TASFİYE MEMURLARININ HUKUKİ VE CEZAİ SORUMLULUĞU

Bu yazıda tasfiye halindeki Anonim ve Limited şirketlerin tasfiye işlemlerinin yürütülmesi adına atanan tasfiye memurlarının hukuki ve cezai sorumluluklarına değinilecektir.

6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda sermaye şirketleri olarak belirtilen Anonim ve Limited şirketler kanunda ve esas sözleşmede öngörülen sona erme sebeplerinden birinin gerçekleşmesiyle tasfiye sürecine girerler. Her ne kadar uygulamada çok fazla karşılaşılmasa da kolektif ve komandit şirketler de tasfiye edilebilir. Kısaca tanımlamak gerekirse tasfiye, şirket ortaklığının sona ererek hesaplarının kapatılması ve alacaklılara ödemelerin yapılmasıdır. Bu süreçte şirketler henüz sona ermemekle birlikte şirketlerin kazanç elde etmek olan amacı tasfiyeye dönüşür. Tasfiye işlemleri, esas sözleşme veya genel kurul kararıyla atanan tasfiye memurları tarafından yerine getirilmekte olup bu tasfiye memurları, tasfiye halindeki şirketin kanuni temsilcileridir. Bu memurlar şirket ortaklardan veya üçüncü kişi olabilir. TTK uyarınca, atanan bu tasfiye memurlarının tasfiye süreci içerisinde kusurlarıyla ihlal ettikleri yükümlülüklerinden dolayı hukuki sorumlulukları doğacaktır. Bu yazımızda tasfiye memurlarının hukuki ve cezai sorumlulukları ayrıntılı olarak incelenecektir.

Tasfiye memuru, şirketin bütün mallarının ve haklarının korunması için görevinin bilincinde olmalıdır. Basiretli bir yönetici gibi gereken önlemleri almakla ve tasfiyeyi mümkün olan en kısa sürede bitirmekle yükümlüdür. Tasfiye memurunun sorumlulukları hakkında TTK başta olmak üzere, 213 Sayılı Vergi Usul Kanunu’nda, 5520 Sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu’nda ve 6183 Sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Kanunu’nda çeşitli hükümler bulunmaktadır.

A) Türk Ticaret Kanunu’nda Tasfiye Memurlarının Sorumluluğu

TTK m. 546/2’nin atfıyla tasfiye memurlarının sorumlulukları TTK m. 553’te düzenlenmiştir. Buna göre kurucular, yönetim kurulu üyeleri, yöneticiler ve tasfiye memurları, kanundan ve esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerini kusurlarıyla ihlal ettikleri takdirde hem şirkete hem pay sahiplerine hem de şirket alacaklılarına karşı verdikleri zarardan sorumludurlar. Alacaklıların çağrılması ve korunmasına ilişkin hükümlere aykırı hareket eden tasfiye memurları haksız ödedikleri paralardan dolayı, ihtilaflı bulunan alacakların karşılığını notere depo etmeyen tasfiye memurları da alacaklılara karşı m.553 kapsamında sorumlu olacaktır. Bu maddede öngörülen kusurun varlığını ispat yükü ise davacı tarafta olacaktır.

Tasfiye memurlarının TTK’da düzenlenen ödev ve sorumlulukları şunlardır:

  • Ortakların kararlarına uyma zorunluluğu(Md.267),
  • Birlikte hareket (Md.278),
  • Devir yasağı ve vekil etme (Md.279),
  • Temsil sorumluluğu (Md. 280),
  • Defter tutma (Md.287),
  • Saklama zorunluluğu (Md.290),
  • Paranın bankaya yatırılma zorunluluğu (Md.296), 
  • Borçların ödenmesi (Md.297),
  • Tasfiyeden arta kalanın dağıtılması (Md.298),
  • Tasfiyenin sona ermesinin ticaret siciline bildirilmesi (Md.303), 
  • Ortaklara hesap verme zorunluluğu (Md.301), 
  • Basiretli tacir gibi davranma zorunluluğu (Md.286).

