GÖREVİNİ YAPMASI ENGELLENEN AVUKATA KARŞI İŞLENEN EYLEMLER, AVUKATIN YARGI GÖREVİ YÜRÜTÜYOR OLMASINDAN KAYNAKLI OLARAK, GÖREVİ YAPTIRMAMAK İÇİN DİRENME SUÇUNU OLUŞTURUR.

Yargıtay CGK, E:2016/1419, K: 2020/38, T: 28/01/2020

Görevi yaptırmamak için direnme suçundan sanıklar …, … ve …’ın TCK’nın 265/1-2-3 ve 53. maddeleri uyarınca 2 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına ve hak yoksunluğuna ilişkin İzmir 20. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 09.05.2008 tarihli ve 99-240 sayılı hükümlerin sanıklar müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesince 07.04.2010 tarih ve 3769-6222 sayı ile;

“1- TCY’nin 62. maddesinde yazılı sanıkların geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışları, cezanın failin geleceği üzerindeki etkileri gibi hususlar irdelenip tartışılmadan, ‘cezayı hafifletecek takdiri neden bulunmadığından’ söz edilerek eksik ve yetersiz gerekçeyle takdiri indirim uygulanmasına yer olmadığına karar verilmesi,

2- Sanıkların birden fazla görevliye direnmesi karşısında, verilen cezanın TCY’nin 43/2. maddesi uyarınca artırılması gerektiğinin düşünülmemesi,

3- TCY’nin 53.maddesinin a, b, d, e bentlerindeki hak yoksunluklarının infaz tamamlanıncaya kadar, c bendindeki hak yoksunluklarının ise koşullu salıvermeye kadar geçerli olacağının kararda ayrı ayrı belirtilmemesi” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir.

Bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucu Yerel Mahkemece 13.03.2013 tarih ve 250-220 sayı ile aleyhe değiştirme yasağı da gözetilerek sanıkların TCK’nın 265/2-3, 43, 62 ve 53. maddeleri uyarınca 2 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına ve hak yoksunluğuna hükmedilmiş, bu hükümlerin de sanıklar müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 18. Ceza Dairesince 23.03.2016 tarih ve 22379-5669 sayı ile onanmasına karar verilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 22.06.2016 tarih ve 220947 sayı ile;

“…Cebri icra işlemlerinin kamusal faaliyet olmakla birlikte yargısal nitelikte olmadığı, bu nedenle söz konusu ağırlatıcı nedenin uygulanamayacağı değerlendirilmiştir.

İlgili mevzuat:

TCK Madde 6- (1) Ceza kanunlarının uygulanmasında;

d) Yargı görevi yapan deyiminden; yüksek mahkemeler ve adlî, idarî ve askerî mahkemeler üye ve hakimleri ile Cumhuriyet savcısı ve avukatlar,

Anlaşılır.

Görevi yaptırmamak için direnme:

TCK Madde 265- (1) Kamu görevlisine karşı görevini yapmasını engellemek amacıyla, cebir veya tehdit kullanan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Suçun yargı görevi yapan kişilere karşı işlenmesi halinde, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

Avukatlık Kanunu

Avukata Karşı İşlenen Suçlar

Madde 57. Görev sırasında veya yaptığı görevden dolayı avukata karşı işlenen suçlar hakkında, bu suçların hakimlere karşı işlenmesine ilişkin hükümler uygulanır.

İİK Madde 88 – (Değişik madde :02/07/2012-6352 S.K./17.md.)

Haczolunan paraları, banknotları, hamiline ait senetleri, poliçeler ve sair cirosu kabil senetler ile altın, gümüş ve diğer kıymetli şeyleri icra dairesi muhafaza eder.

Diğer taşınır mallar, masrafı peşinen alacaklıdan alınarak muhafaza altına alınır. Alacaklı muvafakat ederse, istenildiği zaman verilmek şartıyla, muvakkaten borçlu yedinde veya üçüncü şahıs nezdinde bırakılabilir. Üçüncü şahsın elinde bulunan taşınır mallar haczedildiğinde, üçüncü şahsın kabulü hâlinde üçüncü şahsa yediemin olarak bırakılır. Mallar satış mahalline getirilmediği takdirde muhafaza altına alınabilir veya yediemin değişikliği yapılabilir.

İİK Madde 103 – (Değişik madde: 09/11/1988 – 3494/12 md.)

Tutanak tutulurken alacaklı, borçlu veya namlarına Tebligat Kanunu hükümlerine göre tebellüğe yetkili kimse bulunmazsa, bulunmayan alacaklı veya borçlu üç gün içinde tutanağı tetkik ve diyeceği varsa söylemesi için icra dairesine davet olunur. Kanunen ilavesi gereken müddetler mahfuzdur. Haciz sırasında borçlu veya alacaklı adına Tebligat Kanunu hükümlerine göre tebellüğe yetkili kimse bulunduğu takdirde haciz tutanağının bir örneği bulunan şahsa verilir. Borçluya veya alacaklıya ayrıca haber verilmez.

Doktrindeki görüşlere göre:

‘Haciz sırasında, alacaklı hazır bulunma hakkına sahip midir? Bir görüşe göre (Üstündağ S. İcra Hukuku s.166-Seviğ, V.R. Açıklamalı İcra ve İflas Kanunu. C:2 sh:59) alacaklının haciz sırasında hazır bulunmayı talebe hakkı yoktur. Onun bütün rolü borçlunun haciz edilebilecek mallarına dair bilgi ve masrafları vermekten ibarettir.

Diğer bir görüşe göre ise (Ansay. Ş. Hukuk, İcra ve İflas Usulleri. Sh:73) alacaklı, çıkarlarının gözetilmesi bakımından zorunlu veya faydalı ise, hacizde bulundurulmalıdır.

Nihayet son bir görüşe göre ise (Kuru, B. İcra ve İflas Hukuku, C:1, sh:672-Postacıoğlu, İ a.g.e sh: 299) hukukumuzda alacaklı haciz sırasında bulunma hakkına sahiptir. Nitekim İİY. Mad.103, 88/II bu görüşü doğrulamaktadır. Ancak, borçlunun borca yetecek kadar malını bildirmiş olduğu ve bu malların haczi ile, borcun karşılanacağının anlaşıldığı hallerde; borçlunun, alacaklısını veya vekilini ev, dükkan gibi kapalı yerlerine sokmamak kabul edilebilir. Mal beyanı olarak örneğin borcu masrafları ile birlikte karşılamaya yetecek kadar belirli bir bankada hesabı olduğunu bildiren borçlunun ev veya işyerine alacaklının istemi üzerine hacze gidilmesi hatalı olacağı gibi, alacaklının bu hacizde hazır bulunmak istemesine de borçlu karşı koyabilmelidir.’ Talih Uyar, İcra Hukukunda Haciz-1990 Sh:200.

TCK m. 6/1-d’de ‘yargı görevini yapan’ tabiri ‘yüksek mahkemeler ve adlî, idarî ve askerî mahkemeler üye ve hâkimleri ile Cumhuriyet savcısı ve avukatlar’ şeklinde tanımlanmıştır. Direnme suçunun bu kişilere karşı işlenmesi durumunda, temel ceza ‘iki yıldan dört yıla kadar hapis’ tir.

Bir icra takip işlemi olan haczi yapma görevinin icra dairesine ait olduğu, bu görevin icra müdürü veya görevlendireceği müdür yardımcısı ya da katip tarafından yerine getirileceği, alacaklı veya borçlunun, dolayısıyla vekilleri olan avukatların yokluğunda da haczin yapılabileceği, hazır bulunması durumunda alacaklı vekilinin haczedilen kıymetli eşyalar dışında kalan menkul malların borçluya bırakılıp bırakılmayacağı hususlarında 2004 sayılı Kanun’un 88/2-2. cümlesi uyarınca muvafakat etme veya etmeme yetkisi bulunduğu, alacaklı veya vekilinin bunun dışında hacizde kullanabileceği başkaca yetkilerinin söz konusu olmadığı hususu değerlendirildiğinde:

Avukatların, kamusal bir faaliyet olup, yargısal nitelikte olmadığında tereddüt bulunmayan icra dairesindeki cebri icra faaliyetindeki görevlerini yapmalarını engellemek amacıyla cebir ve/veya tehdit kullanılması durumunda 5237 sayılı TCK’nın 265/2. maddesindeki daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hâl uygulanamayacaktır. Bu nitelikli hâlin uygulanabilmesi için görevini yapması cebir ve/veya tehditle engellenen kişinin TCK’nın 6. maddesinin 1. fıkrasının (d) bendinde yazılı kişilerden olmasının yanında ayrıca yapılması engellenen görevin de yargısal faaliyet niteliğinde bulunması gerekir.

Bir icra takip işlemi olan haczi yapma görevinin icra dairesine ait olduğu, bu görevin icra müdürü veya görevlendireceği müdür yardımcısı ya da katip tarafından yerine getirileceği, alacaklı veya borçlunun dolayısıyla vekilleri olan avukatların yokluğunda da haczin yapılabileceği, hazır bulunması durumunda alacaklı vekilinin haczedilen kıymetli eşyalar dışında kalan menkul malların borçluya bırakılıp bırakılmayacağı hususlarında 2004 sayılı Kanunun 88/2. maddesi uyarınca muvafakat etme veya etmeme yetkisi bulunduğu, ayrıca 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu hükümlerine göre haciz işlemini yapmakla görevli icra dairesi görevlilerine yönelik görevin yapılmasını engellemek amacıyla cebir ve/veya tehdit eylemleri TCK’nın 265/1. maddesinde asgari haddi 6 ay azami haddi 3 yıl hapis cezası gerektirirken, hacizde bulunma hakkı olan ancak sınırlı bir yetki kullanabilecek olan avukata karşı işlenen aynı nitelikteki eylemin asgari haddi 2 yıl azami haddi 4 yıl hapis cezası olarak müeyyidelendirilmesi, hukuksal anlamda bir fiil ile avukat ve icra görevlisine direnilmesi durumunda ise TCK’nın 265/2. maddesi uyarınca verilecek cezanın aynı Kanun’un 43/2. maddesi gereğince dörtte birinden dörtte üçüne kadar artırılması, TCK’nın 3/1. maddesinde yazılı ‘suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunur.’ ilkesiyle de çelişmektedir…” görüşüyle itiraz yoluna başvurmuştur.

