AVUKATA VERİLEN VEKALETNAMEDE BAŞKASINI TEVKİLE YETKİ TANINMIŞ İSE DE AVUKATIN MÜVEKKİLE KARŞI SORUMLULUĞU DEVAM EDER

Yargıtay Kararı – 13. HD., E. 2014/16226 K. 2015/1009 T. 22.1.2015

Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne kısmen reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde taraflar avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.

KARAR

Davacı, işçilik alacaklarının tahsili yönünde dava açması için davalı avukat M.. Ç..’a vekalet verdiğini, davalının fazlaya ilişkin hakları saklı tutmaksızın ve yıllık izin alacağını dahil etmeden yalnızca kıdem tazminatı ile ilgili dava açtığını, daha sonra bürosunu başka ile taşıdığı gerekçesi ile Denizli İş Mahkemesinin 2002/120 esas sayılı dosyasını diğer davalı avukat A.. B..’na devrettiğini öğrendiğini, yapılan yargılamada bilirkişi daha fazla alacak hesaplamasına rağmen fazlaya ilişkin hakları saklı tutulmadığından mahkemenin taleple bağlı karar verdiğini, bu davada istenmeyen eksik kıdem tazminatı ve yıllık izin alacağının tahsili yönünde yeni dava açmasını istediğini, davalı Orhan’ın 2004/390 sayılı bu dosyada ne bilirkişi raporuna itiraz ettiğini ne de aleyhine çıkan kararı süresinde temyiz ettiğini, davalıların bu kusurlu davranışları nedeniyle maddi manevi zarara uğradığını ileri sürerek 5.000,00TL manevi tazminatın dava, fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydıyla 6.000,00 TL maddi tazminatın ilk davanın açıldığı tarihten itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalılar, kusurlarının bulunmadığını, tazminat talebinin zamanaşımına uğradığını savunarak davanın reddini dilemişlerdir.

Mahkemece, Dairemizin zamanaşımının dolmadığına ilişkin bozma ilamına uyularak yapılan yargılama neticesinde davalı M.. Ç.. yönünden davanın reddine, davalı Ahmet 2014/16626-2015/1009

Orhan Baştanoğlu yönünden manevi tazminat isteminin reddine, maddi tazminat isteminin kısmen kabulü ile 3.053,22 TL nin 22.3.2002 tarihinden itibaren faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiş, hüküm davacı ve davalı A.. B.. tarafından temyiz edilmiştir.

1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalı A.. B.. nun tüm, davacının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.

2-Dava vekalet sözleşmesinden doğan tazminat istemine ilişkindir. Davacı, davalıların mesleklerinin gereklerini kusurlu şekilde yerine getirmeleri nedeniyle maddi zarara uğradığını ileri sürmüş, davalılar sorumluluklarının bulunmadığını savunmuşlardır. Mahkemece, davalı M.. Ç..’ın davaya konu tazminat isteminin dayanağı olan 2004/390 esas sayılı iş mahkemesi dosyasında vekil olarak görev yapmadığı, dosyanın takibinde görev almadığı, hakkında da ceza kovuşturması başlatılmadığı, bu halde tazminat isteminden sorumlu olmayacağı gerekçesi ile bu davalı yönünden maddi tazminat isteminin reddine karar verilmiştir. Davacının asıl vekalet verdiği kişi davalı avukat M.. Ç..’dır, diğer davalı O’nun yetki belgesi ile dava ve işleri takibe devam etmiştir. Avukatlık Kanunun “İşi sonuna kadar takip etme zorunluluğu ve başkasını tevkil” başlıklı 171. maddesinde, “Avukat, üzerine aldığı işi kanun hükümlerine göre ve yazılı sözleşme olmasa bile sonuna kadar takip eder.

Avukata verilen vekaletnamede başkasını tevkile yetki tanınmış ise, yazılı sözleşmede aksine açık bir hüküm olmadıkça, işi başka bir avukatla birlikte veya başka bir avukata vererek takip ettirebilir. Vekaletnamede, bunun düzenlendiği tarihten sonra açılacak veya takip edilecek bütün dava ve işlerde vekalete ve başkasını tevkile genel şekilde yetki verilmişse, avukat, bu tarihten sonraki dava ve işlerde müvekkilinden ayrıca vekalet almaya lüzum kalmaksızın işi başka bir avukatla birlikte veya başka bir avukata vererek takip ettirebilir.

İkinci fıkradaki hallerde, avukatın müvekkile karşı sorumluluğu devam eder. Birlikte takip ettiği veya işi tamamen devrettiği avukatların kusurlarından ve meydana getirdikleri zarardan dolayı müvekkile karşı hem şahsen hem de diğer avukatla birlikte müştereken ve müteselsilen sorumludur.” düzenlemesi mevcuttur. Bu halde vekalete dair temel ilişki davalı M.. Ç.. ile olup, diğer davalı vekilin iş ve eylemlerinden yazılı madde hükmü çerçevesinde sorumlu olan bu davalı yönünden yazılı gerekçe ile maddi tazminat isteminin 2014/16626-2015/1009

Reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

3-Davacı, davalıların vekalet görevini kusurlu ifa etmeleri nedeniyle zarara uğradığını ileri sürerken 2004/390 sayılı dosyada yıllık izin alacağının bilirkişi tarafından hatalı hesaplandığını dile getirmiş, mahkemece bu hususta bilirkişi incelemesi yapılmış, hükme dayanak raporda davacının çalıştığı süre dikkate alınarak izin hakkının 107 gün üzerinden hesaplanması gerektiği mütalaa edilmiştir. Ne var ki, davacının rapora itirazında da dile getirdiği üzere iş mahkemesi nezdinde yapılan bilirkişi incelemesi ve bu mahkemenin kesinleşen kabulüne göre davacının çalışma süresi 22 yıl değil 23 yıl 10 ay 9 gün olup, kullandığı izinler düşüldüğünde 167 gün üzerinden bakiye izin alacağının bulunduğu anlaşılmaktadır. Mahkemece bu husus gözetilerek gerekirse bilirkişiden ek rapor alınmak suretiyle davacının kayba uğradığı gerçek zarar tespit edilip 2. bent hükümleri çerçevesinde karar verilmesi gerekirken hatalı bilirkişi raporuna dayanılarak hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup hükmün bu yönden de bozulması gerekir.

Yukarıda birinci bentte açıklanan nedenlerle davalı A.. B..’nun tüm, davacının sair temyiz itirazlarının reddine, ikinci ve üçüncü bentte açıklanan nedenlerle hükmün davacı yararına BOZULMASINA, aşağıda dökümü yazılı 156,37 kalan harcın davalı A.Orhan Baştanoğlu’ndan alınmasına, peşin alınan 52,15 TL harcın istek halinde davacıya iadesine, 22.01.2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.

TASFİYE MEMURLARININ HUKUKİ VE CEZAİ SORUMLULUĞU

Bu yazıda tasfiye halindeki Anonim ve Limited şirketlerin tasfiye işlemlerinin yürütülmesi adına atanan tasfiye memurlarının hukuki ve cezai sorumluluklarına değinilecektir.

6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda sermaye şirketleri olarak belirtilen Anonim ve Limited şirketler kanunda ve esas sözleşmede öngörülen sona erme sebeplerinden birinin gerçekleşmesiyle tasfiye sürecine girerler. Her ne kadar uygulamada çok fazla karşılaşılmasa da kolektif ve komandit şirketler de tasfiye edilebilir. Kısaca tanımlamak gerekirse tasfiye, şirket ortaklığının sona ererek hesaplarının kapatılması ve alacaklılara ödemelerin yapılmasıdır. Bu süreçte şirketler henüz sona ermemekle birlikte şirketlerin kazanç elde etmek olan amacı tasfiyeye dönüşür. Tasfiye işlemleri, esas sözleşme veya genel kurul kararıyla atanan tasfiye memurları tarafından yerine getirilmekte olup bu tasfiye memurları, tasfiye halindeki şirketin kanuni temsilcileridir. Bu memurlar şirket ortaklardan veya üçüncü kişi olabilir. TTK uyarınca, atanan bu tasfiye memurlarının tasfiye süreci içerisinde kusurlarıyla ihlal ettikleri yükümlülüklerinden dolayı hukuki sorumlulukları doğacaktır. Bu yazımızda tasfiye memurlarının hukuki ve cezai sorumlulukları ayrıntılı olarak incelenecektir.

Tasfiye memuru, şirketin bütün mallarının ve haklarının korunması için görevinin bilincinde olmalıdır. Basiretli bir yönetici gibi gereken önlemleri almakla ve tasfiyeyi mümkün olan en kısa sürede bitirmekle yükümlüdür. Tasfiye memurunun sorumlulukları hakkında TTK başta olmak üzere, 213 Sayılı Vergi Usul Kanunu’nda, 5520 Sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu’nda ve 6183 Sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Kanunu’nda çeşitli hükümler bulunmaktadır.

A) Türk Ticaret Kanunu’nda Tasfiye Memurlarının Sorumluluğu

TTK m. 546/2’nin atfıyla tasfiye memurlarının sorumlulukları TTK m. 553’te düzenlenmiştir. Buna göre kurucular, yönetim kurulu üyeleri, yöneticiler ve tasfiye memurları, kanundan ve esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerini kusurlarıyla ihlal ettikleri takdirde hem şirkete hem pay sahiplerine hem de şirket alacaklılarına karşı verdikleri zarardan sorumludurlar. Alacaklıların çağrılması ve korunmasına ilişkin hükümlere aykırı hareket eden tasfiye memurları haksız ödedikleri paralardan dolayı, ihtilaflı bulunan alacakların karşılığını notere depo etmeyen tasfiye memurları da alacaklılara karşı m.553 kapsamında sorumlu olacaktır. Bu maddede öngörülen kusurun varlığını ispat yükü ise davacı tarafta olacaktır.

Tasfiye memurlarının TTK’da düzenlenen ödev ve sorumlulukları şunlardır:

  • Ortakların kararlarına uyma zorunluluğu(Md.267),
  • Birlikte hareket (Md.278),
  • Devir yasağı ve vekil etme (Md.279),
  • Temsil sorumluluğu (Md. 280),
  • Defter tutma (Md.287),
  • Saklama zorunluluğu (Md.290),
  • Paranın bankaya yatırılma zorunluluğu (Md.296), 
  • Borçların ödenmesi (Md.297),
  • Tasfiyeden arta kalanın dağıtılması (Md.298),
  • Tasfiyenin sona ermesinin ticaret siciline bildirilmesi (Md.303), 
  • Ortaklara hesap verme zorunluluğu (Md.301), 
  • Basiretli tacir gibi davranma zorunluluğu (Md.286).

Tasfiye memurları bu işleri yaparken tasfiyenin gereklerinden olmayan yeni işleri yaptıkları takdirde de sorumlulukları doğacaktır.

Öncelikle tasfiye memurlarının sorumluluklarının doğması için iki şartın oluşmuş olması gerekmektedir. Bu şartlar; zararın gerçekleşmiş olması ve bu zararın tasfiye memurunun kusurlu hareketinden dolayı meydana gelmiş olmasıdır. Başka bir deyişle tasfiye memurlarının sorumluluğu kusurlu sorumluluktur. Bu şartlar gerçekleşirse tasfiye memurları hem şirkete hem ortaklara hem de şirket alacaklılarına karşı sorumlu olacaktır. Bir diğer ifadeyle tasfiye memurlarının veya tasfiye memurlarının atadıkları kimselerin kanuna, şirket sözleşmesine veya iş görme şartlarını gösteren diğer hükümlere aykırı hareket ederek, üçüncü kişileri veya ortakları zarara uğratması durumunda, tasfiye memurunun kusursuz olduğu ispat edilmedikçe yardımcı kişilerin fiillerinden dolayı müteselsil olarak sorumlu tutulurlar. Ancak belirtilmelidir ki tasfiye memurları kendilerine kanunla tanınmış olan görevleri başkalarına devredemezler, sadece belirli işleri yapması için bir başkasına temsil yetkisi verebilirler. Tasfiye memurunun sorumluluğu hakkında buna ilişkin içtihatlar aşağıda yer almaktadır.

“…TTK’nun 224. ve 245/3. maddesi uyarınca üçüncü şahısları veya ortakları zararlandıran tasfiye memurları kusursuz olduklarının ispat etmedikçe zarardan müteselsilen sorumludurlar. Yani tasfiye memurlarının sorumluluğu ispat külfeti ters çevrilmiş bir sorumluluk şeklidir.”

(Yargıtay 23. HD., E. 2011/1973, K., 2011/1467, T. 1.11.2011)

“…tasfiye memurunun Asliye Ticaret Mahkemesinde rayiç değerler üzerinden şirketin öz kaynaklarını tespit ettirip aktifi pasifini karşılamıyor ise şirketin iflasını talep etmesi gerektiği, şirketin aktif değerlerinin varlığı halinde bu aktiflerin paraya çevrilmesi için gerekli işlemleri yapması gerektiği, aksi halde tasfiye memurunun TTK 553 maddesi uyarınca zarar gören alacaklılara karşı sorumlu olacağı, açıklanan nedenle her iki ihtimalde de tasfiye memurunun sorumluluğuna gidilebileceği anlaşılmıştır.”

(İstanbul 9. Asliye Ticaret Mahkemesi, E. 2014/750 K.2020/72, T.29.1.2020)

B) Tasfiye Memurlarının Vergi Kanunlarından Kaynaklanan Sorumluluğu

i) Tasfiye Memurlarının Vergi Usul Kanunu’ndan Kaynaklanan Sorumluluğu

Vergi Usul Kanunu (VUK) kapsamında tasfiye memurlarının sorumluluğu kanuni temsilcilerin sorumluluğu çerçevesinde düzenlenmiştir. VUK 10. maddesine göre vergi mükellefi olan tüzel kişilerin üzerine düşen ödevleri kanuni temsilcileri yerine getirir. Kanuni temsilcilerin bu ödevleri yerine getirmemesi sebebiyle alınamayan vergi ve vergiye bağlı alacaklar kanuni temsilcilerden istenir. Bu düzenleme vergi cezaları hakkında da uygulanır. Konuyla ilgili Danıştay 11. Daire’sinin 02.05.1995, E. 1995/1713 K. 1995/1923 K. Sayılı kararında;

“…tasfiye halindeki bir şirketin, tasfiye dönemiyle ilgili olarak vadesinde ödenmeyerek kesinleştiği ileri sürülen vergi borçlarının kanuni muhatabının tasfiye memuru olması gerektiği”

belirtilmiştir. Aksi görüşler mevcut olmakla birlikte vergi ve vergiye bağlı alacaklarda kanuni temsilcilerin kusuru aranmamaktadır. Tasfiye memurları bu suretle ödedikleri vergiler için asıl mükelleflere rücu edebileceklerdir.

Tasfiye memurlarının sorumluluğu tasfiye dönemi ile sınırlıdır. Tasfiye başlamadan önceki sürelere ait sorumluluk, kurumun bu dönemdeki kanuni temsilcilerine aittir. Ancak şirketin tasfiyeye girmeden önceki dönemlere ait vergi veya cezalara ilişkin ödemelerin yapılması ya da uzlaşma hususundaki yetkinin de tasfiye memurlarına ait olacağı yönünde görüşlerin bulunduğunu da belirtmekte fayda bulunmaktadır.

Kısaca ifade etmek gerekirse tasfiye döneminde tasfiye memurunun VUK kapsamına giren ödevleri (beyanname verilmesi, defter ve diğer belgelerin tutulması, bilgi verilmesi vb.) yerine getirmemiş olmasından doğan ve şirket malvarlığından kısmen veya tamamen alınamayan vergiler, tasfiye memurundan kanuni temsilci sıfatıyla VUK’un 10’uncu ve 333’üncü maddelerine istinaden alınabilir.

“…tüzel kişilerin vergiye ilişkin ödevlerinin kanuni temsilcileri tarafından yerine getirileceği, tüzel kişiliğin tasfiye edilmiş olması halinde bile tasfiyeden önceki dönemlere ait ödevlerden yasal temsilcilerin sorumlu olacağı, tüzel kişiler adına dava açma hakkının da yasal temsilciler vasıtasıyla yerine getirileceği sonucuna ulaşıldığı, yükümlü kurumun tasfiyesinin 27.4.1993 tarihinde sonuçlanarak hukuki varlığı sona ermişse de bu durumun şirketin sona ermesinden önceki dönenlere ait vergiye ilişkin ödevlerden dolayı o dönemde şirketi temsile yetkili olan kişinin sorumluluğunu ve şirketi temsile yetkili kişi olarak şirket adına dava açma hakkını ortadan kaldırmayacağı…”

(Danıştay 11. Dairesi, 15.10.1997 günlü, E:1996/5119, K:1997/3571)

ii) Tasfiye Memurlarının Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’dan Kaynaklanan Sorumluluğu

                Bu Kanun’un 32. maddesinde tüzel kişilerin borçlu oldukları kamu alacaklarını ödeme görevinin tasfiye sırasında tasfiye memurlarına geçeceği düzenlenmiştir. 33. maddesinde ise tasfiye memurlarının, tasfiyenin başladığını üç gün içinde ilgili tahsilat idaresine bildirmek zorunda oldukları belirtilmiştir. Tasfiye memurları, amme idarelerinin her türlü alacaklarını ödemeden veya ödemek üzere ayırmadan tasfiye sonucunda elde edileni dağıtamaz ve bunlar üzerinde tasarrufta bulunamazlar. Aksi halde tasfiye memurları, yapılan tasarrufun ifade ettiği para miktarı ile sınırlı olmak üzere tahakkuk edecek amme alacaklarından dolayı şahsen ve müteselsilen sorumlu olacaklardır. Tasfiye memurları, ödedikleri borçlar için amme alacağı ödenmeden kendilerine dağıtım yapılmış olanlara rücu edebileceklerdir.

                Bu Kanun’un 32. ve 33. maddelerine göre tasfiye memurlarının sorumlu tutulabilmesi için, şirketin tasfiye sürecine girmesiyle birlikte bir değerin ortaya çıkmış olması ve şirketin amme borcunun bu değer üzerinden ödenmemiş veya ödenmek üzere ayrılmamış olması gerekmektedir.

