HAKARET SUÇU SONRASI MANEVİ TAZMİNATA HAK KAZANABİLME KOŞULLARI

Son zamanlarda gerek sosyal medya gerek farklı mecralarda gündem konusu olan hakaret eylemleri sonucu açılan maddi ve manevi tazminat davaları sonucu kişilerin lehine ve aleyhlerine hükmedilen tazminat miktarları ve bu davaların genel hatları bu yazıda kaleme alınacaktır.

Konunun daha iyi anlaşılması açısından hakarete temel oluşturan haksız eylemin kanuni dayanağı ve tanımından kısaca bahsedilmesi faydalı olacaktır.  6098 sayılı Borçlar Kanunu’nun 49. Maddesinde haksız fiil şu şekilde belirtilmiştir.

“Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür.

Zarar verici fiili yasaklayan bir hukuk kuralı bulunmasa bile, ahlaka aykırı bir fiille başkasına kasten zarar veren de, bu zararı gidermekle yükümlüdür.”

Bu kanun maddesinden de hareketle haksız fiilin unsurlarından kısaca bahsetmek gerekirse söz konusu bu unsurlar aşağıda sıralanmıştır.

  1. Fiil

Haksız eylemden bahsedebilmek için fiilin gerçekleşmiş olması gerekecektir. Zira icrai ve ihmali hareketi gerçekleştirmeyen kişi haksız fiil işlemiş olmayacaktır.

  • Hukuka aykırılık

Haksız fiiliden bahsedebilmek için işlenen eylemin hasız ve hukuka aykırı olması gerekecektir. Bu eylemin kanunda açıkça yasaklanan bir eylem olması gerekmemektedir. Hukuk tanımına alınmış yazılı olan ve olmayan herhangi bir genel ahlak kuralına aykırılık teşkil etmiş her eylem haksız fiili oluşturacaktır.

  • Zarar

Son olarak haksız fiilin unsurlarından biri olan zarar unsuru hasız fiilde olmasa olmaz unsurdur. Zira herhangi bir tehlikenin varlığı bile hasız fiile sebebiyet vermeyecek olup bir zararın meydana gelmiş olması şartı elzemdir.

Hakaret eyleminin gerçekleşmesi için mevcut olması gereken şartlardan biri olan haksız eylemin varlığı yukarıda belirtilmiş olduktan sonra kişilik haklarına saldırı koşuluna da değinmek elzem olacaktır. Zira söz konusu olan bu şart gerçekleşmeden hakaret eyleminden ve bunun sonucunda hak kazanılacak olan maddi ve manevi tazminat talebinin zorunlu koşuludur. 

Kişilik hakları her şahsın kişiliğine bağlı olan haklardır. Daha yalın bir ifade ile kişinin, kişiliğini oluşturan tüm değerler üzerindeki hakları onun kişilik haklarını oluşturur. Bu çerçevede kişinin şerefi, onuru, insanların gözündeki itibarı, namusu, lekelenmeme hakkı, özel hayatının gizliliği, özel veya mesleki sırları gibi tüm değerleri kişilik hakları kapsamındadır. Bu kişilik haklarına medya yoluyla saldırılması gazete, dergi, internet veya radyo televizyon yoluyla kişi hakkında yayınlar yapılması suretiyle olur. Örneğin bir gazete yazısında kişinin eşinden başka biriyle ilişkide olduğunun yazılması, bir dergide kişinin özel hayatına ilişkin gizli fotoğrafların ifşa edilmesi, bir televizyon yayınında kişiye ahlaksız bir fiil isnat edilmesi ya da bir radyo yayınında kişinin özel ye da mesleki sırlarının ifşa edilmesi hep bu kapsamdadır.

Kişilik haklarına saldırı sebebiyle tazminat istemini içeren davalarda söz konusu olan matufiyet şartı, açıkça kanunda yer almamakla birlikte, Yargıtay içtihatlarıyla hukukumuza girmiştir. Matufiyet şartı içtihatlarda adı, sanı, kimliği belli olmasa da ona yöneldiği konusunda kuşku bırakmayacak şekilde ithamlara, yönelimlere yer veren ifadeler olarak kabul edilmektedir. Matufiyet yargısal kararlarda yayın ile şeref ve haysiyetine veya özel yaşamına dolayısıyla kişilik haklarına saldırıda bulunulduğunu iddia eden yönünden varlığı aranan önemli bir koşul olarak tarif edilmiş, matufiyetin varlığını kabul için o yayında veya konuşmada, ya kişinin adından açıkça söz edilmesi ya da konumunun, sıfatının gösterilmesi veya bunlardan söz edilmese dahi yayın içeriğinden bu kişinin amaçlandığı, sözlerin ona yönelik olduğunun anlaşılması veya anlaşılabilir olması şartları aranmıştır. Aşağıdaki Yargıtay kararında bu durum açıkça belirtilmiştir. 

“…Matufiyet kelime anlamı olarak, “yöneliklik, yönelmiş olmaklık” olarak tarif edilmektedir. Özellikle kişilik haklarına saldırı sebebiyle tazminat istemini içeren davalarda söz konusu olan matufiyet şartı, açıkça kanunda yer almamakla birlikte, Yargıtay içtihatlarıyla hukukumuza girmiştir. Matufiyet şartı içtihatlarda adı, sanı, kimliği belli olmasa da ona yöneldiği konusunda kuşku bırakmayacak şekilde ithamlara, yönelimlere yer veren ifadeler olarak kabul edilmektedir.

Matufiyet yargısal kararlarda yayın ile şeref ve haysiyetine veya özel yaşamına dolayısıyla kişilik haklarına saldırıda bulunulduğunu iddia eden yönünden varlığı aranan önemli bir koşul olarak tarif edilmiş, matufiyetin varlığını kabul için o yayında veya konuşmada, ya kişinin adından açıkça söz edilmesi ya da konumunun, sıfatının gösterilmesi veya bunlardan söz edilmese dahi yayın içeriğinden bu kişinin amaçlandığı, sözlerin ona yönelik olduğunun anlaşılması veya anlaşılabilir olması şartları aranmıştır.

Hukuka aykırı eylemde bulunan kişi mağdurun ismini açıkça belirtmemiş veya isnat ettiği fiili üstü kapalı bir biçimde geçiştirmişse, isnadın mahiyetinde ve mağdurun şahsına matufiyetinde tereddüt edilmeyecek derecede karineler varsa, hem isim zikredilmiş, hem de hakaret vaki olmuş sayılır…”

(Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 16/09/2015 T. 2014/4-85 E 2015/1774 K)

Hakaret eylemi kişilik haklarına zarar verdiği için bir haksız fiildir. Bir haksız fiil, fiile uğrayan kişiye zarar veriyorsa bu zararın da tazmin edilmesi gerekir. Dolayısıyla hakaret eylemi neticesinde bir kişiyi zarara uğratan kişi, bu zararı gidermekle yükümlüdür. Yukarıda paylaşılan 6098 sayılı kanunda da belirtilmiş olduğu gibi kusurlu bir hareketle başkasına zarar veren kimse bu zararı gidermekle yükümlüdür. Bu zararı gidermek de hukukumuzda tanımlı olan maddi ve manevi tazminat ile mümkün olacaktır.

Maddi tazminat, kişilik haklarının maddi bakımdan rakamsal değerlerle ifade edilebilecek somut zarar görmesi durumunda ortaya çıkan bir tazminat türüdür.

Manevi tazminat ise ruhsal içsel üzüntü bakımından oluşan zararlarda ortaya çıkar. Hakaret eylemi bakımından maddi zarar manevi zarara göre daha az boyuttadır. Salt hakaret eylemiyle kimse maddi zarara uğramaz ancak hakaret bir tacirin, ticari itibarına yönelikse burada tacir örneğin ticari kazanç kaybına uğrayabilir. Bu noktada bu maddi zararın tazmin edilmesi gerekebilir. Bununla birlikte hakaret eylemi genel olarak hakarete uğrayan kişide manevi zarar meydana getirir. Bu zarar onur kırılması, derin üzüntü veya herhangi başka bir şekilde meydana gelebilir. İşte oluşan bu manevi zararın da tazmin edilmesi gerekmektedir.

“…Dosya kapsamından taraflar arasında husumetin olduğu ve çeşitli davaların görüldüğü, toplanan kanıtlar ve tanık beyanlarına göre de davalının iddia edilen eylemleri gerçekleştirdiği anlaşılmaktadır. Mahkemece davalının davacılardan N. E.’ye karşı hakaret ve tehdit A. E.’ye karşı hakaret fiilini işlediği kabul edilerek uygun bir miktarda manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken, davanın reddine karar verilmesi doğru bulunmamış, kararın bozulması gerekmiştir…”

(Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, 2012/2565 E. 2013/2399 K. 13.02.2013 Tarihli karar)

Manevi tazminat miktarı belirlenirken kanunda teknik olarak hesaplanmasını sağlayan bir metot olmamakla birlikte, aşağıdaki Yargıtay kararında görüleceği üzere somut durumun özellikleri, tarafların mali durumları, tarafların olaydaki kusurlarının ağırlığı, meydana gelen manevi zararın büyüklüğü, olay tarihi itibariyle paranın satın alma gücü dikkate alınmaktadır. 

“…Kişilik hakları hukuka aykırı olarak saldırıya uğrayan kimse manevi tazminat ödetilmesini isteyebilir. Yargıç, manevi tazminatın tutarını belirlerken, saldırı oluşturan eylem ve olayın özelliği yanında tarafların kusur oranını, sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate almalıdır. Tutarın belirlenmesinde her olaya göre değişebilecek özel durum ve koşulların bulunacağı da gözetilerek takdir hakkını etkileyecek nedenleri karar yerinde nesnel (objektif) olarak göstermelidir. Çünkü yasanın takdir hakkı verdiği durumlarda yargıcın, hukuk ve adalete uygun (hak ve nasfetle) karar vereceği Medeni Yasa’nın 4. maddesinde belirtilmiştir. Takdir edilecek bu para, zarara uğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir işlevi (fonksiyonu) olan özgün bir nitelik taşır. Bir ceza olmadığı gibi malvarlığı hukukuna ilişkin bir zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir. O halde bu tazminatın sınırı onun amacına göre belirlenmelidir. Takdir edilecek tutar, var olan durumda elde edilmek istenilen doyum (tatmin) duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır…”

(Yargıtay 4. Hukuk Dairesi 2014/376 E. 2014/16480 K. 03.12.2014 tarihli karar)

Manevi tazminat olarak belirlenecek miktar, tazminat sorumlusunu fakirleştirmemeli, tazminat alacaklısını da zenginleştirmemelidir.

“…Somut olayda, davalının davacının müvekkiline gönderdiği elektronik postaların geneline bakıldığında, davacıyı küçük düşürücü ifadelerin yer aldığı ve özellikle “avukatın seni aldatıyor, senin avukatın sadece senden para sızdırmak istiyor, aptal avukatının kölesi olma” gibi ifadelerle davacının kişilik haklarına saldırıda bulunulduğu anlaşılmaktadır. Şu halde, davacı yararına somut olaya uygun bir miktarda manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile istemin reddedilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden, kararın bozulması gerekmiştir…”

(Yargıtay 4. Hukuk Dairesi K.2017/3918).

Uyuşmazlık, manevi tazminatın bölünüp bölünmeyeceği noktasında toplanmaktadır. Gerçekten, hukuka aykırı bir eylem yüzünden çekilen elem ve üzüntüler, o tarihte duyulan ve duyulması gereken bir haldir. Başka bir anlatımla üzüntü ve acıyı zamana yaymak suretiyle, manevi tazminatın bölünmesi, bir kısmının davaya konu yapılması kalanın saklı tutulması olanağı yoktur. Niteliği itibariyle manevi tazminat bölünemez. Bir defada istenilmesi gerekir. Yargıtay içtihatları da bu doğrultudadır.

