İİK M. 206 KAPSAMINDA SIRA CETVELİNİN İNCELENMESİ VE SIRA CETVELİNE İTİRAZ

Bu yazıda öncelikle ana hatlarıyla iflas anlatılmaya çalışılacak ve akabinde sıra cetveline itiraz ve kayıt kabul davasından söz edilecektir.
Bilindiği üzere iflas, cebri icranın bir kolu olan külli icradır. Bu icra türünde borçlunun karşısında tüm alacaklıları yer alır ve borçlunun tüm malvarlığı paraya çevrilerek alacaklarını talep eden alacaklıların alacakları ödenir. İflas yoluna ancak tacir olan kişiler, tacir olmamalarına rağmen Türk Ticaret Kanunu hükümleri gereğince tacirlerle ilgili hükümlere tabi olanlar ve bazı özel kanunlardaki düzenlemeler gereğince iflasa tabi olan kişiler aleyhinde başvurulabilir.
İflasta borçlunun tüm alacaklıları arasında bir eşitlik vardır ve borçlunun mal varlığı, alacaklıların seçmiş oldukları iflas idaresi tarafından paraya çevrilerek alacaklıların alacakları temin edilmektedir. Hemen belirtilmelidir ki borçlunun iflasına karar verecek olan mercii Ticaret Mahkemesidir. Bu iflas kararından sonra, iflas masasının idaresi ve tasfiyesi için gerekli olan kararların belirlenmesi adına, iflas alacaklıları tarafından,iflas daiesinin marifetiyle “birinci alacaklılar toplantısı” yapılmaktadır. Bu ilk toplantının yegane görevi iflas idaresini seçmektir. İflas idaresi, iflas masasının kanuni temsilcisi sıfatındadır ve masanın aktifini koruyarak, paraya çevirme ve artırma yoluyla pasifini tespitle görevlidir. Belirlenen bu iflas idaresi, kendilerine bildirilen alacakları inceleyerek bir sıra cetveli düzenler ve bunu iflas müdürlüğüne verir. Bahsi geçen bu cetvel ilan edilirken aynı zamanda “ikinci alacaklılar toplantısının” nerede ve ne zaman yapılacağına ilişkin bilgilendirmeler de açıklanarak alacaklılar ikinci alacaklılar toplantısına çağırılır.
Genel olarak iflasa kısaca değinildikten sonra sıra cetvelinin ne olduğuna ve bu sıranın nasıl belirlendiğine göz atmakta fayda olacakır. İİK m. 140’a göre sıra cetveli; “Satış tutarı bütün alacaklıların alacağını tamamen ödemeye yetmezse icra dairesi alacaklıların bir sıra cetvelini yapar. Alacaklılar 206’ncı madde mucibince iflas halinde hangi sıraya girmeleri lazım geliyorsa o sıraya kabul olunurlar.” Söz konusu maddeden hareketle sıra cetvelindeki sıralamaların kriterlerini anlamak için 206’ncı maddeyi bilmek gerekir. İlgili maddeye göre cetveldeki sıra şu şekilde belirlenecektir:
Birinci sıra:
A) İşçilerin, iş ilişkisine dayanan ve iflâsın açılmasından önceki bir yıl içinde tahakkuk etmiş ihbar ve kıdem tazminatları dahil alacakları ile iflâs nedeniyle iş ilişkisinin sona ermesi üzerine hak etmiş oldukları ihbar ve kıdem tazminatları,
B) İşverenlerin, işçiler için yardım sandıkları veya sair yardım teşkilatı kurulması veya bunların yaşatılması maksadıyla meydana gelmiş ve tüzel kişilik kazanmış bulunan tesislere veya derneklere olan borçları,
C) İflâsın açılmasından önceki son bir yıl içinde tahakkuk etmiş olan ve nakden ifası gereken aile hukukundan doğan her türlü nafaka alacakları.
İkinci sıra: Velâyet ve vesayet nedeniyle malları borçlunun idaresine bırakılan kimselerin bu ilişki nedeniyle doğmuş olan tüm alacakları; Ancak bu alacaklar, iflâs, vesayet veya velâyetin devam ettiği müddet yahut bunların bitmesini takip eden yıl içinde açılırsa imtiyazlı alacak olarak kabul olunur. Bir davanın veya takibin devam ettiği müddet hesaba katılmaz.
Üçüncü sıra: Özel kanunlarında imtiyazlı olduğu belirtilen alacaklar.
Dördüncü sıra: İmtiyazlı olmayan diğer bütün alacaklar.
Takdir edersiniz ki gerek İş Hukuku gerekse İcra ve İflas Hukuku bakımından cetvelin birinci sırasındaki A bendi ayrı önem arz etmektedir. Zira sadece ilgili bentte aranan özelliklere sahip işçilik alacakları imtiyazlı kabul edilip birinci sıraya yerleştirilecek bunun dışında kalan işçilik alacakları bakımından birinci sıraya yerleşmek mümkün olmayacaktır. Peki bentte geçen “iflasın açılmasından önceki bir yıl içinde tahakkuk etmiş ihbar ve kıdem tazminatı” ibaresindeki ‘tahakkuk’un mahiyetinde ne anlamalıyız? Bunu bir Yargıtay kararını örnek göstererek Yüksek Mahkemenin bu kelimeden ne anladığını ve tahakkukun gerçekleşmiş olduğunu kabul etmesi için ne gibi bir koşul beklediğini açıklamaya çalışacağız.

“Alacaklı tarafından, kıdem ve ihbar tazminatı alacağına dayalı olarak borçlu şirket aleyhine 28.01.2015 tarihinde başlatılan genel haciz yolu ile ilamsız icra takibinde…Bir alacağın işçi alacağı olduğunun kabul edilebilmesi için, ilamla hüküm altına alınmış olması ya da takibin itiraz edilmeksizin kesinleşmiş olması gerekir. Somut olayda, takibe konu alacak, ilamla hüküm altına alınmamış ise de, 10.02.2015 tarihli icra müdürlüğüne yapılan başvuruda borçlu .. … A.Ş. yönünden borca itiraz edilmeyip, diğer borçlu … A.Ş. yönünden borca itiraz edildiği, yani borçlu … A.Ş. tarafından yapılmış geçerli bir itiraz bulunmadığı anlaşıldığından, anılan alacağın, borçlu … A.Ş.’ye karşı İİK’nun 206. maddesinin birinci sırasındaki işçi alacağı olduğunun kabulü gerekir.”
(Yargıtay 12. HD, E: 2015/32714, K: 2016/8402, T: 22.3.2016)

Görüldüğü gibi mahkemenin artık yerleşmiş anlayışına göre; alacağın işçi alacağı olarak kabul edilebilmesi için söz konusu alacakların iflastan en fazla bir yıl önce elde edilmiş olması değil, iflastan en fazla bir yıl önce ilamla hüküm altına alınmış olması ya da takibin itiraz edilmeksizin kesinleşmiş olması gerekmektedir. Bu gibi bir yola başvurmamış ve alacağını bahsi geçen bir yıl içerisinde takipsiz bırakan bir işçinin alacağı İİK’nın 206. maddesinin birinci sırasındaki işçi alacağı kapsamına girmeyecek ve sıra cetvelinde birinci sıraya yerleşemeyecektir.

“Alacaklı vekili tarafından kıdem tazminatı ve fer’i alacakların tahsili amacıyla 08/07/2009 tarihinde ilamlı icra yolu ile takibe başlanmıştır…İşçilerin, iş ilişkisine dayanan ve iflasın açılmasından önceki bir yıl içinde tahakkuk etmiş ihbar ve kıdem tazminatları dahil alacakları ile iflas nedeniyle iş ilişkisinin sona ermesi üzerine hak etmiş oldukları ihbar ve kıdem tazminatları, İİK’nun 206. maddesinin birinci sırasındaki alacaklardandır…Somut olayda, takibe konu işçi alacağının tahakkuk tarihi 18/12/2008 (alacak ilamının karar tarihi) olup, 11/02/2010 tarihinde 1 yıl süreyle iflasın ertelenmesine karar verildiğine göre, anılan alacak İİK’nun 206.maddesinin birinci sırasındaki alacaklardan olmayıp, İİK’nun 179/b-3. maddesindeki istisna kapsamına girmediğinden mahkemece şikayetin kabulüne karar verilmesi gerekirken reddi isabetsizdir.”
(Yargıtay 12. HD, E: 2010/19645, K: 2011/706, T: 15.2.2011)

Aşağıdaki kararda da belirtildiği üzere Yüksek Mahkeme alacağın tahakkuku için ihtarname ile belirlenmesini yeterli bulmaz ve ilgili alacağı istisna kapsamında değerlendirmeyerek birinci sıradaki imtiyazlı alacaklar ile aynı kefeye koymamaktadır. Bunlar dördüncü sıraya kaydedilecektir.