                Kanun’un “Kanuni temsilcilerin sorumluluğu” başlıklı mükerrer 35. maddesinde “tüzel kişiliğin malvarlığından tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan amme alacaklarının, kanuni temsilcilerin şahsi varlıklarından bu Kanun hükümlerine göre tahsil edileceği” düzenlenmiştir. Ayrıca devamında “kamu alacağının doğduğu ve ödendiği dönemde kanuni temsilci veya teşekkülü idare edenlerin farklı kişiler olması durumunda bu şahısların kamu alacağının ödenmesinden sorumlu tutulacağı ve bu sorumluluğun müteselsil sorumluluk olacağı” ifade edilmiştir. Bu madde düzenlemesinde kanuni temsilcinin (tasfiye memurunun) sorumluluğu için kusur aranmamıştır. Bu sebeple her koşulda mükellefin malvarlığından alınamayan kamu alacakları kanuni temsilcinin yani tasfiye memurunun malvarlığından alınabilecektir.

iii) Tasfiye Memurlarının Kurumlar Vergisi Kanunu’ndan Kaynaklanan Sorumluluğu

Kurumlar Vergisi Kanunu 17. maddesine göre “tasfiye memurları, kurumun tahakkuk etmiş vergileri ile tasfiye beyannamelerine göre hesaplanan vergiler ve diğer itirazlı tarhiyatlar için, 09.06.1932 tarih ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 207’nci maddesine uygun bir karşılık ayırmadan aynı Kanun’un 206’ncı maddesinin dördüncü sırasında yazılı alacaklılara ödeme ve ortaklara paylaştırma yapamazlar”. Aksi halde bu vergilerin asıl ve zamları ile vergi cezalarından şahsen ve müteselsilen sorumlu olacaklardır. Kurumun tahakkuk etmiş vergileri ile tasfiye beyannamelerine göre hesaplanan vergiler ve diğer itirazlı tarhiyatlar ile tasfiye işlemlerinin incelenmesi sonucu tarh edilecek vergilerin asılları ve zamları, tasfiye sırasında dağıtım, devir, iade veya satış gibi yollarla kendisine bir iktisadi kıymet aktarılan ya da tasfiye kalanı üzerinden kendisine paylaştırma yapılan ortaklardan da alınabilmektedir. Ortaklardan tahsil edilmiş olan vergi asılları için ayrıca tasfiye memurlarına başvurulamayacaktır.

Tasfiye memurları, ödedikleri vergilerin asıllarından dolayı, kendisine bir iktisadi kıymet aktarılan veya tasfiye kalanından pay alan ortaklara ya da ortakların aldıkları bu değerler vergileri karşılamaya yetmezse İcra ve İflas Kanunu’nun 207. maddesine uygun oranlar dahilinde yine aynı Kanun’un 206. maddesinin dördüncü sırasında yazılı alacaklarını tamamen veya kısmen tahsil eden alacaklılara rücu edebilmektedirler.

İcra ve İflas Kanunu’nun 206. maddesinde alacaklıların, öncelik sırasına göre dört sıra halinde iflas masasına iştirak edeceği düzenlenmiştir. Şirket tarafından yapılacak ödemelerin bu sıraya uyularak yapılması gerekir. Tasfiye memurları bu zorunluluğa uymadıkları takdirde, söz konusu vergilerin asıl ve zamlarından ve cezalarından şahsen ve müteselsilen sorumlu olacaklardır. Bununla beraber devletin alacakları dikkate alınmaksınız dağıtım yapılması halinde de tasfiye memurlarının sorumluluğu doğmaktadır.

“…tüzel kişinin vergi borçları nedeniyle sorumluluğu bulunan kanuni temsilcinin bu sorumluluğu şirket tasfiyeye girmiş olsa bile bu dönemden öncesi için devam etmekte, tasfiye halinde ise tasfiye memurunun sorumluluğunu düzenleyen Kurumlar Vergisi Kanununun 34. maddesi uyarınca sorumluluk tahakkuk eden vergi borçları için tasfiye memurlarına geçmektedir. Dolayısıyla davalı idarenin vergi alacağını tasfiye dönemine kadar kanuni temsilciden, tasfiye döneminde tasfiye memurundan isteyebilmesi mümkündür.”

(Danıştay VDDK., E. 1998/159, K. 1999/154, T. 12.03.1999)

C) Sorumluluk Halinde Açılacak Davalar

                Tasfiye memurlarının tasfiye sürecindeki yükümlülüklerini ihlal etmesi durumunda şirket, pay sahibi veya şirket alacaklıları sorumluluk davası açabilirler. Sorumluluk davası, zararın ve sorumluluğunun öğrenildiği tarihten itibaren iki yıl ve her halde zararın doğduğu tarihten itibaren beş yıl içinde açılmadığı halde zamanaşımına uğrayacaktır.

Tasfiye memurunun zarar oluşturan fiili, Türk Ceza Kanunu kapsamında bir suç teşkil ediyorsa ve ceza davasının zamanaşımı süresi daha uzunsa TTK m. 560 uyarınca açılacak olan tazminat davası ceza davasının zamanaşımı süresi içerisinde de açılabilir.

Sonuç itibariyle özetlemek gerekirse, tasfiye süreci şirketin hayata veda ettiği ve alacakların alacağını alabileceği son evre olarak karşımıza çıkmaktadır. Tasfiye süreci sonunda alacağınızı tahsil edememiş olmanız halinde, bir şansınız daha olabilir ki bu da tasfiye memurunun yükümlülüğüne aykırı hareketi nedeniyle şahsi sorumluluğunun doğabilme ihtimalidir. Tabi hemen her hukuki süreç gibi bu da uzmanlık gerektiren bir alan olup tasfiye sürecinin usulüne uygun yürütülüp yürütülmediği, tasfiye memurunun yükümlülüklerine uygun hareket edip etmediğinin tespiti için de bu alanda uzman bir hukukçuya danışmanız, hak kayıpları yaşamanızın önüne geçecektir.

Stj. Av. Melike KUZUCUOĞLU & Stj. Av. Zeynep YANIK & Av. Selçuk ENER

TASFİYE MEMURUNUN SORUMLU TUTULABİLMESİ İÇİN KUSURU OLMALIDIR

Yargıtay Kararı – 11. HD., E. 2016/14184 K. 2018/5715 T. 26.9.2018

Taraflar arasında görülen davada … 1. Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen …/05/2016 tarih ve 2015/207-2016/481 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesinin davacı vekili ve davalı tarafından istenildiği ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

Davacı vekili, … …. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2008/738 sayılı ve …/02/2009 tarihli kararı ile … Zirai Ürünler Ltd Şti’nin fesih ve tasfiyesine ve tasfiye memuru olarak da davalı …’un atanmasına karar verildiğini, davacının şirket ortağı olduğunu, davalı tasfiye memurunun görevini gereği gibi yerine getirmemesinden kaynaklı olarak yapılandırılan vergi borçlarının zamanında ödenmediğini, müvekkilinin vergi dairesine ödemede bulunduğunu ileri sürerek alacağın tahsili için başlatılan icra takibine haksız itirazın iptali ile takibin devamına karar verilmesini, davalının icra inkar tazminatına mahkum edilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı …, tasfiye memuru olarak üzerine düşen görevi yerine getirdiğini, davacının şirket ortağı olarak müvekkiline sürekli zorluk çıkardığını savunarak davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, iddia, savunma ve tüm dosya kapsamı uyarınca davalının tasfiye memuru olarak atandığı … Zirai Ürünler İnş. Ltd. Şti’ndeki görevinin ….08.2011 tarihinde kesinleştiği, tasfiye halindeki şirketin 6111 sayılı Yasa’nın … ve geçici …. maddeleri kapsamında vergi borçlarının yapılandırılmasına gittiği, ilk taksidinin 30.06.2011 tarihinde şirket ortağı tarafından ödendiği, Temmuz 2011 taksidinin 30.08.2011 tarihinde kadar tasfiye memuru davalı tarafından ödenmesi gerekirken ödenmediği, bu haliyle tasfiye memurunun görevini ihmal ederek şirketin yapılandırma hakkını kaybettiği, ….675,… TL toplam vergi borcunun ödenmesi gerekirken yapılandırma hakkını kaybettiğinden ….590,50 TL ödenmek zorunda kaldığı, dolayısıyla davalının tasfiye memuru olarak atandığı şirketi 5.913,37 TL zarara uğrattığı ve oluşan zarardan da … m. 553. maddesi uyarında şahsi sorumluluğu oluştuğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, davalının … …. İcra Dairesinin 2014/17370 takip sayılı dosyasına yapmış olduğu itirazın kısmen iptali ile, 5.913,37 TL üzerinden takibin devamına, fazla istemin reddine karar verilmiştir.

Kararı, taraf vekilleri temyiz etmiştir.

1- Dava, tasfiye memurunun sorumluluğuna dayalı olup davada varlığı ileri sürülen “doğrudan zararın” doğduğu tarihte yürürlükte bulunan 6102 sayılı Kanun’un 644/1-a maddesi delaletiyle aynı Kanunun 553. maddesinin uygulanmasını gerektirmektedir. Anılan maddede 6335 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikle sorumluluğun kusura dayandığı belirtilmiş, keza madde metninden ispat yükü ile ilgili ibareler çıkarılmıştır. Şu halde, işbu davada davacı yan, davalı tasfiye memurunun görevini icrası sırasında, davadışı tasfiye halindeki şirketin yapılandırılmış vergi borcuna ilişkin ödenmesi gereken 30.7.2011 tarihli ikinci taksidin ve müteakip taksitlerin ödenmemesinde kusurlu olduğunu ve sonuçta bu vergi borçlarının kendisi tarafından ödenmesi nedeniyle zarara uğradığını ispatlamakla yükümlüdür. Davacı yan, tasfiye halindeki şirketin TCMB’de likit alacağının bulunduğunu, keyfiyeti tasfiye memuruna bildirmelerine rağmen vergi borçlarının bu kaynaktan ödenmesi olanağı varken ödenmediğini ileri sürmüş olup gerçekten de, dava dilekçesine ekli olarak sunulan ve TCMB tarafından düzenlenen 28.1.2008 tarihli hakediş belgesinde şirketin anılan bankada bir miktar bakiye alacağının bulunduğu belirtilmektedir. Davalı yan, söz konusu belgenin göreve başlamasından önceki bir tarihte düzenlenmiş olduğunu, hal itibariyle cüz’i bir tutara iliştiğini ve mahsup işlemi için TCMB’ye başvurmuş olmasına rağmen sonuç alınamadığını savunmuştur. Bu durumda davanın çözümü, şirketin geçmiş dönem vergi borçlarına ilişkin yapılandırma taksitlerinin ödenmesi gereken tarihlerde, borçları ödeme kabiliyetinin bulunup bulunmadığının anlaşılması ile mümkün olup mahkemece bu konuda hiçbir inceleme ve araştırma yapılmaksızın, doğrudan taksitlerin ödenmediğinden bahisle davalı tasfiye memurunun sorumlu olduğuna kanaat getirilmesi yerinde değildir.

Öte yandan, şirketin vergi borçlarının ödenmesi gereken tarihlerde ileri sürüldüğü gibi likit varlığının bulunduğu saptandığı takdirde, davalı yanın bu yönde TCMB’ye yaptığı başvurunun olumlu sonuçlanmamasında kendisine izafe edilecek bir kusurun bulunup bulunmadığı hususunun da değerlendirilmesi gerekirken gerek alınan bilirkişi raporunda ve gerekse de yerel mahkeme kararında da bu yönde herhangi bir unsur bulunmamaktadır.

Keza, bu cihette bir likiditenin varlığı saptandığı takdirde, şirketin sonuçta yapılandırılan vergi borçlarının tahakkuk ettiği dönemde de bu likiditenin var olup olmadığı, olması halinde davadışı şirketin eski müdürü olduğu anlaşılan davacının, likidite varlığına rağmen vergi borçlarını ödeyip ödemediği, bu anlamda VUK’nın …. maddesi kapsamında bir sorumluluğunun bulunup bulunmadığı, şirkete ait vergi borcunun ortaklardan tahsili konusunda Vergi Dairesince 6183 sayılı Kanun’un 35. maddesi çerçevesinde bir takibat yapılıp yapılmadığı, davacının ödemesinin bu takibata bağlı olup olmadığı, böyle bir takibatın varlığı halinde ise yine davacının Vergi Dairesinin bu yöndeki işlemine karşı hukuksal haklarını kullanıp kullanmadığı, davalı tasfiye memurunun göreve başlamasını müteakip şirkete ait defter ve belgeler ile demirbaşların kendisine teslimi konusunda davacının herhangi bir kusurunun bulunup bulunmadığı, bunun davalının sorumluluğuna, davacının varlığını ileri sürdüğü zarara ve bunun sonucu hükmedilecek tazminata etkisi olup olmayacağı hususlarında TBK’nın 52. maddesi çerçevesinde bir inceleme ve değerlendirme yapılmaksızın yazılı şekilde karar verilmesi yerinde olmamış, davalı yanın temyiz itirazlarının kabulü ile yerel mahkeme kararının bozulmasına karar vermek gerekmiştir.

…- Bozma sebep ve şekline göre davacı yanın temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine gerek görülmemiştir.

SONUÇ: YukarIda (1) nolu bentte açıklanan nedenlerle, davalı yanın temyiz itirazının kabulü ile kararın davalı yararına BOZULMASINA; (…) nolu bentte açıklanan nedenle davacı yanın temyiz itirazının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına, ödedikleri peşin temyiz harcının istekleri halinde temyiz edenlere iadesine, …/09/2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

HEKİMİN HASTALARINA AİT DOSYALARI HASTANE DIŞINA ÇIKARMASI KİŞİSEL VERİLERİN İHLALİDİR

Kişisel Verileri Koruma Kurumu Kararı – KVKK, K. 2021/407 T. 20.4.2021

Veri sorumlusu bir hastane tarafından Kuruma intikal ettirilen veri ihlal bildiriminde;

– Veri ihlalinin; hastanede çalışan hekimin hastalarına ait dosyaların arşivden alınarak kendisinin talimatıyla bazı hastane çalışanları aracılığıyla hastane dışına çıkarılmasıyla gerçekleştiği,

– Veri ihlalinin; dosyaları hastane dışına çıkarmaya teşebbüs eden bir çalışanın görülmesinden 17 gün sonra kamera kayıtlarının incelenmesi neticesinde tam olarak tespit edildiği,

– İhlalden; 789 hastanın etkilendiği, ancak 54 dosyanın teslim alınarak yedieminliğe teslim edildiği,

– İhlalden; kimlik, iletişim, sağlık bilgileri ve genetik verilerin hasta kartında yer alan bilgiler (T.C Kimlik numarası, adı, soyadı, baba adı, ana adı, sosyal güvenlik numarası, özel sigorta, anlaşmalı kurum, çalıştığı kurum, uyruğu, doğum tarihi, cinsiyet, medeni hali, kan grubu, mesleği, vergi dairesi, vergi numarası, adres, posta kodu, e-posta, ev telefonu, iş telefonu, cep telefonu, son randevu cep ve ev telefonu, sigortalı durumu, emekli olup olmadığı, poliçe no, engel durumu, çalışan adı, tedavi olunan doktorlar ve branşlar gibi bilgiler) ile hasta dosyası anamnez içeriğinin (kullandığı ilaçlar, alışkanlıklar, alerjik öyküsü, soygeçmiş, psikolojik durum, bulgular, laboratuvar tetkikleri, öntanı, tanı, tedavi ve bakım planı, geçirmiş olunan hastalıklar, ameliyatlar vb. bilgiler) etkilendiği,

– Hekimin bir hastasının hastaneye gelmesi üzerine, tedavi geçmişinin hekim tarafından alındığı bilgisinin kendisine verildiği,

– İhlalin gerçekleşmesinden önce ihlal ile ilgili çalışanlardan (eski çalışan dahil 9 kişi) biri hariç hepsinin kişisel verilerin korunması eğitimi aldığı,

– İhlalin tespit edilmesinden 25 gün sonra Kuruma bildirildiği, geç bildirim sebebi olarak; ilgili dosyaların hastaneden çıkartılırken hastane yönetimi tarafından suçüstü yakalandığı, hemen polis çağırılarak, dosyanın polis nezaretinde hastaneye teslim edilmesi ile verilerin dışarı çıkartılmasına engel olunarak veri ihlalinin oluşmasının önlendiği hususlarına rağmen kriz masasının oluşturulduğu, kovuşturmanın derinleştirilmesine karar verildiği, bu maksatla; doktor ve ekibinden savunmaların alındığı, doktorun takip ettiği dosyaların tarandığı, arşiv, poliklinik, otopark başta olmak üzere hastanenin çeşitli alanlarına ilişkin kamera kayıtlarının incelendiği ve nihayetinde yapılan inceleme ve tahkikatlar neticesinde görülen lüzum üzerine savcılığa suç duyurusunda bulunulduğu ve Kuruma bildirim yapıldığı şeklinde açıklandığı

ifadelerine yer verilmiştir.

Konuya ilişkin yürütülen inceleme neticesinde Kişisel Verileri Koruma Kurulunun 20/04/2021 tarih ve 2021/407 sayılı Kararı ile,

A.    Teknik ve idari tedbirler ile ilgili olarak;

– Veri ihlal bildirimine konu olayın; hastanede çalışan hekimin hastalarına ait kişisel veri/özel nitelikli kişisel verilerin yer aldığı dosyaların bulunduğu poşetlerin, kendisinin talimatıyla bazı hastane çalışanları aracılığıyla hastane dışına çıkarılmasıyla gerçekleştiği,

– Kamera kayıtlarının kontrolünün sağlanmadığı, hastalara ait kayıtların tutulduğu arşiv odasına yetkili olmayan kişilerin girebildiği ve başhekimliğin izni olmadan hastalara ait kişisel veri/özel nitelikli kişisel verilerin yer aldığı dosyaların arşivden çıkartılabildiği hususlarının veri güvenliğinin sağlanmasını temin etmeye yönelik fiziksel ortamların güvenliğini sağlayacak idari tedbirlerin yeterli ölçüde alınmadığının göstergesi olduğu,

– İhlalden 789 hastanın etkilendiği ancak karakol tutanağına göre tespit edilen 54 adet hasta dosyasının geri alınarak yedieminliğe teslim edildiği, geri kalan dosyaların akıbetinin ise bilinmediği dikkate alındığından hasta dosyalarının kaybolması durumunun önlenemediği ve bu durumun söz konusu hasta dosyalarının kaybolmasına yönelik risklerin azaltılmasına dair yeterli tedbirlerin alınmadığını gösterdiği,

– İhlalden; kimlik, iletişim, lokasyon, özlük, genetik veri, sağlık verileri gibi veri kategorilerine ait çok sayıda kişisel verinin ve özel nitelikli kişisel verinin etkilenmiş olduğu hususunun ilgili kişilerin ihlal sebebiyle önemli olumsuz etkilere maruz kalmaları olasılığının bulunduğunun göstergesi olduğu,

– İhlal ile ilgili olan çalışanların, sağlık verileri ve genetik veriler de dahil olmak üzere özel nitelikli çok sayıda kişisel verinin işlenme sürecinde yer aldığı göz önünde bulundurulduğunda; veri sorumlusu tarafından çalışanlara tanımlanan kişisel verilerin korunması eğitiminin tamamlanmasının sağlanmadığı, Kuruma gönderilen belgelerde yer alan bilgilerin incelenmesi neticesinde; münhasıran kişisel verilerin korunmasına yönelik eğitimin; sadece 3 çalışan tarafından alınmış olduğu, kişisel verilerin korunması eğitiminin diğer çalışanlara tanımlanmış olmasına rağmen söz konusu çalışanların eğitimlere hiç başlamadıkları ve bu hususta hastane tarafından bir aksiyon alınmadığı, 3 çalışanın kişisel verilerin korunması eğitimi aldıkları ifadesinin “Kalite Müdürlüğü Eğitimi” başlığı altında yer alan konulardan biri arasında kişisel verilerin korunmasının yer almasına istinaden yapıldığı, 2 çalışana ihlalin başlangıç tarihinden sonra eğitim verilmiş olduğu, eğitim tanımlanan 1 çalışanın ise kişisel verilerin korunması ile ilgili hiçbir eğitim almamış olduğu, eski çalışanın kişisel verilerin korunması ile ilgili eğitim almış olmasına rağmen arşiv odasındaki belgelerin taşınmasına yardım ettiğinin anlaşıldığı, bu durumun ise çalışanlara kişisel verilerin korunmasına yönelik yeterli eğitimin verilmediğinin göstergesi olduğu,