Tasfiye memurları bu işleri yaparken tasfiyenin gereklerinden olmayan yeni işleri yaptıkları takdirde de sorumlulukları doğacaktır.

Öncelikle tasfiye memurlarının sorumluluklarının doğması için iki şartın oluşmuş olması gerekmektedir. Bu şartlar; zararın gerçekleşmiş olması ve bu zararın tasfiye memurunun kusurlu hareketinden dolayı meydana gelmiş olmasıdır. Başka bir deyişle tasfiye memurlarının sorumluluğu kusurlu sorumluluktur. Bu şartlar gerçekleşirse tasfiye memurları hem şirkete hem ortaklara hem de şirket alacaklılarına karşı sorumlu olacaktır. Bir diğer ifadeyle tasfiye memurlarının veya tasfiye memurlarının atadıkları kimselerin kanuna, şirket sözleşmesine veya iş görme şartlarını gösteren diğer hükümlere aykırı hareket ederek, üçüncü kişileri veya ortakları zarara uğratması durumunda, tasfiye memurunun kusursuz olduğu ispat edilmedikçe yardımcı kişilerin fiillerinden dolayı müteselsil olarak sorumlu tutulurlar. Ancak belirtilmelidir ki tasfiye memurları kendilerine kanunla tanınmış olan görevleri başkalarına devredemezler, sadece belirli işleri yapması için bir başkasına temsil yetkisi verebilirler. Tasfiye memurunun sorumluluğu hakkında buna ilişkin içtihatlar aşağıda yer almaktadır.

“…TTK’nun 224. ve 245/3. maddesi uyarınca üçüncü şahısları veya ortakları zararlandıran tasfiye memurları kusursuz olduklarının ispat etmedikçe zarardan müteselsilen sorumludurlar. Yani tasfiye memurlarının sorumluluğu ispat külfeti ters çevrilmiş bir sorumluluk şeklidir.”

(Yargıtay 23. HD., E. 2011/1973, K., 2011/1467, T. 1.11.2011)

“…tasfiye memurunun Asliye Ticaret Mahkemesinde rayiç değerler üzerinden şirketin öz kaynaklarını tespit ettirip aktifi pasifini karşılamıyor ise şirketin iflasını talep etmesi gerektiği, şirketin aktif değerlerinin varlığı halinde bu aktiflerin paraya çevrilmesi için gerekli işlemleri yapması gerektiği, aksi halde tasfiye memurunun TTK 553 maddesi uyarınca zarar gören alacaklılara karşı sorumlu olacağı, açıklanan nedenle her iki ihtimalde de tasfiye memurunun sorumluluğuna gidilebileceği anlaşılmıştır.”

(İstanbul 9. Asliye Ticaret Mahkemesi, E. 2014/750 K.2020/72, T.29.1.2020)

B) Tasfiye Memurlarının Vergi Kanunlarından Kaynaklanan Sorumluluğu

i) Tasfiye Memurlarının Vergi Usul Kanunu’ndan Kaynaklanan Sorumluluğu

Vergi Usul Kanunu (VUK) kapsamında tasfiye memurlarının sorumluluğu kanuni temsilcilerin sorumluluğu çerçevesinde düzenlenmiştir. VUK 10. maddesine göre vergi mükellefi olan tüzel kişilerin üzerine düşen ödevleri kanuni temsilcileri yerine getirir. Kanuni temsilcilerin bu ödevleri yerine getirmemesi sebebiyle alınamayan vergi ve vergiye bağlı alacaklar kanuni temsilcilerden istenir. Bu düzenleme vergi cezaları hakkında da uygulanır. Konuyla ilgili Danıştay 11. Daire’sinin 02.05.1995, E. 1995/1713 K. 1995/1923 K. Sayılı kararında;

“…tasfiye halindeki bir şirketin, tasfiye dönemiyle ilgili olarak vadesinde ödenmeyerek kesinleştiği ileri sürülen vergi borçlarının kanuni muhatabının tasfiye memuru olması gerektiği”

belirtilmiştir. Aksi görüşler mevcut olmakla birlikte vergi ve vergiye bağlı alacaklarda kanuni temsilcilerin kusuru aranmamaktadır. Tasfiye memurları bu suretle ödedikleri vergiler için asıl mükelleflere rücu edebileceklerdir.

