CEVAP SÜRESİ İÇERİSİNDE SÜRE UZATIM TALEP ETMEYEN TARAFIN MAHKEMECE VERİLEN SÜREDE YAPTIĞI İTİRAZ KABUL EDİLMEZ

Yargıtay 15. Hukuk Dairesi         2015/6312 E.  ,  2016/542 K.

Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi
Yukarıda tarih ve numarası yazılı hükmün temyizen tetkiki davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz
dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu gereği konuşulup
düşünüldü.
Dava, eser sözleşmesinden kaynaklanan alacağın tahsili için yürütülen icra takibine davalı tarafından
yapılan itirazın iptâli, takibin devamı ve icra inkâr tazminatının tahsili istemine ilişkin olup, mahkemenin; yetki yönünden dava dilekçesinin reddine, talep halinde dosyanın yetkili ve görevli…Nöbetçi Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmesine dair kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Davacı yüklenici davasında, davalı yararına 21.322,92 m2’lik alanda kazı fazlası malzeme depolama alanı talebine ait kademeli kapatma planı adı altında proje çizip hizmet yaptığını, davalının fatura edilen bakiye borcunu ödemediğini, bu alacağının tahsili için yapmış olduğu icra takibine de itiraz edildiğini ileri sürerek, takibe karşı yapılan itirazın iptâli ile takibin devamına karar verilmesini istemiştir. Dava dilekçesi davalıya 28.01.2015 tarihinde tebliğ edilmiş, davalı vekili… Asliye Hukuk Mahkemesi kanalıyla gönderdiği 11.02.2015 havale tarihli dilekçesiyle mahkemeden cevap vermek için süre uzatımı talebinde bulunmuş, mahkemece; dosya üzerinden yapılan inceleme sonucu 27.02.2015 tarihli kararla davalı vekiline cevap dilekçesini sunması için 1 aylık ek süre verilmiş ve bu karar davalı vekiline 12.03.2015 tarihinde tebliğ edilmiştir. Daha sonra davalı vekili tarafından…3. Asliye Hukuk Mahkemesi kanalıyla gönderilen 06.04.2015 havale tarihli dilekçeyle, yetkili mahkemenin…Mahkemeleri olduğu belirtilerek yetki itirazında bulunulmuştur. Mahkemece de, bu yetki itirazının süresi içerisinde yapıldığı kabul edilerek yetkisizlik nedeniyle dava dilekçesinin reddine, talep halinde dosyanın yetkili…Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir. Taraflar arasında yazılı bir sözleşme bulunmamaktadır. Bu durumda, davacı 6100 sayılı HMK’nın 6 maddesi uyarınca davalının yerleşim yeri mahkemesinde ya da aynı Yasa’nın 10. maddesi uyarınca sözleşmenin ifa yeri mahkemesinde davayı açabilir. Bu yerlerden birinde dava açması konusunda davacının seçimlik hakkı vardır. Her iki yetki kuralı da seçimlik yetkiye ilişkin olup, kesin yetki kuralı değildir. Bu nedenle, mahkemenin yetkisiz olduğu yargılamanın her aşamasında ileri sürülemez ve mahkemece de re’sen dikkate alınamaz. Kesin yetkinin
olmadığı hallerde HMK’nın 116/1-a hükmü uyarınca yetki itirazının cevap süresi içerisinde ileri sürülmesi gerekmektedir. Davalı, cevap süresi içerisinde yetki itirazında bulunmazsa, daha sonra ileri sürülemez ve dava yetkisiz mahkemede görülmeye devam eder. Tüm bu açıklamalar ışığında somut olaya gelindiğinde, sorun davalı tarafından cevap süresi içerisinde yetki itirazında bulunulup bulunulmadığında toplanmaktadır. 6100 sayılı HMK’nın 127. maddesinde; cevap verme süresinin, dava dilekçesinin tebliğinden itibaren iki hafta olduğu, ancak; durum ve koşullara göre cevap dilekçesinin bu süre içinde hazırlanmasının çok zor yahut imkansız olduğu durumlarda, yine bu süre zarfında mahkemeye başvuran davalıya, bir defaya mahsus olmak ve bir ayı geçmemek üzere ek bir süre verilebileceği düzenlemesine yer verilmiştir. Şayet, mahkemece verilen ek sürenin ne zaman sona ereceği belirtilmemişse bu ek süre, kanuni cevap süresi olan iki haftalık sürenin sona ermesiyle işlemeye başlar. Diğer bir anlatımla, ek sürenin başlangıcı, davalının mahkemeye başvurduğu ya da ek süre verilmesine ilişkin mahkeme kararının davalı tarafa tebliğ edildiği tarihten değil, HMK’nın 127. maddesinin birinci cümlesinde bahsedilen iki haftalık yasal sürenin sona erdiği tarihi takip eden günde başlar. Dosya kapsamından ise, dava dilekçesinin davalıya 28.01.2015 tarihinde tebliğ edildiği, davalı tarafından iki haftalık cevap süresi içerisinde ve 11.02.2015 havale tarihli dilekçesiyle süre uzatımı talebinde bulunulduğu anlaşılmaktadır. Bu durum karşısında,
mahkemenin 27.02.2015 günlü ara kararıyla vermiş olduğu bir aylık ek süre, yasal cevap süresinin sona erdiği 11.02.2015 tarihini takip eden 12.02.2015 tarihinde başlayacak ve 12.03.2015 tarihinde sona erecektir. Davalı ise, bu süreden sonra 06.04.2015 havale tarihli dilekçesiyle yetki itirazında bulunmuştur. Bu durum karşısında süresi içerisinde yetki itirazında bulunulduğundan söz edilemez. Bu sebeple mahkemece, tarafların ileri sürdüğü deliller toplanarak işin esası hakkında bir karar verilmesi gerekirken, süresi içerisinde yetki itirazında bulunulmadığı gözden kaçırılarak yetkisizlik nedeniyle dava dilekçesinin reddi yolunda hüküm kurulması doğru olmamıştır.
Öte yandan, dava ve karar tarihinde yürürlükte bulunan 6100 sayılı HMK’nın 331/II. maddesinde “ yetkisizlik kararından sonra davaya bir başka mahkemede devam edilmesi halinde yargılama giderlerine o mahkemece hükmedilir. Yetkisizlik kararından sonra davaya bir başka mahkemede devam edilmemiş ise talep üzerine davanın açıldığı mahkemece durum tespiti yapılarak davacı yargılama giderlerini ödemeye mahkum edilir.” hükmüne yer verilmiş, yine aynı Kanun’un 323/1-a maddesinde celse, karar ve ilam harçlarının, 323/1-ğ maddesinde ise vekâlet ücretinin yargılama giderlerinden olduğu belirtilmiştir. HMK’nın yukarıda belirtilen hükümleri uyarınca yalnızca mahkemenin yetkisizliğine ve kararın kesinleşmesini takiben talep halinde dosyanın yetkili…Nöbetçi Asliye Hukuk
Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesiyle yetinilmesi gerekirken ayrıca; harç, masraflar ve vekâlet ücreti yönünden de karar verilmesi doğru değildir.
Yukarıda açıklanan gerekçelerle mahkeme kararının bozulması gerekmiştir.


SONUÇ: Yukarıda açıklanan sebeplerle mahkeme kararının BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin
harcının istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere
29.01.2016 gününde oybirliğiyle karar verildi.

TÜRK SOYLU YABANCILAR TÜRKİYE’DE AVUKATLIK MESLEĞİ YAPABİLİR

Danıştay Kararı – 10. D., E. 2016/390 K. 2016/1209 T. 9.3.2016

TÜRK MİLLETİ ADINA

Hüküm veren Danıştay Onuncu Dairesince, dosyanın tekemmül ettiği görülmekle yürütmenin durdurulması istemi hakkında karar verilmeyerek işin esası incelenip gereği görüşüldü:

Dava, Makedonya uyruklu olan ve Türk soylu olduğunu belirten davacının, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olması üzerine, İstanbul Barosunda avukatlık stajı yapabilmesi için 2527 sayılı Kanun uyarınca çalışma izni verilmesi istemli başvurusunun, İçişleri Bakanlığının olumsuz görüşüne istinaden 4817 sayılı Kanun’un Uygulama Yönetmeliği’nin 13. maddesi uyarınca reddine ilişkin 4/2/2015 tarih ve 2378 sayılı işleminin iptali istemiyle açılmıştır.

Ankara 7. İdare Mahkemesince, 2527 sayılı Kanun’un, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’na göre özel yasa niteliğinde olduğu, Türk soylu olan ve bu haliyle 1136 sayılı Kanun’daki “Türk vatandaşı olma” koşulundan istisna edilen davacının avukatlık stajı yapmasına, “vatandaşlık koşulu” bakımından hukuki engel bulunmadığı gerekçesiyle dava konusu işlemin iptaline karar verilmiştir.

Davalı idare tarafından, hukuka aykırı olduğu ileri sürülerek 2577 sayılı Kanun’un 49.maddesi uyarınca İdare Mahkemesi kararının temyizen incelenerek bozulmasına karar verilmesi istenilmektedir.

4817 sayılı Yabancıların Çalışma İzinleri Hakkında Kanun’un 2. ve 4. maddelerinde, kural olarak, Türkiye’de bağımlı veya bağımsız çalışacak bütün yabancıların ‘ndan çalışma izni alması gerektiği öngörülmüş; 13. maddesinde, yasalarda yer alan, yabancıların çalışamayacağı iş ve mesleklere dair hükümler saklı tutulmuş; 14. maddesinin (a) bendinde, iş piyasasındaki durum, çalışma hayatındaki gelişmeler, istihdama ilişkin sektörel ve ekonomik konjonktür değişikliklerinin çalışma izni verilmesine elverişli olmaması halinde çalışma izni başvurusunun reddedileceği kurala bağlanmış; anılan Kanun’un uygulamasını göstermek amacıyla yürürlüğe konulan 29/8/2003 tarih ve 25214 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Yabancıların Çalışma İzinleri Hakkında Kanunun Uygulama Yönetmeliği’nin 13. maddesinde, Bakanlığın ilgili merciilerin görüşlerini de almak suretiyle çalışma izni başvurularını değerlendireceği; 21. maddesinde de, çalışma izni veya çalışma izninin uzatılması isteminin, yasalarda yer alan yabancıların çalışamayacağı iş ve mesleklere dair hükümler çerçevesinde değerlendirileceği belirtilmiştir.

2527 sayılı Türk Soylu Yabancıların Türkiye’de Meslek ve Sanatlarını Serbestçe Yapabilmelerine, Kamu, Özel Kuruluş veya İşyerlerinde Çalıştırılabilmelerine İlişkin Kanun’un 1. maddesinde, Kanunun amacı, Türkiye’de ikamet eden Türk soylu yabancıların ihtiyaç duyulan meslek ve sanatları serbestçe yapabilmelerine, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Güvenlik Teşkilatı hariç olmak üzere kamu, özel kuruluş veya işyerlerinde bu meslek ve sanat dallarında çalıştırılabilmelerine olanak sağlamak olarak belirlenmiş; 3. maddesinde, Türk soylu yabancıların, yasalarda Türk vatandaşlarının yapabileceği belirtilen meslek, sanat ve işlerde çalışabilme ve çalıştırılabilmeleri için, özel yasalarda aranan nitelikleri taşımak ve yükümlülükleri yerine getirmek şartıyla, bu Yasa ve Yabancıların Çalışma İzinleri Hakkında Kanuna göre, İçişleri ve Dışişleri Bakanlıkları ile diğer ilgili bakanlık ve kuruluşların görüşleri alınarak nca izin verileceği düzenlenmiş; 7. maddesinde de, bu Yasaya göre kendilerine izin verilenlerin, izin süresince, ikamet ve çalışma ile ilgili yasaların öngördüğü Türk vatandaşı olma şartından istisna edileceği hükme bağlanmıştır.

2527 sayılı Kanuna dayanılarak çıkarılan ve yukarıda bahsedilen Yönetmeliğin 3. maddesinde, bu Yönetmelik uyarınca yasalarda Türk vatandaşlarının yapabileceği belirtilen veya Türk vatandaşı olma şartı aranan meslek, sanat ve işlerde Türk soylu yabancıların çalışma veya çalıştırılabilmelerine izin verilebilmesi için İçişleri Bakanlığınca kendilerine ikamet izni verilmiş olmasının gerektiği öngörülmüş; 11. maddesinde ise, “Bu Yönetmelik esaslarına göre, kendilerine çalışma veya çalıştırılabilme izni verilenler, bu izin süresince, sadece Türk vatandaşlarına hasredilen işleri de yapabilirler. Bunlar Doktorluk, Hemşirelik, Avukatlık, Mühendislik gibi meslekleri serbestçe veya kamu veya özel kurum, kuruluş veya işyerlerinde yapabilmek veya memur olabilmek için genel veya özel kanunların aradığı Türk vatandaşı olma şartından istisna edilirler. Ancak bunlar Türk Silahlı Kuvvetlerinde veya Güvenlik Teşkilatlarında çalıştırılamazlar.” kuralına yer verilmiştir.

1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 3. maddesinin (a) bendinde, avukatlık mesleğine kabul edilebilmek için Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmanın zorunlu bulunduğu hükme bağlanmış; aynı koşul, Kanun’un 16. maddesinde avukatlık stajına kabul için de aranmıştır.

Yukarıda aktarılan mevzuat hükümlerine göre, kural olarak, Türkiye’de avukatlık gibi belirli mesleklerin icrası Türk vatandaşlarına hasredilmiş olup; Türk vatandaşı olmayanların bu alanlarda çalışma olanakları bulunmadığından, bu alanlarda çalışmak için yaptıkları çalışma izni başvurularının reddedilmesi gerektiği açıktır.

Ancak, Türk soylu yabancılar bu kuralın istisnasını teşkil etmektedir. Zira, 2527 sayılı Kanun, Türk vatandaşlarına hasredilen iş ve mesleklerin Türk soylu yabancılar tarafından da icrasına olanak tanımakta; Türk soylu yabancıları, bu iş ve mesleklerde çalışma koşullarından olan “Türk vatandaşı olma” koşulundan istisna etmektedir. Başka bir anlatımla, 2527 sayılı Kanun, belirli mesleklerin Türk vatandaşlarına hasredilmesine ilişkin mevzuat hükümlerine göre, örneğin 1136 sayılı Kanuna göre “özel kanun” niteliğinde bulunmaktadır.

Her ne kadar Mahkemece de, 2527 sayılı Kanun’un, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’na göre özel kanun niteliğinde olduğu, Türk soylu olan ve bu haliyle 1136 sayılı Kanun’daki “Türk vatandaşı olma” koşulundan istisna edilen davacının avukatlık stajı yapmasına, “vatandaşlık koşulu” bakımından hukuki engel bulunmadığı gerekçesiyle dava konusu işlemin iptaline karar verilmiş; dava konusu işlemde de, talebin 4817 sayılı Kanun’un 14. maddesinin (a) bendinde yer alan, iş piyasasındaki durum, çalışma hayatındaki gelişmeler, istihdama ilişkin sektörel ve ekonomik konjonktür değişikliklerinin çalışma izni verilmesine elverişli olmaması halinde çalışma izni başvurusunun reddedileceği kuralı gerekçe gösterilerek reddedildiğinin 12/12/2014 tarih ve 22274 sayılı işlemle bildirildiği ifade edilmiş ise de, 12/12/2014 tarih ve 22274 sayılı işlem incelendiğinde ise, davacıya ait çalışma izni başvurusunun İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğünün 24/11/2014 tarih ve 2736 sayılı görüş yazısı gerekçe gösterilerek reddedildiği anlaşılmaktadır.