– İhlal şüphesini doğuran olayların bulunmasına rağmen; ihlalin 17 gün sonra tespit edilmesinin veri sorumlusu tarafından kişisel veri güvenliği politika ve prosedürlerinin iyi bir şekilde hazırlanmadığı veya takip edilmediği, ayrıca bu durumun alınan mevcut güvenlik önlemlerinin etkili kullanılamadığı hususlarının göstergesi olduğu

dikkate alındığında Kanunun 12 nci maddesinin (1) numaralı fıkrası çerçevesinde veri güvenliğini sağlamaya yönelik gerekli tedbirleri almayan veri sorumlusu hakkında kabahatin haksızlık içeriği, veri sorumlusunun kusuru ve ekonomik durumu da göz önünde bulundurularak Kanunun 18 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendi uyarınca 450.000 TL idari para cezası uygulanmasına,

B.    Kuruma ve ilgili kişilere yapılan bildirim ile ilgili olarak:

– İhlalin tespit edilmesinden 25 gün sonra Kuruma bildirildiği, geç bildirim sebebinin, ilgili dosyaların hastaneden çıkartılırken hastane yönetimi tarafından suçüstü yakalanıldığı, hemen polis çağırılarak, dosyanın polis nezaretinde hastaneye teslim edilmesi ile verilerin dışarı çıkartılmasına engel olunarak veri ihlalinin oluşmasının önlendiği, kriz masasının oluşturulduğu, kovuşturmanın derinleştirilmesine karar verildiği, bu maksatla; doktor ve ekibinden savunmaların alındığı, doktorun takip ettiği dosyaların tarandığı, arşiv, poliklinik, otopark başta olmak üzere hastanenin çeşitli alanlarına ilişkin kamera kayıtlarının incelendiği ve nihayetinde yapılan inceleme ve tahkikatlar neticesinde görülen lüzum üzerine savcılığa suç duyurusunda bulunulduğu ve Kuruma bildirim yapıldığı şeklinde açıklandığı

– İlgili kişilerden hastaneye gelen bir kişi dışında, hiç birine ihlalin bildirilmemiş olduğu

hususları dikkate alındığında Kanunun 12 nci maddesinin (5) numaralı fıkrası hükmü ve Kişisel Veri İhlali Bildirim Usul ve Esaslarına İlişkin Kişisel Verileri Koruma Kurulunun 24.01.2019 tarih ve 2019/10 sayılı Kararında yer alan ‘en kısa sürede’ ifadesinin 72 saat olarak yorumlanmasına yönelik ifadeleri çerçevesinde bildirim yükümlülüğünü yerine getirmeyen veri sorumlusu hakkında kabahatin haksızlık içeriği, veri sorumlusunun kusuru ve ekonomik durumu da göz önünde bulundurularak Kanunun 18 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendi uyarınca 150.000 TL idari para cezası uygulanmasına,

– İlgili kişilere Kurulun 24.01.2019 tarih ve 2019/10 sayılı Kararında yer alan hususları içeren bir bildirim yapılarak sonucundan Kurula bilgi verilmesi hususunda veri sorumlusunun talimatlandırılmasına

karar verilmiştir.

EVLENDİKTEN SONRA SİGARAYI BIRAKACAĞINI SÖYLEYİP BIRAKMAYAN EŞ BOŞANMA DAVASINDA KUSURLUDUR

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E: 2017/2420, K: 2019/750

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi (Aile Mahkemesi Sıfatıyla)

Taraflar arasında görülen karşılıklı “boşanma” davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda Silifke Asliye Hukuk (Aile Mahkemesi Sıfatıyla) Mahkemesince asıl davanın kabulüne, karşı davanın reddine dair verilen 03.07.2013 tarih ve 2012/484 E., 2013/846 K. sayılı karar taraf vekillerinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 29.05.2014 tarih ve 2014/804 E,. 2014/11848 K. sayılı kararı ile;
“…1-Davacı-davalı (koca) Türk Medeni Kanununun 166/1. maddesinde yer alan “evlilik birliğinin temelinden sarsılması” sebebine, davalı-davacı (kadın) ise aynı Kanunun 162’nci maddesinde yer alan “pek kötü muamele” ve “onur kırıcı davranış” sebebine dayanarak boşanma davası açmış, mahkemece davacı- davalı kocanın davası kabul edilip, davalı- davacı kadının davası reddedilmiştir.
Yapılan soruşturma ve toplanan delillerden; davacı- davalı kocanın, eşine 25.07.2012 tarihinde fiziki şiddet uyguladığı ve hakaret ettiği, davalı- davacı kadının da 27.07.2012 tarihinde dava açtığı anlaşılmaktadır. Davacı-davalı koca hakkında fiziki şiddet uygulamaktan ceza davası ikame edilmiş ve mahkum olmuştur. Davacı- davalı kocanın eşine yönelik ağır hakaret ve fiziksel şiddete ilişkin eylemleri onur kırıcı davranış oluşturur. Bu sebeple Türk Medeni Kanununun 162. maddesindeki boşanma koşulları gerçekleşmiştir. Davalı- davacı kadının eşini affettiğine dair dosya kapsamında delil de bulunmamaktadır. Bu bakımdan, mahkemenin ret gerekçesi yasal değildir. O halde, yasanın 162’nci maddesinde yer alan boşanma sebebinin oluştuğu dikkate alınarak davacı-davalı kadının davasının kabulü gerekirken reddi doğru bulunmamıştır.
2-Davalı-karşı davacı kadının, usulüne uygun harcı yatırılarak açılmış bir aile konutu şerhi konulması davasının olmadığı anlaşılmaktadır. Mahkemece bu talep konusunda “karar verilmesine yer olmadığına” şeklinde karar verilmesi gerekirken, aleyhinde kesin hüküm oluşturacak şekilde bu talebin reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir….”
gerekçesiyle oy çokluğu bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda kısmen direnilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek temyiz dilekçesinin süresinde verildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Asıl dava, Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 166/1. maddesinde yer alan evlilik birliğinin sarsılması nedenine; karşı dava ise hayata kast, pek kötü muamele ve onur kırıcı davranış nedenine dayalı (TMK m.162) boşanma isteklerine ilişkindir.
Davacı-karşı davalı (erkek), davalının içki ve sigara gibi kötü alışkanlıkları olduğu hâlde sigara kullanmayacağını, içki içmeyeceğini vaat ederek kendisini evlenmeye razı ettiğini, istememesine karşın eşinin ikinci ve üçüncü çocuğa hamile kaldığını, bu süreçlerde kötü alışkanlıklarından vazgeçmediği gibi başına buyruk bir hayat yaşamaya başladığını, çocukları koz olarak kullanmaya başladığını, entrikacı ve maddiyatçı biri olduğunu, şiddete uğramadığı hâlde kendini dövülmüş gibi göstermeye çalıştığını, son olarak uyarılara rağmen düzelmeyen eşine boşanmak istediğini söyleyip evden ayrıldığını ileri sürerek tarafların boşanmalarına, ortak çocuk Yağmur’un velâyetinin tarafına verilmesini talep ve dava etmiş; cevaba cevap dilekçesinde ise ortak çocuklarının velâyeti ile maddi ve manevi tazminata hükmedilmesini istemiştir.
Davalı–karşı davacı (kadın), davacının iddialarının asılsız ve çarpıtılmış ifadeler olduğunu, zaman zaman sigara alışkanlığını terk edip yeniden başladığını ancak son olaylara kadar sigaranın hiçbir zaman evliliklerini boşanma aşamasına getirmediğini, eşinin ve kendisinin isteğiyle çocuk sahibi olduklarını, fiziksel şiddete uğradığını, Haziran ayı başında davacının boşanmak istediğini söyleyerek evi terk ettiğini, son olarak 25.07.2012 günü gittiği Karadeniz turundan dönen eşinin evin dış kapısına gelip kızları Yağmur’u görmek istediğini, bu sırada çıkan tartışmada fiziksel şiddet gördüğünü ileri sürerek davacı eşin davasının reddine, kendi davasının TMK’nın 162. madde gereğince pek kötü muamele ve onur kırıcı davranış nedeniyle kabulüne, velâyet hakkının tarafına tevdiine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Yerel mahkemece, erkeğin evlilik birliği içerisinde fiziksel şiddet uygulamak, eşinin saçını çekmek, boğazını sıkmak, hakaret etmek ve “ahlâksız, içkici, çok sigara içer” şeklinde davalıyı etrafa kötülemek suretiyle ağır kusurlu, kadının ise evlenmekle sigarayı bırakacağı konusunda söz verdiği ancak sigarayı bırakmaması ve davacıyla bu konuda sürekli tartışması nedeniyle az da olsa kusurlu olduğu, ceza dosyasına göre tarafların birbirlerini yaralama suçunda karşılıklı ceza aldıkları ancak işbu boşanma davasının açılma tarihinin 21.06.2012, ceza davasında suç tarihinin ise 25.07.2012 olduğu, dava açıldıktan sonra gerçekleşen olayların hükme esas alınamayacağı gerekçesiyle davacı-karşı davalı erkeğin boşanma davasının kabulüne, TMK’nın 166/1. maddesi uyarınca boşanmalarına karar verilmiş, buna karşılık dosya kapsamına göre, erkeğin kadına yönelik olarak kendisine pek kötü davranışta ya da ağır derecede onur kırıcı bir davranışta bulunmadığı, fiziksel şiddet uyguladığı açıkça sabit olmasına rağmen, tarafların birlikte yaşamaya devam etmesi ve süresi içerisinde TMK’nın 162. maddesi gereği dava hakkını kullanmaması nedeniyle davacı-karşı davalıyı affettiği gerekçesiyle belirtilerek karşı davanın ve aile konutu şerhi konulması talebinin reddine karar verilmiştir.
Taraf vekillerinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında gösterilen gerekçelerle oy çokluğu ile bozulmuştur.
Yerel mahkemece bozma kararının ikinci bendine uyulmuş, birinci bent yönünden; karşı oy yazısında yer alan gerekçelere aynen yer verildikten sonra davacı-karşı davalı erkeğin kusurlu olduğu hususunun mahkemenin kabulünde olduğu, ancak bu kusurların TMK’nın 162. maddesinde belirtilen nitelikte ve ağırlıkta olmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme kararı taraf vekillerince temyiz edilmiştir.
Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalı-karşı davacı kadının karşı davası yönünden Türk Medeni Kanunu’nun 162. maddesi (pek kötü muamele veya onur kırıcı davranış nedeniyle) uyarınca boşanma koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediği noktasında toplanmaktadır.
Bilindiği üzere, boşanma geçerli olarak kurulmuş bir evliliğin sonradan ortaya çıkan ve yasada öngörülen bazı sebeplerle mahkeme kararıyla sona erdirilmesinin istenmesidir.
Türk Medeni Kanunu, boşanma sebeplerini 161-166 arasındaki altı maddede düzenlemiştir. Bu sebepler konularına, kanunda özel olarak düzenlenip düzenlenmediklerine göre “özel-genel boşanma sebepleri” ve evlilik üzerindeki etkilerine, evlilik birliğini çekilmez hâle getirip getirmediklerine göre “mutlak-nispi boşanma sebepleri” olarak sınıflandırılabilirler.
Zina, hayata kast, pek kötü veya onur kırıcı davranış, suç işleme veya haysiyetsiz hayat sürme, terk ve akıl hastalığı belirli olgulara dayandıklarından özel boşanma sebeplerini oluştururlar ve sınırlı sayıdadırlar. Buna karşılık, evlilik birliğinin sarsılması (TMK m. 166/1,2) ile eşlerin anlaşması (m. 166/3) ve fiili ayrılık (m. 166/4) ise belli bir olguyu göstermeyen ve önceden belirlenemeyen nitelikte olduklarından genel boşanma nedenlerini oluştururlar (Gençcan, Ö: Boşanma Tazminat ve Nafaka Hukuku, Ankara 2017, s. 120-121).
Diğer yandan, bir olay evlilik ilişkisi üzerindeki etkisine bakılmaksızın boşanma hakkını verebiliyorsa, mutlak boşanma sebebinden; boşanma sebebi olarak gösterilen olgunun açılmış davada ispat edilmesi boşanma kararı verilmesi için yeterli değilse nispi boşanma sebebinden söz edilir. Nispi boşanma sebeplerinde ispat edilen olgu veya olayın diğer eş için ortak hayatı çekilmez hâle getirip getirmediğinin de hâkimce araştırılması gerekir (Gençcan, s.121; Akıntürk, T./Ateş, D: Türk Medeni Hukuku Aile Hukuku, İkinci Cilt, Ocak 2019, s. 244-245).
Bu genel açıklamalar sonrası uyuşmazlığın çözümü için “özel bir boşanma sebebi” olarak kanunda sayılan “hayata kast, pek kötü muamele veya onur kırıcı davranış” başlıklı TMK’nın 162. maddesinin incelenmesi gerekmektedir. Hükme göre;
“Eşlerden her biri diğeri tarafından hayatına kastedilmesi veya kendisine pek kötü davranılması ya da ağır derecede onur kırıcı bir davranışta bulunulması sebebiyle boşanma davası açabilir.
Davaya hakkı olan eşin boşanma sebebini öğrenmesinden başlayarak altı ay ve her halde bu sebebin doğumunun üzerinden beş yıl geçmekle dava hakkı düşer.
Affeden tarafın dava hakkı yoktur”.
Görüldüğü üzere, hayata kast, pek kötü veya onur kırıcı davranışın gerçekleşmesi ile hâkim tarafından evlilik birliğinin çekilmez hâle gelip gelmediği şartını araştırmaya gerek kalmaksızın, boşanma kararı verilebilecektir. Başka bir deyişle TMK’nın 162. maddesi mutlak bir boşanma sebebi olup bu maddenin üç ayrı boşanma sebebi saydığı söylenebilir.
Şöyle ki, madde metninde geçen “hayata kast” ifadesi ile eşini öldürme girişiminde bulunmak, onu intihara zorlamak gibi eşlerden biri tarafından diğerinin hayatına karşı yapılmış acı sonuç doğuran davranışlar kastedilmektedir (Akıntürk/Ateş, s. 249; Dural, M./Öğüz, T./Gümüş, M.A: Türk Özel Hukuku, Cilt III, Aile Hukuku, Şubat 2019, s.110).
“Pek kötü davranış”; eşlerden birinin diğerine uyguladığı, vücut bütünlüğünü, bedensel veya ruhsal sağlığını bozucu ya da tehlikeye düşürücü davranışlardır. Dövme ve fiziksel şiddet uygulama, evden kovma, aç bırakma, anormal cinsel ilişkiye zorlama gibi davranışlar pek kötü davranışa örnek olarak gösterilebilir. İşlenen fiilin devamlılık arzetmesi zorunlu olmamakla birlikte pek kötü davranış eyleminin zülüm ve işkence boyutunda olması gerekmektedir (Gençcan, s.184).
Eski Medeni Kanunu’nda yer almayan ancak 4721 sayılı Türk Medeni Kanununda düzenlenen “onur kırıcı davranış” ise , eşlerden birinin diğerine hakaret etmek, onu küçük düşürmek amacıyla yaptığı saldırıdır (Dural/Öğüz/Gümüş: Türk Özel Hukuku, Cilt III, Aile Hukuku, Şubat 2019, s.111). Ayrıca her türlü onur kırıcı davranış değil, ağır derecede onur kırıcı bir davranışın boşanma sebebi sayıldığı da bilinmelidir.
Hemen belirtilmelidir ki, diğer eşin hayatına kast eden veya pek kötü ya da onur kırıcı davranışta bulunan eşin bunu kasten işlemesi ve ayırt etme gücünün bulunması gerekmektedir.
Madde de sayılan her üç neden için de, kusursuz olan eşin dava hakkı iki hâlde düşer. Bunlardan biri kusursuz eşin, hayatına kastetmiş veya kendisine pek kötü veya onur kırıcı davranışta bulunmuş olan eşini affetmesi; diğeri ise altı aylık ve beş yıllık hak düşürücü sürelerin geçirilmiş olmasıdır.
Somut olaya gelindiğinde; erkek tarafından TMK’nın 166/1. maddesine dayalı olarak 21.06.2012 tarihinde genel sebebe dayalı boşanma davası açıldığı, buna karşılık kadının da 27.07.2012 tarihinde TMK’nın 162. maddesinde belirtilen özel sebebe dayalı boşanma davası açtığı, her iki tarafın temyizi üzerine Özel Dairece davalı-karşı davacı kadının davasının kabulü gerektiğine dair bozma kararı verildiği ve tarafların bozma sebebine göre diğer temyiz itirazlarının incelenmediği anlaşılmaktadır. Bu durumda direnme konusu uyuşmazlığın kapsamı davalı-karşı davacı kadının davası ile sınırlıdır.
Yukarıda yapılan açıklamalar karşısında, tarafların fiilen ayrı yaşamaya başladığı dönemde davacı-karşı davalı erkeğin ortak çocuk Yağmur’u görmek için müşterek haneye gittiği, kapının girişinde tarafların tartışmaya başladıkları, karşılıklı itiş kakış yaşandığı, erkeğin içeri girip eşini yatak odasına götürerek koluna vurduğu, saçını çektiği ve tanık ifadesine göre erkek eşin elinde bir yumak saç kaldığı, bu olay nedeniyle Silifke Sulh Ceza Mahkemesinin 2012/1276 E., 2013/198 K. sayılı dosyasında tarafların yargılanarak ceza aldığı, bu olaydan iki gün sonra da davalı-karşı davacı kadının boşanma davası açtığı, diğer yandan erkeğin eşini etrafta “ahlâksız, içkici” gibi sözlerle kötülediği tüm dosya kapsamı ile sabittir. Davalı-karşı davacı kadının ceza dosyasına konu fiziksel şiddet eylemi nedeniyle eşini affettiğine dair herhangi bir delil de bulunmamaktadır.
O hâlde, davacı-karşı davalı erkeğin eşine fiziksel şiddet uygulaması ve sarf ettiği hakaret sözcükleri dikkate alındığında bu eylemlerin onur kırıcı davranış sayılacağı, dolayısıyla TMK’nın 162. maddesinde belirtilen koşulların oluştuğu ve kadın eşin karşı davasının kabulü gerektiği belirgindir.
Açıklanan nedenlerle, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
S O N U Ç : Davalı-karşı davacı (kadın) vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatıranlara iadesine, davacı-karşı davalı erkeğin temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 20.06.2019 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

EVLİLİK ÖNCESİ DÖNEMDE KADININ İNTİHAR TEŞEBBÜSÜNDE BULUNMASI BOŞANMA DAVASINDA KUSUR OLARAK YÜKLENEMEZ

Yargıtay 2. HD, E: 2020/7060, K: 2021/1890, T: 03.03.2021

MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 28. Hukuk Dairesi

DAVA TÜRÜ : Karşılıklı Boşanma

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davalı-davacı kadın tarafından erkeğin davasının kabulü, kusur belirlemesi, erkek yararına hükmolunan manevi tazminat, reddedilen tazminat talepleri ve yoksulluk nafakası yönlerinden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle davalı-davacı kadının intihar teşebbüsünde bulunması vakıasının evlilik öncesi döneme ilişkin olduğu ve kadına kusur olarak yüklenemeyeceğinin, fakat mahkemece kabul edilen ve gerçekleşen diğer vakıalara göre kadının yine de ağır kusurlu olduğunun anlaşılmasına göre, yerinde bulunmayan temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı onama harcının temyiz edene yükletilmesine, peşin alınan harcın mahsubuna ve 267.80 TL. temyiz başvuru harcı peşin alındığından başkaca harç alınmasına yer olmadığına, dosyanın ilk derece mahkemesine, karardan bir örneğinin ilgili bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine kesin olarak oy birliğiyle karar verildi. 03.03.2021 (Çar.)

