GÜZELLİK SALONUNDAN LAZER HİZMETİ ALANIN AÇTIĞI MADDİ-MANEVİ TAZMİNAT DAVASI GÜZELLİK SALONUNUN HİZMET SAĞLAYICISI, KİŞİNİN DE TÜKETİCİ OLMASI NEDENİYLE TÜKETİCİ MAHKEMESİNDE GÖRÜLMESİ GEREKİR.

Yargıtay 15. HD., E: 2018/2338, K: 2018/1467, T: 10/04/2018

Dava: Yukarıda tarih ve numarası yazılı hükmün temyizen tetkiki davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu gereği konuşulup düşünüldü:

Dava, lazer epilasyon hizmeti sözleşmesinden dolayı zarar gören tüketicinin, sözleşme bedelinin iadesi ile maddi ve manevi tazminat istemine ilişkin olup, asliye hukuk mahkemesince, taraflar arasındaki ilişkinin eser sözleşmesinden kaynaklandığı gerekçesiyle 2.000,00 TL manevi tazminatın ve 300,00 TL tedavi ücretinin davalıdan tahsiline, diğer taleplerin reddine karar verilmiş, karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 6100 sayılı HMK’nın 1. ve devamı maddelerine göre mahkemelerin görevi kanunla düzenlenir ve yargılamanın her aşamasında mahkemece resen gözetilir. Davada öncelikle, lazer epilasyon hizmetine ilişkin sözleşmenin tüketici işlemi sayılıp sayılmayacağı hususu çözümlenmelidir. 6502 sayılı Yasa’nın. geçici 1. maddesine göre uygulanması gereken, dava tarihinde yürürlükte bulunan 4077 sayılı Yasa’nın amaç başlıklı 1. maddesinde; yasanın amacı açıklandıktan sonra kapsam başlıklı 2. maddesinde “Bu kanun, birinci maddesinde belirtilen amaçlarla mal ve hizmet piyasalarında tüketicinin taraflardan birini oluşturduğu her türlü tüketici işlemini kapsar” hükmüne yer verilmiştir. Yasa’nın 3. maddesinde mal; alışverişe konu olan taşınır eşyayı, konut ve tatil amaçlı taşınmaz malları ve elektronik ortamda kullanılmak üzere hazırlanan yazılım ses, görüntü ve benzeri gayrimaddi malları ifade eder. Satıcı; kamu tüzel kişileri de dahil olmak üzere ticari veya mesleki faaliyetleri kapsamında tüketiciye mal sunan gerçek ve tüzel kişileri kapsar. Tüketici ise bir mal veya hizmeti ticari veya mesleki olmayan amaçlarla edinen, kullanan veya yararlanan gerçek veya tüzel kişiyi ifade eder şeklinde tanımlanmıştır. Yine anılan Yasa’nın 3/d maddesinde “hizmet; bir ücret veya menfaat karşılığında yapılan mal sağlama dışındaki her türlü faaliyet” olarak tanımlanmıştır. Bir hukuki işlemin 4077 sayılı Yasa kapsamında kaldığının kabul edilebilmesi için yasanın amacı içinde, yukarıda tanımları verilen taraflar arasında mal ve hizmet satışına ilişkin bir hukuki işlemin olması gerekir. 4077 sayılı Yasa’nın 23. maddesi bu kanunun uygulanması ile ilgili her türlü ihtilafa tüketici mahkemelerinde bakılacağını öngörmüştür.

Somut olay değerlendirildiğinde; davacının yasada tanımlanan şekilde tüketici ve davalının da satıcı (hizmet sağlayıcı) olduğu anlaşılmaktadır. Sözleşme ve dava dilekçesi içeriğine göre lazer epilasyon hizmeti niteliği gereği, tedavi veya estetik amaçlar dışında yapıldığında davaya bakmaya genel mahkeme değil tüketici mahkemesi görevlidir (Nitekim bkz. Yargıtay 13. HD 11.09.2012 tarih 2012/18626-19294 E-K sayılı kararı). Taraflarca ileri sürülmese bile görevin yargılamanın her aşamasında resen gözetilmesi gerekir. Görevle ilgili hususlarda kazanılmış hak söz konusu olmaz.

O halde mahkemece işin esasına girilmeden görevsizlik kararı verilmesi gerekirken, işin esasına girilerek, esas hakkında karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle kararın temyiz eden davacı yararına BOZULMASINA, sair hususların incelenmesine şimdilik yer olmadığına, ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine, karara karşı tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme isteminde bulunulabileceğine 10.04.2018 gününde oybirliği ile karar verildi.

VEKİL VASITASIYLA TAKİP EDİLEN İŞLERDE TEBLİGAT VEKİLE YAPILIR VE VEKİLİN BİRDEN ÇOK OLMASI HALİNDE BUNLARDAN BİRİNE TEBLİGAT YAPILMASI YETERLİ OLUP TEBLİĞİN BİRDEN FAZLA VEKİLE YAPILMIŞ OLMASI HALİNDE DE VEKİLLERDEN İLKİNE YAPILMIŞ OLAN TEBLİĞ TARİHİ ESAS ALINIR.