CMK’nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 18. Ceza Dairesince 26.09.2016 tarih ve 13902-14922 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; görevi yaptırmamak için direnme suçunun haciz işlemi sırasında avukata karşı gerçekleştirilmesi durumunda, avukatın “yargı görevi yapan kişi” konumunda olup olmadığının, bu bağlamda sanıklar hakkında TCK’nın 265. maddesinin ikinci fıkrasının uygulanma koşullarının bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya kapsamından;

İzmir 17. İcra Müdürlüğünün 2006/10898 sayılı dosyasında; alacaklı Recep Kozağacı vekili katılan … tarafından borca icra kefilleri olan … ve Niyazi Ünal’a icra emri tebliğinde bulunulmasının talep edildiği ve bu doğrultuda sanık … adına 23.08.2006 tarihinde kabul ettiği icra kefaleti yönüyle icra emri düzenlendiği,

İzmir 17. İcra Müdürlüğünün 16.01.2007 tarihli ve 10898 sayılı haciz tutanağına göre; borçlu sanık …’in adresine gidildiği, sanığın kardeşi ve annesi olduklarını söyleyen kadınların kendilerini evin içerisine davet ettiği, bu kişilere mevzunun anlatıldığı, kadınların sanık …’in ağabeyi olduğunu söyledikleri sanık …’e telefon ile ulaştıkları, sanığın konuyla ilgili konuşmak üzere eve geleceğini ve asıl borçlulara ait bir iş yerine kendilerini götüreceğini ilettiği, bu sebeple 5-10 dakika bekledikleri, bu sırada borçlunun annesi ve kız kardeşi tarafından borçlunun o adreste oturduğunun, ancak üzerine bir malının bulunmadığının belirtildiği, ardından sanık …’in “Kim ulan kim gelmiş buraya?” diyerek eve girdiği, kendisine daha konuyu anlatma fırsatı bulamadan “Ulan kadın, pis orospu, seni sinkaf edeyim, sen kardeşimi ne diye bu borca kefil aldın, imza attırdın, ben seni sinkaf ederim, seni öldürürüm.” dediği, alacaklı vekiline de küfür ederek itip kakmaya başladığı, sanığın ilk başta kendilerini… numaralı adresine götüreceğini beyan ettiği, sanık …’in katılan …’ın elindeki dosyayı alarak kapağını yırttığı, katılan …’in içindeki evrakların yırtılmaması için sanık …’in elinden dosyayı almaya çalıştığı, bu arada sanığın “Ben sizi öldürürüm, bu evden çıkamazsınız, sizi öldürürüm.” diyerek katılanların yakasını ve kollarını tuttuğu, katılan …’i balkon kapısına doğru ittiği, evin içinde sanık …’ten başka iki erkek şahsın daha olduğu, sanık … katılan …’in yakasından tutarken erkeklerden birisinin katılanın yüzüne üç dört kez tokat attığı, diğer erkeğin de alacaklı vekilinin yüzüne tokat ve yumruk attığı, evdeki bayanların erkekleri yatıştırmaya çalıştığı, alacaklı vekilinin gömleğinin yırtıldığı, evdeki erkeklerin sürekli katılanları tartakladığı, katılanların evden kaçmaya yöneldiği sırada sanık …’in katılanları eve almaya çabaladığı, katılanların ayakkabılarını tam olarak giyemeden olay yerinden kaçtıkları,

İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesinin 16.01.2007 tarih ve 7322720 sayılı raporuna göre; katılan …’nın yapılan harici muayenesinde vücudunda yeni lezyon saptanmadığı, yaşamsal tehlikesinin bulunmadığı,

İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesinin 16.01.2007 tarih ve 7322720 sayılı raporuna göre; sağ ayağında hafif ödem, sağ el bileğinde ağrı ve hafif ödem tespit edilen katılan …’in basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde yaralandığı, yaşamsal tehlikesinin bulunmadığı,

Anlaşılmaktadır.

Katılan … aşamalarda; olay tarihinde katılan avukat ile haciz için ilgili adrese gittiklerinde evin içinde üç kadının bulunduğunu, içeriye girdiklerini, durumu anlattıklarını, kadınlardan birisinin sanık …’e telefon edip daha sonra kendilerine ağabeyi ile görüştüğünü, birazdan geleceğini ve kendilerini gerçek borçlunun işyerine götüreceklerini söylediğini, bunun üzerine herhangi bir işlem yapmadan beklemeye başladıklarını, önce sanık …’in kapıyı tekmeleyerek içeriye girip “Ulan haciz yapacak kimler, nerede?” diye bağırarak ağza alınmayacak küfürler ettiğini, yakasından ve kolundan tutup balkon kapısına doğru iteklediğini, engel olmak isteyen avukatı da iteklediğini, olay yerine üç kişinin daha geldiğini, dosyayı almak isteyen sanık …’in kendisine vurduğunu, tekmenin etkisi ile yere savrulduğunu, bu esnada gelen diğer iki kişinin birlikte avukatı darp etmeye başladıklarını, tekme tokat giriştiklerini, evden kaçmak istediğinde sanık …’in engel olduğunu, kolundan çekip kendisine vurduğunu, evdeki kadınların yardımı ile kapıya çıkabildiğini, çizmelerinden sadece birini giydiğini, sanık …’in yine kolundan tutup çıkmasını engellemek istediğini, sesleri duyan şoförün geldiğini, onun yardımı ile çizmesi elinde olduğu hâlde aşağıya inip taksiye bindiğini, avukatın gömleğinin yırtılmış olduğunu, bir ayağında ayakkabı bir ayağı çıplak bir şekilde kaçtığını gördüklerini, biraz ileride arabaya alıp karakola gittiklerini,

Katılan … aşamalarda; İzmir barosuna kayıtlı avukat olarak görev yaptığını, olay tarihinde icra görevlileri ile beraber haciz işlemi için adrese gittiklerini, kapıyı açan kadınların kendilerini birinci kata aldıklarını, durumu kadınlara izah ettiklerini, kadınların telefon ederek beklemelerini söylediklerini, yirmi dakika kadar sonra sanık …’in gelerek sert bir şekilde kapıyı açıp “Niçin geldiniz, burada ne yapıyorsunuz?” şeklinde sözlerle üzerlerine yürüdüğünü, durumu kendisine izah etmelerine rağmen kendisinin ve icra memurunun yakasından tutarak küfür ve tehdit içerikli sözler sarf etmeye başladığını, dosyanın yırtılarak yere düştüğünü, içeride bulunan ev sahibi kadınların sanığı yatıştırmaya çalıştığını, bu arada iki genç insan daha geldiğini, daha sonra gelenlerden birisinin gelir gelmez kendisine ve diğer görevliye karşı yumruk atmaya tekmelemeye başladığını, bu kargaşada gömleğinin düğmelerinin koptuğunu, bir ara icra memurunun kapıdan çıkarak aşağıya indiğini, kendisinin de fırsat bulup dışarıya çıktığını, ayakkabılarını dahi alamadığını, aşağıya indiğinde icra memurunun taksiye binmiş olduğunu,

Tanık … aşamalarda; taksi şoförlüğü yaptığını, olay tarihinde icra müdürlüğü görevlisini ve avukatı olay yerine götürdüğünü, apartmanın giriş kapısının önünde taksi ile beklediğini, bir ara apartmanın giriş kapısından yüksek sesler duyunca dışarıya çıkıp taksiyi kilitleyerek oraya doğru yöneldiğini, katılan …’in telaşlı bir vaziyete hızlı bir şekilde merdivenlerden aşağıya doğru indiğini gördüğünü, merdivenin başında dairenin giriş kapısının önünde bir kalabalık bulunduğunu, taksinin kapısının kilidini açtığını, kendisinin ve katılan …’in arabaya bindiğini, taksi ile hareket ettiği sırada katılan avukatın geldiğini, fakat kapıyı açamadığından içeriye giremediğini, katılan … gitmek istediği için ilerlemeye çalıştığını, avukatın ters tarafa gittiğini, dönüş yaparak avukatı da araca aldığını arabada katılanların saldırıya uğradıkları hususunda konuştuklarını, avukatın ayağının birinde ayakkabı bulunmadığı için bir mağazadan ayakkabı aldığını daha sonra karakola geçtiklerini,

Tanıklar …ve …; olay tarihinde evde sanık … olduğu hâlde birlikte oturdukları sırada kapının çalındığını, icra müdürlüğünden görevli olan kişileri görünce şaşırdıklarını, kendilerini içeriye davet ettiklerini, sanık …’in görevliler ile konuşup borca sadece kendisinin kefil olduğunu söylediğini, telefon ederek asıl borç sahibi olan sanık …’ı çağırdığını, sanık …’ın da geldiğini, hatta icra görevlilerine “Borç benim olduğu hâlde neden …’in evine geliyorsunuz?” diye çıkıştığını, sadece aralarında ağız tartışması yaşandığını, bu sırada diğer sanık …’in olay yerinde olmadığını, sanık …’ın görevlilere “Benim dükkanıma gidelim.” dediği için görevlilerin evden ayrıldıklarını, görevliler kapıdan çıkarken sanık …’in içeriye girdiğini, bu sanığın görevliler ile sadece kapıda karşılaştığını, hiçbir şekilde Mehmet’in görevliler ile tartışmasının veya konuşmasının olmadığını,

Beyan etmişlerdir.

Sanık … aşamalarda; atılı suçlamayı kabul etmediğini, kız kardeşinin telefon ile haber vermesi üzerine olay yerine gittiğini, sanıklar… ve …’ın evde olduğunu, kendisi gitmeden önce tartışmanın yaşanmış olduğunu, eve gittiğinde katılanları merdivenden aşağı doğru inerken gördüğünü, kendilerinin katılanlara küfür etmediğini, tehdit veya darp etmediklerini,

Sanık … aşamalarda; uzaktan akrabası olan sanık …’in olay günü kendisini telefon ile arayarak eve gelmesinin istediğini, eve gittiğinde sanık … ile icra memuru ve avukatın tartışır vaziyette olduğunu, avukata borcun ağabeyine ait olduğunu, birlikte ödeyeceklerini, borçla sanık …’in bir ilgisinin bulunmadığını izah ettiğini, ancak kendilerini dinlemeyip malları kaldırma kararı aldıklarını, sanık …’in yanlış imza atması nedeniyle kendisinin borçlu gözüktüğü yönünde açıklamada bulunmaya çalıştığını, ancak görevlilerin sanık …’in üzerine yürüyüp zorla işlem yapacaklarını söylediğini, evin içerisinde karşılıklı olarak itişme yaşandığını, aralarına girerek olayı yatıştırmaya çalıştığı sırada sanık …’in de olay yerine geldiğini, sanık …’in kardeşi olan sanık …’in görevlilere bağırdığını görünce kendisine terbiyesizlik yapmamasını söylediğini, daha sonra da icra memuru ve avukatın ev sahibi hakkında şikâyette bulunacaklarını söyleyerek olay yerinden ayrıldığını,

Sanık … aşamalarda; olaydan yaklaşık altı ay kadar önce hâlen işletmekte olduğu mobilya dükkanını …isimli şahıstan içerisindeki mallarla birlikte devraldığını, devirden sonra işyerine bir avukat ile icra memurunun gelerek haciz işlemi yapacaklarını söylediklerini, kendilerine bir borcunun olmadığını, bir yanlışlık olduğunu söylediğini, kim hakkında icraya geldiklerini sorunca da Mesut Ünal’ın adını söylediklerini, bu şahıstan işyerini devraldığını anlatarak kendilerine vergi levhasını gösterdiğini, bunun üzerine icra memuru olan katılan …’in dükkanın kendisine ait olduğuna dair bir evrak imzalattığını, olay günü de evde uyumakta olduğu sırada gürültü üzerine uyandığını, aşağıya indiğinde icra memurunun kendi adını vererek eve haciz için geldiklerini söylediğini, esas borcun sahibi olan şahsın kardeşi olan sanık …’ı çağırdığını, …’ın borcun kendilerine ait olduğunu söylemesine rağmen ona inanmayıp haciz yapmak istediklerini, görevlilerle tartıştıkları sırada ağabeyi olan sanık …’in de olay yerine geldiğini, görevlilere bağırdığını gören sanık …’in kendisine terbiyesizlik yapmamasını söylediğini, daha sonra icra memuru ve avukatın ev sahibi hakkında şikâyette bulunacaklarını söyleyerek olay yerinden ayrıldığını,

Savunmuşlardır.