ERKEĞİN BAZI AKRABALARIYLA GÖRÜŞMEYİ İSTEMEYEN, BAYRAM ZİYARETİ YAPMAYAN KADIN KUSURLUDUR

Yargıtay 2. HD, E.: 2016/4522, K.: 2017/9803, T.: 21.09.2017

MAHKEMESİ : Aile Mahkemesi
DAVA TÜRÜ : Boşanma

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı erkek tarafından, kusur belirlemesi, kadına takdir edilen tazminatlar ve nafakalar yönünden; davalı kadın tarafından ise tamamına yönelik olarak temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

K A R A R

Dava dilekçesinde; davacının iddiasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetlerinin gösterilmesi gereklidir (HMK m. 119/1-e). Mahkeme, davacı tarafından usulüne uygun şekilde dayanılmayan vakıaları kendiliğinden inceleyemez. Dava sebebi ve dayanağı vakıalar açık ve somut şekilde ispata ve karşı tarafın savunmasına elverişli olarak ortaya konmalıdır. Mahkemece, davacı erkek tarafından usulüne uygun şekilde ileri sürülmeyen “davalı kadının, erkeğin bazı akrabaları ile görüşmeyi, bayramda ziyaret etmeyi istememe” vakıası esas alınarak davanın kabulüne karar verilmiştir. Davalı kadının bundan başka boşanmayı gerektiren kusurlu bir davranışı da ispatlanamamıştır. Gerçekleşen duruma göre, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde davanın kabulüne karar verilmesi doğru bulunmamış ve bozmayı gerektirmiştir.

S O N U Ç

Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma sebebine göre davacı erkeğin temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının istek halinde yatıranlara geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oy birliğiyle karar verildi. 21.09.2017 (Prş.)

KADININ ESKİ ERKEK ARKADAŞI İLE İLGİLİ DÖVME TAŞIMASI DOĞRUDAN BOŞANMA DAVASINDA KUSUR OLARAK İSNAT EDİLEMEZ

Yargıtay 2.HD, E: 2016/22493, K: 2018/9976, T: 25/09/2018

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davalı-karşı davacı kadın tarafından; kusur belirlemesi, yoksulluk nafakası ve tazminat taleplerinin reddi yönünden temyiz edilerek; temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılması istenilmekle; duruşma için belirlenen 25/09/2018 günü temyiz eden davalı-karşı davacı … vekili Av…. ve karşı taraf davacı-karşı davalı … vekili Av. … geldiler. Gelenlerin konuşması dinlendikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için duruşmadan sonraya bırakılması uygun görüldü. Bugün dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalı-karşı davacı kadının aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.

2-Mahkemece kadına kusur olarak yüklenen davalı-karşı davacının eski erkek arkadaşlarından birisinin erkeğe telefon ederek davalı-karşı davacının sesini dinletmesi olayına ilişkin alınan tanık beyanının davacı-karşı davalı erkekten duyduğunu aktarmaktan ibaret olduğu bu haliyle işbu vakıanın ispatlanamadığı gibi kadının, eski erkek arkadaşı ile ilgili dövme taşıması eylemine ilişkin tanık beyanında da zamanın belirtilmediği ve tarafların evlilik tarihinin 2008 yılı olduğu dikkate alındığında bu hadisenin de boşanmaya neden olacak bir kusur olarak kadına isnat olunamayacağı, gerçekleşen bu durumda, toplanan delillerden davacı-karşı davalı erkeğe mahkemece yüklenen ve davacı-karşı davalı erkek tarafından da temyize konu edilmeyerek kesinleşen kusurlu davranışlar dikkate alındığında, boşanmaya neden olan olaylarda davacı-karşı davalı erkeğin, tam kusurlu olduğunun kabulü gerekir. Öyleyse, mahkemece davalı-karşı davacı kadının davacı-karşı davalı erkeğe nazaran daha ziyade kusurlu kabul edilmesi ve bu hatalı kusur belirlemesine bağlı olarak da davalı-karşı davacı kadının maddi ve manevi tazminat (TMK m.174/1-2) taleplerinin reddine karar verilmesi isabetsiz olmuş ve bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda 2. bentte gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu diğer bölümlerinin ise yukarıda 1. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, duruşma için takdir olunan 1.630 TL vekalet ücretinin, Mişa’dan alınarak Beyhan’a verilmesine, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.

EŞİNE KENDİSİNİ AFFETMESİNİ SÖYLEYEN TARAF EŞİNİ AFFETMİŞ SAYILIR

Yargıtay 2. HD, E: 2020/6498, K: 2021/934, T: 02.02.2021

Dava ve Karar: Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı-davalı kadın tarafından erkeğin davasının kabulü, kusur belirlemesi, yoksulluk nafakasının ve tazminatların reddi, yargılama giderleri ile vekalet ücreti yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davacı-davalı kadının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.

2- İlk derece mahkemesince, davalı- davacı erkeğin boşanmaya neden olan olaylarda tam kusurlu bulunması nedeniyle davasının reddine, davacı- davalı kadının davasının kabulü ile tarafların boşanmalarına karar verilmiş, davalı-davacı erkeğin her iki davaya yönelik istinaf kanun yoluna başvurması üzerine, bölge adliye mahkemesince kadının da kusurları bulunduğu, erkeğin kadına mesaj çekerek barışma girişiminde bulunmasının af anlamına gelmeyeceği, geçimsizliğe sebep olan olaylarda erkeğin az kusurlu olduğu, kadının ağır kusurlu olduğu gerekçesiyle erkeğin de davasının kabulüne, kadının yoksulluk nafakası ve tazminat taleplerinin reddine karar verilmiştir. Yapılan incelemede, dosya kapsamında bulunan mesaj kayıtları ve tanık beyanları göz önüne alındığında ayrılık sürecinde davalı- davacı erkeğin, eşine birçok mesaj gönderip onu çok sevdiğini, kendisini affetmesini istediğini beyan ettiği, bu durumda kadının önceki kusurlu davranışlarını affettiği en azından hoşgörü ile karşıladığı kabul edilmelidir. Affedilen ve hoşgörü ile karşılanan davranışlar boşanma davalarında eşlere kusur olarak yüklenemez. O halde mahkemece kabul edilen ve gerçekleşen davalı-davacı erkeğin kusurlu davranışlarına göre, boşanmaya sebep olan olaylarda erkeğin tam kusurlu olduğunun kabulü gerektiği halde davacı-davalı kadının ağır, davalı- davacı erkeğin az kusurlu olduğunun kabulü doğru olmayıp, bozmayı gerektirmiştir.

3-Türk Medeni Kanununun 166/1-2 maddesi uyarınca boşanma kararı verilebilmesi için evlilik birliğinin ortak hayatı sürdürmeleri eşlerden beklenmeyecek derecede temelinden sarsıldığının sabit olması gerekir. Somut olayda mahkemece erkeğe yüklenilen ve temyiz edilmeyerek kesinleşen kusurlu davranışlara göre, erkeğin tamamen kusurlu olduğu, yukarıda ikinci bentte açıklandığı üzere davacı- davalı kadının kusurlu bir davranışının ispatlanamadığı anlaşılmaktadır. O halde, mahkemece davalı- davacı erkeğin davasının reddi gerekirken, kabulüne karar verilmesi usul ve kanuna aykırı ise de, kadının kabul edilen boşanma davası temyizin kapsamı dışında bırakılmak suretiyle boşanma hükmü kesinleştiğinden, erkeğin boşanma talebinin konusuz hale geldiği de görülmektedir. Bu durumda erkeğin boşanma davasının esası hakkında bir karar verilemeyecektir. Ancak, davanın konusuz kalması sebebiyle esası hakkında bir karar verilmesine gerek bulunmayan hallerde hakim, davanın açıldığı tarihteki tarafların haklılık durumuna göre yargılama giderlerini takdir ve tayin eder (HMK m. 331/1). O halde bu husus gözetilerek davalı- davacı erkeğin boşanma talebi hakkında, konusuz kaldığından karar verilmesine yer olmadığına şeklinde hüküm tesisi ile yargılama giderleri ve vekalet ücreti konularında, davadaki haklılık durumuna göre (HMK m. 331/1) karar verilmek üzere hükmün bozulması gerekmiştir.

4- Yukarıda 2. bentte açıklandığı üzere boşanmaya sebep olan olaylarda davacı- davalı kadının kusurlu olmadığı ve boşanma yüzünden yoksulluğa düşeceği de sabit olduğuna göre, davacı- davalı kadın yararına uygun miktarda yoksulluk nafakasına (TMK m.175) hükmedilmesi gerekirken bu isteğinin reddi doğru olmamış ve bozmayı gerektirmiştir.

5- Yukarıda 2. bentte açıklandığı üzere boşanmaya sebep olan olaylarda davalı- davacı erkek tamamen kusurlu olduğundan, boşanma yüzünden mevcut ve beklenen menfaatleri zedelenen davacı- davalı kadın yararına Türk Medeni Kanununun 174/1. maddesi gereğince uygun miktarda maddi tazminat takdir edilmesi gerekirken, kadının bu isteğinin hatalı kusur belirlemesine bağlı olarak reddi doğru görülmemiş ve bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda 2., 3., 4. ve 5. bentlerde gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu bölümlerin yukarıda 1. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, dosyanın ilgili bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine oybirliği ile karar verildi. 02.02.2021

ERKEĞİN, EŞİNİN MAAŞINI ALMASI, EKONOMİK ŞİDDET KAPSAMINDA KUSURLU DAVRANIŞTIR.

Yargıtay 2. HD, E: 2021/72, K: 2021/1765, T: 01.03.2021

MAHKEMESİ : Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi
DAVA TÜRÜ : Karşılıklı Boşanma

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı-karşı davalı kadın tarafından, karşı davanın kabulü, kusur belirlemesi, tazminatların ve nafakaların miktarı yönünden; davalı-karşı davacı erkek tarafından ise asıl davanın kabulü, kusur belirlemesi, nafakalar ve tazminatlar yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

K A R A R

1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle mahkemece kabul edilen ve gerçekleşen kusurlu davranışlarının yanında davalı-karşı davacı erkeğin eşinin maaşını alarak eşine ekonomik şiddet uygulamak suretiyle de kusurlu olduğunun ancak yine de evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına yol açan olaylarda davalı-karşı davacı erkeğin ağır kusurlu olduğunun anlaşılmasına göre, davalı-davacı erkeğin tüm, davacı-karşı davalı kadının ise aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazları yersizdir.

2- Tarafların tespit edilen ekonomik ve sosyal durumları, boşanmaya yol açan olaylardaki kusur dereceleri, paranın alım gücü, kişilik haklarına yapılan saldırı ile ihlâl edilen mevcut ve beklenen menfaat dikkate alındığında davacı-karşı davalı kadın yararına takdir edilen maddi ve manevi tazminat azdır. Açıklanan sebeple, davacı-karşı davalı kadın lehine uygun miktarda maddi ve manevi tazminat (TMK m. 174/1-2) takdiri gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmayıp, bozmayı gerektirmiştir.

S O N U Ç

Yukarıda 2. bentte gösterilen sebeple bölge adliye mahkemesi kararının BOZULMASINA, hükmün bozma kapsamı dışında kalan temyize konu diğer bölümlerinin ise yukarıda l. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, aşağıda yazılı onama harcının temyiz eden ….’a yükletilmesine, peşin alınan harcın mahsubuna ve 267.80 TL. temyiz başvuru harcı peşin alındığından başkaca harç alınmasına yer olmadığına, istek halinde temyiz peşin harcının yatıran …..’e geri verilmesine, dosyanın ilgili bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine oy birliğiyle karar verildi. 01.03.2021 (Pzt.)

SGK PRİM BORÇLARI VE BU BORÇLARDA ZAMANAŞIMI

Bu haftaki yazımızda değineceğimiz konu; SGK prim borçlarından anonim şirketlerde yönetim kurulu üyelerinin, limited şirketlerde ise müdürün sorumluluğu ve bu prim borçlarında işleyen zamanaşımı süreleri olacaktır. Prime ilişkin bir tanımlama yaparak başlamak konunun daha iyi anlaşılması açısından faydalı olacaktır. İşveren tarafından işçiye ödenen çalışma ücretleri kapsamının dışında kalan ek paraya prim denmektedir. Unutulmamalıdır ki sigortalı işçiler emekli olabilmek için istenilen prim gününü çalışarak doldurmalıdırlar. En önemlisi ise SGK alacaklarının, genel olarak prim vb. gelirlerden oluşmaları nedeniyle, kamu (amme) alacağı olarak kabul edildikleri hususudur.

1-) ANONİM ŞİRKETLERDE KANUNİ TEMSİLCİ KAVRAMI VE BU TEMSİLCİLERİN SGK PRİM BORÇLARINDAN SORUMLULUĞU

Temsil; bir kimsenin bir hukuki işlemi başka birinin adına ve hesabına yapması ve böylece söz konusu işlemin hukuki sonuçlarının bu kişi üzerinde doğması olarak açıklanabilir. Temsil yetkisinin doğrudan doğruya bir kanundan doğması kanuni temsil, bu kanuni temsil yetkisine sahip kişiler de kanuni temsilci olarak karşımıza çıkmaktadır. Ticaret Kanunu’nda anonim şirketlerdeki idare ve temsil yetkisini, kural olarak, şirketin yönetim kurulu üyelerinin haiz olduğu hükme bağlanmıştır. Yine aynı kanunun 359. maddesinde ise yönetim kurulunun kimlerden oluşacağı hususuna açıklık getirilmiştir: “Anonim şirketin, esas sözleşmeyle atanmış veya genel kurul tarafından seçilmiş, bir veya daha fazla kişiden oluşan bir yönetim kurulu bulunur.”

Burada küçük bir parantez açmakta yarar vardır: Anonim şirketlerde şirketin yönetimi kısmen veya tamamen bir ya da birkaç yönetim kurulu üyesine veya üçüncü kişilere devredilebilir. Bu işlem esas sözleşmeye konulacak hükümle ve düzenlenecek şirket iç yönergesi ile yönetim kuruluna söz konusu yetkiyi vermek suretiyle yapılmaktadır. Verilen bu yetki sayesinde yönetimin devredilmesi halinde artık kanuni temsilci sıfatına sahip olan kişiler, yönetimin kendilerine devredildiği bir ya da birkaç yönetim kurulu üyesi veya üçüncü kişilerdir.

Konuyla ilgili 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunu’nun mükerrer 35. maddesine göre; şirketin zamanında ödenmeyen kamu borçlarından şirketin idare ve temsil işlerini yürütmekle görevli yönetim kurulu üyeleri ve müdürleri yani kanuni temsilcileri sorumludur. Yine aynı maddeden anlaşıldığı üzere bu şirketin malvarlığından tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan amme alacakları kanuni temsilcilerin şahsi malvarlıklarından tahsil edilmektedir.

AATUHK’den daha özel niteliğe sahip olan 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu m. 88/20’de ise; Sosyal Güvenlik Kurumu alacaklarının haklı bir sebep olmaksızın ödenmemesi durumunda, bu alacakların tahsilinden, işverenlerle birlikte işverenlerin şirket yönetim kurulu üyeleri, üst düzey yöneticileri ve yetkilileriyle birlikte kanuni temsilcilerinin müştereken ve müteselsilen sorumlu oldukları hükmüne yer verilmiştir.

Bu iki kanun maddesi birlikte değerlendirildiğinde; anonim şirketlerin yöneticisi konumundaki yönetim kurulu üyelerinin, murahhas üye ve müdürleri ile tasfiye memurlarının şirketin haklı bir neden olmaksızın ödenmemiş olan prim borçlarından, kusur sorumluluğu bakımından, sorumlu tutuldukları sonucuna ulaşmaktayız. Ayrıca şu belirtilmelidir ki her ne kadar AATUHK’de şirketlerin malvarlığından tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan amme alacakları kanuni temsilcilere başvurulabileceği düzenlense de bu hükme kıyasla daha özel hükme sahip 5510 sayılı kanundan anladığımız üzere, sosyal güvenlik prim ve alacaklarına yönelik kanuni temsilciye başvurulacak olunduğunda öncelikle borcun şirketten tahsil edilme yolunun denenmesi bir zorunluluk teşkil eder. Konumuzla bağlantılı olarak Anayasa Mahkemesi, 30.05.2019 tarihli ve 30836 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 2015/11192 numaralı kararında konuyla alakalı önemli bir karara imza atmıştır. Karara göre başvurucu; kendisinin henüz yönetim kurulu üyeliğini haiz olmadığı ve temsil yetkisinin bulunmadığı yıllarda anonim şirketin tarafından ödenmeyen SGK prim borçlarından şirket tüzel kişiliği ile birlikte müşterek ve müteselsilen sorumlu tutulmuştur.

“Sonuç olarak başvurucunun Yönetim Kurulu üyesi sıfatıyla şirketin kanuni temsilcisi bulunduğu dönemde şirkete ait sosyal sigorta prim borçları ile gecikme zamlarının ödenmemiş olması nedeniyle doğan kamu alacağından sorumlu olmasının başvurucuya şahsi olarak aşırı ve olağan dışı bir külfet yüklemediği ve bu suretle mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin kamu yararı ile malikin mülkiyet hakkı arasında gözetilmesi gereken adil dengeyi başvurucu aleyhine bozmadığı kanaatine varılmıştır.”

    (Anayasa Mahkemesinin 30.5.2015 tarihli ve 2015/11192 başvuru numaralı kararı)

Yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğu hususunda yer vermeden geçemeyeceğimiz bir diğer kaynak ise Yüksek Mahkeme’nin konuya ilişkin görüşleridir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2014/21-2323 E., 2017/152 K. Ve, 25.1.2007 tarihli kararına göre:

“5510 sayılı yasanın 88. Maddesinin yürürlüğe girdiği tarihten sonra oluşan prim borçları yönünden, işveren ile birlikte müteselsilen sorumluluk koşullarının oluşması için, tüzel kişiliği haiz işyerlerinde yönetim kurulu üyesi olması yeterli olup ayrıca yetkili üst düzey yönetici, yönetim kurul başkanı veya başkan yardımcısı gibi unvan taşımasına veya temsil ve ilzam yetkisine sahip olmasına gerek yoktur.”

