BORÇLUNUN MUVAFAKATİ HALİNDE EMEKLİLİK MAAŞINDAN KESİNTİ YAPILABİLİR

Yargıtay 13. Hukuk Dairesi E. 2016/9395 K. 2019/6461

T. 22.5.2019

DAVA : Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne kısmen reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı, davalı Bankadan tüketici kredisi çektiğini, 5-6 taksit ödedikten sonra hastalanması sebebi ile taksitleri ödeyemez duruma geldiğini,taksitleri ödeyememesi üzerine davalının Haziran 2015 tarihinden itibaren haksız bir şekilde emekli maaşının tamamına el koyduğunu, davalının bununla da yetinmeyip çalıştığı iş yerine de maaş haczi yazdığını, davalının geçinmesi için asgari oranları aşıp haksız bir biçimde emekli maaşının hepsine el koyduğunu, şu an hasta olup emekli maaşını alamadığını, yasal mevzuat gereği emekli maaşına haciz konulmasının mümkün olmadığını ileri sürerek, emekli maaşının üstüne konan blokenin kaldırılmasına ve kesinti yapılarak tahsil edilen 3.600,00 TL’nin iadesine karar verilmesini istemiştir.

Davalı, davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, davanın kısmen kabulüyle davacı tüketici ile davalı banka arasında imzalanmış olan tüketici kredisine istinaden, davacının emekli maaşına konulan blokenin, yapılan sözleşme uyarınca, emekli maaşının tamamına bloke konulmasına dair davacının tam ve açık bir rızası ile muvafakatının alınmamış olması, kredi sözleşmesi ekindeki beyanların, henüz muaceel olmamış alacaklar için alınmış olması, davacının rızasının, kredi taksidi kadar var ve mevcut olduğunun kabulü ile, davacının emekli maaşına konulan blokenin, kredi sözleşmesi uyarınca ödenmesi kararlaştırılan aylık 1.444,63-TL üzerinden devamına, bakiye kısım yönünden konulan blokenin iptaline, Bu doğrultuda davacının istirdatanı talep ettiği, Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarına ait emekli maaşlarının toplamı olan 3.600,00-TL’nin, kredi sözleşmesi uyarınca ödenmesi kararlaştırılan aylık 1.444,63-TL olmak üzere ( 1.444,63 * 3 ay = 4.333,89-TL) toplam 4.333,89-TL’yi aşmaması sebebi ile, davacının istirdat talebinin reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Taraflar arasındaki uyuşmazlık, davacının davalı bankadan kullandığı kredi borcunun muaccel hale gelmiş kredi taksitlerinin maaşından alınıp alınamayacağı, bu yönde bloke konulup konulmayacağına ilişkindir. Mahkemece, davacı tüketici ile davalı banka arasında imzalanmış olan tüketici kredisine istinaden, davacının emekli maaşına konulan blokenin, yapılan sözleşme uyarınca, emekli maaşının tamamına bloke konulmasına dair davacının tam ve açık bir rızası ile muvafakatının alınmamış olması, kredi sözleşmesi ekindeki beyanların, henüz muaccel olmamış alacaklar için alınmış olması, davacının rızasının, kredi taksidi kadar var ve mevcut olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Somut olayda, yargılama tarihi itibariyle davacının davalı banka nezdinde 05.09.2014 tarihinde 40.000,00 TL tutarında tüketici kredisi sözleşmesi bulunduğu görülmüştür. Dosyanın incelenmesinde; davacı tarafından imzalanan sözleşme ,05.09.2014 tarihli taahhütnamede ve Emekli Maaş Taahhütnamesi Formunda krediye ilişkin ödemelerinin banka nezdinde bulunan emekli maaşı hesabından tarafına ihbarda bulunmaksızın virman-takas-mahsup yapılarak tahsil edilmesine muvafakat etmiş olduğu anlaşılmaktadır. Sözleşmede bankaya hesaptan tahsilat yetkisi de verilmiştir. Davacı sözleşmeden dönmediğine göre borcu ne şekilde ödeyeceğini açıklamamıştır. Banka da bu taahhüde inanarak başka teminat istemeden davacıya krediyi kullandırmıştır.

Öte yandan davalı banka, kesintileri kredi sözleşmesine istinaden yapmıştır. İcra müdürü tarafından yapılmış bir haciz de bulunmamaktadır. Bu durumda, borcun ödenmemesi üzerine bankanın, davacının maaşına bloke konulacağına dair hükmüne dayanarak kesinti ve tahsilat yapmasında hukuka aykırılık bulunmadığının kabulü gerekir.

Hemen belirtilmelidir ki, davacının bankadan aldığı kredi borcunu sözleşme şartlarına uygun olarak ödememesi halinde sözleşme gereğince kullandırılan kredinin teminatı olarak maaşından kesinti yapılmasını kabul etmesi ve diğer teminat öngören hükümlerin sözleşmeye konulmasına rıza göstermesinin haksız şart olarak kabulü de mümkün değildir. Zira davacı yürürlükteki bu yasaları bilerek sözleşmenin her sayfasını ayrı ayrı imzalamış olup, serbest iradesi ile sözleşme şartlarına uygun olarak kredi borcu taksitlerinin bankadan aldığı maaşından kesilmesi için talimat verdiğine göre artık sözleşmenin söz konusu hükmünün müzakere edilerek kararlaştırılmadığı söylenemez.

Ayrıca bankanın yaptığı işlemin sözleşmeden doğan hak ve yükümlülüklerin dürüstlük kuralına aykırı düşecek şekilde tüketici aleyhine dengesizliğe neden olduğu kabul edilemez. Davacının bankadan kullandığı kredi borcunu sözleşme şartlarına uygun olarak ödemesi zorunludur. Davacının taksitlerin maaşından ödenmesini ihtirazı kayıtsız kabul edip daha sonra dava açıp blokenin kaldırılmasını istemesi hakkın kötüye kullanılması olup iyiniyet kurallarıyla bağdaşmaz (TMK m.2). Tüketici haklı bir sebep olmadan sözleşmeyi tek taraflı feshedemez, ifası yapılmış bedellerin iadesini isteyemez, bu şekilde edimin tek taraflı geri istenmesi de hukuken himaye göremez. Aksi halde, kredi isteyen kişinin mali durumu ve maaş gelirine göre borcunun ödenebileceği güvencesiyle kredi veren bankanın alacağının imkânsızlaşması, kötü niyetli bir kredi borçlusunun borcunu hiç ödememesi gibi bir sonuç doğacaktır.

Hal böyle olunca, mahkemece uyuşmazlığın sözleşmeye bağlılık, ahde vefa ilkesi ve tarafları bağlayan sözleşme hükümleri çerçevesinde çözümlenmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenle hükmün BOZULMASINA, HUMK’nun 440/III-1 maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 22.05.2019 gününde oybirliğiyle karar verildi.

21/2 YE GÖRE TEBLİGATIN MAVİ ZARFLA YAPILMAMASI, TEBLİGATI HÜKÜMSÜZ KILMAZ

YARGITAY

12. HUKUK DAİRESİ

Esas Numarası: 2019/6004

Karar Numarası: 2019/8960

Karar Tarihi: 23.05.2019

Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi Yeliz Aziz Peker tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :

Şikayetçi ipotek borçlusu icra mahkemesine başvurusunda; sair iddiaları yanında satış ilanının usulsüz tebliğ edildiğini ileri sürerek ihalenin feshini istemiş, ilk derece mahkemesince satış ilanı tebliğinin usulüne uygun olduğu ve sair fesih sebeplerinin de yerinde olmadığı gerekçesi ile şikayetin reddine karar verilmiş, şikayetçinin mahkeme kararına karşı istinaf yoluna başvurması üzerine, Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesinin 06.02.2019 tarih ve 2019/15 E. – 2019/259 K. sayılı kararı ile, şikayetçiye yapılan satış ilanı tebliğinin, tebliğ zarfının açık mavi renkli olmadığı belirtilerek usulsüz olduğu gerekçesi ile şikayetçinin istinaf başvurusunun kabulü ile şikayetin kabulüne ve ihalenin feshine karar verilmiş, hüküm alacaklı tarafından temyiz edilmiştir.

7201 sayılı Kanunu’nun “Tebliğ İmkansızlığı ve Bilinen Adreste Tebligat” başlıklı 21/2. maddesi ”Gösterilen adres muhatabın adres kayıt sistemindeki adresi olup, muhatap o adreste hiç oturmamış veya o adresten sürekli olarak ayrılmış olsa dahi, tebliğ memuru tebliğ olunacak evrakı, o yerin muhtar veya ihtiyar heyeti azasından birine veyahut zabıta amir veya memurlarına imza karşılığında teslim eder ve tesellüm edenin adresini ihtiva eden ihbarnameyi gösterilen adresteki binanın kapısına yapıştırır. İhbarnamenin kapıya yapıştırıldığı tarih, tebliğ tarihi sayılır.” hükmünü, “Usulüne Aykırı Tebliğin Hükmü” başlıklı 32.maddesi de; ”Tebliğ usulüne aykırı yapılmış olsa bile, muhatabı tebliğe muttali olmuş ise muteber sayılır. Muhatabın beyan ettiği tarih, tebliğ tarihi addolunur.” hükmünü içermektedir.