Yargıtay 22. HD. , E:2014/7510, K: 2014/10740, T:18.12.2014

Taraflar arasındaki davanın yapılan duruşması sonunda kurulan hükmün Yargıtayca incelenmesi Hazine ile … Tur. A.Ş. tarafından istenilmekle, süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya incelendi, gereği düşünüldü:
K A R A R
Davacı … Yönetimi, … Köyü, … mevkiindeki 264 parselin kesinleşen orman sınırı içinde kaldığını ve tapunun iptalini talep etmiştir.
Mahkemece davanın kabulüne, taşınmazın (D) harfi ile gösterilen 593 m² ve (C) harfi ile gösterilen 499 m² bölümlerinin tapusunun iptaline, orman niteliği ile Hazine adına tesciline karar verilmiş, davacı … Yönetimi ve davalılardan … Tur. A.Ş. tarafından temyiz edilmesi üzerine hüküm, Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin 10/01/2005 tarih ve 2004/7108 E. – 151 K. sayılı kararında “Mahkemece yapılan araştırma ve inceleme hükme yeterli değildir. Şöyle ki; dava, tapu iptali istemi olup, aynı yere ilişkin tapu maliki … Turizm A.Ş.’nin açtığı orman kadastrosunun iptali davasının da bulunuduğu ve aynı gün Dairede temyiz incelemesi yapıldığı anlaşılmakta olup, her iki dosya birbiriyle irtibatlı olduğundan birleştirilerek birlikte görülmesi gerektiği düşünülmediği gibi, davalı yerde 1989 yılından önce orman tahdidi bulunduğu anlaşılmasına rağmen, buna ilişkin tutanaklar da getirtilip denetlenemediğinden, alınan bilirkişi raporuna dayalı olarak kurulan hüküm yeterli sayılamaz.
Bu nedenle; öncelikle, dosyanın aynı mahkemenin 2003/171-417 sayılı dava dosyası ile H.U.M.K.’nun 45. maddesine göre birleştirilip birlikte görülmesi, yapılan orman kadastro tutanak ve krokilerinin getirtildikten sonra önceki bilirkişiler dışında bu konuda uzman serbest orman mühendisleri arasından seçilecek bir uzman orman mühendisi ve bir harita mühendisinden veya olmadığı takdirde bir tapu fen memurundan oluşturulacak iki kişilik bilirkişi kurulu aracılığıyla yeniden yapılacak inceleme ve keşifte, kesinleşmiş tahdit haritası ve tapulama paftası ölçekleri denkleştirilerek sağlıklı bir biçimde zemine uygulanıp, oluşacak sonuca göre bir karar verilmelidir.” denilmiştir.
Çekişmeli taşınmazın arkeolojik sit alanında kaldığı gerekçesiyle mahkemece Hazine davaya dahil edilmiştir.
Mahkemece, bozma kararına uyulduktan ve 2003/171 – 417 esas sayılı dosya eldeki dava dosyası ile birleştirildikten sonra; davanın kabulüne çekişmeli 264 sayılı parselin tapu kaydının iptaliyle orman niteliğiyle Hazine adına tesciline, beyanlar hanesine 1. derece arkeolojik sit alanı içinde kaldığının yazılmasına, birleşen dosyada davacının davasının reddine karar verilmiş, hüküm dahili davalı Hazine tarafından çekişmeli taşınmazın kesinleşen 2/B’lik alanda kaldığı iddiasıyla, davalılardan … Tur. A.Ş. tarafından ise orman sayılmayan yerlerden olduğu iddiasıyla temyiz edilmiştir.
Dava dilekçesindeki açıklamaya göre dava, kesinleşen orman kadastrosu sınırları içinde kalan tapu kaydının iptal ve tesciline, elatmanın önlenmesine ilişkindir.
Çekişmeli taşınmazın bulunduğu yerde tesbit tarihinden önce 1975 yılında yapılıp komisyonun itirazları incelemesinden sonra 18.12.1978 tarihinde ilân edilerek kesinleşen orman kadastrosu vardır. Daha sonra, 1987 yılında yapılıp, 29.03.1989 tarihinde ilân edilen aplikasyon, sınırlaması yapılmamış ormanların kadastrosu ve 3302 sayılı Kanun ile değişik 6831 sayılı Kanunun 2/B madde uygulaması mevcuttur.
1) Davalı ve karşı davacı … Tur. A.Ş.’nin temyiz itirazları yönünden;
Vekil vasıtasıyla takip edilen işlerde tebligat vekile yapılır. Vekil birden çok ise bunlardan birine tebligat yapılması yeterlidir. Eğer, tebligat birden fazla vekile yapılmış ise, bunlardan ilkine yapılan tebliğ tarihi asıl tebliğ tarihi sayılır (Teb.K.m.11). Davalı ve karşı davacı … Tur. A.Ş. bu davada birden fazla vekille temsil edilmiştir. Vekillerin dosyada vekaletnameleri bulunmaktadır.
Mahkeme hükmü, davalı … Tur. A.Ş vekili Av. … ve Av. …’a ayrı ayrı 27/03/2014 tarihinde tebliğ edilmiş, temyiz dilekçesi ise, 6100 sayılı Kanunun geçici 3. maddesi göndermesiyle H.U.M.K.’nın 432. maddesinde öngörülen 15 günlük kanunî süre geçirildikten sonra davalı ve karşı davacı vekili Av. … tarafından 08/12/2014 tarihinde verilmiştir. Süresinden sonra yapılan temyiz istemleri hakkında mahkemece bir karar verilebileceği gibi, 01.06.1990 gün ve 3/4 sayılı İnançları Birleştirme Kararı uyarınca Yargıtayca da bu yolda karar verilebileceğinden, süresinden sonra yapılan temyiz isteminin reddi gerekmiştir.
2) Davalı Hazinenin temyiz itirazlarına gelince;
Davacı … Yönetimi tarafından çekişmeli taşınmazın orman sayılan yerlerden oluğu iddiasıyla açılmış olup, uzman orman bilirkişi kurulu tarafından kesinleşmiş orman tahdit haritasına dayalı olarak yöntemine uygun biçimde yapılan uygulama ve araştırmada çekişmeli taşınmazın (B) harfiyle işaretli 357,07 m²’lik bölümünün 2/B madde uygulamasıyla orman sınırları dışına çıkarılan yerlerden olduğu belirlenmiştir. 6831 sayılı Kanunun 2/B uygulaması ile öncesi orman olan yerler, Hazine adına orman sınırı dışına çıkarıldığından ve 2/B uygulamasının kesinleşmesi ile mülkiyet Hazineye geçtiğinden, bu bölüme yönelik Orman Yönetiminin davasını reddine karar verilmesi gerekirken, çekişmeli taşınmazın tamamı yönünden davanın kabulüne karar verilmiş olması usûl ve kanuna aykırıdır.
SONUÇ: 1) Yukarıda birinci bentde açıklanan nedenlerle; davalılardan Domaniç Tur. A.Ş.’in temyiz dilekçesinin REDDİNE, temyiz harcının istek halinde iadesine,
2) İkinci bentde açıklanan nedenlerle; davalı Hazinenin temyiz itirazının kabulüyle hükmün BOZULMASINA 18/12/2014 günü oy birliği ile karar verildi

İCRA MAHKEMESİ KARARLARININ KESİNLİĞİ VE BU KARARLARA KARŞI MEVCUT KANUN YOLLARI

Bu haftaki yazıda icra mahkemeleri ve icra mahkemesi kararlarının kesin olup olmadığı üzerinde durulacaktır.