2-) LİMİTED ŞİRKETLERDE KANUNİ TEMSİLCİ KAVRAMI VE BU TEMSİLCİLERİN SGK PRİM BORÇLARINDAN SORUMLULUĞU

Türk Ticaret Kanunu’nda, şirketlerin yönetim ve temsilinin şirket sözleşmesi ile düzenlenmesi gerektiği öngörülmektedir. Bu kapsamda limited şirketlerde temsil ve yönetim yetkisinin kimde bulunduğu TTK 623/1’de şu şekilde açıklanmıştır: “…Şirketin sözleşmesi ile yönetimi ve temsili, müdür sıfatını taşıyan bir veya birden fazla ortağa veya tüm ortaklara ya da üçüncü kişilere verilebilir. En azından bir ortağın, şirketin yönetim hakkının ve temsil yetkisinin bulunması gerekir.” Gördüğümüz üzere limited şirketlerde bu yetkilerin verildiği kişiler müdürlerdir ve bu nedenledir ki bu şirketlerin kanuni temsilcileri sıfatını taşıyanlar şirket müdürleridir. Ayrıca belirtmek gerekirse, şayet şirket sözleşmesinde yönetim ve temsil hususunda herhangi bir hüküm bulunmazsa şirketin yönetim ve temsilinin tüm ortaklara ait olduğu kabul edilir.

Limited şirketlerin kamu alacaklarının sorumlulukları kısmında da dayanak noktalarımız anonim şirketlerinkiyle aynıdır. Yine AATUHK’nin mükerrer 35. maddesine göre söylemeliyiz ki; şirket ortakları ile müdür veya müdürler şirketin ödenmeyen kamu borçlarının bütününden müştereken ve müteselsilen sorumlu tutulur. (Bu sorumluluk ortaklar açısından hisseleri oranında söz konusu olacaktır.) Fakat burada dikkat edilmesi gereken belki de en önemli nokta, müdür sıfatına sahip olmayan ortaklar için bu kanunun 35. maddesinin uygulanamayacağı noktasıdır. O yüzden bu konuyu üç kısım şeklinde ayrıştırarak irdelemek daha yerinde ve açıklayıcı olacaktır.

  • Anonim şirketlerde değindiğimiz düzenlemenin aynısı limited şirketlerin müdür veya müdürleri içinde geçerlidir. Şöyle ki; limited şirketlerin şirket tüzel kişiliğinden tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan kamu borçlarından şirket müdür veya müdürleri malvarlıklarıyla sorumludur. Fakat söz konusu alacakların doğduğu andaki şirket müdür veya müdürleri ile bu alacakların ödenmesi gerektiği andaki şirket müdür veya müdürleri farklı ise, bahsedilen her iki zamandaki farklı müdür veya müdürler söz konusu alacaklardan müteselsilen sorumludurlar.
  • Aynı şekilde limited şirketlerde şirket ortakları da şirketten tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan kamu borçlarından sermaye hisseleri oranında ve doğrudan doğruya sorumlu olacaklardır. Ortaklardan birinin şirketteki sermaye payını devrettiği durumlarda, devredilen payı devralan ve devreden, devirden önceki döneme ait ödenmemiş kamu borçlarından müteselsilen sorumlu tutulmuşlardır. (Özellikle belirtilmelidir ki şirkette temsil yetkisine sahip olmayan ya da müdür olmayan ortaklar da Sosyal Güvenlik Kurumuna olan borçlardan yine payları oranında bir sorumluluğa tabidirler.)
  • TTK 371/1’e göre; temsile yetkili olanlar, şirketin amacına ve işletme konusuna giren her tür işleri ve hukuki işlemleri, şirket adına yapabilir ve bunun için şirket unvanını kullanabilir. Aynı kanunun bir başka maddesinde de bahsedildiği gibi bu şirketlerde temsil yetkisi merkez veya bir şube özelinde sınırlandırılabilir. Yerleşmiş içtihatlardan yola çıkılarak şube yetkilileri için şunlar söylenebilir: Bir şube yetkilisinin ödenmeyen SGK prim borçlarından sorumlu tutulabilmesi onun, idari ve mali konular dahil olmak üzere harcama ve temsil yetkisini haiz olmasına, buna ek olarak söz konusu borcun şube yetkilisinin yetkili olduğu şubeye ait bulunmasına bağlıdır.

.                                                                                                                                           

“…Limited şirketin borcu nedeniyle ortak veya temsilcinin şahsi varlığının haczedilebilmesi, yasal yönteme uygun biçimde düzenlenerek tebliğ edilmiş ödeme emrinin varlığı ve bu ödeme emrinin kesinleşmiş olması koşullarına bağlıdır…”

             (Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, E: 2005/6455, K: 2005/8231, T: 14.07.2005)

“…Davacı Limited Şirket Ortaklarının hisseleri oranında sigorta borçlarından sorumlu olacaklarını, dolayısıyla da 1/94 hissenin dışındaki borçtan sorumlu olmadığını belirterek…Gerçekten davacının, 28.2.2001 tarihinde yaptığı hisse devrine kadar borçlu U Ahşap Sanayii Limited Şirketinin ortağı olduğu Kurum’un bu şirket hakkında yaptığı prim borçlarının tahsiline ilişkin takipte de şirkette bulunan sermaye hissesi oranında 6183 sayılı Yasa’nın 35. maddesi gereğince sorumlu olduğu uyuşmazlık konusu değildir…”

                 (Yargıtay 21. HD Başkanlığı, E: 2003/8391, K: 2003/9892, T: 4.12.2003)

3-) SGK PRİM ALACAKLARINDA ZAMANAŞIMI

Hukuk düzenimizde şüphesiz ki diğer tüm alacaklar gibi belli bir zaman geçmesiyle birlikte SGK prim alacakları da zamanaşımına uğrayacaktır. Bu konu da 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nda oldukça farklı ve özel olarak düzenlenerek bahsettiğimiz zamanaşımının, alacağın muaccel (talep edilebilir) olduğu tarihten değil de prim alacağının mevcudiyetinin öğrenildiği bazı özel tespit anlarından başlatılması öngörülmüştür.

Konuyla alakalı 5510 sayılı kanundan önceki kanunlardan başlayarak günümüze kadar birçok değişiklik yaşanmıştır. Önceleri bu alacaklar yönünden 506 sayılı kanunda özel bir zamanaşımı belirtilmemiş ve dolayısıyla 818 sayılı Borçlar Kanunundaki 10 yıllık zamanaşımı benimsenmişken daha sonra kanun maddesinde bir değişiklik yapılarak (bu yeni madde de özel bir düzenleme yerine başka bir kanun maddesine atıfta bulunur) söz konusu alacaklarda 5 yıllık zamanaşımı süresinin uygulanacağına hükmedilmiştir. Ancak bu düzenleme de çok uzun ömürlü olmamış ve bunu takip eden süreçte söz konusu madde, kanunda prim alacaklarının zamanaşımını düzenleyen hiçbir madde bulunmaması nedeniyle, kanundan kaldırılarak tekrar BK’deki 10 yıllık genel zamanaşımı süresine dönüş yapılmıştır.

Ancak bizi şu an ilgilendiren düzenlemeler, pek çok maddesi 2008 yılında yürürlüğe giren 5510 sayılı kanundaki düzenlemelerdir. İlgili kanunun 93. Maddesinin ikinci fıkrasına göre:

“Kurumun prim ve diğer alacakları ödeme süresinin dolduğu tarihi takip eden takvim yılı başından başlayarak on yıllık zamanaşımına tâbidir. Kurumun prim ve diğer alacakları; mahkeme kararı sonucunda doğmuş ise mahkeme kararının kesinleşme tarihinden, Kurumun denetim ve kontrolle görevli memurlarınca yapılan tespitlerden doğmuş ise rapor tarihinden, kamu idarelerinin denetim elemanlarınca kendi mevzuatı gereğince yapacakları soruşturma, denetim ve incelemelerden doğmuş ise bu soruşturma, denetim ve inceleme sonuçlarının Kuruma intikal ettiği tarihten veya bankalar, döner sermayeli kuruluşlar, kamu idareleri ile kanunla kurulmuş kurum ve kuruluşlardan alınan bilgi ve belgelerden doğmuş ise bilgi ve belgenin Kuruma intikal ettiği tarihten itibaren, zamanaşımı on yıl olarak uygulanır…” (Kuşkusuz maddede ve kanunun genelinde yer alan ‘Kurum’dan kasıt Sosyal Güvenlik Kurumudur.)

İlgili Kanunun alıntılanan maddesi incelendiğinde zamanaşımı sürecinin başlangıcı ile ilgili şu çıkarımlarda bunulunulabilir: Kural olarak zamanaşımın başlangıcı, Kurum alacağının ödeme süresinin dolduğu tarihi takip eden takvim yılı başıdır. Bu özel hükümle birlikte bu tür alacaklar için öngörülen zamanaşımı süresi başlangıcı, Borçlar Kanunumuzda belirlenen ‘alacağın muaccel olduğu tarih’ ibaresinden tamamen ayrılmıştır. Ancak, her ne kadar bu noktada Borçlar Kanunundaki genel hükümlerden ayrılmış olunsa da, zamanaşımının durması ya da kesilmesi konularında kanunda özel bir düzenlemeye gidilmediğinden, bu hususlarda ister istemez BK’daki genel hükümler esas alınacaktır.  

Eklemek gerekir ki 93. maddenin ikinci fıkrasında zamanaşımı başlangıcına ilişkin genel kurala istisna teşkil eden bir kısım vardır: Yer verdiğimiz maddenin ikinci cümlesinden itibaren sayılmaya başlanılan hallerde zamanaşımı başlangıcı, kanun koyucu tarafından, alacağın doğduğu tarihi takip eden yılbaşı olarak değil de alacağın varlığının Kurumca öğrenildiği tarih olarak hüküm altına alınmıştır. Bu husus doktrinde, en başta hukuki güvenlik ilkesi açısından olmak üzere, birçok yönden tartışma konusu olmuş durumdadır.

“…davaya ve kabule konu prim alacağının, eksik işçilik kapsamında davalı Kurumun denetim görevlilerinin raporu ile tahakkuk ettiği 06.04.2009 tarihinde yürürlükte olduğundan anılan düzenlemenin uygulanması gerekip, buna göre, dava tarihi itibariyle davaya ve kabule konu prim alacaklarına ilişkin olarak 10 yıllık zamanaşımın geçmediğinin belirgin olduğu gözetilmeksizin, yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı biçimde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.”

      (Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, E: 2011/11447, K: 2012/22892, T: 22.11.2012)

Yukarıda, bir amme (kamu) alacağı olarak kabul edilen Sosyal Güvenlik Kurumu prim borçlarından doğan sorumluluğun kanuni temsilciler açısından değerlendirmesi yapılmış ve bu borçlarda değişkenlik gösteren zamanaşımı kavramı açıklanmaya çalışılmıştır. Geçmişten bu yana pek çok kanun değişikliğiyle düzenlenen konu hakkında, bilgi kirliliği ve kafa karışıklığının önüne geçmek amacıyla, bir uzmana danışılarak hareket edilmesi tavsiyelerimiz dahilindedir.

Stj. Av. Dilara AÇIKEL & Av. Bilge İŞ & Av. Selçuk ENER

ANONİM ŞİRKETLERDE ŞİRKET YETKİLİSİNİN HUKUKİ VE CEZAİ SORUMLULUĞU


Bu yazıda Türk Ticaret Kanunu’nda düzenlenen anonim şirketlerde yer alan şirket yetkililerinin hukuki ve cezai sorumlulukları incelenecektir. İlk olarak Anonim Şirket hakkında kısa bir bilgilendirme yapmak faydalı olacaktır.
TTK m. 329: “(1) Anonim şirket, sermayesi belirli ve paylara bölünmüş olan, borçlarından dolayı yalnız malvarlığıyla sorumlu bulunan şirkettir. (2) Pay sahipleri, sadece taahhüt etmiş oldukları sermaye payları ile ve şirkete karşı sorumludur.”
Bu tür şirketlerde kanuni temsilciler, TTK’nin 317. maddesine göre yönetim kurulu üyeleridir. Ancak bu temsil yetkisi yönetim kurulu üyesi olmayan üçüncü kişilere (genel müdür ve müdürlere) devredilebilir. Söz konusu devir için yönetim yetkisinin devrinden farklı bir yol izlenir zira yönetim ve temsil birbirinden farklı yetkilerdir. İkisi arasındaki farkı kısaca açıklamak gerekirse; temsil yetkisi eğer bir üçüncü kişiye devrediliyorsa bunun yanında mutlaka yönetim kurulu üyelerinden birinin de imza yetkisine sahip olması gerekir. Başka bir ifadeyle; temsil yetkisini devralan üçüncü kişi, şirketi tek başına imza ile temsil edemez, mutlaka yetkili bir yönetim kurulu üyesi ile birlikte imza atması gerekecektir. Bu kapsamda öncelikle bu yetkilerin devredilmediği haller esas alınarak yönetim kurulu üyelerinin hukuki ve cezai sorumluluklarına kısaca göz atılacak, sonrasında ise yetkilerin üçüncü kişilere devri halinde bu kişilerin iki farklı açıdan sorumlulukları incelenecektir.
TTK 553:“Kurucular, yönetim kurulu üyeleri, yöneticiler ve tasfiye memurları, kanundan ve esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerini kusurlarıyla ihlâl ettikleri takdirde, hem şirkete hem pay sahiplerine hem de şirket alacaklılarına karşı verdikleri zarardan sorumludurlar.”
Kanundan da açıkça anlaşıldığı üzere yönetim kurulu üyelerinin hukuki sorumluluğunun doğabilmesi için; kusur, zarar, hukuka aykırılık ve tabi ki illiyet bağı unsurları aranmaktadır.
Yönetim kurulu üyelerinin cezai sorumluluğuna ilişkin olarak ise başlı başınaTTK’nın 562. maddesi düzenlenmiştir fakat bu madde dışında da cezai sorumluluk oluşturan farklı kanun hükümleri mevcuttur. Bunlardan bazıları şunlardır: İcra ve İflas Kanunu’nun 345. maddesi gereği tüzel kişinin işlerinin görülmesi sırasında işlenen icra suçlarından tüzel kişinin yöneticileri sorumlu tutulmaktadır. Yönetim kurulu üyelerinin görevlerinin ifası sırasında TCK kapsamında düzenlenen suçlardan birini (özellikle dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma) işlemesi halinde yönetim kurulu üyesine TCK’da ilgili suç için öngörülen yaptırım uygulanır.

“Ayrıca anonim şirketlerde yönetim ve denetim kurulu üyelerinin görevleri sırasında sebep oldukları zarardan sorumlu olması için öncelikli koşul, zararın olmasıdır. Zarar gören bu zararının varlığını kanıtlamalıdır. Zararın varlığı sabit ise, yönetim ve denetim kurulu üyelerinin zarardan sorumlu olduğu karine olarak kabul edilir. TTK 338 ve 359’uncu maddeleri uyarınca yönetim ve denetim kurulu üyeleri, ancak kendilerine bir kusur izafe edilemeyeceğini kanıtlayarak bu sorumluluktan kurtulabilirler.”
(Yargıtay HGK, E: 2017/105, K: 2018/1936, T: 13.12.2018)

TTK’nın 367. maddesine göre ana sözleşmede bu yönde bir hüküm bulunması şartıyla, yönetim yetkisinin kısmen ya da tamamen genel müdür olarak adlandırılan üçüncü bir kişiye devredilmesi durumunda oluşacak sorumluluk halinden bahsedilmesi gerekirse hemen belirtilmelidir ki yönetim yetkisinin yönetim kurulunda olmayan bir genel müdüre devri için şirket iç yönergesinde bu hususun açık bir şekilde düzenlenmiş olması gerekir. Yönetim yetkisi, bu iç yönergeye göre devredilmediği takdirde, yönetim kuruluna aittir.
Bahsi geçen bu iç yönergeye göre yönetim yetkisi kendisine devredilen ve bunu tek başına elinde bulunduran bir genel müdür dahi keyfi olarak hareket edemez. Genel müdür, şirketi yönetirken, şirket menfaatlerini gözetme ve görevlerini tedbirli bir yönetici özeniyle yerine getirme yükümlülüğü altındadır.

“TTK’nın 342. maddesinde anasözleşme, genel kurul veya yönetim kurulu kararıyla atanan genel müdürün kanuna, ana sözleşme, veya iş görme koşullarını saptayan diğer hükümlerle yükletilen yükümlülükleri gereği gibi veya hiç yerine getirmemesi halinde yönetim kurulu üyelerinin tabi oldukları hükümler gereğince ortaklığa, pay sahiplerine ve ortaklık alacaklılarına karşı sorumlu olacağı ilkesi kabul edilmiştir. Aynı Kanun’un 341. maddesi hükmüne göre de, böyle bir davanın açılabilmesi için, genel kurulca davanın açılması yolunda karar alınması ve davanın denetçiler tarafından açılması gerekmektedir.”
(Yargıtay 11. HD, E: 2007/3690, K: 2008/5378, T: 21.4.2008)

Eğer genel müdür tamamen değil de kısmi bir yönetim yetkisine sahip ise bu durumda şirket iç yönergesinde kendisine tanımlanmayan bir konu hakkında karar alması halinde, yönetim kurulunun yetki alanına girmiş olacaktır. Bu durumda ‘vekaletsiz iş görenin sorumluluğuna’ ilişkin TBK hükümleri uygulama alanı bulmuş olacaktır ve genel müdür söz konusu kararla ilgili her türlü ihmalinden sorumlu tutulacaktır.
Temsil yetkisiyle ilgili olarak şunları söyleyebiliriz ki; şirketi temsile yetkili olan bir genel müdür, şirketin amaç ve konusuna giren her türlü işi ve hukuki işlemi şirket adına yapabilir ve şirket unvanını kullanabilir. Görüyoruz ki buradaki temsil yetkisinin kapsamı, şirketin amacına ve işletme konusuna giren her türlü iş ve işlemlerdir. Bu konu ve amaç dışında yapılan işlemlerde şirket, üçüncü kişilere karşı sorumludur ancak genel müdüre rücu edebilecektir. Yani şunu söyleyebiliriz ki, yönetim veya temsil yetkisine sahip bir genel müdürün, bu yetkilerini kullanırken işlediği haksız fiillerden kanunen şirket sorumludur fakat şirketin bu fiillerden dolayı genel müdüre rücu hakkı saklıdır.
Cezai sorumluluğa ilişkin akla ilk gelen suçlardan ikisi güveni kötüye kullanma ve dolandırıcılık suçlarıdır. Şirket yetkilisi bakımından bu iki suçun oluşumu açısından farkları incelemekte yarar vardır. Şayet bir yönetici şirketi yönetme ve temsil etme yetkisini kötüye kullanarak kişisel bir menfaat elde ediyorsa bu halde güveni kötüye kullanma suçundan bahsedilebilir. Bu suç TCK’nın 155. Maddesinde düzenlenmiştir ve fail söz konusu fiili nedeniyle üst sınır yedi olmak üzere hapis cezası ile cezalandırılacaktır.