Yukarıda hakaret davası sonucunda manevi tazminat istenilmesi hususu kısaca anlatılmaya çalışıldı. Bu tür davalar bir uzmanlık alanı gerektirmesi açısından bir avukattan yardım alınması tavsiye olunur. 

Av. Bilge İŞ & Av. Selçuk ENER

BAGAJIN GEÇ TESLİM EDİLMESİNDEN DOLAYI ZARARA UĞRAYAN KİŞİYE HAVAYOLU ŞİRKETİNCE TAZMİNAT ÖDEMESİ GEREKİR

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU 2017/1976 E., 2019/81 K.
Taraflar arasındaki “hava taşıma sözleşmesinden kaynaklanan maddi ve manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bakırköy 2. Asliye Ticaret Mahkemesince manevi tazminat istemi yönünden davanın reddine, maddi tazminat talebi yönünden davanın kısmen kabulüne dair verilen 24.03.2015 tarih ve 2014/435 E., 2015/199 K. sayılı karar davacı vekilinin temyizi üzerine, Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin, 16.03.2016 tarih ve 2015/14971 E., 2016/2971 K. sayılı kararı ile:“…Davacı vekili, müvekkilinin B. Tekstil San ve Tic. Ltd. Şti’nde pazarlama müdürü olarak çalışmakta iken şirket merkezi İspanya/La Corona’da bulunan ve Z. markasının sahibi İ. şirketine fason üretim yapabilmek amacıyla sözleşme yapmak üzere davalı T. ile S.air arasındaki işbirliği sözleşmesi gereği aktarmalı olarak S.air’ın JK6474 sayılı uçuşu ile La Corona’ya gittiğini, ancak bavulunun kendisine teslim edilmediğini, iş giysileri, sunum notları ve numuneleri olmaksızın iş görüşmesine gidemeyeceğinden ve çantanın ertesi gün kendisine teslim edileceği söylendiğinden İ. adlı şirketle olan randevusunu ertesi güne ertelettiğini, ancak ertesi gün de bavulu teslim edilmeyince şirketten bir daha randevunun ertelenmesini isteyemediğinden müvekkilinin Türkiye’ye dönmek zorunda kaldığını, valizin kendisine teslim edilmemesi nedeniyle giysileri ve günlük kişisel bakım malzemelerini satın almak zorunda kaldığını, boşuna otel ücreti ödediğini, Türkiye’ye döndükten sonra 21 Kg olan bavulun 19 Kg olarak ve içinde müvekkiline ait spor ayakkabıları olmadan müvekkiline iade edildiğini, davalının olayda ağır kusurlu olduğunu, bavulun kendisine zamanında teslim edilememiş olması nedeniyle İ. adlı şirketle sözleşme yapmak şansını kaybederek amirlerinin gözünde beceriksiz bir yönetici olarak algılanmasına neden olunduğunu beyanla 20.000 TL manevi tazminat ile 5.000 Poingcare Frank karşılığı Türk Lirası maddi tazminatın 23.10.2011 tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.Davalı vekili, müvekkili tarafından yapılan değerlendirme sonucunda 294,92 Euro tutarındaki ulaşım ve konaklama harcamaları düşülerek geriye kalan 483,25 Euro karşılığı 1.122 TL tutarında ödemenin davacıya teklif edildiğini, ancak davacının bunu kabul etmeyip iş bu davayı açtığını, bagajın geç teslimi nedeniyle müvekkilinin sorumluluğunun sınırlı olup olayda Montreal Konvansiyonu hükümlerinin uygulanacağını, ayrıca geç teslim nedeniyle davacının kişilik haklarına yöneltilmiş bir saldırının varlığından söz edilmeyeceğinden manevi tazminat koşullarının da oluşmadığını beyanla davanın reddini savunmuştur.Mahkemece iddia, savunma, bilirkişi raporu ve dosya kapsamına göre, Davalı taşıyıcının dava konusu valizin geç tesliminden ve ayrıca içinde spor ayakkabıları olmaksızın 2 kg eksik olarak teslim edilmesinden dolayı Montreal Konvansiyonunun 19. maddesi uyarınca meydana gelen zarardan sorumlu olduğu, davacının yapmış olduğu harcamalara ilişkin satış fişleri, faturalar vs. belgeler incelendiğinde davacının bavulun geç teslim edilmesi nedeniyle zorunlu olarak aldığı giysiler ve konaklama için yapmış olduğu harcamalar ve kaybolan spor ayakkabısı yönünden davanın kısmen kabulü gerektiği, davacı yapmış olduğu taksi harcamalarını ve ayrıca valizin geç teslimi nedeniyle valizde yer alan tekstil malzemelerini artık hiçbir geçerliliği kalmadığından kayıp eşya gibi değerlendirilerek bundan kaynaklanan zararın tazminini de talep etmiş ise de, söz konusu tekstil malzemelerinin kaybolmadığı, bavuldan kaybolan spor ayakkabıları ile tekstil malzemesinin herhangi bir bağlantısının mevcut olmadığı bu nedenle Montreal Sözleşmesinin 22/4 maddesinin uygulanma imkanının mevcut olmadığı, ayrıca valizin geç teslim edilmesiyle taksi harcamalarının birbirleriyle bağlantılı olmadığı kanaatine varılmakla buna ilişkin maddi tazminat taleplerinin reddi gerektiği, davacıya ait bavulun içinde spor malzemeleri olmaksızın eksik ve geç teslimi nedeniyle Montreal Sözleşmesi hükümlerine göre davacı manevi tazminat talep edemeyeceğinden ve ayrıca davacının bavulun eksik ve geç teslimi karşısında kişilik haklarının haksız olarak saldırıya uğradığından bahsedilemeyeceğinden TMK ve TBK ‘da yazılı manevi tazminat koşullarının oluşmaması nedeniyle manevi tazminat isteminin de reddi gerektiği gerekçesiyle davanın kısmen kabul kısmen reddine karar verilmiştir.Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.

1- Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davacı vekilinin aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazları yerinde değildir.