Tasfiye memurlarının sorumluluğu tasfiye dönemi ile sınırlıdır. Tasfiye başlamadan önceki sürelere ait sorumluluk, kurumun bu dönemdeki kanuni temsilcilerine aittir. Ancak şirketin tasfiyeye girmeden önceki dönemlere ait vergi veya cezalara ilişkin ödemelerin yapılması ya da uzlaşma hususundaki yetkinin de tasfiye memurlarına ait olacağı yönünde görüşlerin bulunduğunu da belirtmekte fayda bulunmaktadır.

Kısaca ifade etmek gerekirse tasfiye döneminde tasfiye memurunun VUK kapsamına giren ödevleri (beyanname verilmesi, defter ve diğer belgelerin tutulması, bilgi verilmesi vb.) yerine getirmemiş olmasından doğan ve şirket malvarlığından kısmen veya tamamen alınamayan vergiler, tasfiye memurundan kanuni temsilci sıfatıyla VUK’un 10’uncu ve 333’üncü maddelerine istinaden alınabilir.

“…tüzel kişilerin vergiye ilişkin ödevlerinin kanuni temsilcileri tarafından yerine getirileceği, tüzel kişiliğin tasfiye edilmiş olması halinde bile tasfiyeden önceki dönemlere ait ödevlerden yasal temsilcilerin sorumlu olacağı, tüzel kişiler adına dava açma hakkının da yasal temsilciler vasıtasıyla yerine getirileceği sonucuna ulaşıldığı, yükümlü kurumun tasfiyesinin 27.4.1993 tarihinde sonuçlanarak hukuki varlığı sona ermişse de bu durumun şirketin sona ermesinden önceki dönenlere ait vergiye ilişkin ödevlerden dolayı o dönemde şirketi temsile yetkili olan kişinin sorumluluğunu ve şirketi temsile yetkili kişi olarak şirket adına dava açma hakkını ortadan kaldırmayacağı…”

(Danıştay 11. Dairesi, 15.10.1997 günlü, E:1996/5119, K:1997/3571)

ii) Tasfiye Memurlarının Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’dan Kaynaklanan Sorumluluğu

                Bu Kanun’un 32. maddesinde tüzel kişilerin borçlu oldukları kamu alacaklarını ödeme görevinin tasfiye sırasında tasfiye memurlarına geçeceği düzenlenmiştir. 33. maddesinde ise tasfiye memurlarının, tasfiyenin başladığını üç gün içinde ilgili tahsilat idaresine bildirmek zorunda oldukları belirtilmiştir. Tasfiye memurları, amme idarelerinin her türlü alacaklarını ödemeden veya ödemek üzere ayırmadan tasfiye sonucunda elde edileni dağıtamaz ve bunlar üzerinde tasarrufta bulunamazlar. Aksi halde tasfiye memurları, yapılan tasarrufun ifade ettiği para miktarı ile sınırlı olmak üzere tahakkuk edecek amme alacaklarından dolayı şahsen ve müteselsilen sorumlu olacaklardır. Tasfiye memurları, ödedikleri borçlar için amme alacağı ödenmeden kendilerine dağıtım yapılmış olanlara rücu edebileceklerdir.

                Bu Kanun’un 32. ve 33. maddelerine göre tasfiye memurlarının sorumlu tutulabilmesi için, şirketin tasfiye sürecine girmesiyle birlikte bir değerin ortaya çıkmış olması ve şirketin amme borcunun bu değer üzerinden ödenmemiş veya ödenmek üzere ayrılmamış olması gerekmektedir.