Uyuşmazlık konusunun çözümünde isabetli bir hukuki sonuca varılabilmesi için öncelikle, görevi yaptırmamak için direnme suçunun, yargı görevi yapan kavramının ve haciz işlemlerinin niteliğinin üzerinde durulmalıdır.

TCK’nın “Millete ve Devlete Karşı Suçlar ve Son Hükümler” başlıklı dördüncü kısmının, “Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar” başlıklı birinci bölümünde, “Görevini Yaptırmamak İçin Direnme” başlığı ile düzenlenen 265. maddesi;

“(1) Kamu görevlisine karşı görevini yapmasını engellemek amacıyla, cebir veya tehdit kullanan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Suçun yargı görevi yapan kişilere karşı işlenmesi hâlinde, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

(3) Suçun, kişinin kendisini tanınmayacak bir hâle koyması suretiyle veya birden fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi hâlinde, verilecek ceza üçte biri oranında artırılır.

(4) Suçun, silâhla ya da var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır.

(5) Bu suçun işlenmesi sırasında kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâllerinin gerçekleşmesi durumunda, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır.” şeklindedir. Seçimlik hareketli olarak düzenlenen bu suçun oluşabilmesi için kamu görevlisine, yerine getirdiği görevini yaptırmamak amacıyla cebir veya tehdit veyahut her ikisinin birden kullanılması gerekir.

Bu suçla korunan hukuki yarar, kamu idaresinin güvenilirliği ve işleyişi olup bu suçta, kamu faaliyetlerine kişilerin saygı göstermelerinin sağlanması ve kamu görevlerinin yerine getirilmesi dolayısıyla da kamu görevini yerine getirenleri engellemeye yönelik fiillerin önüne geçilmesi amaçlanmıştır. 765 sayılı TCK’nın yürürlüğü sırasında Ceza Genel Kurulunun 26.11.2002 tarihli ve 279-406 sayılı kararında; “Bu suç ile korunan hukuki yarar, kamu idaresi organlarının görevlerini herhangi bir engelleme ile karşılaşmadan yapmasını sağlamak suretiyle kamu idaresinde sürekliliği güvence altına almaktır.” denilmek suretiyle bu husus vurgulanmıştır. Öte yandan, kendisine verilen görevi yerine getirmekte olan kamu görevlisine karşı cebir ve/veya tehdit fiili gerçekleştirilmiş bulunduğundan bu suçla aynı zamanda kişi özgürlüğü ve beden bütünlüğü de korunmaktadır (Osman Yaşar – Hasan Tahsin Gökcan – Mustafa Artuç, Türk Ceza Kanunu, 2. Bası, 6. Cilt, Ankara, 2014, s. 7956-7957).

Hükmün ikinci fıkrasında suçun yargı görevi yapan kişilere karşı işlenmesi daha ağır cezaya gerektiren bir nitelik hâl olarak düzenlenmiştir. Burada mağdurun sahip olduğu sıfat cezanın ağırlaştırılmasına neden olmaktadır. Dolayısıyla bu noktada “yargı görevi yapan” kavramının değerlendirilmesi gerekmektedir.

TCK’nın “Tanımlar” başlıklı 6. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendi;

“Yargı görevi yapan deyiminden; yüksek mahkemeler adlî ve idarî mahkemeler üye ve hakimleri ile Cumhuriyet savcısı ve avukatlar,” olarak düzenlenmiştir. Bu bentte yer alan “ve adlî, idarî ve askerî” ibaresi 02/07/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nın 156. maddesiyle “adlî ve idarî” şeklinde değiştirilerek metne işlenmiştir.

Düzenlemeye ilişkin olarak Kanun taslağının gerekçesi; “Yargı görevi yapan deyiminin, bu Kanunun uygulanmasında, yani suçun unsurunu veya ağırlaştırıcı nedeni veya mağdurunu oluşturduğu hâllerde savcıları da kapsayacağını açıklayan Tasarı, bu suretle savcıları da ceza hukuku uygulaması bakımından hâkimler hakkındaki hükümlere tâbi kılmak istemektedir. Maddede suç unsuru, ağırlaştırıcı veya hafifletici neden olarak bu deyimin yer aldığı hâllerde, böylece savcılar da deyimin kapsamı içinde kalmış olacaklardır. Dikkat edilmelidir ki, burada hukukî ve bilimsel bakımdan ‘yargı görevi’nin tarifini yapmak söz konusu olmayıp amaç, gereken yerlerde savcıları da belirli hükümlerin kapsamı içine almaktır.” şeklinde iken,

Komisyonun değişiklik gerekçesinde; “Tasarı maddesinde yer alan ‘Yargı görevi yapan’ deyimine ilişkin tanım, avukatları da kapsayacak şekilde değiştirilmiştir.” açıklamalarına yer verilmiştir.

Görüldüğü gibi Kanun’da ya da gerekçesinde yargı görevi yapan deyimi tanımlanmamış, sadece bu kavramın içerisine hangi görevlilerin girdiği gösterilmekle yetinilmiştir. Düzenleme ile önce hâkimler ve savcılar yargı görevi yapan kapsamında değerlendirilmiş, Kanun çalışmaları sırasında ise avukatların da bu tanımın içerisinde yer alması sağlanmıştır.

Yargı görevi, yasama ve yürütme ile Devlet’in en temel üç fonksiyonundan biri olan yargı fonksiyonunun yerine getirilmesidir. Anayasamızın 9. maddesinde yargı yetkisinin bağımsız mahkemelerce kullanılacağı belirtilmiştir. Dolayısıyla yargılama yetki ve görevi mahkemelere aittir. Ancak, yargılama yetkisinin kullanılmasında mahkemelere yardımcı olan ve yargı yetkisine sahip olmamakla beraber sahip oldukları görev ve fonksiyonları itibarıyla yargısal işlevleri bulunan Cumhuriyet savcıları ile avukatlar da yargı görevi yapan kişiler arasında bulunmaktadır (Hasan Tahsin Gökcan, Açıklamalı Avukatlık Yasası, Seçkin Yayıncılık, Ankara 2012, s.43-44).

Avukat” sıfatı TCK’da iki şekilde kendini göstermektedir. Bunlardan biri yukarıda belirtildiği şekilde “yargı görevi yapan” kavramı olup diğer ise daha genel bir tanımlamayı içeren ve anılan Kanun’un 6. maddesinin birinci fıkrasının (c) bendinde yer alan “kamu görevlisi” kavramıdır. Kanun’da kamu görevlisi “Kamusal faaliyetin yürütülmesine atama veya seçilme yoluyla ya da herhangi bir surette sürekli, süreli veya geçici olarak katılan kişi” olarak tanımlanmıştır. Gerekçede de belirtildiği üzere kamusal faaliyet, Anayasa ve kanunlarda belirlenmiş olan usullere göre verilmiş olan bir siyasal kararla, bir hizmetin kamu adına yürütülmesidir. Bu faaliyetin yürütülmesine katılan kişilerin maaş, ücret veya sair bir maddi karşılık alıp almamalarının, bu işi sürekli, süreli veya geçici olarak yapmalarının bir önemi bulunmamaktadır. Bu bakımdan, örneğin mesleklerinin icrası bağlamında avukat veya noterin kamu görevlisi olduğu hususunda bir tereddüt bulunmamaktadır. Kişinin kamu görevlisi olup olmadığı belirlenirken dikkat edilmesi gereken nokta, ifa edilen görevin niteliğidir.

1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun ilk maddesinde belirtildiği üzere avukatlık, kamu hizmeti ve serbest bir meslek olup avukat, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil eder. Anılan Kanun’un “Yalnız avukatların yapabileceği işler” başlıklı 35. maddesi;

“Kanun işlerinde ve hukuki meselelerde mütalaa vermek, mahkeme, hakem veya yargı yetkisini haiz bulunan diğer organlar huzurunda gerçek ve tüzel kişilere ait hakları dava etmek ve savunmak, adli işlemleri takip etmek, bu işlere ait bütün evrakı düzenlemek, yalnız baroda yazılı avukatlara aittir.

Baroda yazılı avukatlar birinci fıkradakiler dışında kalan resmi dairelerdeki bütün işleri de takip edebilirler.

(Değişik üçüncü fıkra: 23/1/2008-5728/329 md.) Dava açmaya yeteneği olan herkes kendi davasına ait evrakı düzenleyebilir, davasını bizzat açabilir ve işini takip edebilir. Ancak, Türk Ticaret Kanununun 272 nci maddesinde ön görülen esas sermaye miktarının beş katı veya daha fazla esas sermayesi bulunan anonim şirketler ile üye sayısı yüz veya daha fazla olan yapı kooperatifleri sözleşmeli bir avukat bulundurmak zorundadır. Bu fıkra hükmüne aykırı davranan kuruluşlara Cumhuriyet savcısı tarafından sözleşmeli avukat tayin etmedikleri her ay için, sanayi sektöründe çalışan onaltı yaşından büyük işçiler için suç tarihinde yürürlükte bulunan, asgarî ücretin iki aylık brüt tutarı kadar idarî para cezası verilir.