“Alacaklı tarafından borçluya karşı bir kısım işçilik  alacakları için yapılan ilamsız takipte…borçlu hakkında 08.03.2012 tarihinde Antalya 1.noterliğinin 29.02.2012 tarihli  03991   yevmiye numaralı ihtarnamesine dayanılarak  bir kısım işçilik alacaklarının tahsili için  ilamsız  haciz yolu ile  takip yapıldığı anlaşılmıştır. İİK’nun 206/1. sırasında yazılı alacaklar için erteleme müddetinde takip yapılması mümkündür. Ancak somut olayda kesinleşmiş bir takip bulunmadığı, takibe konu edilen alacağın İİK’nun 206/a maddesinde sayılan 1. sıra alacaklardan olduğu hususunun    kesinleşmediği, takibin  ilama dayalı olmadığı  ve takibin  ihtarnameye dayalı  işçi   alacağı olduğu  anlaşılmıştır…iflas ertelemesi davasında verilen tedbir kararından sonra  borçlu hakkında yapılan takibin durdurulmasına karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.”
(Yargıtay 12. HD, E: 2013/11247, K: 2013/21741, T: 10.6.2013)

Sıra cetveli açıklandıktan sonra bir itiraz hakkı doğmaktadır. Alacaklarının ilan edilen sıraya kaydedilmesinin uygun görmeyen ve yanlış olduğunu düşünen alacaklılar ‘kayıt kabul davası’ da denilen “sıra cetveline itiraz davası” açabilmektedir. Bu dava, alacaklılara tebliğ yapılıp yapılmamasına göre ufak bir değişikliğe uğrayabilme ihtimaliyle beraber, kural olarak 15 gün içerisinde açılmalıdır. Kanunda belirtilen bu 15 günlük süre bir hak düşürücü süredir ve dolayısıyla alacaklı bu süre içerinde kayıt kabul davası açmazsa artık sıra cetveline itiraz hakkını kaybeder. Bu durumda ilan edilen sıra cetveli bu alacaklı açısından kesinleşmiş olur.

“Mahkemece, iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre; ilk iflas kararının tenfizi üzerine hazırlanan sıra cetveline karşı açılan davanın İİK’nın 235. maddesi hükmünde öngörülen ve hak düşürücü nitelikteki 15 günlük süresi içinde açılmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir. Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davacı vekilinin temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.”
(Yargıtay 23. HD, E: 2016/1578, K: 2016/4820, T: 31.10.2016)

Belirtmek gerekir ki kayıt kabul davalarında görevli mahkeme, iflasa karar veren Asliye Ticaret Mahkemesinin bulunduğu yerdeki Asliye Ticaret Mahkemesidir. Burada alacağın niteliğinin ne olduğu bir önem taşımamaktadır. Kaldı ki eğer bir yerde birden çok ticaret mahkemesi veya davaya ticaret mahkemesi sıfatıyla bakacak Asliye Hukuk Mahkemesi varsa kayıt kabul davası bunlardan herhangi birinde de görülebilecektir. Yetkili mahkeme ise, müflisin iflasına karar veren yerdeki Asliye Ticaret Mahkemesidir.
Burada bir parantez açarak kayıt kabul davasını sıra cetveline şikayet ile karıştırmamak açısından ikisinin arasındaki belli başlı farklılıklara değinmekte yarar vardır. Öncelikle kayıt kabul davası sıra cetveline şikayetin aksine ticaret mahkemesinde açılan başlı başına bir dava sıfatını haizdir. Yine daha önce de belirtilmiş olunduğu üzere kayıt kabul, sıra cetvelinin ilanından başlayarak on beş gün içerisinde açılırken sıra cetveline şikayette bu süre yedi gündür. Kayıt kabul davasından çıkacak karardan yalnızca davayı açan alacaklı etkilenirken sıra cetveline şikayet halinde, sıra cetvelinin düzeltilmesine karar verilirse, sıra cetveli tekrar hazırlanacağından tüm alacaklılar bu sonuçtan etkilenecektir.

“Bir sıra cetveli için muhtelif alacaklılar tarafından farklı tarihlerde şikayette bulunulmuş olsa dahi, tüm şikayetlerin birlikte incelenerek varılacak uygun sonuç çerçevesinde tek bir kararla sonuçlandırılması, birbiriyle çelişik hükümlerin engellenmesi, bir dosyada verilen kararın diğer dosyanın sonucunu etkileme olasılığından ve sıra cetveline ilişkin özel usul hükümlerinden kaynaklanan bir zorunluluktur. Aynı sıra cetveline yönelik farklı şikayetler hakkında ayrı ayrı hüküm kurulması, kararların infazında da şüphe ve tereddütlere neden olabileceğinden, uyuşmazlıkların uzun süre devam etmesine yol açabilir. Bu durumda, mahkemece, HMK’nın 166/4. maddesi uyarınca, her iki şikayetin birbiriyle bağlantılı olduğunun kabulü ile birleştirme kararı verilmesi gerektiğinden kararın bozulması gerekmiştir.”
(Yargıtay 23. HD, E: 2015/3489, K: 2015/5364, T: 09.07.2015)

Son olarak değinilmesi elzem olan konu; eğer işçinin, işçi alacaklarına dair iflastan önce iş mahkemesinde açılmış bir alacak davası varsa işverenin iflası halinde akıbetin ne olacağı hususudur. Bu da yine aşağıda paylaşılacak olan bir içtihatla desteklenecektir.

“Bu durum karşısında iş mahkemesinde görülmekte olan, işçi alacaklarına yönelik dava sırasında, işverenin iflası halinde, İİK’nun 194. maddesi uyarınca, davaya iş mahkemesinde devam edileceği, işçi alacaklarına ilişkin dava açılmadan önce işverenin iflası halinde ise, yukarıda belirtilen şekilde hareket ile alacağın iflas masasına kaydedilmemesi halinde, Asliye Ticaret Mahkemesinde sıra cetveline itiraz davası (kayıt kabul davası) açılması gerekir.”
(Yargıtay 9. HD, E: 2010/41382, K: 2011/901, T: 25.01.2011)

Buradan da anlaşılacağı üzere eğer yukarıda bahsedildiği gibi bir durum söz konusu ise işçinin alacaklarına yönelik iş mahkemesinde açılan dava kayıt kabul davasına dönüşecektir. Fakat işçi alacaklarına yönelik dava açılmadan önce işveren iflas etmiş olursa, bu durumda dönüşecek bir alacak davası bulunmayacak ve dolayısıyla sıra cetveline ilişkin olası bir yanlışlık olması halinde Asliye Ticaret Mahkemesinde kayıt kabul davası açılacaktır.
Yukarıda Yargıtay kararları ışığında iflas ve sıra cetveline ilişkin bazı soru işaretleri giderilmeye çalışılmıştır. Konunun kritikliği ve açılacak davaların niteliği gereği iflas kurumu oldukça hassas bir kurum olduğundan ilgili tüm durumlarda bir uzmana danışılarak hareket edilmesi tavsiyelerimiz dahilindedir.

Stj. Av. Dilara AÇIKEL & Av. Bilge İŞ & Av. Selçuk ENER

BABALIK DAVASINDA İHTARA RAĞMEN DAVALI GELMEZ VEYA GELİR DE KAN ÖRNEKLERİNİ VERMEZ İSE BU İNCELEMELERİN ZOR KULLANILARAK YAPILMASINA KARAR VERİLMELİDİR.