Tebligat Kanunu’nun Uygulanmasına Dair Yönetmeliğin “Bilinen adreste tebligat” başlıklı 16/2.maddesinde; ”Bilinen en son adresin tebligata elverişli olmadığının anlaşılması veya tebligat yapılamaması halinde, muhatabın adres kayıt sisteminde bulunan yerleşim yeri adresi bilinen en son adresi olarak kabul edilir ve tebligat buraya yapılır. Ayrıca başkaca adres araştırması yapılmaz. 79 uncu maddenin ikinci fıkrasına göre renkli bastırılan tebliğ zarfında, adresin muhatabın adres kayıt sistemindeki yerleşim yeri adresi olduğu belirtilerek bu adrese tebligat yapılacağına dair meşruhata yer verilir.” düzenlemesi, yine aynı Yönetmeliğin 79/2. maddesinde de “Bu Yönetmeliğe ekli örneklere göre bastırılacak evrakın beyaz renkte olması gerekir. Ancak 16 ncı maddenin ikinci fıkrası uyarınca adres kayıt sistemine göre düzenlenecek tebliğ zarfı açık mavi renkte bastırılır.” düzenlemesi yer almaktadır.

Somut olayda; ipotek borçlusu F.. K…’a çıkartılan satış ilanı tebligatının 16.4.2018 günü, muhatabın adresten ayrıldığından bahisle iade edildiği, borçlunun mernis adresine, “adresin muhatabın adres kayıt sistemindeki yerleşim yeri adresi olduğu belirtilerek, bu adrese Tebligat Kanunu’nun 21/2. maddesi uyarınca tebligat yapılacağına dair meşruhat” bulunan tebligatın 04.5.2018’de tebliğ edildiği, tebligat zarfının ise beyaz renkli olduğu anlaşılmaktadır.

Bu durumda, şikayete konu tebligatta, kanun ve yönetmeliğe uygun olacak şekilde, tebliğin, Tebligat Kanunu’nun 21/2. maddesine göre yapılacağına ilişkin usulüne uygun meşruhat bulunduğu nazara alındığında tebliğin usule uygun yapıldığı anlaşılmaktadır. Tebligatın açık mavi zarfla yapılmasının aranmasının ise, aşırı şekilcilik olduğunun, icra dairelerinde mavi renkli zarf bulunmaması halinde, beyaz renkli zarfa usulüne uygun şekilde söz konusu şerhin yazılması halinde, salt zarfın beyaz renkli olması nedeniyle usulsüz olduğu sonucuna varılamayacağının kabulü gerekir.

O halde, Bölge Adliye Mahkemesince 6100 sayılı HMK’nın 353/1-b-1 maddesi uyarınca şikayetçinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz olup Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile, Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesinin 06.02.2019 tarih ve 2019/15 E. – 2019/259 K. sayılı kararının yukarıda yazılı nedenlerle, 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK’nun 364/2. maddesi göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK’nun 373/2. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 23/05/2019 gününde oy birliğiyle karar verildi.

KAMBİYO SENETLERİNE DAYALI TAKİPLERDE BORCA VE İMZAYA İTİRAZ

Hukuki anlamda senet, bir vakanın delilini teşkil etmek üzere bir kişi tarafından imzalanan ve imzalayanın aleyhine delil teşkil eden yazılı belgeye verilen isimdir. Kambiyo senetleri ise sahibine alacak hakkı veren, kanunen emre yazılı ve belirli şekil şartlarına tabi kıymetli evraklardır. Kambiyo senetleri poliçe, bono ve çektir.

            Poliçe belirli bir kişi emrine, diğer bir kişiye verilen ödeme yetkisini kapsayan bir senettir. Görüleceği üzere poliçede üç taraflı bir ilişki bulunmaktadır. Bono, borçlusu tarafından imzalanarak alacaklıya verilen, belli bir paranın kayıtsız ve şartsız olarak belli bir süre sonra ödeneceğini bildiren kıymetli evrak çeşididir. Çek ise, bir bankaya hitaben yazılmış, TTK’da belirtilen hükümlere göre düzenlenmiş ve ödeme emri niteliğinde olan kıymetli evraktır. 

            Yukarıda saymış olduğumuz kıymetli evraklardan birini elinde bulunduran alacaklı, borçlunun borcunu ödememesi üzerine kambiyo senetlerine özgü takip yoluna başvurarak borcunu tahsil etme yoluna gidebilmektedir. Kanunumuz ise borçluya bu takibe karşı itiraz hakkı tanımıştır. Borçlu, ödeme emrinin kendisine tebliğinden itibaren 5 gün içerisinde takibin yapıldığı icra dairesinin bağlı olduğu icra mahkemesine, dilekçe ile başvurarak imzaya veya borca itiraz hakkını kullanabilir. Ödeme emrine itiraz edilmiş olması satıştan başka takip işlemlerini durdurmamaktadır. Ancak şartların oluşması halinde hâkim takibin geçici olarak durdurulmasına karar verebilmektedir.

            Borca itiraz; borçlunun imza dışında kalan tüm nedenlerden dolayı ödeme emrine itiraz etmesidir. Borçlu; borcunun olmadığını, borcun zamanaşımına uğradığını, borcun itfa veya imhal edildiğini ve yetki itirazını ileri sürerek borca itiraz edebilir. Borçlu bu itirazında haklı ise mahkeme itirazın kabulüne karar verecek ve takip duracaktır.

“…Öte yandan dar yetkili icra mahkemelerinde, kambiyo senetlerine dair borca itiraz davasında, borcun bulunmadığı veya itfa yahut imhal edildiği ancak resmi veya imzası ikrar edilmiş bir belge ile kanıtlanabilir, tanık beyanları ile ispat düşünülemez.

O halde, mahkemece; borçlunun takip dayanağı borcu İİK 169/a gereği ödediği ispatlanamadığından itirazın reddi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir…” (Yargıtay 12. Hukuk Dairesi E. 2016 /30006, K. 2018 / 3086)

            İmza itirazı ise borçlunun, takibe konu kambiyo senedinin üzerinde bulunan imzanın kendisine ait olmadığını iddia etmesidir. İmza itirazının dilekçede açıkça belirtilmesi gerekmektedir. İmzanın borçluya ait olmadığını ispat yükü alacaklı üzerindedir. İcra mahkemesi imza itirazını duruşmalı olarak yapmalıdır. Bilirkişi incelemesi neticesinde imzanın borçluya ait olmadığı ortaya çıkar ise takip duracaktır.

            İcra mahkemesinin vermiş olduğu itirazın kabulü kararının kesinleşmesi ile duran takip ortadan kalkacaktır. Bu halde alacaklı, borçlunun isteği ile % 20’den az olmamak üzere tazminat ödemeye hükmolunacaktır. Ancak icra mahkemesinin vermiş olduğu kararlar maddi anlamda kesin hüküm teşkil etmediğinden alacaklının genel mahkemelerde itirazın iptali veya alacak davası açmasının önünde bir engel bulunmamaktadır. Ayrıca aynı senede dayanarak genel haciz yolu ile ilamsız takip yapılmasının önünde bir engel yoktur.

            Eğer borçlunun yapmış olduğu itiraz icra mahkemesince reddedilir ise borçlu alacaklının isteği ile % 20’den az olmamak üzere tazminatla yükümlü tutulacaktır.

“…Bu durumda, borçlu aleyhine yapılan kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile takibin iptaline dair karar kesinleştiğinden, aynı senede dayanılarak genel haciz yolu ile ilâmsız icra takibine başlanmasında bir engel yoktur. İİK’nun 68/1. maddesi gereğince; talebine itiraz edilen alacaklının takibi, imzası ikrar veya noterlikçe tasdik edilen borç ikrarını içeren bir senede yahut resmi dairelerin veya yetkili makamların yetkileri dahilinde ve usulüne göre verdikleri bir makbuz veya belgeye müstenit ise, alacaklı itirazın kaldırılmasını isteyebilir. Aynı Kanun’un 62/5. maddesi; “Borçlu takibin müstenidi olan senet altındaki imzayı reddediyorsa, bunu itirazında ayrıca ve açıkça beyan etmelidir. Aksi takdirde icra takibi yönünden senetteki imzayı kabul etmiş sayılır” hükmünü düzenlemektedir. O halde, mahkemece, yukarda anılan yasal düzenlemeler uyarınca borçlunun icra takip dosyasındaki borca itirazına dair itirazın kaldırılması isteminin esasının incelenerek, oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçe ile istemin reddi yönünde hüküm tesisi isabetsizdir…” (Yargıtay 12. Hukuk Dairesi E. 2016/25480, K. 2017/16275)

“…Borçlunun mercii başvurusu imza inkârı olmayıp, senedi imzalayan kişinin şirket yetkilisi olmadığı yönündedir. Bu yöndeki itiraz borca itiraz niteliğinde olduğundan…” (Yargıtay 12 Hukuk Dairesi E. 1998/4574, K. 1998/4971)

            Tüm bu açıklamalarımızdan da görüleceği üzere; imzaya itirazın açıkça olarak yapılması gerekirken borca itiraz imzaya itiraz dışında kalan itirazları kapsamaktadır. Borçlunun itirazının kabulü durumunda icra mahkemesi kararları maddi anlamda kesin hüküm teşkil etmediğinden, alacaklının genel mahkemelerde dava açma hakkının bulunduğu unutulmamalıdır. Ayrıca alacaklı genel mahkemelerde dava açma yoluna gider ise borçlu itiraz sırasında belirtmiş olduğu itiraz sebepleri ile bağlı olmayacaktır.