Bu durumda, İdare Mahkemesince, İçişleri Bakanlığının da hasım mevkiine alınmasından ve dosyanın tekemmülünün sağlanmasından sonra, İçişleri Bakanlığı görüşünün neden ve gerekçeleri sorularak ve davalı idarece bu gerekçeler doğrultusunda nasıl bir değerlendirme yapıldığı araştırıldıktan sonra, uyuşmazlığın esası hakkında, bir başka ifade ile; avukatlık stajı yapmak isteyen davacıya 2527 sayılı Kanun uyarınca çalışma izni verilip verilemeyeceği konusunda bir karar verilmesi gerekirken; davacı çalışma izni başvurusunun reddine ilişkin gerekçe üzerinde herhangi bir inceleme yapılmaksızın dava konusu işlemin iptali yolunda verilen kararda hukuki isabet bulunmamaktadır.

Diğer taraftan, davacının Türk soylu olduğuna ilişkin Makedonya Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosluğu tarafından düzenlenen belgenin, davacının beyanı üzerine verildiği görülmekte olup, bu hususta davalı idarece bir değerlendirme yapılıp yapılmadığının da, davalı idareden sorulmak suretiyle açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.

Açıklanan nedenlerle, davalı idare temyiz isteminin kabulüyle, Ankara 7. İdare Mahkemesinin 30/9/2015 tarih ve E:2015/504, K:2015/1219 sayılı kararının BOZULMASINA, yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın anılan İdare Mahkemesine gönderilmesine 9/3/2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

AVUKATA VERİLEN VEKALETNAMEDE BAŞKASINI TEVKİLE YETKİ TANINMIŞ İSE DE AVUKATIN MÜVEKKİLE KARŞI SORUMLULUĞU DEVAM EDER

Yargıtay Kararı – 13. HD., E. 2014/16226 K. 2015/1009 T. 22.1.2015

Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne kısmen reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde taraflar avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.

KARAR

Davacı, işçilik alacaklarının tahsili yönünde dava açması için davalı avukat M.. Ç..’a vekalet verdiğini, davalının fazlaya ilişkin hakları saklı tutmaksızın ve yıllık izin alacağını dahil etmeden yalnızca kıdem tazminatı ile ilgili dava açtığını, daha sonra bürosunu başka ile taşıdığı gerekçesi ile Denizli İş Mahkemesinin 2002/120 esas sayılı dosyasını diğer davalı avukat A.. B..’na devrettiğini öğrendiğini, yapılan yargılamada bilirkişi daha fazla alacak hesaplamasına rağmen fazlaya ilişkin hakları saklı tutulmadığından mahkemenin taleple bağlı karar verdiğini, bu davada istenmeyen eksik kıdem tazminatı ve yıllık izin alacağının tahsili yönünde yeni dava açmasını istediğini, davalı Orhan’ın 2004/390 sayılı bu dosyada ne bilirkişi raporuna itiraz ettiğini ne de aleyhine çıkan kararı süresinde temyiz ettiğini, davalıların bu kusurlu davranışları nedeniyle maddi manevi zarara uğradığını ileri sürerek 5.000,00TL manevi tazminatın dava, fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydıyla 6.000,00 TL maddi tazminatın ilk davanın açıldığı tarihten itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalılar, kusurlarının bulunmadığını, tazminat talebinin zamanaşımına uğradığını savunarak davanın reddini dilemişlerdir.

Mahkemece, Dairemizin zamanaşımının dolmadığına ilişkin bozma ilamına uyularak yapılan yargılama neticesinde davalı M.. Ç.. yönünden davanın reddine, davalı Ahmet 2014/16626-2015/1009

Orhan Baştanoğlu yönünden manevi tazminat isteminin reddine, maddi tazminat isteminin kısmen kabulü ile 3.053,22 TL nin 22.3.2002 tarihinden itibaren faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiş, hüküm davacı ve davalı A.. B.. tarafından temyiz edilmiştir.

1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalı A.. B.. nun tüm, davacının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.

2-Dava vekalet sözleşmesinden doğan tazminat istemine ilişkindir. Davacı, davalıların mesleklerinin gereklerini kusurlu şekilde yerine getirmeleri nedeniyle maddi zarara uğradığını ileri sürmüş, davalılar sorumluluklarının bulunmadığını savunmuşlardır. Mahkemece, davalı M.. Ç..’ın davaya konu tazminat isteminin dayanağı olan 2004/390 esas sayılı iş mahkemesi dosyasında vekil olarak görev yapmadığı, dosyanın takibinde görev almadığı, hakkında da ceza kovuşturması başlatılmadığı, bu halde tazminat isteminden sorumlu olmayacağı gerekçesi ile bu davalı yönünden maddi tazminat isteminin reddine karar verilmiştir. Davacının asıl vekalet verdiği kişi davalı avukat M.. Ç..’dır, diğer davalı O’nun yetki belgesi ile dava ve işleri takibe devam etmiştir. Avukatlık Kanunun “İşi sonuna kadar takip etme zorunluluğu ve başkasını tevkil” başlıklı 171. maddesinde, “Avukat, üzerine aldığı işi kanun hükümlerine göre ve yazılı sözleşme olmasa bile sonuna kadar takip eder.

Avukata verilen vekaletnamede başkasını tevkile yetki tanınmış ise, yazılı sözleşmede aksine açık bir hüküm olmadıkça, işi başka bir avukatla birlikte veya başka bir avukata vererek takip ettirebilir. Vekaletnamede, bunun düzenlendiği tarihten sonra açılacak veya takip edilecek bütün dava ve işlerde vekalete ve başkasını tevkile genel şekilde yetki verilmişse, avukat, bu tarihten sonraki dava ve işlerde müvekkilinden ayrıca vekalet almaya lüzum kalmaksızın işi başka bir avukatla birlikte veya başka bir avukata vererek takip ettirebilir.

İkinci fıkradaki hallerde, avukatın müvekkile karşı sorumluluğu devam eder. Birlikte takip ettiği veya işi tamamen devrettiği avukatların kusurlarından ve meydana getirdikleri zarardan dolayı müvekkile karşı hem şahsen hem de diğer avukatla birlikte müştereken ve müteselsilen sorumludur.” düzenlemesi mevcuttur. Bu halde vekalete dair temel ilişki davalı M.. Ç.. ile olup, diğer davalı vekilin iş ve eylemlerinden yazılı madde hükmü çerçevesinde sorumlu olan bu davalı yönünden yazılı gerekçe ile maddi tazminat isteminin 2014/16626-2015/1009

Reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

3-Davacı, davalıların vekalet görevini kusurlu ifa etmeleri nedeniyle zarara uğradığını ileri sürerken 2004/390 sayılı dosyada yıllık izin alacağının bilirkişi tarafından hatalı hesaplandığını dile getirmiş, mahkemece bu hususta bilirkişi incelemesi yapılmış, hükme dayanak raporda davacının çalıştığı süre dikkate alınarak izin hakkının 107 gün üzerinden hesaplanması gerektiği mütalaa edilmiştir. Ne var ki, davacının rapora itirazında da dile getirdiği üzere iş mahkemesi nezdinde yapılan bilirkişi incelemesi ve bu mahkemenin kesinleşen kabulüne göre davacının çalışma süresi 22 yıl değil 23 yıl 10 ay 9 gün olup, kullandığı izinler düşüldüğünde 167 gün üzerinden bakiye izin alacağının bulunduğu anlaşılmaktadır. Mahkemece bu husus gözetilerek gerekirse bilirkişiden ek rapor alınmak suretiyle davacının kayba uğradığı gerçek zarar tespit edilip 2. bent hükümleri çerçevesinde karar verilmesi gerekirken hatalı bilirkişi raporuna dayanılarak hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup hükmün bu yönden de bozulması gerekir.

Yukarıda birinci bentte açıklanan nedenlerle davalı A.. B..’nun tüm, davacının sair temyiz itirazlarının reddine, ikinci ve üçüncü bentte açıklanan nedenlerle hükmün davacı yararına BOZULMASINA, aşağıda dökümü yazılı 156,37 kalan harcın davalı A.Orhan Baştanoğlu’ndan alınmasına, peşin alınan 52,15 TL harcın istek halinde davacıya iadesine, 22.01.2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.

“F.. T.. TUTUKLANDI!” BAŞLIĞI İLE YAPILAN HABER KİŞİLİK HAKLARINA YÖNELİK BİR SALDIRI DEĞİLDİR

Yargıtay Kararı – 4. HD., E. 2014/7417 K. 2015/2941 T. 11.3.2015

Davacı F.. T.. vekili Avukat R.. E..tarafından, davalı T.. A… aleyhine 23/05/2013 gününde verilen dilekçe ile manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın kısmen kabulüne dair verilen 18/03/2014 günlü kararın Yargıtay’ca incelenmesi taraflar vekilerince süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçelerinin kabulüne verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü.

Dava, basın yoluyla kişilik haklarının ihlaline dayalı manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm, davacı ve davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı, 15/05/2013 tarihli www.sabah.com.tr adlı internet sitesinde yapılan “F.. T.. tutuklandı!” başlıklı haber ve içeriği ile kişilik haklarına saldırı yapıldığını iddia ederek uğradığı manevi zararın ödetilmesini istemiştir.

Davalı, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, haberin güncel olmadığı, kamu yararı bulunmadığı, haber verme sınırlarının ihlal edilerek davacının kişilik haklarının zedelendiği kabul edilerek istem kısmen kabul edilmiştir.

Dava konusu “F.. T.. tutuklandı!” başlığı ile yapılan haberde; “Galatasaray teknik direktörü F.. T..’in yıllar önce Fenerbahçe maçının devre arasında polisi yumrukladığı için gözaltına alındığı ortaya çıktı….Bize neler oluyor diye sormadan önce biraz geriye dönüp bakmakta fayda var….1980 yılı Yine bir Fenerbahçe-Galatasaray maçı.. Bu kez devre arası daha da ilginç bir olay oluyor Galatasaraylı futbolcu F..T..güvenlik güçlerine saldırdığı için gözaltına alınıyor! …”şeklindeki beyanlara yer verilmiştir.

Dava konusu haberde, olaylı geçen bir Fenerbahçe-Galatasaray maçından sonra geçmişe atıfta bulunularak, iki klüp arasındaki maçların geçmişte de olaylı geçtiği ve davacının bir maçtan sonra gözaltına alınarak hakkında adli soruşturma başlatıldığı hususu çarpıcı bir başlıkla okuyucuya sunulmuştur. Haberde, davacıyı aşağılama ve küçültme kastının bulunmadığı, eleştiri sınırlarının aşılmadığı, davacının kişilik haklarına yönelik bir saldırının söz konusu olmadığı kabul edilerek, istemin tümden reddi gerekirken, yerinde olmayan yazılı gerekçe ile davalının manevi tazminat ile sorumlu tutulmuş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden, kararın bozulması gerekmiştir.

Temyiz edilen kararın yukarıda gösterilen nedenlerle davalı yararına BOZULMASINA, bozma nedenine göre davacının tüm, davalının diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına ve davalıdan peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 11/03/2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.

GEMİ ADAMININ SEYİR HALİNDE VEYA LİMANDA GEMİ İÇİNDE BULUNMASI FAZLA MESAİ SAYILAMAZ

Taraflar arasındaki fazla çalışma parası ile hafta tatili gündeliklerinin ödetilmesi davasının yapılan yargılaması sonunda; ilamda yazılı nedenlerle gerçekleşen miktarın davalıdan alınarak davacıya verilmesine ilişkin hükmün süresi içinde duruşmalı olarak temyizen incelenmesi davalı avukatınca istenilmesi üzerine, dosya incelenerek, işin duruşmaya tabi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 8.7.1975 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmişti. Duruşma günü davalı adına Avukat N. Babila ile karşı taraf adına Avukat M. T. Öngen geldiler. Duruşmaya başlanarak hazır bulunan avukatların sözlü açıklamaları dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek bırakılan günde dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü :

1 – Yapılan soruşturmaya, toplanan delillere ve kararın dayandığı kanunî gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki temyiz itirazları yersizdir.

2 – Davacı, günde 16 saat fazla mesai yaptığım iddia ederek bunun karşılığının tahsilini istemiştir. Davacı gemi adamıdır. 854 sayılı Deniz İş Kanununun 26/2. maddesine göre iş süresi, gemi adamının iş basında çalıştığı veya vardiya tuttuğu süredir. Davalı idare, davacıya 8 saat fazla mesai vermiştir. Bu hususta uyuşmazlık yoktur. Gemi adamının gerek seyir halinde, gerekse limanda gemi içinde bulunması fazla mesai sayılamaz. Fazla mesai alabilmesi için işbaşında çalışması veya vardiya tutması lazımdır. Mahkemenin başka bir görüşle davacının günde 24 saat çalıştığını kabul etmesi yasaya aykırı olduğu gibi, insan takatı ile de kabili telif değildir.

Sonuç : Temyiz edilen kararın 2. bentte gösterilen sebepten davalı yararına BOZULMASINA ve davalı yararına takdir edilen 1.000 lira duruşma avukatlık partinin karşı tarafa yükletilmesine, temyiz peşin harcının istek halinde ilgilisine iadesine 9.7.1975 gününde oybirliğiyle karar verildi.

TAŞINMAZ ÜZERİNDE İPOTEK ALACAĞI BULUNAN KİŞİ AİLE KONUTU ŞERHİNİN TERKİNİNİ İSTEYEMEZ

Yargıtay Kararı – 2. HD., E. 2014/13088 K. 2014/20695 T. 23.10.2014

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, aile konutu şerhinin terkinine ilişkindir.

Davalı koca Ö.. O.. tarafından; davalı kadın Ş.. adına tapuda kayıtlı taşınmaza 10.07.2008 tarihinde aile konutu şerhi konulmuştur. Bu şerhin terkin edilmesi veya değiştirilmesi bu kaydın kendilerine hak sağladığı kimselerin istemi (TMK. md. 1014) veya yetkili makam ve mahkeme kararı ile mümkündür. (Tapu Sicili Tüzüğü md. 69). Hüküm de ancak şerh lehine olan tarafa husumet yöneltilerek açılacak dava ile elde edilebileceğine göre, davalı koca ve davalı kadının bu yönde bir talebi olmadığı halde, taşınmaz üzerinde 13.02.2006 tarihinde tesis edilen ipotek alacağını temlik alan davacı … Varlık AŞ’nin şerhin terkinini isteme yetkisi bulunmamaktadır. Açıklanan nedenlerle davanın reddi gerekirken kabulü usul ve yasaya aykırıdır.

Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oyçokluğuyla karar verildi.23.10.2014 (Prş.)

İpotekli taşınmaz üzerine icra takibi sırasında davalıların talebi üzerine, aile konutu şerhi konulmuştur. Bu şerhin konulması ipotek konusu taşınmazın satış değerini olumsuz yönde etkileyeceğine göre, bankadan alacağı temlik yoluyla devralan davacı şirketin bu davayı açmakta hukuki yararı mevcuttur. Değerli çoğunluğun aktif husumet ehliyetinin olmadığı yönündeki bozma kararına bu sebeple katılamıyorum.

ARAÇTAKİ ARIZANIN YETKİLİ SERVİSE BİLDİRİLMESİ AYIP İHBARIDIR

Yargıtay Kararı – 19. HD., E. 2012/15251 K. 2013/1631 T. 29.01.2013

Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

– K A R A R –

Dava, satın alınan iş makinesinin ayıplı olmasından dolayı çalışamadığı dönem için talep edilen tazminata ilişkindir.

Davalı vekili, davacının TTK’nun 25/3 maddesi uyarınca muayene ve ihbar külfetini yerine getirmediğini, makinenin ayıplı olmadığını belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

Mahkemece, iş makinesine ait ilk arıza belgesinin tarihinin 27.04.2011 olduğu, aracın ise 12.04.2011 tarihinde teslim alındığı, ayıp ihbar süresinin geçtiği, davacının süresinde ayıp ihbarında bulunduğunu ispat edemediği gerekçeleriyle davanın reddine karar verilmiş, hükmü davacı vekili temyiz etmiştir.