2- Dava, davalı tarafından taşınan bagajın geç teslim edilmesine dayalı maddi ve manevi tazminat istemine ilişkin olup, mahkemece maddi tazminat talebi kısmen kabul edilirken manevi tazminat talebi şartlarının oluşmadığı gerekçesiyle reddedilmiştir.Davacının pazarlama müdürü olarak çalıştığı şirket için, yurtdışında bulunan başka bir şirket ile fason üretim yapabilmek amacıyla sözleşme yapmak üzere gerçekleştirdiği seyehat sonunda davacının İspanya’ya ulaşmasından sonra içerisinde iş giysileri, sunum notları ve kumaş numunelerinin bulunduğu bavulunun kaybolduğu anlaşılmış, bavulun kendisine ertesi gün teslim edileceğinin söylenmesi üzerine davacı randevusunu ertelemiş, ertesi gün de bavul teslim edilmediği için, iş görüşmesi için gereken eşyaları bulunmadığından Türkiye’ye geri dönmek zorunda kaldığı anlaşılmıştır. Mahkemece, manevi tazminat koşullarının oluşmadığı sonucuna varılmış ise de, yapılan seyahatin özelliği dikkat alındığında, davacının beraberinde götürmekte olduğu eşyalar olmaksızın iş görüşmesine gidememesi ve yurtdışında bulunan şirket ile sözleşme yapma şansını kaybetmesi nedeniyle iş yerinde beceriksiz bir yönetici olarak algılanması ve seyehatin amacına ulaşamaması durumları, davalı taşıyıcının akde aykırılık oluşturan davranışı nedeniyle meydana gelmiş olup, bu durumda dava tarihinde yürürlükte bulunan 818 sayılı BK’nın 49. maddesine göre manevi tazminat koşullarının oluştuğunun kabulü gerekir. Bu nedenle mahkemece, davacı yararına uygun bir manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir.…”gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:Davacı vekili, müvekkilinin B. Tekstil San ve Tic. Ltd. Şti.’de pazarlama müdürü olarak çalışmakta iken şirket merkezi İspanya/La Corona’da bulunan ve Z. markasının sahibi dava dışı tekstil şirketine fason üretim yapabilmek amacıyla sözleşme akdetmek üzere davalı şirketin uçağı ile 23.10.2011 tarihinde İstanbul’dan Barselona’ya gittiğini, buradan da davalı ile Spanair arasındaki işbirliği sözleşmesi gereği aktarmalı olarak S.air’ın JK 6474 sayılı uçuşu ile La Corona’ya gittiğini, ancak bavulunun kendisine teslim edilmediğini, bavulun içerisinde şahsî eşyalarının yanı sıra birlikte çalışmak istediği şirkete yapacağı sunumda kullanacağı kumaş numuneleri ile çalışma notlarının olduğunu; iş giysileri, sunum notları ve numuneleri olmaksızın iş görüşmesine gidemeyeceğinden ve bavulun ertesi gün kendisine teslim edileceği söylendiğinden İ. adlı şirketle olan randevusunu bir sonraki güne ertelettiğini, ancak ertesi gün de bavulu teslim edilmeyince şirketten bir daha randevunun ertelenmesini isteyemediğinden müvekkilinin Türkiye’ye dönmek zorunda kaldığını, bavulun kendisine teslim edilmemesi nedeniyle yeni giysiler ve günlük kişisel bakım malzemeleri satın almak zorunda kaldığını, boşuna otel ücreti ödediğini, Türkiye’ye döndükten sonra 21 kg olan bavulun 19 kg olarak ve içinde müvekkiline ait spor ayakkabıları olmadan iade edildiğini, davalının olayda ağır kusurunun bulunduğunu, bavulun kendisine zamanında teslim edilmemiş olması nedeniyle İspanya’ya gidiş amacının gerçekleşmediğini, dava dışı tekstil şirketiyle sözleşme yapma şansını kaybettiğini, olayın amirlerinin gözünde beceriksiz bir yönetici olarak algılanmasına yol açtığını, hiyerarşik olarak kendi altında çalışanlarca dahi hakkında kötü bir algıya neden olduğunu ileri sürerek, 20.000TL manevi tazminat ile 5.000 Poincare Frank karşılığı Türk Lirası maddi tazminatın 23.10.2011 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.Davalı vekili, müvekkili tarafından yapılan değerlendirme sonucunda 483,25 Euro karşılığı 1.122TL tutarında ödemenin davacıya teklif edildiğini, ancak davacının bunu kabul etmeyip eldeki davayı açtığını, bagajın geç teslim edilmesi nedeniyle müvekkilinin sorumluluğunun sınırlı olduğunu, olayda Montreal Konvansiyonu hükümlerinin uygulanacağını, bu Konvansiyonda yolcunun manevi zararının tazmin edilmesine ilişkin hüküm bulunmadığını, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK)’nun 24 ve 818 sayılı Mülga Borçlar Kanunu (BK)’nun 49. maddesine göre manevi tazminat koşullarının da oluşmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.Yerel Mahkemece, maddi tazminat isteminin kısmen kabulü ile 1.540,89TL’nin 23.10.2011 tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline; davacıya ait bavulun içinde spor malzemeleri olmaksızın eksik ve geç teslim edilmesi nedeniyle Montreal Sözleşmesi hükümlerine göre davacının manevi tazminat talep edemeyeceği ve bavulun eksik ve geç teslimi karşısında kişilik haklarının haksız olarak saldırıya uğradığından bahsedilemeyeceği, dolayısıyla manevi tazminat koşullarının oluşmadığı gerekçesiyle manevi tazminat isteminin reddine karar verilmiştir.Davacı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda karar başlığında yazılı gerekçelerle manevi tazminat istemi yönünden bozulmuştur.Yerel Mahkemece önceki kararda direnilmiş, direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, davacı yararına yürürlükte bulunan dava tarihinde 818 sayılı BK’nın 49’uncu maddesinde belirtilen manevi tazminat koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediği noktasında toplanmaktadır.Yanlar arasındaki hukuki ilişkinin hava taşıma sözleşmesinden kaynaklandığı kuşkusuzdur. Davacı, davalı … yolu taşıma şirketinin edimini tam olarak yerine getirmediğini, içerisinde iş görüşmesinde giyeceği giysilerin de yer aldığı şahsî eşyaları, sunum notları ve kumaş numunelerinin bulunduğu bavulunun zamanında teslim edilmemesi nedeniyle, toplantıyı yapamadan Türkiye’ye dönmek zorunda kalmış olmasından dolayı mesleki itibarının sarsıldığını ileri sürerek manevi tazminat talep etmiştir.Bilindiği gibi, borçlunun ifa etmekle yükümlü olduğu borcunu yerine getirememesi durumunda borca aykırılık meydana gelmektedir. Borca aykırı davranan kişi, bu davranışı ile neden olduğu Zararı tazmin etmekle yükümlü olup işbu yükümlülük neticesinde doğan sorumluluğa, borca aykırı davranıştan sorumluluk denilmektedir. Sorumluluk bu anlamıyla tazminat borcunun kaynağıdır (Oğuzman, M.K./ Öz, T.: Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, İstanbul 2006, s. 14).Borçlar Kanunu’nda borca aykırılıktan doğan sorumluluk nedeniyle manevi tazminat ödeneceğine ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır. Akde aykırılık tek başına manevi tazminat gerektirmez ise de, özel hâl ve şartlarda davacının kişilik haklarının zedelenmesi hâlinde haksız fiilin neticelerini doğurmakta ve manevi tazminat gerektirmektedir. 818 sayılı BK’nın 98/2’nci maddesi uyarınca haksız fiillere müteallik hükümler kıyasen akde muhalif hareketlere de uygulanır. Borca aykırı herhangi bir davranışın, alacaklının kişilik haklarının zedelenmesine neden olması mümkündür. Uygulamada borcun zamanında veya hiç yerine getirilmemesi nedeniyle meydana gelen olaylarda duyulan acı, üzüntü ile borca aykırı davranışta bulunan borçlunun eylemi arasındaki nedensellik bağının nasıl kurulacağını tespit etmek tartışmalıdır. Zira kural olarak bir para borcunun ödenmemesi alacaklının kişilik hakkını ihlal etmemektedir. Ancak bunun neticesinde gelişen olaylar bu hakkı ihlal edebileceğinden nedensellik bağı burada kurulabilmektedir.Bu genel açıklamalardan sonra taşıyıcının, hava yolu ile yolcu taşıma sözleşmelerinde hukuki sorumluluğunun açıklığa kavuşturulmasında yarar vardır.Öncelikle, uluslararası nitelikteki 1929 tarihli Varşova Konvansiyonu ile taşıma işleri ve sorumlulukları düzenlenmiş olup; daha sonra 1955 Lahey, 1971 Guatemala, 1975 Montreal gibi bazı protokollerle değişikliğe uğramış ve ülkemizin 01.03.1977 tarihli, 2073 Sayılı Kanunla Varşova Konvansiyonuna katılması uygun bulunmuştur. Bu Konvansiyon ile kurulan yolcu ve bagaj sorumluluk sisteminin günümüz şartlarına uygun hâle getirilmesi amacıyla hazırlanan “Hava Yoluyla Uluslararası Taşımacılığa İlişkin Belirli Kuralların Birleştirilmesine Dair Sözleşme-Montreal Konvansiyonu” ülkemiz tarafından 28.05.1999 tarihinde imzalanmış olup, 2.4.2009 tarihli ve 5866 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunarak 26.03.2011 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Dolayısıyla eldeki davada olay tarihi itibariyle yürürlükte bulunan 1999 tarihli Montreal Konvansiyonu hükümlerinin uygulanması gerekmektedir. Montreal Konvansiyonu’nun düzenlediği en önemli konulardan biri taşıyıcının sorumluluğuna ilişkin hükümlerdir. Buna göre sözleşmeden doğan sorumluluğun neden olduğu zararlar; bedeni zararlar, maddi zararlar ve gecikmeden doğan zararlar başlığı altında düzenlenmiştir. Bedeni zararlar yolculara gelen zararları; maddi zararlar, bagaj ve yüklere gelen zararları; gecikme zararları ise eşya ve yolcunun taşınmasındaki gecikmeden doğan zararları kapsamaktadır.Bu noktada Montreal Konvansiyonu’nun “Taşıyıcının Sorumluluğu ve Hasar İçin Tazminatın Kapsamı” üst başlığı altında “Gecikme” alt başlığı altında bulunan 19’uncu maddesi “Taşıyıcı; yolcuların, bagaj ve kargonun hava yoluyla taşınmasındaki gecikmelerde meydana gelen hasardan sorumludur. Bununla birlikte taşıyıcı, eğer kendisinin ya da çalışanlarının ve acentesinin hasardan kaçınmak için gerekli kılınabilecek bütün önlemleri aldıklarını veya kendisi ya da çalışanları ve acenteleri için bu tedbirleri almanın olanaksız olduğunu ispatlarsa, gecikmeden kaynaklanan hasar için sorumlu olmayacaktır.” düzenlemesini haizdir. Bu hükme göre, gecikme en yalın hâliyle, borçlunun edimini ifa etmesi gereken zaman diliminden daha uzun sürede ifa etmesi olarak tanımlanabilir. Bir başka anlatımla gecikme, alacaklının, borçlusunun borcunu ifa etmesini bekleme hakkını haiz olduğu zaman ile, borcun borçlu tarafından fiilen ifa edildiği zaman arasında kalan süreyi ifade eder (Sözer, B.: Türk Hukuku’nda ve Uluslararası Hukuk’ta Havayolu ile Yük Taşıma Sözleşmesi, Genişletilmiş 2. Baskı, İstanbul 2009, s. 211). Gecikmeden doğan zarar da, alacaklının, borçlunun edimini geç ifa etmesinden dolayı uğradığı zarardır. Gecikme nedeniyle ortaya çıkan zararın, maddi nitelikte bir zarar olabileceği gibi manevi nitelikte bir zarar olması mümkündür (Ülgen, H.: Hava Taşıma Sözleşmesi, İstanbul 1987, s.185, Canbolat, A.G.: Hava Taşıma Sözleşmesinde Taşıyıcının Sorumluluğu, Ankara 2009, s.74).Diğer taraftan, 19.10.1983 tarih ve 18196 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 2920 sayılı Türk Sivil Havacılık Kanunu (TSHK)’nda da, Montreal Konvansiyonu’ndakilere benzer düzenlemeler getirilmiş olup, taşıyıcıya taşıma nedeniyle iki türlü sorumluluk öngörülmüştür. Bunlardan biri taşıyanın yolcu ve bagaj ile ilgili zarar sorumluluğu, diğeri de üçüncü kişilere karşı sorumluluğudur.Kanun’da, kaza nedeniyle, yolcunun hava aracında veya iniş veya biniş sırasında ölmesi veya herhangi bir bedeni zarara uğraması hâlinde taşıyıcı sorumlu tutulmuştur. Yolcunun uğradığı bu zarardan doğan sorumluluk yanında bagaj veya yükün uğradığı zarar ile gecikmeden doğan zarardan da taşıyıcı sorumludur.Taşıyıcı, ayrıca hava yolu ile yaptığı yolcu, bagaj veya yükün taşınmasında gecikmeye neden olmuş ve bundan bir zarar doğmuşsa bu zarardan da sorumlu bulunmaktadır ( TSHK, m. 122 ).Taşıyıcının yukarıda belirtilen sorumluluklarından kurtulabilmesi için kendisinin ve adamlarının zararı önlemeye yönelik bütün tedbirleri aldıklarını veya bu tedbirleri alma olanağının bulunmadığını ispat etmesi gerekir ( TSHK, m. 123 ).Esasen, 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK)’nun, “Seferin gecikmesi” başlığını taşıyan 801’inci maddesinde de, hareketin gecikmesi hâlinde yolcunun zarar ve ziyan talep edebileceği hükme bağlanmıştır.Bununla beraber, bahsi geçen Montreal Konvansiyonu ülkemiz açısından 26.03.2011 tarihinde yürürlüğe girdiğinden; TTK’daki taşımaya ilişkin genel hükümlerden önce uluslararası sözleşme hükümlerinin uygulanması gerekmektedir. Nitekim, 2920 sayılı TSHK’nın 106’ncı maddesinde bu kanunda hüküm bulunmadıkça Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası anlaşma hükümlerinin uygulanacağı kabul edilmiştir.Gerek Montreal Konvansiyonu’nda gerekse TSHK’da gecikme durumunda uğranılan zararlardan taşıyıcının kural olarak sorumlu olduğu belirtilmiş olsa da, uğranıldığı iddia olunan zararın (hasarın) manevi zararları da kapsadığı noktasında açık bir hüküm bulunmamaktadır. BK’da da borca aykırılıktan doğan sorumluluk nedeniyle manevi tazminat ödeneceğine dair bir hüküm yoktur. Bu nedenle, genel hükümlere başvurmak suretiyle 818 sayılı BK’nın 98’nci maddesi hükmü delaletiyle aynı Kanun’un 49’uncu maddesinin olaya uygulanması gerekir.818 sayılı BK’nın 49’uncu maddesi ile ilgili açıklamalarda bulunmadan önce 4721 sayılı TMK’nın 24’üncü maddesine değinmekte yarar vardır. Bu maddede;“Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hâkimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir.Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.”hükmü yer almaktadır.Dava konusu eylemin gerçekleştiği tarihte yürürlükte bulunan 818 sayılı BK’nın “Şahsî Menfaatlerin Haleldar Olması” başlıklı 49’uncu maddesinde ise;“Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir.Hâkim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alır.Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir tazmin sureti ikame veya ilave edebileceği gibi tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir.” düzenlemesine yer verilmiştir.İlk karar tarihinden önce 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK)’nun “Kişilik hakkının zedelenmesi” başlıklı 58’inci maddesinde de BK 49’uncu maddedeki düzenlemeye paralel olarak:“Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir. Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir.”şeklinde düzenleme bulunmaktadır.TMK’nın 24’üncü ve 818 sayılı BK’nın 49’uncu (6098 sayılı TBK, m. 58) maddeleri ile koruma altına alınan kişilik hakları, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru, sır alanı, mesleki itibarı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir.Görüldüğü üzere, BK’nın 49’uncu (6098 sayılı TBK, m. 58) maddesi gereğince kişilik hakları hukuka aykırı olarak saldırıya uğrayan kimse manevi tazminata hükmedilmesini isteyebilir.Burada kural olarak doğrudan doğruya zarar görme koşulu aranmaktadır. Ancak kişilik değerlerinin kapsam ve çerçevesi, yerleşik değer yargılarına ve yaşam deneyimine bağlı olarak belirlenmelidir. BK’nın 49’uncu maddesi genel bir düzenleme olup, öngördüğü koşullar gerçekleştiğinde, ruhsal uyum dengesi sarsılanın, kişilik değerlerine saldırı nedeniyle manevi tazminat isteyebilmesi olanağı vardır.Manevi tazminat isteminin temelinde, davalının haksız eylemi yatmaktadır. Bilindiği üzere haksız eylemin unsurları hukuka aykırı fiil, kusur, zarar ve fiil ile zarar arasında illiyet bağı bulunmasıdır.Öte yandan, kişilik hakları hukuka aykırı olarak saldırıya uğrayan kimse manevi tazminata hükmedilmesini isteyebilir ise de, hâkimin özel hâlleri göz önünde tutarak manevi zarar adı ile hak sahibine verilmesine karar vereceği para tutarı, adalete uygun olmalıdır. Hâkim manevi tazminatın miktarını tayin ederken saldırı teşkil eden eylem ve olayın özelliği yanında tarafların kusur oranını, sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumları da dikkate almalıdır.Yapılan tüm açıklamalardan sonra somut uyuşmazlığa gelindiğinde, davalı … yolu şirketi ile davacı arasında hava yolu ile taşıma sözleşmesi yapılmış olup, davacının pazarlama müdürü olarak çalıştığı şirket için, yurtdışında bulunan başka bir şirket ile fason üretim yapabilmek amacıyla sözleşme yapmak üzere gerçekleştirdiği seyahat sonunda İspanya’ya ulaşmasından sonra içerisinde iş giysileri, sunum notları ve kumaş numunelerinin bulunduğu bavulunun kaybolduğu, bavulun kendisine ertesi gün teslim edileceğinin söylenmesi üzerine randevusunu ertelediği, ertesi gün de bavul teslim edilmediği için, iş görüşmesi için gereken eşyaları bulunmadığından Türkiye’ye dönmek zorunda kaldığı, dönüşü sonrasında bavulunun davacının belirttiği eşyaların gecikme ile davacıya teslim edildiği anlaşılmaktadır. Davacı beraberinde götürmekte olduğu eşyalar olmaksızın iş görüşmesine gidemediğini, yurtdışında bulunan şirket ile sözleşme yapma şansını kaybettiğini, seyahatin amacına ulaşamadığını ve bu durumun iş yerinde beceriksiz bir yönetici olarak algılanmasına yol açtığını ileri sürerek manevi tazminat talep etmiştir.Gerçekten de davacı önemli bir iş görüşmesi gerçekleştirmek amacıyla gittiği İspanya’dan, randevusunu bir gün sonraya erteletmesine rağmen, içinde iş görüşmesinde giyeceği giysilerin de yer aldığı şahsî eşyaları, sunum notları ve kumaş numunelerinin bulunduğu bavulunun bu sürede teslim edilmemesi nedeniyle, toplantıyı yapamadan Türkiye’ye dönmek zorunda kalmış, bavulu ancak Türkiye’ye döndükten sonra gecikmeli olarak teslim edilmiştir. Davacının kendi meslekî kariyeri ve pazarlama müdürü olduğu şirket için önem arz eden seyahati amacına ulaşmadığı gibi İspanya’daki aynı şirketten yeniden randevu alıp iş anlaşması yapması ihtimali belirsizleşmiştir. Bu durum davacının meslekî itibarını ve kariyerini de olumsuz bir şekilde etkileyebileceği gibi, moral ve motivasyonunu da düşürmüş, davacının elem ve ızdırap duymasına neden olmuştur. Yukarıda açıklanan Montreal Konvansiyonu’nun 19’uncu maddesi ve BK’nın 98’inci maddesi hükmü delaletiyle aynı BK’nın 49’uncu maddesi hükmüne göre manevi tazminat şartlarının oluştuğu kabul edilip, davacının üzüntüsünü hafifletmeye yeter miktarda manevi tazminata hükmedilmesi gerekir.Nitekim Özel Daire de bozma kararında aynı hususa işaret etmiştir.Bu durumda direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıdaki belirtilen bu ilave gerekçe ve nedenlerle bozulmasına karar verilmesi gerekmiştir.

SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen ve yukarıda açıklanan ilave nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanun’un 30’uncu maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Geçici 3’üncü maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429’uncu maddesi gereğince BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana iadesine, aynı Kanun’un 440’ıncı maddesine göre kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 07.02.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

ANLAŞMALI BOŞANMA DAVALARINA DAİR BİLİNMESİ GEREKENLER

Anlaşmalı boşanma davası, boşanmanın tüm sonuçları hakkında her iki tarafın özgür iradeleriyle anlaşarak evlilik birliğini sona erdirmesidir. Anlaşmalı boşanmaya karar verilebilmesi için evlilik birliğinin en az bir yıl sürmüş olması, eşlerin boşanmak üzere birlikte başvurmaları veya bir eşin açtığı davayı diğerinin kabul etmesi, hâkimin tarafları bizzat dinlemesi ve tarafların yapmış oldukları anlaşmanın hâkim tarafından uygun bulunması olmak üzere dört aşamanın gerçekleşmesi gerekmektedir.

Türk Borçlar Kanunu’nun sözleşmelerin kurulması, geçerliliği ve hükümlerine ilişkin hükümleri, boşanma hukukunda aksine bir hüküm olmadıkça boşanmaya ilişkin anlaşma bakımından da geçerlidir. Eşler arasında yapılan anlaşma, boşanmanın yan sonuçlarına ilişkin taraflarca düzenlenen ve hâkimin özel onay şartına bağlı özel hukuk sözleşmeleridir. [Anlaşmalı Boşanmada Eşlerin Yaptıkları Anlaşma – Öz SEÇER]

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 166. maddesinin 3. Fıkrası;

“Evlilik en az bir yıl sürmüş ise, eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi hâlinde, evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır. Bu hâlde boşanma kararı verilebilmesi için, hâkimin tarafları bizzat dinleyerek iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi ve boşanmanın malî sonuçları ile çocukların durumu hususunda taraflarca kabul edilecek düzenlemeyi uygun bulması şarttır. Hâkim, tarafların ve çocukların menfaatlerini göz önünde tutarak bu anlaşmada gerekli gördüğü değişiklikleri yapabilir. Bu değişikliklerin taraflarca da kabulü hâlinde boşanmaya hükmolunur. Bu hâlde tarafların ikrarlarının hâkimi bağlamayacağı hükmü uygulanmaz.” Şeklindedir.

Kanun maddesi, anlaşmalı boşanma davası açılabilmesinin şartlarını düzenlemiştir. Buna göre;

  1. Evlilik en az 1 yıl sürmüş olması gerekir.

Evlilik 1 yıldan az sürmüş ise anlaşmalı boşanma davası açmak mümkün değildir. Ancak bu durumda genel sebeplere göre evlilik birliğinin temelden sarsılması nedenine dayalı boşanma davasının temel türü olan şiddetli geçimsizlik sebebine dayanarak boşanabilirler. Evlilik ilişkisinden kasıt taraflar arasında yapılan resmi nikahtır. Taraflar arasında yapılan imam nikahı veya nişan ilişkisi evlilik birliğinden sayılmaz.

  • Eşlerin mahkemeye beraber başvurmuş ya da bir eşin açtığı boşanma davasını diğer eşin kabul etmiş olması gerekir.

Taraflar ortak bir dilekçe ile başvurmaları sonucu anlaşmalı boşanma gerçekleşebileceği gibi eşlerden birinin usulüne uygun olarak açmış olduğu boşanma davasındaki tüm talepleri diğer tarafın kabul etmesi ile de anlaşmalı boşanma gerçekleşebilir.

  • Taraflar, hakimin huzurunda boşanma iradelerini açıklamaları gerekir.

Tarafların anlaşmasına bağlı bir dava olduğu için kanun, tarafların hakim huzurunda boşanma iradelerini açıklamasını istemiştir. Eğer hakim tarafların iradesini etkileyen bir irade sakatlığı hali tespit ederse boşanma talebi reddedilir.Boşanma, kişiye sıkı sıkıya bağlı bir hak olduğundan her ne kadar taraflar vekil ile temsil edilse de avukat, tarafların yerine geçerek boşanma iradesini açıklaması mümkün değildir.

  • Hakim, tarafların boşanmanın malî sonuçları ve çocukların durumu ile ilgili düzenlemeyi uygun bulması gerekir.

Boşanmanın mali sonuçlarından kasıt nafaka ve tazminat alacakları hususlardır. Çocukların durumu ise, çocukların velayeti, iştirak nafakası durumlarıdır. Tarafların, hakime sunmuş oldukları anlaşma şartlarındaki maddi-manevi tazminat, nafaka çocukların velayeti, çocuklar ile kişisel münasebet gibi hususların hakim tarafından uygun bulunması gerekir. Hakim gerekli görürse bu şartlarda değişiklik yapabilir. Bu durumda tarafların kabulü ile boşanma kararı verilir.

Konuyla alakalı Yargıtay kararları:

“…Türk Medeni Kanunu 166/3. maddesi uyarınca anlaşmalı boşanma kararı verilebilmesi için; yasadaki diğer koşullar yanında boşanmanın mali sonuçları hususunda taraflarca kabul edilecek bir düzenlemenin mevcut olması ve hâkimin de bu düzenlemeyi uygun bulması şarttır. Davacı kadın son oturumdaki beyanında, herhangi bir nafaka maddi-manevi tazminat talebi bulunmadığını bildirmiş; ancak davalı kocanın bu konulardaki beyanı alınmamıştır. Mahkeme davalı kocanın önceki oturumlardaki boşanmanın mali sonuçlarını içermeyen, boşanmak istediğini, açılan boşanma davasını kabul ettiğine ilişkin beyanını yeterli görerek; herhangi bir delil de toplamadan anlaşmalı boşanmaya hükmetmiştir. Bu durumda; Türk Medeni Kanununun 166/3. maddedeki anlaşmalı boşanma koşullarının gerçekleşmiş olduğundan söz edilemez. Mahkemece, davalı koca temyiz dilekçesinde boşanmak istemediğini bildirdiğinden; davacı kadına, davaya Türk Medeni Kanunu 166/1-2 madde uyarınca çekişmeli boşanma davası olarak devam etmek isteyip, istemediğinin sorulması; devam etmek istemediği takdirde davanın reddine; devam etmek istediğinde ise, taraflara delil bildirme imkânı sağlanarak bildirildiğinde delillerin toplanması ile gerçekleşecek sonuca göre karar verilmesi gerekir. Açıklanan hususlar gözetilmeden; yazılı şekilde davanın kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup; bozmayı gerektirmiştir…” (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi T:30.01.2012 E:2012/13 K:2012/1693)

“…Taraflar Türk Medeni Kanununun 166/3. maddesi uyarınca boşanmışlar, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir. Anlaşmalı boşanma yönünde oluşan karar kesinleşinceye kadar eşlerin bu yöndeki diğer bir ifadeyle gerek boşanmanın mali sonuçları, gerekse çocukların durumu hususunda kabul edilen düzenlemeleri kapsayan irade beyanından dönmesini engelleyici yasal bir hüküm bulunmamaktadır. Bu halde anlaşmalı boşanma davasının “çekişmeli boşanma” (TMK m. 166/1-2) olarak görülmesi gerekir. Açıklanan sebeple mahkemece taraflara iddia ve savunmalarının dayanağı bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetlerini içeren beyan ile iddia ve savunmanın dayanağı olarak ileri sürülen her bir vakıanın ispatını sağlayacak delillerini sunmak ve dilekçelerin karşılıklı verilmesini sağlamak üzere süre verilip ön inceleme yapılarak tahkikata geçildikten sonra usulüne uygun şekilde gösterilen deliller toplanarak gerçekleşecek sonucu uyarınca karar verilmek üzere hükmün bozulmasına karar vermek gerekmiştir…” (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi E:2015/25527 K:2016/96 KT:11.01.2016)