Av. Mehmet ÇELİK & Av. Selçuk ENER

İCRA TAKİBİ BAŞLADIKTAN SONRA İHTİYATİ HACZİN KALDIRILMASI İCRA HUKUK MAHKEMESİNDEN İSTENİR

T.C.

YARGITAY

9. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/4891

K. 2012/3111

T. 13.2.2012

DAVA : Davacı vekili, davacının Üsküdar 4. İş Mahkemesinin 2011/1 Esas, 2011/239 karar sayılı ilamı ile işçilik alacaklarının belirlendiğini, borçlu şirketin borcu ödemekten kaçınmaya çalışmasından dolayı alacaklarının tahsilinin tehlike altında olduğunu, alacağın tahsili için borçlunun borca yetecek kadar taşınır ve taşınmaz malları ile 3. kişideki hak ve alacaklarına İİK’nun 257. maddesi uyarınca ihtiyati haciz konulmasına karar verilmesini istemiştir.

Dosya üzerinde yapılan inceleme sonunda, işçilik alacaklarının kesinleşmeyen karara dayandığı, işçi alacağı olması ve ilama dayanması nedeni ile teminat olmaksızın istemin kabulüne karar verilmiştir.

Davalı vekilinin tehiri icra kararı için icra dosyasına teminat mektubu koyduklarını, alacağın tamamının garanti altında olduğu ve ihtiyati haczin kaldırılması istemi ile yaptığı itiraz üzerine duruşmalı olarak yapılan yargılama sonunda, takibe konu alacağın teminat altına alındığı gerekçesi ile İİK.’nun 259/2 maddesi uyarınca itirazın kabulüne ve ihtiyati haciz kararının kaldırılmasına karar verilmiştir.

Davacı vekili, ihtiyati haciz kararının kaldırılması kararını 6100 sayılı HMK’nun geçici 3/1 maddesi uyarınca süresinde kanun yoluna getirmiş olup, Dairemizin Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 341, geçici 3 ve İcra İflas Kanunu’nun 265/son maddeleri uyarınca kanun yoluna tabi ihtiyati haczin kaldırılması kararını denetleme görevi olduğu anlaşılmakla dava dosyası için Tetkik Hakimi B. Kar tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : İcra İflas Kanunu’nun 257. Maddesine göre “Borçlunun muayyen yerleşim yeri yoksa veya borçlu taahhütlerinden kurtulmak maksadıyla mallarını gizlemeğe, kaçırmağa veya kendisi kaçmağa hazırlanır yahut kaçar ya da bu maksatla alacaklının haklarını ihlal eden hileli işlemlerde bulunursa, rehinle temin edilmemiş ve vadesi gelmiş bir para borcunun alacaklısı, borçlunun yedinde veya üçüncü şahısta olan taşınır ve taşınmaz mallarını ve alacaklarıyla diğer haklarını ihtiyaten haczettirebilir”. Aynı kanunun takip eden 258. Maddesinde ise, “ihtiyati hacze 50 nci maddeye göre yetkili mahkeme tarafından karar verileceği, alacaklı alacağı ve icabında haciz sebepleri hakkında mahkemeye kanaat getirecek deliller göstermeğe mecbur olduğu belirtilmiş, 265 maddesinde de “borçlunun kendisi dinlenmeden verilen ihtiyati haczin dayandığı sebeplere, mahkemenin yetkisine ve teminata karşı; huzuriyle yapılan hacizlerde haczin tatbiki, aksi halde haciz tutanağının kendisine tebliği tarihinden itibaren yedi gün içinde mahkemeye müracaatla itiraz edebileceği, itiraz üzerine verilen karara karşı istinaf yoluna başvurulabileceği, Bölge adliye mahkemesinin bu başvuruyu öncelikle inceleyeceği ve verdiği kararın kesin olduğu” düzenlenmiştir.

İhtiyati haciz kararı vermede yetkili ve görevli mahkeme İcra ve İflas Kanunu’nun 50. maddesinde düzelenmiş olup buna göre “Para veya teminat borcu için takip hususunda Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun yetkiye dair hükümleri kıyas yolu ile tatbik olunur”.

Dava tarihinde yürürlükte ve kıyasen uygulanacak olan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ise 290. maddesinde ise açıkça “İhtiyati tedbirin, dava açılmadan önce, esas hakkında görevli ve yetkili olan mahkemeden; dava açıldıktan sonra ise ancak asıl davanın görüldüğü mahkemeden talep edileceği” belirtilmiştir.

Keza, İİK’nun 266. Maddesi uyarınca “Borçlu, para veya mahkemece kabul edilecek rehin veya esham yahut tahvilat depo etmek veya taşınmaz rehin yahut muteber bir banka kefaleti göstermek şartı ile ihtiyati haczin kaldırılmasını mahkemeden isteyebilir. Takibe başlandıktan sonra bu yetki, icra mahkemesine geçer”.

İcra Hakimliğinin görevi, talebin İİK.nun 266. maddesinde yazılı olan ihtiyatı haczin teminat karşılığında kaldırılmasına yönelik olması halinde ve takibe başlanmasından sonra ileri sürülmesi haline münhasırdır.

Dosya içeriğine göre davacı vekili, davalı borçlu işverenin taşınır ve taşınmaz malları ile üçüncü kişilerdeki hak ve alacaklarına davacının kesinleşmeyen işçilik alacaklarının belirlenen miktarı kadar ihtiyati haciz konmasına karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece bu istek kabul edilmiştir. Ancak ihtiyati haciz isteyen davacı işçi vekili aracılığı ile itiraz eden davalı işveren aleyhine 05.10.2011 tarihinde icra takibine başlamış ve 12.10.2011 tarihinde de alınan ihtiyati haciz kararının uygulanmasını talep etmiştir.

İtiraz eden davalı işveren vekili, icra takibi aşamasında, icra dosyasına teminat koyduklarını belirterek ihtiyati haczin kaldırılmasını istemiştir.

İtiraz İİK.nun 266. maddesinde yazılı olan ihtiyati haczin teminat karşılığında kaldırılmasına yönelik olup, takibe başlanmasından sonra ileri sürüldüğünden, yetkili ve görevli mahkeme anılan madde uyarınca icra Hukuk Mahkemesi’dir.

Mahkemece itirazın kaldırılmasına yönelik uyuşmazlığı çözümlenmesi için dosyanın yetkili ve görevli Üsküdar İcra Mahkemesine gönderilmesi gerekirken, görevsizlik kararı yerine yazılı şekilde ihtiyati haczin kararının kaldırılmasına karar vermesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı nedenden dolayı BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine 13.02.2012 tarihinde İİK.’nun 265. Maddesi uyarınca kesin olarak, 13.02.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

BİLİNEN EN ADRES İLE MERNİS ADRESİ AYNI OLSA BİLE, DOĞRUDAN 21/2 TATBİK EDİLEMEZ

T.C.

YARGITAY

12. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/32459

K. 2013/3328

T. 11.2.2013

DAVA : Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının onanmasını mutazammın 25.09.2012 tarih, 2012/9909-27840 sayılı daire ilamının müddeti içinde tashihen tetkiki borçlu tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi Gülhan Kadıoğlu tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :

KARAR : Borçlu, alacaklı tarafından hakkında başlatılan kambiyo senetlerine özgü haciz yolu ile takipte ödeme emri tebliğ tarihinin usulsüz olduğunu ileri sürerek tebliğ tarihinin öğrenme tarihi olan 10.01.2012 tarihi olarak düzeltilmesini talep etmiş ve icra takibine itirazlarını belirterek takibin iptalini talep etmiştir.

Takibe konu Bakırköy 15. İcra Müdürlüğü’nün 2011/11110 takip numaralı dosyasında örnek 10 ödeme emrinin davetiyesinin üzerine ”Mernis Adresi” yazılarak tebliğe çıkarıldığı ve dağıtıcı tarafından TK.’nun 21/2.maddesine göre 18.11.2011 tarihinde tebliğ edildiği görülmüştür.

2709 Sayılı 1982 Anayasası’nın Hak Arama Hürriyeti başlıklı 36. maddesinde ”Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” denilmiştir.

11.01.2011 tarihinde 6099 Sayılı Kanunun 3. maddesiyle 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun 10. maddesine eklenen 2.fıkraya göre ; ”Bilinen en son adresin tebligata elverişli olmadığının anlaşılması veya tebligat yapılamaması hâlinde, muhatabın adres kayıt sisteminde bulunan yerleşim yeri adresi, bilinen en son adresi olarak kabul edilir ve tebligat buraya yapılır.”.

Tebligat Kanununun uygulanmasına dair yönetmeliğin bilinen adreste tebligat başlıklı 16/2.maddesinde ”Bilinen en son adresin tebligata elverişli olmadığının anlaşılması veya tebligat yapılamaması hâlinde, muhatabın adres kayıt sisteminde bulunan yerleşim yeri adresi bilinen en son adresi olarak kabul edilir ve tebligat buraya yapılır.” denilmiştir.

6099 Sayılı Kanunun genel gerekçesinde ”… Uygulamada yaşanan sorunları önlemek üzere tasarıda yer verilen en önemli değişiklik, 25/4/2006 tarihli ve 5490 Sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nda kabul edilen adres kayıt sisteminin Tebligat Kanunu’na intibakının sağlanmasıdır. Hatta bu yolla, bazen on-onbeş tebligatla dahi sonuç elde edilemeyen durumlarda ( ilanen tebligatın gerektirdiği istisnai haller hariç ), en fazla iki veya üç tebligatla sorun çözülebilecektir.” denilmiştir.