Yargıtay HGK, E: 2017/1927, K: 2018/1471, T: 18.10.2018

MAHKEMESİ : Aile Mahkemesi

Taraflar arasındaki “babalığın hükmen tespiti” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara 6. Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 11.04.2013 tarihli ve 2010/666 E., 2013/421 K. sayılı karar davalı … vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 18. Hukuk Dairesinin 07.04.2014 tarihli ve 2013/19771 E., 2014/6271 K. sayılı kararı ile:

“…Davacı dava dilekçesinde, annesi ….’in davalı … ile olan evlilik dışı ilişkisinden doğduğunu belirterek babasının davalı … olduğunun tespitine karar verilmesini istemiş, mahkemece davanın kabulüne karar verilmiştir.
Türk Medeni Kanununun 284. maddesinde; “Soybağına ilişkin davalarda, aşağıdaki kurallar saklı kalmak kaydıyla Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu uygulanır: 1. Hakim maddi olguları resen araştırır ve kanıtları serbestçe takdir eder. 2. Taraflar ve üçüncü kişiler, soybağının belirlenmesinde zorunlu olan ve sağlıkları yönünden tehlike yaratmayan araştırma ve incelemelere rıza göstermekle yükümlüdürler. Davalı, hakimin öngördüğü araştırma ve incelemeye rıza göstermezse, hakim, durum ve koşullara göre bundan beklenen sonucu, onun aleyhine doğmuş sayabilir.” 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 292. maddesinde ise; “(1) Uyuşmazlığın çözümü bakımından zorunlu ve bilimsel verilere uygun olmak, ayrıca sağlık yönünden bir tehlike oluşturmamak şartıyla, herkes, soybağının tespiti amacıyla vücudundan kan veya doku alınmasına katlanmak zorundadır. Haklı bir sebep olmaksızın bu zorunluluğa uyulmaması hâlinde, hâkim incelemenin zor kullanılarak yapılmasına karar verir. (2) Üçüncü kişi tanıklıktan çekinme hakkı bulunduğunu ileri sürerek bu yükümlülükten kaçınamaz.” hükümleri getirilmiştir.

Dosyadaki bilgi ve belgelerden; davacının, annesi ….’in davalı … ile olan evlilik dışı ilişkisinden doğduğunu belirterek babasının davalı … olduğunun tespitine karar verilmesini istediği, mahkemece yeterli araştırma yapmadan davalının ihtara uymaması nedeniyle DNA testi yaptırılamadığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verildiği anlaşılmaktadır. Dava, Türk Medeni Kanununun 301. ve devamı maddelerinde düzenlenen babalığın tespiti istemine ilişkindir. Bu talep çerçevesinde mahkemece tarafların iddia ve savunmaları da dikkate alınarak babalık iddiası ile ilgili olarak DNA testi yaptırmak üzere davalı …’e meşruhatlı davetiye çıkarılarak DNA testi için gerekli kan örneklerini vermesi, aksi taktirde zor kullanılarak bu incelemenin yaptırılacağı hususu ihtar edilmeli, ihtara rağmen davalı gelmez veya gelir de kan örneklerini vermez ise bu incelemelerin zor kullanılarak yapılmasına karar verilip DNA testi yaptırılıp alınacak rapor doğrultusunda bir karar verilmesi gerekirken yukarıda gösterilen yasal düzenlemelere aykırı şekilde eksik incelemeyle davanın kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle şimdilik diğer yönleri incelenmeksizin bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

K A R A R

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, babalığın hükmen tespiti istemine ilişkindir.

Davacı, annesi ile davalının evlilik dışı birlikteliklerinden 1987 yılında dünyaya geldiğini, ancak annesinin nüfusunda kayıtlı olduğunu ileri sürerek, davalının babası olduğunun tespiti ile nüfusta baba hanesine kaydının yapılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, müvekkilinin davayı kabul etmediğini beyan ederek davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, davacının reşit olduktan sonra davalı tarafından nüfusuna kaydedileceği yönünde oyalandığı ve bu nedenle babalık davasını hemen açmadığı ileri sürülmüş ise de 30.11.1987 doğumlu olan davacının reşit olduğu tarihten itibaren davanın açıldığı tarihe kadarki süre nazara alındığında Türk Medeni Kanunu’nun 303/2. maddesindeki hak düşürücü sürenin geçirildiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Karar davacı vekilince temyiz edilmiş, Yargıtay 2. Hukuk Dairesince,”… Davacı, 31.11.1990 doğumlu iken, Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 4.11.1993 tarihli, 1993/704-725 sayılı kararı ile doğum tarihi 30.11.1987 olarak tashih edilmiştir.

Davacı, davayı süresinde açmamasının haklı sebebe dayandığını ileri sürmüştür. Bir yıllık süre geçtikten sonra gecikmeyi haklı kılan sebepler varsa, sebebin ortadan kalkmasından başlayarak bir ay içinde dava açılabilir (TMK.md.303/4). O hâlde, davacının gösterdiği delillerin toplanması, davanın anaya ihbar edilmesi (TMK.md.301), ana katıldığı taktirde göstermesi hâlinde onun delillerinin de toplanması, davacının nüfusa tescilinin dayanağı belgenin, tescil resmî bir belgeye istinat ediyorsa, bu belgeyle birlikte merciinden istenerek dosya içine alınması, doğum tarihinin tashihine ilişkin dava dosyasının da mahkemesinden istenip dosyaya alınıp incelenmesi ve tüm deliller birlikte değerlendirilerek davanın süresinde açılıp açılmadığının belirlenmesi ve hasıl olacak sonucuna göre karar verilmesi gerekir. Açıklanan hususlar üzerinde durulmadan eksik inceleme ile hüküm kurulması doğru bulunmamıştır…” gerekçesiyle bozulmuştur.

Mahkemece bozma kararına uyulmuş ve yapılan yargılama sonucunda, dinlenen tanık beyanlarına göre davalı ile davacının annesinin uzun süre birlikte yaşadıkları, davacının da bu birliktelikten dünyaya geldiği, davacıyı tanıyacağını ve nüfusa kaydettireceğini söyleyerek davalının davacı ve annesini oyaladığı, bu nedenle davacının reşit olduktan hemen sonra dava açmadığının anlaşıldığı, bu durumun anlaşılmasından sonra ise tarafların DNA incelemesi yapılmak üzere Adli Tıp Kurumuna sevkine karar verildiği, ancak usulüne uygun çağrılmasına ve tebligat çıkarılmasına rağmen davalının mahkemeye müracaat etmediği ve test yaptırmaktan kaçındığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Karar davalı vekilince temyiz edilmiş, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde yer alan gerekçeyle bozulmuştur.

Mahkemece, bozma kararında yasal düzenlemelere aykırı ve eksik inceleme ile karar verildiği belirtilmiş ise de DNA testi yapılmak üzere davalı adına çıkarılan meşruhatlı davetiyenin tebliğine rağmen davalının gelmediği, 02.05.2012 ve 24.07.2012 tarihlerinde ihzaren celbine karar verildiği, davalının davetiye ve ihzarlara rağmen gelmemesi ve incelemeye rıza göstermemesi nedeniyle Türk Medeni Kanunu’nun 284/2. maddesi uyarınca incelemeden beklenen sonucun davalı aleyhine doğmuş olduğu sayılarak davanın kabulüne karar verildiği gerekçesiyle önceki hükümde direnilmiştir.

Direnme kararı davalı vekilince temyiz edilmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda, adına çıkarılan meşruhatlı davetiye ve ihzar müzekkerelerine karşın DNA testi yaptırmak üzere müracaat etmeyen davalı hakkında Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 284/2. maddesi gereğince incelemeden beklenen sonucun onun aleyhine doğduğunun kabul edilip edilemeyeceği, edilemeyeceğinin kabulü hâlinde 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 292. maddesi gereğince soybağının tespiti amacıyla davalıya DNA testi yaptırmak üzere meşruhatlı davetiye çıkarılarak gerekli kan veya doku örneğini vermesi, aksi taktirde zor kullanılarak bu incelemenin yaptırılacağı hususunun ihtar edilmesi, gelmediği veya gelip de kan veya doku örneği vermediği takdirde incelemenin zor kullanılarak yapılmasına karar verilip DNA testi yapılmak suretiyle alınacak rapora göre bir karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.
Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşme sırasında hak düşürücü sürenin davanın tüm aşamalarında resen gözetilmesi gerektiği dikkate alınarak, davalı vekilinin hak düşürücü süreye ilişkin temyiz itirazları öncelikle incelenmiştir.