Hukuk ve Ceza Muhakemeleri Usulleri kanunları ile diğer kanun hükümleri saklıdır.” düzenlemesini içermektedir. Bu maddeden görüldüğü üzere avukatların, önemli bir kısmı yargısal nitelikte olan münhasıran kendilerine tanınmış görev ve yetkileri bulunmaktadır. Ancak avukatların, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’ndan veya diğer düzenlemelerden doğan ve yargısal faaliyete iştirak niteliğinde olmayan başka birtakım görevleri de mevcuttur. Örneğin avukatın müvekkili adına sözleşme hazırlaması veya bankada işlemlerini yürütmesi gibi. O hâlde avukatların yerine getirdikleri görevin niteliğinin belirlenmesi hem mağduru hem de faili oldukları suçlar bakımından önem kazanmaktadır. Avukatların mahkeme, hakem veya yargı yetkisini haiz bulunan diğer organlar huzurunda gerçek ve tüzel kişilere ait hakları dava etmek, savunmak ve adli işlemleri takip etmek şeklindeki yetkilerinin yargısal bir işlevi olduğundan ve bu görevleri sırasında TCK’nın 6. maddesi anlamında yargı görevi yapan kişi sayılacaklarından kuşku bulunmamaktadır.

Bu aşamada cebri icra hukukunun aşamalarından olan haciz işlemlerinin niteliğinin de değerlendirilmesi gerekmektedir.

Cebri icra, yani takip hukuku, maddi hukuktan kaynaklanan taleplerin devlet kuvveti yardımıyla fiilen gerçekleştirilmesine hizmet eden faaliyetleri ifade eder (Hakan Pekcanıtez, Oğuz Atalay, Meral Sungurtekin Özkan, Muhammet Özekes, İcra ve İflas Hukuku Ders Kitabı, Yetkin Yayınları, Ankara 2014, s.45).

Başında bir icra müdürü ile yeteri kadar icra müdür yardımcısı ve kâtipten müteşekkil icra daireleri görevlerini yerine getirirken bağımsızdırlar. İcra daireleri 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nda belirtilen istisnai hâller dışında (m. 10, 97/1, 121/1, 276/2) hiçbir yere veya organa danışmadan doğrudan doğruya işlem yaparlar.

Bilindiği üzere cebri icra takibi her zaman talep üzerine başlar. Alacaklının talebiyle başlayıp takibin sonuçlandığı ana kadar tüm aşamaları da icra organları yürütür. İcra örgütünün en önemli unsuru icra dairesi olup icra işlemlerinde birinci derecede yetkilidir. İcra dairesi talep sahibinin talebine kavuşması için alacaklı ile borçlu arasındaki menfaat dengesini de gözeterek gerekli bütün işlemleri yerine getirir. Bu işlemler, ödeme (veya icra) emrinin düzenlenmesi, borçlunun mallarının haczedilmesi ve haczedilen malların satışı gibi takibin çeşitli aşamalarından oluşmaktadır. İşte haciz işlemi de kesinleşen bir icra takibinde para alacağının ödenmesini sağlamak için, söz konusu alacağı karşılayacak miktar ve değerdeki borçluya ait mal ve haklara, alacaklının talebi üzerine icra dairesi tarafından hukuken el konulmasıdır (Ramazan Arslan, Ejder Yılmaz, Sema Taşpınar Ayvaz, Emel Hanağası, İcra ve İflas Hukuku, 5. Baskı, Yetkin Yayınları, Ankara, 2019, s. 237). Haciz işlemine başlamak için alacaklının veya vekilinin süresi içerisinde talepte bulunması gerekir. Haciz işlemi sadece icra dairesi görevlilerince ifa edilebilir. Haciz sırasında borçlu ya da alacaklı veya bunların vekilleri haciz mahallinde bulunarak hak ve menfaatleri gözetebilirler. Ancak haciz esnasında bulunmaları zorunlu olmayıp, yokluklarında yapılan haciz de geçerlidir.

Öğretide icra dairelerinin işlemlerinin niteliğine ilişkin olarak;

“İcra daireleri, yargısal bir işlem veya yargılama yapmadıkları gibi, tipik bir idari organ da değildir. İcra dairesi, icra mahkemesi hâkiminin daimî gözetimi ve denetimi altında olmakla (m.13) birlikte, bağımsız olarak işlem yapma görev ve yetkisine sahiptir (m. 357, 359, 367). İcra dairesi, alacağın esasına ilişkin bir yargılama yetkisine sahip değildir. Zira yargılama yetkisi ancak bağımsız ve tarafsız mahkemeler (Anayasa m. 9) ve güvenceli hâkimlerce kullanılabilir. İcra daireleri, yürütme içinde yer alan idari bir organ da değildir. Zira burada hiyerarşik bir yapılanma içerisinde bir faaliyet sürdürülmemekte; kişilerin özel hukuka ilişkin, malvarlığı veya kişivarlığı alanında sonuç doğuran bazı işlemler yapmaktadır…

İcra daireleri daha çok ‘adli’ denilebilecek bir alanda faaliyet göstermektedir. Nitekim Avukatlık Kanunu bakımından icra daireleri önünde alacak tahsil ve takibi ile ilâmların icrası, avukatlık tekelinin söz konusu olduğu ‘adli işlemler’den (Avukatlık K. m. 35, I) sayılmaktadır. O nedenle icra müdürü adli memur olarak nitelendirilir; yaptığı işlemler de Avukatlık Kanunu m. 35, I anlamında adli işlemdir.” (Arslan vd., s. 54) şeklinde görüş yer almaktadır.

Hukuk Genel Kurulu da 10.04.2013 tarih ve 223-469 sayı ile; “İcra müdürleri birer adli memur olup, yaptıkları işlemler de ‘adli işlem’dir…” biçiminde karar vermiştir.

Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;

Sanıklardan…’in kefili olduğu bir borç nedeniyle haciz işlemlerinde bulunmak üzere olay günü icra memuru olan katılan … ile alacaklı vekili olan katılan …’nın sanık …’in evine geldikleri, sanıkların o sırada haciz mahallinde olmadıkları, katılanlar evde bir süre bekledikten sonra olay yerine önce sanık …’in geldiği, bu sanığın gelir gelmez sinkaflı küfür ederek katılan …’a saldırdığı, kısa bir süre sonra da diğer sanıkların eve gelerek hep birlikte katılanlara saldırıp fiziki müdahalede bulundukları, iteklemek ve tehdit etmek suretiyle katılanların evden kaçıp gitmelerini sağlayan sanıkların haciz işleminin yapılmasına engel olduklarının anlaşıldığı olayda,

Avukatların TCK’nın 6. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendi kapsamında yargı görevi yapan kişilerden olması ve müvekkilleri adına haciz işlemlerini takip etmelerinin 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 35. maddesi anlamında adli bir işlem olması karşısında, bu görev sırasında, görevin engellenmesine yönelik olarak katılan avukata karşı gerçekleştirilen eylemler nedeniyle TCK’nın 265. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan görevi yaptırmamak için direnme suçunun yargı görevi yapan kişilere karşı işlenmesine ilişkin cezayı ağırlaştıran nitelikli hâlin uygulanma koşulunun gerçekleştiği ve sanıkların eylemlerinin bir bütün hâlinde birden fazla kişiyle birlikte yargı görevi yapan kişilere karşı görevi yaptırmamak için direnme suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir.

Bu itibarla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.

SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle;

1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,

2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 28.01.2020 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.

YERLEŞİK YARGITAY KARARLARI IŞIĞINDA MUVAZAA VE ORGANİK BAĞIN VARLIĞI HALİNDE “KARDEŞ ŞİRKET”E YAPILACAK HACİZ

Alacağın tahsilinde, borçlunun haczedilebilecek bir malvarlığının olması her zaman mümkün olamayabiliyor. Borçlunun gerçek kişi olması ile tüzel kişi olması, burada haczedilebilecek malvarlığına ulaşılabilmesi açısından fark yaratabiliyor. Zira borçlunun gerçek kişi olması durumunda sadece borçlunun sahip olduğu malvarlığı haczedilebiliyorken, borçlunun tüzel kişi olması durumunda, borçlu ile arasında organik bağ bulunan başkaca tüzel kişilere veya tüzel kişilik perdesinin aralanması ile ortaklara gidilerek söz konusu kişilerin malvarlığına da haciz konulabiliyor.

“…Kural olarak tüzel kişiler kendilerini oluşturan kişilerden bağımsız ayrı kişiler olup “sınırlı sorumluluk” ilkesi çerçevesinde hukuki işlemlerde taraf olurlar. Kimi zaman sözleşme ve kanundan doğan borç ve yükümlülüklerden kurtulabilmek için tüzel kişiliğin araç olarak kötüye kullanıldığı bilinen bir gerçektir. Bunun engellenebilmesi amacıyla doktrinde “perdenin aralanması” teorisi geliştirilmiş, zaman içerisinde Yargıtay uygulamalarında da bu teori benimsenmiştir. Perdenin aralanması ile şirket kurucusu gerçek kişilerin sorumluluğuna gidilebildiği gibi, aynı şirketler içerisinde yer alan …şirketler arasında da sorumluluğun gerçekleştiğinin kabulü sağlanabilir…”

(Yargıtay 5. Hukuk Dairesi 2016/2671 E. 2016/3423 K.)

Bu yazıda borçlu tüzel kişi ile başka bir tüzel kişi arasında organik bağın varlığı halinde diğer şirkete de borcun tahsili için gidilebileceği üzerinde durulacaktır. Zira uygulamada bu durumla çok karşılaşılıyor olması açısından faydalı olacaktır.

Eğer şirketler arasında organik bağın varlığı gibi bir durum söz konusu ise alacaklı, borçlu ile arasında organik bağ olduğunu iddia ettiği 3. kişinin adresine hacze gider. Gidilen adreste 3. kişi menkuller üzerinde istihkak iddia eder ise alacaklı, icra dairesinin borçlunun haczin yapıldığını öğrenme tarihinden itibaren 7 gün içinde istihkak iddiasında bulunması üzerine icra dairesi tarafından kendisine verilen 3 günlük süre içerisinde, istihkak iddiasına karşı itiraz yoluna başvurur. 3. kişinin 7 günlük süre içerisinde istihkak iddiasında bulunmaması halinde aynı takipte istihkak iddiasında bulunma hakkını kaybeder. 

İstihkak iddiası sonrasında alacaklı tarafından 3 günlük sürede istihkak iddiasına itiraz edilmesi halinde icra dairesi dosyayı icra mahkemesine gönderir. İcra mahkemesi tarafında takibinin devamına karar verilmesi halinde, – ki bu karar kesindir, – bu kararın tebliği veya öğrenme tarihinden itibaren 7 gün içinde üçüncü kişi istihkak davası açmak zorundadır. 

Yeri gelmişken söylenmesi gerekir ki; tüzel kişi perdesinin kaldırılmasının istenmesi veya tüzel kişiler arasındaki organik bağın varlığının ispatından ziyade devir işleminin varlığı halinde devrin alacaklılardan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak yapıldığı gerekçesiyle iptalinin talep edilmesi de başvurulacak yollar arasındadır. Fakat bunun olması için de bir devir işleminin gerçekleşmiş olması da gerekecektir. 