 “…Somut olayda; davacı H.D11.04. 2011 tarihli boşanma dava dilekçesinde”…herhangi bir nafaka veya tazminat talebinde bulunmamaktadır. Mal ve eşya paylaşımı ile ilgili herhangi bir isteği yoktur” şeklinde beyanda bulunmuş, 02.06.2011 tarihli yargılama oturumunda da, dava dilekçesini tekrar ettiğini, herhangi bir nafaka, tazminat ve eşya talebinin olmadığını bildirmiş, Mahkemece, taraflar arasındaki protokolün uygunluğu saptanmadan boşanmaya karar verilmiş ve hüküm temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir. Protokole yönelik yukarıdaki açıklamalar ışığında davacının boşanmanın fer’ilerinden olan maddi, manevi tazminat, yoksulluk nafakası vb. açıkça feragat ettiği sabit ise de, mal rejiminin tasfiyesine konu olan evlilik birliği içinde edinilen taşınır veya taşınmazlardan kaynaklanan haklarından feragat ettiği kabul edilemez. Anlaşmalı boşanma protokolünde mal rejiminin tasfiyesine ilişkin düzenlemelerin bulunması ve bu yöndeki anlaşmanın geçerli olabilmesi için düzenlemenin mal rejiminin tasfiyesine ilişkin olduğunun duraksamaya yer vermeyecek şekilde tek tek ve ismen sayılmak suretiyle açıkça belirlemiş olmaları gerekir. Uyuşmazlık konusu protokolün bu haliyle mal rejiminin tasfiyesini de kapsadığını söylemek güçtür. Hangi hususları içerdiği muğlak olan protokolün TMK’nun 166/3 maddesine uygunluğu kabul edilmeyeceğinden davacının boşanma davasına ilişkin dava dilekçesi ve yargılama oturumundaki beyanları esas alınarak aleyhine karar verilemez…” (Yargıtay 8. Hukuk Dairesi 19.09.2013 E:2013/827, K:2013/12674)

“…Evlilik en az bir yıl sürmüşse eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi halinde, evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır. Bu halde boşanma kararı verilebilmesi için, hâkimin, tarafları bizzat dinleyerek iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi ve boşanmanın mali sonuçları ile çocukların durumu hususunda taraflarca kabul edilecek düzenlemeyi uygun bulması şarttır. Hâkim, tarafların ve çocukların menfaatlerini göz önünde tutarak bu anlaşmada gerekli gördüğü değişiklikleri yapabilir. Bu değişikliklerin taraflarca da kabulü halinde boşanmaya hükmolunur. ( TMK. 166/3 ) Taraflar anlaşmalı boşanma talebiyle mahkemeye başvurmuşlar, aralarında yaptıkları protokolü de hâkime vermişlerdir. Taraflar, duruşmada kişisel ilişki tesisini hâkimin takdirine bıraktıklarını ifade etmişlerdir. Bu halde, hâkimin; düzenlemeyi düşündüğü kişisel ilişki tesisini taraflara açıklayıp, bunun taraflarca kabulü halinde boşanmaya karar verilmesi gerekirken, bu yönde işlem yapılmadan yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir…” (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi KT:11.06.2007 E:2006/20740 K:2007/9728)

“…Mahkemece; tarafların “boşanma ve fer’ilerinde anlaşmış olmalarına” dayanılarak Türk Medeni Kanununun 166/3. maddesi gereğince boşanmalarına karar verilmiş, kararı davacı temyiz etmiştir. Davacı temyiz dilekçesinde boşanma davasından feragat ettiğine ilişkin bir beyanda bulunmamakta, eşi tarafından tazminatsız ve nafakasız olarak boşanma konusunda kandırıldığını, ileri sürerek kararın bozulmasını istemektedir. Anlaşmalı boşanma yönünde oluşan karar kesinleşinceye kadar, davacının bu yöndeki irade beyanından dönmesini engelleyici yasal bir hüküm bulunmamaktadır. Böyle bir durumda davaya, çekişmeli olarak devam edilmesi, buna bağlı olarak taraflara delil göstermeleri için imkân tanınması, göstermeleri halinde delillerinin toplanması ve Türk Medeni Kanununun 166/1-2. maddesinde yer alan boşanma sebebinin gerçekleşip gerçekleşmediği saptanıp sonucuna göre karar verilmesi gerekir. Açıklanan yönde araştırma ve inceleme yapılmak üzere hükmün bozulması gerekmiştir…” (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 24.12.2012 E:2012/14467  K:2012/31520)

Her ne kadar halk arasında anlaşmalı boşanma davalarının taraflarca avukat yardımı olmaksızın açılıp sonuçlanabileceğine ilişkin yaygın hatalı bir kanaat var ise de, yukarıdaki açıklamalarımızdan da görüleceği üzere, gayet karmaşık ve avukat ile takibi zorunlu davalardandır. Dava açmadan evvel boşanma davalarında uzman bir avukata danışmadan dava açılması, hak kaybına sebebiyet verebilecektir.

                                                                                   Stj. Av. Ahmet GÜLLÜK & Av. Selçuk ENER

TAKİPSİZLİK SEBEBİYLE DAVANIN AÇILMAMIŞ SAYILMASINA KARAR VERİLDİĞİNDE, ZAMANAŞIMI HİÇ KESİLMEMİŞ OLUR

T.C.
Yargıtay
17. Hukuk Dairesi

Esas No:2014/22600
Karar No:2014/19040
K. Tarihi:

MAHKEMESİ : Van 1. Asliye Hukuk Mahkemesi
TARİHİ : 13/05/2014
NUMARASI : 2012/306-2014/208

Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine dair verilen hükmün süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği düşünüldü:
-K A R A R-
Davacı vekili, davalıya trafik sigortalı aracın, müvekkiline ait araca çarparak hasarladığını, davalının sigortalısının olayda asli kusurlu olduğunu, ihbara rağmen davalının zararı karşılamadığını, müvekkilinin aracını hasarlı şekilde 10.750 TL’sına sattığını, aracın piyasa değerinin 25.000 TL, davalının poliçe limitinin 12.000 TL olduğunu belirterek, 12.000 TL’nın kaza tarihinden işleyecek yasal faiziyle davalıdan tahsilini talep etmiştir.
Davalı vekili, davanın zamanaşımına uğradığını, davacının aynı konuda müvekkili aleyhinde Van 3.Asliye Hukuk Mahkemesinin 2009/419 Esas sayılı dosyasında açtığı davanın derdest olduğunu, poliçe limitinin 12.500 TL olup, davacı aracının daha önce bir başka plaka ile 3.kişi adına kayıtlı olduğu dönemde (3.9.2007 tarihinde) pert edildiğini ve o tarihteki kasko sigorta şirketince hasarlı şekilde satıldığını, sonradan toparlattırılarak plaka değişikliğiyle piyasaya çıkarıldığını, bu nedenle aracın piyasa değerinin talebin çok altında kaldığını, aynı zamanda aracın önceki hasarı ile bu kazada meydana geldiği ileri sürülen hasarların benzerlik gösterdiğini, müvekkiline sigortalı araçtaki hasar ile davacı aracındaki hasarların uyuşmadığını, kaza tutanağında anlatılan oluşa göre araçlarda bu hasarların oluşmayacağını, oluş şeklinin de teknik olarak mümkün görülmediğini kabul anlamına gelmemek şartıyla sigortalının %50 oranında kusurlu olabileceğini, temerrüde düşmediklerini, uzman bilirkişilerce inceleme yapılması gerektiğini belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava, trafik kazasından kaynaklanan maddi tazminat istemine ilişkindir. 2918 sayılı KTK’nun 109/1 maddesine göre, motorlu araç kazalarından doğan maddi zararların tazminine ilişkin talepler, zarar görenin, zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak 2 yıl ve herhalde, kaza gününden başlayarak 10 yıl içinde zamanaşımına uğrar.
Somut olayda, davaya konu trafik kazası 21.10.2008 tarihinde meydana gelmiş; kazaya karışan araç sürücüleri arasında maddi hasarlı trafik kazası tespit tutanağı düzenlenmiştir. Davalı, karşı aracın Z.. şirketidir. Davacı aracında meydana gelen hasar bedelinin tazmini istemiyle 14.6.2012 tarihinde bu davayı açmıştır.
Davalı vekili, süresinde verdiği cevap dilekçesinde zamanaşımı definde bulunarak davanın zamanaşımı nedeniyle reddini savunmuştur. Mahkemece, davalının zamanaşımı defi hakkında olumlu veya olumsuz hiçbir karar verilmemiştir.
Davacı tarafça, işbu davadan önce, Van 3.Asliye Hukuk Mahkemesinin 2009/419-2010/405 sayılı dosyasında 11.9.2009 tarihinde işbu davanın davalı G… Sigorta A.Ş ile karşı aracın sürücüsü (aynı zamanda işleteni olan) Y. B. hakkında aynı sebebe dayanarak 13.000 TL araç hasarının tahsili istemiyle maddi tazminat davası açılmış ise de; davacı tarafın davasını takip etmemesi nedeniyle HUMK’nun 409/5.maddesi gereğince 22.10.2010 tarihinde davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir. Davanın açılmamış sayılması kararı ile dava hiç açılmamış gibi, dava açılması ile kazanılan haklar ortadan kalkmış olur. Artık o dava sebebiyle zamanaşımının kesildiğinden bahsedilemez. 
Somut olayda; kaza tarihinden işbu davanın açıldığı 14.6.2012 tarihine kadar 2 yıllık zamanaşımı süresi geçmiştir. Bu durumda mahkemece, davalı vekilinin zamanaşımı definin kabulü ile davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken işin esasına girilerek yazılı olduğu biçimde davanın esastan reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyizi tirazının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, bozma sebebine ve şekline göre davacı vekilinin sair temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine 18.12.2014 gününde oybirliğiyle karar verildi. 

HAKSIZ FİİLDEN KAYNAKLANAN TAZMİNAT

T.C.

YARGITAY

7. HUKUK DAİRESİ

E. 2009/4902

K. 2009/5522

T. 24.11.2009

.

DAVA : Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen hükmün Yargıtay’ca incelenmesi davacı tarafından istenilmekle, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dosya incelendi, dosyada belgeler okundu. Tetkik Hakiminin açıklamaları dinlendi. Gereği görüşüldü:

KARAR : Dava haksız fiilden kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir.

Mahkemece, davalı İSKİ yönünden yargı yolu bakımından davaya bakmakla görevli olmadığı gerekçe gösterilerek davanın görev yönünden reddine karar verilmiş ise de, varılan sonuç davanın niteliğine ve tarafların sıfatına uygun düşmemiştir.

