SATIŞ VAADİ SÖZLEŞMESİNDEN DOĞAN HAK , KİŞİSEL BİR HAK OLMASI NEDENİYLE VAAT ALAN ALICININ, TAPUYA ŞERH VERİLEREK KUVVETLENDİRİLMİŞ KİŞİSEL HAK HALİNE GETİRİLMEMİŞ BU HAKKINI SÖZLEŞMENİN TARAFI OLMAYAN BAŞKA KİŞİLERE DAVA YOLUYLA İLERİ SÜREMEYECEĞİ GEREKÇESİYLE TAŞINMAZIN VAAT VEREN TARAFINDAN ÜÇÜNCÜ KİŞİLERE SATILMASI DURUMUNDA YENİ MALİKLERE KARŞI HAK İLERİ SÜREMEZ.

Hukuk Genel Kurulu         2014/1153 E.  ,  2016/910 K.

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Dörtyol 1. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 06.10.2011 gün ve 2009/388 E., 2011/731 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 16.03.2012 gün ve 2012/2850 E., 2012/3852 K. sayılı ilamı ile hükmün onanmasına karar verilmiş ise de, davacı vekilinin karar düzeltme talebi üzerine, Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 05.07.2012 gün ve 2012/8060 E., 2012/9280 K. sayılı ilamı ile;

(…Davacı, davalıların murisi Fatma Özkurt’un 11.01.1979 tarihli satış vaadi sözleşmesi ile 688 parsel sayılı taşınmazdan 400/1525 sehimini yani hissesine mahsuben 400 m2 yeri kendisine satmayı vaat ettiğini belirterek tapu iptali ve tescil talebinde bulunmuştur.

Davalı …, zamanaşımı nedeniyle davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, dava konusu taşınmazın imar uygulaması ile 208 ada 1, 2, 3 ve 4 sayılı parsellere dönüştüğü, satış vaadi sözleşmesine dayanılarak hak iddia edilen yerin 208 ada 3 numaralı imar parseli içerisinde kaldığı, bu parselin de dava tarihinden önce üçüncü şahsa satıldığı belirtilerek husumet yönünden davanın reddine karar verilmiştir.

Davacı vekilinin temyizi üzerine karar Dairemizce onanmıştır.

Davacı vekili karar düzeltme talebinde bulunmuştur.

Bilindiği üzere, Türk Medeni Kanununun 706 Borçlar Kanununun 213 ve 2644 sayılı Tapu Kanununun 26. maddeleri hilafına tapulu taşınmazların harici veya fiili taksimi ile paylarının mülkiyeti ana taşınmazdan ayrılamaz. Satış vaadi sözleşmesi ile ana taşınmazdan pay satın alan davacının imar nedeniyle ifrazen oluşan 208 ada 1, 2, 3 ve 4 sayılı parsellerde de mülkiyet hakkı söz konusudur. Mahkemece, resmi şekilde düzenlenen satış vaadi sözleşmesi gereğince bu parsellerden davacıya pay tesciline karar verilmesi gerekir. Ancak, bu parsellerden 208 ada 1, 2 ve 3 sayılı imar parselleri satış vaadi sözleşmesinin düzenlenmesinden sonra ve dava tarihinden önce üçüncü kişilere tapudan devredilmiş ise de 208 ada 4 sayılı imar parseli tapuda halen satış vaadinde bulunan Fatma Özkurt mirasçılarından davalı … adına kayıtlı bulunmaktadır. Bu durumda imar parsellerinden daha önce düzenleme ortaklık payı da düşüldüğünden davacının her bir parselde satın almış olduğu oranda pay sahibi olduğu gözetilerek halen tapuda mirasçılardan … adına kayıtlı bulunan 208 ada 4 sayılı imar parselinden bu miktarda payın iptali ile davacı adına tesciline karar vermek gerekirken davanın yazılı şekilde husumet yönünden reddi doğru görülmemiştir.

Dairemizin onama kararı yanılgıya dayalı olduğundan davacı vekilinin yerinde görülen karar düzeltme itirazlarının kabulü ile hükmün bozulmasına karar vermek gerekmiştir…)

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, gayrimenkul satış vaadi sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.

Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; Özel Dairece ilk olarak kararın onanmasına karar verilmiş ise de; davacı vekilinin karar düzeltme talebi üzerine karar yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Direnme kararını davacı vekili temyize getirmektedir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; gayrimenkul satış vaadi sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkin eldeki davada, dava konusu 688 parsel sayılı taşınmazdan imar nedeniyle ifrazen oluşan 208 ada 1, 2, 3 ve 4 sayılı parsellerde de davacının mülkiyet hakkının söz konusu olup olmadığı, buradan varılacak sonuca göre davalı …’a husumet yöneltilip yöneltilemeyeceği noktasında toplanmaktadır.