Mahkemece, aracın 12.4.2011 tarihinde teslim edilmesine rağmen iş makinesine ilişkin ilk arıza belgesinin 27.4.2011 tarihli olması nedeniyle davacının süresinde ayıp ihbarında bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Ancak, iş makinesindeki ayıbın “gizli ayıp” niteliğinde olup olmadığı konusunda mahkemece bir inceleme yapılmamıştır. Öte yandan araçtaki arızanın yetkili servise bildirilmesi hâlinde de ayıp ihbarının usulüne uygun şekilde yapıldığının kabulü gerekir. Ayrıca dosya içeriğindeki garanti belgesine göre, malın tesliminden itibaren 1 yıl veya 2000 saat boyunca meydana gelen arızaların garanti kapsamında olduğu da kabul edilmiş olup, davanın açıldığı tarih ise 8.7.2011’dir. Mahkemece bu yönler gözetilerek ayıp ihbar külfetinin yerine getirilip getirilmediğinin değerlendirilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenle hükmün BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde iadesine, 29.01.2013 gününde oybirliğiyle karar verildi.

ÇOCUĞUN BAŞKA BİRİNİN YANINDA KALMAK İSTEMESİ ANNE VEYA BABADAN VELAYETİN KALDIRILMASINI GEREKTİRMEZ

Yargıtay Kararı – 2. HD., E. 2014/5409 K. 2014/12134 T. 02.06.2014

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

1-Velayeti anneden kaldırılan çocuklardan Erol .. 08.04.1996 doğumlu olup, inceleme tarihinde ergin olduğu anlaşılmaktadır. Bu çocuk yönünden davanın konusu kalmamıştır. Bu konuda bir karar verilmek üzere hükmün bozulması gerekmiştir.

2-Küçük Büşra’nın velayetinin anneden kaldırılmasına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesine gelince; anne ve babanın deneyimsizliği, hastalığı, başka bir yerde bulunması veya benzeri sebeplerle velayet görevini gereği gibi yerine getirememesi; ana ve babanın çocuğa yeterli ilgiyi göstermemesi veya ona karşı yükümlülüklerini ağır bir biçimde savsaklamaları halinde hakim velayet hakkını kaldırabilir (TMK.md.348). Toplanan delillerden, davalı annenin, davacının sürekli fiziksel şiddetine maruz kalması nedeniyle evlilik dışı birlikte yaşadığı davacı ile çocuklarının yaşadığı konuttan ayrıldığı ve çocuklarını yanına almak istediği anlaşılmaktadır. Ortaya çıkan bu durum karşısında velayetin nez’i şartları oluşmadığı gibi, küçük Büşra’nın davacı yanında kalmak istemesi de velayetin kaldırılmasını gerektirmez. Durum böyleyken yazılı şekilde küçük Büşra’nın velayetinin anneden kaldırılmasına karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.

Temyiz edilen hükmün yukarıda 1. ve 2. bentlerde gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.02.06.2014(Pzt.)

TASFİYE MEMURUNUN SORUMLU TUTULABİLMESİ İÇİN KUSURU OLMALIDIR

Yargıtay Kararı – 11. HD., E. 2016/14184 K. 2018/5715 T. 26.9.2018

Taraflar arasında görülen davada … 1. Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen …/05/2016 tarih ve 2015/207-2016/481 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesinin davacı vekili ve davalı tarafından istenildiği ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

Davacı vekili, … …. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2008/738 sayılı ve …/02/2009 tarihli kararı ile … Zirai Ürünler Ltd Şti’nin fesih ve tasfiyesine ve tasfiye memuru olarak da davalı …’un atanmasına karar verildiğini, davacının şirket ortağı olduğunu, davalı tasfiye memurunun görevini gereği gibi yerine getirmemesinden kaynaklı olarak yapılandırılan vergi borçlarının zamanında ödenmediğini, müvekkilinin vergi dairesine ödemede bulunduğunu ileri sürerek alacağın tahsili için başlatılan icra takibine haksız itirazın iptali ile takibin devamına karar verilmesini, davalının icra inkar tazminatına mahkum edilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı …, tasfiye memuru olarak üzerine düşen görevi yerine getirdiğini, davacının şirket ortağı olarak müvekkiline sürekli zorluk çıkardığını savunarak davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, iddia, savunma ve tüm dosya kapsamı uyarınca davalının tasfiye memuru olarak atandığı … Zirai Ürünler İnş. Ltd. Şti’ndeki görevinin ….08.2011 tarihinde kesinleştiği, tasfiye halindeki şirketin 6111 sayılı Yasa’nın … ve geçici …. maddeleri kapsamında vergi borçlarının yapılandırılmasına gittiği, ilk taksidinin 30.06.2011 tarihinde şirket ortağı tarafından ödendiği, Temmuz 2011 taksidinin 30.08.2011 tarihinde kadar tasfiye memuru davalı tarafından ödenmesi gerekirken ödenmediği, bu haliyle tasfiye memurunun görevini ihmal ederek şirketin yapılandırma hakkını kaybettiği, ….675,… TL toplam vergi borcunun ödenmesi gerekirken yapılandırma hakkını kaybettiğinden ….590,50 TL ödenmek zorunda kaldığı, dolayısıyla davalının tasfiye memuru olarak atandığı şirketi 5.913,37 TL zarara uğrattığı ve oluşan zarardan da … m. 553. maddesi uyarında şahsi sorumluluğu oluştuğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, davalının … …. İcra Dairesinin 2014/17370 takip sayılı dosyasına yapmış olduğu itirazın kısmen iptali ile, 5.913,37 TL üzerinden takibin devamına, fazla istemin reddine karar verilmiştir.

Kararı, taraf vekilleri temyiz etmiştir.

1- Dava, tasfiye memurunun sorumluluğuna dayalı olup davada varlığı ileri sürülen “doğrudan zararın” doğduğu tarihte yürürlükte bulunan 6102 sayılı Kanun’un 644/1-a maddesi delaletiyle aynı Kanunun 553. maddesinin uygulanmasını gerektirmektedir. Anılan maddede 6335 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikle sorumluluğun kusura dayandığı belirtilmiş, keza madde metninden ispat yükü ile ilgili ibareler çıkarılmıştır. Şu halde, işbu davada davacı yan, davalı tasfiye memurunun görevini icrası sırasında, davadışı tasfiye halindeki şirketin yapılandırılmış vergi borcuna ilişkin ödenmesi gereken 30.7.2011 tarihli ikinci taksidin ve müteakip taksitlerin ödenmemesinde kusurlu olduğunu ve sonuçta bu vergi borçlarının kendisi tarafından ödenmesi nedeniyle zarara uğradığını ispatlamakla yükümlüdür. Davacı yan, tasfiye halindeki şirketin TCMB’de likit alacağının bulunduğunu, keyfiyeti tasfiye memuruna bildirmelerine rağmen vergi borçlarının bu kaynaktan ödenmesi olanağı varken ödenmediğini ileri sürmüş olup gerçekten de, dava dilekçesine ekli olarak sunulan ve TCMB tarafından düzenlenen 28.1.2008 tarihli hakediş belgesinde şirketin anılan bankada bir miktar bakiye alacağının bulunduğu belirtilmektedir. Davalı yan, söz konusu belgenin göreve başlamasından önceki bir tarihte düzenlenmiş olduğunu, hal itibariyle cüz’i bir tutara iliştiğini ve mahsup işlemi için TCMB’ye başvurmuş olmasına rağmen sonuç alınamadığını savunmuştur. Bu durumda davanın çözümü, şirketin geçmiş dönem vergi borçlarına ilişkin yapılandırma taksitlerinin ödenmesi gereken tarihlerde, borçları ödeme kabiliyetinin bulunup bulunmadığının anlaşılması ile mümkün olup mahkemece bu konuda hiçbir inceleme ve araştırma yapılmaksızın, doğrudan taksitlerin ödenmediğinden bahisle davalı tasfiye memurunun sorumlu olduğuna kanaat getirilmesi yerinde değildir.

Öte yandan, şirketin vergi borçlarının ödenmesi gereken tarihlerde ileri sürüldüğü gibi likit varlığının bulunduğu saptandığı takdirde, davalı yanın bu yönde TCMB’ye yaptığı başvurunun olumlu sonuçlanmamasında kendisine izafe edilecek bir kusurun bulunup bulunmadığı hususunun da değerlendirilmesi gerekirken gerek alınan bilirkişi raporunda ve gerekse de yerel mahkeme kararında da bu yönde herhangi bir unsur bulunmamaktadır.

Keza, bu cihette bir likiditenin varlığı saptandığı takdirde, şirketin sonuçta yapılandırılan vergi borçlarının tahakkuk ettiği dönemde de bu likiditenin var olup olmadığı, olması halinde davadışı şirketin eski müdürü olduğu anlaşılan davacının, likidite varlığına rağmen vergi borçlarını ödeyip ödemediği, bu anlamda VUK’nın …. maddesi kapsamında bir sorumluluğunun bulunup bulunmadığı, şirkete ait vergi borcunun ortaklardan tahsili konusunda Vergi Dairesince 6183 sayılı Kanun’un 35. maddesi çerçevesinde bir takibat yapılıp yapılmadığı, davacının ödemesinin bu takibata bağlı olup olmadığı, böyle bir takibatın varlığı halinde ise yine davacının Vergi Dairesinin bu yöndeki işlemine karşı hukuksal haklarını kullanıp kullanmadığı, davalı tasfiye memurunun göreve başlamasını müteakip şirkete ait defter ve belgeler ile demirbaşların kendisine teslimi konusunda davacının herhangi bir kusurunun bulunup bulunmadığı, bunun davalının sorumluluğuna, davacının varlığını ileri sürdüğü zarara ve bunun sonucu hükmedilecek tazminata etkisi olup olmayacağı hususlarında TBK’nın 52. maddesi çerçevesinde bir inceleme ve değerlendirme yapılmaksızın yazılı şekilde karar verilmesi yerinde olmamış, davalı yanın temyiz itirazlarının kabulü ile yerel mahkeme kararının bozulmasına karar vermek gerekmiştir.

…- Bozma sebep ve şekline göre davacı yanın temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine gerek görülmemiştir.

SONUÇ: YukarIda (1) nolu bentte açıklanan nedenlerle, davalı yanın temyiz itirazının kabulü ile kararın davalı yararına BOZULMASINA; (…) nolu bentte açıklanan nedenle davacı yanın temyiz itirazının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına, ödedikleri peşin temyiz harcının istekleri halinde temyiz edenlere iadesine, …/09/2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

BİTEN İLİŞKİYE AİT FOTOĞRAFLARI TALEBE RAĞMEN SOSYAL MEDYADAN KALDIRMAMAK SUÇTUR

Yargıtay Kararı – 12. CD., E. 2017/150 K. 2017/6231 T. 13.9.2017

Mahkemesi :Asliye Ceza Mahkemesi

Suç : Özel hayatın gizliliğini ihlal

Hüküm : Beraat

İstanbul Anadolu 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 26.01.2016 tarihli, 2015/503-2016/33 sayılı direnme kararı, katılan tarafından temyiz edilip, 6763 sayılı Kanun’un 36. maddesiyle değişik CMK’nın 307. maddesinin 3. fıkrası uyarınca Yargıtay Ceza Genel Kurulunca direnme hükmünün incelenmesi için dosya Dairemize gönderilmekle; yeniden incelenerek gereği düşünüldü:

İncelenen dosyada, sanığın, TCK’nın 134/2. maddesinde tanımı yapılan özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan dolayı “…Yapılan yargılama sonucu, sanığın savunması, katılanın beyanı, dosya içersindeki belge ve tüm dosya kapsamından; bir süre arkadaşlık yapan sanığın katılanla beraber çekilmiş olduğu fotoğrafın facebook isimli internet sitesine yüklediği tarihin tam olarak tespit edilemediği, yani katılanla ayrıldıktan sonra rızası dışında yükleyip yüklemediğinin tam olarak tespit edilemediği, böylece şüpheden sanığın yararlanması ilkesi gereğince atılı suçtan beraati yönünde aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur…” biçimindeki gerekçeye dayalı olarak beraatine ilişkin 13.03.2014 tarihli, 2013/143 esas, 2014/133 karar sayılı hükmün, katılan tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 12. Ceza Dairesinin 11.05.2015 tarihli, 2015/35 esas, 2015/7819 karar sayılı ilamı ile;

“…Sanığın ve katılanın bir süre arkadaş olduğu, daha sonra arkadaşlıklarının sona erdiği, sanığın katılan ile birlikteliği sırasında katılan ve sanığın yanyana çektirdikleri fotoğrafları kendi facebook sayfasına koyduğu, arkadaşlıkları sona erdikten sonra katılanın fotoğrafların kaldırılmasını sanıktan talep etmesine rağmen sanığın bahse konu fotoğrafları kaldırmadığı olayda,

Dosya kapsamından sanık ile katılanın ilişkilerini 2012 yılı eylül ayına kadar sürdürdükleri ve beraber oldukları dönemde çektirdikleri fotoğrafların, facebooka konulma tarihi tam olarak tespit edilemese de, tarafların beraber oldukları dönemde sanık tarafından kendisine ait facebook sayfasına konulduğu ve o dönem itibariyle katılanın buna itirazda bulunmadığı, katılanın beyanıyla, kendisinin eylül ayında sanıktan ayrılmak istediği, ancak sanığın birlikteliği devam ettirmek istediği, 2012 yılı ekim ayında katılanın, sanığın kendisini tehdit ettiği iddiasıyla, katılan hakkında suç duyurusunda bulunduğu, ancak daha sonra tehdit eylemiyle ilgili katılanın şikayetinden vazgeçtiği, daha sonra katılan tarafından 12/12/2012 tarihinde de, bahse konu fotoğrafların halen sanığın facebook sayfasında paylaşıldığı iddiasıyla şikayette bulunduğu ve iddianamede de belirtildiği üzere, şikayet tarihi itibariyle fotoğrafların sanığın facebook sayfasında bulunduğunun belirtildiği, sanığın savcılıkta verdiği ifadesinde de, 2012 yılının aralık ayı sonunda bahse konu fotoğrafları kaldırdığı dikkate alındığında, şikayet tarihinden önce katılanın sanığı tehdit suçu nedeniyle şikayet etmesi ve sanığın katılana gönderdiği mesaj bölümünde “o resimlerde benim, ister koyarım face’me ister koymam kimseye de hesap vermem sen de bunu böyle bil.” şeklindeki mesajı da göz önünde bulundurularak, katılanın sanıktan eylül ayında ayrılmak istediğinin kabulü gerektiği ve bahse konu fotoğrafların katılanın rızasıyla sanığın kendi sayfasında paylaşılsa da, katılanın fotoğrafları kaldırması isteminde bulunduktan sonra katılanın rızasından bahsedilemeyeceği ve sanığın fotoğrafları kaldırması gerektiği halde kaldırmadığı, fotoğrafların facebook isimli internet sitesine konulma tarihinin bir önemi bulunmadığı, önemli olan hususun şikayet tarihi itibariyle katılanın rızasının devam edip etmediği ve fotoğrafların facebookta bulunup bulunmadığı anlaşılmakla, sanığın katılanla yanyana çekilen fotoğrafını facebookta yayınlaması eylemine uyan TCK’nın 134/2-1.cümle gereğince cezalandırılması gerektiği gözetilmeden, ‘sanığın katılanla beraber çekilmiş olduğu fotoğrafın facebook isimli internet sitesine yüklediği tarihin tam olarak tespit edilemediği, yani katılanla ayrıldıktan sonra rızası dışında yükleyip yüklemediğinin tam olarak tespit edilemediği’ gerekçesiyle oluşa ve dosya kapsamına uygun düşmeyen gerekçeyle beraat kararı verilmesi,

Kabul ve uygulamaya göre de;

Hükmün esasını teşkil eden kısa kararda ve gerekçeli kararın hüküm kısmında, sanık hakkında beraat hükmü kurulurken, uygulanan kanun ve maddesinin gösterilmemesi suretiyle CMK’nın 232/6. maddesine aykırı hareket edilmesi…” nedenlerine dayalı olarak bozulduğu ve mahkemece önceki verilen kararda direnildiği belirtilerek 26.01.2016 tarihli beraat hükmünün kurulduğu anlaşılmaktadır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 26.11.2013 tarihli, 2013/50 esas, 2013/525 sayılı kararına ve süreklilik kazanmış uygulamalarına göre, şeklen direnme kararı verilmiş olsa dahi; bozma kararı doğrultusunda işlem yapmak, bozma kararında tartışılması gerektiği belirtilen hususları tartışmak, bozma sonrasında yapılan araştırmaya, incelemeye, toplanan yeni delillere dayanmak, ilk kararda yer almayan ve daire denetiminden geçmemiş bulunan yeni ve değişik gerekçelerle hüküm kurmak suretiyle verilen karar; özde direnme niteliğinde olmayıp, bozmaya eylemli uyma sonucu verilen yeni bir hükümdür. Bu nitelikteki bir hükmün temyiz edilmesi halinde ise incelemenin Yargıtay’ın ilgili dairesi tarafından yapılması gerekir.