Türk Ticaret Kanunu’nun 18. maddesi hükmünde, kendi kuruluş kanunları gereğince hususi hukuk hükümleri dairesinde idare edilmek veya ticari şekilde işletilmek üzere Devlet, Vilayet, Belediye gibi kamu tüzel kişilikleri tarafından kurulan teşekkül ve müesseselerin dahi tacir sayılacakları belirtilmiş, aynı Kanunun 12/11 maddesi hükmünde de; su, gaz, elektrik dağıtım, telefon, radyo ile haberleşme ve yayın yapma gibi işlerle uğraşan müesseselerin ticarethane sayılacakları hükme bağlanmıştır.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin su ve kanalizasyon hizmetlerini yürütmek ve bu amaçla gereken her türlü tesisi kurmak, kurulu olanları devralmak ve bir elden işletmek üzere, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı, müstakil bütçeli, kamu tüzel kişiliğini haiz bir kuruluş olarak 2560 Sayılı Kanun’la kurulmuş olan davalı İSKİ Genel Müdürlüğü’nün anılan Kanun hükümlerine göre Genel Kurul, Yönetim Kurulu, Denetçiler ve Genel Müdürlükten oluşan organları vasıtasıyla yönetilmesi, yıllık faaliyet ve yatırımlarının bilançolarla belirlenip, bütçesinin Kamu İktisadi Teşekküllerinde uygulanan bütçe formülüne göre düzenlenmesi ve genel kurul onayına sunulması, yönetim ve denetim kurullarının Genel Kurul kararıyla ibra edilmesi, işlemlerinin 2886 sayılı Devlet İhale, 1050 sayılı Muhasebei Ummiye Kanunları ile bunların ek ve tadillerine tabi olmaması, alım, satım ve ihalelerinde uygulanacak esas ve usullerin ayrı bir yönetmelikle belirlenmesi dikkate alındığında özel hukuk hükümlerine göre idare edilen bir kamu kuruluşu olduğunu kabul etmek gerekir.

Yukarıda açıklanan hükümler dikkate alındığında, tacir sayılan ve faaliyetlerini özel hukuk hükümlerine göre yürüten davalı İSKİ Genel Müdürlüğü aleyhine açılacak davaların adli yargı yerinde görülmesi gerektiği kuşkusuzdur. Verilen hizmetin kamu hizmeti olması bu olguyu değiştirecek bir neden değildir.

SONUÇ : Hal böyle olunca, mahkemece yukarıda açıklanan maddi ve hukuki olgular dikkate alınarak, davalı İSKİ yönünden de davanın esası hakkında bir karar verilmesi gerekirken yazılı bir şekilde hüküm kurulması isabetsiz, davacı tarafın temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde görüldüğ ünden kabulü ile hükmün BOZULMASINA, bozma nedenine sair temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, peşin ödenen 82,80.-TL. harcın istek halinde davacı tarafa iadesine, 24.11.2009 gününde oybirliğiyle karar verildi.

KAZADA YARALANAN BİR KİŞİNİN YARALANMA DERECESİNE VE GEÇİRDİĞİ TEDAVİ SÜRECİNE GÖRE RUHSAL BÜTÜNLÜĞÜ BOZULAN ANNE VE BABAYA MANEVİ TAZMİNAT VERİLEBİLİR

21. Hukuk Dairesi 2014/19308 E. , 2015/1377 K.
“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ : İş Mahkemesi

Davacılar, iş kazası sonucu maluliyetten doğan maddi ve manevi tazminatın ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.
Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde, isteğin kısmen kabulüne karar vermiştir.
Hükmün, davalılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.

K A R A R

1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle, kanuni geciktirici nedenlere göre davalıların aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki sair temyiz itirazlarının reddine,
2-Dava, sigortalının iş kazasından sürekli iş göremezliği nedeniyle kendisi ile anne ve babasının maddi ve manevi zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.
Mahkemece, davacı sigortalı yararına 17.693,33 TL maddi ve 5.000,00 TL manevi, davacı anne ve baba yararına ayrı ayrı 2.500,00 TL manevi tazminatların dava tarihinden itibaren yasal faizi ile davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili ile davacılara ödenmesine karar verilmiştir.
Dosya kapsamındaki bilgi ve belgelerden; davacı sigortalının davalılardan K….Metal Galvaniz San ve Tic. Ltd. Şti.’ye ait işyerinde eksantrik preste çalıştığı sırada sağ el işaret parmağını kalıp ile pres başlığı arasına sıkıştırması sonucu parmağının ortaya yakın kısmından kopması suretiyle iş kazası geçirdiği, SGK Maluliyet Daire Başkanlığı raporunda sigortalının sürekli iş göremezlik oranın % 4.2 olduğunun belirtildiği anlaşılmaktadır.
Zararlandırıcı olay ve dava tarihlerinde yürürlükte bulunan 818 Sayılı Borçlar Kanununun 47. maddesine göre manevi tazminat isteme hakkı doğrudan doğruya cismani zarara maruz kalan kişiye aittir. Yansıma yoluyla aynı eylem nedeniyle üzüntü duyanlar manevi tazminat isteyemezler. Hal böyle olunca doğrudan doğruya cismani zarara maruz kalan yalnızca maddi sağlık bütünlüğü ihlal edilen kişi midir? Zarar kavramına (B.K. 46 ve 47) ruhsal bütünlüğün ihlali, sinir bozukluğu veya hastalığı gibi hallerin girdiği bu maddelerde sadece maddi sağlık bütünlüğünün değil, ruhsal ve sinirsel bütünlüğünde korunduğu doktrinde ve Yargıtay kararlarında kabul edilmektedir. Öyleyse, bir kişinin cismani zarara uğraması sonucunda, onun (ana, baba, karı, koca ve çocuklar gibi) çok yakınlarından birinin de aynı eylem nedeniyle ruhsal ve sinirsel sağlık bütünlüğünün ağır şekilde bozulmuşsa, onların da manevi tazminat isteyebilecekleri kabul edilmelidir. Nitekim,
kaza sonucu ağır yaralanan ve 2 kez ameliyata rağmen iyileşmeyen çocuklarının durumu sebebiyle ruhsal bütünlüğü bozulan anne ve babanın (H.G.K. 26.4.1995 gün ve 1995/11-122, 1995/430) ve haksız eylem sonucu ağır yaralanan ve iktidarsız kalan kocanın karısının manevi tazminat isteyebileceklerine (H.G.K. 23.9.1987 gün ve 1987/9-183 1987/655) ilişkin Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararları aynı esaslara dayanmaktadır.
Karar tarihinde yürürlükte bulunan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 56.maddesi ile bu konu yeniden düzenlenmiş olunup özetle “ağır bedensel zarar yada ölüm halinde zarar görenin veya ölenin yakınlarına da manevi tazminat olarak uygun bir miktar para ödenmesine karar verilebilineceği”hükmü getirilmiştir. Bu yeni düzenlenme ile 818 sayılı Borçlar Kanununun yürürlülük zamanında içtihatlarla düzenlenen husus yasa koyucu tarafından açıklığa kavuşturulmuş ve yaralanan sigortalının yakınlarının manevi tazminat davası bakımından haksahipliği durumu ön şartı olarak “ağır bedensel”zarar koşulunu getirmiştir.
Somut olaya gelince; zararlandırıcı olay ve dava tarihlerinde yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu ile karar tarihinde yürürlükte bulunan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu, yukarıda açıklanan ilkeler ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararları ışığında, iş kazası nedeniyle sağlık bütünlüğü bozulan sigortalının anne ve babasının manevi tazminat talep etme hakkının bulunduğu düşünülse dahi, olayın özelliğine, yaralanmanın niteliğine, meslekte kazanma gücündeki kayıp oranına ve özellikle sigortalının yaralanmasının ağır bedensel zarar oluşturmamasına göre davacı anne ve baba yararına manevi tazminat verilemeyeceğinin anlaşılması karşısında bu davacıların manevi tazminat istemlerinin reddine karar vermek gerekirken, yazılı şekilde kabulüne karar verilmesi doğru olmamıştır.
3-Öte yandan, davanın kısmen kabulüne karar verilmesine rağmen kendilerini vekil ile temsil ettiren davalılar yararına vekalet ücretinin eksik ve hatalı tespit edildiği anlaşılmaktadır. Davacı sigortalı yönünden red edilen maddi tazminat miktarının katsayı değişikliği veya takdiri bir indirim nedenine dayanmadığının anlaşılmasına göre davalılar yararına red edilen miktar üzerinden nisbi vekalet ücretine hükmedilmesi ile, davacı sigortalı için manevi tazminatın red edilen miktarı yönünden Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi’nin 10/2. maddesi dikkate alınarak vekalet ücreti takdir edilmesi gerekirken, hatalı ve eksik ücret takdir edilmesi doğru olmamıştır.
Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular göz önünde tutulmaksızın, yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.
O halde, davalıların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davalılara iadesine, 27/01/2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.

MESLEKTE KAZANMA GÜCÜ KAYBI ORANI BELİRLENMEDEN HÜKÜM KURULMASI USUL VE YASAYA AYKIRIDIR

YARGITAY 10. HUKUK DAİRESİ

T. 3.7.2006 E. 2006/3357 K. 2006/10142

• SİGORTA YARDIMLARININ RÜCUAN TAHSİLİ ( Sigortalı Tarafından Açılan Maddi Tazminat Davasında Kesinleşen Hesap Öğeleri Dikkate Alınarak Sürekli İş Göremezlik Oranına Göre Hesap Raporunda Yapılacak Uyarlama İle Karar Vermek Gereği )

• KONTROL KAYDI SONUCUNUN BEKLENMESİ ZORUNLULUĞU ( Kazanma Gücü Kaybında Bir Değişiklik Olduğunun Belirlenmesi Halinde Sigortalı Tarafından Açılan Maddi Tazminat Davasında Kesinleşen Hesap Öğeleri Dikkate Alınması Gereği )

• MESLEKTE KAZANMA GÜCÜ KAYBI ( Oranı Belirlenmeden Eksik İnceleme ve Araştırma Sonucu Hüküm Kurulması Usul ve Yasaya Aykırı Olduğu )
506/m.26

ÖZET : Dava; 03.01.2002 tarihli iş kazası sonucu sürekli iş göremez duruma giren sigortalıya yapılan sosyal sigorta yardımlarının davalı işverenden rücuan tahsili istemine ilişkin olup, davanın yasal dayanağı 506 sayılı Yasanın 26. maddesidir. Dosya içerisinde bulunan gelir bağlama kararında, sigortalıda oluşan %18 meslekte kazanma gücü kaybı oranı bakımından, 01.04.2005 tarihinde kontrol kaydı bulunmasına, giderek bu durumun gerek rücu alacağına gerekse tavanı oluşturan miktara doğrudan etkili bulunması karşısında, kontrol sonucu araştırılarak, kazanma gücü kaybında bir değişiklik olduğunun belirlenmesi halinde, sigortalı tarafından açılan maddi tazminat davasında kesinleşen hesap öğeleri dikkate alınarak sürekli iş göremezlik oranına göre hesap raporunda yapılacak uyarlama ile karar vermek gerekirken, sigortalının kesinleşen meslekte kazanma gücü kaybı oranı belirlenmeden eksik inceleme ve araştırma sonucu yazılı olduğu şekilde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

DAVA : Davacı, iş kazası sonucu sürekli iş göremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.

Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde isteği hüküm altına almıştır. Hükmün, davalılardan B. Çiklet ve Gıda San. A.Ş. Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi M. Ş. tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi:

KARAR : 1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.

2- Dava; 03.01.2002 tarihli iş kazası sonucu sürekli iş göremez duruma giren sigortalıya yapılan sosyal sigorta yardımlarının davalı işverenden rücuan tahsili istemine ilişkin olup, davanın yasal dayanağı 506 sayılı Yasanın 26. maddesidir.

Dosya içerisinde bulunan gelir bağlama kararında, sigortalıda oluşan % 18 meslekte kazanma gücü kaybı oranı bakımından. 01.04.2005 tarihinde kontrol kaydı bulunmasına, giderek bu durumun, gerek rücu alacağına gerekse tavanı oluşturan miktara doğrudan etkili bulunması karşısında, kontrol sonucu araştırılarak, kazanma gücü kaybında bir değişiklik olduğunun belirlenmesi halinde, sigortalı tarafından açılan maddi tazminat davasında kesinleşen hesap öğeleri dikkate alınarak sürekli iş göremezlik oranına göre hesap raporunda yapılacak uyarlama ile karar vermek gerekirken, sigortalının kesinleşen meslekte kazanma gücü kaybı oranı belirlenmeden eksik inceleme ve araştırma sonucu yazılı olduğu şekilde hüküm kurulması. usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

O halde, davalının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davalılardan B. Çiklet ve Gıda San.A.Ş.’ye iadesine. 03.07.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.