“Güveni kötüye kullanma suçunun oluşabilmesi için; başkasına ait olup da, muhafaza etmek veya belirli bir şekilde kullanmak üzere zilyetliği kendisine devredilmiş olan mal üzerinde, failin kendisinin veya başkasının yararına olarak zilyetliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunması veya bu devir olgusunu inkar etmesi gerekmektedir.
Suçun, meslek ve sanat, ticaret veya hizmet ilişkisinin ya da hangi nedenden doğmuş olursa olsun, başkasının mallarını idare etmek yetkisinin gereği olarak tevdi ve teslim edilmiş eşya hakkında işlenmesi hâlinde nitelikli hali oluşmaktadır.”
(Yargıtay 23. CD, E: 2015/1712, K: 2015/699, T: 16.4.2015)

Diğer yandan ise, bir yöneticinin kişisel bir çıkar elde etmeye çalışırken diğer yönetici veya çalışanları kasten aldatması durumunda nitelikli dolandırıcılık suçu söz konusu olacaktır. TCK madde 158’de düzenlenen ve nitelikli bir hal barındıran bu suça göre ise fail, on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılabilir.

“Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için; failin bir kimseyi, kandırabilecek nitelikte hileli davranışlarla hataya düşürüp, onun veya başkasının zararına, kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekmektedir. Hile nitelikli bir yalandır. Fail tarafından yapılan hileli davranış belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun inceleme olanağını ortadan kaldıracak nitelikte birtakım hareketler olmalıdır. Kullanılan hileli davranışlarla mağdur yanılgıya düşürülmeli ve bu yanıltma sonucu yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya bir başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır. Hilenin kandırıcı nitelikte olup olmadığı olaysal olarak değerlendirilmeli, olayın özelliği, fiille olan ilişkisi, mağdurun durumu, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmalıdır.
Ticari faaliyeti meslek olarak icra eden kişilerin, güvenilirliğini sağlamak amacıyla, bu suçun, tacir (kişisel olarak ticaretle uğraşan kimseler) veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin ticari faaliyetleri sırasında işlenmesi, TCK’nın 158/1-h bendinde nitelikli hâl kabul edilmiştir. Bu kavramlar Türk Ticaret Kanunun ilgili hükümlerine göre belirlenecektir. Türk Ticaret Kanunu’nun 14. maddesinde; ‘Tacir, kişisel durumları ya da yaptığı işlerin niteliği nedeniyle yahut meslek ve görevleri dolayısıyla, kanundan veya bir yargı kararından doğan bir yasağa aykırı bir şekilde ya da başka bir kişinin veya resmî bir makamın iznine gerek olmasına rağmen izin veya onay almadan bir ticari işletmeyi işleten kişi de tacir sayılır.’ denilmektedir…Bu suçun oluşabilmesi için tacir veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin dolandırıcılık suçunu ticari faaliyetleri sırasında işlemiş olmaları gerekir.”
(Yargıtay 15. CD, E: 2013/18097, K: 2015/31209, T: 12.11.2015)

Görüldüğü üzere suçun oluşumu bakımından bazı unsurlarda farklılıklar mevcuttur ve şirket yetkilisinin, ister yönetim kurulu üyesi olsun isterse şirket iç yönergesiyle yetkilerin kendisine devredildiği genel müdür olsun, cezai sorumluluğu açısından bunlar büyük önem arz etmektedir. Hukuki sorumluluk kapsamı ise her iki sınıf için çeşitli kanun hükümlerinde gerek açıkça gerekse diğer hükümlere atıf yoluyla düzenlenmiştir.
Yukarıda anonim şirketler açısından şirket yetkilisi sayılabilecek iki kategori olan yönetim kurulu ve genel müdürlerin hukuki ve cezai sorumlulukları Yargıtay kararları ışığında kısaca açıklanmaya çalışılmıştır. Söz konusu sorumlulukların birçok kanunun incelenerek belirlenmesi ve anonim şirketlerdeki yasal temsilcilerin yetki devirleriyle birlikte değişkenlik göstermesi nedeniyle mesele son derece hassas olup bir uzmana danışılarak çözüme kavuşturulması her bakımdan faydalı olacaktır.


Stj. Av. Dilara AÇIKEL & Av. Bilge İŞ & Av. Selçuk ENER

MANEVİ TAZMİNAT VAR OLAN DURUMDA BU TAZMİNAT MİKTARI, ELDE EDİLMEK İSTENEN DOYUM (TATMİN) DUYGUSUNUN ETKİSİNE ULAŞMAK İÇİN GEREKLİ OLAN MİKTAR KADAR OLMALIDIR.

Yargıtay 4. HD, E: 2014/3181, K: 2014/17415, T: 18.12.2014

Davacı N.. G.. vekili Avukat S.. T.. tarafından, davalı B.. Ş.. aleyhine 29/12/2010 gününde verilen dilekçe ile manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın kısmen kabulüne dair verilen 28/11/2013 günlü kararın Yargıtay’ca incelenmesi taraflar vekillerince süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü.

1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davacının tüm, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları reddedilmelidir.

2-Davalının diğer temyiz itirazına gelince;

Dava, kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm, taraflarca temyiz edilmiştir.

Kişilik hakları hukuka aykırı olarak saldırıya uğrayan kimse manevi tazminat ödetilmesini isteyebilir. Yargıç, manevi tazminatın tutarını belirlerken, saldırı oluşturan eylem ve olayın özelliği yanında tarafların kusur oranını, sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate almalıdır. Tutarın belirlenmesinde her olaya göre değişebilecek özel durum ve koşulların bulunacağı da gözetilerek takdir hakkını etkileyecek nedenleri karar yerinde nesnel (objektif) olarak göstermelidir. Çünkü yasanın takdir hakkı verdiği durumlarda yargıcın, hukuk ve adalete uygun karar vereceği Medeni Yasa’nın 4. maddesinde belirtilmiştir. Takdir edilecek bu para, zarara uğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir işlevi (fonksiyonu) olan özgün bir nitelik taşır. Bir ceza olmadığı gibi malvarlığı hukukuna ilişkin bir zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir. O halde bu tazminatın sınırı onun amacına göre belirlenmelidir. Takdir edilecek tutar, var olan durumda elde edilmek istenilen doyum (tatmin) duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır.

Somut olayda; olay tarihi, olayın gelişimi, kullanılan sözlerin ağırlığı ile yukarıda açıklanan ilkeler gözetildiğinde, davacı yararına hüküm altına alınan manevi tazminat fazladır. Davacı yararına daha alt seviyede manevi tazminata karar verilmesi gerekirken yazılı biçimde karar verilmiş olması doğru değildir. Bu nedenle kararın bozulması gerekmiştir.

SONUÇ: Temyiz edilen kararın, yukarıda (2) numaralı bentte gösterilen nedenlerle davalı yararına BOZULMASINA, davacının tüm, davalının diğer temyiz itirazlarının (1) numaralı bentte gösterilen nedenlerle reddine ve davalıdan peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 18/12/2014 gününde oyçokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY YAZISI

CHP İstanbul İl Başkanı olan davalı B.. Ş..’in düzenlediği basın toplantısında “İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı” ile ilgili belgelerle yolsuzlukları maddeler halinde anlatırken, davacı ile ilgili olarak “Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. adına N.. G..’e (700 Bin TL) ajans bütçesinden kaynak aktarılıyor. Bu isim aynı zamanda bir dönem çete kurmaktan aranıyordu.” şeklinde beyanda bulunmuştur. Davalının davacı ile ilgili başka bir beyanı yoktur.

Davacının İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı yaptığı sırada Almanya ile “Eş Zamanlı Koşutluk Karşıtlık” projesinin yapımı sırasında davacı N.. G..’in İstanbul Büyükşehir Belediyesini temsil ettiği bu proje kapsamında Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığına hali ile para aktarıldığı, davalının basın toplantısında kurum olarak değil de kurumun başkanının adını söyleyerek aktarmayı ifade etmesi ayrıntı niteliğinde olduğu gibi, Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2010/2409 soruşturma dosyasındaki bizzat davacının müşteki olarak ifadesinde bahsettiği gibi çete kurduğundan bahisle kendisi hakkında şikayette bulunulmuş olması da nazara alındığında davalının basın toplantısındaki davacı ile ilgili sözleri görünür gerçeğe uygun olup kişilik haklarına saldırı olarak değerlendirilemez. Bu nedenlerle açılan manevi tazminat davasının tümden reddine karar verilmesi düşüncesinde olduğumdan sayın çoğunluğun bozma kararına katılmıyorum.

İşletmesel Karar İle Fesihte Dikkat Edilecek Hususlar

Hukuk Dairesi 2017/32847 E. ,  2017/9825 K.

Davacı İsteminin Özeti:

Davacı vekili, müvekkilinin …Müdürlüğünde güvenlik elemanı olarak çalıştığını, müvekkilinin hiçbir kusuru olmadan iş sözleşmesine son verildiğini, feshin hukuki gerekçeden yoksun olduğunu, bu nedenle davanın kabulü ile feshin geçersizliğine, müvekkilinin işe iadesine, işe başlatmama halinde işe başlatmama tazminatı ve boşta geçen sürelere ilişkin ücretinin davalılardan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı Cevabının Özeti:

Davalı… vekili; davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı …. vekili; diğer davalı… tarafından sözleşme süresinin bitiminden önce feshedilmesi sebebiyle, feshin son çare olması ilkesi de göz önünde bulundurularak davacının iş akdinin haklı ve geçerli sebeple süresinde yazılı fesih bildirimi ile feshedildiğini belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

İlk Derece Mahkemesi Kararının Özeti:

İlk Derece Mahkemesi tarafından, davalı alt işverene ait iş yerinde güvenlik görevlisi olarak çalışan davacının iş sözleşmesinin geçerli sebebe dayanılarak feshedildiğinin işveren tarafından ispatlanamamış olduğu kanaatiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

İstinaf Başvurusu:

İlk Derece Mahkemesinin kararına karşı, davalılar vekilleri istinaf başvurusunda bulunmuştur.

Bölge Adliye Mahkemesi Kararının Özeti:

Bölge Adliye Mahkemesince, İlk Derece Mahkemesi kararının usul ve esas yönünden hukuka uygun olduğu gerekçesiyle, istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.

Temyiz başvurusu:

Kararı, davalılar vekilleri temyiz etmiştir.

Gerekçe:

Taraflar arasındaki iş sözleşmesinin feshinin geçerli sebebe dayanıp dayanmadığı uyuşmazlık konusu olup, kanuni dayanak 4857 sayılı İş Kanunu’nun 18 ve devamı maddeleridir.

İşletmenin, işyerinin veya işin gereklerinden kaynaklanan sebepler; sürüm ve satış imkanlarının azalması, talep ve sipariş azalması, enerji sıkıntısı, ülkede yaşanan ekonomik kriz, piyasada genel durgunluk, dış pazar kaybı, ham madde sıkıntısı gibi işin sürdürülmesini imkansız hale getiren işyeri dışından kaynaklanan sebeplerle yeni çalışma yöntemlerinin uygulanması, işyerinin daraltılması, yeni teknolojinin uygulanması, işyerinin bazı bölümlerinin kapatılması ve bazı iş türlerinin kaldırılması gibi işyeri içi sebeplerdir.

4857 sayılı İş Kanunu’nun 18. maddesinde işletmenin, işyerinin veya işin gerekleri kavramına yer verilmiş, işletmesel karar kavramından söz edilmemiştir. İşveren yönetim hakkı kapsamında amaç ve içeriğini belirlemekte serbest olduğu kararlar alabilir. Geniş anlamda işletmesel karar işçinin iş sözleşmesinin feshi dahil olmak üzere işverenin işletme, işyeri ile ilgili ve işin düzenlenmesi konusunda bu kapsamda aldığı her türlü karardır.

İşletmesel karar söz konusu olduğunda kararın yararlı veya amaca uygun olup olmadığı yönünde bir inceleme yapılamaz. Kısaca işletmesel kararlar yerindelik denetimine tabi tutulamaz. İşverenin serbestçe işletmesel karar alabilmesi ve bunun kural olarak yargı denetimi dışında tutulması şüphesiz bu kararların hukuk düzeni tarafından öngörülen sınırlar içinde kalınarak alınmış olmalarına bağlıdır.

4857 sayılı Kanun’un 20. maddesinin 2. fıkrasında feshin geçerli nedenlere dayandığının ispat yükü işverene verilmiştir. İşveren ispat yükünü yerine getirirken feshin biçimsel koşullarına uyduğunu içerik yönünden fesih nedenlerinin geçerli veya haklı nedene dayandığını kanıtlamalıdır. Bu kapsamda işveren fesihle ilgili karar aldığını, bu kararın istihdam fazlası meydana getirdiğini, tutarlı şekilde uyguladığını ve feshin kaçınılmaz olduğunu ispatlamalıdır.

Feshin işletme, işyeri ve işin gereklerinden kaynaklanan nedenlerle yapıldığı ileri sürüldüğünde bu konuda işverenin işletmesel kararı aranmalı, işgörme ediminde ifayı engelleyen, bir başka anlatımla istihdamı engelleyen durum araştırılmalı, işletmesel karar ile istihdam fazlalığının meydana gelip gelmediği, işverenin bu kararı tutarlı şekilde uygulayıp uygulamadığı (tutarlılık denetimi), işverenin fesihte keyfi davranıp davranmadığı (keyfilik denetimi) ve işletmesel karar sonucu feshin kaçınılmaz olup olmadığı (ölçülülük denetimi-feshin son çare olması ilkesi) açıklığa kavuşturulmalıdır.

Somut olayda, güvenlik görevlisi olarak çalışan davacının iş sözleşmesi, davalılar arasındaki özel güvenlik alımı işine dair sözleşmenin davalı asıl işveren… tarafından feshedilmesi sebebiyle diğer davalı alt işverence feshedilmiştir. Davalılar arasındaki özel güvenlik alımı işine dair sözleşmenin sona erdirilmesine yönelik işveren kararı işletmesel karar niteliğinde olup yukarıdaki açıklamalarda da belirtildiği üzere yerindelik denetimine tabi değildir. Dosya içeriğine göre davalılar arasındaki özel güvenlik alımı işine dair sözleşmenin sona ermesinden sonra aynı işyerinde ihaleyi kazanan firma ile davalı alt işveren arasında herhangi bir organik bağın varlığı iddia ve ispat edilmemiştir. Bu durumda davalılar arasındaki özel güvenlik alımı işine dair sözleşmenin sona erdirilmesi nedeniyle davalı alt işveren şirketinde istihdam fazlalığının ortaya çıkması kaçınılmaz olup yargısal denetimin sadece feshin son çare olması ilkesi kapsamında yapılması gerekmektedir. Bu doğrultuda davalılar arasındaki özel güvenlik alımı işine dair sözleşmenin sona erdiği tarihte davalı alt işverenin başka işyerlerinin olup olmadığı ve davacının bu işyerlerinde değerlendirilme imkanının bulunup bulunmadığının belirlenmesi söz konusu ilkenin uygulanması noktasında önem arzetmektedir. Mahkemece bu yönde gerekli inceleme ve araştırma yapılmaksızın eksik inceleme ile karar verilmesi hatalı olmuştur.

Yapılacak iş, davalı şirketin fesih tarihinde davacıyı çalıştırabileceği başka işyerlerinin olup olmadığı, bu işyerlerine fesih tarihinden kısa bir süre önce ve sonra davacı ile aynı vasıflarda yeni işçi alımı yapılıp yapılmadığı araştırılarak, davacıyı çalıştırabileceği başka işyeri ve yeni işçi alımı yok ise davalılar arasındaki özel güvenlik alımı işine dair sözleşmenin sona ermesine ilişkin bu durumun geçerli fesih sebebi oluşturacağı kabul edilerek davanın reddine, var ise feshin son çare olma ilkesine uyulmadan yapılan feshin geçersizliğine karar vermekten ibarettir.

Sonuç:

Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının, yukarıda yazılı sebepten dolayı BOZULMASINA, dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, peşin alınan temyiz karar harcının istek halinde ilgililere iadesine, 27.04.2017 tarihinde oybirliğiyle kesin olarak karar verildi.

İŞ ARKADAŞLARI HAKKINDA DEDİKODU YAPMA İŞVERENE HAKLI NEDENLE FESİH İMKANI VERİR

YARGITAY

9. HUKUK DAİRESİ

Esas Numarası: 2017/12550

Karar Numarası: 2019/14617

Karar Tarihi: 01.07.2019

MAHKEMESİ :İŞ MAHKEMESİ

Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen kararın, temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle, temyiz taleplerinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

YARGITAY KARARI

A) Davacı İsteminin Özeti:

Davacı vekili; davacının 02.05.2013-02.09.2014 tarihleri arasında davalı işyerinde çalıştığını, uyumlu biri olduğunu ve sorun yaşamadığını, 28.08.2014 tarihinde gerçekleşen bir olay nedeni ile 02.09.2014 tarihinde iş akdinin 25/II-d. maddesi gereği fesih edildiğini, ancak feshin haksız olduğunu, işyerinde varsa bir konuşmanın dedikodu mahiyetinde olmadığı, işyeri çalışma barışını bozmadığını, işyerinde gruplaşmaların ve konuşmaların olmasının insanın doğası gereği olduğu, davacının 14.04.2014 tarihinde sendika üyesi olduğu ve iş akdinin haksız gerekçelerle fesih edildiği bu nedenle davacıya kıdem ve ihbar tazminatı ödenmesi gerektiğini ve talep ettiklerini ileri sürerek; davanın kabulüne karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

B) Davalı Vekilinin Cevabının Özeti:

Davalı vekili; davacının 28.08.2014 tarihinde 16.00-24.00 vardiyasında iken iş arkadaşına, Z.T. ve genel sorumlu T.Ö. arasında duygusal bir ilişki olduğunu iddia etmesi Z.T.’ ye hitaben “amirin yalakası dost hayatı yaşıyorsunuz, seni onun için koruyup gözetiyor” demek suretiyle iftira atıp hakaret ettiğini, genel sorumlu … ile tartıştığı, bu tarihten önceki günlerdede çalışma ortamını bozucu davranışlarda bulunduğu, bu nedenle disiplin kurulunun 02.09.2014 tarih 2014/10 sayılı kararı ile fesih kararı aldığını, davacının iş akdinin 25/II-d md nedeni ile başka bir işçiye sataşması veya 84. maddeye aykırı hareket etmesi nedeni ile fesih edildiğini, yine 28.08.2014 tarihinden bir gün önce 21.10 sıralarında nefes alamıyorum diyerek hasteneye gönderildiğini yanına Zuhal isimli kişinin verildiğini yasal olmamasına rağmen şirket aracında sigara içtiğini, hastanede yapılan kontrollerde ise bir bulguya rastlanmadığını savunmasında ise sigara içmesinin hata olduğunu beyan ettiğini savunarak; davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti:

Mahkemece, davacının, davalı işyerinde 02.05.2013-02.09.2014 tarihleri arasında çalıştığını, iş sözleşmesinin başka bir işçiyle tartışması esnasında; tartıştığı işçinin bir başka işçi ile dost hayatı yaşadığı yönünde sözler sarfetmesi nedeni ile feshedildiği, uyuşmazlığın davacının bu davranışının işverene haklı fesih hakkı verip vermediği noktasında toplandığını, İş Kanunu’nun 18. maddesindeki işçinin davranışından kaynaklanan nedenler aynı kanunun 25. maddesi gereği derhal fesih hakkı veren ağırlıkta değilse geçerli feshe dayanak yapılabileceği, davacının haklı feshe dayanak yapılan davranışının iş yerinde işin yürütümünü önemli ölçüde aksatmamakla birlikte çalışanlar arasında huzursuzluğa neden olduğu, bununda haklı feshe değil, geçerli feshe dayanak yapılabileceği bu nedenle davacının kıdem ve ihbar tazminatı alabileceğine karar verilmiştir.