Her asliye mahkemesinin yargı çevresinde bir icra mahkemesi bulunur. İş yükü fazla olan yerlerde Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun olumlu görüşü alınarak Adalet Bakanlığı tarafından icra mahkemesinin birden fazla dairesi kurulabilir. Bu durumda birden fazla icra mahkemeleri arasındaki ilişki “iş dağılımı” ilişkisi olup, Hakimler ve Savcılar Kurulu tarafından belirlenir. İcra mahkemesi özel görevli, tek hakimli bir ilk derece mahkemesidir. İcra mahkemesinin bulunmadığı yerlerde asliye hukuk mahkemesi, onun görevine giren işlere icra mahkemesi sıfatıyla bakar. İcra mahkemesinde basit yargılama usulü uygulanır. Öte yandan icra mahkemesinin görevine giren işler ivedi işlerden sayılır ve bu nedenle icra mahkemesinde adli tatil hükümleri uygulanmaz. İcra mahkemesi, icra-iflas dairelerini kanunun izin verdiği hallerde denetler ancak icra dairesine yapacağı işlemler için doğrudan talimat veremez ve icra işlemlerini doğrudan icra dairesinin yerine geçerek yapamaz.

İcra mahkemesinin görevleri kısaca şu şekilde sıralanabilir:

  1. İcra ve iflas dairelerinin işlemlerine karşı yapılacak şikayetleri inceler. Ancak aşağıdaki hallerde şikayet icra mahkemesine yapılmaz:
  2. Kambiyo senetlerine mahsus iflas yolunda şikayet; icra dairesine yapılır ve asliye ticaret mahkemesi tarafından incelenip karara bağlanır.
  3. Ortaklığın satış suretiyle giderilmesine ilişkin şikayetler, sulh hukuk mahkemesine yapılır.
  4. İhtiyati tedbir kararının icrası, icra müdürüne bırakılmış olsa bile bunun ifasına ilişkin şikayetler, ihtiyati tedbir kararını vermiş olan mahkemeye yapılır.
  5. Adi konkordatoda, asliye ticaret mahkemesi tarafından atanan konkordato komiserinin konkordatoya ilişkin işlemleri ile ilgili şikayetler, asliye ticaret mahkemesi tarafından kesin olarak karara bağlanır.
  6. Terekenin iflas hükümlerine göre tasfiyesinde şikayet, sulh hukuk mahkemesine yapılır.
  • İtirazın kesin ve geçici kaldırılması taleplerini karara bağlar.
  • Gecikmiş itirazları inceler.
  • Kambiyo senetlerine mahsus haciz yolunda ödeme emrine yapılan itirazları inceler.
  • İcranın geri bırakılmasına karar verir.
  • İcra takibinin iptal ve talikine karar verir.
  • İflasta mal masadayken hacizde ve açılan istihkak davasına bakar.
  • İhalenin feshini şikayet yoluyla inceler.
  • Hacizde ve iflasta sıra cetveline karşı şikayetleri inceler.
  • İpotek alacaklısının borcu almaktan ve ipoteği çözmekten kaçınması halinde ipotek kaydının silinmesine karar verir.
  • Üçüncü kişideki alacakların haczinde üçüncü kişiye karşı açılan ceza-tazminat davasına bakar.
  • Hakkında aciz belgesi bulunan müflisin yeni mal iktisap edinmediği itirazını inceler.
  • İflas idaresi üyelerini seçer.
  • İstihkak davasına karşı açılan tasarrufun iptali davasına bakar.
  • İcra İflas Kanunu’nda düzenlenen suçların cezasını verir.
  • İcra ve iflas takiplerinde adli yardım taleplerini inceler.

İcra mahkemesi, kural olarak sınırlı inceleme yetkisine sahip olan ve belge üzerinden, şeklen inceleme yapan bir mahkemedir. İcra mahkemesinde kural olarak duruşma yapılamaz; tanık ve yemin delilerine başvurulamaz. Bu nedenle icra mahkemesi kararları kural olarak maddi anlamda kesin hüküm teşkil etmez; bunun sonucu olarak da icra mahkemesi kararlarına karşı kural olarak yargılamanın iadesi(yenilenmesi) yoluna gidilemez. Ancak icra mahkemesinin istihkak davaları ve ihalenin feshi sonucunda verdiği kararlar maddi anlamda kesin hüküm teşkil ettiğinden, bu kararlar için yargılamanın iadesi yoluna başvurulabilir.

İCRA MAHKEMESİ KARARLARINA KARŞI KANUN YOLLARI

Kanun koyucu tarafından İcra-İflas Kanunu’na, icra mahkemesi kararlarına karşı kanun yolları için özel hükümler koyulmuştur.

İcra mahkemesinin hukuk işlerine ilişkin kararlarına karşı kanun yolları

İstinaf kanun yoluna başvurma ve incelenmesi:

İcra mahkemesi tarafından verilen bazı kararlar verildiği anda kesin olup, bunlar aleyhine istinaf yolu kapalıdır. Kanunda tek tek sayılmış olan, istinaf yolunun kapalı olduğu kararlar şunlardır:

  • İcra mahkemesince 85. Maddenin uygulanma biçimine ilişkin şikayet(Haczin ne şekilde uygulandığına, ölçülülük ilkesine uygun davranılmadığına, alacaklı ile borçlu arasındaki menfaat dengesinin gözetilmediğine ilişkin olarak icra mahkemesine şikayet yoluyla başvurulmasıdır.).
  • İcra dairesi tarafından hesaplanan vekalet ücreti,
  • 103. maddenin uygulanma biçimi ve bu maddede düzenlenen davetiyenin içeriği,
  • İcra dairesinin yediemin ücreti, yediemin değiştirilmesi hakkında kararlarına ilişkin şikayet,
  • Kıymet takdirine ilişkin şikayet,
  • İcra dairesinin ihaleye katılabilmek için teminat yatırılması ve teminatın miktarı, satışın durdurulması, satış ilanının iptali, süresinde satış istenmemesi nedeniyle satışın düşürülmesi hakkındaki kararları aleyhine şikayet,
  • 263. maddenin uygulanma biçimi hakkındaki şikayet(icra dairesi tarafından ihtiyaten haczedilen bir taşınırın borçluya bırakılması hakkında karar verilmesidir.),
  • İcra mahkemesinin iflas idaresinin oluşturulmasına ilişkin kararlarına karşı,
  • İcra mahkemesinin iflas idaresinin işlemleri hakkında şikayet üzerine verdiği kararlara karşı,
  • İflas idare memurunun ücret ve masrafları hakkındaki hesap pusulasına ilişkin şikayet,
  • 36. maddeye göre icranın geri bırakılmasına ilişkin kararları.

Yukarıda sayılanların dışındaki icra mahkemesi kararlarına karşı, ait olduğu alacak, hak veya malın değer veya miktarının ancak 10.280 TL’yi geçmesi şartıyla istinaf yoluna başvurulabilir. (m. 363/1) (2019 yılı itibariyle)

İstinaf yoluna başvuru süresi icra mahkemesinin kararlarının tefhim veya tebliğ tarihinden itibaren 10 gündür. (m. 363/1).