Tebligat Kanunu’nun 10. maddesine eklenen ikinci fıkrasında gerçek kişilere yapılacak tebligatla ilgili olarak iki aşamalı bir yol benimsenmiştir. Muhatabın adresi takip alacaklısı ( veya davacı ) tarafından bildirilecek ve normal tebligat çıkarılacaktır. Bildirilen adresin muhatabın adres kayıt sistemindeki adresi veya başka bir adresi olması arasında fark bulunmamaktadır. Bildirilen adrese çıkarılan tebligatın bila tebliğ iade edilmesi halinde, muhatabın adres kayıt sistemindeki yerleşim yeri adresine Tebligat Kanunu’nun 21/2. maddesine göre çıkarılacaktır. Tebligat Kanunu’nun 10/2 ve 21/2.maddelerini farklı şekilde yorumlayarak muhatabın adres kayıt sistemindeki yerleşim yeri adresine başka adresi bilinmiyor diyerek doğrudan doğruya 21/2.maddesine göre tebligat çıkartılması doğru olmaz. Bu davranış Anayasanın 36.maddesine aykırı olur ve muhatabın savunma hakkının kısıtlanması anlamına gelir. Tebligat Kanunu’nun 21/2. maddesi aynı zamanda özünde cezalandırmayı da amaçlayan bir düzenleme içermektedir. Yasa koyucu 5490 Sayılı Kanuna göre doğru adresini zamanında nüfus müdürlüğüne bildirmeyen vatandaşı cezalandırmak amacını gütmüştür. Tebligat yasasının dar yorumlanması geçerli bir mazereti nedeniyle yeni adresini zamanında nüfus müdürlüğüne bildiremeyen veya önemli bir mazereti nedeniyle ( yatarak hastahanede tedavi gören hasta gibi ) bir kaç aylığına adresinden ayrılmak zorunda kalan vatandaşın cezalandırılmasına neden olur. Yasanın yorumunda yardımcı kaynak olan madde gerekçelerini dikkate almak gerekir. Tebligat Kanunu’nda değişiklik yapılan madde gerekçelerinden açıkça anlaşılacağı üzere iki veya üç tebligatla sorun çözülmek istenmiştir. Hem yasa metninde, hem yasanın uygulanmasını gösteren yönetmelikte ve hem de madde gerekçesinde muhatabın sadece adres kayıt sistemindeki yerleşim yeri adresinin bilinen adres olarak bildirilmesi halinde doğrudan doğruya T.K 21/2’ye göre tebligat yapılacağı açıklamasına yer verilmemiş, bilakis bildirilen adrese tebligat yapılamaması halinde 21/2’ye göre tebligat yapılacağı önemle vurgulanmıştır. Adrese kayıt sistemindeki adres, tebligat yapılamayacağı açıkca anlaşılan bir adres olmadığı için, öncelikle, normal bir tebligat çıkartılarak Tebligat Kanunu’nun 21/1. maddesinde ve Tebligat Yönetmeliği’nin 30.maddesinde muhatap lehine olan araştırmaların yapılarak tebligatın kendisine ulaşması ve bilgilendirme işleminin yerine getirilmesi gerekir. Tebligatın anlamı bildirimdir. Tebligatın yazılı bildirim ve belgelendirme olmak üzere iki ana unsuru vardır. Tebligat savunma hakkı ile sıkı sıkıya bağlıdır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 30.12.2009 tarihli 2009/12-563 E.-2009/600 K. sayılı kararında da açıkça vurgulandığı üzere icra takibinin sağlıklı bir biçimde sürdürülebilmesi, itirazların yapılabilmesi ve takibin süratle sonuçlandırılabilmesi, ancak, tarafların icra takibinden usulünce haberdar edilmesi ile mümkündür. Zira, takip borçlusunun hangi icra dairesinde aleyhine takip bulunduğunu, hakkındaki taleplerin nelerden ibaret olduğunu bilmesi ve varsa itirazlarını zamanında ve doğru merciiye yöneltebilmesi usulüne uygun olarak yapılacak tebligat ile sağlanabilir.

Somut olayda şikayet konusu yapılan ödeme emri tebligatının TK.’nun 10/2. Maddesi gözardı edilerek borçluya önceden hiçbir tebligat çıkarılmadan ve yasal şartları oluşmadan doğrudan doğruya TK.’nun 21/2 maddesine göre çıkartıldığı ve bu tebligatın yukarıda anlatılan nedenlerle usule aykırı bir tebligat olduğu görülmüştür.

Usule aykırı tebliğin hükmü ise 7201 Sayılı Tebligat Kanunu’nun 32.maddesinde ve Tebligat Yönetmeliği’nin 53.maddesinde düzenlenmiş; tebliğ usulüne aykırı yapılmış olsa bile, muhatap tebliğe muttali olmuş ise geçerli sayılıp, muhatabın beyan ettiği tarihin tebliğ tarihi olarak kabul edileceği belirtilmiştir.

O halde mahkemece, dairemizin yeniden oluşan görüşü doğrultusunda; yukarıda belirtilen nedenlerle ödeme emrinin tebliğinin usulsüz olduğuna karar verilerek, borçlunun öğrenme tarihi olarak beyan ettiği tarihe göre 5 günlük yasal süre içerisinde yapıldığı tespit edildiği taktirde icra takibine itirazlarının esasının incelenmesi gerekir iken bu hususlar gözardı edilerek istemin reddi yönüne hüküm tesisi isabetsiz olup mahkeme kararının bozulması gerekirken onandığı anlaşılmakla borçlunun karar düzeltme isteminin kabulü yoluna gidilmiştir.

SONUÇ : Borçlunun karar düzeltme isteminin kabulü ile Dairemizin 25.09.2012 tarih, 2012/9909 E., 2012/27840 K. sayılı bozma kararının kaldırılmasına, Bakırköy 2. İcra Hukuk Mahkemesi’nin 01.02.2012 tarih ve 2012/51 E., 2012/127 K. sayılı kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK’nun 366 ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca ( BOZULMASINA ), 21,15 TL onama harcı alındığından mahsubuna bakiye, 3,15 TL harcın temyiz edenden alınmasına, 11.02.2013 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

KARŞI OY : 19.01.2011 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 11.01.2011 tarihli 6099 Sayılı Tebligat Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile adrese dayalı kayıt sistemindeki adrese tebligat usulü benimsenmiş ve bu doğrultuda 7201 Sayılı Tebligat Kanunu’nda değişiklikler yapılmıştır.

6099 Sayılı Yasanın genel gerekçesinde, değişikliklerle, özellikle adil yargılamadaki makul süre unsurunun gerçekleşmesine önemli katkı sağlanacağı ve tebligatın güvenli bir adrese yapılmasının amaçlandığı belirtilmiştir. Yine aynı Yasanın 3.maddesinin gerekçesinde, muhataba daha kolay ulaşılabilecek bir adres biliniyorsa oraya tebligat yapılması imkânının açık tutulduğu, ancak, tebligatın yapılmasını isteyenin veya teb1igatı çıkartan makamın bildirdiği adresin, tebligata elverişli olmadığının anlaşılması ya da bu adrese tebligat yapılamaması halinde, muhatabın 5490 Sayılı Kanuna göre adres kayıt sistemindeki adresin bilinen son adresi olarak kabul edilerek, tebligat buraya yapılacağı, adres kayıt sistemindeki adresin, kişinin resmi tebligat adresi olarak kabul edildiği, hiç kimsenin, adres değişikliğini bildirmemek suretiyle ihmali veya adresini belirsiz hale getirecek kötü niyetli davranışlarıyla hak elde etmemesi gerektiği, tüm adres araştırmalarının bu adres kayıt sistemi esas alınarak yapıldığı, adres kayıt sistemi dışında ayrıca bir adres araştırması yapılmayacağı, ne tebligatı çıkartan merciin ne de posta memurunun başkaca bir adres araştırması yapmasına gerek bulunmadığı, anılan Yasanın 4.maddesinin gerekçesinde ise 10 uncu maddede yapılan değişiklikle birlikte, bilinen en son adrese çıkartılan tebligattan sonuç alınamazsa, adres kayıt sistemindeki adresin esas alınacağı, başkaca araştırma yapılmadan tebligatın o adrese yapılacağı açıklanmıştır.

6099 Sayılı Yasanın genel gerekçesi ve madde gerekçeleri ile 7201 Sayılı Yasanın 10., 21. ve 35.maddelerinde yapılan değişiklikler birlikte değerlendirildiğinde, düzenlemenin amacının 5490 Sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu ile oluşturulan adrese dayalı kayıt sisteminden yararlanarak, tebligatların daha sağlıklı bir şekilde ve daha kısa bir sürede yapılması ve bunun sonucu olarak da yargılamaların gereksiz sürüncemede kalmasının önlenmesi olduğu anlaşılmaktadır.

Hemen belirtmek gerekir ki, tebligat ile ilgili yasa ve tüzük ( yönetmelik ) hükümleri tamamen şeklidir. Değinilen işlemler bilgilendirme yanında belgelendirme özelliği de bulunan bir usul işlemi olmakla, gerek tebliğ işlemi ve gerekse tebliğ tarihi ancak yasa ve tüzükte ( yönetmelikte ) emredilen şekillerle tevsik ve dolayısıyla ispat olunabilir. Bu sebeple tebligatın usul yasaları ile ilişkisi de daima göz önünde tutulmalıdır.