                Kanun’un “Kanuni temsilcilerin sorumluluğu” başlıklı mükerrer 35. maddesinde “tüzel kişiliğin malvarlığından tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan amme alacaklarının, kanuni temsilcilerin şahsi varlıklarından bu Kanun hükümlerine göre tahsil edileceği” düzenlenmiştir. Ayrıca devamında “kamu alacağının doğduğu ve ödendiği dönemde kanuni temsilci veya teşekkülü idare edenlerin farklı kişiler olması durumunda bu şahısların kamu alacağının ödenmesinden sorumlu tutulacağı ve bu sorumluluğun müteselsil sorumluluk olacağı” ifade edilmiştir. Bu madde düzenlemesinde kanuni temsilcinin (tasfiye memurunun) sorumluluğu için kusur aranmamıştır. Bu sebeple her koşulda mükellefin malvarlığından alınamayan kamu alacakları kanuni temsilcinin yani tasfiye memurunun malvarlığından alınabilecektir.

iii) Tasfiye Memurlarının Kurumlar Vergisi Kanunu’ndan Kaynaklanan Sorumluluğu

Kurumlar Vergisi Kanunu 17. maddesine göre “tasfiye memurları, kurumun tahakkuk etmiş vergileri ile tasfiye beyannamelerine göre hesaplanan vergiler ve diğer itirazlı tarhiyatlar için, 09.06.1932 tarih ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 207’nci maddesine uygun bir karşılık ayırmadan aynı Kanun’un 206’ncı maddesinin dördüncü sırasında yazılı alacaklılara ödeme ve ortaklara paylaştırma yapamazlar”. Aksi halde bu vergilerin asıl ve zamları ile vergi cezalarından şahsen ve müteselsilen sorumlu olacaklardır. Kurumun tahakkuk etmiş vergileri ile tasfiye beyannamelerine göre hesaplanan vergiler ve diğer itirazlı tarhiyatlar ile tasfiye işlemlerinin incelenmesi sonucu tarh edilecek vergilerin asılları ve zamları, tasfiye sırasında dağıtım, devir, iade veya satış gibi yollarla kendisine bir iktisadi kıymet aktarılan ya da tasfiye kalanı üzerinden kendisine paylaştırma yapılan ortaklardan da alınabilmektedir. Ortaklardan tahsil edilmiş olan vergi asılları için ayrıca tasfiye memurlarına başvurulamayacaktır.

Tasfiye memurları, ödedikleri vergilerin asıllarından dolayı, kendisine bir iktisadi kıymet aktarılan veya tasfiye kalanından pay alan ortaklara ya da ortakların aldıkları bu değerler vergileri karşılamaya yetmezse İcra ve İflas Kanunu’nun 207. maddesine uygun oranlar dahilinde yine aynı Kanun’un 206. maddesinin dördüncü sırasında yazılı alacaklarını tamamen veya kısmen tahsil eden alacaklılara rücu edebilmektedirler.

İcra ve İflas Kanunu’nun 206. maddesinde alacaklıların, öncelik sırasına göre dört sıra halinde iflas masasına iştirak edeceği düzenlenmiştir. Şirket tarafından yapılacak ödemelerin bu sıraya uyularak yapılması gerekir. Tasfiye memurları bu zorunluluğa uymadıkları takdirde, söz konusu vergilerin asıl ve zamlarından ve cezalarından şahsen ve müteselsilen sorumlu olacaklardır. Bununla beraber devletin alacakları dikkate alınmaksınız dağıtım yapılması halinde de tasfiye memurlarının sorumluluğu doğmaktadır.

“…tüzel kişinin vergi borçları nedeniyle sorumluluğu bulunan kanuni temsilcinin bu sorumluluğu şirket tasfiyeye girmiş olsa bile bu dönemden öncesi için devam etmekte, tasfiye halinde ise tasfiye memurunun sorumluluğunu düzenleyen Kurumlar Vergisi Kanununun 34. maddesi uyarınca sorumluluk tahakkuk eden vergi borçları için tasfiye memurlarına geçmektedir. Dolayısıyla davalı idarenin vergi alacağını tasfiye dönemine kadar kanuni temsilciden, tasfiye döneminde tasfiye memurundan isteyebilmesi mümkündür.”