Davacı … ile davalıların murisi Fatma Özkurt arasında 11.1.1979 tarihinde, 467 yevmiye nolu düzenleme şeklinde gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi düzenlendiği, buna göre Hatay ili Dörtyol ilçesi Yakacık köyü Küçükkösecili mevkiinde bulunan 688 parsel sayılı taşınmazın 400 m2’sinin davacıya devrinin vaat edildiği, gayrimenkul satış vaadinin düzenlenmesinden sonra 3.4.1996 tarihinde, davalılardan …’un dava konusu 688 parsel sayılı taşınmazın 51/240 hissesini babası Ahmet Doğan Özkurt’tan, 36/240 hissesini ise Aişe Aydın’dan satın aldığı, 10.3.2009 tarihinde dava konusu taşınmazın imar uygulaması sonucunda şuyulandırmaya tabi tutulduğu, 208 ada 1, 2, 3 ve 4 parsel numaralarını aldığı, 208 ada 1 parsel sayılı taşınmazın 357/372 hissesinin dava dışı Meryem Ilgın’a, 15/372 hissesinin Payas Belediyesi’ne ait olduğu, 208 ada 2 parsel sayılı taşınmazın 357/404 hissesinin dava dışı Halil Topdağ’a, 47/404 hissesinin Payas Belediyesi’ne ait olduğu, 208 ada 3 parsel sayılı taşınmazın dava dışı Gülseren Özkan’a, 208 ada 4 parsel sayılı taşınmazın ise davalılardan …’a ait olduğu görülmektedir.

Davalılardan …’un dava konusu Yakacık Köyü 688 parsel (yeni 208 ada 4 parsel) sayılı taşınmazın 51/240 hissesini babası Ahmet Doğan Özkurt’tan henüz babası hayatta iken, yine 36/240 hissesini de Aişe Aydın’dan 3.4.1996 tarihinde satış yoluyla edindiği, davalı …’a miras yoluyla yapılmış bir intikalin söz konusu olmadığı, satış vaadi sözleşmesinden doğan hak, kişisel bir hak olduğu için, vaat alan alıcının bu hakkını, sözleşmenin tarafı olmayan başka kişilere dava yoluyla ileri süremeyeceği, taşınmazın mal sahibi tarafından başka kişilere satılması halinde, yeni malike karşı herhangi bir hak iddia edemeyeceği, taşınmaz satış vaadinin bu akdin dışında bulunan kişileri bağlamayacağı, bu akitten doğan hakkın onlara karşı ileri sürülemeyeceği ve taşınmaz satış vaadinin tapu siciline de şerh edilmediği anlaşıldığından şahsi hak doğuran satış vaadi sözleşmesinin 3. kişi durumunda bulunan ve tapuda satım akdi ile ayni hak kazanmış olan davalı …’a karşı husumet yöneltilmesi mümkün değildir.

Hal böyle olunca, mahkemece, yukarıda açıklanan ilkelere uygun değerlendirme yapılarak davalı …’un maliki olduğu taşınmazı tapuda satın aldığı, kendisine miras yoluyla yapılmış bir intikalin söz konusu olmadığı, şahsi hak doğuran satış vaadi sözleşmesinin davalı …’a karşı ileri sürülemeyeceği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmesi ile bu kararda direnilmesi usul ve yasaya uygun olup direnme kararının onanması gerekmiştir.

SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan gerekçelerle ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alınmış olduğundan başkaca harç alınmasına mahal olmadığına, 29.06.2016 gününde oybirliğiyle karar verildi.

TAKİPSİZLİK SEBEBİYLE DAVANIN AÇILMAMIŞ SAYILMASINA KARAR VERİLDİĞİNDE, ZAMANAŞIMI HİÇ KESİLMEMİŞ OLUR

T.C.
Yargıtay
17. Hukuk Dairesi

Esas No:2014/22600
Karar No:2014/19040
K. Tarihi:

MAHKEMESİ : Van 1. Asliye Hukuk Mahkemesi
TARİHİ : 13/05/2014
NUMARASI : 2012/306-2014/208

Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine dair verilen hükmün süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği düşünüldü:
-K A R A R-
Davacı vekili, davalıya trafik sigortalı aracın, müvekkiline ait araca çarparak hasarladığını, davalının sigortalısının olayda asli kusurlu olduğunu, ihbara rağmen davalının zararı karşılamadığını, müvekkilinin aracını hasarlı şekilde 10.750 TL’sına sattığını, aracın piyasa değerinin 25.000 TL, davalının poliçe limitinin 12.000 TL olduğunu belirterek, 12.000 TL’nın kaza tarihinden işleyecek yasal faiziyle davalıdan tahsilini talep etmiştir.
Davalı vekili, davanın zamanaşımına uğradığını, davacının aynı konuda müvekkili aleyhinde Van 3.Asliye Hukuk Mahkemesinin 2009/419 Esas sayılı dosyasında açtığı davanın derdest olduğunu, poliçe limitinin 12.500 TL olup, davacı aracının daha önce bir başka plaka ile 3.kişi adına kayıtlı olduğu dönemde (3.9.2007 tarihinde) pert edildiğini ve o tarihteki kasko sigorta şirketince hasarlı şekilde satıldığını, sonradan toparlattırılarak plaka değişikliğiyle piyasaya çıkarıldığını, bu nedenle aracın piyasa değerinin talebin çok altında kaldığını, aynı zamanda aracın önceki hasarı ile bu kazada meydana geldiği ileri sürülen hasarların benzerlik gösterdiğini, müvekkiline sigortalı araçtaki hasar ile davacı aracındaki hasarların uyuşmadığını, kaza tutanağında anlatılan oluşa göre araçlarda bu hasarların oluşmayacağını, oluş şeklinin de teknik olarak mümkün görülmediğini kabul anlamına gelmemek şartıyla sigortalının %50 oranında kusurlu olabileceğini, temerrüde düşmediklerini, uzman bilirkişilerce inceleme yapılması gerektiğini belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava, trafik kazasından kaynaklanan maddi tazminat istemine ilişkindir. 2918 sayılı KTK’nun 109/1 maddesine göre, motorlu araç kazalarından doğan maddi zararların tazminine ilişkin talepler, zarar görenin, zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak 2 yıl ve herhalde, kaza gününden başlayarak 10 yıl içinde zamanaşımına uğrar.
Somut olayda, davaya konu trafik kazası 21.10.2008 tarihinde meydana gelmiş; kazaya karışan araç sürücüleri arasında maddi hasarlı trafik kazası tespit tutanağı düzenlenmiştir. Davalı, karşı aracın Z.. şirketidir. Davacı aracında meydana gelen hasar bedelinin tazmini istemiyle 14.6.2012 tarihinde bu davayı açmıştır.
Davalı vekili, süresinde verdiği cevap dilekçesinde zamanaşımı definde bulunarak davanın zamanaşımı nedeniyle reddini savunmuştur. Mahkemece, davalının zamanaşımı defi hakkında olumlu veya olumsuz hiçbir karar verilmemiştir.
Davacı tarafça, işbu davadan önce, Van 3.Asliye Hukuk Mahkemesinin 2009/419-2010/405 sayılı dosyasında 11.9.2009 tarihinde işbu davanın davalı G… Sigorta A.Ş ile karşı aracın sürücüsü (aynı zamanda işleteni olan) Y. B. hakkında aynı sebebe dayanarak 13.000 TL araç hasarının tahsili istemiyle maddi tazminat davası açılmış ise de; davacı tarafın davasını takip etmemesi nedeniyle HUMK’nun 409/5.maddesi gereğince 22.10.2010 tarihinde davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir. Davanın açılmamış sayılması kararı ile dava hiç açılmamış gibi, dava açılması ile kazanılan haklar ortadan kalkmış olur. Artık o dava sebebiyle zamanaşımının kesildiğinden bahsedilemez. 
Somut olayda; kaza tarihinden işbu davanın açıldığı 14.6.2012 tarihine kadar 2 yıllık zamanaşımı süresi geçmiştir. Bu durumda mahkemece, davalı vekilinin zamanaşımı definin kabulü ile davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken işin esasına girilerek yazılı olduğu biçimde davanın esastan reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyizi tirazının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, bozma sebebine ve şekline göre davacı vekilinin sair temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine 18.12.2014 gününde oybirliğiyle karar verildi. 

DENİZ TAŞIMACILIĞINDAN KAYNAKLANAN RÜCU DAVASINDA DAVALININ AĞIR KUSURLU OLMASI HALİNDE ZAMANAŞIMI 10 YILDIR

T.C. YARGITAY 11. HUKUK DAİRESİ

E. 2001/9163 K. 2002/1142 T. 12.2.2002

DAVA : Davacı vekili, müvekkili sigorta şirketine sigortalı vinç emtiasının taşıma sırasında tamamen zayi olduğunu, hasar bedelinin sigortalıya ödenerek haklarına halef olunduğunu, ayrıca yük ilgililerinin alacağı müvekkile temlik ettiklerini, davalının ise müvekkilinin selefi ile taşıma sözleşmesi yaptığını, taşıma konusu olan vinç ve akşamının karayolu ile taşınması mümkün olmadığından denizyolu ile taşındığını ancak sigortalının izni olmadan güverteye yüklendiğini, taşıma sırasında vincin denize düşerek tam zıyaa uğradığını, zarar bedeli olan ( 2.117.986.- ) Avusturya Şilini’nin tahsili için girişilen icra takibinin davalının itirazı ile durduğunu ileri sürerek, itirazın iptali ile % 40 icra inkar tazminatının davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, davacının aktif dava ehliyeti bulunmadığını, alacağın zamanaşımına uğradığını, zayi olan vincin güvertede taşınmasının olağan olduğunu, survey raporuna göre gemiden düşen parçanın 50.000 USD değerinde olduğunun belirtildiğini, istemin fahiş olduğunu savunarak, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, iddia, savunma ve toplanan kanıtlara göre, davacının sigorta eden olarak sigortalısına ödediği bedel nedeni ile sigortalısının halefi olup, ayrıca sigortalının davalıya karşı olan tüm haklarını davacıya temlik ettiğinden davacının aktifi dava ehliyeti bulunduğu, davalının yükü taşımak için gemi temin ettiğinden taşıyıcı sayılacağı, gemi sahibinin sorumlu tutulmamasının taşıyıcının sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağı, sigortalının muvafakatı olmadan vincin güverteye yüklenmesinin bir istif hatası olup, ticari bir kusur olarak taşıyanın sorumluluğunu doğuracağı, ayrıca davalı, yükün özenli neta edildiğini de, kanıtlayamadığından emtianın kaybından sorumlu olduğu, davalının sigortalının izni olmadan yükü güvertede taşıtmasının ağır kusur olup, zamanaşımının 10 yıla uzadığı, bu nedenle, bu yöndeki savunmanın reddi gerektiği, zarar miktarının ( 2.100.000 ) Avusturya Şilini olarak belirlendiği gerekçesiyle, ( 2.100.000 ) Avusturya Şilini üzerinden itirazın iptaline karar verilmiştir.

Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.

KARAR : 1-Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına ve asıl taşıtan V… Ltd.Şti.nin dava konusu alacağı 14.01.1993 tarihindeki davacıya temlik işleminin anılan şirket vekilinin 04.03.1998 tarihinde verdiği “Temlik Beyanı” ile tamamlanmış bulunmasına göre, davalı vekilinin aktif husumete ilişkin temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.