Dairemizin bozma ilamından sonra yerel mahkemece yapılan yargılama sonucunda önceki uygulama aynen benimsenmiş ise de; “…mahkememizce bozma üzerine yapılan inceleme ve değerlendirme neticesinde; bozmanın yerinde olmadığı, taraflar arasında özel hayata ilişkin olduğu kabul edilecek resimleri ilişki sürecinde birlikte sanığın facebook hesabından paylaşıldığı ya da müştekinin buna açıkça rıza gösterdiği, ilişki bittiğinden itibaren sanıktan istendiği anda resimleri sayfadan çıkarılmamasının TCK 134/2 madde ve yönünden suçun unsurlarını oluşturmayacağı, ilgili madde de görüntülerin hukuka aykırı olarak ifşasından bahis edildiği, oysa ki olayda sanığın resimleri ifşaya başladığında herhangi bir hukuka aykırılıktan söz edilemeyeceği, yasada korunması amaçlanan şeyin kişilerin özel görüntü ya da seslerinin hukuka aykırı olarak ifşa edilmesinin önlenmesi olduğu, suça konu resimlerin başlangıçtan itibaren belirli aşamaya kadar hukuka uygun olarak ifşa edildiği, gelinen noktada resmin taraflarından birinin yani müştekinin rızasını çektiği anda eylemin suça dönüşmeyeceği, bu noktada sanığın sergilediği hareketsiz kalarak resimleri çıkarmamasının atılı suçun unsurlarını oluşturmayacağı kanaatiyle mahkememiz kararının yerinde olduğu değerlendirilerek aşağıdaki şekilde sanığın beraatine hükmolunmuştur…” biçimindeki yeni ve değişik gerekçelerle CMK’nın 223/2-a maddesi gereğince hüküm kurulmasından dolayı yerel mahkemenin son uygulaması direnme kararı olmayıp, yeni hüküm niteliğinde olduğundan, direnme kararının eylemli uyma olarak kabulü ile hükmü temyizen inceleme görevinin Dairemize ait olduğu belirlenerek yapılan incelemede:

Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, katılanın sair temyiz itirazlarının reddine, ancak;

Sanığın, bir karede mağdurun kendisini yanağından öptüğü, diğerlerinde kendisine sarıldığı ve her ikisinin üzerlerinde günlük kıyafetleri bulunduğu halde yan yana poz vererek çektirdikleri fotoğraflarını, mağdurun bilgisi dahilinde facebook hesabında yayımladıktan sonra, söz konusu fotoğrafları, mağdurla ayrılmalarına ve mağdur tarafından kaldırılması istenilmesine rağmen yayımlamaya devam ettiği olayda;

İddiaya konu sanıkla mağdur arasındaki ilişkinin varlığını ve boyutunu gösteren fotoğrafların, daha önce mağdurun rızasına uygun olarak facebook adlı sosyal paylaşım sitesinde yayımlanmış olması karşısında, bu fotoğraflar, mağdurun özel yaşam alanına ilişkin ve özel hayatının gizliliğini ihlal edecek nitelikte görüntüler olarak kabul edilemeyeceğinden, sanığın, mağdura ait kişisel veri niteliğindeki fotoğrafları, mağdurun rızasına aykırı şekilde yayımlamaya devam etmesi biçiminde sübut bulan eyleminden dolayı TCK’nın 136/1. maddesindeki verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçundan mahkumiyet kararı verilmesi gerektiği gözetilmeksizin, yasal ve yeterli olmayan yazılı gerekçelerle sanık hakkında CMK’nın 223/2-a maddesi gereğince beraat kararı verilmesi,

Kanuna aykırı olup, katılanın temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, hükmün bu nedenle 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen uygulanmakta olan 1412 sayılı CMUK’un 321. maddesi gereğince isteme aykırı olarak BOZULMASINA, 13.09.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

İŞ AKDİNİN FESHİNİN ZORLAYICI NEDENE DAYANMASI HALİNDE KIDEM TAZMİNATI İSTENİR ANCAK İHBAR TAZMİNATI İSTENEMEZ

MAHKEMESİ :ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ (İŞ)

Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen kararın, temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle, temyiz taleplerinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

YARGITAY KARARI

A) Davacı İsteminin Özeti:

Davacı, davalı işletmede güvenlik görevlisi olarak çalıştığını, iş akdinin işverence tek taraflı, bildirimsiz ve geçersiz olarak feshedildiğini kıdem ve ihbar tazminatlarının ödenmediğini belirterek bir kısım işçilik alacağı talebinde bulunmuştur.

B) Davalı Cevabının Özeti:

Davalı, davacının güvenlik görevlisi olarak çalıştığını, davacı ile arasında herhangi bir işçi-işveren ilişkisi bulunmadığını, davacının Gönen Asliye Ceza Mahkemesi’nin 2012/37 Esas, 2012/162 Karar sayılı dosyasında ceza alması nedeniyle valilik tarafından silahlı özel güvenlik kartının iptal edildiğini ve davacının iş akdinin haklı nedenle feshedildiğini belirterek, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti:

Mahkemece toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak davanın kabulüne karar verilmiştir.

D) Temyiz:

Kararı davalı vekili temyiz etmiştir.

E) Gerekçe:

1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2- İşçinin iş sözleşmesinin işveren tarafından, zorlayıcı nedenlerle feshedilip feshedilmediği noktasında taraflar arasında uyuşmazlık söz konusudur.

4857 sayılı İş Kanunu’nun 25’inci maddesinin (III) numaralı bendinde, işçiyi işyerinde bir haftadan fazla süre ile çalışmaktan alıkoyan zorlayıcı bir sebebin ortaya çıkması halinde, işverenin derhal fesih hakkının olduğu açıklanmıştır.

İşçiyi çalışmaktan alıkoyan nedenler, işçinin çevresinde meydana gelmelidir. İşyerinden kaynaklanan ve çalışmayı önleyen nedenler bu madde kapsamına girmez. Örneğin işyerinin kapatılması zorlayıcı neden sayılmaz (Yargıtay 9. HD. 25.4.2008 gün 2007/16205 E, 2008/10253 K.). Ancak, sel, kar, deprem gibi doğal olaylar nedeniyle ulaşımın kesilmesi, salgın hastalık sebebiyle karantina uygulaması gibi durumlar zorlayıcı nedenlerdir.

İşyerinden kaynaklanan zorlayıcı nedenler ise değinilen madde kapsamında olmayıp, aynı Kanun’un 24/III maddesinde düzenlendiği üzere işçiye derhal fesih hakkı veren nedenlerdir.

4857 sayılı Yasa’nın 40’ıncı maddesi uyarınca, işçinin zorlayıcı nedenlerle Kanun’un 25/III maddesi kapsamında kalan “çalışılmayan süreler” için yarım ücret ödenir. İşçinin iş sözleşmesinin zorlayıcı nedenlerle 25/III bendi uyarınca feshi halinde, işverenin bildirim şartına uyma ya da ihbar tazminatı yükümlülükleri bulunmamaktadır. Ancak, 1475 sayılı Yasa’nın 14’üncü maddesi uyarınca kıdem tazminatının ödenmesi gerekir.

Somut uyuşmazlıkta, davalı alt işveren emrinde asıl işveren iş yerinde silahlı güvenlik görevlisi olarak çalışan davacının silahlı güvenlik görevini ifa edebilmesi için şart olan silahlı güvenlik izninin işyeri dışında işlediği suç nedeni ile iptal edilmesi üzerine iş akdinin feshi zorlayıcı sebebe dayandığından davacının kıdem tazminatı talebinin kabulü yerinde ise de zorlayıcı sebebe dayanan fesihlerde ihbar tazminatı hakkı olmayacağından davacının ihbar tazminatı isteğinin reddi yerine kabulü hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ:

Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı nedenlerden dolayı BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 18/09/2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

SİGORTALIYA YAPILAN İŞ GÖREMEZLİK ÖDEMELERİ İÇİN ZARARA SEBEP OLAN ÜÇÜNCÜ KİŞİLERE RÜCU EDİLİR

Yargıtay Kararı – 10. HD., E. 2015/15306 K. 2017/3854 T. 8.5.2017

Mahkemesi :İş Mahkemesi

Davacı Kurum, itirazın iptali, takibin devamını ve icra inkar tazminatı verilmesini istemiştir.

Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.

Hükmün, davacı Kurum vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi … tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

Dava, 12.06.2011 tarihli trafik kazası sonucu yaralanan sigortalıya yapılan geçici iş göremezlik ödemelerinden oluşan sosyal sigorta yardımlarının davalı taraftan tahsili istemiyle başlatılan icra takibine yönelik vaki itirazın iptali istemine ilişkindir.

Davacı tarafça, davanın yasal dayanağı olarak 5510 sayılı Yasanın 76. maddesi gösterilmiştir.

Mahkemece, Kurum tarafından sigortalıya yapılan geçici iş göremezlik ödemesinin, 5510 sayılı Yasanın 76. maddesinde düzenlenen sağlık hizmeti/tedavi gideri kapsamında değerlendirilmesinin doğru ve isabetli olmadığı, Kurumun bu düzenlemeye dayalı olarak talepte bulunma hakkının olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Yargılama yapan hakim, taraflarca ileri sürülen hukuki sebeplerle bağlı değildir. Olaya uygulanacak hukuki sebebi tayin ve takdir etmek hakime aittir.

5510 sayılı Yasanın 21/4. maddesinde; ”İş kazası, meslek hastalığı ve hastalık, üçüncü bir kişinin kusuru nedeniyle meydana gelmişse, sigortalıya ve hak sahiplerine yapılan veya ileride yapılması gereken ödemeler ile bağlanan gelirin başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değerinin yarısı, zarara sebep olan üçüncü kişilere ve şayet kusuru varsa bunları çalıştıranlara rücû edilir” hükmü öngörülmüş olup, anılan düzenleme uyarınca hastalık sigorta kolundan ödenen geçici iş göremezlik ödemeleri; 3. kişilere kusurları oranında rücu edilebilmektedir.

Mahkemece, tarafların kusur oranları belirlenerek, 5510 sayılı Yasanın 21/4 maddesi kapsamında irdeleme yapılmalı ve sonucuna göre karar verilmelidir.

Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin, eksik araştırma ve inceleme sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

O hâlde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 08.05.2017 gününde oybirliğiyle karar verildi.

YARIYIL TATİLİNDE GEÇEN SÜRELERİN OKULDA ÇALIŞAN İŞÇİNİN ÇALIŞMA SÜRESİNE DAHİL EDİLMESİ USUL VE YASAYA AYKIRIDIR

Yargıtay 10.HD E:2020/2378 K:2020/5230 K.T.:30/09/2020

Dava, hizmet tespiti istemine ilişkindir.

Mahkemece, ilamında belirtilen gerekçelerle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Hükmün, davalı Kurum vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi … tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

Davacı vekili, 20.10.2004 – 06.06.2008 arası döneme ilişkin sürelerin tespiti ile geriye dönük hizmetin Sosyal Güvenlik Kurumu nezdinde tescilini sağlanmasının hüküm altına alınmasını talep etmiş, mahkemece, Davanın davalılar … ve … yönünden kabulü ile, davacının davalılardan …’nun yanında 20/10/2004-31/12/2004 tarihleri arasında 70 gün; 01/01/2005-10/06/2005 tarihleri arasında 160 gün; 12/09/2005-13/12/2005 tarihleri arasında 91 gün; 01/01/2006-15/01/2006 tarihleri arasında 15 gün; davalılardan …’nun yanında 01/05/2006-19/06/2006 tarihleri arasında 48 gün, 18/09/2006-15/10/2006 tarihleri arasında 27 gün, 01/01/2007-13/06/2007 tarihleri arasında 162 gün, 17/09/2007-31/12/2007 tarihleri arasında 134 gün, 01/01/2008-31/01/2008 tarihleri arasında 30 gün olmak üzere çalıştığının tespitine; davalı … Temizlik ve İnşaat Hizmetleri Limited Şirketi hakkında açılan davanın reddine karar verilmiş ise de, Mahkemece kabule ilişkin süreler hesaplanırken eğitim öğretim dönemlerinin başlangıç ve bitiş sürelerinin dikkate alındığı bu dikkate alınışların yerinde olduğu ancak …’ya ait işyeri nezdinde çalışma süresi hesaplanırken 2007/2008 eğitim öğretim yılında yarıyıl tatili 28.1.2018 yılında başlamasına karşın 1.1.2008 – 31.1.2008 tarihleri arası 30 gün hizmet tespitine dair karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

Ne var ki; bu hususun düzeltilmesi yeniden yargılamayı gerektirmediğinden, hüküm bozulmamalı, (Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun geçici 3. maddesi gereğince) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 438. maddesi uyarınca düzeltilerek onanmalıdır.

SONUÇ:

Hüküm 1.maddesinde yer alan “01.01.2008-31.1.2008 tarihleri arasında 30 gün” kısmı silinerek silinerek yerine; “01.01.2008 – 27.01.2008 tarihleri arasında 27 gün” cümlelerinin yazılmasına, hükmün bu şekliyle DÜZELTİLEREK ONANMASINA, 30.09.2020 günü oybirliğiyle karar verildi.

VAKIF ÜNİVERSİTESİNDE ÖĞRETİM GÖREVLİSİ OLARAK ÇALIŞAN DAVACI DEVLET ÜNİVERSİTELERİNDE OLDUĞU GİBİ İDARİ SÖZLEŞME İLE ÇALIŞTIĞINDAN UYUŞMAZLIKTA İDARİ YARGI YERLERİ GÖREVLİDİR

Yargıtay 9.HD E:2016/13436 K:2019/5337 K.T.:12/03/2019

A) Davacı İsteminin Özeti

Davacı vekili dava dilekçesinde özetle, müvekkilinin 21/07/2012 tarihinden 15/01/2014 tarihine kadar davalı üniversitede yardımcı doçent kadrosunda görev yaptığını, ücreti ilk kez 13/12/2013 tarihinde 2,610 TL olarak Denizbank’taki hesabına yatırıldığını, bundan önceki ücretlerin yatırılması istenmişse de herhangi bir ödeme yapılmadığını, bu sebeple istifa ettiğini, davalı tarafça hesabına açıklama olarak 2013/Ekim ayı maaşı 2.610 TL, 2013/Kasım ayı maaşı 2.700 TL, 2013/Aralık ayı maaşı 2.700 TL olarak 3 aylık ödeme yapıldığını, haftada 1 gün, 1 saat olmak üzere 2012/2013 eğitim öğretim dönemi güz sömestrinde 15 saat ek ders yaptığını, ek ders ücretlerini alamadığını iddia ederek birikmiş ücret alacağı ve ek ders ücret alacağından 30.000 TL’nin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

B) Davalı Cevabının Özeti

Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle, müvekkili üniversitenin davacıya ücret ödememesi gibi bir durumun söz konusu olmadığını, davacının aynı zamanda M.. hastanesinde tam zamanlı olarak çalışması sebebiyle Nisan 2012 tarihi itibariyle ücretsiz izne ayrıldığını, M.. tarafından aylık ücretlerinin eksiksiz olarak davacıya ödendiğini, bu kapsamda müvekkili üniversitenin davacıya ücretsiz izinli olarak M..’ta çalıştığı döneme ait herhangi bir ücret borcu olmadığını, davacının üniversite nezdinde 2012-2013 akademik yılı içerisinde toplam 15 saat ders verdiğini, ders ücreti alacağı için toplam 1.050 TL alacağı bulunduğunu, bunun dışında davacının herhangi bir alacağı bulunmadığını savunarak, usule, yasaya, maddi vakıaya ve örnek içtihatlara aykırı haksız ve dayanaksız davanın reddine, yargılama giderleri ve vekalet ücretinin davacıya yüklenmesine karar verilmesini talep etmiştir.