Konunun daha iyi anlaşılması açısından muvazaayı açıklamak gerekirse, “tarafların üçüncü kişileri aldatmak gayesiyle, gerçek iradelerine uygun olmayan ve hukukî sonuç doğurmasını istemedikleri bir görünüş meydana getirmek hususunda anlaşmalarıdır.” (Eren, F., Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, 24. Baskı, Ankara 2019, s. 394).

Devir sözleşmesinin muvazaalı işlem olduğunu kanıtlamak çok zor değildir. Zira muvazaanın varlığını ileri süren üçüncü kişi alacaklının muvazaayı her türlü delille ispat edilebildiğini de belirtmek gerekir. Meselâ tüm malvarlığının yeni şirkete devredilmesi, yeni şirketin ortakları ile eski şirketin ortaklarının tamamen veya kısmen aynı olması yahut aralarında akrabalık ilişkisinin bulunması, yeni şirketin eski şirketin mali durumunun kötüleşmeye başlamasından sonra kurulması, aynı işyerini kullanması, aynı müşteri çevresine hitap etmesi, satıştan elde ettiği paraların hangi alacaklılara dağıtıldığının belli olmaması veya bu kişilerin gerçekten alacaklı olduklarının ispat edilememesi, bir taşınmazın kısa sürede birkaç defa el değiştirmesi gibi hususlar muvazaanın delili olabilir.

Borca batık şirketin malvarlığını veya bazı taşınır yahut taşınmazlarını paravan şirkete devretmesi halinde (İİK-277)’ye göre bir iptal davası açmak da mümkündür. İptal davasının şartları gerçekleşmişse bu yol muvazaa davasına göre daha tercih edilebilir bir yol olabilmektedir. Zira iptal davasının kapsamı daha geniş olduğu gibi muvazaaya göre ispat da çok daha kolaydır.

Organik bağın varlığının kabulü için Yargıtay tarafından kabul gören kriterler vardır. Bu kriterler tahdidi olmayıp örneklemedir. Ayrıca bu kriterlerin birkaçının bulunması yeterlidir.

Yargıtay’ın geliştirdiği kıstasları şu şekilde özetlemek mümkündür:

  • Borçlu şirkete ait bir kısım belgelerin davalı şirketin işyerinde bulunması,
  • Borçlu şirket ile davalı şirket arasında devir ilişkisinin olması,
  • İki şirketin aynı merkezden idare edilmesi,
  • Farklı şirketler kurularak, farklı tüzel kişiliklerin çatısı altında dolandırıcılık yapılması (borçlu şirket adına işlemler yapılması ve fakat bu şirketin içi boşaltılarak başka bir şirke tadına malvarlığı edinilmesi),
  • İki şirketin faaliyet alanlarının ve müşteri çevrelerinin aynı olması,
  • İki şirketin çalışanlarının önemli ölçüde aynı olması,
  • Şirket yöneticilerinin aynı olması,
  • Ortaklar arasındaki akrabalık ilişkisi,
  • Borçlu şirket temsilcisi ile davalı şirket temsilcisinin baba oğul olması,
  • Şirketler arasındaki iktisadi bütünlük,
  • Haciz mahalline gidildiğine borçlu şirket temsilcisinin kasada otururken görülmesi,
  • Borçlu şirketin levhasının haciz adresinin girişinde bulunması,
  • Tüzel kişi ile ortakların alanlarının, organizasyon ve malvarlıkların birbirine karışması,
  • Yetersiz sermaye ve özellikle şirket tüzel kişiliğinin bilinçli olarak üçüncü kişileri zarara uğratması,
  • Şirketler arasında muvazaalı işlemler yapılması, hatta belirli işlemlerin aynı şekilde ve aynı usulde yapılması.

Bu kriterler aşağıda paylaşılacak olan bazı Yargıtay kararları ile de örneklendirilecektir.

Dava, çeke dayalı alacak istemine ilişkin olup, davacı tüzel kişilik perdesinin kaldırılarak tüm davalıların çek bedelinden sorumlu tutulmasını istemiş, mahkemece, gerçek kişi davalı … dışındaki davalılar yönünden davanın kabulüne karar verilmiştir. Mahkemenin de kabulünde olduğu üzere TTK’daki sermaye şirketlerine ilişkin hükümler gözetildiğinde kural olarak sermaye şirketi ortaklarının şirket borçlarından dolayı şirket alacaklılarına karşı bir sorumluluğu bulunmamakta ise de, pay sahibinin şirket tüzel kişiliği ile özdeşmesi, şirket ortağının mal varlığı ile şirket tüzel kişiliğinin malvarlığının birbirlerine karışması, art niyetli ve hesaplı davranışlarla sırf sorumluluktan sıyrılmak amacıyla tüzel kişilik perdesinin arkasına sığınılması, ortağın şirketteki hakimiyetini kötüye kullanarak alacaklılara karşı tüzel kişilik perdesinin arkasına saklanmasının hakkın kötüye kullanılması mahiyeti taşıması, borçların ödenmesi sırasında şirket ortağı tarafından ayrılık prensibinin ileri sürülmesinin TMK’nın 2. ve 3. maddelerine aykırı olması gibi hallerin söz konusu olduğu durumlarda şirket ortağı aleyhine de tüzel kişilik perdesi aralanarak şirket borcundan dolayı sorumluluğuna gidilebilecektir. Başka bir anlatımla perdeyi aralama teorisiyle birlikte tüzel kişinin borcundan üyelerin, üyelerin borcundan tüzel kişinin özdeş kılınarak sorumlu tutulması mümkün olabilecektir. Bu durumda, mahkemece yukarıda yapılan açıklamalar ışığında davalı …’nın durumu değerlendirilerek hasıl olacak sonuç çerçevesinde bir karar verilmesi gerekirken, davanın tüzel kişilik perdesinin kaldırılmasına dayandırıldığı, davalı …’nın ise bir gerçek kişi olduğu gerekçesiyle davalı … hakkındaki davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.

(Yargıtay 11. Hukuk Dairesi 2016/5148 E,  2017/7084 K.)

Tüzel kişiliklerde mal ayrılığı ilkesi geçerli olup, tüzel kişinin malvarlığı onun ortaklarının ve onun yönetiminde bulunan organları oluşturan kişilerin ve kardeş ortaklıkların malvarlığından bağımsız ve ayrıdır. Eğer kişilik ve mal varlığı ayrılığı ilkesi uygulanmıyorsa yani malvarlıkları birbirine karışmışsa ve bu durumdan …. kişiler zarar görüyorsa, art niyetle ve hesabi davranışlarla sırf sorumluluktan kurtulmak amacıyla tüzel kişilik perdesi ardına sığınılmış ise bu durumda TMK’nin …. maddesi gereği şahıs ve mal ayrılığı ilkesi istisnaen uygulanmamaktadır.

(Yargıtay 11. Hukuk Dairesi 2016/9387 E. ,  2018/2071 K.)

Sonuç olarak kısaca özetlemek gerekirse; alacaklıların borçlu şirketten alacaklarını tahsil edememeleri ve fakat borçlu şirketin ortaklarının yeni bir şirket yapısı ile ticarî faaliyetlerine devam etmeleri halinde uygulamada, en bilindik yol olan muvazaa yoluna müracaat edilmektedir. Fakat muvazaanın şartlarından olan borçlu şirket ile kardeş şirket arasında her zaman devir ilişkisi kurulmuş olma ihtimalinin olmaması nedeniyle her zaman bu yola başvurulması mümkün değildir. Bu durumda en sağlıklı yol tüzel kişilik perdesinin kaldırılması suretiyle veya organik bağ kavramından hareketle kardeş şirketin malvarlığına el atmak olarak görünmektedir. Pek çok olayda tüzel kişilik perdesinin kaldırılması ile organik bağın şartları aynı anda gerçekleşmektedir. Her iki kurumun şartlarının birlikte gerçekleşmediği hallerde organik bağı ispat etmek daha kolaydır. Fakat tüzel kişilik perdesinin kaldırılması yoluna gitmek bazı hallerde organik bağa göre daha avantajlı olabilmektedir. Zira bu yolla sadece kardeş şirketin malvarlığına değil, onun ortaklarının malvarlığına el atmak da mümkün olabilmektedir. Organik bağ ve tüzel kişilik perdesinin aralanması müesseseleri muvazaa ile birlikte de bulunabilir. Hatta pek çok olayda muvazaalı bir işlem kaçınılmaz olarak karşımıza çıkabilmektedir.

Av. Bilge İŞ & Av. Selçuk ENER

İCRA VE İFLAS KANUNA GÖRE MAL BEYANINDA BULUNMA SUÇU

Mal beyanı; borçlunun, takip konusu alacağa yetecek oranda gerek kendi gerekse üçüncü kişilerde olan mal, hak ve alacaklarını ve bunların çeşit ve niteliklerini, geçimini nasıl sağladığını buna bağlı olarak da borcu nasıl ödeyebileceğini sözlü veya yazılı olarak icra dairesine bildirmesidir.

Borçlu sadece borcuna yetecek kadar olan mal, hak ve alacaklarını bildirmekle yükümlü olup bütün mal, hak ve alacaklarını bildirmek zorunda değildir.

Genel haciz yoluyla takipte borçlu, 7 gün içinde ödeme emrine itiraz etmez veya borcu ödemez ise bu 7 günlük süre içerisinde mal beyanında bulunmak zorundadır. Eğer borçlu 7 gün içinde borca itiraz etmiş ise itirazın kaldırılmasına veya iptaline karar verilinceye kadar mal beyanında bulunmak zorunda değildir.

Mahkeme itirazın iptaline veya kaldırılmasına karar verilir ise bu kararın tefhim veya tebliğinden itibaren 3 gün içinde borçlu mal beyanında bulunmak zorundadır.

Kambiyo senetlerine özgü haciz yolunda ise borçlu, ödeme emrinin tebliğinden itibaren 10 gün içinde mal beyanında bulunmak zorundadır.

Borçlunun yapmış olduğu mal beyanı gerçeğe aykırı ise İİK m. 338’e göre cezanlandırılır.