2-Ancak, davalı vekili karar tarihinden itibaren dava zamanaşımı süresinin dolduğunu savunmuştur. Davacının halefi olan V… Ltd.Şti. ile davalı taşımacı arasında 13.01.1991 tarihinde imzalanan taşıma sözleşmesinde dava konusu yükün ne tür bir araçla diğer bir deyişle hangi yolla taşınacağı belirlenmiş değildir. Aksine, taşıma şeklini ( yolunu ) belirleme hakkı davalı taşımacıya tanınmıştır. Taşınan emtianın özelliği gereği davalı deniz yolunu seçmiştir. Dava konusu emtia deniz yolu ile taşındığına göre, uyuşmazlığın deniz taşıma hukuku hükümleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerekmektedir.

Bu bağlamda, davalının zamanaşımı savunmasının da, deniz yolu ile taşıma hükümleri ( TTK.nun 1016 vd.maddeleri ) gereğince irdelenip çözümlenmesi gerekirken, uyuşmazlığa uygulama olanağı bulunmayan TTK.nun 767/1-son maddesi hükümlerinin uygulanması doğru görülmemiş ve kararın bu nedenle davalı yararına bozulması gerekmiştir.

3-Bozma neden ve kapsamına göre, davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesine, şimdilik gerek görülmemiştir.

SONUÇ : Yukarıda ( 1 ) nolu bentte yazılı nedenlerle, davalı vekilinin aktif husumete ilişen temyiz itirazlarının reddine, ( 2 ) nolu bentte yazılı nedenlerle, kararın davalı yararına BOZULMASINA, ( 3 ) nolu bentte yazılı nedenlerle, davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, 250.000.000.-TL duruşma vekillik ücretinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 12.02.2002 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

İŞYERİNİN TAŞINMASI İŞÇİYE HAKLI FESİH İMKANI VERİR

İŞYERİNİN TAŞINMASI İŞÇİYE HAKLI FESİH İMKANI VERİR

İstanbul gibi ulaşımın zor ve trafiğin günlük hayatı oldukça etkilediği bir şehirde, işe geliş ve gidiş sürelerinin önemi bir hayli fazla. Hatta iş tekliflerini değerlendirirken ulaşım sorununu, tercih sebebi olarak görüyoruz. Bakırköy’deki işyerine Merter’den 15 dakikada ulaşan bir işçinin, işyerinin Büyükçekmece veya Ümraniye gibi ulaşımı daha güç bir semte taşınması halinde, yolda geçireceği süre, gidiş-geliş en az 3,5-4 saat. Bu da demektir ki, iş hayatınızın günde sizden 3-3,5 saat çalması demek.

İşyerinizin taşınacak olması sebebiyle, ulaşım sıkıntısının doğması veya artması, maddi olarak kayba uğramak, özel hayatınız için ayrılan zamanınızın kısalması gibi bir dizi olumsuzluğa katlanmanızı işveren sizden talep edemeyecektir.

İşyerinin nereden nereye taşındığından ziyade, işyerinin taşınacak olmasının, iş şartlarında olumsuz etki yaratıp yaratmadığı önem arz eder. Bu anlamda; işe bir vesayit ile giderken, taşınma sebebiyle iki vesayit kullanmak zorunda kalacak olmanız, işe metrobüsle 30 dakikada giderken, taşınılacak yerin metrobüsle ulaşıma imkan vermemesi sebebiyle başka vasıtalarla daha uzun bir sürede ulaşacak olmanız gibi sebepler, iş şartlarını ağırlaştırmaktadır. Taşınılan yere ulaşımdaki sıkıntıyı aşmak adına işveren tarafından servis konulmaması da işçiye haklı fesih hakkı verecektir.

Diğer bir husus da, işyeri naklinin işveren tarafından işçiye usulüne uygun olarak tebliğ edilmesi gerektiğidir. Bu usule riayet etmeden yapılan fesih haksız fesih olacağından, kıdem ve ihbar tazminatı hakkı doğacaktır.

İşyerinin taşınması sebebiyle bildirilen değişikliği yukarıda sayılan sebeplerden birine dayanarak kabul etmek istemeyen işçi, iş akdini haklı sebeple feshederek kıdem tazminatı talebinde bulunabilir. İş akdini kendi feshettiği için her ne kadar ihbar tazminatına hak kazanamaz ise de, fazla mesai, yıllık izin ücreti, bayram-genel tatil ücreti, asgari geçim indirimi gibi sair alacaklarını da bu davada talep edebilir.

Yargıtay’ın bu konuda verdiği kararlardan bazıları;

“…Davacı işçinin Avcılar olan görev yerinin Beşiktaş olarak değiştirildiği, İş Kanunu’nun 22. Maddesine göre aleyhe değişiklik işçiyi bağlamasa da işçinin görev yerinin değiştirilip çalışma koşullarının ağırlaştırılması sebebiyle yeni görev yerine gitmediği ve eylemli olarak feshettiği sonucuna ulaşılmaktadır…” (Yrg. 9. HD., 2009/36214 E., 2012/1820 K. Ve 25.1.2012 T)

 

“…Güngören’den Çekmeköy’e taşınan işyerinde davacının çalışmaması eylemli haklı fesihtir…” (Yrg. 9. HD., 2009/7921 E., 2011/7364 K. Ve 17.3.2011 T)

 

İş davaları, mahiyeti itibariyle uzmanlık gerektiren davalardandır. Hakkınız olanı tam anlamıyla elde edebilmek adına, bu konuda uzmanlaşmış hukuk bürolarından hukuki destek almanızı tavsiye ederiz.