C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti

Mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

D) Temyiz

Kararı davacı vekili temyiz etmiştir.

E) Gerekçe

Anayasa’nın 131’nci maddesine göre “Vakıflar tarafından kurulan Yükseköğretim Kurumları, mali ve idari konuları dışındaki akademik çalışmaları, öğretim elemanlarının sağlanması ve güvenlik yönlerinden, Devlet eliyle kurulan Yükseköğretim Kurumları için Anayasada belirtilen hükümlere tabidir”.

2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 3/l maddesine göre “Öğretim Elemanları: Yükseköğretim Kurumlarında görevli öğretim üyeleri, öğretim görevlileri ve araştırma görevlileridir”.

2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun Ek. 2. maddesi uyarınca “Vakıflar; kazanç amacına yönelik olmamak şartıyla ve mali ve idari hususlar dışında, akademik çalışmalar, öğretim elemanlarının sağlanması ve güvenlik yönlerinden bu Kanunda gösterilen esas ve usullere uymak kaydıyla, Yükseköğretim kurumları veya bunlara bağlı birimlerden birini veya birden fazlasını ya da bir üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsüne bağlı olmaksızın, ekonominin ihtiyaç duyduğu alanlarda yüksek nitelikli işgücü yetiştirmek amacıyla, bu Kanun hükümleri çerçevesinde kalmak şartıyla meslek yüksekokulu kurabilir. Bu meslek yüksekokulu, kamu tüzel kişiliğini haiz olup, Yükseköğretim Kurulunun görüşü alınarak Bakanlar Kurulu kararı ile kurulur. Kurulacak meslek yüksekokullarına, meslek ve teknik eğitim bölgesinde gereksinim duyulması esastır”. Aynı Kanun’un ek. 5. maddesine göre “Vakıflarca kurulacak yükseköğretim kurumlarının, vakıf yönetim organı dışında en az yedi kişiden oluşan bir mütevelli heyeti bulunur. Mütevelli heyet üyeleri, vakıf yönetim organı tarafından dört yıl için seçilir, süresi biten üyeler yeniden seçilebilir. Mütevelli heyet üyelerinin yaş sınırlaması hariç Devlet memuru olma niteliklerine sahip bulunmaları ve en az üçte ikisinin lisans düzeyinde yükseköğrenim görmüş olması gerekir. Mütevelli heyet üyeleri kendi aralarından bir başkan seçer. Mütevelli heyet vakıf yükseköğretim kurumunun tüzel kişiliğini temsil eder. Vakıf yükseköğretim kurumlarının yöneticileri Yükseköğretim Kurulunun olumlu görüşü alınarak mütevelli heyet tarafından atanır. Mütevelli heyet; vakıf yükseköğretim kurumu yöneticilerine uygun gördüğü ölçüde yetkilerini devredebilir. Yükseköğretim kurumunda görevlendirilecek yöneticiler ve öğretim elemanları ile diğer personelin sözleşmelerini yapar, atamalarını ve görevden alınmalarını onaylar, yükseköğretim kurumunun bütçesini onaylar ve uygulamaları izler, ayrıca vakıfça hazırlanan yönetmelik hükümlerine göre diğer görevleri yürütür”.

Uyuşmazlık Mahkemesi yargı yolu belirlenmesinde Vakıf Üniversiteleri ile öğretim elemanları arasındaki uyuşmazlıklarda idari yargının görevli olduğunu şu gerekçelerle belirtmektedir. “Vakıf Üniversitesinin, sürekli ve düzenli nitelikteki kamu hizmetinde çalıştırdığı öğretim elemanın; statüsü, göreve alınması, hak ve yetkileri gözetildiğinde, İdare Hukuku kapsamında bir kamu personeli olduğu açıktır. Bununla birlikte, öğretim elemanın sözleşmesinin feshine ilişkin üniversite işleminin idare hukuku anlamında bir idari işlem olduğunda kuşku bulunmamakla birlikte, bu idari işlemden kaynaklanan tazmin isteminin (taraflar arasındaki ihbar ve kötüniyet tazminatı alacağına ilişkin olan davanın,) 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. Maddesinin b fıkrasında belirtilen; ‘’İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları‘’ kapsamında idari yargı yerinde görülmesi gerekmektedir”(29.12.2014 gün ve 2014 / 1053 E, 2014/1105 K, Aynı yönde 5.11.2012 gün ve …, 05.11.2012 gün ve 2012/190 E. , 2012/235 K., 24.12.2012 gün ve 2012/273 E. , 2012/289 K.).

Aynı doğrultuda Danıştay’ın da idari yargının görevli olduğuna dair kararları mevcuttur. Anayasa’nın 130. maddesinde vakıf yükseköğretim kurumlarının mali ve idari konular yönünden farklı hükümlere tabi kılınması buralarda çalışan akademisyenlerin mesleki güvenceden yoksun kılınmasına neden olmaz; Anayasa koyucunun vakıf üniversitesi ve devlet üniversitesi arasında mesleki güvenceler bakımından bir ayrım amaçladığı düşünülemeyeceğinden vakıf üniversitelerindeki akademik personelin mesleki güvenceleri yönünden özel hukuk hükümlerine tabi olmaları Anayasa’ya aykırı olacaktır. Kaldı ki, aynı yükseköğretim kamu hizmetini yerine getiren ancak farklı tip üniversitelerde görev yapan akademisyenlerin mesleki güvenceleri yönünden, bir kısmının kamu hukukuna, bir kısmının özel hukuka tabi olmalarını düzenleyen bir hüküm Anayasa’da ve 2547 sayılı Kanun’da bulunmamaktadır(Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun 12.3.2010 tarihli ve ilgili 2010/5 E. sayılı kararı)

Keza Vakıf Yükseköğretim Kurumları Yönetmeliği’nin 23/2. maddesi uyarınca; Vakıf Yükseköğretim Kurumlarında görev alacak olan akademik ve idari personelin çalışma esasları 2547 sayılı Kanunda Devlet üniversiteleri için öngörülen hükümlere tabidir. Bu personelin aylık ve diğer özlük hakları bakımından ise 4857 sayılı İş Kanunu hükümleri uygulanır” hükmü var ise de görev ancak kanunla düzenlenir. Kaldı ki yönetmelik hükmü görevi değil, özlük haklarına 4857 sayılı İş Kanunu hükümleri uygulanacağını düzenlemiştir. 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununda ise görev konusunda açık bir düzenleme bulunmamaktadır.

Anayasa’nın 31. maddesi düzenlemesi ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu hükümleri ve özellikle kadroların akademik yönden belirlenmesi, sözleşmelerin onaya tabi tutulması dikkate alındığında, vakıf üniversitelerinde çalışan öğretim elemanlarının idari sözleşmelerle çalıştığının kabulü gerekmektedir. Nitekim Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, Uyuşmazlık Mahkemesi kararlarında hareketle 2013 yılında, Vakıf Üniversitesi ile öğretim elemanı arasındaki uyuşmazlıkta idari yargının görevli olduğuna karar vermiştir(Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin 09.12.2013 gün ve 2013/34603 E, 2013/28476 K).

Somut uyuşmazlıkta, Vakıf Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalışan davacının Devlet Üniversitelerinde olduğu gibi idari sözleşme ile çalıştığı, uyuşmazlıkta idari yargının görevli olduğu anlaşıldığından, 6100 sayılı HMK.un 114 ve 115. maddeleri uyarınca yargı yolunun caiz olmaması nedeni ile davanın usulden reddi yerine esastan karar verilmesi hatalıdır.

F) SONUÇ:

Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı nedenden dolayı BOZULMASINA, temyiz harcının isteği halinde ilgilisine iadesine, 12.03.2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

İŞÇİNİN, İŞİ GEREĞİ YURT DIŞINDAYKEN BULAŞAN VİRÜS NEDENİYLE TÜRKİYE’YE DÖNDÜKTEN SONRA HAYATINI KAYBETMESİ İŞ KAZASIDIR

Yargıtay 21.HD E:2018/5018 K:2019/2931 K.T.:15/04/2019

K A R A R

Davacılar; murislerinin iş kazası sonucu vefat ettiğinin tespitini istemişlerdir.

Mahkemece davanın reddine karar verilmiştir.

Dosyadaki kayıt ve belgelerden; davacılar murisinin davalı şirkette 01.05.1996 tarihinden itibaren tır şoförü olarak çalıştığı, murisin en son 26.11.2009 tarihinde … Limanı’ndan çıkış yapıp Ukrayna’ya gittiği, yine aynı limandan 11.12.2009 tarihinde Türkiye’ye giriş yaptığı, işyerinin bulunduğu Trabzon iline dönerken kendisini iyi hissetmediği için …Devlet Hastanesi’ne 13.12.2009 tarihinde müracaat ettiği ve söz konusu hastanede muayene edilerek raporun tanı kısmına; “ akut üst solunum yolu enfeksiyonu, tanımlanmamış ” yazıldığı, murise iğne yapılıp ilaç verildiği, daha sonra murisin Trabzon iline gittiği, 15.12.2009 tarihinde ise işveren tarafından yine Ukrayna’ya gitmek üzere görevlendirildiği, ancak Çarşamba ilçesinde trafik kazası geçirdiği ve bu kaza nedeni ile götürüldüğü Çarşamba Devlet Hastanesi’nde muayene edildiği, düzenlenen raporda; trafik kazası nedeni ile başvuran murisin tüm bulgularının normal olduğunun belirtildiği, ancak murise “ devaljin ampul” isimli ilaç verildiği, kazadan sonra murisin tekrar Trabzon iline döndüğü ve iki gün sonra 17.12.2009 tarihinde KTÜ … Hastanesi’ne “ bir haftadır öksürük, balgam, halsizlik, 2 gündür 40 derece ateş ” şikayetleri ile başvurduğu, hastane tarafından H1N1 ( domuz gribi ), pnömani ( zatürre ) ve ARDS ( akut solunum sıkıntısı sendromu ) tanısıyla tedavi altına alındığı, on gün yoğun bakımda kaldıktan sonra 26.12.2009 tarihinde vefat ettiği, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı müfettişi tarafından düzenlenen raporda; murisin 15.12.2009 tarihinde geçirdiği kazanın iş kazası olduğunun,

ancak 26.12.2009 tarihinde vefat etmesi sonucu hastane raporunda ölüm tanısı olarak H1N1 ( domuz gribi ) pnömoni,akut böbrek yetmezliği…belirtilmesi nedeni ile ölümünün geçirmiş olduğu iş kazası ile ilişkilendirilemeyeceğinin belirtildiği, Adli Tıp Kurumu … Birinci Adli Tıp İhtisas Kurulu’nun 16.04.2014 tarihli raporunda; murisin ölümünün H1N1 ( domuz gribi) enfeksiyonu ve gelişen komplikasyonlarından meydana gelmiş olduğu, 13.12.2009 tarihinde …Devlet Hastanesi’ne başvurusundaki şikayetlerin H1N1 enfeksiyonunun başlangıç belirtileri olabileceğinin, H1N1 virüsünün kuluçka süresinin 1-4 gün arasında değiştiğinin, 13.12.2009 tarihindeki şikayetlerin hastalığın başlangıç belirtileri olduğu taktirde H1N1 enfeksiyonunun bulaşımının 13.12.2009 tarihinden önceki 1-4 günlük zaman dilimi içerisinde gerçekleşmiş olacağının, 15.12.2009 tarihinde meydana gelen trafik kazasında hastalığın etkisi olduğunu gösterir tıbbi bulgu olmadığının bildirildiği, Adli Tıp Genel Kurulu’nun 26.03.2015 tarihli raporunda da; Birinci İhtisas Kurulu gibi görüş bildirildiği anlaşılmaktadır.

Davanın yasal dayanaklarından olan 5510 sayılı Kanunun 13. maddesinde iş kazasının unsurları;

a) Sigortalının işyerinde bulunduğu sırada,

b)İşveren tarafından yürütülmekte olan iş nedeniyle sigortalı kendi adına ve hesabına bağımsız çalışıyorsa yürütmekte olduğu iş nedeniyle,

c) Bir işverene bağlı olarak çalışan sigortalının, görevli olarak işyeri dışında başka bir yere gönderilmesi nedeniyle asıl işini yapmaksızın geçen zamanlarda,

d) Bu Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamındaki emziren kadın sigortalının, iş mevzuatı gereğince çocuğuna süt vermek için ayrılan zamanlarda,

e) Sigortalıların, işverence sağlanan bir taşıtla işin yapıldığı yere gidiş gelişi sırasında meydana gelen ve sigortalıyı hemen veya sonradan bedenen ya da ruhen özüre uğratan olay…” olarak belirtilmiştir.

Açıklanan madde hükmüne göre, iş kazası; maddede sayılı olarak belirtilmiş hal ve durumlardan herhangi birinde meydana gelen ve sigortalıyı hemen veya sonradan bedenen veya ruhen zarara uğratan olaydır.

Yasada iş kazası, sigortalıyı hemen veya sonradan bedenen ya da ruhen engelli hale getiren olay olarak tanımlandığından, olayın etkilerinin bir süre devam ederek zaman içinde artması ve buna bağlı olarak sonucun daha sonra gerçekleşmesi mümkündür. Yani,iş kazası ani bir olay şeklinde ortaya çıkıp ,buna bağlı olarak zarar, derhal gerçekleşebileceği gibi, gazdan zehirlenme olayında olduğu şekilde etkileri daha sonra da ortaya çıkabilir. Sonradan oluşan zarar ile olay arasında uygun illiyet bağı bulunması koşuluyla olay iş kazası kabul edilmelidir.

Yasanın iş kazasını sigortalıyı zarara uğratan olay biçiminde nitelendirmiş olması illiyet (nedensellik) bağını iş kazasının bir unsuru olarak ele almayı gerektirmiştir. Ne var ki, burada aranan “uygun illiyet (nedensellik) bağı” olup, bu da yasanın aradığı hal ve durumlardan herhangi birinde gerçekleşme olgusu ile sonucun birbiriyle örtüşmesi olarak anlaşılmalı, yasada olmadığı halde, herhangi başkaca kısıtlayıcı bir koşulun varlığı aranmamalıdır.

Kısacası; anılan yasal düzenleme, sosyal güvenlik hukuku ilkeleri içinde değerlendirilmeli; maddede yer alan herhangi bir hale uygunluk varsa zararlandırıcı sigorta olayının kaynağının işçi olup olmaması ya da ortaya çıkmasındaki diğer etkenlerin değerlendirilmesinde dar bir yoruma gidilmemelidir. (HGK 2009/21-400 Esas,432 Karar )

Somut olayda,tır şoförü olan davacı murisinin 26.11.2009 tarihinde davalı işveren tarafından Ukrayna’ya sefere gönderildiği,11.12.2009 tarihinde Türkiye’ye giriş yaptığı,Adli Tıp Kurumu raporunda, H1N1 virüsünün kuluçka süresinin 1-4 gün arasında değiştiği, murisin 13.12.2009 tarihli hastaneye başvurusunda belirttiği şikayetlerin hastalığın başlangıç belirtileri olduğu taktirde hastalığın bulaşmasının bu tarihten 1-4 gün öncesinde gerçekleşmiş olacağının bildirildiği,buna göre davacı murisinin, işveren tarafından yürütülmekte olan iş nedeniyle Ukrayna’ya yapılan sefer sırasında bulaştığı yukarıda belirtilen rapor kapsamından anlaşılan H1N1 virüsüne bağlı olarak, daha sonra meydana gelen ölümünün iş kazası olarak kabul edilmesi gerektiği açıktır.