D) Temyiz:

Karar süresinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

E) Gerekçe:

1- Dosyadaki yazılara, delillerin taktirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.

2- 4857 sayılı İş Kanunu’nun 18. maddesi işverene, işçinin davranışlarından ve yeterliliğinden kaynaklanan nedenlerle iş sözleşmesini feshetme yetkisi vermiştir. İşçinin davranışlarından kaynaklanan fesihte takip edilen amaç, işçinin daha önce işlediği iş sözleşmesine aykırı davranışları cezalandırmak veya yaptırıma bağlamak değil; onun sözleşmesel yükümlülükleri ihlale devam etmesi, tekrarlaması rizikosundan kaçınmaktır. İşçinin davranışları nedeniyle iş sözleşmesinin feshedilebilmesi için, işçinin iş sözleşmesine aykırı, sözleşmeyi ihlal eden bir davranışının varlığı gerekir. İşçinin kusurlu davranışı ile sözleşmeye aykırı davranmış ve bunun sonucunda iş ilişkisi olumsuz bir şekilde etkilenmişse işçinin davranışından kaynaklanan geçerli bir fesih söz konusu olur. Buna karşılık, işçinin kusur ve ihmaline dayanmayan sözleşmeye aykırı davranışlarından dolayı işçiye bir sorumluluk yüklenemeyeceğinden işçinin davranışlarından kaynaklanan geçerli fesih nedeninden de bahsedilemez.

İşçinin davranışlarından ve yeterliliğinden kaynaklanan nedenler, aynı Yasanın 25. maddesinde belirtilen nedenler yanında, bu nitelikte olmamakla birlikte, işyerlerinde işin görülmesini önemli ölçüde olumsuz etkileyen nedenlerdir. İşçinin davranışlarından veya yetersizliğinden kaynaklanan nedenlerde, iş ilişkisinin sürdürülmesinin işveren açısından önemli ve makul ölçüler içinde beklenemeyeceği durumlarda, feshin geçerli nedenlere dayandığını kabul etmek gerekecektir.

İşçinin davranışlarına dayanan fesih, herşeyden önce, iş sözleşmesinin işçi tarafından ihlal edilmesini şart koşmaktadır. Bu itibarla, önce işçiye somut olarak hangi sözleşmesel yükümlülüğün yüklendiği belirlendiği, daha sonra işçinin, hangi davranışı ile somut sözleşme yükümlülüğünü ihlal ettiğinin eksiksiz olarak tespit edilmesi gerekir. Şüphesiz, işçinin iş sözleşmesinin ihlali işverene derhal feshetme hakkını verecek ağırlıkta olmadığı da bu bağlamda incelenmelidir. Daha sonra ise, işçinin isteseydi yükümlülüğünü somut olarak ihlal etmekten kaçınabilip kaçınamayacağının belirlenmesi gerekir. İşçinin somut olarak tespit edilmiş sözleşme ihlali nedeniyle işverenin işletmesel menfaatlerinin zarar görmüş olması şarttır.

İşçinin yükümlülüklerinin kapsamı bireysel ve toplu iş sözleşmesi ile yasal düzenlemelerde belirlenmiştir. İşçinin kusurlu olarak (kasden veya ihmalle) sebebiyet verdiği sözleşme ihlalleri, sözleşmenin feshi açısından önem kazanır. Geçerli fesih sebebinden bahsedilebilmesi için, işçinin sözleşmesel yükümlülüklerini mutlaka kasıtlı ihlal etmesi şart değildir. Göstermesi gereken özen yükümlülüğünün ihlal edilerek ihmali davranış ile ihlali yeterlidir. Buna karşılık, işçinin kusuruna dayanmayan davranışları, kural olarak işverene işçinin davranışlarına dayanarak sözleşmeyi feshetme hakkı vermez. Kusurun derecesi, iş sözleşmesinin feshinden sonra iş ilişkisinin arzedebileceği olumsuzluklara ilişkin yapılan tahminî teşhislerde ve menfaatlerin tartılıp dengelenmesinde rol oynayacaktır.

İşçinin iş sözleşmesini ihlal edip etmediğinin tespitinde, sadece asli edim yükümlülükleri değil; kanundan veya dürüstlük kuralından doğan yan edim yükümlülükleri ile yan yükümlerin de dikkate alınması gerekir. Sadakat yükümü, sözleşmenin taraflarına sözleşme ilişkisinden doğan borçların ifasında, karşı tarafın şahsına, mülkiyetine ve hukuken korunan diğer varlıklarına zarar vermeme, keza sözleşme ilişkisinin kapsamı dışında sözleşme ile güdülen amacı tehlikeye sokacak özellikle karşılıklı duyulan güveni sarsacak her türlü davranıştan kaçınma yükümlülüğünü yüklemektedir.

İşçinin iş sözleşmesinden doğan yükümlülüklerini kusurlu olarak ihlal ettiğini işveren ispat etmekle yükümlüdür.

İşçinin iş görme borcu, işverenin yönetim hakkı kapsamında vereceği talimatlarla somutlaştırılır. İşverenin yönetim hakkının karşıtını, işçinin işverenin talimatlarına uyma borcu teşkil eder. İşveren, talimat hakkına istinaden, iş sözleşmesinde ana hatlarıyla belirlenen iş görme ediminin, nerde, nasıl ve ne zaman yapılacağını düzenler. Günlük çalışma süresinin başlangıç ve bitiş saatlerini, ara dinlenmesinin nasıl uygulanacağını, işyerinde işin dağıtımına ilişkin ya da kullanılacak araç, gereç ve teknikler konusunda verilecek talimatlar bu türden talimatlar arasında kabul edilirler. İşverenin yönetim hakkı işyerinde düzenin sağlanmasına ve işçinin davranışlarına yönelik talimat vermeyi de kapsar. Buna karşılık, işverenin talimat hakkı, iş sözleşmesinin asli unsurlarını oluşturan, ücretin miktarı ve borçlanılan çalışma süresinin kapsamına ilişkin söz konusu olamaz. İşveren, tek taraflı olarak toplam çalışma süresini arttırmak veya ücrete etki edecek şekilde azaltmak yetkisine sahip değildir. İşverenin iş sözleşmesinin asli unsurlarını kapsayacak şekilde talimat vermesi, iş sözleşmesindeki edim ile karşı edim arasındaki dengenin bozulması hâlinde, iş güvencesine ilişkin hükümlerin dolanılması söz konusu olabilir. İşverenin talimat verme hakkının, yasa, toplu iş sözleşmesi ve bireysel iş sözleşmesi ile daraltılıp genişletilmesi mümkündür. Bir başka açıdan ifade edilecek olursa, işverenin talimat verme hakkı, kanun, toplu iş sözleşmesi ile bireysel iş sözleşmesi hükümleri ile sınırlıdır. Bu itibarla, işveren, ceza ve kamu hukuku hükümlerine aykırı talimatlar veremeyeceğinden, işçi bu nevi talimatlara uymak zorunda değildir. Bunun dışında işveren, işçinin kişilik haklarını ihlal eden talimatlar veremez. Keza, Medeni Kanunu’nun 2’nci maddesinde düzenlenen hakkın kötüye kullanılması yasağı gereği, işveren dürüstlük kuralına aykırı talimatlar da veremez. Şu halde işveren, diğer işçilerin lehine fakat bir veya birkaç işçinin aleyhine sonuç doğuracak eşitsizlik yaratacak talimatlar veremeyeceği gibi işçiye eza ve cefa vermek amacıyla da talimatlar veremez. Buna göre, işveren talimat verirken eşit işlem borcuna riayet etmekle de yükümlüdür.

İşverenin yönetim hakkı kapsamında verdiği talimatlara işçi uymak zorundadır. İşçinin talimatlara uymaması, işverene duruma göre iş sözleşmesinin haklı ya da geçerli fesih hakkı verir. İş Kanunu’nun 25’nci maddesinin II’nci bendinin (h) fıkrası, işçinin yapmakla görevli bulunduğu görevleri, kendisine hatırlatıldığı halde yapmamakta ısrar etmesini, bir haklı fesih nedeni olarak kabul etmektedir. Buna karşılık, yukarıda da ifade edildiği üzere, İş Kanunu’nun gerekçesine göre, işçinin “işini uyarılara rağmen eksik, kötü veya yetersiz olarak yerine getirmesi” geçerli fesih nedenidir.

Bir iş ilişkisinde her yapılan hatalı üretim veya hizmet, iş sözleşmesini fesih hakkı vermez. Özellikle bir işçiden yapması beklenebilecek ortalama üretim veya hizmet hatası iş sözleşmesinin fesih nedeni olamaz. Ancak, bir işçiden yapması beklenebilecek hata payının, bir başka anlatımla tolerans sınırının üstünde hatalı bir üretim veya hizmet, iş sözleşmesinin feshi açısından önem arzedebilir. İşçinin az verimli çalışması kendi isteğinden kaynaklanabileceği gibi yetersizliğinden de kaynaklanabilir. iş görme edimini yerine getirmek istememek ile yerine getirememek arasında sınırı çizmek çoğu kere zordur. İlk hal, İş Kanunu’nun 18’nci maddesi anlamında, işçinin davranışına dayanan süreli fesih nedeni iken, ikinci hal işçinin yetersizliğinden kaynaklanan süreli fesih nedenidir. Bununla birlikte, işçinin iş görme edimini yerine getirmek istememesi hâlinde, işçiye ihtar edilmesi ve ihtarda işçiye iş sözleşmesinin feshedileceği tehdidinde bulunulması, olumlu etki yaratabilir. Bu sebeple, her iki halde de işçiye ihtarın yapılması zorunlu olmalıdır. Zira, ihtar, iş görme edimini hiç yerine getirmek istemeyen veya eksik yerine getirmek isteyen işçi karşısında olumlu etki doğurabilecek iken; iş görme açısından fiziki yeterliliğe hiç ya da eksik sahip olan işçi karşısında her hangi bir olumlu etkide bulunmayacaktır. Bu suretle, İş Kanunu’nun 18’inci maddesinde belirtilen işçinin yetersizliğinden kaynaklanan fesih nedeni ile Gerekçede söz edilen ve işçinin davranışı nedeniyle iş sözleşmesini fesih hakkı veren işin yetersiz olarak yerine getirmesi arasında bir ayrım yapma olanağına sahip olunur. Böylece, işçinin yetersizliğinden kaynaklanan bir fesih sebebinin varlığından bahisle ihtara gerek olmadığına inanarak iş sözleşmesini fesheden işveren, gerçekte işçinin davranışına dayanan bir fesih sebebinin varlığının tespiti sonucunda, ihtar yapılmaması nedeniyle ortaya çıkan geçersiz feshin sonuçları (işe iade) ile karşılaşmak tehlikesinden kurtulur.

Yan yükümlere itaat borcu, günümüzde dürüstlük kuralından çıkarılmaktadır. Buna göre, iş görme edimi dürüstlük kuralının gerektirdiği şekilde ifa edilmelidir.

İşçinin davranışlarından kaynaklanan fesih sebebi, işçinin kusurlu bir davranışını şart koşar.

İş Kanunu’nun 25. maddesinin II’nci bendinin (d) fıkrasına göre, işçinin işverene veya ailesine karşı şeref ve namusuna dokunacak sözler söylemesi veya davranışlarda bulunması ya da işveren hakkında şeref ve haysiyet kırıcı asılsız ihbar ve isnatlarda bulunması veya işçinin işverene veya aile üyelerinden birine sataşması haklı fesih nedeni olarak sayılmıştır. Böyle durumlarda işçi, Anayasanın 25. ve 26. maddesi ile güvence altına alınmış düşünceyi açıklama özgürlüğüne dayanamaz. Buna karşılık işçinin bu ağırlıkta olmayan işveren aleyhine sarfettiği sözler çalışma düzenini bozacak nitelikte ise geçerli fesih nedeni sayılmalıdır. Sadece işverene karşı değil, işveren temsilcisine karşı yöneltilen ve haklı feshi gerektirecek ağırlıkta olmayan aleyhe sözler geçerli fesih nedeni sayılmalıdır. Bunun gibi, işçinin, işveren veya aile üyelerinden olmamakla birlikte, işverenin yakını olan veya işverenin yakın ilişkide bulunduğu veya başka bir işte ortağı olan kişilere hakaret ve sövgüde bulunması, bu kişilere asılsız bildirim ve isnatlar yapması özellikle işverenin şahsının önemli olduğu küçük işletmeler bakımından bu durum iş sözleşmesinin feshi için geçerli neden oluşturacaktır. İşçinin, işverenin başka bir işçisine sataşması 25/II, d hükmü uyarınca haklı fesih nedeni sayılmıştır. Sataşma niteliğinde olmadığı sürece, diğer işçilerle devamlı ve gereksiz tartışmaya girişmek, iş arkadaşları ile ciddi geçimsizlik göstermek geçerli fesih nedenidir(Dairemizin 26.05.2008 gün ve 2007/37481 Esas, 2008/12505 Karar sayılı ilamı)..

İş Kanunu’nun 25. maddesi kapsamında değerlendirilecek ağır sözleri, işçi, işverenin veya vekilinin tahrikleri sonucu söylemesi, geçerli fesih nedeni sayılmalıdır. Yapıcı ve objektif ölçüler içerisinde belirli bir uzmanlık alanı ile ilgili eleştiri ya da işletmedeki bozukluk ya da uygunsuzluklara ilişkin eleştiri söz konusu olduğunda geçerli fesihten bahsedilemez.

Somut uyuşmazlıkta; dosyadaki bilgi ve belgelerden davacının iş arkadaşı kadın işçi Z.T.’ye “amirin yalakası, dost hayatı yaşıyorsunuz, seni onun için koruyup gözetiyor” dediği, bunun ilgili olarak işverene verilen şikayet dilekçelerinde, davacının, evli olan Z.T. ve T.Ö.’ nün aralarında dost hayatı yaşadıklarına dair dedikodular yaptığı ve bu husunun yönetime intikal ettiği anlaşılmaktadır. Davacının bu davranışı 4857 sayılı Yasanın 25/II-d maddesi gereği iş yerinde başka bir işçiye sataşma olup işverene haklı fesih imkanı vermektedir. İş akdi haklı olarak feshedilen davacının kıdem ihbar tazminatının reddi gerekirken kabulü hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

F)SONUÇ:

Temyiz olunan kararın açıklanan sebepten dolayı BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 01.07.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

İŞİNDEN KENDİ İSTEĞİ İLE AYRILAN KADIN YARARINA YOKSULLUK NAFAKASINA HÜKMEDİLEMEZ

T.C. YARGITAY 
2.Hukuk Dairesi 
Esas: 2018 / 6836 
Karar: 2019 / 7645 
Karar Tarihi: 24.06.2019

YARGITAY KARARI

MAHKEMESİ : Aile Mahkemesi

DAVA TÜRÜ : Boşanma

KARAR DÜZELTME İSTEYEN : Davalı

Yukarıda tarihi, konusu ve tarafları gösterilen hükmün; kısmen bozulmasına-kısmen onanmasına dair Dairemizin 18.04.2018 gün ve 2016/15634-2018/5203 sayılı ilamıyla ilgili karar düzeltme isteminde bulunulmakla, evrak okundu, gereği düşünüldü;  

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu 1.10.2011 tarihinde yürürlüğe girmiş ise de, bu Kanuna 6217 sayılı Kanunla ilave edilen geçici 3. maddenin (1.) bendinde, Bölge Adliye Mahkemelerinin göreve başlama tarihinden önce verilen kararlar hakkında, kesinleşinceye kadar 1086 sayılı Kanunun 26.09.2014 tarihli ve 5236 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki 427 ila 454. madde hükümlerinin uygulanmasına devam olunacağı hükme bağlandığından, karar düzeltme talebinin incelenmesi gerekmiştir.

1-Mahkemece davacı kadının açtığı boşanma davası sonucunda; davanın kabulü ile tarafların boşanmalarına, davacı kadın lehine nafakaya ve tarafların tazminat taleplerinin reddine karar verilmiş, bu karara karşı tarafların temyizi üzerine Dairemizin 18.04.2018 tarih 2016/15634 Esas ve 2018/5203 Karar sayılı ilamı ile davalı erkeğin süresinde davaya cevap vermediği, vakıa ileri sürme ve delil sunma hakkını kaybettiği, bu nedenle davacı kadına kusur yüklenmesinin doğru olmadığı bu durumda davalı erkeğin tam kusurlu olduğu, davacı kadın lehine maddi ve manevi tazminata hükmedilmesi gerektiği gerekçesi ile hükmün bozulmasına karar verilmiş, davalı erkek süresinde karar düzeltme talebinde bulunmuştur.

Dosyanın yeniden yapılan incelemesinde; davalı erkeğe dava dilekçesinin 06.01.2015 tarihinde tebliğ edildiği, davalı vekilinin 16.01.2015 tarihli dilekçesi ile dosyaya hem vekaletnamesini sunduğu hem de cevap süresinin uzatılmasını talep ettiği, mahkemece davalı tarafa cevap dilekçesini sunmak üzere 2 haftalık ek süre verildiği, bunun üzerine davalı vekilinin 30.01.2015 tarihinde süresinde cevap dilekçesini sunduğu anlaşılmaktadır. Buna göre davalı erkek de vakıa ileri sürme ve delil sunma hakkına sahip olduğu gibi mahkemece kabul edilen ve gerçekleşen olaylara göre tarafların eşit kusurlu olduklarının kabulü ve davacı kadının tazminat taleplerinin reddinde bir usulsüzlük bulunmamaktadır. Ne var ki bu husus ilk inceleme sarasında gözden kaçırılarak hükmün bozulmasına karar verildiğinden, davalı erkeğin karar düzeltme isteminin kabulüyle, Dairemizin 18.04.2018 tarih, 2016/15634 esas ve 2018/5203 karar sayılı bozma ilamının kusur belirlemesi ve davacı kadın lehine maddi ve manevi tazminata hükmedilmesi gerektiğine ilişkin 2. ve 3. bentlerinin kaldırılmasına, mahkeme kararının gösterilen sebeple kusur belirlemesi ve davacı kadının tazminat taleplerinin reddi yönlerinden de onanmasına karar vermek gerekmiştir.