Buna göre tebligatın öncelikle muhatabın bilinen en son adresine yapılması, bu adrese tebligat yapılamaması halinde ise tebligatın muhatabın adrese dayalı kayıt sistemindeki adresine gönderilmesi gerekir. Muhatabın adrese dayalı kayıt sistemindeki adresinden başka bilinen bir adresi yok ise tebligatın anılan adrese gönderileceği tabiidir. Bu adrese çıkarılan tebligat evrakı üzerine tebliği çıkaran merciice tebligat çıkarılan adresin muhatabın adrese dayalı kayıt sistemindeki adresi olduğunun yazılması 7201 Sayılı Tebligat Kanunu’nun 23/8.maddesi uyarınca yasal zorunluluk olduğu gibi malumun da ilanıdır. Tebligat çıkarılan adresin muhatabın adrese dayalı kayıt sistemindeki adresi olduğu halde bu hususun tebligat evrakı üzerine yazılmamasının ise gerçeğin gizlenmesi olacağı kuşkusuzdur. Çoğunluk görüşünün aksine 7201 Sayılı Tebligat Kanunu’nun ne 10. maddesinde ne 21.maddesinde ne de herhangi bir maddesinde, bilinen en son adrese tebligat yapılamaması halinde muhatabın adrese dayalı kayıt sistemindeki adrese önce tebligat çıkarılan adresin muhatabın adrese dayalı kayıt sistemindeki adresi olduğu yazılmaksızın, bir diğer ifade ile bu gerçeklik gizlenmek suretiyle tebligat çıkarılması gerektiğine, bu tebligatın yapılamaması halinde ikinci kez aynı adrese çıkarılacak tebligata adresin muhatabın adrese dayalı kayıt sistemindeki adresi olduğu açıklamasının yazılması gerektiğine ilişkin hiçbir düzenleme yoktur.

Bilindiği üzere Anayasa’da kuvvetler ayrılığı sistemi kabul edilmiş olup, 7.maddede yasama yetkisinin Türkiye Büyük Millet Meclisine ait olduğu belirtilmiştir. Yargı organları ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce yapılan yasal düzenlemelere uygun davranmak ve yasa hükümlerini aynen uygulamak durumundadır. Bir diğer ifade ile 7201 sayılı Yasanın 10. ve 21/2.maddelerinin yasa koyucunun iradesi doğrultusunda uygulanması halinde hak kayıplarının olabileceği endişesiyle yasa hükümleri göz ardı edilmesi düşünülemez.

Yine çoğunluk görüşüne göre yapılacak uygulama 7201 sayılı Yasanın 35.maddesinin 6099 Sayılı Yasa ile değiştirilmeden önceki hali ile neredeyse aynıdır. 7201 Sayılı Tebligat Kanunu’nun 6099 Sayılı Yasa ile değiştirilmeden önceki 35/son maddesi hükmüne göre “…kamu kurum ve kuruluşları ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına ve ticaret sicillerine…” bildirilen adreslere gönderilen tebliğ işlemlerinin yapılamaması halinde, değiştirilen adres bu yerlere bildirilmediği takdirde muhataba doğrudan 35. madde uygulanarak tebligat yapılabilmekte idi. Buna göre nüfus müdürlüğü de kamu kurumu olduğuna göre muhatabın nüfus müdürlüğüne bildirdiği adresine çıkarılan tebligatın yapılamaması halinde aynı adrese bu maddeye göre tebligatın yapılabilmesi mümkündü.

Buna göre de yasa koyucunun amacı adrese dayalı kayıt sistemindeki adrese önce bir tebligat çıkarılıp, bunun yapılamaması halinde ikincinin çıkarılması olsa idi zaten yasanın 35/son maddesi bu işlevi gördüğünden böyle bir düzenlemeye gitmesi gerekmezdi. Yasa koyucunun bu durumu bilmemesi, bir diğer ifade ile abesle iştigal etmesi düşünülemeyeceğine göre ve düzenlemenin gerekçesi birlikte değerlendirildiğinde, çoğunluk görüşüne katılmak mümkün olmamıştır.

Yukarıda belirtildiği üzere değişiklik öncesi Yasanın 35/son maddesi uyarınca gerçek kişilerin kamu kurum ve kuruluşları ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına ve ticaret sicillerine ( nüfus müdürlükleri, tapu sicil müdürlükleri, trafik tescil müdürlükleri, ticaret sicili, kamu bankaları vs. gibi birçok yer ) bildirdikleri yerlere tebligatlar yapılabilmekte ve bu durum hak kayıplarına yol açmakta idi. Pek çok kamu kurum ya da kuruluşuna değişik vesilelerle adres bildiren bir kişinin adresini değiştirdiğinde bu değişikliği aynı yerlere bildirmesini beklemenin hayatın gerçeklerine ne kadar uyacağı izahtan varestedir. İşte yapılan bu düzenleme ile kişinin, adrese dayalı kayıt sistemindeki adresi, resmi tebligat adresi kabul edilmiş ve ona sadece bu adresini takip etme ve değişiklikleri bildirme mükellefiyeti yüklenmiştir. Kişiler aleyhine olumsuz sonuçlar doğurması kuvvetle muhtemel olan 35.maddenin son fıkrası yürürlükten kaldırılarak anılan düzenlemeler yapılmıştır.

Şu hale göre 7201 Sayılı Tebligat Kanunu’nun hem 10. maddesi hem de 21/2.maddesi son derece açıktır. Muhatabın bilinen adresine tebligat yapılamaması ya da bilinen adresinin bulunmaması halinde tebligat, adrese dayalı kayıt sistemindeki adresine, adresin “muhatabın adrese dayalı kayıt sistemindeki adresi” olduğu, tebligat evrakı üzerine yazılmak suretiyle çıkarılmalıdır. Çıkarılan bu tebligatın ise öncelikle adresin niteliğine göre 7201 Sayılı Tebligat Kanunu’nun 14, 16, 17, 18 ve 20.maddelerine göre yapılması gerekir. Kendisine tebligat yapılacak kimse veya tebligat yapılabilecek kimselerden hiçbiri gösterilen adreste bulunmaz veya tebellüğden imtina ederse tebliğ işlemi aynı kanunun 21.maddesinin 1.fıkrasına, muhatap o adreste hiç oturmamış veya o adresten sürekli olarak ayrılmış ise 2.fıkrasına göre yapılmalıdır.

O halde tebligat çıkarılan adresin muhatabın adrese dayalı kayıt sistemindeki adresi olması halinde, muhatap ya da muhatap yerine tebligatı alabilecek kimselerden birisi var ise tebligatın onlara yapılması, muhatap geçici ayrılmış ise 7201 Sayılı Tebligat Kanunu’nun 21.maddesinin 1.fıkrasına göre tebliğ işleminin yapılması, muhatabın o adreste hiç oturmamış veya o adresten sürekli olarak ayrılmış olduğunun belirlenmesi durumunda ise 2.fıkraya göre tebligatın yapılması gerekir.

Kısacası çoğunluğun muhatabın adrese dayalı kayıt sistemindeki adresine önce adresin muhatabın adrese dayalı kayıt sistemindeki adresi olduğu belirtilmeksizin bir tebligat çıkarılıp, bu tebligatın yapılamaması halinde bu kez aynı adrese, adresin muhatabın adrese dayalı kayıt sistemindeki adresi olduğu şerhi verilmek suretiyle tebligat çıkarılması gerektiği görüşüne katılmıyoruz. Muhatabın bilinen adresine tebligat yapılamaması ya da bilinen adresinin olmaması halinde tebligat çıkarılan adresin muhatabın adrese dayalı kayıt sistemindeki adresi olması durumunda bu şerhin verilmek suretiyle tebligatın çıkarılması gerektiğini düşünüyoruz.

Somut olayda icra takip dosyasında şikayetçinin bilinen adresinin olmadığı görülmektedir. Bu nedenle borçlunun adrese dayalı kayıt sistemindeki adresi bilinen en son adres kabul edileceğinden bu adrese adresin muhatabın adrese dayalı kayıt sistemindeki adresi olduğu yazılmak suretiyle tebligat çıkarılmasında ve 7201 Sayılı Tebligat Kanunu’nun 21.maddesinin 2.fıkrasına göre tebligat yapılmasında yasaya aykırılık olmadığından tebliğ işlemi usulüne uygundur.

Bu nedenlerle ihalenin feshi isteminin reddine dair icra mahkemesi kararının usul ve yasaya uygun olup, Dairemizin onama ilamı doğru olduğundan karar düzeltme isteminin reddinin gerektiği görüşündeyiz.