ENER AVUKATLIK BÜROSU

 

İŞ KAZASI DURUMUNDA NELER TALEP EDEBİLİRSİNİZ?

 İŞ KAZASI DURUMUNDA NELER TALEP EDEBİLİRSİNİZ?

 

Sürekli iş göremezlik nedir?

Önceki yazımızda anlattığımız geçici iş göremezlik durumunda bulunan sigortalıya sağlanan sağlık yardımı ve tedavi sonucunda, sigortalı çalışma gücünü yeniden kazanamamışsa sürekli iş göremezlikten söz edilir.

 

Sürekli iş göremezlik ödeneği ve yararlanma koşulları nelerdir?

Sosyal Güvenlik Kurumu Sağlık Kurulu’nca, iş kazası veya meslek hastalığı sebebiyle meslekte kazanma gücü en az %10 azalmış olan sigortalı, sürekli iş göremezlik ödeneğine hak kazanır. Geçici iş göremezlik ödeneğinden farklı olarak; bu ödenekte belli bir sigortalılık süresi, prim ödenen gün sayısı ve yaş faktörleri göz önüne alınmaz.

4/b kapsamında olanlar ile tarım ve orman işlerinde hizmet akdiyle süreksiz olarak çalışanların yararlanabilmesi için genel sağlık sigortası da dahil prim ve prime ilişkin her türlü borçlarının ödenmiş olması gerekmektedir.

 

Peki, iş kazası geçirmeniz durumunda kimlere hangi davaları açabilirsiniz?

 

Tazminat Davaları

İş kazası geçiren işçi veya işçinin yakınlarının işverene karşı açabileceği maddi ve manevi tazminat davalarıdır. Maddi tazminat davasının konusunu; tedavi giderleri, iş göremezlik sebebiyle oluşan gelir kaybı ve ölümlü kazalarda destekten yoksun kalma tazminatı oluşturmaktadır.

 

Maddi Tazminat Davası

İşçinin en temel hakkı beden, sağlık ve yaşam bütünlüğünün korunmasıdır. Bu çerçevede işveren, gerekli tüm önlemleri almalıdır. İşverenin koruma amaçlı önlemleri almaması veya yasal yükümlülüklerini yerine getirmemesi sebebiyle işçi zarara uğramışsa, işveren bu zararların tazminiyle yükümlüdür. İş kazası meydana gelmesi halinde;

  1. İş kazası sebebiyle işçinin yaptığı tedavi giderleri,
  2. İş kazası sebebiyle belirli bir süre çalışamamaktan doğan zararlar,
  3. İşçinin iş kazası sebebiyle sürekli iş göremezlik sebebiyle uğradığı gelir kaybı ve
  4. İş kazası sebebiyle ölüm meydana gelmiş ise, ölenin yakınlarının talep edeceği destekten yoksun kalma tazminatı

İş kazası sebebiyle işçilerin açacağı maddi tazminat davalarının konusunu oluşturacaktır. İş kazası sebebiyle SGK tarafından işçiye ödenen ücretler, işverence ödenecek tazminattan mahsup edilecektir.

Zarara uğrayan işçi, taleplerini, sorumlulardan her birinden ya da tamamından müteselsil sorumluluk hükümlerine dayanarak isteyebilir.

 

Manevi Tazminat Davası

Manevi tazminat davasının konusunu, bir haksız fiil sebebiyle ilgili kişilerde oluşan manevi yıpranma oluşturur. İş kazası durumunda, manevi yıpranma, elem, keder, üzüntünün kaynağı iş kazasıdır. Esasen iş kazası eğer işverenin kusurundan ileri gelmemişse, işverenden manevi tazminat talebinde de bulunulamayacaktır. İşvereni manevi tazminat ödeme yükümlülüğü altına sokan, gerekli önlemleri almamış olması sebebiyle bir iş kazasının meydana gelmesi ve bu kaza sebebiyle bir çalışanın vücut bütünlüğünün zarara uğramasıdır. İş kazası geçirmeniz durumunda maddi taleplerinize ilişkin açacağınız davaların yanında işveren ve ilgili diğer kimseler aleyhine manevi tazminat davası da açabileceğinizi unutmayın.

 

İş Kazası Sebebiyle Açılacak Davalarda Yetkili Mahkeme

İş kazası sebebiyle açılacak tazminat davaları, işverenin ikametgahının bulunduğu yer mahkemesi, iş yerinin bulunduğu yer mahkemesi ya da iş kazasının meydana geldiği yer mahkemesinde açılabilir.

 

İş kazaları, İş Hukuku’nu ve Sosyal Güvenlik mevzuatını ilgilendiren ve önemli tazminat taleplerini içinde barındıran davaların konusunu oluşturmaktadır. İş kazası yaşamanız durumunda, mutlaka İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku’nda uzman bir büroyla iletişime geçerek haklarınızı öğrenmeniz, hak kaybı yaşamamanız açısından çok önemlidir.