(Danıştay VDDK., E. 1998/159, K. 1999/154, T. 12.03.1999)

C) Sorumluluk Halinde Açılacak Davalar

                Tasfiye memurlarının tasfiye sürecindeki yükümlülüklerini ihlal etmesi durumunda şirket, pay sahibi veya şirket alacaklıları sorumluluk davası açabilirler. Sorumluluk davası, zararın ve sorumluluğunun öğrenildiği tarihten itibaren iki yıl ve her halde zararın doğduğu tarihten itibaren beş yıl içinde açılmadığı halde zamanaşımına uğrayacaktır.

Tasfiye memurunun zarar oluşturan fiili, Türk Ceza Kanunu kapsamında bir suç teşkil ediyorsa ve ceza davasının zamanaşımı süresi daha uzunsa TTK m. 560 uyarınca açılacak olan tazminat davası ceza davasının zamanaşımı süresi içerisinde de açılabilir.

Sonuç itibariyle özetlemek gerekirse, tasfiye süreci şirketin hayata veda ettiği ve alacakların alacağını alabileceği son evre olarak karşımıza çıkmaktadır. Tasfiye süreci sonunda alacağınızı tahsil edememiş olmanız halinde, bir şansınız daha olabilir ki bu da tasfiye memurunun yükümlülüğüne aykırı hareketi nedeniyle şahsi sorumluluğunun doğabilme ihtimalidir. Tabi hemen her hukuki süreç gibi bu da uzmanlık gerektiren bir alan olup tasfiye sürecinin usulüne uygun yürütülüp yürütülmediği, tasfiye memurunun yükümlülüklerine uygun hareket edip etmediğinin tespiti için de bu alanda uzman bir hukukçuya danışmanız, hak kayıpları yaşamanızın önüne geçecektir.

Stj. Av. Melike KUZUCUOĞLU & Stj. Av. Zeynep YANIK & Av. Selçuk ENER

LİMİTED ŞİRKET ORTAKLARININ VE KANUNİ TEMSİLCİLERİN VERGİSEL SORUMLULUĞU

TTK madde 573/1 limited şirketin tanımını şöyle yapmıştır:

 Limited şirket, bir veya daha çok gerçek veya tüzel kişi tarafından bir ticaret unvanı altında kurulur; esas sermayesi belirli olup, bu sermaye esas sermaye paylarının toplamından oluşur.

Ortakların sorumluluğu ise TTK’ nın 573/2 ve 602. maddede şu şekilde açıklanmıştır:

 Ortaklar, şirket borçlarından sorumlu olmayıp, sadece taahhüt ettikleri esas sermaye paylarını ödemekle ve şirket sözleşmesinde öngörülen ek ödeme ve yan edim yükümlülüklerini yerine getirmekle yükümlüdürler.(TTK. M 573/2)

Şirket, borç ve yükümlülükleri dolayısıyla sadece malvarlığıyla sorumludur.(TTK m.602)

Kanun maddesine göre; ortaklar şirket borçlarından sorumlu olmayıp sadece taahhüt ettikleri sermaye paylarını ödemekle yükümlüdür. Yani ortakların bu sorumluluğu şirkete karşıdır. TTK’nın 602. maddesi de; “şirket, borçlarından dolayı sadece malvarlığıyla sorumludur” diyerek şirketten alacağı olan kişilerin alacaklarını tahsil etmek amacıyla ortaklara gitmesi engellemiştir.

Yukarıda sayılan bu genel kaidenin istisnası ise şirketin amme borçlarıdır.

LİMİTED ŞİRKET ORTAKLARININ VERGİ(AMME) BORÇLARINDAN DOĞAN SORUMLULUĞU

Limited şirketin borçlarından dolayı ortakların sorumlu olmadığının istisnası şirketin amme borçları hususunda karşımıza çıkmaktadır.

6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanununun (“AATUHK”) 35. maddesinin 1. fıkrasında ortakların şirketin amme borçlarından doğan sorumluluğunu şöyle açıklamıştır:

Limited şirket ortakları, şirketten tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan amme alacağından sermaye hisseleri oranında doğrudan doğruya sorumlu olurlar ve bu Kanun hükümleri gereğince takibe tabi tutulurlar.