MANEVİ TAZMİNAT ISLAH YOLUYLA ARTIRILMAZ

7. Hukuk Dairesi 2016/10831 E. , 2017/1213 K.

“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı asıl davanın ve birleşen davanın kısmen kabulüne dair verilen hükmün, süresi içinde davacılar vekili, davalı … vekili ile davalı … vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği düşünüldü:
-K A R A R-
Davacı vekili, müvekkilinin yaya kaldırımında bulunduğu sırada davalıların sürücüsü, işleteni ve ZMMS’si olduğu otomobilin kaldırıma çıkarak müvekkile çarpması sonucunda yaralandığını, müvekkilin …olduğunu, olay günü muayenehanesine gitmek için aracını park ettikten sonra yaya kaldırımında yürürken davalı tarafın asli ve tam kusuru ile meydana gelen kazada yaralandığını belirterek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla, 5.000,00 TL karşılanmayan tedavi ve bakım gideri, 15.000,00 TL geçici ve kalıcı iş
../…
2016/10831 -2-
2017/1213

göremezlik tazminatı olarak toplam 20.000,00 TL maddi ve 100.000,00 TL manevi tazminatın kaza tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş; yargılama sırasında maddi tazminat talebini 4.795.843,73 TL olarak ıslah etmiş, manevi tazminat taleplerini de davacı … için 750.000,00 TL…250.000,00 TL, …. 250.000,00 TL olarak artırdıklarını beyan etmiştir.
Birleşen davada davacılar vekili, kazada davacıların oğlu/ babası ve eşi olan …’in yaralandığını, buna çok üzüldüklerini belirterek davacı…. 25.000,00’er TL, … 75.000,00 TL ….50.000,00 TL manevi tazminatın kaza tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı …Ş vekili; davadan önce davacı tarafça müvekkil şirkete başvurulmadığını, davacının maluliyeti olup olmadığının kanıtlanması gerektğini, tedavi giderlerinin müvekkil şirketten istenemeyeğini, 6111 sayılı Yasaya göre tedavi giderlerinden müvekkil şirketin sorumlu olmadığını belirterek davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
Davalı … vekili, davanın idari yargıda görülmesi gerektiğini, sürücü polis memurunun ekip otosu ile seyri sırasında önüne aniden bir motorsiklet çıktığı için direksiyonu önce sola sonra sağa kırmak zorunda kaldığını, dava dışı motorsiklet sürücüsünün ağır kusurunun illiyet bağını kestiğini belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece; toplanan delillere ve tüm dosya kapsamına göre; asıl ve birleşen davanın kısmen kabulüne, davacı … için ıslah gibi 4.795.843,73 TL maddi tazminatın kaza tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline, sigorta şirketinin sorumluluğunun poliçe limiti ile sınırlı tutulmasına, davacı … için 250.000,00 TL, davacı … için 50.000,00 TL, çocuk Demir Dinçer için 25.000,00 TL, davacı baba … için 5.000,00 TL ve davacı anne … için 5.000,00 TL manevi tazminatın kaza tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı … ve …’ndan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmiş; hüküm, davacılar vekili, davalı … vekili ile davalı … vekili tarafından temyiz edilmiştir.
../…
2016/10831 -3-
2017/1213
1-Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına adli yardım talebinin kabul edilmesine göre, davacılar vekili, davalı … vekili ile davalı … vekilinin sair temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.
2-Asıl dava, trafik kazasından kaynaklanan iş göremezlik tazminatı ve manevi tazminat, birleşen dava manevi tazminat istemine ilişkindir.
Manevi tazminat zenginleşme aracı olmamakla beraber, bu yöndeki talep hakkındaki hüküm kurulurken olay sebebiyle duyulan acı ve elemin kısmen de olsa giderilmesi amaçlanmalı ve bu sebeple tarafların sosyal ve ekonomik durumları ile birlikte olayın meydana geliş şekli de gözönünde tutularak, B.K.’nun 47. maddesindeki özel haller dikkate alınarak, hak ve nesafet kuralları çerçevesinde bir sonuca varılmalıdır. Zira, M.K’nun 4.maddesinde, Kanunun takdir hakkı verdiği hallerde hakimin hak ve nesafete göre hükmedeceği öngörülmüştür.
Somut olayda, kaza tarihi, kusur durumu, tarafların sosyal ve ekonomik durumlarına ilişkin hususlar birlikte değerlendirildiğinde, davacı anne … ile davacı baba … için birleşen davada takdir olunan manevi tazminatın bir miktar az olduğu görülmüş ve manevi tazminat miktarı davacı anne ve baba yönünden bir miktar artırılmak suretiyle hakkaniyete uygun bir manevi tazminata hükmedilmek üzere kararın bozulması gerekmiştir.
3 -HUMK.’nun 83. ve devam maddelerinde( 6100 sayılı HMK 176. ve devamı maddeleri) düzenlenmiş olan ıslah müessesesi, mahkemeye yöneltilmesi gereken tek taraflı ve açık bir irade beyanı ile tarafların dilekçelerinde belirttikleri vakıaları, dava konusunu veya talep sonucunun değiştirebilmesi imkanını sağlamaktadır. Usule ilişkin işlemlerin tamamen ya da kısmen ıslahı mümkündür. Ancak, her iki durumda da usulüne uygun açılmış bir davanın bulunması şarttır. Bu hale göre yargılaması devam eden bir dava içinde ıslah ile ikinci bir talepte bulunma olanağı bulunmadığı gibi, ıslahla dava dilekçesinde talep edilmeyen manevi tazminat istenemeyeceği gibi, dava dilekçesinde talep edilen manevi tazminat miktarı da ıslahla artırılamaz. Bu nedenlerle somut olayda; davacı … yönünden kendi yaralanması ile ilgili olarak dava dilekçesinde talep edilen 100.000,00 TL manevi tazminatın 250.000,00 TL olarak ıslah edilmesi ve Mahkemece ıslah dilekçesinde artırılan manevi tazminat miktarı nazara alınarak dava dilekçesinde talep edilen
../…
2016/10831 -4-
2017/1213

miktarın üzerinde manevi tazminata hükmedilmesi hatalı olduğu gibi;birleşen davada davacı …talep edilen 75.000,00 TL manevi tazminat ile … talep edilen 50.000,00 TL manevi tazminatın ıslah dilekçesi ile ayrı ayrı 250.000,00 er TL olarak artırılması ve mahkemece davacı eş ve çocuk yönünden dava dilekçesinde talep edilen miktarları aşacak bir manevi tazminat miktarına hükmedilmemiş ise de davacı eş ve çocuk için hükmedilen manevi tazminatların taktirinde ıslah dilekçesinde artırılan rakamların dikkate alınması da doğru görülmemiştir. Bu halde mahkemece yapılacak iş; davacı …, eşi … dava/birleşen dava dilekçelerinde talep edilen miktarlar nazara alınarak ve olayın oluşu, tarafların sosyal ve ekonomik durumu vs nazara alınarak hak ve nefasete uygun bir manevi tazminata hükmetmek olmalıdır. Açıklanan nedenlerle kararın bozulması gerekmiştir.
4- İş göremezlik zararının hesabında davacının gelirinin belirlenmesi tazminatın doğru tespitinde önemli bir yer tutmaktadır. Çalışma hayatının aktif çalışma dönemi ve emeklilik dönemi olan pasif devre olarak ayrılması ve özel yasalarında çalışma süreleri ayrık olarak belirtilmemiş (asker, polis vb. gibi) kişiler yönünden 60 yaşın aktif çalışma devresi, bakiye yaşam süresi varsa bu sürenin de pasif çalışma dönemini oluşturduğu, tazminatın hesabında pasif devrede de zararın oluşacağı ve bu zararın asgari ücret düzeyinde bir zarar olacağının kabulünün gerektiği Dairemizin yerleşmiş içtihatlarındandır.
Somut olayda davacı …, kaza taraihinde ….alışmakta olup aynı zamanda muayenehane işletmektedir. Davacının doyada mevcut 2012 temmuz ayı maaş bodrosuna göre maaşı 3.628,53 TL olup, vergi beyannamesinde, muayenehanesinin 2011 yılı yıllık geliriinin 2.096,78 TL olduğu anlaşılmaktadır. Mahkemece hükme esas alınan 24.06.2015 tarihli aktüer raporunda, davacının bakiye ömrünün aktif, pasif dönem olarak ayrılmasına, pasif dönemde AGİ’siz asgari ücret üzerinden hesap yapılmasına rağmen, davacı …’in aktif dönemde elde ettiği gelirin ellerindeki belgelere gore emsal bir porofesörün gelirinin en az aylık 22.776,50 TL yani asgari ücretin 25,017 katı olduğu kabul edilerek hesaplama yapılmıştır. Mahkemece bu rapora gore karar verilmiştir. Ancak aktüer raporunda; davacının gelirinin tespitinde nazara alındığı belirtilen belgeler açıklanmamıştır. Bu nedenle, yeterli, açık ve denetime elverişli olmayan rapora göre karar verilmesi de doğru görülmemiştir.

../…
2016/10831 -5-
2017/1213

SONUÇ: Yukarıda 1 nolu bentte açıklanan nedenlerle davacılar vekili, davalı … vekili ile davalı … vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine, 2 nolu bentte açıklanan nedenlerle davacılar vekilinin, 3 ve 4 nolu bentlerde açıklanan nedenlerle davalı … vekili ile davalı … vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davacılar, davalı …’a geri verilmesine 09/02/2017 gününde oybirliğiyle karar verildi.

İŞ KAZASINDAN ASIL İŞVEREN VE ALT İŞVEREN BİRLİKTE MÜTESELSİLEN SORUMLUDUR


T.C.
Yargıtay
21. Hukuk Dairesi

Esas No:2016/20337
Karar No:2017/6431
K. Tarihi:18.9.2017

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi

Davacı, iş kazası sonucu maluliyetinden doğan maddi ve manevi tazminatın ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.
Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin kısmen kabulüne karar vermiştir.
Hükmün taraf vekillerince temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan sonra düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okundu, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.