O halde, davacı ve davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

SONUÇ: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 15/04/2019 gününde oy çokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY

Dosyadaki yazılara, hükmün yasal ve hukuksal gerekçeleriyle dayanağı maddi delillere ve özellikle bu delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre kararın onanması düşüncesinde olduğumdan sayın çoğunluk görüşüne katılamamaktayım.

BALKON VE BANYOSUNDAN ALT KATTAKİ DAİREYE SU SIZAN VE FAKAT TAMİRİNİ YAPTIRMAYAN KİŞİNİN KOMŞUSUNA TAZMİNAT ÖDEMESİ, AKAN BALKON VE BANYOYU YAPTIRMASI GEREKİR

Yargıtay 20.HD E:2019/1851 K:2020/581 K.T.:10/02/2020

KARAR

Dava dilekçesinde, davacının üst kat komşusu 11 numaralı daire sahibi davalı …’ın balkon ve banyosundan gelen sızıntılar nedeniyle dairesinin zarar gördüğü, zararların tespiti için Bakırköy 8. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2012/8 Değişik iş sayılı dosyasında tespit yaptırdığını bu nedenle verilen zararların toplamı 1.168,20.-TL maddi tazminat ile 1.000,00.-TL manevi tazminata hüküm edilmesi istenilmiştir.

Bakırköy 6. Asliye Hukuk Mahkemesi 17/9/2013 tarihli kararı ile “Açılan maddi tazminat talebinin 850,00 TL’sinin kabulü ile dava tarihinden itibaren işletilecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınıp, davacıya verilmesine, davacının fazlaya ilişkin talebinin reddine, davacının istemiş olduğu manevi tazminatın tamamının reddine karar verilmiş”, ilgili hükmün taraf vekillerince temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 18. Hukuk Dairesinin 2014/9551 E. – 2014/16828 K. sayılı ilamı ile “Manevi tazminat istemi yönünden; dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlar ile yasal gerektirici nedenlere göre, yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddi ile usule ve kanuna uygun olan hükmün onanmasına, maddi tazminat ve onarım yapılmasına dair talep yönünden; dava, davalıya ait bağımsız bölümünden, davacıya ait bağımsız bölüme su sızması nedeniyle oluşan zararın tahsili ve onarım istemine” ilişkindir. Taraflar arasındaki uyuşmazlık 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu hükümlerinden kaynaklanmaktadır. 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanununun Ek 1. maddesinde, bu Kanunun uygulanmasından doğacak her türlü anlaşmazlığın -değerine bakılmaksızın- sulh hukuk mahkemesinde çözümleneceği hükme bağlanmıştır. Buna göre: “Mahkemece kat mülkiyetinden kaynaklanan maddi tazminat istemi ve onarım yapılması konusundaki davanın tefrik edilip görevsizlik kararı verilerek dosyasının görevli ve yetkili sulh hukuk mahkemesine gönderilmesi gerekirken bu istem yönünden de işin esası hakkında hüküm kurulması doğru görülmediğinden” hükmün bozulmasına karar vermiştir.

Bakırköy 6. Asliye Hukuk Mahkemesi 18/06/2015 tarihli görevsizlik kararından sonra yargılamaya devam eden Bakırköy 2. Sulh Hukuk Mahkemesince davanın kabülü ile; 1.168,20.-TL’nin dava tarihinden itibaren işletilecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine, davacıya ait balkon ve banyodaki rutubetlerin, dökülmelerin ve kararmaların davalının dairesinden kaynaklandığı anlaşılmakla davalının balkonunu doğrama korkulukları ile balkon çıkıntısı arasındaki kılcal boşlukların su geçirmezlik itizolasyon malzemeleri ile dolgusunu yaptırmasına, bu işlem için davalıya 1 iş günü süre verilmesine, davalının dairesinin banyosunda bulunan küvetin sökülerek seramik kaplamaların ve derzlerin yenilenmesi ve daha sonra akrilik küvetin monte edilmesi için davalıya 2 iş günü süre verilmesine karar verilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Dava tazminat ve hakimin müdahalesi istemine ilişkindir.

SONUÇ

1) 5219 ve 5236 sayılı kanunlar ile HUMK’nın 427. maddesinde öngörülen kesinlik sınırı 01.01.2017 tarihinden itibaren 2.270 TL’ye çıkarılmıştır. Temyize konu maddi tazminat miktarı 1168,20.-TL olup, HUMK’nın 5219 sayılı Kanun ile değişik 427. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca miktar veya değeri 2.270,00.-TL’yi geçmeyen kararlar kesin olduğundan miktar yönünden temyiz dilekçesinin REDDİNE

2) Davalının müdahalenin önlenmesi bakımından yaptığı temyiz itirazlarına gelince; Dosyadaki yazılara, kararın bozmaya uygun olmasına ve gereği yerine getirilerek taşınmazda gerekli önlemlerin alınmasına ve yazılı olduğu şekilde davanın kabulüne karar verilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, yerinde görülmeyen bütün temyiz itirazlarının reddi ile usule ve kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA 10/02/2020 günü oy birliğiyle karar verildi.

İSTİNAF KANUN YOLUNDA BOZMANIN SİRAYETİ

Doktrinde tartışmalı olan konulardan bir tanesi de istinaf kanun yoluna başvurulması halinde verilen kararın sadece istinafa başvuran tarafı mı yoksa ilk derece mahkemesinde görülen davanın tüm taraflarını mı etkileyeceği konusudur. Bu konu ilgili kanun ve içtihatlardan yola çıkılarak açıklanmaya çalışılacaktır. Konunun Ceza yargılaması ile hukuk yargılaması olmak üzere iki açıdan ayrı ayrı incelenmesi gerekecektir. Öncelikle hukuk sistemimizde yeni bir terim olan istinafın nasıl bir yapıda olduğundan bahsetmek yararlı olacaktır..

20.07.2016 tarihinde istinaf incelemesi Türk Hukuk uygulamasında yerini almış ve böylece ilk derece mahkemeleri ile Yargıtay arasına istinaf kanun yolu getirilmiştir. 20.07.2016 tarihinden sonra verilen ilk derece mahkemelerinin kesin olmayan nihaî kararlarına karşı ilk önce istinaf yoluna başvurulabilecek, doğrudan doğruya temyiz yoluna başvurulamayacaktır.

Buna göre istinaf mahkemeleri hem denetim hem de hüküm mahkemeleri olarak faaliyet gösterecektir. İstinaf incelemesi sonunda gerektiğinde ilk derece mahkemesinin kararını kaldıran istinaf mahkemesi temyiz incelemesini yapan Yargıtay’dan farklı olarak kararı bozmak yerine yeniden tahkikat yaparak ve hukuka aykırı gördüğü hususları gidererek yeni bir karar verebilecektir. İstinaf kanun yolunu temyiz denetiminden ayıran en önemli özellik, sadece hukukî incelemenin değil, aynı zamanda maddi incelemenin de yapılmasıdır. Bir diğer deyişle, istinaf kanun yolu ilk derece mahkemesinin nihaî kararlarına karşı başvurulan, maddi ve hukukî denetimin yapıldığı bir kanun yoludur. Öte yandan istinafın kelime anlamı “yeniden başlama” olsa da yapılacak olan inceleme ve tahkikat ilk derece mahkemesine kıyasen birçok yönü ile yeni ve bağımsız bir yargılama olmayacaktır. Zira istinaf mahkemelerinde yeni dava malzemesinin getirilmesi de belirli istisnalar dışında katı bir şekilde yasaklanmıştır. Buna paralel olarak yargılamanın bu aşamasında karşı dava, ıslah, davaya müdahale, davaların birleştirilmesi gibi usûl hukuku kurumlarına başvurulması engellenmiştir (HMK md. 357). Sonuç olarak, istinafta sınırlı bir tahkikat yapılmaktadır.

A-) CEZA DAVALARI YÖNÜNDEN İSTİNAF KANUN YOLUNDA BOZMANIN, İSTİNAFA BAŞVURMAYAN SANIKLAR BAKIMINDAN, ETKİSİ

Bölge adliye mahkemelerinin faaliyete geçmesiyle beraber, istinaf kanun yolu bakımından yapılan ya da yapılması gereken birçok düzenlemenin de aynı zamanda tartışılmaya başlandığı görülmektedir. İstinaf kanun yolunda, bozmanın istinaf kanun yoluna başvurmayan sanıklar bakımından herhangi bir etki doğurup doğurmayacağı; yani bozmanın sirayeti kurumu da bunlardan bir tanesidir. Birleştirilerek görülen davalarda, görünüşte bir tek son karar olmasına rağmen sanık sayısınca son karar söz konusudur. Bu nedenle, sanıklardan birinin verilen karara karşı yaptığı kanun yolu başvurusu, diğer sanıklar hakkında verilen hükümleri kapsamaz. Kanun yoluna başvurmayan diğer sanıklar hakkında verilen hüküm, kanun yoluna başvurma için öngörülen sürenin sonunda kesinleşir. Aynı şekilde, Cumhuriyet savcısı ya da katılan veya vekili, sanıklardan biri hakkında verilen son karara karşı kanun yoluna başvurduğunda, diğer sanıklar hakkında hükmolunan son kararlar kesinleşir.

Ancak temyiz kanun yolu bakımından, 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu gibi, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu da, ilgili hükümdeki şartlar sağlandığı takdirde, temyiz yoluna başvurmayan veya temyize başvurmakla beraber başvurusu kabul edilmeyen sanıkların da bu yola başvurmuşlarcasına, hükmün bozulmasından yararlanmalarını kabul etmiştir. Buna; bozmanın sirayeti, bozma kararının genişleme etkisi ya da yayılma etkisi denilmektedir. Bağlantı nedeniyle birleştirilerek görülen davalarda, bozmanın temyiz etmeyen sanıklara sirayet edebilmesi için ilk şart, temyize başvuran veya lehine olarak temyize başvurulan sanık hakkındaki son kararın sanık lehine bozulmuş olması ve doktrindeki bir görüşe ve uygulamaya göre bu bozma kararına uyulmasıdır. CMUK madde 325’e göre, son kararın cezanın uygulanmasındaki aykırılıktan dolayı bozulmuş olması ve bozulan hususların temyize başvurmayanlara da uygulanabilir olması, bozmanın sirayetinin diğer şartlarıydı. CMK ise 306. maddesinde, bozmanın sirayet etmesi için sanık lehine bozulan hususların diğer sanıklara da uygulanabilir olmasını aramaktadır. CMUK ve CMK hükümleri arasındaki temel fark ise CMK’nın, CMUK’un aksine kararın, cezanın uygulanmasındaki; yani ceza kanunlarının uygulanmasındaki aykırılıktan dolayı bozulmasını aramamış olmasıdır. Buna göre artık, bir muhakeme normuna aykırılık nedeniyle sanık lehine bozma kararı verilmesi halinde de, bu hususun diğer sanıklara da uygulanabilir olması şartıyla, bozma sirayet edecektir. Örneğin; sanıklara son söz verilmeden bitirilen bir yargılama sonucu verilen hükme karşı yapılan istinaf başvurusu, bölge adliye mahkemesince reddedildikten sonra veya bölge adliye mahkemesinin duruşma açarak yeni bir hüküm verdiği bir yargılamada, hazır bulunan sanıklara son sözün verilmemesi halinde, sanıklardan biri tarafından temyiz kanun yoluna başvurulduğunda, Yargıtay ceza dairesinin savunma hakkının kısıtlanması nedeniyle vereceği bozma kararından temyiz etmeyen diğer sanıklar da yararlanacak ve onlar hakkında verilmiş olan hüküm de bozulmuş olacaktır. Temyiz başvurusunda bulunmayanlar bakımından hükmün kesinleşerek infazına başlanmış olması halinde dahi, bozma sirayet edecektir.

Temyiz kanun yolu için öngörülmüş olan bu düzenlemenin benzerine, istinaf yoluna ilişkin hükümler arasında, yer verilmemiştir. CMK madde 306’nın sevk edilmesinin amacı, hükümde bir hukuka aykırılık olduğunun tespit edilmiş olmasına rağmen, temyiz başvurusunda bulunmamış olan sanığın, temyiz başvurusunda bulunmuş olan sanıktan farklı olarak bozma kararından yararlanamamasının ve mahkûmiyet hükmüne katlanmasının adaletli olmayacak olmasıdır. Hüküm ayrıca, kanun yollarının, aynı konuda birbiriyle çelişen kararların olmaması şeklindeki amacının gerçekleşmesini sağlamaktadır. Bu amaç göz önüne alındığında, istinaf kanun yolu bakımından da bozmanın sirayetinin düzenlenmesi gerekir. Nitekim Bölge Adliye Mahkemesi de bozma kararı verebilmektedir. Hatta Bölge Adliye Mahkemesi, hukuka kesin aykırılık hallerinde, CMK madde 280/1 uyarınca, duruşma açmaksızın bozma kararı vermektedir. Kanun koyucunun başka hiçbir incelemeye gerek olmaksızın, varlığı halinde hükmün bozulacağını önceden belirlediği hukuka aykırılık hallerinde, bozmanın istinaf kanun yoluna başvurmayan sanıklara sirayet etmemesini, bilinçli olarak tercih ettiği sonucuna varmak için bir neden bulunmamaktadır. Üstelik madde 289’da sayılan hukuka kesin aykırılık hallerinin çoğu, hemen her durumda tüm sanıklar bakımından söz konusu olmuş olacaktır. Örneğin, duruşmanın aleniyeti ilkesine riayet edilmemesi ya da mahkemenin kanuna uygun olarak teşekkül etmemesi, tüm sanıklar bakımından verilen hükümleri hukuka aykırı hale getirir. Dolayısıyla, bozmanın sirayetinin istinaf kanun yolu bakımından da düzenlenmesi yerinde olacaktır. Hal böyle olunca, akla temyize ilişkin CMK madde 306’nın kıyasen istinaf kanun yolu bakımından da uygulanması gelebilir; ancak bu mümkün değildir. Ceza muhakemesi normları bakımından da geçerli olan kanunilik ilkesi, ceza normlarında olduğu kadar katı uygulanmamakta ve muhakeme normlarında kural olarak kıyas yapılabilmektedir. Ancak istisnai ve tahdidi normlarda kıyas yapılamaz.

Bozmanın sirayetini öngören norm, istisnai bir normdur. Gerçekten de kural, birleştirilerek görülen davaların sonunda, sanık sayısınca son kararın verilmesi ve sanıkların her birinin birbirlerinden bağımsız olarak kanun yoluna başvurma haklarının olmasıdır. Yine kural olarak, süresi içinde temyiz kanun yoluna başvurulmadığında, sanık hakkında verilmiş olan karar kesinleşir. Bu durum, davasız yargılama olmaz ilkesinin bir sonucudur. Bu nedenle, bozma kararının temyiz başvurusunda bulunmayan sanığa da sirayet etmesini öngören ve bu sanığın da temyiz başvurusunda bulunmuşçasına bozma kararından yararlanmasını ve hakkında yeniden yargılama yapılarak yeni bir hüküm verilmesini olanaklı kılan düzenleme, kuralın istisnasını teşkil etmektedir. Kanunda boşluk bulunduğu gerekçesiyle, istisnai normun kıyasen uygulanması ise kabul edilemez. Bu anlamda, istisnai normun sanık lehine olması da bir önem taşımamaktadır.