İcra mahkemesi kararları aleyhine işlemleri uzatmak gibi kötü niyetle istinaf yoluna başvurulduğu anlaşılırsa (HMK-329/2) uygulanır(m. 363/2). Kesin bir karara karşı kötü niyetle istinaf yoluna başvuranlar hakkında da HMK’nın bu hükmü uygulanır.(363/3)

İstinaf yoluna başvuru satıştan başka icra işlemlerini durdurmaz. İcranın devamı için gereken evrak alıkonularak bunların birer örneği bölge adliye mahkemesine gönderilecek dosyaya konulur.

Temyiz yoluna başvurma ve incelenmesi:

Bölge adliye mahkemesi hukuk dairelerince verilen ve miktar veya değeri 40.000 TL’yi geçen nihai kararlara karşı, bölge adliye mahkemesinin hukuk dairesinin kararının tebliğinden itibaren 2 hafta içinde temyiz yoluna başvurulabilir. Yukarıda belirtilen kararlara karşı temyiz yoluna başvurma ve incelemesi Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümlerine göre yapılır. Bu durumda da 363. Maddenin 2. Ve 3. Fıkra hükümleri uygulanır. Temyiz yoluna başvuru da satıştan başka icra işlemlerini durdurmaz. 

Borçlu aleyhine verilen karara karşı, istinaf ve temyiz yoluna başvurulmuşsa, bu durum, alacaklının haciz talep etmesine ve borçlunun mallarının haczine engel değildir. Kanun yolu denetimi sırasında alacaklı satış da talep edebilir ancak malların satışı gerçekleştirilemeyecektir.

Yargıtay’ın icra ve iflas işlerine bakan hukuk dairesinin kararlarına karşı genel hükümlere göre direnme kararı verilebilir. Direnme kararları hukuk genel kurulunda acele işlerden sayılır. Yargıtay’ın bozma kararı veya bölge adliye mahkemesinin kaldırma, düzelterek veya yeniden esas hakkında vereceği kararları üzerine icra ve iflas işlerinde 40. Madde hükmü kıyas yoluyla uygulanır.

İcra mahkemesinin icra suç ve cezalarına ilişkin verdiği kararlara karşı kanun yolları:

İcra mahkemesinin ceza işlerine ilişkin kararlarından, tazyik ve disiplin hapsine ilişkin kararlarına karşı, tefhim veya tebliğ tarihinden itibaren 7 gün içinde, kararı veren icra mahkemesine itiraz edebilir. Mahkeme dosyayı incelemesi için dosyayı o yerde icra mahkemesinin birden fazla dairesinin bulunması halinde, numara olarak kendisini izleyen daireye, son numaralı daire için 1. Daireye, o yerde icra mahkemesinin tek dairesi bulunması halinde asliye ceza mahkemesine, icra mahkemesi hakimi ile asliye ceza mahkemesi hakiminin aynı hakim olması halinde ise en yakın asliye ceza mahkemesine gönderir. İtiraz incelemesi neticesinde verilen karar kesindir.

Av. bilge İŞ Av. Selçuk ENER

TEMYİZ DİLEKÇESİNDE SEBEP BELİRTİLMEMİŞ İSE, TEMYİZ İNCELEMESİ KAMU DÜZENİNE AYKIRILIK YÖNÜNDEN YAPILIR

T.C YARGITAY Hukuk Genel Kurulu Esas No. 2015/22-2319 Karar No. 2018/1333 Tarihi: 19.09.2018

DAVA: Taraflar arasındaki “işçilik alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 3. İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 11.07.2012 tarihli ve 2010/751 E., 2012/637 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin 02.04.2013 tarihli ve 2012/19644 E., 2013/7071 K. sayılı kararı ile; “…Davacı işçi, iş sözleşmesini istifa etmek suretiyle feshettiğini ileri sürerek, fazla mesai, fazla mesai alacağının günlük %5 fazlası, ulusal bayram ve genel tatil alacağı, ulusal bayram ve genel tatil alacağının %5 fazlası, hafta tatili alacağı ve hafta tatili alacağının % 5 fazlası alacağının davalıdan ödetilmesini istemiştir. Davalı vekili, davacının alacak talebinin haksız olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, taleplerin kısmen kabulüne karar verilmiştir. Hüküm, davalı vekilince temyiz edilmiştir. 1- Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre davalının aşağıdaki bendlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazlarının reddine karar verilmiştir. 2- Taraflar arasındaki uyuşmazlık, davacının fazla çalışma ücretine hak kazanıp kazanmadığı noktasında toplanmaktadır. Fazla çalışma yaptığını iddia eden işçi bu iddiasını ispatla yükümlüdür. İşçinin imzasını taşıyan bordro sahteliği ispat edilinceye kadar kesin delil niteliğindedir. Bir başka anlatımla bordronun sahteliği ileri sürülüp kanıtlanmadıkça, imzalı bordroda görünen fazla çalışma alacağının ödendiği varsayılır.