2-Davacı kadın, dava dilekçesinde bankada çalıştığını, cevaba cevap dilekçesinde ise çalışmakta olduğu işi bıraktığını beyan etmiştir. Dosya içindeki davacı kadının çalıştığı bankadan gönderilen ihbarnamede davacı kadının 19.11.2014 tarihinde işten ayrıldığı bildirilmiş, dinlenen tanıklar da davacı kadının iş akdinin feshedileceğini düşünerek kendisinin istifa ettiğini beyan etmişlerdir. İşinden kendi isteği ile ayrılan kadın yararına yoksulluk nafakasına hükmedilemez. O halde, davacı kadın yararına yoksulluk nafakası takdiri doğru olmamıştır. Ne var ki, bu husus ilk inceleme sırasında gözden kaçırıldığından davalı erkeğin yoksulluk nafakasına yönelik karar düzeltme talebinin kabulü ile Dairemizin 18.04.2018 tarih, 2016/15634 esas ve 2018/5203 karar sayılı yoksulluk nafakasına yönelik kısmen onama ilamının kaldırılmasına, yukarıda açıklanan sebeple hükmün yoksulluk nafakası yönünden bozulmasına karar vermek gerekmiştir.

SONUÇ: Yukarıda 1. ve 2. bentlerde gösterilen sebeplerle davalı erkeğin karar düzeltme talebinin Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440-442. maddeleri gereğince kabulüne, Dairemizin 18.04.2018 tarih, 2016/15634 esas ve 2018/5203 karar sayılı ilamının davacı kadın lehine hükmedilen yoksulluk nafakasına yönelik onama ilamı yönünden kaldırılarak hükmün yukarıda açıklanan sebeple yoksulluk nafakası yönünden de BOZULMASINA, 1. bentte gösterilen sebeple Dairemizin 18.04.2018 tarih, 2016/15634 esas ve 2018/5203 karar sayılı kısmen onama-kısmen bozma ilamının kusur belirlemesi ve davacı kadının reddedilen tazminat talepleri yönünden bozma kararlarının kaldırılmasına, kusur belirlemesi ve davacı kadının reddedilen tazminat talepleri yönünden hükmün ONANMASINA, karar düzeltme harcının istek halinde yatırana geri verilmesine oybirliğiyle karar verildi. 24.06.2019

SANIK BANKET BULUNMASI NEDENİYLE TEDBİR ALMAYA ELVERİŞLİ BULUNAN KAZA YERİNDE, HERHANGİ BİR TEDBİRE BAŞVURMAMIŞ OLDUĞUNDAN KUSURLUDUR.

YARGITAY CEZA GENEL KURULU

E. 2003/2-17 K. 2003/13 T. 4.3.2003Ö

DAVA : Dikkatsizlik ve tedbirsizlik sonucu yaralamaya neden olmak suçundan sanık Ferdi K.’ın beraatına ilişkin Amasya Asliye Ceza Mahkemesince 04.04.2000 gün ve 16-180 sayı ile verilen kararın o yer C. Savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 2. Ceza Dairesince 06.06.2001 gün ve 15241-10423 sayı ile;

“1- Derhal beraat kararı verilebilecek bir durum olmadığı gözetilmeyerek sanığın savunması alınmadan yazılı şekilde hüküm kurulması,

2- Trafik zaptı ve keşif sonucu verilen kusur raporuna göre sanığın idaresindeki araçla seyrederken karşısında diğer aracı gördüğünde 2 metre genişliğindeki bankete kaçmaması nedeniyle 2/8 kusur oranında kusurlu olduğu ve sözü geçen raporun oluşa uygun olduğu halde yerinde olmayan gerekçelerle sanığın kusursuz olduğu kabul edilerek beraatına karar verilmesi” isabetsizliğinden hükmün bozulmasına karar verilmiştir.

Yerel Mahkeme ise 05.03.2002 gün ve 362-168 sayı ile; “Oluşa göre sanığın sevk ve yönetimindeki TIR.ı yasa ve yönetmeliklere aykırı kullandığına dair delil bulunamamıştır. Şehirler arası yolda seyreden aracın otomobil olmayıp TIR olması ve viraj nedeni ile görüş engelinin bulunması hususları birlikte değerlendirildiğinde intikal süresinin de kısa oluşu nazara alındığında bankete kaçmaması nedeni ile sanığa kusur izafe edilmesinin adalet ve nesafet kurallarına aykırı olacağı düşünülmelidir. Kaldı ki olayın hemen akabinde düzenlenen kaza tespit tutanağında sanığa kusur izafe edilmemesi ve mağdurların sanıktan şikayetçi olamamaları da kanaatimizi doğrulamaktadır. Ayrıca her ne kadar haklı olarak bozma ilamında derhal beraat kararı halin bulunmadığından bahsedilmişse de olayın özelliklerine nazaran CMUK.nun 223/son bendine göre toplanan delillerin mahkumiyete yetmediği ve beraat kararı verilmesi gerektiği düşünüldüğünden verilen kararın netice olarak doğru olduğu” gerekçesiyle önceki hükümde direnmiştir.

Bu kararın da o yer C. Savcısı tarafından süresinde temyiz edilmesi üzerine dosya, Yargıtay C. Başsavcılığının “bozma” istekli 27.12.2002 günlü tebliğnamesi ile Birinci Başkanlığa gönderilmekle Ceza Genel Kurulunca okundu, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Özel Daire İle Yerel Mahkeme arasındaki uyuşmazlık, somut olayda;

1-Sanık hakkında sorgusu yapılmadan derhal beraat kararı verilmesi koşullarının bulunup bulunmadığı,

2- Sanığın kusurlu olup olmadığı noktalarında toplanmaktadır.

İncelenen dosya içeriğine göre;

Bozmadan sonra yapılan yargılamada, iddianame de okunmak suretiyle sanığın sorgusunun yapılarak bozma kararı gereğinin yerine getirildiği, bu suretle birinci bozma nedenine uyulduğu anlaşılmaktadır.

İkinci uyuşmazlık nedenine gelince;

Olay tarihinde Amasya-Tokat karayolunun 48. kilometresinde meydana gelen trafik kazasında sanığın yönetimindeki TIR ile mağdur Metin A. yönetimindeki otomobilin çarpışması sonucunda, otomobilde bulunan sürücü ve yolculardan Uğur Y.’ın yaralandıkları, mağdur Metin A. hakkında, tehlikeli araç kullanmak suçundan ön ödemede bulunması nedeniyle takipsizlik kararı verildiği anlaşılmaktadır.

Mağdurlar şikayetçi olmadıklarını beyan etmişlerdir.

Sanık Ferdi K. kolluk tarafından alınan ifadesinde; yönetimindeki TIR ile olay yerindeki viraja geldiğinde karşı yönden gelen otomobilin, havanın yağışlı, yolun kaygan olması ve viraja hızlı girmesi nedeniyle kendi şeridine geçtiğini, bütün çabalarına rağmen karşı yönden gelen araç ile kafa kafaya geldiklerini beyan etmiş, C. Savcılığında da benzer şekilde anlatımda bulunarak, olay sırasında fren yaptığını, kendi şeridine geçen otomobilin sol ön kapısının, kendi yönetimindeki TIR.ın sol ön tekerleğine çarptığını, olayda kusurunun olmadığını belirtmiştir.

Bozmadan önce yapılan yargılamada CYUY.nın 223/son maddesi uyarınca savunmasının alınmasından vazgeçilerek yokluğunda beraatına ilişkin hüküm kurulmuş, bozmadan sonra yapılan yargılamada yapılan sorgusunda ise, bozma ilamında belirtildiği gibi olay yerinde banket bulunmadığını, dolayısıyla bankete kaçmasının söz konusu olmadığını, karşı yönden gelen taksiyi görünce yolun en sağına kaçtığını, bütün imkanlarını kullandığını, yolun sağında şarampol olduğunu, şarampole kadar yanaştığını, karşı yönden gelen taksi kontrolünü kaybetmiş olduğundan mutlaka herhangi bir araca vuracağını, arkada bulunan iki aracın da korunmak için iyice kendi aracına yanaştıklarını, nitekim trafik kazası tespit tutanağında da kendisinin kusursuz olduğunun yazıldığını, yüklenen suçlamayı kabul etmediğini söylemiştir.

Trafik kazası tespit tutanağında; kazanın gündüz vakti saat 12.15 sıralarında meydana geldiği, havanın bulutlu ve zeminin ıslak, 2 metre genişliğinde banket, meskun mahal dışı, kaza yerine 50 metre mesafede sağa viraj ve sollama yasağı levhalarının olduğu, Taşova yönünden Amasya yönüne seyretmekte olan otomobil sürücüsü Metin A.’ın, aşırı hızlı olması nedeniyle önünde bulunan virajı alamayıp aracının sağ ön tarafından, zeminin de ıslak olmasından dolayı aracı kaydırarak direksiyon hakimiyetini kaybettiği, Amasya yönünden Taşova yönüne gitmekte olan sanık Ferdi K. yönetimindeki TIR.ın sol ön çamurluğuna çarptığı, çarpma noktasının orta şerit çizgisi üzerinde olduğu, kaza yapan araçlardan TIR.ın çarpma noktasına 40 metre mesafede, otomobilin ise 50 metre mesafede kendi şeritlerinde gidiş yönlerine göre yolun sağında durdukları, kazanın oluşunda otomobil sürücüsü Metin A.’ın, yol ve hava durumunu gözönüne almadan aşırı hızlı araç kullanması nedeniyle asli kusurlu olduğu, sanık TIR sürücüsü Ferdi K.’ın ise kusursuz olduğu kanaatine varıldığı belirtilmiştir.

Yerel Mahkemece olay mahallinde 24.01.2000 tarihinde yapılan keşifte dinlenen bilirkişi Trafik Polisi Yüksel Gümüş, 08.02.2000 günlü raporunda; trafik kazası tespit tutanağındakine benzer saptamalara yer vererek, kaza yerinde yol genişliğinin 7 metre ve yolun her iki yanında da 2 metre banket olduğunu, kazanın meydana gelişinde otomobil sürücüsü Metin A.’ın, Karayolları Trafik Yasasının 52. maddesinin ( a ) ve ( b ) bentlerine göre dönemeçlere girerken, kullandığı aracın teknik özellikleri, görüş, yol ve hava durumunun gerektirdiği koşullara uygun olarak hızını uydurmak zorunda olduğu halde bu kurallara uymayıp viraja tedbirsizce girerek kazaya neden olduğundan 6/8 oranında, sanık Ferdi K.’ın ise aynı Yasanın 84. maddesinde belirlenen tali kusurlardan ( kod 5 ) seyri sırasında ön ilerisini iyi gözleyip şeridine giren aracı gördüğünde ve gidişine göre sağ tarafında 2 metre genişliğinde banket olmasına rağmen yolun en sağına çekilip emniyetli bir mesafeden tedbirini almadığı için dalgın araç kullandığından dolayı 2/8 oranında kusurlu oldukları kanaatine vardığını belirtmiştir.

Bütün bu bilgi, belge ve kanıtlar bir arada ele alınıp değerlendirildiğinde;

Trafik kazası tespit tutanağında, araçların çarpışma noktasının iki yönlü olan yolun orta şerit çizgisi üzerinde gösterildiği, bu çarpışma noktasına göre sanığın yönetimindeki aracın 40 metre mesafede, mağdurun yönetimindeki aracın ise 50 metre mesafede kendi şeritlerinde ve gidiş yönlerine göre yolun sağ tarafında durdukları anlaşılmaktadır. Her ne kadar sanık savunmasında olay yerinde banket bulunmadığını ileri sürmüşse de gerek trafik kazası tespit tutanağında gerekse, keşifte dinlenen bilirkişinin raporunda, olay yerinde yolun her iki yanında da ikişer metre banket bulunduğu belirtilmiş olup, artık bu savunmaya itibar etmek olanağı yoktur.

2918 sayılı Karayolları Trafik Yasasının “Karayollarında Trafiğin Akışı” başlıklı 46. maddesinde, “Karayollarında trafik sağdan akar.

Aksine bir işaret bulunmadıkça sürücüler:

a ) Araçlarını, gidiş yönüne göre yolun sağından, çok şeritli yollarda ise yol ve trafik durumuna göre hızının gerektirdiği şeritten sürmek,… zorundadırlar” hükmü ile;

56. maddesinin ( b ) bendinde, “Gelen trafikle karşılaşma:

Sürücüler; iki yönlü trafiğin kullanıldığı taşıt yollarında karşı yönden gelen araçların geçişini zorlaştıran bir durum varsa geçişi kolaylaştırmak için aracını sağ kenara yanaştırmaya gerektiğinde sağa yanaşıp durmaya,… zorunludurlar.” hükmü yer almaktadır.

Sanık, diğer aracın kendi şeridine geçtiğini gördüğünde yukarıda açıklanan bu kurallar doğrultusunda hareket etmemiş, 7 metre yol genişliği ve her iki yanında ikişer metre banket bulunması nedeniyle tedbir almaya elverişli bulunan kaza yerinde, herhangi bir tedbire başvurmamış ve yolun sağından gitmeyip orta şerit çizgisine yakın seyretmiştir. Trafik kazası tespit tutanağında belirtilen maddi bulgulara ve açıklanan bu oluşa göre, sanığın olayda tedbirsiz ve dikkatsiz davrandığı ve müterafık kusurunun bulunduğu açıktır. Yerel Mahkemece, keşifte dinlenen trafik polisi bilirkişinin, 2918 sayılı Yasanın 84 ve Karayolları Trafik Yönetmeliğinin 157. maddelerinde yer alan, trafik kazalarında kusurun tayinine ilişkin esaslara ve olayın oluşuna uygun olan kusur raporuna itibar edilmesi gerekirken, dosya kapsamına ve kanıtlara uymayan, hatalı değerlendirme ile sanığın kusursuz olduğunun kabul edilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu itibarla isabetsiz olan direnme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle Yerel Mahkeme direnme hükmünün BOZULMASINA, dosyanın yerine gönderilmek üzere Yargıtay C. Başsavcılığına tevdiine, 04.03.2003 tarihinde tebliğnamedeki isteme uygun olarak oybirliğiyle karar verildi.

KALP KRİZİ DE ARTIK İŞ KAZASI SAYILACAK

Yakın geçmişte Mecidiyeköy’de bir inşaat asansöründe 10 işçinin hayatını kaybetmesi olayını herkes hatırlar. İş kazası olarak nitelendirilen bu olaya benzer onlarca iş kazası türü mevcuttur. Hangi kazaların iş kazası sayılması gerektiğine ilişkin bir liste yok ancak her geçen gün yeni kazalar da iş kazası kapsamına giriyor. İşte bu kapsama giren kazaların sonuncusu da; KALP KRİZİ…

Yakın zamanda meydana gelen bir olayda, işyerinde kalp krizi geçirerek ölen bir işçi için, Yargıtay “İŞ KAZASIDIR” dedi. Bir kazanın iş kazası sayılabilmesi için bazı koşullar bulunması gerekiyor. 5510 sayılı yasaya göre;

                                                                                  

MADDE 13- İş kazası;

  1. a) Sigortalının işyerinde bulunduğu sırada,
  2. b) (Değişik: 17/4/2008-5754/8 md.) İşveren tarafından yürütülmekte olan iş nedeniyle sigortalı kendi adına ve hesabına bağımsız çalışıyorsa yürütmekte olduğu iş nedeniyle,
  3. c) Bir işverene bağlı olarak çalışan sigortalının, görevli olarak işyeri dışında başka bir yere gönderilmesi nedeniyle asıl işini yapmaksızın geçen zamanlarda,
  4. d) (Değişik: 17/4/2008-5754/8 md.) Bu Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamındaki emziren kadın sigortalının, iş mevzuatı gereğince çocuğuna süt vermek için ayrılan zamanlarda,
  5. e) Sigortalıların, işverence sağlanan bir taşıtla işin yapıldığı yere gidiş gelişi sırasında, meydana gelen ve sigortalıyı hemen veya sonradan bedenen ya da ruhen engelli hâle getiren olaydır.

                                                                                  

Görüldüğü gibi; olayın, iş kazası olarak kabul edilebilmesi için; olaya, maruz kalan kişinin 5510 sayılı Kanunun 4. maddesi anlamında sigortalı olması, olayın, 5510 sayılı Kanunun 13. maddesinde sayılı ve sınırlı olarak belirtilen hal ve durumlardan birinde meydana gelmesi koşuldur. Başka bir anlatımla, olayın, iş kazası sayılabilmesi için iki koşulun birlikte gerçekleşmesi zorunludur.

Buradan hareketle Yargıtay; işyerinde kalp krizi geçirerek ölen işçinin iş kazası sonucu öldüğünü kabul etmiş, yasada kazanın kaynağının işçin olup olmamasına göre bir ayrıma gidilmediğinden yasanın dar yorumlanmaması gerektiğini ifade etmiştir.

                                                                                                                     

Taraflar arasında, sigortalının, kalp krizi geçirdiği tarihteki çalışmasının hizmet sözleşmesine dayalı olduğu, ölümle sonuçlanan olayın, kalp krizi sonrasında meydana geldiği konusunda uyuşmazlık bulunmamaktadır. Hukuk Genel Kurulunun 13.10.2004 tarih ve 2004/21-529 Esas, 2004/527 Karar sayılı ilamında da belirtildiği üzere; “… yasanın iş kazasını sigortalıyı zarara uğratan olay biçiminde nitelendirmiş olması illiyet (nedensellik) bağını iş kazasının bir unsuru olarak ele almayı gerektirmiştir. Ne var ki, burada aranan “uygun illiyet (nedensellik) bağı” olup, bu da yasanın aradığı hal ve durumlardan herhangi birinde gerçekleşme olgusu ile sonucun birbiriyle örtüşmesi olarak anlaşılmalı, yasada olmadığı halde, herhangi başkaca kısıtlayıcı bir koşulun varlığı aranmamalıdır. Kısacası; anılan yasal düzenleme, sosyal güvenlik hukuku ilkeleri içinde değerlendirilmeli; maddede yer alan herhangi bir hale uygunluk varsa zararlandırıcı sigorta olayının kaynağının işçi olup olmaması ya da ortaya çıkmasındaki diğer etkenlerin değerlendirilmesinde dar bir yoruma gidilmemelidir…”   (Yrg. 10. HD. 2013/3429 E.)

                                                                                                                                 

Diğer yandan işverenin, işçilerin sağlık kontrollerini yaptırmak zorunda olduğu, iş sağlığı ve güvenliğinden kaynaklı yükümlülüklerini yerine getirdiğini ispatlayamaması kusurun varlığı için yeterlidir. İşveren, işe yeni başlayan işçinin işe başlamadan, mevcut işçilerin ise dönemsel olarak sağlık kontrollerini yaptırması gerekmektedir. Bu yükümlülüğe uymayan işveren, işle alakalı olmasa dahi, işçinin kalp krizi geçirmesi sebebiyle uğradığı zarardan sorumlu olacaktır.

 

ENER AVUKATLIK BÜROSU

 

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.