 Kaldı ki istinaf, diğer birçok farklılığın yanı sıra, hukuka kesin aykırılık halleri dışındaki hallerde, Bölge Adliye Mahkemesi’nin duruşma açarak yeni bir son karar verebilmesi bakımından da temyizden ayrılmaktadır. Bozmanın sirayeti kıyasen istinaf için de uygulanacak olsa bile bu, soruna ancak kısmi bir çözüm olur ve duruşma açılarak yeniden hüküm verilen hallerde; yani bir bozma kararının olmadığı hallerde, istinaf başvurusunda bulunmayan sanıklara, bölge adliye mahkemesince verilen hükmün sirayet ettirilmesi söz konusu olmaz. Oysa temyizde bozmaya ve sonrasında bozmanın sirayetine konu olabilecek birçok hukuka aykırılık bakımından Bölge Adliye Mahkemesi’nin duruşma açması gerekmektedir. Örneğin; tüm sanıklar bakımından geçerli olacak şekilde, haksız tahrikin şartlarının gerçekleştiği dikkate alınmadan hüküm verildiğini tespit eden bölge adliye mahkemesinin duruşma sonucunda vereceği yeni karar, istinafa başvurmayan sanıklara sirayet ettirilemez. Bu nedenle, temyizde bozmanın sirayeti kurumunun yapısı, istinaf kanun yolunun işleyişiyle kıyasa imkân tanıyacak şekilde uyumlu değildir. 1412 sayılı CMUK yürürlükteyken, hukuki sorunun yanı sıra maddi sorunu da inceleyen Yargıtay, maddi soruna ilişkin olarak tespit ettiği hukuka aykırılıklardan dolayı hükmü bozduğunda, bu bozma kararı sirayet edebilmekteydi. Şimdi ise, bölge adliye mahkemesi tarafından incelenecek olan hükmün maddi sorunu ilgilendiren kısımlarındaki hukuka aykırılık iddiaları ile ilgili olarak duruşma açılarak gerekiyorsa yeni bir karar verileceğinden, bir bozma kararı söz konusu olmayacaktır. Örneğin; dinlenmesi gerektiği halde dinlenmeyen bir tanığın istinafta dinlenmesiyle, atılı suçun yargılanan sanıklar tarafından işlenmediğinin anlaşılması üzerine yeniden hüküm tesis edildiğinde, istinaf kanun yoluna başvurmayan sanıklara bu hükmü sirayet ettirmek kıyasla dahi mümkün olamaz; çünkü ortada bir bozma kararı yoktur.

“Ceza Genel Kurulunun yerleşmiş yargısal kararlarında da vurgulandığı üzere, hükmü temyiz etmeyen sanığın, sirayet nedeniyle bozma kararının sonucundan yararlanabilmesi için öncelikle bozma kararına uyulması ve cezanın uygulanmasında önceki hükmü temyiz eden diğer sanık lehine yeni bir karar verilmesi zorunludur. Ancak o zaman lehe olan bozma kararı, adaleti sağlamak amacıyla hükmü temyiz etmeyen sanığa sirayet ettirilecektir. Aksi takdirde temyiz davası açan sanık için kabul edilmeyen bir bozma nedeninin, yasa yoluna başvurmayan sanık lehine kabulü gibi bir sonuca ulaşılacaktır. Bu sonuç ise, temyiz eden sanığın aleyhine, temyiz etmeyen sanığın lehine olup, eşitlik ilkesine aykırı olarak çelişkili bir uygulamaya neden olacağından sirayet kurumunun amacına aykırıdır. Somut olayda yerel mahkemece direnme kararı verildiğinden, bozma kararının diğer sanıklara sirayeti olanaksız olup, haklarındaki ilk hüküm kesinleştiğinden, sanıklar H. A. ve S.H. M. haklarında yerel mahkemece verilen son hükmün hukuki değer taşımadığı anlaşılmakla, temyiz incelemesi, ilk hükmü temyiz eden sanık S.T. hakkındaki direnme hükmüyle sınırlı olarak yapılmıştır.” (Yargıtay CGK, E: 2009/7-260, K: 201072, T: 26.01.2010)

B-) HUKUK DAVALARI YÖNÜNDEN İSTİNAF KANUN YOLUNDA BOZMANIN İSTİNAFA BAŞVURMAYAN TARAFLAR BAKIMINDAN ETKİSİ

Hukuk davalarında aynı konu üzerindeki yaygın içtihat görüşü; dava kamu düzenine ilişkin olmadığı sürece, ihtiyari dava arkadaşlarından birinin istinaf kanun yoluna başvurması ve diğerlerinin başvurmaması halinde istinaf mahkemesi tarafından verilecek kararın yalnızca başvuran için hüküm doğuracağı ve başvurmayan diğer ihtiyari dava arkadaşları için ilk derece mahkemesinin verdiği kararın kesinleşeceği yönündedir. Buna ek olarak Prof. Dr. Baki Kuru, Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı’nda konuya şu şekilde değinir: Süresinde istinaf veya temyiz yoluna başvurmamış olan ihtiyari dava arkadaşları hakkında, hüküm kesinleşir. Diğer dava arkadaşlarının istinaf veya temyiz yoluna başvurmasının sonucundan istinaf veya temyiz yoluna başvurmamış (bu nedenle haklarında hüküm kesinleşmiş) olan ihtiyari dava arkadaşları yararlanamaz.”

Konuya ilişkin bir diğer dayanağımız, İstanbul BAM 15. Hukuk Dairesi’nin 2017/763 E.  sayılı kararıdır:

Davacı vekili bilirkişi raporuna itiraz dilekçesinde, müvekkilinin tek zararının bundan ibaret olmadığını, davacının yurt dışındaki müşterisine davalının taklit ve düşük kalitede mal satması nedeniyle müvekkilinin bu pazarı kaybetmiş olması nedeniyle de zararının oluştuğunu, bu zararın hesaplanması gerektiğini ileri sürmüş ise de yukarıda belirtildiği gibi istinaf başvurusunu sadece davalı taraf yapmış, davacı taraf istinaf kanun yoluna başvurmamıştır. Böylece davacı taraf ilk derece mahkemesinde hükme esas alınan bilirkişi raporundaki hesaplama tarzını belirlemiş olup o raporda ve ilk derece mahkemesi kararında yer almayan bir tazminat kalemini istinaf aşamasında talep etmesi hukuken mümkün değildir. Çünkü HMK. m. 355 uyarınca istinaf incelemesi istinaf sebepleriyle sınırlı olarak yapılır ve istinaf yoluna başvuran aleyhine değerlendirme yapılamayacağı gibi davacı tarafın istinaf sebebi yapmadığı bir hususta istinaf mahkemesinin karar vermesi mümkün değildir. Bu nedenle davacı vekilinin bu konudaki ek bilirkişi incelemesi talepleri reddedilmiştir.” (İstanbul BAM 15. HD’nin 2017/763 sayılı kararıdır.)

Yargıtay 17. HD, 28.11.2011 tarihinde verdiği 4925/11356 sayılı kararında ise:

“…Borçlu ile üçüncü kişi arasında zorunlu dava arkadaşlığı olup, üçüncü kişiden satın alan dördüncü kişi ile aralarında zorunlu dava arkadaşlığı bulunmayıp bunlar arasındaki ilişki ihtiyari dava arkadaşlığı niteliğinde olması nedeniyle sadece 4. kişi konumundaki davalının yetki itirazında bulunması halinde bu davalı yönünden dosyanın tefrik edilerek yetkili mahkemeye gönderilmesi gerekirken, dava dosyasının tamamının yetkisizlik kararı ile Bursa Asliye Ticaret Mahkemesine gönderilmiş olması da doğru değildir…”   aralarındaki ilişkinin niteliği ihtiyari dava arkadaşlığı olan kişiler bakımından üst derece mahkemesine başvurmayanların, başvuran için verilen hükümlerden etkilenmeyeceği hususuna açıklık getirilmiştir.

Yukarıda, başlıktan da anlaşılacağı üzere, istinaf kanun yolunda bozmanın sirayeti konusu gerek içtihatlarla gerekse doktrin görüşleri çerçevesinde kısaca anlatılmaya çalışılmıştır. Her ne kadar burada belirtilmiş olan özet bilgiler dahilinde konu anlatılmaya çalışılmışsa da söz konusu konunun hala tartışmaya açık olması nedeniyle ve uygulamada problemlerle karşılaşılmaması açısından konunun uzmanından bilgi alınması faydalı olacaktır.

Stj. Av. Dilara AÇIKEL & Av. Bilge İŞ & Av. Selçuk ENER

TEHİR-İ İCRA PROSEDÜRÜ

Hükmü kanun yoluna götüren borçlunun, ilamın icrasının durdurulması için teminat karşılığında Bölge Adliye Mahkemeleri’nden veya Yargıtay’dan icranın durdurulması kararı alması gerekir. Zira aşağıda paylaşılan (HMK-367) maddesinden de anlaşılacağı üzere temyiz kararın icrasını durdurmaz. Dolayısıyla icranın durdurulması için bu prosedüre ihtiyaç duyulacaktır.

İlam niteliğinde belgeye dayalı gerçekleştirilen takiplerde icranın geri bırakılması borçlunun yerel mahkemede verilen hükmü temyiz etmesi sonucu bu süre içerisinde alacaklının alacağı elde etmesini engelleyen, icra takibinde yer alan her türlü işlemi durduran yoldur.

MADDE 367: “Temyiz, kararın icrasını durdurmaz. İcra ve İflas Kanununun icranın geri bırakılmasıyla ilgili 36. maddesi hükmü saklıdır. Nafaka kararlarında icranın geri bırakılmasına karar verilemez.

Kişiler hukuku, aile hukuku ve taşınmaz mal ile ilgili ayni haklara ilişkin kararlar kesinleşmedikçe yerine getirilemez.”

Aynı şekilde tehir-i icra prosedürünün iyi anlaşılması açısından (İİK-36) maddesinin de paylaşılması faydalı olacaktır.

(İİİK-36): “İlâma karşı istinaf veya temyiz yoluna başvuran borçlu, hükmolunan para veya eşyanın resmî bir mercie depo edildiğini ispat eder yahut hükmolunan para veya eşya kıymetinde icra mahkemesi tarafından kabul edilecek taşınır rehni veya esham veya tahvilât veya taşınmaz rehni veya muteber banka kefaleti gösterirse veya borçlunun hükmolunan para ve eşyayı karşılayacak malı mahcuz ise icranın geri bırakılması için bölge adliye mahkemesi veya Yargıtaydan karar alınmak üzere icra müdürü tarafından kendisine uygun bir süre verilir. Bu süre ancak zorunluluk hâlinde uzatılabilir.

Borçlu, Devlet veya adlî yardımdan yararlanan bir kimse ise teminat gösterme zorunluluğu yoktur. Ücreti ilgililer tarafından verilirse bölge adliye mahkemesi veya Yargıtayca icranın geri bırakılması hakkındaki karar icra dairesine en uygun vasıtalarla bildirilir.

Nafaka hükümlerinde böyle bir süre verilemez.

Bölge adliye mahkemesince başvurunun haklı görülmesi hâlinde teminatın geri verilip verilmeyeceğine karar verilir. Yargıtayca hükmün bozulması hâlinde borçlunun başvurusu üzerine, bozmanın mahiyetine göre teminatın geri verilip verilmeyeceğine mahkemece kesin olarak karar verilir.

Bölge adliye mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmesi veya Yargıtayca hükmün onanması hâlinde alacaklının istemi üzerine başkaca işleme gerek kalmaksızın teminata konu olan para alacaklıya ödenir. Mal ve haklar ise, malın türüne göre icra dairesince paraya çevrilir. İlâm alacaklısının teminat üzerinde rüçhan hakkı vardır.”

Borçluya icra emri tebliğ edildikten sonra borçlu icraya konu olan dava dosyasını icranın geri bırakılması talepli olarak temyiz ettiğine dair bir derkenar alır ve derkenarla birlikte icra dosyasına talep açar.

İcra emrinin tebliği üzerine borçlu yedi gün içinde dilekçe ile icra mahkemesine başvurarak borcun zamanaşımına uğradığı veya imhal veya itfa edildiği itirazında bulunabilir. Aksi halde yedi gün geçtikten sonra borçlu icra emrinin tebliğinden önceki sebeplere dayanarak, icra mahkemesinden icranın geri bırakılmasını isteyemez ve borcu ödemek zorunda kalır. İcra emrinin tebliğinden sonraki devrede gerçekleşen itfa, imhal, veya zamanaşımına dayanan geri bırakma istekleri yedi günlük sınırlamaya tabi değildir, her zaman yapılabilir. Yargıtay’a göre tehir-i icra ( icranın geri bırakılması) kararının bu 7 günlük süre içerisinde istenmesi şart değildir. Bu süre dolduktan sonra da icranın geri bırakılması talep edilebilir. Ancak sürenin dolması, alacaklıya haciz talep etme hakkı vereceğinden, müvekkilin zor duruma düşmemesi açısından mehil vesikasının bu yedi günlük süre içerisinde alınmasında fayda vardır.

Derkenarla birlikte icra dosyasına talep açılmasının ardından icranın geri bırakılması kararını BAM’dan alabilmek için dosyaya teminat sunulmalıdır. Borçlu teminat için belirlenen rakamı nakit yatırabilir, banka teminat mektubu veya nakde çevrilebilecek gayrimenkul göstererek de yapabilir. Ancak gayrimenkul göstererek yapması halinde bu gayrimenkul üzerinde haciz bulunmamalıdır.

Mehil vesikasında, borçluya BAM’dan icrayı geri bırakma kararı getirmesi için, karar tarihinden itibaren veya dosya Yargıtay’a gönderilmemiş ise, gönderilme tarihinden itibaren başlamak üzere 30-60 veya 90 günlük süre verilir. Sürenin takdiri icra müdürlüğündedir. Mehlin hangi tarihten itibaren başladığı ve ne kadarlık süre verildiği hususu bu noktada önemlidir. Bazı durumlarda, Dosyanın Yargıtay’a gönderilme tarihinden itibaren başlamak üzere 60 günlük süre verilmesine karar verilmekte fakat dosya Yargıtay’a önceki bir tarihte gönderilmiş ise, bu 60 günlük süre dolmuş veya sürenin dolmasına çok az kalmış olabilmektedir.

Bu gibi bir durum söz konusu ise, borçlu vekilinin, dosya BAM’a zaten gönderilmiş ise, bu durumu icra müdürüne sözlü olarak belirtmesi ve karar tarihinden itibaren başlamak üzere mehil verilmesini talep etmesi yerinde olacaktır. Alınan mehil vesikası, dosya Yargıtay’a henüz gönderilmemişse, Yargıtay’a gönderilmek üzere mahkeme dosyasına ibraz edilecektir. Eğer dosya Yargıtay’a gönderilmiş ise, bu kez mehil vesikasını, icranın geri bırakılması talebini içeren bir üst yazı talebi ile, yine yerel mahkeme eliyle Yargıtay’a göndermek gerekecektir. BAM öncelikle tehir-i icra talebinin bulunup bulunmadığını, talep var ise, icra müdürlüğünce verilen mehil vesikasını inceler. Eğer mehil henüz dolmamışsa, dosyada icranın geri bırakması kararı verir ve bu kararı yerel mahkemeye gönderir.

“…Alacaklının icra mahkemesine yaptığı başvuruda, icra müdürlüğünce borçluya tehiri icra kararı getirmesi için verilen mehil süresi içerisinde kararın getirilmemesi nedeniyle alacaklının talebi ile icra müdürlüğünün 14.8.2015 tarihli kararında, dosyaya yatırılan nakit teminatın alacaklıya ödenmesine karar verildiğini ancak, mehil süresinin dolmasından sonra borçlu tarafından sunulan tehiri icra kararı gereğince borçlunun talebi üzerine icra müdürlüğünce takibin durdurulduğunu ve 14.8.2015 tarihli kararın uygulanmasına yer olmadığına karar verildiğini, ancak icra müdürünün kendi kararından dönemeyeceğini ve şartları oluşmasına rağmen dosyadaki nakit teminatın alacaklıya ödenmemesine ilişkin kararın yerinde olmadığını ileri sürerek icra müdürlüğünün 19.8.2015 tarihli takibin durdurulmasına dair kararının iptalini talep ettiği, mahkemece; icra müdürlüğünce verilen karardan kendiliğinden dönülemeyeceği gerekçesiyle istemin kabulüne karar verildiği anlaşılmaktadır.