Hemen belirtmek gerekir ki “Babalık hükmü” TMK’nın 301-304. maddeleri arasında düzenlemiş ve “Dava hakkı” başlıklı 301. maddenin birinci fıkrasında; çocuk ile baba arasındaki soybağının mahkemece belirlenmesini ana ve çocuğun isteyebileceği hüküm altına alınmıştır.
Davada uygulanacak hak düşürücü süreler ise TMK’nın 303. maddesinde düzenlenmiş olup, madde metni;

“Babalık davası, çocuğun doğumundan önce veya sonra açılabilir. Ananın dava hakkı, doğumdan başlayarak bir yıl geçmekle düşer.
Çocuğa doğumdan sonra kayyım atanmışsa, çocuk hakkında bir yıllık süre, atamanın kayyıma tebliği tarihinde, hiç kayyım atanmamışsa çocuğun ergin olduğu tarihte işlemeye başlar.
Çocuk ile başka bir erkek arasında soybağı ilişkisi varsa, bir yıllık süre bu ilişkinin ortadan kalktığı tarihte işlemeye başlar.
Bir yıllık süre geçtikten sonra gecikmeyi haklı kılan sebepler varsa, sebebin ortadan kalkmasından başlayarak bir ay içinde dava açılabilir.”
 hükmünü içermekte iken, çocuk yönünden hak düşürücü sürenin düzenlendiği ikinci fıkra, Anayasa Mahkemesi’nin 27.10.2011 tarihli ve 2010/71 E. ve 2011/143 K. sayılı kararı ile iptal edilmiş ve iptal kararı Resmî Gazete’de yayımlandığı 07.02.2012 tarihinden başlayarak bir yıl sonra yürürlüğe girmiştir.

Dördüncü fıkra da Anayasa Mahkemesi’nin 15.03.2012 tarihli ve 2011/116 E., 2012/39 K. sayılı kararı ile “çocuk” yönünden iptal edilmiş ve karar Resmî Gazete’de yayımlandığı 21.07.2012 tarihinden başlayarak bir yıl sonra yürürlüğe girmiştir.

Görüleceği üzere dava açıldıktan sonra maddede çocuk yönünden hak düşürücü süreyi düzenleyen fıkralar Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilmiştir. Böyle olunca, Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararının eldeki davaya uygulanıp uygulanamayacağının açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.

Anayasa’nın 153. maddesi uyarınca, Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararları gerekçesi yazılmadan açıklanamamakta ve ancak Resmî Gazete’de yayımlandıktan sonra yürürlüğe girmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararlarının yasama, yürütme ve yargı organları, idari makamlar, gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağı açıktır.

Diğer taraftan, 6100 sayılı HMK’nın 33. maddesinde “(1) Hâkim, Türk hukukunu resen uygular.” şeklinde ifadesini bulan yasal ilke gözetildiğinde; eldeki dava sonuçlanıp kesinleşmeden bu davaya uygulanabilecek yasa metni Anayasa Mahkemesi’nce iptal edildiğinden, iptal kararı sonucu oluşan bu durumun kesin hüküm hâlini almamış derdest dosyalar yönünden uygulanması zorunluluğu ortadadır.

Bir başka yönüyle Anayasa Mahkemesi iptal kararları usuli kazanılmış hakların istisnasını teşkil ederler.

Nitekim, Hukuk Genel Kurulunun 21.03.2012 gün ve 2012/20-12 E., 2012/232 K.; 28.09.2012 gün ve 2012/20-457 E., 2012/633 K.; 30.01.2013 gün ve 2012/1-683 E., 2013/165 K.; 02.03.2016 gün ve 2014/17-415 E., 2016/222 K.; 16.05.2018 gün ve 2017/20-1121 E., 2018/1104 K. sayılı kararlarında da aynı hususlar vurgulanmıştır.

Hâl böyle olunca, Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararı sonucu oluşan yeni yasal durumun eldeki maddi anlamda kesinleşmemiş ve derdest olan davaya da uygulanması zorunlu olup, bu duruma göre davalı vekilinin hak düşürücü süreye ilişkin temyiz itirazları yerinde olmadığından reddi ile uyuşmazlığın esasının incelenmesine geçilmiştir.

Bilindiği üzere soybağı, 743 sayılı Medeni Kanun’daki nesep sözcüğünün yerine 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu tarafından hukuk diline kazandırılan bir terim olup, biri geniş diğeri dar olmak üzere iki farklı anlamda kullanılmaktadır.

Geniş anlamda soybağı, bir kimse ile onun ecdadı, üstsoyu arasındaki biyolojik ve doğal bağlantıyı ifade eder. Dar anlamda soybağı ise sadece çocuklar ile ana ve babaları arasındaki bağlantıyı ifade eder. Türk Medeni Kanunu’nun “Aile Hukuku” başlıklı ikinci kitabında düzenlenmiş olan soybağı da bu dar anlamdaki soybağıdır.

TMK’nın soybağı hükümlerini düzenleyen 282. maddesinde, çocuk ile ana arasındaki soybağının doğumla, çocuk ile baba arasındaki soybağının ise ana ile evlilik, tanıma veya hâkim hükmüyle kurulacağı belirtilmiştir. Ayrıca bu maddeye göre, soybağı evlat edinme yoluyla da kurulabilir. Çocuk ile babası arasında, anne ile evlenme, tanıma ve evlat edinme yoluyla soybağı ilişkisi kurulmasında babanın rızası bulunmaktadır. Babanın rızasının bulunmadığı durumlarda ise çocuk ile babası arasında soybağının kurulabilmesi için hâkim kararı gereklidir. Çocukla babası arasında soybağının kurulması için açılan bu davaya babalık davası denilmekte olup, az yukarıda değinildiği üzere babalık davası ile ilgili hükümler TMK’nın 301-304. maddeleri arasında düzenlenmiştir. Eldeki davada da soybağının hâkim hükmüyle kurulması talep edilmiştir.
Çocuk ile baba arasındaki soybağı bir temel hak olduğu gibi kamu düzeni ile de ilgilidir. Bu nedenle hâkim, soybağına ilişkin davalarda doğru sonucun elde edilmesi için tüm maddi olguları resen araştırmalı, bilimsel çalışmaların ulaştığı bütün olanaklardan yararlanmalıdır.

Belirtmek gerekir ki tüm canlılarda genetik kodu içeren DNA konusunda yapılan araştırma ve incelemeler de çağımızın en önemli bilimsel gelişmelerinden biri olarak kabul edilmektedir. Gen teknolojisinde yaşanan bu gelişmeler hukuku da kaçınılmaz bir şekilde etkilemiş ve bu teknoloji sayesinde uyuşmazlık konusu olan bazı maddi vakıaların güvenilir şekilde aydınlatılması olanaklı hâle gelmiştir.

Nitekim somut olayda da mahkemece davacı tanıkları dinlenmiş, davacının annesi ile davalı arasında evlilik dışı bir birlikteliğin yaşandığı ve davacının bu birliktelikten dünyaya gelmiş olabileceği yönünde güçlü bir kanaat oluştuktan sonra bilimsel bir veri ile maddi sonuca ulaşmak amacıyla DNA testi yaptırılmasına karar verilmiştir. Ne var ki davalı, çıkarılan tebligat ve ihzar müzekkerelerine karşın test yaptırmak için müracaat etmemiştir. Bu nedenle babalık davası sırasında DNA testi için biyolojik bulgu vermekten kaçınan taraftan zorla numune alınıp alınamayacağı hususuna değinmek gerekmektedir.

Anayasa’nın “Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı” başlıklı 17. maddesinin ikinci fıkrasında,“Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi tutulamaz.” hükmü öngörülmüştür. Bu hüküm uyarınca tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı istisnai hâller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamayacağı açıktır.

Kanunlarda babalık davalarına ilişkin olarak istisnai bir düzenlemenin bulunup bulunmadığına bakıldığında ise 01.01.2002 tarihinde yürürlüğe giren TMK’nın 284. maddesinde soybağının kurulmasına ilişkin davalardaki “Yargılama usulü” düzenlenmiş ve;

“Soybağına ilişkin davalarda, aşağıdaki kurallar saklı kalmak kaydıyla Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu uygulanır:

1.Hâkim maddi olguları resen araştırır ve kanıtları serbestçe takdir eder.
2.Taraflar ve üçüncü kişiler, soybağının belirlenmesinde zorunlu olan ve sağlıkları yönünden tehlike yaratmayan araştırma ve incelemelere rıza göstermekle yükümlüdürler. Davalı, hakimin öngördüğü araştırma ve incelemeye rıza göstermezse, hakim, durum ve koşullara göre bundan beklenen sonucu, onun aleyhine doğmuş sayabilir.”
 hükmüne yer verilmiştir.

Diğer taraftan 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda “Soybağının tespiti için yapılacak inceleme” başlığı altında ayrı bir düzenleme yapılmış ve 292. maddede;

“1. Uyuşmazlığın çözümü bakımından zorunlu ve bilimsel verilere uygun olmak, ayrıca sağlık yönünden bir tehlike oluşturmamak şartıyla, herkes, soybağının tespiti amacıyla vücudundan kan veya doku alınmasına katlanmak zorundadır. Haklı bir sebep olmaksızın bu zorunluluğa uyulmaması hâlinde, hâkim incelemenin zor kullanılarak yapılmasına karar verir.