Kanun maddesine göre şirketin amme borçlarından ortaklar sermaye hisseleri oranında doğrudan şahsi malvarlığıyla sorumludurlar. Ancak ortakların sorumluluğuna gidebilmek için; Şirketten tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen ya da şirketten tahsil edilemeyeceği anlaşılan bir amme alacağı olması gerekir.

İlgili maddede, 2008 yılında 5766 sayılı yasanın 3. Maddesi ile önemli bir değişiklik yapılmış ve şirket ortaklarına karşı takibat yapabilmek için, amme alacağının şirket malvarlığından tahsil edilememesi şartı ortadan kaldırılmıştır. Değişiklik öncesinde, amme alacağından ötürü şirket ortaklarına gidebilmek için, şirkete karşı tahsilat girişiminde bulunmak ve bu yolları tüketmek gerekiyordu. Nitekim Danıştay’ın;

Danıştay 4.Dairesi ‘nin 12.11.1996 tarihli kararında :

“…Kamu alacağının Limited şirketten tahsil edilememesi halinde ortaklar hakkında ödeme emri düzenlenmesi gerekir…”( 1996/2933 E. 1996/4117 K.  12.11.1996 KT.)

Danıştay 7.Dairesi’nin 02.02.1994 tarihli kararında:

”…Asıl borçlu limited şirketten tahsil olanağı kalmadığı yolunda bir saptama yapılmadan şirket ortağından amme alacağının tahsili amacıyla düzenlenen ödeme emri yasal değildir…” ( 1992/3524 E. 1994/395 K. 02.02.1994 T.)

Şeklindeki kararlarından da bu durum açıkça görülmekteydi. Ancak 2008 tarihli değişiklikten sonra, şirketten tahsil edilemeyeceğinin anlaşılması dahi ortakların şahsi malvarlığına gidebilmek için yeterli sayılmıştır. Buna göre, şirketten tahsilat yapılamadığının kanıtlanmasına da gerek kalmamıştır.

6183 sayılı kanunun 35. maddesinin 2. ve 3. fıkraları ise şöyledir:

(Ek fıkra: 4/6/2008-5766/3 md.) Ortağın şirketteki sermaye payını devretmesi halinde, payı devreden ve devralan şahıslar devir öncesine ait amme alacaklarının ödenmesinden birinci fıkra hükmüne göre müteselsilen sorumlu tutulur.

 (Ek fıkra: 4/6/2008-5766/3 md.) Amme alacağının doğduğu ve ödenmesi gerektiği zamanlarda pay sahiplerinin farklı şahıslar olmaları halinde bu şahıslar, amme alacağının ödenmesinden birinci fıkra hükmüne göre müteselsilen sorumlu tutulur.

Kanunun 35/2 maddesine göre ortağın sermaye payını devretmesi halinde payı devreden ve devralan şahısların devir öncesinde doğmuş olan amme alacaklarının ödenmesinden birinci fıkra hükmüne göre müteselsilen sorumlu olduklarını düzenlemektedir. 3. fıkrada ise, amme alacağının doğduğu ve ödenmesi gerektiği zamanlarda pay sahiplerinin farklı kişiler olması durumunda, bu kişiler söz konusu amme alacaklarının ödenmesinden birinci fıkra hükmüne göre müteselsilen sorumludurlar.

Danıştay 11.Dairesi, 13.04.1995 tarihli kararında :

 “…Limited şirket ortağı ve kanuni temsilcisi, ortaklık payını devretmeden önceki dönemlere ait şirket borçlarından sorumludur…”      (1995/965 E. 1995/1136 K. 13.04.1995 KT.)

KANUNİ TEMSİLCİNİN VERGİ(AMME) BORÇLARINDAN DOLAYI SORUMLULUĞU

Kanuni Temsilcilerin sorumluluğu, Vergi Usul Kanunu’nun 10. maddesinde ve 6183 sayılı A.A.T.U.H.K.’nun mükerrer 35. maddesinde düzenlenmiştir.