Somut olayda; alacaklı tarafından borçlu aleyhine … … 26. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin tazminat konulu ilamına dayalı olarak ilamlı icra takibi başlatıldığı, takip dayanağı ilamın borçlu tarafından tehiri icra talepli olarak temyiz edildiği, borçlu vekiline 13.4.2015 tarihli 90 günlük mehil vesikası verildiği, bilahare borçlunun talebi üzerine 13.7.2015 tarihinden itibaren 30 günlük ek mehil vesikası verildiği, ek mehil süresi içinde 12.8.2015 tarihinde Yargıtay 15. Hukuk Dairesi’nce icranın geri bırakılmasına karar verildiği anlaşılmaktadır.

Her ne kadar icra müdürlüğü kendi kararından vazgeçemez ise de, şikayete konu işlemin icra mahkemesince denetlenerek usulüne uygun olup olmadığının belirlenmesi gerekmektedir. Bu nedenle mahkemece salt bu gerekçeyle sonuca gidilmesi yerinde olmayıp, icranın geri bırakılması kararı üzerine icra dairesinin ilamın icrasını Yargıtay’ın esas hakkındaki temyiz incelemesinin sonuçlanmasına kadar geri bırakması gerektiğinden, borçlunun tehiri icra kararı sunması üzerine icra müdürlüğünce takibin durdurulmasına ve nakit teminatın alacaklıya ödenmesine ilişkin kararın uygulanmamasına yönelik işleminin hukuka uygun olduğunun kabulü ile, alacaklının bu kararın iptali istemi ile ilgili şikayetinin reddine karar verilmesi gerekirken istemin kabulü yönünde hüküm tesisi isabetsizdir…”

(Yargıtay 12. Hukuk Dairesi 2018/2590 E., 2018/4635 K.)

Yukarıdaki Yargıtay kararında da görüleceği üzere ek mehil, önceki sürenin bitiminden itibaren başlamaktadır.

“…Somut olayda; alacaklı tarafından borçlu aleyhine genel haciz yolu ile ilamsız icra takibi başlatıldığı, borçlunun itirazı üzerine itirazın iptali davası açıldığı, itirazın iptali davasının kabulüne karar verildiği bu kararın borçlu tarafından 11.08.2015 tarihinde tehiri icra talepli olarak temyiz edildiği, borçlu vekiline 26.8.2015 tarihinden itibaren 90 gün mehil verildiği, mehil süresi içinde 26.10.2015 tarihinde Yargıtay 9. Hukuk Dairesince icranın geri bırakılmasına karar verildiği anlaşılmaktadır. İİK 36. maddesinin birinci fıkrası uyarınca icra müdürlüğünün tehiri icra kararı getirilmesi için verdiği mehil içinde takip durur ve hiç bir icra takip işlemi yapılamaz. Bu sebeple alacaklının mehil içinde 1.9.2015 tarihinde haciz ihbarnamesi gönderme talebinin icra müdürlüğünce reddine dair kararı hukuka uygun olup alacaklının bu kararın iptali istemi ile ilgili şikayetin reddine karar verilmesi gerekirken tehiri icra kararı almak için getirilen teminat mektubunun şarta bağlı olduğu gerekçesi ile istemin kabulü isabetsizdir…”

(Yargıtay 12. HD E. 2016/19385 K. 2017/11050 T. 20.9.2017)

Av. Bilge İŞ & Av. Selçuk ENER

GÜZELLİK SALONUNDAN LAZER HİZMETİ ALANIN AÇTIĞI MADDİ-MANEVİ TAZMİNAT DAVASI GÜZELLİK SALONUNUN HİZMET SAĞLAYICISI, KİŞİNİN DE TÜKETİCİ OLMASI NEDENİYLE TÜKETİCİ MAHKEMESİNDE GÖRÜLMESİ GEREKİR.

Yargıtay 15. HD., E: 2018/2338, K: 2018/1467, T: 10/04/2018

Dava: Yukarıda tarih ve numarası yazılı hükmün temyizen tetkiki davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu gereği konuşulup düşünüldü:

Dava, lazer epilasyon hizmeti sözleşmesinden dolayı zarar gören tüketicinin, sözleşme bedelinin iadesi ile maddi ve manevi tazminat istemine ilişkin olup, asliye hukuk mahkemesince, taraflar arasındaki ilişkinin eser sözleşmesinden kaynaklandığı gerekçesiyle 2.000,00 TL manevi tazminatın ve 300,00 TL tedavi ücretinin davalıdan tahsiline, diğer taleplerin reddine karar verilmiş, karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 6100 sayılı HMK’nın 1. ve devamı maddelerine göre mahkemelerin görevi kanunla düzenlenir ve yargılamanın her aşamasında mahkemece resen gözetilir. Davada öncelikle, lazer epilasyon hizmetine ilişkin sözleşmenin tüketici işlemi sayılıp sayılmayacağı hususu çözümlenmelidir. 6502 sayılı Yasa’nın. geçici 1. maddesine göre uygulanması gereken, dava tarihinde yürürlükte bulunan 4077 sayılı Yasa’nın amaç başlıklı 1. maddesinde; yasanın amacı açıklandıktan sonra kapsam başlıklı 2. maddesinde “Bu kanun, birinci maddesinde belirtilen amaçlarla mal ve hizmet piyasalarında tüketicinin taraflardan birini oluşturduğu her türlü tüketici işlemini kapsar” hükmüne yer verilmiştir. Yasa’nın 3. maddesinde mal; alışverişe konu olan taşınır eşyayı, konut ve tatil amaçlı taşınmaz malları ve elektronik ortamda kullanılmak üzere hazırlanan yazılım ses, görüntü ve benzeri gayrimaddi malları ifade eder. Satıcı; kamu tüzel kişileri de dahil olmak üzere ticari veya mesleki faaliyetleri kapsamında tüketiciye mal sunan gerçek ve tüzel kişileri kapsar. Tüketici ise bir mal veya hizmeti ticari veya mesleki olmayan amaçlarla edinen, kullanan veya yararlanan gerçek veya tüzel kişiyi ifade eder şeklinde tanımlanmıştır. Yine anılan Yasa’nın 3/d maddesinde “hizmet; bir ücret veya menfaat karşılığında yapılan mal sağlama dışındaki her türlü faaliyet” olarak tanımlanmıştır. Bir hukuki işlemin 4077 sayılı Yasa kapsamında kaldığının kabul edilebilmesi için yasanın amacı içinde, yukarıda tanımları verilen taraflar arasında mal ve hizmet satışına ilişkin bir hukuki işlemin olması gerekir. 4077 sayılı Yasa’nın 23. maddesi bu kanunun uygulanması ile ilgili her türlü ihtilafa tüketici mahkemelerinde bakılacağını öngörmüştür.

Somut olay değerlendirildiğinde; davacının yasada tanımlanan şekilde tüketici ve davalının da satıcı (hizmet sağlayıcı) olduğu anlaşılmaktadır. Sözleşme ve dava dilekçesi içeriğine göre lazer epilasyon hizmeti niteliği gereği, tedavi veya estetik amaçlar dışında yapıldığında davaya bakmaya genel mahkeme değil tüketici mahkemesi görevlidir (Nitekim bkz. Yargıtay 13. HD 11.09.2012 tarih 2012/18626-19294 E-K sayılı kararı). Taraflarca ileri sürülmese bile görevin yargılamanın her aşamasında resen gözetilmesi gerekir. Görevle ilgili hususlarda kazanılmış hak söz konusu olmaz.

O halde mahkemece işin esasına girilmeden görevsizlik kararı verilmesi gerekirken, işin esasına girilerek, esas hakkında karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle kararın temyiz eden davacı yararına BOZULMASINA, sair hususların incelenmesine şimdilik yer olmadığına, ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine, karara karşı tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme isteminde bulunulabileceğine 10.04.2018 gününde oybirliği ile karar verildi.

VEKİL VASITASIYLA TAKİP EDİLEN İŞLERDE TEBLİGAT VEKİLE YAPILIR VE VEKİLİN BİRDEN ÇOK OLMASI HALİNDE BUNLARDAN BİRİNE TEBLİGAT YAPILMASI YETERLİ OLUP TEBLİĞİN BİRDEN FAZLA VEKİLE YAPILMIŞ OLMASI HALİNDE DE VEKİLLERDEN İLKİNE YAPILMIŞ OLAN TEBLİĞ TARİHİ ESAS ALINIR.

Yargıtay 22. HD. , E:2014/7510, K: 2014/10740, T:18.12.2014

Taraflar arasındaki davanın yapılan duruşması sonunda kurulan hükmün Yargıtayca incelenmesi Hazine ile … Tur. A.Ş. tarafından istenilmekle, süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya incelendi, gereği düşünüldü:
K A R A R
Davacı … Yönetimi, … Köyü, … mevkiindeki 264 parselin kesinleşen orman sınırı içinde kaldığını ve tapunun iptalini talep etmiştir.
Mahkemece davanın kabulüne, taşınmazın (D) harfi ile gösterilen 593 m² ve (C) harfi ile gösterilen 499 m² bölümlerinin tapusunun iptaline, orman niteliği ile Hazine adına tesciline karar verilmiş, davacı … Yönetimi ve davalılardan … Tur. A.Ş. tarafından temyiz edilmesi üzerine hüküm, Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin 10/01/2005 tarih ve 2004/7108 E. – 151 K. sayılı kararında “Mahkemece yapılan araştırma ve inceleme hükme yeterli değildir. Şöyle ki; dava, tapu iptali istemi olup, aynı yere ilişkin tapu maliki … Turizm A.Ş.’nin açtığı orman kadastrosunun iptali davasının da bulunuduğu ve aynı gün Dairede temyiz incelemesi yapıldığı anlaşılmakta olup, her iki dosya birbiriyle irtibatlı olduğundan birleştirilerek birlikte görülmesi gerektiği düşünülmediği gibi, davalı yerde 1989 yılından önce orman tahdidi bulunduğu anlaşılmasına rağmen, buna ilişkin tutanaklar da getirtilip denetlenemediğinden, alınan bilirkişi raporuna dayalı olarak kurulan hüküm yeterli sayılamaz.
Bu nedenle; öncelikle, dosyanın aynı mahkemenin 2003/171-417 sayılı dava dosyası ile H.U.M.K.’nun 45. maddesine göre birleştirilip birlikte görülmesi, yapılan orman kadastro tutanak ve krokilerinin getirtildikten sonra önceki bilirkişiler dışında bu konuda uzman serbest orman mühendisleri arasından seçilecek bir uzman orman mühendisi ve bir harita mühendisinden veya olmadığı takdirde bir tapu fen memurundan oluşturulacak iki kişilik bilirkişi kurulu aracılığıyla yeniden yapılacak inceleme ve keşifte, kesinleşmiş tahdit haritası ve tapulama paftası ölçekleri denkleştirilerek sağlıklı bir biçimde zemine uygulanıp, oluşacak sonuca göre bir karar verilmelidir.” denilmiştir.
Çekişmeli taşınmazın arkeolojik sit alanında kaldığı gerekçesiyle mahkemece Hazine davaya dahil edilmiştir.
Mahkemece, bozma kararına uyulduktan ve 2003/171 – 417 esas sayılı dosya eldeki dava dosyası ile birleştirildikten sonra; davanın kabulüne çekişmeli 264 sayılı parselin tapu kaydının iptaliyle orman niteliğiyle Hazine adına tesciline, beyanlar hanesine 1. derece arkeolojik sit alanı içinde kaldığının yazılmasına, birleşen dosyada davacının davasının reddine karar verilmiş, hüküm dahili davalı Hazine tarafından çekişmeli taşınmazın kesinleşen 2/B’lik alanda kaldığı iddiasıyla, davalılardan … Tur. A.Ş. tarafından ise orman sayılmayan yerlerden olduğu iddiasıyla temyiz edilmiştir.
Dava dilekçesindeki açıklamaya göre dava, kesinleşen orman kadastrosu sınırları içinde kalan tapu kaydının iptal ve tesciline, elatmanın önlenmesine ilişkindir.
Çekişmeli taşınmazın bulunduğu yerde tesbit tarihinden önce 1975 yılında yapılıp komisyonun itirazları incelemesinden sonra 18.12.1978 tarihinde ilân edilerek kesinleşen orman kadastrosu vardır. Daha sonra, 1987 yılında yapılıp, 29.03.1989 tarihinde ilân edilen aplikasyon, sınırlaması yapılmamış ormanların kadastrosu ve 3302 sayılı Kanun ile değişik 6831 sayılı Kanunun 2/B madde uygulaması mevcuttur.
1) Davalı ve karşı davacı … Tur. A.Ş.’nin temyiz itirazları yönünden;
Vekil vasıtasıyla takip edilen işlerde tebligat vekile yapılır. Vekil birden çok ise bunlardan birine tebligat yapılması yeterlidir. Eğer, tebligat birden fazla vekile yapılmış ise, bunlardan ilkine yapılan tebliğ tarihi asıl tebliğ tarihi sayılır (Teb.K.m.11). Davalı ve karşı davacı … Tur. A.Ş. bu davada birden fazla vekille temsil edilmiştir. Vekillerin dosyada vekaletnameleri bulunmaktadır.
Mahkeme hükmü, davalı … Tur. A.Ş vekili Av. … ve Av. …’a ayrı ayrı 27/03/2014 tarihinde tebliğ edilmiş, temyiz dilekçesi ise, 6100 sayılı Kanunun geçici 3. maddesi göndermesiyle H.U.M.K.’nın 432. maddesinde öngörülen 15 günlük kanunî süre geçirildikten sonra davalı ve karşı davacı vekili Av. … tarafından 08/12/2014 tarihinde verilmiştir. Süresinden sonra yapılan temyiz istemleri hakkında mahkemece bir karar verilebileceği gibi, 01.06.1990 gün ve 3/4 sayılı İnançları Birleştirme Kararı uyarınca Yargıtayca da bu yolda karar verilebileceğinden, süresinden sonra yapılan temyiz isteminin reddi gerekmiştir.
2) Davalı Hazinenin temyiz itirazlarına gelince;
Davacı … Yönetimi tarafından çekişmeli taşınmazın orman sayılan yerlerden oluğu iddiasıyla açılmış olup, uzman orman bilirkişi kurulu tarafından kesinleşmiş orman tahdit haritasına dayalı olarak yöntemine uygun biçimde yapılan uygulama ve araştırmada çekişmeli taşınmazın (B) harfiyle işaretli 357,07 m²’lik bölümünün 2/B madde uygulamasıyla orman sınırları dışına çıkarılan yerlerden olduğu belirlenmiştir. 6831 sayılı Kanunun 2/B uygulaması ile öncesi orman olan yerler, Hazine adına orman sınırı dışına çıkarıldığından ve 2/B uygulamasının kesinleşmesi ile mülkiyet Hazineye geçtiğinden, bu bölüme yönelik Orman Yönetiminin davasını reddine karar verilmesi gerekirken, çekişmeli taşınmazın tamamı yönünden davanın kabulüne karar verilmiş olması usûl ve kanuna aykırıdır.
SONUÇ: 1) Yukarıda birinci bentde açıklanan nedenlerle; davalılardan Domaniç Tur. A.Ş.’in temyiz dilekçesinin REDDİNE, temyiz harcının istek halinde iadesine,
2) İkinci bentde açıklanan nedenlerle; davalı Hazinenin temyiz itirazının kabulüyle hükmün BOZULMASINA 18/12/2014 günü oy birliği ile karar verildi

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.