Boşanmak İstemeyen Eşin Korunmaya Değer Bir Yararının Olduğunu Kanıtlaması Gerekir


Yazar: Av. Bilge İŞ & Av. Selçuk ENER
26.06.2024 14:34:59
Boşanmak İstemeyen Eşin Korunmaya Değer Bir Yararının Olduğunu Kanıtlaması Gerekir

Tam kusurlu eş “kimse kendi kusuruna dayanamaz” ilkesi gereği dava açamaz görüşü mevcuttur. Eğer davalı az da olsa kusurluysa evlilik birliğinin devamı mümkün değilse ve korunmaya değer bir menfaat söz konusu değilse boşanmaya yönelik itirazı iyi niyet kapsamında değerlendirilemeyecektir. Aşağıdaki kararda da her ne kadar davalı kusurlu olmasa da akrabalar arasındaki olaylar ve davalının evlilik birliğinin devamı için gayret göstermemiştir. Bu sebeple korunmaya değer bir yarar mevcut olmayıp boşanmalarına karar verilmiştir.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi,  2019/801 E. 2022/1220 K. 04.10.2022 tarihli kararı şu şekildedir.

“…Direnme Kararının Temyizi:

12. Direnme kararı yasal süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK

13. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; boşanmaya sebep olan olaylarda davalı eşin kusurlu davranışlarının ispat edilip edilmediği, burada varılacak sonuca göre davacı eşin evlilik birliğinin temelinden sarsılması sebebine dayalı boşanma davasının kabulünün gerekip gerekmediği noktalarında toplanmaktadır.

III. GEREKÇE

14. Uyuşmazlığın çözümü bakımından ilgili yasal düzenleme ve kavramların açıklanmasında yarar görülmektedir.

15. Bilindiği üzere 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) “Evlilik birliğinin sarsılması” başlıklı 166. maddesinin 1 ve 2. fıkraları;

"Evlilik birliği, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olursa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir.

Yukarıdaki fıkrada belirtilen hâllerde, davacının kusuru daha ağır ise, davalının açılan davaya itiraz hakkı vardır. Bununla beraber bu itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa boşanmaya karar verilebilir.” hükmünü taşımaktadır.

16. Genel boşanma sebeplerini düzenleyen ve yukarıya alınan madde hükmü, somutlaştırılmamış veya ayrıntıları ile belirtilmemiş olması nedeniyle evlilik birliğinin sarsılıp sarsılmadığı noktasında hâkime çok geniş takdir hakkı tanımıştır.

17. Söz konusu hüküm uyarınca evlilik birliği, eşler arasında ortak hayatı çekilmez duruma sokacak derecede temelinden sarsılmış olduğu takdirde, eşlerden her biri kural olarak boşanma davası açabilir ise de, Yargıtay bu hükmü tam kusurlu eşin dava açamayacağı şeklinde yorumlamaktadır. Çünkü tam kusurlu eşin boşanma davası açması tek taraflı irade ile sistemimize aykırı bir boşanma olgusunu ortaya çıkarır. Boşanmayı elde etmek isteyen kişi karşı tarafın hiçbir eylem ve davranışı söz konusu olmadan, evlilik birliğini, devamı beklenmeyecek derecede temelinden sarsar, sonra da mademki “birlik artık sarsılmıştır” diyerek boşanma doğrultusunda hüküm kurulmasını talep edebilir. Böyle bir düşünce, kimsenin kendi eylemine ve tamamen kendi kusuruna dayanarak bir hak elde edemeyeceği yönündeki temel hukuk ilkesine aykırı düşer (TMK m. 2). Nitekim benzer ilkeye HGK’nın 04.12.2015 tarihli ve 2014/2-594 E., 2015/2795 K. sayılı kararında da değinilmiştir. Bu durumda kusur ilkesine göre genel sebeple (TMK m. 166/1) boşanmaya karar verebilmek için davalının az da olsa kusurlu olması gerekir.

18. Yargıtay uygulamalarında boşanma davalarında temyiz incelemesi aşamasının daha sağlıklı yürütülebilmesi amacıyla; her bir davada verilecek olan boşanma kararı, fer'îleri ve boşanmanın malî sonuçları yönünden yapılacak denetlemeye uygun şekilde, tarafların boşanmaya sebep olan olaylarda gerçekleşen kusurlu davranışları belirtildikten sonra eşlerin kusurluluk durumlarını ise “kusursuz, az kusurlu, eşit kusurlu, ağır kusurlu veya tam kusurlu eş” şeklinde belirlenmesi gerektiğini belirtmiştir. Yine Yargıtay 03.07.1978 tarihli, 5/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında “kimin daha fazla kusurlu olduğunu tayin hususunda önceden bir ölçü konulamayacağına ve bu hususta bir içtihadı birleştirmeye gidilemeyeceğine” karar vererek her bir boşanma davasında tarafların kusurluluk durumlarının kendine özgü ve o evliliğe münhasır olduğu kabul edilmiştir.

19. Evlilik birliğinin temelinden sarsıldığı iddiasıyla boşanmayı isteyebilmek için tamamen kusursuz, az kusurlu veya eşit kusurlu (TMK m. 166/1) olmaya gerek olmayıp, ağır kusurlu tarafın dahi (TMK m. 166/2) dava hakkı vardır. Maddenin ikinci fıkrası uyarınca boşanmaya karar verilebilmesi için davalının az da olsa kusurunun varlığı ve bunun belirlenmesi kaçınılmazdır. Tarafların TMK’nın 166/2. maddesine göre boşanmalarına karar verilirken dikkat edilmesi gereken husus; az kusurlu durumda olan davalı eşin açılan davaya itiraz hakkı olduğudur. Böyle bir durumda hâkim “ileri sürülen itirazın, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olduğuna ve ayrıca evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmadığı” kanaatine vardığı takdirde boşanmaya karar verilebilecektir.