2. Üçüncü kişi tanıklıktan çekinme hakkı bulunduğunu ileri sürerek bu yükümlülükten kaçınamaz.” biçiminde emredici ve özel bir düzenleme yapılmıştır.

Madde gerekçesinde de; “…uyuşmazlığın çözümü bakımından, davanın tarafları yanında üçüncü kişiler de, zorunluluk hâlinde, bilimsel verilere uygun olmak, sağlık yönünden bir tehlike oluşturmamak koşuluyla, vücutlarından kan veya doku alınmasına katlanmak zorundadırlar. İşin önemi dikkate alınarak böyle bir zorunluluk öngörülmüş ve üçüncü kişilerin tanıklıktan çekinme haklarını ileri sürerek bu yükümlülükten kaçınma yolu da kapatılmıştır.” denilerek, bu nitelikteki davalarda soybağının tespiti için vücuttan kan veya doku alınmasına katlanma zorunluluğu açık bir şekilde düzenlenmiştir.

Yerel mahkemece, test yaptırmaktan kaçınan davalı hakkında TMK’nın 284/2. maddesi uyarınca incelemeden beklenen sonucun onun aleyhine doğmuş olduğu kabul edilerek karar verildiği belirtilmiş ise de az yukarıda açıklandığı üzere TMK’ya göre sonraki kanun durumunda olan HMK’nda soybağının tespiti için yapılacak inceleme hakkında özel bir düzenleme yapılmış ve bu tür davalarda işin önemine binaen kan veya doku alınmasına katlanma zorunluluğu getirilmiştir.

Hâl böyle olunca, kamu düzenine ilişkin olan babalık iddiası hakkında doğru sonucun elde edilebilmesi için sonraki kanun olan ve özel düzenleme içeren HMK’nın 292. maddesi hükmünün uygulanması ve alınacak rapor doğrultusunda bir karar verilmesi gerekmektedir.

O hâlde, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

S O N U Ç

Davalı … vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu açık olmak üzere 18.10.2018 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

İŞ SÖZLEŞMESİNİN FESHİNE KARŞI YAPILAN İTİRAZ DAVA AÇMA SÜRESİNİ DURDURMAZ

T.C.

YARGITAY

9. HUKUK DAİRESİ

E. 2016/19130

K. 2017/11838

T. 4.7.2017

* FESHİN GEÇERSİZLİĞİ VE İŞE İADE ( Dava Açma Süresinin Eylemli Feshin Yapıldığı Tarihten İtibaren İşleyeceği/Davalı İşveren Tarafından İş Sözleşmesinin Feshinin 02.01.2015 Tarihinde Davacı İşçiye Bildirildiği Bu Tarihin Davacı Tarafından Dava Dilekçesinde Belirtildiği Gibi Mahkemenin de Kabulünde Olduğu Anlaşılmakla Davanın 09.02.2015 Tarihinde ve Bildirim Tarihine Göre Bir Aylık Dava Açma Süresi Geçtikten Sonra Açıldığı – Dava Hak Düşürücü Süre İçinde Açılmadığından Davanın Reddi )

* FESİH BİLDİRİM TARİHİNİN BELİRLENMESİ ( İşveren Fesih Bildiriminde Bulunmuş Ancak Bunu Tebliğ Etmemiş Olmasına Rağmen Örneğin İşçi İşvereni Şikâyet Ederek Fesih Bildiriminin Yapıldığı Tarihi Kesin Olarak Belirleyecek Bir İşlem Yapmışsa Artık Bu Tarihin Esas Alınacağı/Bu Anlamda İşverenin Fesih Bildiriminin Tebliğden İmtina Edildiği Tutanakların Tutulduğu Tarihi Tutanak Düzenleyicilerinin Doğrulaması Halinde Tebliğ Tarihi Sayılacağı )

* EYLEMLİ FESİH HALİNDE DAVA AÇMA SÜRESİ ( Eylemli Feshin Yapıldığı Tarihten İtibaren İşleyeceği/Davalı İşveren Tarafından İş Sözleşmesinin Feshinin 02.01.2015 Tarihinde Davacı İşçiye Bildirildiği Bu Tarihin Davacı Tarafından Dava Dilekçesinde Belirtildiği Gibi Mahkemenin de Kabulünde Olduğu Anlaşılmakla Davanın 09.02.2015 Tarihinde ve Bildirim Tarihine Göre Bir Aylık Dava Açma Süresi Geçtikten Sonra Açıldığı – Dava Hak Düşürücü Süre İçinde Açılmadığından Davanın Reddi )

4857/m.20/3,25/II

ÖZET : Somut uyuşmazlıkta davalı işveren tarafından iş sözleşmesinin feshinin 02.01.2015 tarihinde davacı işçiye bildirildiği, bu tarihin davacı tarafından dava dilekçesinde belirtildiği gibi mahkemenin de kabulünde olduğu anlaşılmaktadır. Dava ise 09.02.2015 tarihinde ve bildirim tarihine göre bir aylık dava açma süresi geçtikten sonra açılmıştır. Dava hak düşürücü süre içinde açılmadığından davanın reddi yerine kabulü hatalıdır.

DAVA : Davacı, feshin geçersizliğine, işe iadesine ve yasal sonuçlarına hükmedilmesine karar verilmesini istemiştir.

Yerel mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Hüküm süresi içinde davalı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, davacının dava dışı şirket … Eğlence Bar Restoran İşletmeciliği ve Yatırım A.Ş. bünyesinde 07/08/2013 tarihinde halkla ilişkiler sorumlusu olarak çalışmaya başladığını, daha sonra tüm haklarının korunması koşulu ile 01/12/2013 tarihinde yapılan İş Sözleşmesi Devir Mutabakatnamesi ile … Gıda ve Turizm Tic. A.Ş.’de halkla ilişkiler sorumlusu olarak çalışmaya devam ettiğini, 01/08/2015 tarihinde yapılan iş sözleşmesinin devri sözleşmesi ile geçmişe dayalı tüm haklarının davalı şirket tarafından kabul edilmesi koşulu ile davalı şirket bünyesindeki … isimli et lokantasında misafir ilişkileri sorumlusu görevi ile çalışmaya başladığını, iş sözleşmesinin 02/01/2015 tarihinde sonlandırıldığını belirterek feshin geçersizliğine, davacının işe iadesine ve sonuçlarına karar verilmesini istemiştir.

Davalı vekili, davacının iş sözleşmesinin feshinin bildirimi şirket tarafındn 02/01/2015 tarihinde gerçekleştirildiğini, davacının 19/08/2013 dava dışı şirket … Eğlence Bar Restoran İşletmeciliği ve Yatırım A.Ş.’de çalışmaya başladığını, davalı şirkete 01/12/2013 tarihinde devri gerçekleştiğini, davacının iş sözleşmesinin fesih edildiği 08/01/2015 tarihine kadar misafir ilişkileri sorumlusu sıfatıyla görev yaptığını, davacının iş sözleşmesinin 4857 Sayılı İş Kanunu’nun 25/II maddesi uyarınca haklı sebeple feshedildiğini, fesih bildiriminin müvekkil şirket tarafından davacıya 02/01/2015 tarihinde sözlü olarak yapıldığını, davanın reddi gerektiğini savunmuştur.

Mahkemece yapılan yargılama sonunda, davacının iş sözleşmesinin verilen görevi yerine getirmekten imtina ettiği, hatırlatılmasına rağmen davranışlarına devam ettiği, diğer personel ve misafirlerin önünde işyerinde çalışan başka işçiye sataştığı, argo kelimeler kullandığı, görevini gereği gibi yerine getirmediği, iş disiplinine sahip olmadığı gerekçeleriyle feshedildiği, davacının sözleşmesinin feshine dayanak yapılan eylemlerin davacı tarafından gerçekleştirildiği ispatlanamadığı gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir.

Kararı davalı vekili temyiz etmiştir.

4857 Sayılı İş Kanunu’nun 20. maddesi uyarınca iş sözleşmesinin geçerli neden olmadan feshedildiğini ileri süren işçinin, fesih bildiriminin tebliği tarihinden itibaren bir ay içerisinde feshin geçersizliği ve işe iade istemi ile dava açması gerekir. Bu süre hak düşürücü süre olup, resen dikkate alınması gerekir.