Vergi Usul Kanunu’nun kanuni temsilcilerin ödevi başlıklı 10. maddesine göre:

Tüzel kişilerle küçüklerin ve kısıtlıların, Vakıflar ve cemaatlar gibi tüzel kişiliği olmayan teşekküllerin mükellef veya vergi sorumlusu olmaları halinde bunlara düşen ödevler kanuni temsilcileri, tüzel kişiliği olmayan teşekkülleri idare edenler ve varsa bunların temsilcileri tarafından yerine getirilir.

(Değişik: 3/12/1988-3505/2 md.) Yukarıda yazılı olanların bu ödevleri yerine getirmemeleri yüzünden mükelleflerin veya vergi sorumlularının varlığından tamamen veya kısmen alınmayan vergi ve buna bağlı alacaklar, kanuni ödevleri yerine getirmeyenlerin varlıklarından alınır. Bu hüküm Türkiye’de bulunmayan mükelleflerin Türkiye’deki temsilcileri hakkında da uygulanır.

Temsilciler veya teşekkülü idare edenler bu suretle ödedikleri vergiler için asıl mükelleflere rücu edebilirler.

Tüzel kişilerin tasfiye haline girmiş veya tasfiye edilmiş olmaları, kanuni temsilcilerin tasfiyeye giriş tarihinden önceki zamanlara ait sorumluluklarını da kaldırmaz.

6183 sayılı kanunun mükerrer 35. maddesine göre:

Tüzel kişilerle küçüklerin ve kısıtlıların, vakıflar ve cemaatler gibi tüzel kişiliği olmayan teşekküllerin mal varlığından tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan amme alacakları, kanuni temsilcilerin ve tüzel kişiliği olmayan teşekkülü idare edenlerin şahsi mal varlıklarından bu Kanun hükümlerine göre tahsil edilir.

Bu madde hükmü, yabancı şahıs veya kurumların Türkiye’deki mümessilleri hakkında da uygulanır.

 Tüzel kişilerin tasfiye haline girmiş veya tasfiye edilmiş olmaları, kanuni temsilcilerin tasfiyeye giriş tarihinden önceki zamanlara ait sorumluluklarını kaldırmaz.

 Temsilciler, teşekkülü idare edenler veya mümessiller, bu madde gereğince ödedikleri tutarlar için asıl amme borçlusuna rücu edebilirler

Belirtilen kanun maddeleri benzer nitelikte oluşturulmuştur. Ancak aradaki fark şöyledir:

“…6118 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkındaki Kanun’a 4108 sayılı Kanun ile eklenmiş mükerrer 35. maddenin gerekçesinin son cümlesinde: “…Bu itibarla amme borçlusunun mal varlığından alınamayan bu tür alacakların kanuni temsilcilerinin, teşekkülü idare edenlerin veya yabancı şahıs veya kurum mümessillerinin mal varlığından 6183 sayılı Kanun hükümlerine göre tahsilini temin etmek ve Vergi Usul Kanunu kapsamına giren vergi ve buna bağlı alacaklarda sorumlu olan bu şahısların diğer amme alacaklarının ödenmesinden de sorumlu olmalarını sağlamak amacıyla 6183 sayılı Kanun’a mükerrer 35 inci madde eklenmiştir.” ifadesi yer almaktadır. Kanun koyucu, kanuni temsilcilerin 213 sayılı Vergi Usul Kanunu kapsamında olmayan diğer amme borçlarından da sorumlu tutulmasının sağlanması için böyle bir düzenleme ihdas etmiştir. Ayrıca, Vergi Usul Kanunu’nda kanuni temsilciler için öngörülen sorumluluk, 6183 sayılı Kanun’da düzenlenen sorumluluğa göre özel hüküm niteliği taşımaktadır. Bu sebeplerle, kanuni temsilcilerin sorumluluğu konusunda, vergi aslı ile buna bağlı alacaklar ve vergi cezaları için Vergi Usul Kanunu’nun 10. maddesinin, diğer amme alacakları için ise 6183 sayılı Kanun’un mükerrer 35. maddesinin uygulanması icap etmektedir.” [KANUNİ TEMSİLCİLERİN AMME BORÇLARINDAN SORUMLULUĞU: KUSURLU SORUMLULUK v. KUSURSUZ SORUMLULUK* Ahmet Emrah GEÇER** TBB DERGİSİ 2017 syf.121]