 

                                                                                                                                        ENER AVUKATLIK BÜROSU

TERÖR SALDIRILARINDA UĞRANILAN ZARARLARIN TAZMİNİ

TERÖR SALDIRILARINDA UĞRANILAN ZARARLARIN TAZMİNİ

Ülkemiz, yaklaşık son 30 yıldır ciddi terör eylemlerine maruz kalmaktadır. Terör eylemleri devlet ve toplum nezdinde büyük tahribata yol açtığı gibi tek tek bireylerin büyük zararlara uğramasına neden olmuştur.  Bireylerin zarar uğraması kendi kusurları sonucu değil toplumun bir parçası oldukları için eylemlerin hedefi olmaktadırlar.  Bundan sebep uğranılan maddi ve manevi zararın giderilmesi devletin sorumluluğunda olup bir toplumsal ihtiyaç olarak kendini göstermektedir.

Avrupa Birliği müktesebatına uyum süreci içinde yasalaştırılan “ 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun” uygulamada sorunun nasıl çözüleceğine dair yol göstermektedir.  Ancak bu kanun kapmasında karşılanacak zararlar sadece maddi tazminatla sınırlı olup hangi zararların karşılanacağı  Madde 15’ te ele alınmıştır;

a) Hayvanlara, ağaçlara, ürünlere ve diğer taşınır ve taşınmazlara verilen her türlü zararlar.

b) Yaralanma, engelli hale gelme ve ölüm hallerinde uğranılan zararlar ile tedavi ve cenaze giderleri.

c) Terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle kişilerin mal varlıklarına ulaşamamalarından kaynaklanan maddi zararlar.

Her ne kadar 5233 sayılı kanunun amacı Madde l’de açıklanan “ Terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle maddi zarara uğrayan gerçek kişiler ile tüzel kişilerin, bu zararların karşılanması” olsa da; anılan yönetmeliğin Anayasa’nın  2., 5., 11., 36., 90. ve 125 inci maddelerine aykırı olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesine yapılan başvuru sonucu mahkemece verilen 25.6.2009 günlü, E:2006/79, K:2009/97 sayılı kararda;

“….5233 sayılı Yasa, terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle zarar gören kişilerin maddi zararlarının özellikle yargı yoluna gitmelerine gerek kalmadan, idarece en kısa süre içinde ve sulh yoluyla karşılanması amacıyla hazırlanmış bir yasadır. Yasa bu yönüyle zarara uğrayan vatandaşla devlet arasındaki uyuşmazlıkta yargı yoluna gidilmeden alternatif bir çözüm yöntemi getirmiştir. Yasa koyucu bu amaca uygun olarak yargılama hukuku kurallarından farklı hükümler öngörerek buna ilişkin esasları Yasa’da ayrıntılı olarak kurala bağlamıştır. 5233 sayılı Yasa, idarenin eylem ve işleminin sonucu olmayan ve herhangi bir idari işlem veya eylemle doğrudan nedensellik bağı da bulunmayan, ancak terör ve terörle mücadele sırasında meydana gelen zararların da tazmini yolunu açan, bu anlamda idarenin kusursuz sorumluluk alanını genişleten bir yasadır. Bu Yasa idarenin kusursuz sorumluluk alanını genişletmekle birlikte, aynı zamanda terör ve terörle mücadele sırasında meydana gelen zararlardan sadece “maddi” olan kısmının sulh yoluyla tazminine ilişkin esas ve usulleri belirlemektedir. Yasa’da bu zararlardan “manevi” olan kısmın idareden talep edilemeyeceğine ilişkin bir hükme yer verilmediği gibi, 12’nci maddede “sulh yoluyla çözülemeyen uyuşmazlıklarda ilgililerin yargı yoluna başvurma hakları saklıdır” denilerek Anayasa’nın 125 inci maddesinin birinci fıkrasına paralel bir düzenlemeye yer verilmiştir. Bu nedenle itiraz konusu ibare, idarenin sorumluluk alanını daraltan veya idari işlem veya eylemlere karşı yargı yolunu kapatan bir hüküm içermemektedir….” gerekçelerine yer verilmiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin almış olduğu bu karar ve Danıştay 10. Dairesi’nin kararında, 27 Temmuz 2004’te yürürlüğe giren 5233 sayılı Kanun’un, yargısal ve bilimsel içtihatlarla kabul edilen “sosyal risk” ilkesinin yasalaşmış hali olduğu belirtildi. Bu yasanın uygulama alanının yalnızca terör nedeniyle “sosyal risk” ilkesi uyarınca tazmini mümkün olan uyuşmazlıklarla sınırlı bulunduğu ifade edilen kararda, bu yasanın yürürlüğe girdiği tarihten sonra yargısal içtihat yoluyla “sosyal risk” ilkesinin uygulanmasının mümkün olmadığı vurgulandı.

Başvuru Usulü ve Yetkili Mahkeme

Zarar gören kişilerin veya mirasçılarının veya yetkili temsilcilerinin zarar konusu olayın öğrenilmesinden itibaren altmış gün içinde, her halde olayın meydana gelmesinden itibaren bir yıl içinde, zararın gerçekleştiği veya zarar konusu olayın meydana geldiği ilin Valiliğine başvurmaları gerekmektedir. Bu Kanun kapsamındaki yaralanma ve sakatlanmalarda, yaralının hastaneye kabulünden hastaneden çıkışına kadar geçen süre, başvuru süresinin hesaplanmasında dikkate alınmamaktadır. Dava açma süreleri içinde yapılan başvuru nihai işlem sonucunun ilgiliye tebliğine kadar dava açma sürelerini durdurmaktadır.(m.6/son) 

Maddi ve manevi tazminat davalarında yetkili mahkeme, terör eylemlerinin meydana geldiği yer İdare Mahkemeleridir.