20. Kanunda açık şekilde bir ayrım yapılmamasına rağmen, hukukumuzda deliller; kesin ve takdiri delil ayrımı esas alınarak incelenmektedir. Kesin delil terimi takdiri delil teriminin karşıtıdır. Takdiri deliller; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun, tanık (HMK m. 240-265), bilirkişi (HMK m. 266-287), keşif (HMK m. 288-292), senet dışında ki belgeler (HMK m. 199) ve kanunda düzenlenmemiş (HMK m. 192) deliller olup; bu deliller, koşullarını ve hükümlerini kanunun tayin etmediği, hâkimi bağlamayan, hâkimin üzerinde serbestçe takdir hakkını kullanabildiği delillerdir.

21. Yukarıda açıklandığı üzere, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) uyarınca tanık delili takdiri delildir. Aynı kanunun “Delillerin değerlendirilmesi” başlıklı 198. maddesine göre “kanuni istisnalar dışında hâkimin delilleri serbestçe” değerlendirebileceği açıklanmıştır. Burada hâkimin; tanık delili altında yer alan beyanları hükmün gerekçe bölümünde serbestçe takdir ederken, sadece kendi vicdani kanaatinden bahsetmesi yeterli olmayıp ayrıca dinlenen tanığın ifadesinin, hangi nedenlerle hükme esas alınıp alınmadığını da belirtmesi gerekmektedir. Başka bir olayda da Hukuk Genel Kurulu 20.02.2013 tarihli ve 2012/9-843 E., 2013/253 K. sayılı kararında bu hususu “….sıklıkla başvurulan delillerden biri olan tanık beyanı, takdiri bir delildir, hâkimi bağlamaz ancak hâkim, tanık beyanını serbestçe takdir ederken sadece vicdani kanaati ile karar veremez. Tanık beyanları yönünde ya da aksine hüküm tesis edilmesi durumunda, tanık beyanının neden kabul edildiği ya da edilmediği açıklanmalıdır,…” şeklinde açıklamıştır.

22. Bu açıklamalar kapsamında eldeki davaya gelince; Mahkemece, boşanmaya sebep olan olaylarda erkeğin güven sarsıcı davranışlar sergilediği, eşinin ailesi ile görüşmesini istemediği ve davacının ailesine soğuk davrandığı, ayrıca 23.10.2015 tarihinde eşlerin yakın akrabaları arasında gerçekleşen “kasten adam öldürme ve yaralama suçları” nedeniyle taraf yakınlarının darp ve ölüm ile sonuçlanan olaya karıştıklarının anlaşıldığı, hâl böyle olunca somut olaydaki evliliğin devamında eşlerin ve ortak çocukların korunmaya değer bir yararının kalmadığı, boşanmayı kabul etmeyen davalının evlilik birliğinin devamı için bir gayretinin bulunmadığı gibi aileler arasında yaşanan olaylar göz önüne alındığında tarafların yeniden bir araya gelerek evlilik birliğini devam ettirmelerinin mümkün olmadığı gerekçesiyle tarafların boşanmalarına karar verilmiş, Özel Daire ise tanık beyanlarının görgüye dayalı olmadığı gerekçesiyle hükme esas alınamayacağını belirtilerek kararı bozmuştur.

23. Dosyaya yansıyan olaylar bir bütün olarak değerlendirildiğinde; tarafların 20.04.2014 tarihinde evlendikleri, ortak iki çocuklarının bulunduğu, evlilik süresince eşlerin İngiltere’de yaşadıkları, Türkiye’ye nadiren geldikleri, İngiltere mahkemelerince eşler arasında yaşanan sorunlar nedeniyle davacı ve çocuklar yararına koruma kararı verildiği, dosyada mevcut 26.05.2015 tarihli tutanaktan anlaşıldığı üzere davacı ve çocukların İngiltere Devleti’nin yardımıyla geçindiği ve Devlet tarafından kirası karşılanan evde yaşadıkları, tüm bunların yanında, davacının gelinleri olan tanıklar ... ve ...’ın birbiri ile uyumlu beyanlarından “eşlerin Türkiye’ye geldiklerinde davalının davacıyı ailesi ile görüştürmediği, gördükleri zamanlarda da davacının ağlayarak yaşadığı sıkıntıları” anlattığı, davacının annesi olan tanık ...’ın “bu olay nedeni ile aileler arasında kasten adam öldürme ve yaralama suçlarının işlendiğini ve olay nedeni ile de tutuklu olduğunu” beyan ettiği anlaşılmaktadır. Bu hâliyle; somut olayda evlilik birliği eşler yönünden ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsıldığı gibi evlilik birliğinin devamında korunmaya değer bir yararın da kalmadığı belirgin olup, İlk Derece Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin direnme kararı yerindedir…”

Yukarıdaki içtihattan anlaşılacağı üzere hukukta kabul gören bazı ilkelerin somut olay nezdinde bazen yumuşatıldığı görülmektedir. Dolayısıyla özellikle boşanma davalarında olmaz denilen bir durum bile mümkün olabilmektedir. Bu sebeple gerek dava öncesi gerekse dava sırasında bir avukata danışılması veya sürecin bir avukat ile yürütülmesi elzemdir.