İşveren fesih bildiriminde bulunmuş, ancak bunu tebliğ etmemiş olmasına rağmen, örneğin, işçi, işvereni şikâyet ederek, fesih bildiriminin yapıldığı tarihi kesin olarak belirleyecek bir işlem yapmışsa, artık bu tarihin esas alınması uygun olacaktır. Bu anlamda işverenin fesih bildiriminin tebliğden imtina edildiği tutanakların tutulduğu tarih, tutanak düzenleyicilerinin doğrulaması halinde tebliğ tarihi sayılacaktır. Eylemli fesih halinde dava açma süresi, eylemli feshin yapıldığı tarihten itibaren işler. Fesih bildirimine karşı idari itiraz yolu öngören personel yönetmeliği ya da sözleşme hükümleri, dava açma süresini kesmeyeceği gibi, işçinin bu süre içinde hastalığı nedeni ile rapor alması da bu süreyi durdurmayacaktır. Dairemizin kararlılık kazanan uygulaması bu yöndedir. (15.09.2008 gün ve 2008/1860 Esas, 2008/23531 Karar sayılı ilamımız).

Somut uyuşmazlıkta davalı işveren tarafından iş sözleşmesinin feshinin 02.01.2015 tarihinde davacı işçiye bildirildiği, bu tarihin davacı tarafından dava dilekçesinde belirtildiği gibi mahkemenin de kabulünde olduğu anlaşılmaktadır. Dava ise 09.02.2015 tarihinde ve bildirim tarihine göre bir aylık dava açma süresi geçtikten sonra açılmıştır. Dava hak düşürücü süre içinde açılmadığından davanın reddi yerine yazılı şekilde kabulü hatalıdır.

4857 Sayılı İş Yasasının 20/3 maddesi uyarınca Dairemizce aşağıdaki şekilde karar verilmiştir.

SONUÇ : Yukarda açıklanan gerekçe ile;

1. Mahkemenin kararının BOZULARAK ORTADAN KALDIRILMASINA,

2. Davanın REDDİNE,

3. Harç peşin alındığından yeniden alınmasına yer olmadığına,

4. Davacının yaptığı yargılama giderinin üzerinde bırakılmasına, davalının yaptığı 80,00 TL. yargılama giderinin davacıdan tahsili ile davalıya ödenmesine, gider avansında arta kalan miktarların istekleri halinde ilgililere iadesine,

5. Karar tarihinde yürürlükte bulunan tarifeye göre belirlenen 1.980,00 TL. ücreti vekaletin davacıdan alınarak davalıya verilmesine,

6. Kullanılmayan gider avanslarının ilgilisine iadesine,

7. Peşin alınan temyiz harcının istemi halinde davalıya iadesine,

Kesin olarak, 04.07.2017 oybirliği ile karar verildi

AŞIRI YARARLANMA (GABİN) HÜKÜMLERİNİN UYGULANMA ŞARTLARI

 

AŞIRI YARARLANMA (GABİN) HÜKÜMLERİNİN UYGULANMA ŞARTLARI

 

Gündelik hayatta akdedilmiş olan sözleşmelerin bir kısmında, sözleşmenin iki tarafının ifa edeceği borçlar arasında büyük veya ufak çapta eşitsizlikler olabilir. Bu eşitsizliklerin varlığı durumunda hangi hallerde aşırı yararlanma (gabin) hükümleri uygulanarak zarara uğrayan taraf korunacaktır? Cevabı, bugünkü yazımızda…

Bir sözleşmedeki iki tarafın borçları arasında eşitsizliklerin bulunduğu tüm durumlarda aşırı yararlanma hükümleri uygulanmaz. Bunun için bazı şartların varlığı gerekir. Şartların tespiti için konuya dair mevzuat ve içtihatlar beraber incelenecektir.

Aşırı yararlanmayı düzenleyen Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 28/1’e göre : “Bir sözleşmede karşılıklı edimler arasında açık bir oransızlık varsa, bu oransızlık, zarar görenin zor durumda kalmasından veya düşüncesizliğinden ya da deneyimsizliğinden yararlanılmak suretiyle gerçekleştirildiği takdirde, zarar gören, durumun özelliğine göre ya sözleşme ile bağlı olmadığını diğer tarafa bildirerek ediminin geri verilmesini ya da sözleşmeye bağlı kalarak edimler arasındaki oransızlığın giderilmesini isteyebilir.”

 

İlgili hükümden çıkarılan şartlar şunlardır:

 

1- Edimler arasında açık bir oransızlık bulunmalıdır:

Yukarıda, edimler arasındaki her eşitsizlikte aşırı yararlanma hükümlerinin uygulanmayacağını belirtmiştik. Nitekim gabinin ilk şartı olan “açık oransızlık” da belirttiğimiz hususu doğrulamaktadır. Dolayısıyla, aşırı yararlanma hükümleri, bir sözleşmedeki edimler arasında herhangi bir oransızlığın bulunduğu hallerde değil; açık, bariz yani aşırı bir oransızlığın bulunduğu durumlarda uygulanacaktır. Akıllara şu sorunun geldiğini hisseder gibiyiz. Peki, bunun sınırı nasıl belirlenecek; açık, aşırı oransızlık hangi kriterlere göre tespit edilecek? Bu sorunun cevabında da yardımımıza Yargıtay içtihatları yetişmektedir. Yargıtay, kararlarında edimler arasındaki oransızlığın en az %50 olması durumunda aşırı yararlanmanın bulunduğunu kabul etmekte, edimler arasındaki oransızlığın en fazla %25 olduğu durumlarda ise aşırı yararlanmanın bulunmadığını kabul etmektedir. Yargıtay, %25 ve daha az oransızlıklarda aşırı yararlanmanın bulunmadığını; %50 ve daha fazla oransızlıklarda ise aşırı yararlanmanın bulunduğunu kabul etmekte; %25 ila %50 arasındaki oransızlıklarda ise aşırı yararlanmanın bulunup bulunmadığının tespitini örtülü olarak hakime bırakmaktadır. (YARGITAY 1.HD E:1969/391 K:1969/1133 T:04.03.1969 ve E:1976/10791 K:1976/12751 T:27.12.1976) Örneğin; 800.000 TL’lik bir gayrimenkulun sözleşmede değeri 400.000 TL veya daha düşük bir bedel olarak kararlaştırılmışsa, edimler arasında açık oransızlık olacaktır. Son olarak belirtelim ki, edimlerin değeri için sözleşmenin yapıldığı tarih dikkate alınır, sonraki değer eksilmelerine bakılmaz.

 

2- Edimler arasındaki açık oransızlık, zarar görenin zor durumundan, düşüncesizliğinden veya deneyimsizliğinden kaynaklanmalıdır.

Edimler arasında açık oransızlığın bulunması yetmez, ayrıca bu oransızlığın zarar görenin zor durumda kalmasından, düşüncesizliğinden veya deneyimsizliğinden istifade etmek suretiyle ortaya çıkmış olması gerekir. Zor durumda kalmadan kasıt; zarar görenin açık oransızlığın varlığını idrak etmesine rağmen, paraya ihtiyacı olduğundan bu hususa ses çıkarmaması olarak açıklanabilir. Düşüncesizlik, zarar görenin sözleşmeyi hazırlarken rahat, detaylı bir inceleme yapmadan hareket etmesini ifade eder. Deneyimsizlikten kasıt ise; çoğu zaman zarar görenin sözleşme ve/veya konusu hükümleri hakkında yeterli bilgiye sahip olmamasıdır. Bu üç durumdan biri varsa, sözleşmedeki edimlerin arasındaki açık oransızlık; aşırı yararlanma hükümlerinin uygulanması sonucunu doğurur.

 

Bu iki şartın varlığı halinde aşırı yararlanma var demektir ve aşırı yararlanma hükümleri uygulanır. Bu hükümlere göre de zarar gören, durumun özelliğine göre sözleşmeyle bağlı olmadığını diğer tarafa bildirerek ifa ettiği edimin geri verilmesini isteyebilir veya sözleşmeyle bağlı kaldığını bildirerek edimlerin arasındaki oransızlığın giderilmesini isteyebilir. Zarar gören, bu iki talepten birisinde bulunmak konusunda tercih hakkına sahiptir. Ancak, bu hakkı kullanmak için belli süreler öngörülmüştür. TBK 28/2’ye göre: “Zarar gören bu hakkını, düşüncesizlik veya deneyimsizliğini öğrendiği; zor durumda kalmada ise, bu durumun ortadan kalktığı tarihten başlayarak bir yıl ve her hâlde sözleşmenin kurulduğu tarihten başlayarak beş yıl içinde kullanabilir.”

 

Belirtelim ki, sözleşme yapma teklifinin zarar gören kişiden gelmiş olması, zarar gören kişinin bu hakkını kullanmasına engel olmaz. Karşı tarafın aksi beyanlarına zarar gören kişilerin itibar etmemesi gerekir.