 

Terör eylemleri sebebiyle uğradığınız zararların tazmini amacıyla büromuzdan hukuki destek alabilirsiniz.

 

ENER AVUKATLIK BÜROSU

 

 

 

 

 

 

 

 

ÜCRETİN GEÇ ÖDENMESİ HAKLI FESİH SEBEBİDİR

ÜCRETİN GÜNÜNDE ÖDENMEMESİ HALİNDE İŞÇİNİN KIDEM TAZMİNATI HAKKI DOĞAR

Çalışma hayatında en sık karşılaşılan sorunlardan biridir ücretin geç ödenmesi ya da hiç ödenmemesi. İnternette yaptığım kısa bir araştırmada, ücretin gününde ödenmemesi ile ilgili o kadar hatalı ve yanlış bilgiyle karşılaştım ki, ücreti ödenmeyen işçinin sahip olduğu haklar konusunda yazı kaleme alma ihtiyacı hissettim.

Ücret, bir kimseye bir iş karşılığında işveren veya üçüncü kişiler tarafından sağlanan ve para ile ödenen tutardır. 4857 sayılı İş Kanununun 24 üncü maddesinin ( II ) numaralı bendinin ( e ) alt bendinde sözü edilen ücret, geniş anlamda ücret olarak değerlendirilmelidir. İkramiye, prim, yakacak yardımı, giyecek yardımı, fazla mesai, hafta tatili, genel tatil gibi alacakları da ücrete dahildir. Aynı şekilde yol ve yemek parası da, işçinin ücretine dahil olan diğer kalemlerdir.

Ücret en geç ayda bir ödenir. İş sözleşmeleri veya toplu iş sözleşmeleri ile ödeme süresi bir haftaya kadar indirilebilir. (4857 sayılı İş Kanunu 32/5. Fıkra) Kanundaki bu tanımdan anlaşılması gereken; 1 Mayıs-31 Mayıs arasındaki çalışmanın karşılığının en geç 1 Haziran’da ödenmesi gerektiğidir. Tabi iş sözleşmesi veya yerleşik işyeri uygulaması ile ücret ödeme günü ayın 3’ü, 5’i ya da 10’u gibi belirli bir gün olarak kararlaştırılmış ise, bu kararlaştırılan gün, ödeme günüdür. Başka bir deyişle;  işverenin en geç ödeme yapması gereken gündür.

Peki iş sözleşmesi veya işyeri uygulaması ile belirlenen günde işçinin ücreti ödenmemesi durumunda işçinin sahip olacağı haklar nelerdir? Kanunda yer alan 20 günlük bekleme süresinden ne anlaşılması gerekir? Bu 20 günlük süre, iş akdini haklı olarak feshetmek için beklenilmesi gereken bir süre midir?

Sorulara cevap vermeden önce, 4857 sayılı yasanın işçiye haklı fesih imkanı veren 24. Maddesinin ücrete ilişkin hükmüne yer vermekte fayda var. Buna göre;

“…

e) İşveren tarafından işçinin ücreti kanun hükümleri veya sözleşme şartlarına uygun olarak hesap edilmez veya ödenmezse,

…”

Denilmekle esasen kanun veya iş akdi ile belirlenen günde işçinin ücretinin ödenmemesinin işçi açısından haklı fesih sebebi olduğu belirtilmektedir. Bu yönüyle bakıldığında, işçinin ücreti ödenmemesi sebebiyle iş akdini haklı olarak feshetmesi için, belirlenen ücret ödeme gününün geçmiş olması gerekli ve yeterlidir. Ayrıca işverene bir süre tanıması işçiden beklenemez. Tabi hakkın kullanımında “dürüst davranma” ilkesi, burada da karşımıza çıkmaktadır. Buna göre; Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.”

Buradan anlaşılması gereken; uzun bir süre çalıştığı işyerinde, ücreti daima gününde ödenen işçinin, ödeme gününün geçtiğinden bahisle, ödeme gününden sonraki gün iş akdini haklı nedenle feshetmesi, dürüstlük kuralına aykırılık teşkil eder. Ancak maaşını sürekli gecikmeli alan işçinin, en son 3 günlük gecikmeden sonra iş akdini feshetmesi, dürüstlük kuralına aykırılık teşkil etmeyecektir. Çünkü ödemelerdeki düzensizlik süreklilik kazanmış olduğundan, işçiden bu düzensizliği kabullenmesi beklenemez. Dolayısıyla 3 günlük gecikme üzerine iş akdini feshi de, haklı fesih olarak nitelendirilecektir.

YEMEK VEYA YOL ÜCRETİNİN ÖDENMEMESİ DE, İŞÇİYE HAKLI FESİH İMKANI VERİR

Ücret kavramına, yemek ve yol ücretinin de dahil olduğunu yukarıda belirtmiş idik. İşçinin, ödenmekte olan yol veya yemek ücretinin de gününde ödenmemesi işçiye haklı fesih imkanı verir.  Yargıtay’ın 2013 tarihli kararında yer verdiği;

“…

4857 sayılı İş Kanununun 24 üncü maddesinin ( II ) numaralı bendinin ( e ) alt bendinde sözü edilen ücret, geniş anlamda ücret olarak değerlendirilmelidir. İkramiye, prim, yakacak yardımı, giyecek yardımı, fazla mesai, hafta tatili, genel tatil gibi alacakların ödenmemesi durumunda da işçinin haklı fesih imkânı bulunmaktadır…”

İfadeleri de bu doğrultudadır.