İİK- m. 338

Bu Kanuna göre istenen beyanı, hakikate aykırı surette yapan kimse, alacaklının şikâyeti üzerine, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

“…Cebri icra sistemimize göre, alacaklı borçlunun mallarının haczedilip satılmasından elde edilen para ile tatmin edilir. Bunun için, ödeme emrinin kesinleşmesinden sonra, alacaklının talebi ile borçlunun malları haczedilir (md 78vd.). Yalnız alacaklı (ve icra dairesi), genellikle borçlunun ne gibi mallarının bulunduğunu ve bu malların nerede olduğunu bilemez. Bu nedenle, hacizden önceki bir dönemde borçlunun ne gibi mallarının bulunduğunu bilmek, haczin başarılı olabilmesi için faydalı ve gereklidir. İşte bunu sağlamak için, borçlunun (icra dairesine) mal beyanında bulunması zorunluluğu kabul edilmiştir (md74-77). İleride görüleceği gibi, bir malın haczedilip edilemeyeceği (md 82-83) icra müdürü tarafından takdir edilir. Bu nedenle, borçlu, kendi kanısına göre haczedilemeyen mallarını da bildirmekle yükümlüdür. Fakat borçlu, beyanında bildirmiş olduğu malların haczedilmezlik niteliğinden (iddiasından) feragat etmiş olmaz…”

[Baki Kuru İcra ve İflas Hukuku EI Kitabı- 2013 -2. Baskı, sh 401 vd .]

“…İİK’nın 74. Maddesindeki Mal beyanı borçlunun gerek kendisinde ve gerek üçüncü şahıslar yedinde bulunan mal ve alacak ve haklarında borcuna yetecek miktarın nevi ve mahiyet ve vasıflarını ve her türlü kazanç ve gelirlerini ve yaşayış tarzına göre geçim membalarını ve buna nazaran borcunu ne suretle ödeyebileceğini yazı ile veya şifahen icra dairesine bildirmesidir. şeklindeki düzenleme dikkate alındığında sanığın bildirdiği mal beyanının, takip konusu borcun ne şekilde ödeneceğini içermemesi nedeniyle İİK’nın 74. Maddesinde düzenlenen şartları taşımadığından isnat edilen suçu oluşturmayacağından; yazılı gerekçeyle beraat kararı verilmesi sonuca etkili görülmediğinden; eyleme ve yükletilen suça yönelik şikayetçi vekilinin temyiz nedenleri yerinde görülmediğinden tebliğnameye aykırı olarak, TEMYİZ DAVASININ ESASTAN REDDİYLE HÜKMÜN ONANMASINA, 11/06/2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi…”

[Yargıtay 12. Hukuk Dairesi E: 2019/3065 K:2019/9916 T:11.06.2019]

Süresi içinde mal beyanında bulunmama halinde icra ve iflas kanununda iki yaptırım öngörülmüştür.

Bunlar:

1) Hapisle tazyik

2) Disiplin hapsi

Hapisle Tazyik

Süresinde mal beyanında bulunmayan borçlu mal beyanında bulununcaya kadar icra mahkemesince hapisle tazyik olunur. Bu ceza bir kez verilir ve 3 ayı geçemez.

İİK

Madde 76

Mal beyanında bulunmıyan borçlu, alacaklının talebi üzerine beyanda bulununcaya kadar icra mahkemesi hakimi tarafından bir defaya mahsus olmak üzere hapisle tazyik olunur. Ancak bu hapis üç ayı geçemez.

Bu hapsin amacı borçluyu mal beyanında bulunmaya sevk etmek olduğundan borçlu mal beyanında bulunduğu anda ceza düşer.

Disiplin Hapsi

Kısmî bir düzeni korumak amacıyla yaptırım altına alınmış olan fiil dolayısıyla verilen, seçenek yaptırımlara çevrilemeyen, ön ödeme uygulanamayan, tekerrüre esas olmayan, şartla salıverilme hükümleri uygulanamayan, ertelenemeyen ve adlî sicil kayıtlarına geçirilmeyen hapsi ifade eder.

Borçlu icra dairesine yaptığı mal beyanında malı olmadığını bildirmiş veya borcuna yetecek kadar mal göstermemiş ya da hiç mal beyanında bulunmamış borçlu sonradan kazandığı malları ve gelirinde meydana gelen artışları 7 gün içinde icra dairesine bildirmek zorundadır aksi halde İİK’nın 339. Maddesi uyarınca 10 gün disiplin hapsi ile cezalandırılır. Ayrıca borçlu asıl veya bedel itibariyle geçerli sebep olmaksızın elden çıkarır ise 1 aya kadar disiplin hapsi ile cezalandırılır.

Alacaklının şikayetten vazgeçmesi ya da borçlunun borcu ödemesiyle disiplin hapsi cezası düşer.

Şikayet süresi 2004 sayılı İİK’nın 347. Maddesinde şöyle düzenlenmiştir.

MADDE 347- Bu Bapta yer alan fiillerden dolayı şikâyet hakkı, fiilin öğrenildiği tarihten itibaren üç ay ve her halde fiilin işlendiği tarihten itibaren bir yıl geçmekle düşer.

“…2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 339/1. maddesine göre, “Sonradan kazandığı malları veya kazancında ve gelirinde vaki tezayütleri bu Kanun mucibince bildirmeye mecbur olan borçlu makbul bir mazereti olmaksızın yedi gün içinde icra dairesine taahhütlü mektupla veya şifahi surette bildirmezse ve bu mal veya kazancı asıl veya bedel itibariyle mevcut olduğu takdirde, on gün; mal veya kazancını asıl veya bedel itibariyle makbul bir sebep olmaksızın elden çıkarmışsa, bir aya kadar disiplin hapsi ile cezalandırılır. hükmüne göre, mal veya kazancını asıl veya bedeli itibariyle makbul bir sebep olmaksızın sanık tarafından elden çıkartıldığı tespit edilmeksizin sanık hakkında yazılı şekilde 1 aya kadar disiplin hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmesinde,
3- Sanığın 2004 sayılı İcra 
ve İflas Kanunu’nun 339maddesinde düzenlenen eyleminin şikayete bağlı olduğu, eylem tarihinde yürürlükte bulunan 2004 sayılı Kanun’un 347. maddesinde yer alan “Bu Bapta yer alan fiillerden dolayı şikayet hakkı, fiilin öğrenildiği tarihten itibaren üç ay ve her halde fiilin işlendiği tarihten itibaren bir yıl geçmekle düşer. hükmü uyarınca fiilin öğrenilmesinden itibaren üç ay içinde şikayetçi olunmasının gerektiği, şikayetçi vekilinin 24/04/2013 hakim havale tarihli şikayet dilekçesinde kabahatlinin eylemini 14/01/2013 tarihinde öğrendiğini belirttiği cihetle, şikayetçi vekilinin fiili öğrendiğini beyan ettiği tarih ile şikayet tarihi arasında üç aylık sürenin geçmiş bulunduğundan düşme kararı verilmesi gerektiğinin gözetilmemesinde, isabet görülmediği…”

[Yargıtay 10. Ceza Dairesi E:2016/10405 K:2017/2292]

Uygulamada borçlunun icra dairesine mal beyanında bulunması hali, çok sık karşılaşılan bir durum değildir. Ancak kanunda borçlunun mal beyanında bulunmaması halinde 2 tür yaptırım öngörmüştür. Alacaklının şikayeti üzerine borçlu ya hapis ile tazyik cezası ya da disiplin hapsi cezası alabilmektedir. Bu yaptırımlar borçlunun mal beyanında bulunması amacıyla kanunda yer aldığından, borçlunun icra dairesine mal beyanında bulunmasıyla söz konusu yaptırımlar ortadan kalkacaktır.

                                                                                                              Stj. Av. Ahmet GÜLLÜK & Av. Selçuk ENER

HACİZ-SATIŞ AVANSI

T.C.
YARGITAY
19. HUKUK DAİRESİ
E. 2004/4104
K. 2005/1055
T. 10.2.2005



DAVA : Taraflar arasındaki sıra cetveline itiraz davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalılar vekillerince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, borçluya ait aracın satışından sonra düzenlenen sıra cetvelinde davalılara pay ayrıldığını, süresinde satış istemeyerek haczi düşen davalıya pay ayrılamayacağını ileri sürerek sıra cetvelinin iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Mercii Hakimliğince davalıların haciz tarihinden itibaren 1 yıl içinde araçların satışını istemediği, bu nedenle hacizlerinin düştüğü gerekçesiyle sıra cetvelinin iptaline karar verilmiş, karar davalılar vekillerince temyiz edilmiştir.

Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere ve özellikle davalı alacaklı Dış Ticaret Bankası A.Ş.’nın ihtiyati haczinin kesin hacze dönüştüğü tarihten itibaren 1 yıl içinde satış talebinde bulunmamış olmasına, Akbank A.Ş. 6.3.2003 tarihinde satış talep etmişse de satış için gerekli masrafı vermediğinden satış talebinin usulüne uygun kabul edilmemesinde bir usulsüzlük bulunmamasına göre,

SONUÇ : Davalılar vekillerinin yerinde görülmeyen bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan İcra Mahkemesi kararının İİK’nun 366.maddesi uyarınca ONANMASINA, fazla ödenen peşin harcın istek halinde iadesine, 10.2.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.

SATIŞ TALEBİNİN REDDEDİLMİŞ OLMASI MEVCUT HACZİN DÜŞMESİNE NEDEN OLMAZ

T.C. Yargıtay 23. Hukuk Dairesi Esas No:2015/5672 Karar No:2016/4837

Taraflar arasındaki sıra cetveline şikayetin yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı şikayetin kısmen kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde şikayetçi ve şikayet olunan vergi daireleri vekillerince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü. 