Fazla çalışmanın ispatı konusunda işyeri kayıtları, özellikle işyerine giriş çıkışı gösteren belgeler, işyeri iç yazışmaları delil niteliğindedir. Ancak, fazla çalışmanın yazılı belgelerle kanıtlanamaması durumunda tarafların, tanık beyanları ile sonuca gidilmesi gerekir. Bunun dışında herkesçe bilinen genel bazı vakıalar da bu noktada göz önüne alınabilir. İşçinin fiilen yaptığı işin niteliği ve yoğunluğuna göre de fazla çalışma olup olmadığı araştırılmalıdır. Somut olayda, davacı tanıklarının beyanları arasındaki çelişki, işyeri ve yapılan işin niteliği dikkate alınarak davacının günde bir (1) saat fazla mesai yaptığı kabul edilerek fazla mesai ücreti alacağı belirlenmeli iken, günde üç saat fazla mesai yaptığının tespiti ile alacak hesabı yapılması doğru bulunmamıştır. 3- Taraflar arasındaki bir diğer uyuşmazlık, hüküm altına alınan fazla mesai, hafta tatili ve ulusal bayram ve genel tatili alacaklarının yüzde 5 fazlası alacaklarına uygulanan indirim oranının yeterli olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Mahkemece, yüzde 5 fazlasına ilişkin alacaklar, davacının talebi doğrultusunda yüzde 85 oranında indirim yapılmak suretiyle hüküm altına alınmış ise de, takdir edilen indirim oranı yeterli görülmemiştir. Mahkemece, alacaklara yüzde 90’dan aşağı olmamak üzere indirim yapılmalıdır…” Gerekçesiyle karar bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. TEMYİZ EDEN: Davalı vekili HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkilinin aylık net 1.550 TL ücretle çalıştığını, iş sözleşmesinin 31.05.2010 tarihi itibariyle müvekkili tarafından feshedildiğini, müvekkilinin sürekli fazla çalışma yaptığını, bu çalışmaların çoğu zaman günde 14- 15 saati bulduğunu, ödenmeyen ulusal bayram ve genel tatil alacakları ile hafta tatili alacaklarının bulunduğunu ileri sürerek belirtilen alacaklar ile bu alacakların günlük % 5 fazlasının tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili, davacının çalıştığı dönem boyunca fazla çalışması olmadığını, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalışmadığını, çalışmış ise de karşılığında izin kullandırıldığını veya ödeme yapıldığını, iş sözleşmesinde belirtildiği üzere fazla çalışma yapmayı, ulusal bayram ve genel tatil günlerinde, hafta tatilinde çalışmayı kabul ettiğini ve bu çalışmalarının karşılığının aylık ücrete dâhil olduğunu bildirerek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece bilirkişi ikinci ek raporuna itibarla ve % 5 gecikme fazlasına ilişkin alacaklardan Yargıtay kararları gözetilmek suretiyle %85 oranında indirim yapılarak davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Davalı vekilinin temyizi üzerine hüküm, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece davacının ulusal yayın yoluyla habercilik yapan davalı şirketin Ankara ilinde bulunan işyerinde kameraman olarak çalıştığı, davacı tanıklarının da beyanlarında belirttikleri gibi sabah erken saatlerde çalışmaya başlayıp gece geç saatlere kadar çalışmanın sürdüğü gözetildiğinde günlük fazla çalışma süresinin 3 saatin çok üzerine çıktığı, bununla birlikte Yargıtay’ın yerleşmiş uygulamaları gözetildiğinde 3 saate kadar olan sürenin bozma öncesi gibi değerlendirilerek fazla çalışma hesabına hükmedildiği, daha önce belirtildiği gibi yapılan işin yeri ve niteliği gözetildiğinde fazla çalışma yönünden verilen kararın doğru olarak değerlendirildiği, diğer yandan Yargıtay uygulamaları gözetilerek fazla çalışma, hafta tatili ve ulusal bayram genel tatil alacaklarının %5 fazlası alacaklarına uygulanan indirim oranının da % 85 olarak takdir edildiğinden bu şekilde karar verildiği gerekçesiyle ve önceki gerekçeler de eklenmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davalı vekili temyiz etmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, davacının 5953 sayılı Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştırılanlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimi Hakkında Kanun kapsamında çalıştığı somut olayda davacı tanıklarının beyanları arasında çelişki bulunup bulunmadığı, yapılan işin niteliği ve işyeri dikkate alınarak davacının günde bir saat üzerinden mi yahut üç saat üzerinden mi fazla çalışma alacağının hesaplanması gerektiği ile fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil alacaklarının % 5 fazlası alacaklarına uygulanan % 85 oranındaki indirimin yeterli olup olmadığı noktalarında toplanmaktadır. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında işin esasının incelenmesinden önce direnme kararını temyiz eden davalı vekilinin, uygulamada “süre tutum” adı verilen dilekçe ile gerekçeli kararın tebliğ edilmesinden sonra gerekçe içeren temyiz dilekçesi vereceğini belirttiği, gerekçeli kararın tebliğine rağmen temyiz gerekçelerini içeren temyiz dilekçesi ibraz etmediği, bu duruma göre işin esasının incelenmesinin mümkün olup olmadığı hususu ön sorun olarak görüşülmüştür. Öncelikle belirtmek gerekir ki, işçilik alacakları davaları, basit yargılama usulüne tabi, temel olarak tasarruf ilkesi ve taraflarca getirilme ilkesinin uygulandığı davalardır. Taraflarca getirilme (hazırlama) ilkesinin uygulandığı davalarda, deliller kural olarak taraflarca gösterilir; hâkim, delillere kendiliğinden başvuramaz (Kuru, B./Arslan, R./ Yılmaz, E.: Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, Ankara 2011, 22. Baskı, s.377, 378). Tasarruf ilkesi, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda (HUMK) ayrı bir madde başlığı altında düzenlenmemiş ise de, Medeni Usul Hukukumuzda geçerli olan temel ilkelerden birisidir. Bununla birlikte, HUMK’nın 72’nci maddesinde yer alan “Hâkim iki taraftan birinin talebi olmaksızın re’sen bir davayı tetkik ve halledemez.” hükmü ile 79’uncu maddede yer alan “Kanunen sarahat olmadıkça hiç kimse kendi lehine olan davayı ikameye veya hakkını talebe icbar olunamaz.” şeklindeki düzenlemeler tasarruf ilkesinin varlığını ortaya koymaktadır. Yine tasarruf ilkesi gereğince davacı açtığı davadan feragat edebilir (m. 91), davalı davayı kabul edebilir (m. 92) veya sulh yoluyla taraflar dava üzerinde tasarrufta bulunabilir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) geçici 3’üncü maddesi gereğince eldeki davada temyiz kanun yolu bakımından mülga 1086 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanması gerekmekte ise de, diğer yönlerden 6100 sayılı HMK’nın derhal uygulanması gerekmektedir. Nitekim 6100 sayılı HMK’nın 448’inci maddesine göre “Bu Kanun hükümleri, tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhal uygulanır.” 6100 sayılı HMK’nın “Tasarruf İlkesi” başlıklı 24’üncü maddesi ise; “(1) Hâkim, iki taraftan birinin talebi olmaksızın, kendiliğinden bir davayı inceleyemez ve karara bağlayamaz. (2) Kanunda açıkça belirtilmedikçe, hiç kimse kendi lehine olan davayı açmaya veya hakkını talep etmeye zorlanamaz. (3) Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri dava konusu hakkında, dava açıldıktan sonra da tasarruf yetkisi devam eder.” şeklindedir. Bu aşamada kanun yoluna başvuruda tasarruf ilkesinin ne şekilde gerçekleşeceğinden bahsetmekte yarar bulunmaktadır. Kanun yoluna başvuruda tasarruf ilkesi, kanun yoluna başvuru ile bağlılık, kanun yoluna başvurunun yürütülmesinde ve sona erdirilmesinde taraf tasarrufu olarak karşımıza çıkmaktadır (Meriç, N.; Medeni Yargılama Hukukunda Tasarruf ve Taleple Bağlılık İlkesinin Kapsamı ve Bazı Güncel Kararların Değerlendirilmesi, S.D.Ü Hukuk Fakültesi Dergisi, Mihbir Özel Sayısı, 2014, s. 50-52). Kanun yolu talebi ile bağlılık, kamu düzenine ilişkin hususlar ayrık olmak üzere kanun yolu incelemesinde ileri sürülen nedenlerin ve bu nedenlerden kaynaklanan taleplerin kanun yolu incelemesinin kapsamını belirlemesi anlamına gelmektedir (Meriç, s. 50). Belirtmek gerekir ki, bir davanın tarafları aleyhlerine olan bir hükmün tamamını temyiz edebilecekleri gibi yalnızca bir bölümünü temyiz edip, diğer bölümlerini temyiz etmeyebilirler. Davalıların birden çok olması durumunda temyiz etmeyen davalı taraf yönünden hüküm kesinleşmiş olur. Yukarıda ifade edildiği gibi medeni usul hukukunda kural olarak tasarruf ilkesi geçerli olduğundan, mahkeme birinin talebi olmaksızın kendiliğinden bir davayı inceleyip karar veremez (HMK m. 24). Ayrıca tarafların tasarruf yetkisi dava açıldıktan sonra ve kanun yollarına başvuru sırasında da geçerlidir. Bu nedenledir ki kanun yolu incelemesi sadece aleyhine kanun yoluna başvurulan talepler hakkındaki kararlar bakımından yapılır.