Sonuç olarak şunu belirtmek isteriz ki; maaş, fazla çalışma, ulusal bayram-genel tatil, prim, yol veya yemek ücreti gününde ödenmeyen işçi, dilerse iş akdinin 24/II-e uyarınca haklı sebeple feshederek kıdem tazminatını ve hak kazandığı diğer alacaklarını işverenden talep edebilir.

 

ÜCRETİ 20 GÜNDEN FAZLA ÖDENMEYEN İŞÇİ İŞ GÖRMEKTEN KAÇINABİLİR

Ücretin gününde ödenmemesi ile ilgili kanunda yer alan bir diğer düzenleme de 34. Maddededir.

“Ücretin gününde ödenmemesi

Madde 34 – Ücreti ödeme gününden itibaren yirmi gün içinde mücbir bir neden dışında ödenmeyen işçi, iş görme borcunu yerine getirmekten kaçınabilir. Bu nedenle kişisel kararlarına dayanarak iş görme borcunu yerine getirmemeleri sayısal olarak toplu bir nitelik kazansa dahi grev olarak nitelendirilemez. Gününde ödenmeyen ücretler için mevduata uygulanan en yüksek faiz oranı uygulanır. Bu işçilerin bu nedenle iş akitleri çalışmadıkları için feshedilemez ve yerine yeni işçi alınamaz, bu işler başkalarına yaptırılamaz.”

Anılan düzenleme, ücretin ödenmemesi sebebiyle sahip olduğu haklı fesih imkanının yanında işçiye ek bir hak tanımaktadır. İşçi, ücreti ödenmediği için işten çıkmak zorunda değildir. Dilerse, iş akdini feshetmek yerine ücreti ödeninceye kadar iş görme borcunu yerine getirmekten kaçınabilir. Ancak bu hakkını kullanabilmesi için, bazı şartların gerçekleşmesi gerekmektedir. Bunlar;

  1. Ücretinin, ödeme gününden itibaren 20 gün içinde ödenmemiş olması gerekir.
  2. Ödemede gecikmenin mücbir bir sebepten kaynaklanmaması gerekir.
  3. İş saatlerinde işyerinde bulunması gerekir.

 

Uygulamada bu duruma hak grevi denmektedir. Yani bir hakkın yerine getirilmesine kadar iş yapmaktan kaçınmadır. İş görmekten kaçınan işçi sayısı toplu bir hal alsa da, bu durum grev olarak nitelendirilemez. Haliyle işverene lokavt hakkı doğmayacaktır.

 

SONUÇ

İşçinin ücretinin gününde ödenmemesi halinde işçinin seçimlik hakları bulunmaktadır. Ücret kavramı içerisine; yol, yakacak, yemek, prim, fazla mesai gibi para ile ölçülebilir menfaatler de dahildir. Bu anlamda; yemek ücreti ödenmeyen işçi de, iş akdini haklı olarak fesih yoluna giderek kıdem tazminatı talep edebilecektir.

 

Haklı sebeple fesih imkanının kullanılabilmesi için, ücretin ne kadar gecikmesi gerektiği konusu da, her somut olayda ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekmektedir. Ödemelerin sürekli geciktiği bir işyerinde, 2 günlük bir gecikmenin dahi haklı sebep teşkil edeceği kabul edilebilirken, ücretin hiç gecikmediği bir işyerinde, 5-6 günlük bir gecikmenin dahi haklı sebep olarak kabul edilememesi mümkündür.

 

Ücreti ödenmeyen işçinin alacağı konusunda takibe geçmesi ya da ücreti ödeninceye kadar iş görme edimini yerine getirmekten kaçınması, iş ilişkisinin devamında bazı sorunlara yol açabilir. Bu bakımdan, işverenle bir çekişme içine girmek istemeyen işçinin, haklı nedene dayanarak iş sözleşmesini feshetme hakkı da bulunmaktadır.

 

Ücreti, ödeme gününden itibaren 20 gün geçmesine rağmen ödenmeyen fakat iş akdini sonlandırmak istemeyen işçinin, haklı fesih imkanının yanında iş görmekten kaçınma hakkı da bulunmaktadır. İşçi 20 günlük gecikmeden sonra dilerse, ücreti ödenene kadar mesai saatleri içinde işyerinde bulunmasına rağmen iş görmekten kaçınabilir.

 

Uygulamada, ücretin ödenmemesi sebebiyle işçilerin başvurduğu en sık yol; haklı sebeple fesihtir. Ancak yukarıda da izah ettiğimiz gibi, işçi açısından haklı fesih imkanının doğup doğmadığı ancak İş Hukuku’nda uzman bir avukat tarafından analiz edilebilecek bir husus olabilir çoğu zaman. Hak kayıpları yaşamamak ve mağdur olmamak adına, daha iş akdinizi sonlandırmadan İş Hukuku’nda uzman bir büroya başvurarak danışmanlık hizmeti alabilirsiniz.

İş Hukuku’nda uzman büromuzla bu anlamda irtibata geçerek hukuki destek alabileceğiniz unutmayın.

 

                                                                                                                      ENER AVUKATLIK BÜROSU

 

 

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.