Bu hükümlere göre limited şirketierin kanuni temsilcilerinin görevlerini yerine getirmemeleri sonucu meydana gelen ve şirketin malvarlığından alınamayan vergi ve buna bağlı alacaklar ile vergi cezası kanuni temsilcinin malvarlığından tahsil edilir. Kanuni temsilcinin malvarlığına müracaat edilebilmesi için kasıt ve ihmalin bulunup bulunmaması önemli değildir. Kanuni temsilci şirketin borcunun tamamından sorumludur. Birden fazla kanuni temsilci varsa temsilciler şirketin borcundan müteselsilen sorumludurlar.

Kanuni temsilci ödediği borç miktarınca şirkete rücu edebilir.

“…Danıştay VDDGK’nun 26.01.2001, E.2000/261-K.2001/31 sayılı Kararı’nda, “6183 sayılı Kanun’un Mükerrer 35. maddesi, Vergi Usul Kanunu kapsamında olmayan kamu alacağının tahsili amacıyla düzenlendiğinden, vergi ve buna bağlı alacaklarda bu kanun hükmünün uygulanma olanağı bulunmamaktadır.” Gerekçesiyle belirtildiği üzere, her iki hüküm arasında bir çatışma da bulunmamaktadır. Bu bakımdan, doktrin ve uygulama tarafından da kabul edildiği üzere, 6183 sayılı Kanun Mükerrer 35. madde ile VUK m.10’un bir arada uygulanmalarının mümkün olduğunu ifade etmek yanlış olmayacaktır…” [YARGI KARARLARI IŞIĞINDA TÜZEL KİŞİLERİN KANUNİ TEMSİLCİLERİNİN VERGİSEL SORUMLULUĞU- Yüksek Lisans Tezi- Elif KURDOĞLU – Ankara 2011- 145. dipnot]

Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu’nun 30.04.2014 tarihli kararında:

“…Bozma kararına uymayan Vergi Mahkemesi kararıyla; ilk kararında yer alan hukuksal nedenler ve gerekçeye ek olarak 213 sayılı Kanun’un 10. maddesindeki hükümden de anlaşılacağı üzere kanuni temsilciler, yerine getirmeleri gereken şirkete ait vergisel ödevlerin yerine getirilmemesi nedeniyle sorumlu tutuldukları halde limited şirket ortakları doğrudan doğruya sorumlu tutulduğundan ve kanuni temsilciler borcun tamamından müteselsilen sorumlu oldukları halde ortakların sorumluluğu sermaye payına isabet eden borçlarla sınırlanmış olup, kanuni temsilcilere rücu olanağı sağlanmış iken ortaklara böyle imkan tanınmadığından, iki ayrı sorumluluk durumunun aralarında sıralama yapılmasını gerektirecek nitelikte olmadığı gibi Yasa’da da böyle bir öncelik sıralaması yapılmadığı gerekçesiyle ısrar etmiştir. Israr kararı davacı tarafından temyiz edilmiş ve asıl borçlu şirket ve şirketin kanuni temsilcisi takip edilmeden, ortaklığından dolayı sorumluluğu nedeniyle takip edilemeyeceği ileri sürülerek bozulması istenmiştir.

Karar: Vergi mahkemesinin kararının ısrar hükmü aynı hukuksal nedenler ve gerekçe ile Kurulumuzca da uygun bulunmuş ve temyiz dilekçesinde ileri sürülen iddialar kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.…” (2014/144 E.  2014/307 K. 30.04.2014 KT.)

                                                     Stj. Av. Ahmet GÜLLÜK & Av. Selçuk ENER

İletişim

Hukuki konularda aklınıza takılan sorular mı var? Bize yazın cevaplayalım.