1086 sayılı HUMK’nın 428’inci maddesinde temyiz mahkemesinin hangi sebeplerden dolayı mahkeme kararını bozabileceği, aynı Kanunun 435’inci maddesinde ise temyiz dilekçesinde bulunması gereken hususlar belirtilmiş; maddenin 1’inci fıkrasının 6’ncı bendinde de temyiz sebeplerinin temyiz dilekçesinde bulunması gerektiği düzenleme altına alınmıştır. Aynı Kanunun 439/2’nci maddesinde ise, temyiz mahkemesinin iki tarafın iddia ve savunması ile bağlı olmadığı, kanunun sarih maddesine muhalif gördüğü diğer sebeplerden dolayı da temyiz olunan kararı bozabileceği ifade edilmiştir. Yine, 6100 sayılı HMK’nın 369/1’inci maddesinde Yargıtay’ın tarafların ileri sürdükleri temyiz sebepleriyle bağlı olmayıp, kanunun açık hükmüne aykırı gördüğü diğer hususları da inceleyebileceği belirtilmiştir. Ayrıca 1086 sayılı HUMK’nın 435/2’nci maddesinde temyiz dilekçesi, temyiz edenin kimliği ve imzasıyla, temyiz olunan hükmü yeteri kadar belli edecek kayıtları taşıması hâlinde diğer şartlar bulunmasa bile reddolunmayıp, temyiz incelemesi yapılacağı belirtilmiş ise de; bu temyiz incelemesinin kanunun açık hükmüne aykırı olan ve kamu düzenini ilgilendiren hususlar çerçevesinde yapılacağının kabulü gerekir. Yukarıda açıklanan bu maddi ve hukuki bilgiler ışığında, uyuşmazlık konusu olayda davalı vekilince herhangi bir somut temyiz sebebinin bildirilmediği gözetildiğinde, sadece Kanunun açık hükmüne ve kamu düzenine aykırılık bulunup bulunmadığı hususu ile sınırlı olarak temyiz incelemesinin gerçekleştirilmesi gerektiği açıktır. Bu anlamda olmak üzere, kamu düzenine aykırı bir hususun da mevcut olmaması sebebiyle direnme kararına karşı sebepleri bildirilmiş olmayan temyiz itirazı yerinde değildir. O hâlde, direnme kararının onanması gerekmektedir. SONUÇ: Davalı vekilinin gerekçesi bulunmayan temyiz talebine ilişkin olarak direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alındığından başka harç alınmasına yer olmadığına, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 19.09.2018 gününde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.

SANIĞIN MAĞDURA KALSIN MUAYENE OLMUYORUM BU NE BİÇİM DOKTOR BUNDA DOKTOR KILIĞI YOK ŞEKLİNDEKİ SÖZLERİ HAKARET SUÇUNU OLUŞTURMAMAKTADIR.

T.C.
YARGITAY
18. CEZA DAİRESİ
E. 2015/40226
K. 2017/8977
T. 14.9.2017

DAVA : Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun süresi ve kararın niteliği ile suç tarihine göre dosya görüşüldü:

KARAR : 1-) Mağdur vekilinin temyiz talebinin incelenmesinde;

04.12.2013 tarihli oturumda sanıktan şikayetçi olmadığını ve davaya katılmak istemediğini beyan eden mağdurun, katılan sıfatını kazanmadığı ve bu sebeple hükmü temyiz hak ve yetkisi bulunmadığı anlaşıldığından, 5320 Sayılı Kanun’un 8/1 ve 1412 Sayılı CMUK’nın 317. maddeleri uyarınca, mağdur vekilinin, tebliğnameye uygun olarak, TEMYİZ İSTEĞİNİN REDDİNE,

2-) O Yer Cumhuriyet Savcısının temyiz talebinin incelenmesinde ise,

Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.

Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar belgeler ve gerekçe içeriğine göre, hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin onur, şeref ve saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye yönelik olarak gerçekleşmesi gerekmektedir. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı bazı durumlarda nispi olup, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Kişilere yönelik her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref, ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövmek fiilini oluşturması gerekmektedir. Yargılamaya konu somut olayda; sanığın mağdura “kalsın muayene olmuyorum, bu ne biçim doktor, bunu kim koymuş buraya, bunda doktor kılığı yok” şeklindeki ifadeler bir bütün olarak değerlendirildiğinde, sanığın mağdura yönelttiği sözlerin, mağdurun onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmayıp, rahatsız edici, kaba ve nezaket dışı davranış – ağır eleştiri niteliğinde olduğu ve hakaret suçunun unsurlarının oluşmadığından tebliğnamedeki bozma isteyen düşünceye katılınmayarak yapılan incelemede;

SONUÇ : Eyleme ve yükletilen suça yönelik O Yer Cumhuriyet Savcısının temyiz iddiaları yerinde görülmediğinden tebliğnameye aykırı olarak, TEMYİZ DAVASININ ESASTAN REDDİYLE HÜKMÜN ONANMASINA, 14.09.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

ISLAH İÇİN VERİLEN SÜRENİN VE SONUÇLARININ AÇIKÇA BELİRTİLMESİ GEREKİR AKSİ HALDE ISLAHIN GEÇERSİZLİĞİNE KARAR VERİLEMEZ

“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ : KEŞAN 1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ (İŞ)
TARİHİ : 07/03/2012
NUMARASI : 2010/322-2012/208