İTİRAZIN İPTALİ DAVASININ KABULÜ HALİNDE MEVCUT İCRA TAKİBİNE DEVAM EDİLİR, YENİ VE AYRI İCRA TAKİBİ YAPILMASI MÜMKÜN DEĞİLDİR

Somut olayda, …İcra Müdürlüğü’nün 2008/193 Esas sayılı dosyasında yapılan ilamsız takibe itiraz edilmiş, itirazın iptali istemi üzerine… Asliye Hukuk Mahkemesi’nce itirazın iptaline, takibin devamına karar verilmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin bu kararında eda hükmünü içeren asıl alacak inkar tazminatı yargılama gideri avukatlık ücreti alacağı… İcra Müdürlüğü’nün 2014/899 Esas sayılı dosyası ile ilamlı takibe konu edilmiştir. Alacaklının itirazın iptali ilamını ibraz etmek sureti ile ilk takip dosyası olan ilamsız takip dosyası üzerinden icra emri göndererek ilamdan kaynaklanan tüm alacaklarına kavuşma imkânı bulunmaktadır. Buna rağmen yeni bir takip açılması yukarıda yer verilen yasal düzenlemeye bağlanmış usul ekonomisi ilkesine aykırıdır. Mahkemece şikâyetin kabulüne, takibin iptaline karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile sonuca gidilmesi doğru değildir. (YARGITAY 8. HD. E: 2017/17518 K: 2017/15287 T: 15.11.2017)

HACZE İŞTİRAK PROSEDÜRÜ VE ŞARTLARI

 

HACZE İŞTİRAK PROSEDÜRÜ VE ŞARTLARI

 

Alacaklısı olduğunuz bir borçluya karşı sizden önce bir başkası haciz yoluyla takip yapmışsa, belirli şartların varlığı halinde, siz de ayrıca fiili haciz ve masraf yapmadan bu hacze katılabilirsiniz. Nasıl mı?

Konuyla ilgili yasal düzenlemeler 2004 sayılı İcra İflas Kanunu 100 ve 101. Madde ile 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un 21 ve 69. Maddelerinde bulunmaktadır.

 

Uygulanacak kanunu belirlemek açısından önemli olan, önce haciz konulan alacağın kamu alacağı mı yoksa özel alacak mı olduğudur. Çünkü ilk haciz eğer kamu alacağına ilişkin ise, iştirak söz konusu olmayacak ve 6183 sayılı kanun uygulama alanı bulacaktır. M. 69/2’ye göre;

“…Hacze iştirak halinde, hacizli malın bedelinden ilk önce haczi yapan dairenin alacağı tahsil olunur. Artanı hacze iştirak tarihi sırası ile alacaklarına mahsup edilmek üzere, hacze iştirak eden dairelere ödenir.”

Yani önce idare tarafından kamu alacağı için haciz konulmuş ise kamu alacağının tamamı karşılanmalı, ardından bir para artarsa bu durumda özel alacaklıların alacağı için işlem yapılmalıdır.

İLK HACİZ ÖZEL ALACAĞA İLİŞKİN İSE;

Bizim için önemli olan ve uygulamada sıkça karşılaşacağımız diğer ihtimal ise, ilk haczin özel alacağa ilişkin olması halidir. Bu durumda İcra İflas Kanunu uygulanacaktır. Kanunda 100 ve 101. Maddelerde hacze iştirak için iki farklı yol öngörülmüştür. 100. maddede “Adi iştirak” olarak kabul edilen icra takibi yapmak suretiyle gerçekleştirilmesi gereken yol düzenlenmişken, 101. Maddede “İmtiyazlı iştirak” olarak ifade edilen ve belirli kişilere icra takibi yapmaksızın durumu icra dairesine bildirerek hacze katılma imkânı sağlayan düzenleme bulunmaktadır. Uygulamada daha çok görülen adi iştirak kanunda şöyle ifade edilmektedir;

Madde 100– İlk haciz üzerine satılan malın tutarı vezneye girinceye kadar aynı derecede hacze iştirak edebilecek alacaklılar:

İlk haciz ilamsız takibe müstenitse takip talebinden ve ilama istinat ediyorsa dava ikamesinden mukaddem yapılmış̧ bir takip üzerine alınan aciz vesikasına,

Yukarıdaki fıkrada yazılı tarihlerden önce açılmış̧ bir dava üzerine alınan ilama,

Aynı tarihlerden mukaddem tarihli resmi veya tarih ve imzası tasdikli bir senede,

Aynı tarihlerden mukaddem tarihli resmi dairelerin veya yetkili makamların yetkileri- dahilinde ve usulüne göre verdikleri makbuz veya vesikaya istinat eden alacaklılardır.

Bu suretle iştirak halinde icra dairesi müracaat üzerine aynı derecedeki alacaklıların bütün alacaklarına yetecek nispette ilave suretiyle hacizler yapar.

Bunların haricindeki alacaklılar ancak, evvelki dereceden artacak bedeller için hacze iştirak edebilirler.

 

Kanunda açıklanan şartları daha iyi anlama açısından gruplandırarak inceleyebiliriz. Hacze katılabilmek için Takip şartı, Öncelik şartı, Belgelendirme şartı ve Süre şartı olarak belirtebileceğimiz koşulların yerine getirilmesi gerekir.

1-İcra Takibi Yapılmış Olmalıdır

Hacze katılmak isteyen alacaklı, borçluya karşı icra takibinde bulunmuş olmalı ve bu takibinin kesinleşmesi sebebiyle kendisine haciz istemek yetkisi (İİK m. 78/1) tanınmış olmalıdır.

2-Alacaklının Alacağı İlk Haczi Başlatan Alacaklıdan Önce Doğmuş Olmalıdır

Hacze katılmak isteyen alacaklının alacağı ilk haczi koydurmuş̧ olan alacaklıdan önce doğm̧ olmalıdır. Bunun için de hacze katılmak isteyen alacaklının alacağı;

  1. İlk haciz ilamsız bir takibe dayanıyorsa; takip talebinden önce,
  2. İlk haciz ilamlı bir takibe dayanıyorsa; bu ilâmın verildiği davanın açıldığı tarihten önce doğmuş̧ olmalıdır.

Kanunda belirtilen “İlk haciz” ile ifade edilmek istenen Kesin hacizdir. Ne “ihtiyati haciz” ne de “geçici haciz” ilk haciz olamaz. Çünkü, İİK m. 100/1’ de “satılan malın tutarı vezneye girinceye kadar…” denilmiştir. Bu tür hacizlerde ise alacaklının satış isteminde bulunma hakkı yoktur.

Yine ilk haciz ifadesi “ilk uygulanan haciz” olarak anlaşılmalıdır. Yargıtay dairelerinin çeşitli içtihatlarında da haczin “talep tarihi” değil uygulanma tarihinin esas alınacağı belirtilmiştir. Keza ilk haczin, kanun hükümlerine uygun olarak konulmuş̧ bir haciz olması gerekir. Gerçekten, haciz İİK m. 78 gereğince; ödeme (icra) emrindeki süre geçtikten ve ilamsız takibe karşı borçlu itirazda bulunmuşsa, bu itiraz kaldırıldıktan sonra alacaklının istemi üzerine konulabilir. Kanunun öngördüğü bu koşullar gerçekleşmeden konulan haciz hükümsüzdür.

3-Alacak Kanunda Sayılan Belgelerden Birine Dayanmalıdır

Hacze katılmak isteyen alacaklının alacağı 100. Maddenin 1-4. bentlerinde sayılan belgelere dayanmalıdır. Bu belgeler şunlardır:

a) İlk haciz ilamsız takibe dayanıyorsa, takip talebinden, ilâma dayanıyorsa, dâva açılmasından önce yapılan takip üzerine alınan (kesin) aciz belgesi

Burada aciz belgesinin de takip veya dâva tarihinden önce alınmış̧ olması gerekli değildir. Sadece, o aciz belgesinin alınmış̧ olduğu icra takibinin, ilk haciz sahibi alacaklının takip veya dâva tarihinden önce yapılmış̧ olması gerekli ve yeterlidir. Kesin aciz belgesinden farklı olarak “geçici aciz belgesi” (İİK m. 105/II), hacze katılma olanağı sağlamaz. Çünkü, İİK m. 105/2’de bu belgenin sadece “alacaklıya İİK m. 277’ye göre tasarrufun iptali davası açma hakkını vereceği” öngörülmüştür.

b) Aynı tarihlerden (takip talebi veya dava açılması) önce açılmış̧ bir dava üzerine alınmış̧ ilâm

İlamın verildiği davanın, ilk haczi koyduran alacaklının takip veya dava tarihinden önce açılmış̧ olması yeterlidir, ayrıca ilamın da ilk haczi koyduran alacaklının takip veya dava tarihinde önce alınmış̧ olması gerekli değildir.

c) Aynı tarihlerden (takip talebi veya dâva açılması) önceki tarihli resmî veya tarih ve imzası tasdikli bir senet

“Resmi senetler” ile ifade edilen, tapu memurları tarafından düzenlenen tapu ve ipotek senetleri ile noterler tarafından re’sen düzenlenen borç ikrarını içeren senetlerdir.

“Tarih ve imzası tasdikli senetler” ise ilgililerce dışarıda hazırlanıp notere imza ve tarihinin onaylanması için sunulan senetlerdir.

d) Aynı tarihlerden (takip talebi veya dâva açılması) önceki tarihli resmî dairelerin veya yetkili makamların yetkileri dahilinde ve usulüne göre verdikleri bir makbuz veya belge

Bu belgeler, resmi daireler veya yetkili makamlar tarafından verilmiş̧ olduklarından, bunlarda alacaklı ve borçlunun imzası bulunmaz. Rehin açığı belgesi Bu belgelere örnek olarak gösterilebilir.