– K A R A R –

Şikayetçi vekili, müvekkilinin işçilik alacağı için …n 2005/1577 esas dosyası ile dava açıldığını, dava dosyasından 10.05.2006 tarihinde ihtiyati tedbir karar verildiğini,… 18.03.2008 tarih, 2015/1577 esas ve 2008/43 karar sayılı ilamına dayanılarak….esas sayılı takip dosyası ile icra takibine geçildiğini, 23.10.2009 tarihinde takibin kesinleşmesi ile borçlu adına kayıtlı taşınmaz üzerine haciz konulduğunu, hacizli taşınmazın 10.04.2012 tarihinde 67.500,00 TL ye satıldığını, … tarafından sıra cetveli yapıldığını ve yapılan sıra cetvelinin taraflarına 01.10.2012 tarihinde tebliğ edildiğini, müvekkil şikayetçinin işçilik alacağının sıra cetveline alınmamasının İİK 100. maddesine aykırı olduğunu ileri sürerek, sıra cetvelinin iptali ile şikayetçinin işçilik alacağının 1. sıraya alınmasına karar verilmesini talep etmiştir.
Şikayet olunan vergi daireleri vekili, davanın reddini talep etmiştir.
Mahkemece iddia, savunma, benimsenen bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre;… sayılı dosyasından konulan haczin satış istenmemesi nedeniyle düştüğü, yeniden sıra cetveli yapılması gerektiği gerekçesiyle sıra cetvelinin iptaline, fazlaya ilişkin taleplerin reddine karar verilmiştir.
Karar, şikayetçi vekili ve şikayet olunan vergi daireleri vekili temyiz etmiştir.
1)Mahkemece sıra cetveli düzenlenen icra dosyası alacaklısı …nin haczinin düştüğünden bahisle icra dairesinin sıra cetveli yapmaya yetkili olmadığından sıra cetveli iptal edilmiş ise de; varılan sonuç dosya ile uyumlu değildir. Alacaklı şirketin bedeli paylaşıma konu taşınmaz üzerine 12.12.2005’te haciz işlemi uyguladığı, süresinde 04.12.2007 tarihinde satış talebinde bulunarak satış avansını da yatırdığı sabittir. İcra memuru ise taşınmazın satılması için kıymet taktiri işleminin tamamlanmadığından bahisle satış talebini reddetmiştir. Bu ret kararı sadece taşınmazın o an için satılmasına engel halinin bulunduğunu tespit mahiyetindedir, bu alacaklının haczinin düşmesine sebep teşkil etmez. Yani hakkın kaybına neden olacak bir karar değildir. Alacaklı … satış talep ederek, satış avansını yatırmıştır. Kanunda alacaklıya yüklenen bu hususlar yerine getirildiği için şikayetçinin haczinin ayakta olduğunun kabulü gerekir. İİK’nın 123. maddesinde satış görevi, icra dairesine yüklenmiş olup, satış talebinin herhangi bir sebeple reddi haczi düşürmez Dairemizin son uygulaması bu yöndedir. (Dairemizin 26.03.2012 tarih ve …sayılı ilamları) Bu durumda mahkemece şikayetçinin diğer şikayetleri değerlendirilerek sonuca göre karar verilmesi gerekirken, yanılgılı gerekçe ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.
2)Bozma nedenine göre, şikayetçi vekilinin temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine gerek görülmemiştir.
SONUÇ: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, şikayet olunan Vergi Daireleri vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, şikayetçinin temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, şikayetçiden alınan peşin harcın istek halinde iadesine, kararın tebliğinden itibaren 10 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 01.11.2016 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi. 

HACİZ İSTEMEK HAKKI ÖDEME EMRİNİN TEBLİĞ TARİHİNDEN İTİBAREN BİR SENE GEÇMEKLE DÜŞER

T.C. Yargıtay 12.H.D. Esas: 2005/4448 Karar: 2005/7040

Dava: Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

Karar: İİK. nun 78/2. maddesi gereğince haciz istemek hakkı, ödeme emrinin tebliğ tarihinden itibaren bir sene geçmekle düşer. Aynı maddenin 4 ve 5. fıkraları gereğince ise, ( haciz kanuni müddet içinde yapılmaz veya geri alındıktan sonra bu müddet içinde yenilenmez ise dosya muameleden kaldırılır. Yeniden haciz istemek yenileme talebinin borçluya tebliğine bağlıdır. İlama dayalı olmayan takiplerde yenileme talebi üzerine, yeniden harç alınır. )
Somut olayda, ödeme emrinin tebliğinden itibaren bir yıllık süre içerisinde 27.01.2003 tarihinde haciz istendiği için alacaklının <haciz isteme hakkı> düşmemiş olup, İİK. nun 78/son maddesi gereğince borçluya yenileme emrinin tebliği zorunlu bulunmamaktadır. Alacaklının talebi üzerine verilen haciz kararı ise süresinde satış yapılmadığından İİK. nun 106 ve 110. maddeleri gereğince düşmüştür. Bu durumda borçlunun SSK’dan aldığı maaş üzerine haciz konulması için yenileme isteğinin diğer tarafa tebliğine gerek yoktur. Ancak, anılan yasa hükümlerine rağmen gerek olmadığı halde yenileme dilekçesinin dahi tebliğ edildiği anlaşıldığından bu işlem sonuca etkili görülmemiştir. Ayrıca, dayanak belgenin niteliğine göre olayda Borçlar Kanunu’nun 125. maddesi gereğince 10 yıllık zamanaşımı uygulanacağından mahkemenin aksine gerekçesinde de isabet görülmemiştir. Bu durumda, istemin reddi yerine kabulüne karar verilmesi isabetsizdir.

Sonuç: Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK. 366 ve HUMK. nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), 01.04.2005 gününde oybirliği ile karar verildi.(¤¤)

HACZE İŞTİRAK PROSEDÜRÜ VE ŞARTLARI

 

HACZE İŞTİRAK PROSEDÜRÜ VE ŞARTLARI

 

Alacaklısı olduğunuz bir borçluya karşı sizden önce bir başkası haciz yoluyla takip yapmışsa, belirli şartların varlığı halinde, siz de ayrıca fiili haciz ve masraf yapmadan bu hacze katılabilirsiniz. Nasıl mı?

Konuyla ilgili yasal düzenlemeler 2004 sayılı İcra İflas Kanunu 100 ve 101. Madde ile 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un 21 ve 69. Maddelerinde bulunmaktadır.

 

Uygulanacak kanunu belirlemek açısından önemli olan, önce haciz konulan alacağın kamu alacağı mı yoksa özel alacak mı olduğudur. Çünkü ilk haciz eğer kamu alacağına ilişkin ise, iştirak söz konusu olmayacak ve 6183 sayılı kanun uygulama alanı bulacaktır. M. 69/2’ye göre;

“…Hacze iştirak halinde, hacizli malın bedelinden ilk önce haczi yapan dairenin alacağı tahsil olunur. Artanı hacze iştirak tarihi sırası ile alacaklarına mahsup edilmek üzere, hacze iştirak eden dairelere ödenir.”

Yani önce idare tarafından kamu alacağı için haciz konulmuş ise kamu alacağının tamamı karşılanmalı, ardından bir para artarsa bu durumda özel alacaklıların alacağı için işlem yapılmalıdır.

İLK HACİZ ÖZEL ALACAĞA İLİŞKİN İSE;

Bizim için önemli olan ve uygulamada sıkça karşılaşacağımız diğer ihtimal ise, ilk haczin özel alacağa ilişkin olması halidir. Bu durumda İcra İflas Kanunu uygulanacaktır. Kanunda 100 ve 101. Maddelerde hacze iştirak için iki farklı yol öngörülmüştür. 100. maddede “Adi iştirak” olarak kabul edilen icra takibi yapmak suretiyle gerçekleştirilmesi gereken yol düzenlenmişken, 101. Maddede “İmtiyazlı iştirak” olarak ifade edilen ve belirli kişilere icra takibi yapmaksızın durumu icra dairesine bildirerek hacze katılma imkânı sağlayan düzenleme bulunmaktadır. Uygulamada daha çok görülen adi iştirak kanunda şöyle ifade edilmektedir;

Madde 100– İlk haciz üzerine satılan malın tutarı vezneye girinceye kadar aynı derecede hacze iştirak edebilecek alacaklılar:

İlk haciz ilamsız takibe müstenitse takip talebinden ve ilama istinat ediyorsa dava ikamesinden mukaddem yapılmış̧ bir takip üzerine alınan aciz vesikasına,

Yukarıdaki fıkrada yazılı tarihlerden önce açılmış̧ bir dava üzerine alınan ilama,

Aynı tarihlerden mukaddem tarihli resmi veya tarih ve imzası tasdikli bir senede,

Aynı tarihlerden mukaddem tarihli resmi dairelerin veya yetkili makamların yetkileri- dahilinde ve usulüne göre verdikleri makbuz veya vesikaya istinat eden alacaklılardır.

Bu suretle iştirak halinde icra dairesi müracaat üzerine aynı derecedeki alacaklıların bütün alacaklarına yetecek nispette ilave suretiyle hacizler yapar.

Bunların haricindeki alacaklılar ancak, evvelki dereceden artacak bedeller için hacze iştirak edebilirler.

 

Kanunda açıklanan şartları daha iyi anlama açısından gruplandırarak inceleyebiliriz. Hacze katılabilmek için Takip şartı, Öncelik şartı, Belgelendirme şartı ve Süre şartı olarak belirtebileceğimiz koşulların yerine getirilmesi gerekir.

1-İcra Takibi Yapılmış Olmalıdır

Hacze katılmak isteyen alacaklı, borçluya karşı icra takibinde bulunmuş olmalı ve bu takibinin kesinleşmesi sebebiyle kendisine haciz istemek yetkisi (İİK m. 78/1) tanınmış olmalıdır.

2-Alacaklının Alacağı İlk Haczi Başlatan Alacaklıdan Önce Doğmuş Olmalıdır

Hacze katılmak isteyen alacaklının alacağı ilk haczi koydurmuş̧ olan alacaklıdan önce doğm̧ olmalıdır. Bunun için de hacze katılmak isteyen alacaklının alacağı;

  1. İlk haciz ilamsız bir takibe dayanıyorsa; takip talebinden önce,
  2. İlk haciz ilamlı bir takibe dayanıyorsa; bu ilâmın verildiği davanın açıldığı tarihten önce doğmuş̧ olmalıdır.

Kanunda belirtilen “İlk haciz” ile ifade edilmek istenen Kesin hacizdir. Ne “ihtiyati haciz” ne de “geçici haciz” ilk haciz olamaz. Çünkü, İİK m. 100/1’ de “satılan malın tutarı vezneye girinceye kadar…” denilmiştir. Bu tür hacizlerde ise alacaklının satış isteminde bulunma hakkı yoktur.

Yine ilk haciz ifadesi “ilk uygulanan haciz” olarak anlaşılmalıdır. Yargıtay dairelerinin çeşitli içtihatlarında da haczin “talep tarihi” değil uygulanma tarihinin esas alınacağı belirtilmiştir. Keza ilk haczin, kanun hükümlerine uygun olarak konulmuş̧ bir haciz olması gerekir. Gerçekten, haciz İİK m. 78 gereğince; ödeme (icra) emrindeki süre geçtikten ve ilamsız takibe karşı borçlu itirazda bulunmuşsa, bu itiraz kaldırıldıktan sonra alacaklının istemi üzerine konulabilir. Kanunun öngördüğü bu koşullar gerçekleşmeden konulan haciz hükümsüzdür.