DAVA :Davacı, kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, yıllık izin ücreti, fazla mesai ücreti, hafta tatili ücreti ile genel tatil ücreti alacaklarının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.
Yerel mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır.
Hüküm süresi içinde taraflar avukatlarınca temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

Y A R G I T A Y K A R A R I 

A) Davacı İsteminin Özeti:
Davacı vekili müvekkilinin davalıya ait iş yerinde 01.03.2006-12.11.2009 tarihleri arasında temizlik işçisi olarak çalıştığını, müvekkiline rahatsızlığı sebebiyle K.. Devlet Hastanesi tarafından 26.10.2009-28.10.2009 tarihleri arasında istirahat verildiğini, 29.10.2009 tarihinde işbaşı yapmak üzere gittiğinde işlemleri ile ilgili bir sorun olduğundan bahisle o günlük işe gelmemesi söylenerek işbaşı yaptırılmadığını, davacının yerine görevlendirilen işçiye de davacının mazeretsiz olarak işe gelmediğine ilişkin tutanak imzalatıldığını, 12.11.2009 tarihli ihtarname ile de iş sözleşmesinin feshedildiğinin bildirildiğini iddia ederek kıdem ve ihbar tazminatları ile yıllık izin, fazla çalışma, hafta tatili ve genel tatil ücreti alacaklarının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.
B) Davalı Cevabının Özeti:
Davalı vekili, davacının işe giriş tarihinin 29.03.2007 olduğunu, 26-27-28.10.2009 tarihlerinde mazeretsiz olarak işe gelmediğine ilişkin tutanaklar düzenlendiğini, mazereti varsa bildirmesi için 30.10.2009 tarihinde ihtarname gönderildiğini, davacının şikayeti üzerine 09.02.2010 tarihinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Bölge Müdürlüğü tarafından tutanak düzenlendiğini, davacı tarafından ibraz edilen iş göremezlik belgesinin tarihinin 10.11.2009 olmasına rağmen 26.10.2009-28.10.2009 tarihleri arasında çalışamayacağına dair geçmişe dönük düzenlendiğini, 2 hafta geriye dönük iş göremezlik belgesinin kabul edilemeyeceğini, kaldı ki iş göremezlik belgesine göre davacının 29.10.2009 tarihinde işbaşı yapabileceği halde işbaşı yapmadığını, bunun üzerine davacının iş sözleşmesinin 12.11.2009 tarihine kadar işe gelmemesi nedeniyle 12.11.2009 tarihli ihtarname ile iş Kanunun 25/II-g maddesine göre feshedildiğini savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti:
Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davalının iş sözleşmesini fesihte haklı olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilerek sadece yıllık izin ücreti istemi hüküm altına alınmış diğer istemlerin ise reddine karar verilmiştir.
D) Temyiz:
Kararı taraflar temyiz etmiştir. 
E) Gerekçe:
Dosyanın incelenmesinden, 21.12.2011 tarihli celsede davacı vekilinin, “Bilirkişi raporunu inceleyerek beyanda bulunalım gerekirse ıslah dilekçesini sunacağım” dediği, yerel Mahkemece, “Davacı vekiline bilirkişi raporunu inceleyerek beyanda bulunmak ve ıslah dilekçesini sunmak üzere süre verilmesine” dair ara kararı kurularak duruşmanın 07.03.2012 tarihine ertelendiği, 07.03.2012 tarihinde davacı vekilinin ıslah dilekçesini sunduğu, ancak yerel Mahkemenin HMK’nun 181. maddesi gereğince ıslah için kanunda belirtilen sürenin bir hafta olup hakimin kanunda belirtilen süreleri uzatma yetkisinin bulunmadığı gerekçesiyle ıslah talebinin reddine karar verdiği anlaşılmıştır.
Bu durumda, yerel Mahkemece ıslah için verilen sürenin açıkça belirtilmemesi ve neticelerinin hatırlatılmaması isabetsiz olup, hükmün sair yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
F) Sonuç:
Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı sebepten dolayı, sair yönleri incelenmeksizin BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine 18.09.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

KAZADA YARALANAN BİR KİŞİNİN YARALANMA DERECESİNE VE GEÇİRDİĞİ TEDAVİ SÜRECİNE GÖRE RUHSAL BÜTÜNLÜĞÜ BOZULAN ANNE VE BABAYA MANEVİ TAZMİNAT VERİLEBİLİR

21. Hukuk Dairesi 2014/19308 E. , 2015/1377 K.
“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ : İş Mahkemesi

Davacılar, iş kazası sonucu maluliyetten doğan maddi ve manevi tazminatın ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.
Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde, isteğin kısmen kabulüne karar vermiştir.
Hükmün, davalılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.

