinde sona ereceğinden dolayı sizinle yapılan iş sözleşmesi gereği iş akdiniz de 31.12.2014 tarihinde sona erecektir.” şeklinde bildirimde bulunulduğu ve davacının da bu bildirimi itirazsız imzaladığı görülmüştür.

 Davalı gerek cevap dilekçesinde ve gerekse diğer aşamalarda verdiği yazılı beyanlarında davanın yasal süresi içinde açılmadığı yönündeki itirazlarına davacı tarafından karşı beyanda bulunulmadığı gibi fesih bildiriminin yapıldığı tarihe ve imzaya yönelik açık bir itirazı da davacı ileri sürmemiştir.

 Dolayısıyla davalı işveren tarafından 02.12.2014 tarihinde yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı iş akdinin 31.12.2014 tarihi itibariyle feshedileceğinin bildirildiği, dava açma süresinin fesih tarihinden değil fesih bildiriminin tebliği tarihinden başlayacağı, davanın ise 1 aylık yasal süre aşılarak 08.01.2015 tarihinde açıldığı görülmekle yasal süresi içinde açılmayan davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile sonuca gidip davanın kabulüne karar verilmesi hatalıdır…” (YARGITAY 7. HD. E. 2016/24042 K. 2016/18961)

 

Yukarıdaki karar, ihbar süresi içerisindeki çalışmanın, fesih sonrası bir çalışma imiş gibi değerlendirilmesine sebebiyet vermektedir. Her ne kadar, yasadaki, “fesih bildirimin tebliği” ibaresi kararda dayanak yapılmış ise de, halihazırda işverene bağımlı olarak çalışan bir işçinin işveren ile davalı olarak aynı çatı altında bulunması, işleyiş ve tarafların birbirine tavrı açısından olumsuzluklara sebep olabilecektir.

 

Bu sebeple kanaatimiz, ihbar öneline uyularak yapılan fesihlerde, işe iade davası açma süresinin, fesih bildiriminden değil, ihbar süresinin bitiminden başlaması gerektiğidir. Bu şekilde, işçi ile işveren arasında ihbar süresi boyunca gereksiz olumsuzluklara meydan verilmemiş olacaktır. Diğer yandan, hak düşürücü süre açısından da işçi korunmuş olacaktır.

ENER AVUKATLIK BÜROSU

 

 

 

 

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.