 

Aşırı yararlanma ile ilgili pek çok Yargıtay kararı da bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi şu şekildedir: “…gabinden (aşırı yararlanmadan) söz edilebilmesi, objektif unsur olan edimler arasındaki aşırı oransızlık yanında bir tarafın darda kalma, tecrübesizlik, düşüncesizlik (hafiflik) hallerinin bulunması, diğer yanın ise yararlanmak, sömürmek kastını taşıması biçiminde iki subjektif unsurun dahi gerçekleşmesine bağlıdır. G…(aşırı yararlanmanın) varlığı zarar görene (sömürülene), sözleşme tarihinden itibaren bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde sözleşme ile bağlı olmadığını bildirerek iptal davası açıp iddiasını her türlü delille kanıtlama ve verdiğini geri isteme hakkı verir.

Hemen belirtmek gerekir ki, gabin (aşırı yararlanma) davasında öncelikle edimler arasındaki, aşırı oransızlık üzerinde durulmalı, objektif unsur ispatlandığı takdirde mutazarrırın kişiliği, yaşı, sağlık durumu, toplumdaki yeri, ekonomik gücü psikolojik yapısı gibi maddi, manevi yönler yani sübjektif unsur derinliğine araştırılıp incelenmelidir.

Mahkemece yukarıda açıklanan ilke ve olguları kapsar biçimde bir araştırma ve inceleme yapılarak oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken dosya kapsamına uygun düşmeyen gerekçe ile davanın hak düşürücü süre yönünden reddine karar verilmesi doğru değildir.” (YARGITAY 1. HD. E: 2013/8716 K: 2013/12288 T: 10.09.2013)

 

Aşırı yararlanma meselesi, uygulamada çokça karşılaşılan bir meseledir. Gerek Yargıtay gerekse de bölge adliye mahkemeleri ve yerel mahkemelerin önüne bu konuyla ilgili pek çok uyuşmazlık gelmektedir. Bu nedenle bu konunun sözleşmeye taraf olacak kişilerce bilinmesi, gerektiğinde gerek sözleşme kurulmadan önce danışma amacıyla, gerek de sözleşme kurulduktan sonra böyle bir problemle karşılaşılması durumunda sonuç bulmak adına uzman bir büroyla iletişime geçilmesi oldukça yararlı olacaktır.

 

                                                                                                  (Stj. Av. Batuhan AKKOL)

                                                                                                ENER AVUKATLIK BÜROSU

 HİZMET TESPİTİ DAVASINDA HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE

Zonguldak'ýn Devrek ilçesinde bulunan tekstil fabrikalarý iþçi bulamamaktan yakýnýyor. Ýlçenin Eðerci beldesinde tekstil alanýnda 12 yýldýr hizmet veren Emirhan Tekstil, yeni iþ talepleri karþýsýnda iþçi kapasitesini 2 katýna çýkartma kararý aldý. Ancak çalýþtýracak kalifiye eleman bulamýyor.

 HİZMET TESPİTİ DAVASINDA HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE

         Hizmet tespit davası; sigortalı sayılan bir işte çalışmasına rağmen, işçinin Sosyal Güvenlik Kurumun’a bildirilmediği veya eksik bildirildiği, işverence işe giriş bildiriminde bulunulmasına rağmen hiç prim ödemesi yapılmadığı hallerde açılan davadır.

 

Öncelikle işveren, işçinin işe başladığını 1 ay içerisinde kuruma bildirmekle yükümlüdür. İşçi, işe başladığını kuruma bildirmese bile bu durum işçi adına aleyhe delil teşkil etmez.

 

            HİZMET TESPİTİ DAVASININ ŞARTLARI

Hizmet akdinin bulunması, sigortalı kişilerden olabilmek, çalışılan işyerinin 506 sayılı kanun(Sosyal Sigortalar Kanunu) veya 5510 sayılı kanun(Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu) kapsamında olması, uzun vadeli sigorta türleri için davanın açılmış olması, işverenin işçinin işe başladığına dair belgeleri kuruma vermemiş olması, sigortasız hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak 5 yıl içerisinde dava açması ve tespiti istenen sürenin başka işyerinde geçen çalışma süresi ile çakışmaması gerekir.

 

PEKİ SİGORTALI SAYILABİLECEK KİŞİLER KİMLERDİR?

506 Sayılı Kanunun 2. Maddesine göre ve 5510 Sayılı Kanunun 4. maddesine göre:

1- Hizmet akdi ile işveren tarafından çalıştırılanlar,

2- İşveren tarafından çalıştırılan sanatçılar, yazarlar ve düşünürler,

3- 657 sk m. 4/c bendi kapsamında çalıştırılan 4/c’li denilen geçici personel,

4- Köy bekçileri,

5- Kamu idarelerince ders ücreti karşılığı görev verilenler,

6- Milli eğitim bakanlığı tarafından düzenlenen kurslarda, “usta” öğretici çalıştırılanlar,

7- Genel ev kadınları,

8- Yabancı uyruklu kişilerden, hizmet akdi ile çalışanlar sigortalı sayılırlar.

 

HİZMET TESPİTİ DAVASININ TARAFLARI

Hizmet tespiti davasının davacılarını; çalışan sigortalı, işveren, sigortalının ölümü halinde hak sahipleri oluşturur. Vasi ise sulh hukuk mahkemesinden izin alarak, hizmet tespiti davası açabilir. Hizmet tespiti davasının davalıları ise; işveren, Sosyal sigortalar kurumu, işveren ölmüş ise mirasçıları, adi şirketin ortakları, iflas işlemleri devam eden şirkette iflas idaresidir.

 

Görevli mahkeme iş mahkemeleridir. Eğer o yerde iş mahkemesi yok ise asliye hukuk mahkemeleri görevlidir. Yetkili mahkemeler ise:

1- Davanın açıldığı tarihte, davalının ikametgâhının bulunduğu yer mahkemesi,

2- İşçinin işini yaptığı yer mahkemesi,

3- Davalılardan herhangi birinin ikametgâhının bulunduğu yer mahkemesi. (Yargıtay 10. HD. 2002/5244 E., 2002/5810 K. nolu ilamında: “…ssk genel müdürlüğünün bulunduğu Ankara’da veya işlemlerin yapıldığı şubenin bulunduğu yerde HUMK 9 ve 17. maddeleri gereğince dava açılabilir” denilmiştir..)

 

PEKİ HİZMET TESPİTİ DAVASINDA HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE NEDİR? Hizmet tespiti davalarında hak düşürücü süre 5 yıldır. Mahkeme hak düşürücü sürenin geçip geçmediğini taraflar ileri sürmese bile resen dikkate alabilir. Bu 5 yıllık süre, işçinin hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlar. Eğer işçi, farklı işverenlere ait işyerlerinde çalışıyor ise hak düşürücü süre, her işyerindeki ayrılış tarihinden itibaren başlamış olur.  Ancak bazı hallerde hak düşürücü süre söz konusu olmaz. Bu haller şu Yargıtay kararı ile hükme bağlanmıştır:

“…Davacı, davalı işveren nezdinde çalıştığının tespiti ile işçilik alacaklarının tahsiline karar verilmesini istemiştir. İşverenin, sigortalılara ilişkin hangi belgeleri Kuruma vermesi gerektiği Kanunun 79/1. maddesinde açıkça ifade edildiği üzere yönetmeliğe bırakılmıştır. Atıf yapılan Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliği’nde, işverence Kuruma verilecek belgeler; işe giriş bildirgesi, aylık sigorta primleri bildirgesi, dönem bordrosu vs. şeklinde sıralanmıştır. Bu belgelerden birisinin dahi Kuruma verilmiş olması veya Kurumca, fiilen ya da kayden sigortalı çalışma olgusunun tespiti halinde hak düşürücü süreden söz edilemeyecektir…” (Yargıtay 21. HD. 2008/9842 E., 2009/7830 K.)

 

Görülmektedir ki; işveren tarafından işe giriş belgesi, sigorta primi bildirgesi, dönem bordrosu gibi belgelerden biri kuruma verilmiş ise, hak düşürücü süre işlemez. Eğer eksi hizmetinizin eklenmesi ile emeklilik şartlarını tamamlamış oluyor iseniz, emeklilik başvurusu için Sosyal Güvenlik Kurumun’na başvurmanız, talebinizin reddi üzerine de, iş mahkemelerinde hizmet tespiti davası açmanız gerekmektedir.