3-Alacak Kanunda Sayılan Belgelerden Birine Dayanmalıdır

Hacze katılmak isteyen alacaklının alacağı 100. Maddenin 1-4. bentlerinde sayılan belgelere dayanmalıdır. Bu belgeler şunlardır:

a) İlk haciz ilamsız takibe dayanıyorsa, takip talebinden, ilâma dayanıyorsa, dâva açılmasından önce yapılan takip üzerine alınan (kesin) aciz belgesi

Burada aciz belgesinin de takip veya dâva tarihinden önce alınmış̧ olması gerekli değildir. Sadece, o aciz belgesinin alınmış̧ olduğu icra takibinin, ilk haciz sahibi alacaklının takip veya dâva tarihinden önce yapılmış̧ olması gerekli ve yeterlidir. Kesin aciz belgesinden farklı olarak “geçici aciz belgesi” (İİK m. 105/II), hacze katılma olanağı sağlamaz. Çünkü, İİK m. 105/2’de bu belgenin sadece “alacaklıya İİK m. 277’ye göre tasarrufun iptali davası açma hakkını vereceği” öngörülmüştür.

b) Aynı tarihlerden (takip talebi veya dava açılması) önce açılmış̧ bir dava üzerine alınmış̧ ilâm

İlamın verildiği davanın, ilk haczi koyduran alacaklının takip veya dava tarihinden önce açılmış̧ olması yeterlidir, ayrıca ilamın da ilk haczi koyduran alacaklının takip veya dava tarihinde önce alınmış̧ olması gerekli değildir.

c) Aynı tarihlerden (takip talebi veya dâva açılması) önceki tarihli resmî veya tarih ve imzası tasdikli bir senet

“Resmi senetler” ile ifade edilen, tapu memurları tarafından düzenlenen tapu ve ipotek senetleri ile noterler tarafından re’sen düzenlenen borç ikrarını içeren senetlerdir.

“Tarih ve imzası tasdikli senetler” ise ilgililerce dışarıda hazırlanıp notere imza ve tarihinin onaylanması için sunulan senetlerdir.

d) Aynı tarihlerden (takip talebi veya dâva açılması) önceki tarihli resmî dairelerin veya yetkili makamların yetkileri dahilinde ve usulüne göre verdikleri bir makbuz veya belge

Bu belgeler, resmi daireler veya yetkili makamlar tarafından verilmiş̧ olduklarından, bunlarda alacaklı ve borçlunun imzası bulunmaz. Rehin açığı belgesi Bu belgelere örnek olarak gösterilebilir.

4-Haciz Üzerine Satılan Malın Bedeli Vezneye Girmeden Önce Hacze Katılmak İçin Başvurulmalıdır

Haczedilen para veya ilk haciz üzerine satılan malın tutarı vezneye girdikten sonra ileri sürülen katılma istemleri –süre bakımından– kabul edilemeyecektir.

Maddede sayılan ve buraya kadar açıklanan dört koşulu sağlayan alacaklılar, konulan ilk hacze aynı derecede katılırlar. Koşulları sağlayamayan alacaklılar ise ilk haczi koyduran alacaklının derecesinde, onunla birlikte hacze katılamazlar. Bu alacaklılar ancak önceki dereceden artacak bedeller için hacze katılabilirler. Yani hacze katılmada ikinci dereceyi teşkil ederler (m. 100/son).

Haczedilen şeyin kıymeti hacze katılan bütün alacaklıların alacaklarına yetmezse, icra memuru alacaklıların istemi üzerine, “ilave hacizler” yapar (m. 100/II).

“İlave haciz”, bağımsız bir haciz olmayıp asıl hacze bağlıdır ve onun akıbetine tâbidir. Asıl haciz düşerse, ilave haciz de düşecektir. Eğer satış bedeli hacze katılmış bütün alacakları ödemeye yetmezse, bu durumda sıra cetveli düzenlenmesi gerekecektir.

 

ENER AVUKATLIK BÜROSU

İCRA TAKİBİNE İTİRAZ EDERKEN BİR DAHA DÜŞÜNÜN!!

 İCRA İNKAR TAZMİNATI VE ŞARTLARI

 

İcra takipleri ilamlı ve ilamsız olarak ikiye ayrılır. İlamlı icra takiplerinde, borçlunun takibe itiraz etme hakkı yok iken, ilamsız icra takiplerinde durum farklı olup ilamsız icra takibi borçlunun 7 gün içerisinde icra dairesine yapacağı itiraz ile durur. Yeri gelmişken ve karışıklığa meydan vermemek adına; kambiyo senetlerine dayanan ilamsız icra takibinin itiraz usulünün farklı olduğunu da belirtmekte fayda var. İlamsız icra takibinin ilamlı takipler gibi ilama veya belgeye dayanma zarureti de yoktur. Bu sebeple borçlunun korunması gerektiğinden bahisle; İİK 66. Maddesinde; “Müddeti içinde yapılan itiraz takibi durdurur. İtiraz müddetinde değilse alacaklının talebi üzerine icra memuru takip muamelelerine alacağın tamamı için devam eder. Borçlu, borcun yalnız bir kısmına itirazda bulunmuşsa takibe, kabul ettiği miktar için devam olunur.” Denmekle, ilamsız icra takiplerine karşı borçlu tarafın yaptığı itirazın takibi durduracağı hükme bağlamıştır.

           

Hakkında başlatılmış ilamsız icra takibine itiraz etmek isteyen borçlunun, ödeme emrinin tebliği tarihinden itibaren yedi gün içinde dilekçe ile veya sözlü olarak icra dairesine itirazını bildirmesi gerekir. Böylece hakkında başlatılan takip durmuş olacaktır. Takibin durmasını müteakip alacaklı, takip İİK. 68. Maddesindeki belgelere dayanıyor ise, icra mahkemesinde itirazın kaldırılması davasını açabileceği gibi; isterse genel mahkemede itirazın iptali davasını da açabilecektir. Burada şu farka dikkat etmek gerekmektedir: İtirazın iptali genel hükümlere göre görülen bir dava iken, itirazın kaldırılması İİK 68. maddesinde belirtilen belgeleri takibe dayanak yapan alacaklının başvurabileceği ve daha yüzeysel incelemenin yapıldığı bir davadır. Bu nedenle kanunda belirtilen belgelere sahip olmayan alacaklıların gidebileceği tek yol genel mahkemelerde görülmekte olan itirazın iptali davasıdır.

 

İcra İflas Kanunu borçluya itiraz hakkı vermiş ise de, bu hak kimi zaman hukuki süreci uzatmak, mal kaçırmak gibi amaçlarla kötü niyetli olarak kullanılabilmektedir. Hal böyle olunca alacaklı zor duruma düşmekte, alacağın tahsili güçleşmekte hatta imkansızlaşmaktadır. Bu noktada da İcra İflas Kanunumuz itirazın iptali davasında alacaklıyı koruyan düzenlemeyi 67. maddesinde düzenlemiştir.

                                                                                                                                             

Takip talebine itiraz edilen alacaklı, itirazın tebliği tarihinden itibaren bir sene içinde mahkemeye başvurarak, genel hükümler dairesinde alacağının varlığını ispat suretiyle itirazın iptalini dava edebilir.

Bu davada borçlunun itirazının haksızlığına karar verilirse borçlu; takibinde haksız ve kötü niyetli görülürse alacaklı; diğer tarafın talebi üzerine iki tarafın durumuna, davanın ve hükmolunan şeyin tahammülüne göre, red veya hükmolunan meblağın yüzde yirmisinden aşağı olmamak üzere, uygun bir tazminatla mahkum edilir. Görüldüğü üzere borçlunun itirazında haksız ve kötü niyetli olması durumunda ve alacaklının talebi doğrultusunda mahkeme icra inkar tazminatına hükmedecektir.

                                                                                                                                             

Borçlunun itirazını bertaraf edebilmek amacıyla alacaklıya tanınan bir diğer hak olan itirazın kaldırılması davasında da haksız itiraz eden borçluya veya haksız yere itirazın kaldırılması davasını açan alacaklıya karşı İİK 68. maddesinde tazminat yaptırımı öngörülmüştür:

 

                                                                                                                                             

İtirazın kaldırılması talebinin esasa ilişkin nedenlerle kabulü hâlinde borçlu, talebin aynı nedenlerle reddi hâlinde ise alacaklı, diğer tarafın talebi üzerine yüzde yirmiden aşağı olmamak üzere tazminata mahkûm edilir. Borçlu, menfi tespit ve istirdat davası açarsa, yahut alacaklı genel mahkemede dava açarsa, hükmolunan tazminatın tahsili dava sonuna kadar tehir olunur ve dava lehine sonuçlanan taraf için, daha önce hükmedilmiş olan tazminat kalkar.Maddede dikkatimizi çekmesi gereken husus, borçlunun ya da alacaklının; mahkemenin borçlunun yapmış olduğu itiraz hakkındaki kabul veya ret kararına göre icra inkar tazminatına mahkum edilebileceğidir.

 

Peki icra inkar tazminatına hükmedilebilmesi için bu şartlardan farklı olarak başkaca aranan şartlar var mıdır? Gözden kaçırılmaması gereken bir diğer şart ise icra inkar tazminatı talebinde bulunabilmek için alacağın likit ve belirlenebilir olması gerekmektedir. Borçlu ne kadar borçlu olduğunu tespit edebilir durumda ise, alacağın likit ve muayyen olduğu kabul edilmektedir. Öte yandan, alacağın muhakkak bir belgeye bağlı olması da şart değildir.

                                                                                                                                             

İcra inkar tazminatı ve şartları hakkında Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 2017 tarihli bir kararında;

 “…Davacının icra inkar tazminatına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesine gelince; İİK’nın 67. maddesinin 2.fıkrası hükmünce, icra – inkar tazminatına hükmedilebilmesi için borçlunun takip sırasında ödeme emrine itiraz etmesi ve alacağını mahkemede dava ederek haklı çıkması gerekir. Burada borçlunun kötü niyetli itiraz etmiş bulunması yasal koşullardan değildir. İnkar tazminatı, aleyhinde yapılan icra kovuşturmasına itiraz edip duran ve işin itirazla çabuk bitirilmesine engel olan borçluya karşı konulmuş bir yaptırımdır. Bunlardan ayrı, alacağın likit ve belli olması gerekir. Daha geniş bir açıklama ile borçlu tarafından alacağın gerçek miktarı belli, sabit ve belirlenmek için bütün unsurlar bilinmesi mümkün nitelikle olması yeterlidir. Borçlu yalnız başına ne kadar borçlu olduğunu tespit edebilir durumda ise, alacağın likit ve muayyen olduğunun kabulü zorunludur. Öte yandan, alacağın muhakkak bir belgeye bağlı olması da şart değildir…” (Yargıtay 13. Hukuk Dairesi Esas No: 2016/6822 Karar No: 2017/8367)

 

Demekle esasen icra inkar tazminatına hangi şartla hükmedileceğini açıklamıştır.

 

Sonuç olarak; icra takibine itiraz borçluya tanınmış bir hak olup, haksız yere kullanılması da tazminatla cezalandırılmıştır. Her itirazda icra inkar tazminatına hükmedileceği düşünülemez. Buradaki kriter, itirazın haksız alacağın da borçlu tarafından belirlenebilir olmasıdır. Bu şartları taşıyan itirazların, alacağın %20 si kadar tazminatla ve alacağın %10 u kadar para cezası ile yaptırıma bağlandığını unutmamak gerekir.

 

Av. Selçuk ENER

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.