K A R A R

1- Dava 14.11.2010 tarihinde meydana gelen iş kazası sonucu sürekli iş göremezliğe uğrayan sigortalının maddi ve manevi zararlarını giderilmesi istemine ilişkindir.
Mahkemece davacı lehine 14.985,72 TL maddi ve 10.000 TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine karar verilmiştir. 
Dosya kapsamındaki belgelerden, davacının 14.11.2010 tarihinde bina inşaatında balkon korkuluk demirlerinin montajı işinde çalışırken, oda içerisinden balkona doğru yaklaşık 6 metre uzunluğundaki çelik profili uzatması neticesinde, inşaatın yakınından geçmekte olan elektirik hattının çelik profil ile ark yapması neticesinde, davacının %18 oranında iş gücü kaybına uğrayacak şekilde malul kaldığı, olayın SGK tarafından iş kazası kabul edildiği, mahkemece hükme esas alınan kusur bilirkişi raporunda davalının %30 müterafik kusuru ile dava harici alt işveren … Şirketinin %40, davacının ise %30 oranında kusurlu olduğunun tespit edildiği anlaşılmıştır. 
4857 sayılı Kanun’un 2.maddesine göre bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye işçi, işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişiye yahut tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlara işveren, işçi ile işveren arasında kurulan ilişkiye iş ilişkisi denir. 
İş Kanunu’nun 2.maddesinin 7.fıkrasına göre bir işverenden, işyerinde yürüttüğü mal veya hizmet üretimine ilişkin yardımcı işlerinde veya asıl işin bir bölümünde işletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işlerde iş alan ve bu iş için görevlendirdiği işçilerini sadece bu işyerinde aldığı işte çalıştıran diğer işveren ile iş aldığı işveren arasında kurulan ilişkiye asıl işveren-alt işveren ilişkisi denir. Bu ilişkide asıl işveren, alt işverenin işçilerine karşı o işyeri ile ilgili olarak bu Kanundan, iş sözleşmesinden veya alt işverenin taraf olduğu toplu iş sözleşmesinden doğan yükümlülüklerinden alt işveren ile birlikte sorumludur.
5510 sayılı Kanun’un 12/6.maddesi ile de asıl işveren, bu Kanunun işverene yüklediği yükümlülüklerden dolayı alt işveren ile birlikte sorumlu tutulmuştur. 
4857 sayılı Kanun’un 2/7.maddesi ile işçilerin İş Kanunu’ndan, sözleşmeden ve toplu iş sözleşmesinden doğan hakları, 5510 sayılı Kanun’un 12/6.maddesi ile de Kurumun alacakları ve işçinin sosyal güvenlik hakkı daha geniş koruma,güvence altına alınmak istenmiştir. Aksi halde, 4857 veya 5510 sayılı Kanun’dan kaynaklanan yükümlülüklerinden kaçmak isteyen işverenlerin işin bölüm veya eklentilerini muvazaalı bir biçimde başka kişilere vermek suretiyle yükümlülüklerinden kaçması mümkün olurdu. 
Asıl işveren ile alt işverenin birlikte sorumluluğu müteselsil sorumluluktur. Asıl işveren, doğrudan bir hizmet sözleşmesi bulunmamakla birlikte İş Kanunu’nun 2.maddesinin 6.fıkrası gereğince alt işverenin işçilerinin iş kazası veya meslek hastalığı nedeniyle uğrayacakları maddi ve manevi zarardan alt işveren ile birlikte müteselsilen sorumludur. Bu nedenle meslek hastalığına veya iş kazasına uğrayan alt işverenin işçisi veya ölümü halinde mirasçıları tazminat davasını müteselsil sorumlu olan asıl işveren ve alt işverene karşı birlikte açabilecekleri gibi yalnızca asıl işverene veya alt işverene karşı da açabilirler. 
Alt işverenden söz edebilmek ve asıl işvereni, aracının borçlarından sorumlu tutabilmek için bir takım zorunlu unsurlar bulunmaktadır. 
a) İşyerinde işçi çalıştıran bir asıl işveren bulunmalıdır. Sigortalı çalıştırmayan “işveren sıfatını kazanamayacağı için, bu durumdaki kişilerden iş alanlar da aracı sayılmayacak ve anılan madde kapsamında dayanışmalı sorumluluk doğmayacaktır.
b) Bir başka işveren, işyerinde yürüttüğü mal veya hizmet üretimine ilişkin bir işte veya bir işin bölüm veya eklentilerinde iş almalı ve sigortalı çalıştırmalıdır.
c) İşverenlik sıfatını, alınan işte ve o iş nedeniyle sigortalı çalıştırılması sonucunda kazanmış olması aranacaktır. Bu kişinin diğer bir takım işyerlerinde çalıştırdığı sigortalılar nedeniyle kazandığı işverenlik sıfatının sonuca etkisi bulunmamaktadır.
d) İşverenden alınan iş, işverenin sigortalı çalıştırdığı işe göre ayrı ve bağımsız bir işyeri olarak değerlendirilebilecek nitelikte olmamalıdır, aksi halde iş alan kimse aracı değil, bağımsız işveren niteliğinde bulunacaktır.
e) İşin bütünü başka bir işverene bırakıldığında, iş anahtar teslimi verildiğinde veya işveren kendisi sigortalı çalıştırmaksızın işi bölerek ihale suretiyle farklı kişilere vermişse, iş sahibi (ihale makamı) Yasanın tanımladığı anlamda asıl işveren olmayacağından, bir alt-üst işveren ilişkisi bulunmayacaktır. 
f) Alt işverenin aldığı iş, işverenin asıl işinin bölüm ve eklentilerindeki işin bir kesimi yada yardımcı işler kapsamında bulunmalıdır. Asıl işverenden alınan iş, onun sigortalı çalıştırdığı işe göre ayrı ve bağımsız bir nitelik taşımaktaysa, işi alan kimse alt işveren değil, bağımsız işveren sayılacaktır. Bu noktada belirleyici yön; yapılan işin, diğerinin bütünleyici, yardımcı parçası olup olmadığıdır. İşyerindeki üretimle ilgili olmayan ve asıl işin tamamlayıcısı niteliğinde bulunmayan bir işin üstlenilmesi halinde, alt işverenden söz etme olanağı kalmayacak, ortada iki bağımsız işveren bulunacaktır. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 24.05.1995 gün ve 1995/9-273-548 sayılı kararı da aynı yöndedir.)
Yine 5510 sayılı Yasanın 13/e bendine göre işçilerin, işverence sağlanan bir taşıt ile işin yapıldığı yere gidiş gelişi esnasında meydana gelen kaza iş kazası sayılır. İşverenin işinin görülmesi için sigortalıların işin görüleceği yere emniyetli ve güvenli bir şekilde götürülüp getirilmeleri işverenin yükümlülüğünde olan bir husustur. İşveren bu görevini kendi araç ve işçisiyle yapabileceği gibi başkasına ait araç ve işçi ile de yerine getirebilir. Taşıma işinin işverenin nam ve hesabına yapılması halinde diğer sorumlular yanında işverenin de işçiye karşı doğrudan sorumluluğu bulunmaktadır
Bu açıklamalar ışında somut olayda, davaya konu iş kazasının gerçekleştiği bina inşaatının yapımının müteahhit olarak Davalı … tarafından üstlenildiği ve Belediye tarafından 16.06.2010 tarihinde Yapının Kullanma İzin Belgesinin düzenlendiği anlaşılmaktadır. Davalı taraf, inşa edilen dairelerin kaza tarihinden önce kat maliklerine teslim edildiğini, kazanın gerçekleştiği dairenin ise dava harici …’a ait olduğunu, bu şahsın balkon korkuluğu işini davacının çalıştığı alt işveren … Şirketine verdiğine yönelik iddiada bulunduğu, aynı zamanda Davacı tarafından aynı iş kazası ile ilgili … Elektirik Dağıtım A.Ş.’ne karşı … 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2015/877 Esas sayılı dosyasında dava açtığı anlaşılmaktadır. 
Bu halde Davalı …’ın asıl işveren sıfatının bulunup bulunmadığı ile kusur oranlarının aidiyeti hususunda uyuşmazlık bulunduğu açıktır. 
O halde Mahkemece yapılacak iş, 16.06.2010 tarihli Yapı Kullanım İzin Belgesinden sonra Davalı …’ın kazanın gerçekleştiği inşaatta faaliyetine devam edip etmediğine ilişkin, inşaatın ve özellikle iş kazasının gerçekleştği bağımsız bölümün kat maliklerine tapuda devredilmek suretiyle intikalinin sağlanıp sağlanmadığı, kazanın gerçekleştiği bağımsız bölümde, su, elektirik, telefon vb. abonelik kayıtları getirtilmek suretiyle ve tarafların ibraz edeceği deliller birlikte değerledirilmek suretiyle, fiilen kaza tarihinde kat maliki tarafından kullanılıp kullanılmadığı açıklığa kavuşturularak, davalı …’ın asıl işveren olarak sorumlu tutulup tutulamayacağı yönünde bir karar vermekten ibarettir.
2- İnsan yaşamının kutsallığı çerçevesinde işveren, işyerinde işçilerin sağlığını ve iş güvenliğini sağlamak için gerekli olanı yapmak ve bu husustaki şartları sağlamak ve araçları noksansız bulundurmakla yükümlü olduğu olay tarihinde yürürlükte bulunan İş Kanunu’nun 77. maddesinin açık buyruğudur. Bu kapsamda işveren özen yükümlülüğü kapsamında alması gereken önlemleri almamış ve bu nedenle de zararlandırıcı bir olay meydana gelmiş ise akti yükümlülüğünü yerine getirmeyen işverenin bu zarardan sorumlu tutulacağı tartışmasızdır. Fakat işverinin almadığı yada eksik aldığı bu önlemler ile zararlandırıcı olay arasında nedensellik olması esastır. Diğer bir ifade ile eğer zararlı netice ile işverence hiç alınmayan yada eksik alınan önlemler arasında doğrudan bir bağ kurulamıyor ise bu zararlı neticeden işverenin sorumlu tutulması doğru olmayacaktır. Aksinin kabulü işverenin oldukça geniş sınırlar içeren akti sorumluluğunun sınırlarının dahada genişletilmesi olur ki bu kabul edilebilir bir hal değildir. Yine kaza ile işverence alınmayan önlemler arasında uygun illiyet bağının bulunması da işverinin sorumluluğu için esastır.
Bu açıklamalar ışığında kusur oranlarının doğru şekilde tespiti açısından aynı olayla ilgili … Elektirik Dağıtım A.Ş.’ne karşı açılan dava dosyasının, iş bu dava dosyası arasına getirterek, işçi sağlığı ve iş güvenliği konularında uzman 3 kişilik bilirkişi heyetine konuyu yukarıda açıklandığı biçimde incelettirmek, tarafların dosyada mevcut kusur raporlarına itirazları da gözetilerek, tarafların kusur oranlarını belirler şekilde yöntemince rapor almak, alınan raporu, mevcut delillerle birlikte değerlendirmek ve buna göre karar vermekten ibarettir. 
3- Yukarıda da işaret olunduğu üzere, Asıl işveren ile alt işverenin birlikte sorumluluğu müteselsil sorumluluktur. Asıl işveren, doğrudan bir hizmet sözleşmesi bulunmamakla birlikte İş Kanunu’nun 2.maddesinin 6.fıkrası gereğince alt işverenin işçilerinin iş kazası veya meslek hastalığı nedeniyle uğrayacakları maddi ve manevi zarardan alt işveren ile birlikte müteselsilen sorumludur. Bu nedenle meslek hastalığına veya iş kazasına uğrayan alt işverenin işçisi veya ölümü halinde mirasçıları tazminat davasını müteselsil sorumlu olan asıl işveren ve alt işverene karşı birlikte açabilecekleri gibi yalnızca asıl işverene veya alt işverene karşı da açabilirler.
Somut olayda dava ve ıslah dilekçesinde davacının açıkça müşterek müteselsil sorumluluğa dayandığı halde, mahkemece sadece davalı …’a isabet eden %30 oranındaki kusur üzerinden tazminata hükmedilmesi ve alt işverene isabet eden %40 oranındaki kusur yönünden talebin hüküm harici bırakılması hatalı olmuştur. 
Mahkemece yukarıda açıklanan maddi ve hukuksal olgular dikkate alınmadan, yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
O halde, taraf vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul olunmalı ve bu aşamada temyiz itirazlarının sair yönleri incelenmeksizn hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ: Hükmün yukarıda açıklanan nedenle taraf vekillerinin sair temyiz itirazları incelenmeksizin BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde temyiz edenlere iadesine, 18.09.2017 gününde oybirliğiyle karar verildi.

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.