4-Haciz Üzerine Satılan Malın Bedeli Vezneye Girmeden Önce Hacze Katılmak İçin Başvurulmalıdır

Haczedilen para veya ilk haciz üzerine satılan malın tutarı vezneye girdikten sonra ileri sürülen katılma istemleri –süre bakımından– kabul edilemeyecektir.

Maddede sayılan ve buraya kadar açıklanan dört koşulu sağlayan alacaklılar, konulan ilk hacze aynı derecede katılırlar. Koşulları sağlayamayan alacaklılar ise ilk haczi koyduran alacaklının derecesinde, onunla birlikte hacze katılamazlar. Bu alacaklılar ancak önceki dereceden artacak bedeller için hacze katılabilirler. Yani hacze katılmada ikinci dereceyi teşkil ederler (m. 100/son).

Haczedilen şeyin kıymeti hacze katılan bütün alacaklıların alacaklarına yetmezse, icra memuru alacaklıların istemi üzerine, “ilave hacizler” yapar (m. 100/II).

“İlave haciz”, bağımsız bir haciz olmayıp asıl hacze bağlıdır ve onun akıbetine tâbidir. Asıl haciz düşerse, ilave haciz de düşecektir. Eğer satış bedeli hacze katılmış bütün alacakları ödemeye yetmezse, bu durumda sıra cetveli düzenlenmesi gerekecektir.

 

ENER AVUKATLIK BÜROSU

İCRA İFLAS KANUNUN’DA YAPILAN SON DEĞİŞİKLİKLER

 İCRA İFLAS KANUNUN’DA YAPILAN SON DEĞİŞİKLİKLER

7101 sayılı Kanun ile 2004 sayılı İcra İflas Kanunu’nda bazı önemli değişiklikler yapıldı. Avukatlara elektronik tebligat yapılmasından iflas erteleme kurumunun kaldırılmasına kadar bir çok değişiklik resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe girdi.

İşte göze çarpan değişiklikler:

-İflasın ertelenmesi kurumu kaldırıldı.

– TTK 4. maddesi kapsamında yapılan değişiklikle miktar veya değeri 100 bin Türk lirasını geçmeyen ticari davalar basit yargılama usulü kapsamına alınmıştır.

-Tebligat Kanunu 7/a maddesi kapsamında yapılan değişiklikle avukatlara, noterlere, sicile kayıtlı arabulucu ile bilirkişilere ve maddede sayılan diğer tüzel kişilere tebligatın elektronik yolla yapılması zorunlu hale getirildi. E-tebligat, muhatabın elektronik posta adresine ulaştığı tarihi izleyen beşinci günün sonunda yapılmış sayılacak. Bu kapsamda elektronik tebligat adresleri PTT tarafından oluşturulacaktır.

-İcra ve iflas kanunu 208. maddesinde yapılan değişiklikle artık iflas dairesi, iflas kararının kendisine tebliğinden itibaren en geç üç ay içinde değil, 2 AY İÇİNDE tasfiyenin adi veya basit şekilde yapılacağına karar vermek zorundadır.

-İflas idaresi, yapılan değişikliklerle iflas masasına kabul edilen alacaklılara talep halinde iflas tasfiyesinin seyri ile bunu takip eden işlemler hakkında bilgi vermekle sorumlu hale gelmiştir.

-Yapılan değişiklikle eklenen 308/a maddesi uyarınca konkordato hakkında verilen karara karşı maddede belirtilen ilgililer, maddede belirtilen ilandan/tebliğden itibaren 10 GÜN içinde istinaf yoluna başvurabilirler.

– 309/a maddesinde yapılan değişiklikle artık konkordato tasfiye memuru icra mahkemesinin değil ASLİYE TİCARET mahkemesinin, seçime ilişkin kararı onaylamasından sonra göreve başlar.

Yasa ile birçok değişiklik yapılmış ise de, kanımızca en göze çarpanları yukarıda saydıklarımız. Bunlar arasında da, e tebligat yapılacak kişilerin arasında avukat, noter, bilirkişi, arabulucu gibi sürekli tebligat yapılan kimselerin eklenmesi bir hayli olumlu gelişme. Hem PTT’yi iş yükünden kurtarmak, hem usulsüz tebligatların bir nebze önüne geçmek, hem de kağıt ve para israfını önlemek adına çok faydalı olacağı kanaatindeyim. Yargının hantallığını atmak için daha çok değişikliğe ihtiyacımız var.

Av. Selçuk ENER

İŞVERENİN İŞÇİDEN ALDIĞI TEMİNAT SENEDİNİN GEÇERLİLİĞİ

İŞVERENİN İŞÇİDEN ALDIĞI TEMİNAT SENEDİNİN GEÇERLİLİĞİ

            İşverenin bazen işçinin vereceği olası zararlara karşılık kimi zamanda gayet kötü niyetli olarak işçiden daha iş akdi imzalanırken teminat amaçlı senet aldığına rastlanmaktadır. Bu senetler teminat senedi adı altında alınmasına karşın iş ilişkisi sona erdiğinde işverence icra takibine konu edilebilmektedir. Peki işverence icraya konu edilen bu senetler geçerli midir?

            İşçiye nazaran daha güçlü ve sağlam konumda bulunan işverene karşı işçinin korunması ve gözetilmesi amacıyla hareket eden İş mevzuatımız, işçiyi kendine karşı dahi koruma amacı güden bir yapıya sahiptir.

Diğer taraftan, işçi – işveren ilişkisinde, işverenin sosyal ve ekonomik bakımdan güçlü olması, işçinin korunmasını gerektirmektedir. Bu bağlamda da iş sözleşmeleri, klasik sözleşme hukukundan ayrılmış ve işçi lehine yorum prensibinden hareketle farklı kurallar getirerek gelişmiştir. İşçinin hem kendisine hem de işveren karşı korunması gereği, işçiden senet alınması halinde de vücut bulur ve işçi ile işveren arasında iş ilişkisinden başka bir ilişkinin varlığı kanıtlanmadıkça senet geçerlilik kazanamaz.

Ancak çoğu zaman işverenler, işçinin hak kazandığı kıdem, ihbar ve diğer işçilik alacaklarını ödememek adına söz konusu senetleri doldurarak işçi aleyhine takibe girişebilmektedir. Ancak işverenin bu kötü niyeti, aşağıdaki Yargıtay kararında da görüleceği üzere engelle karşılaşmaktadır. Ancak gerçekten işçi işveren büyük bir maddi zarar vermiş ve işveren bunu işçiden tazmin edememiş ise elindeki bu senedi kullanabilmekte ve o şekilde zararını giderebilmektedir. Burada bahsedilen zararı işveren ispatlamalıdır. Teminat niteliğinde alınan bu senetler işverenin zararını veya alacağını kanıtlamadığı sürece geçersiz sayılmaktadır.

Yargıtay 22. Hukuk Dairesi’nin 2017/466 E. 2017/1079 K. Ve 26.01.2017 tarihli kararı da bu yöndedir:

                                                                                                                                             

İşçiden teminat olarak alınan senet sebebiyle işçinin borcu, işverene verdiği zarar veya yedindeki nakit miktarı ile sınırlıdır. Zararı ve davacı işçiden alacağı olduğunu işveren ispatlamalıdır. Teminat niteliğinde alınan bu senetler işverenin zararını veya alacağını kanıtlamadığı sürece geçersiz sayılmalıdır.

Dosya kapsamı, tanık anlatımı, hayatın olağan akışı ve emsal işyerlerinde yapılan uygulamalar dikkate alındığında; takibe konu senedin, davacıdan işe girerken boş olarak alınan senet olduğu anlaşılmaktadır.

Dairemizin ve Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre teminat senedi olarak alınan senedin icraya konulması durumunda işverenin bir zararı var ise ispat etmesi gerekir. İşveren buna dair herhangi bir delil sunmamıştır. Yine, davalı taraf davacı ile aralarındaki borç ilişkisinin nedenine dair her hangi bir savunma yapmamış, delil de sunmamıştır

                                                                                                                                             

Kambiyo senetlerinin mücerret olduğu, asıl ilişkiden bağımsız olarak hüküm ifade ettiği şekkindeki genel kaide, işveren tarafından işçiden alınan senetler açısından geçerli değildir. İşverenin işçiden aldığı teminat amaçlı bu senetlerin takibe konu edilmesinde, işveren iddia ettiği zararını kanıtlamalıdır. Aksi halde senedin geçerli olmadığından bahisle borcun iptali cihetine gidilmelidir.

 

                                                                                                    ENER AVUKATLIK BÜROSU

İCRA TAKİBİNE İTİRAZ EDERKEN BİR DAHA DÜŞÜNÜN!!

 İCRA İNKAR TAZMİNATI VE ŞARTLARI

 

İcra takipleri ilamlı ve ilamsız olarak ikiye ayrılır. İlamlı icra takiplerinde, borçlunun takibe itiraz etme hakkı yok iken, ilamsız icra takiplerinde durum farklı olup ilamsız icra takibi borçlunun 7 gün içerisinde icra dairesine yapacağı itiraz ile durur. Yeri gelmişken ve karışıklığa meydan vermemek adına; kambiyo senetlerine dayanan ilamsız icra takibinin itiraz usulünün farklı olduğunu da belirtmekte fayda var. İlamsız icra takibinin ilamlı takipler gibi ilama veya belgeye dayanma zarureti de yoktur. Bu sebeple borçlunun korunması gerektiğinden bahisle; İİK 66. Maddesinde; “Müddeti içinde yapılan itiraz takibi durdurur. İtiraz müddetinde değilse alacaklının talebi üzerine icra memuru takip muamelelerine alacağın tamamı için devam eder. Borçlu, borcun yalnız bir kısmına itirazda bulunmuşsa takibe, kabul ettiği miktar için devam olunur.” Denmekle, ilamsız icra takiplerine karşı borçlu tarafın yaptığı itirazın takibi durduracağı hükme bağlamıştır.