K A R A R

1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle, kanuni geciktirici nedenlere göre davalıların aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki sair temyiz itirazlarının reddine,
2-Dava, sigortalının iş kazasından sürekli iş göremezliği nedeniyle kendisi ile anne ve babasının maddi ve manevi zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.
Mahkemece, davacı sigortalı yararına 17.693,33 TL maddi ve 5.000,00 TL manevi, davacı anne ve baba yararına ayrı ayrı 2.500,00 TL manevi tazminatların dava tarihinden itibaren yasal faizi ile davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili ile davacılara ödenmesine karar verilmiştir.
Dosya kapsamındaki bilgi ve belgelerden; davacı sigortalının davalılardan K….Metal Galvaniz San ve Tic. Ltd. Şti.’ye ait işyerinde eksantrik preste çalıştığı sırada sağ el işaret parmağını kalıp ile pres başlığı arasına sıkıştırması sonucu parmağının ortaya yakın kısmından kopması suretiyle iş kazası geçirdiği, SGK Maluliyet Daire Başkanlığı raporunda sigortalının sürekli iş göremezlik oranın % 4.2 olduğunun belirtildiği anlaşılmaktadır.
Zararlandırıcı olay ve dava tarihlerinde yürürlükte bulunan 818 Sayılı Borçlar Kanununun 47. maddesine göre manevi tazminat isteme hakkı doğrudan doğruya cismani zarara maruz kalan kişiye aittir. Yansıma yoluyla aynı eylem nedeniyle üzüntü duyanlar manevi tazminat isteyemezler. Hal böyle olunca doğrudan doğruya cismani zarara maruz kalan yalnızca maddi sağlık bütünlüğü ihlal edilen kişi midir? Zarar kavramına (B.K. 46 ve 47) ruhsal bütünlüğün ihlali, sinir bozukluğu veya hastalığı gibi hallerin girdiği bu maddelerde sadece maddi sağlık bütünlüğünün değil, ruhsal ve sinirsel bütünlüğünde korunduğu doktrinde ve Yargıtay kararlarında kabul edilmektedir. Öyleyse, bir kişinin cismani zarara uğraması sonucunda, onun (ana, baba, karı, koca ve çocuklar gibi) çok yakınlarından birinin de aynı eylem nedeniyle ruhsal ve sinirsel sağlık bütünlüğünün ağır şekilde bozulmuşsa, onların da manevi tazminat isteyebilecekleri kabul edilmelidir. Nitekim,
kaza sonucu ağır yaralanan ve 2 kez ameliyata rağmen iyileşmeyen çocuklarının durumu sebebiyle ruhsal bütünlüğü bozulan anne ve babanın (H.G.K. 26.4.1995 gün ve 1995/11-122, 1995/430) ve haksız eylem sonucu ağır yaralanan ve iktidarsız kalan kocanın karısının manevi tazminat isteyebileceklerine (H.G.K. 23.9.1987 gün ve 1987/9-183 1987/655) ilişkin Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararları aynı esaslara dayanmaktadır.
Karar tarihinde yürürlükte bulunan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 56.maddesi ile bu konu yeniden düzenlenmiş olunup özetle “ağır bedensel zarar yada ölüm halinde zarar görenin veya ölenin yakınlarına da manevi tazminat olarak uygun bir miktar para ödenmesine karar verilebilineceği”hükmü getirilmiştir. Bu yeni düzenlenme ile 818 sayılı Borçlar Kanununun yürürlülük zamanında içtihatlarla düzenlenen husus yasa koyucu tarafından açıklığa kavuşturulmuş ve yaralanan sigortalının yakınlarının manevi tazminat davası bakımından haksahipliği durumu ön şartı olarak “ağır bedensel”zarar koşulunu getirmiştir.
Somut olaya gelince; zararlandırıcı olay ve dava tarihlerinde yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu ile karar tarihinde yürürlükte bulunan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu, yukarıda açıklanan ilkeler ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararları ışığında, iş kazası nedeniyle sağlık bütünlüğü bozulan sigortalının anne ve babasının manevi tazminat talep etme hakkının bulunduğu düşünülse dahi, olayın özelliğine, yaralanmanın niteliğine, meslekte kazanma gücündeki kayıp oranına ve özellikle sigortalının yaralanmasının ağır bedensel zarar oluşturmamasına göre davacı anne ve baba yararına manevi tazminat verilemeyeceğinin anlaşılması karşısında bu davacıların manevi tazminat istemlerinin reddine karar vermek gerekirken, yazılı şekilde kabulüne karar verilmesi doğru olmamıştır.
3-Öte yandan, davanın kısmen kabulüne karar verilmesine rağmen kendilerini vekil ile temsil ettiren davalılar yararına vekalet ücretinin eksik ve hatalı tespit edildiği anlaşılmaktadır. Davacı sigortalı yönünden red edilen maddi tazminat miktarının katsayı değişikliği veya takdiri bir indirim nedenine dayanmadığının anlaşılmasına göre davalılar yararına red edilen miktar üzerinden nisbi vekalet ücretine hükmedilmesi ile, davacı sigortalı için manevi tazminatın red edilen miktarı yönünden Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi’nin 10/2. maddesi dikkate alınarak vekalet ücreti takdir edilmesi gerekirken, hatalı ve eksik ücret takdir edilmesi doğru olmamıştır.
Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular göz önünde tutulmaksızın, yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.
O halde, davalıların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davalılara iadesine, 27/01/2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.

YAZIYI OKUMADAN İŞ DAVASI AÇMAYIN!!

 İŞ MAHKEMELERİ KANUNU DEĞİŞTİ. YAZIYI OKUMADAN İŞ DAVASI AÇMAYIN!!

İş mahkemelerinin görev, yetki ve yargılama usulüne ilişkin değişiklikler yapan, arabuluculuğu dava şartı haline getiren yeni Kanun 25.10.2017 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandı. Yasada önemli değişiklikler göze çarpıyor.

  • ARABULUCU:

İş kazası ve meslek hastalığından kaynaklanan tazminat talepleri hariç işçi ve işveren alacaklarından doğan davalarda ve işe iade davalarında arabulucuya başvuru dava şartı haline getirildi. Arabulucuya başvurulmadan açılan davaların usulden reddedileceği, bu red kararının tebliğinden sonra da arabulucuya başvurma imkanının olacağı değişikliklerden birisi.

  • GÖREV:

İş Mahkemeleri’nin görevi genişletildi. İş akdine bağlı olarak çalışılması şartıyla 5953 sayılı Kanuna tabi gazeteciler, 854 sayılı Kanuna tabi gemi adamları, 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanununa veya 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun İkinci Kısmının Altıncı Bölümünde düzenlenen hizmet sözleşmelerine tabi işçiler ile işveren veya işveren vekilleri arasındaki her türlü hukuk uyuşmazlıkları da iş Mahkemesi’nin görev kapsamına dahil edildi. Buna göre; Borçlar Kanunu’na tabi olarak çalışan işçilerin davaları da, artık Asliye Hukuk Mahkemesi’nde değil, İş Mahkemesi’nde görülecek.

  • KANU YOLU:

Bu kanuna tabi davalarda kanun yoluna başvurma süresi, kararın TEBLİĞİNDEN başlayacak. İşe iade davalarında verilen kararlara BAM kararları kesin nitelikte olacak ve temyiz edilemeyecek. Aynı şekilde 6356 sayılı yasadan kaynaklı bazı davalarda da BAM’ın kararı kesin nitelikte olacak.

  • ZAMANAŞIMI:

En önemli değişikliklerden birisi de, zamanaşımı sürelerinin kısaltılmış olması. Kıdem ve ihbar tazminatı, kötü niyet tazminatı ve eşit davranmama tazminatında zamanaşımı 5 yıl olarak belirlendi. Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra sona eren sözleşmeler için yeni zamanaşımı geçerli olacak. Kanunun yürürlüğe girmesinden önce sona ermiş sözleşmelerden dolayı işlemeye başlayan zamanaşımı süreleri, bu yasayla öngörülenden fazla ise, bu kanundaki ile sınırlı olacağı düzenlenmiş. Bu maddeye çok dikkat etmek gerektiği, Kanunun yürürlüğe girmesinden önce sona eren sözleşmeler için açılacak davalarda zamanaşımı hususunun iyi tespit edilmesi gerektiği kanaatindeyim. Çünkü bu madde bugün itibariyle yürürlükte.

 

Yeni yasa ile ilgili tespit ettiğim önemli değişiklikler şimdilik bunlar.. Faydalı olması temennisi ile…

 

            Av. Selçuk ENER

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.