 

                                                                                 ENER AVUKATLIK BÜROSU

İŞE İADEDE TARTIŞMALI HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE KARARI

İŞE İADEDE TARTIŞMALI HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE KARARI

İş sözleşmesi, işçi ve işveren arasındaki özel hukuk ilişkisini düzenler. Taraflar bağlı oldukları sözleşmeyi karşı tarafa bir irade beyanı yönelterek geçersiz hale getirebilirler. Bu amaçla karşı tarafa yöneltilen irade beyanına fesih ismi verilmektedir. Ancak her istenildiğinde taraflar fesih hakkını kullanamamaktadır. Buna kanunda bazı sınırlamalar getirilmiştir. İşveren bu sınırlamalara uyarak fesih bildiriminde bulunabileceği gibi işçi de kanunda sayılan şekilde ihbar sürelerine uymak kaydıyla fesih bildiriminde bulunabilecektir.

 

Fesih bildirimi yazılı olarak yapılmalıdır. İşçi, işveren tarafından yapılan feshin geçersiz olduğunu düşünüyorsa ve kanundaki şartları taşıyorsa işe iade davası açabilecektir. Bu davanın fesih bildiriminin tebliğinden itibaren 1 ay içinde açılması gerekmektedir. Aksi halde hak düşürücü süre olan bu 1 aylık süre geçirilmiş olacak ve işçi dava açma hakkını kaybedecektir. Nitekim İş Kanunu’nun 20. Maddesinde bu süre “İş sözleşmesi feshedilen işçi, fesih bildiriminde sebep gösterilmediği veya gösterilen sebebin geçerli bir sebep olmadığı iddiası ile fesih bildiriminin tebliği tarihinden itibaren bir ay içinde iş mahkemesinde dava açabilir.” şeklinde açıklanmıştır.

 

Fesih bildiriminde sözleşmenin ileri bir tarihte feshedileceği belirtilmiş ve işçi bu fesih tarihinden itibaren 1 aylık sürenin başladığını düşünerek süresi içinde dava açmıştır. Ancak davalı taraf olan işveren ise hak düşürücü  sürenin fesih bildiriminin tebliği tarihinde başlayacağını ve bundan dolayı da bu sürenin geçtiğinden bahisle davanın reddini istemiştir. Ortaya çıkan uyuşmazlık Yargıtay’a intikal etmiş ve Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, işvereni haklı bularak sürenin fesih bildirimi tarihinden itibaren hesaplanacağını söylemiş ve davanın reddinin gerektiğini belirtmiştir.

 

“…Somut uyuşmazlıkta davacı işçiye, 02.12.2014 tarihli fesih bildirimi ile “Askeri hastane ile yapılan sözleşme 31.12.2014 tarihinde sona ereceğinden dolayı sizinle yapılan iş sözleşmesi gereği iş akdiniz de 31.12.2014 tarihinde sona erecektir.” şeklinde bildirimde bulunulduğu ve davacının da bu bildirimi itirazsız imzaladığı görülmüştür.

 Davalı gerek cevap dilekçesinde ve gerekse diğer aşamalarda verdiği yazılı beyanlarında davanın yasal süresi içinde açılmadığı yönündeki itirazlarına davacı tarafından karşı beyanda bulunulmadığı gibi fesih bildiriminin yapıldığı tarihe ve imzaya yönelik açık bir itirazı da davacı ileri sürmemiştir.

 Dolayısıyla davalı işveren tarafından 02.12.2014 tarihinde yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı iş akdinin 31.12.2014 tarihi itibariyle feshedileceğinin bildirildiği, dava açma süresinin fesih tarihinden değil fesih bildiriminin tebliği tarihinden başlayacağı, davanın ise 1 aylık yasal süre aşılarak 08.01.2015 tarihinde açıldığı görülmekle yasal süresi içinde açılmayan davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile sonuca gidip davanın kabulüne karar verilmesi hatalıdır…” (YARGITAY 7. HD. E. 2016/24042 K. 2016/18961)

 

Yukarıdaki karar, ihbar süresi içerisindeki çalışmanın, fesih sonrası bir çalışma imiş gibi değerlendirilmesine sebebiyet vermektedir. Her ne kadar, yasadaki, “fesih bildirimin tebliği” ibaresi kararda dayanak yapılmış ise de, halihazırda işverene bağımlı olarak çalışan bir işçinin işveren ile davalı olarak aynı çatı altında bulunması, işleyiş ve tarafların birbirine tavrı açısından olumsuzluklara sebep olabilecektir.

 

Bu sebeple kanaatimiz, ihbar öneline uyularak yapılan fesihlerde, işe iade davası açma süresinin, fesih bildiriminden değil, ihbar süresinin bitiminden başlaması gerektiğidir. Bu şekilde, işçi ile işveren arasında ihbar süresi boyunca gereksiz olumsuzluklara meydan verilmemiş olacaktır. Diğer yandan, hak düşürücü süre açısından da işçi korunmuş olacaktır.

ENER AVUKATLIK BÜROSU

 

 

 

 

HİZMET TESPİTİ DAVASINDA HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE VE BAŞLANGICI

Zonguldak'ýn Devrek ilçesinde bulunan tekstil fabrikalarý iþçi bulamamaktan yakýnýyor. Ýlçenin Eðerci beldesinde tekstil alanýnda 12 yýldýr hizmet veren Emirhan Tekstil, yeni iþ talepleri karþýsýnda iþçi kapasitesini 2 katýna çýkartma kararý aldý. Ancak çalýþtýracak kalifiye eleman bulamýyor.

HİZMET TESPİTİ DAVASINDA HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE VE BAŞLANGICI

Bir iş akdine bağlı çalışmasına rağmen, işçinin SGK’ya bildirilmemesi, geç bildirilmesi veya prime esas kazançlarının yanlış bildirilmesi hususları hizmet tespiti davasına konu olmaktadır. Sigorta primi ödeme yükümlülüğünden kaçınmak adına da çoğu zaman işverenler sigortasız işçi çalıştırarak hem işçilerin sosyal güvenlik haklarına zarar vermekte hem de tespiti ile kendileri büyük bir ceza ve tazminatla karşı karşıya kalmaktadırlar.

 

DAVA AÇMA SÜRESİ 5 YIL

Hizmet tespiti davaları için kanunda 5 yıllık hak düşürücü süre öngörülmüştür. Hak düşürücü süreyi zamanaşımı süresinden ayıran en önemli husus hakim tarafından resen nazara alınmasıdır. Çünkü hak düşürücü süre kamu düzenine ilişkindir.

 

NASIL HESAPLANIR?

Hizmet tespiti davaları için kanunda öngörülen dava açma süresi 5 yıldır. Bu 5 yıl, işçinin hizmetinin geçtiği yılın sonundan başlamak üzere hesap edilir. Bir örnekle açıklayacak olursak; 01.06.2010 tarihinde işten ayrılan işçinin, en geç 31.12.2015 tarihine dek hizmet tespiti davasını açması gerekecektir. Kanundaki düzenleme gereği, hizmetin sona erdiği yıl olan 2010 yılının sonundan başlayan 5 yıl 31.12.2015 tarihinde son bulmaktadır.

18.11.2016 tarihli resmi gazetede yayımlanan Anayasa Mahkemesi kararında; işten çıkış tarihi hususunda tereddüt bulunan işçinin açtığı hizmet tespiti davasının süre yönünden reddedilmesinin, MAHKEMEYE ERİŞİM HAKKININ İHLAL EDİLMESİ olarak değerlendirilerek başvuru kabul edilmiştir.

Anayasa Mahkemesi kararında; işten çıkış tarihi olarak gerekçeli kararın bazı yerlerinde 31.12.2006 yazmasına karşın kararın bazı yerlerinde 01.01.2007 yazıldığı, bu çelişkinin davacı işçi aleyhine yorumlanmaması gerektiği, işten çıkış tarihinin 01.01.2007 olarak kabul edilmesi halinde, 27.12.2012 tarihinde açılan davanın 5 yıllık hak düşürücü sürenin bitimi olan 31.12.2012 tarihinden önce açıldığının kabulü gerekeceği ifade edilmiştir. Kararın tam metni için; http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2016/11/20161118-9.pdf

Hizmet tespiti davaları, kendine özgü kuralları olan ve birden fazla kanuna ilişkin davalardır. Siz de sigortasız çalışmış iseniz veya sgk primlerinin gerçek maaşınız üzerinden ödenmediyse, hizmet tespiti davası açabilirsiniz. Ancak bu konuda uzman hukukçulardan destek almayı unutmayın.

 ENER AVUKATLIK BÜROSU

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.