           

Hakkında başlatılmış ilamsız icra takibine itiraz etmek isteyen borçlunun, ödeme emrinin tebliği tarihinden itibaren yedi gün içinde dilekçe ile veya sözlü olarak icra dairesine itirazını bildirmesi gerekir. Böylece hakkında başlatılan takip durmuş olacaktır. Takibin durmasını müteakip alacaklı, takip İİK. 68. Maddesindeki belgelere dayanıyor ise, icra mahkemesinde itirazın kaldırılması davasını açabileceği gibi; isterse genel mahkemede itirazın iptali davasını da açabilecektir. Burada şu farka dikkat etmek gerekmektedir: İtirazın iptali genel hükümlere göre görülen bir dava iken, itirazın kaldırılması İİK 68. maddesinde belirtilen belgeleri takibe dayanak yapan alacaklının başvurabileceği ve daha yüzeysel incelemenin yapıldığı bir davadır. Bu nedenle kanunda belirtilen belgelere sahip olmayan alacaklıların gidebileceği tek yol genel mahkemelerde görülmekte olan itirazın iptali davasıdır.

 

İcra İflas Kanunu borçluya itiraz hakkı vermiş ise de, bu hak kimi zaman hukuki süreci uzatmak, mal kaçırmak gibi amaçlarla kötü niyetli olarak kullanılabilmektedir. Hal böyle olunca alacaklı zor duruma düşmekte, alacağın tahsili güçleşmekte hatta imkansızlaşmaktadır. Bu noktada da İcra İflas Kanunumuz itirazın iptali davasında alacaklıyı koruyan düzenlemeyi 67. maddesinde düzenlemiştir.

                                                                                                                                             

Takip talebine itiraz edilen alacaklı, itirazın tebliği tarihinden itibaren bir sene içinde mahkemeye başvurarak, genel hükümler dairesinde alacağının varlığını ispat suretiyle itirazın iptalini dava edebilir.

Bu davada borçlunun itirazının haksızlığına karar verilirse borçlu; takibinde haksız ve kötü niyetli görülürse alacaklı; diğer tarafın talebi üzerine iki tarafın durumuna, davanın ve hükmolunan şeyin tahammülüne göre, red veya hükmolunan meblağın yüzde yirmisinden aşağı olmamak üzere, uygun bir tazminatla mahkum edilir. Görüldüğü üzere borçlunun itirazında haksız ve kötü niyetli olması durumunda ve alacaklının talebi doğrultusunda mahkeme icra inkar tazminatına hükmedecektir.

                                                                                                                                             

Borçlunun itirazını bertaraf edebilmek amacıyla alacaklıya tanınan bir diğer hak olan itirazın kaldırılması davasında da haksız itiraz eden borçluya veya haksız yere itirazın kaldırılması davasını açan alacaklıya karşı İİK 68. maddesinde tazminat yaptırımı öngörülmüştür:

 

                                                                                                                                             

İtirazın kaldırılması talebinin esasa ilişkin nedenlerle kabulü hâlinde borçlu, talebin aynı nedenlerle reddi hâlinde ise alacaklı, diğer tarafın talebi üzerine yüzde yirmiden aşağı olmamak üzere tazminata mahkûm edilir. Borçlu, menfi tespit ve istirdat davası açarsa, yahut alacaklı genel mahkemede dava açarsa, hükmolunan tazminatın tahsili dava sonuna kadar tehir olunur ve dava lehine sonuçlanan taraf için, daha önce hükmedilmiş olan tazminat kalkar.Maddede dikkatimizi çekmesi gereken husus, borçlunun ya da alacaklının; mahkemenin borçlunun yapmış olduğu itiraz hakkındaki kabul veya ret kararına göre icra inkar tazminatına mahkum edilebileceğidir.

 

Peki icra inkar tazminatına hükmedilebilmesi için bu şartlardan farklı olarak başkaca aranan şartlar var mıdır? Gözden kaçırılmaması gereken bir diğer şart ise icra inkar tazminatı talebinde bulunabilmek için alacağın likit ve belirlenebilir olması gerekmektedir. Borçlu ne kadar borçlu olduğunu tespit edebilir durumda ise, alacağın likit ve muayyen olduğu kabul edilmektedir. Öte yandan, alacağın muhakkak bir belgeye bağlı olması da şart değildir.

                                                                                                                                             

İcra inkar tazminatı ve şartları hakkında Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 2017 tarihli bir kararında;

 “…Davacının icra inkar tazminatına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesine gelince; İİK’nın 67. maddesinin 2.fıkrası hükmünce, icra – inkar tazminatına hükmedilebilmesi için borçlunun takip sırasında ödeme emrine itiraz etmesi ve alacağını mahkemede dava ederek haklı çıkması gerekir. Burada borçlunun kötü niyetli itiraz etmiş bulunması yasal koşullardan değildir. İnkar tazminatı, aleyhinde yapılan icra kovuşturmasına itiraz edip duran ve işin itirazla çabuk bitirilmesine engel olan borçluya karşı konulmuş bir yaptırımdır. Bunlardan ayrı, alacağın likit ve belli olması gerekir. Daha geniş bir açıklama ile borçlu tarafından alacağın gerçek miktarı belli, sabit ve belirlenmek için bütün unsurlar bilinmesi mümkün nitelikle olması yeterlidir. Borçlu yalnız başına ne kadar borçlu olduğunu tespit edebilir durumda ise, alacağın likit ve muayyen olduğunun kabulü zorunludur. Öte yandan, alacağın muhakkak bir belgeye bağlı olması da şart değildir…” (Yargıtay 13. Hukuk Dairesi Esas No: 2016/6822 Karar No: 2017/8367)

 

Demekle esasen icra inkar tazminatına hangi şartla hükmedileceğini açıklamıştır.

 

Sonuç olarak; icra takibine itiraz borçluya tanınmış bir hak olup, haksız yere kullanılması da tazminatla cezalandırılmıştır. Her itirazda icra inkar tazminatına hükmedileceği düşünülemez. Buradaki kriter, itirazın haksız alacağın da borçlu tarafından belirlenebilir olmasıdır. Bu şartları taşıyan itirazların, alacağın %20 si kadar tazminatla ve alacağın %10 u kadar para cezası ile yaptırıma bağlandığını unutmamak gerekir.

 

Av. Selçuk ENER

AAÜT. MD.11/4’ÜN ÖMRÜ 11 AY SÜRDÜ

AAÜT. MD.11/4’ÜN ÖMRÜ 11 AY SÜRDÜ

MEMUR İŞLEMİNİN İPTALİ İÇİN ŞİKAYET YOLUNA BAŞVURULMASI HALİNDE, ŞİKAYETİN KABULÜ İLE ŞİKAYETÇİ LEHİNE MAKTU VEKALET ÜCRETİNE HÜKMEDİLMESİNE İLİŞKİN HÜKÜM, 30.11.2016 TARİHLİ RESMİ GAZETE’DE YAYIMLANAN TARİFE İLE YÜRÜRLÜKTEN KALKTI.

Bilindiği üzere, 2016 yılı AAÜT ile getirilen en önemli değişikliklerden biri, İcra Mahkemeleri’nde memur işlemini şikayet üzerine kabul kararı verilmesi halinde hazine aleyhine maktu vekalet ücretine hükmedilmesi idi. Kanaatimizce gayet yerinde bir düzenleme ile işlemin tarafı olmayan ve iptale konu işlemde dahli bulunmayan borçlu/alacaklının vekalet ücreti ödemeye mahkum edilmesinin de bu sayede önüne geçilebilmişti.

Ancak şaşırtıcı bir şekilde, 30 Kasım’da yayımlanan AAÜT’de değişiklik yapılmasına dair tarife uyarınca, bu hususu düzenleyen 11.maddenin 4.fıkrası yürürlükten kaldırıldı. Daha 11 ay önce tarifeye eklenen bu hükmün hangi gerekçelerle yürürlükten kaldırıldığı bilinmemekte ise de, bu denli yerinde ve geç kalınmış düzenlemenin bu kadar çabuk yürürlükten kalkması, kafalarda soru işaretleri bıraktı. Üstelik bu Tarife’yi TBB’nin hazırladığı düşünülürse, açıkça hangi saikle hareket edildiği merak konusu.

Kötü düşünmek istememekle birlikte, söz konusu düzenlemenin hazineye ağır yük bindirmesi, iptalin en kuvvetli sebebi olduğu kanaatindeyim. Diğer yandan, her zaman iyi amaçlara hizmet etmek üzere getirilen düzenlemelerin sonradan kötü amaçlar için kullanılması da pek yabancı bir durum değil açıkçası. Acaba uygulamada söz konusu madde kötü niyetli kişilerce haksız menfaatlere araç olarak mı kullanıldı da bu kadar çabuk iptali yoluna gidildi? Açıkçası bunu da merak etmiyor değilim.

Peki sizin bu konudaki düşünceleriniz neler? Fikri olan?

 

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.